1. Bölüm

1. Bölüm

madrabazbiryazar
madrabazbiryazar

Karanlık bir orman ve kasvetli bir hava. Gökte tabak gibi bir inci tanesi parıldıyor. Issız bir yerde kapalı bir oda ve birkaç adam. Yarı aydınlık yüzlerinde hep aynı ifade taşıyorlar...

İri yarı, şişman bir adam odaya girdi, kapıyı usulca kapatıp masanın yanındaki sandalyeye geçti. Karşısında oturan kişi merakla sordu: "Neden tek geldin, kızı hâlâ bulamadınız mı?"

"Bulduk abi, kız zaten Türkiye'deymiş. Kızı yıllarca Fransa'da arayarak boşuna vakit kaybetmişiz," dedi. Bildikleri tek şey aradıkları kişinin Türkiye'de olduğuydu. Samanlıkta iğne aramak gibi yine bir imkansızın peşine düşmüşlerdi.

Elindeki kalemi masanın üzerine ritmik bir şekilde vurmakta olan adam, oturduğu koltuğa yaslanıp cevap verdi: "Aramaya devam edin. Onu bulduğunuz zaman sağ salim bana getireceksiniz."

Çok geçmeden hepsi dışarı çıktı. Yalnızca masada oturan genç adam odada tek başına kaldı.

*

Soğuk bir sabahtı. Gri bulutlar gökyüzünü kaplarken derin bir uykunun ardından gözlerimi aralamıştım. Yorgun gözlerimle etrafa bakarak boş vermişliği üzerimden atmam gerektiğini fark etmiştim. Hızlıca yataktan kalkıp banyoya yöneldim.

Elektrik akımına uğramışım gibi duran saçlarımı tarayıp yukarıdan rastgele bir topuz yaparak yüzümü yıkadım. Günün bu saatinde yapmak zorunda olduğum birçok işi halledip odama yöneldim. Onlarca kıyafetin arasından ne giyeceğime karar veremeyip kısa bir süre boş boş ayakta dikilmeye devam ettim. Hava şartları dün gece zihnimde tasarlamadığım kombinimi mahvetmişti. Başka bir şey giyinmek icap ediyordu. Saate baktığımda, oyalanmamam gerektiğini fark edip siyah bluzumu üzerime geçirdim.

Aynadaki görüntüm tıpkı bir kış günüymüş gibi kederliydi ama üstümdekileri tekrar çıkarıp başka bir şey giymek zaman alacaktı. Hazır olduğuma karar verip odadan çıktım. İşe gitmek için hazırlanırken birkaç dakika bir şeyler atıştırmakla geç kalmayacağımı düşünüp aceleyle mutfağa girdim. Takır tukur sesler geliyordu.

Masal benden bir saat önce kalkmıştı. Vaktimin yarısını kahvaltı hazırlarken geçirdiğim için Masal da yardım etmek istediğini belirtir gibi kollarını sıvamıştı. Birlikte masaya oturduğumuzda komik bir ifadeyle yüzüme baktı. Bugün depresif bir ruh haliyle "Gerçekten, sabahları böyle kahvaltı yapacak kadar seviyor musun bu hayatı?" diye sordu.

Berbat bir gece geçirmiş olmama rağmen tebessüm ederek ona baktım ve hızlıca bir bardak çay doldurdum.

Yorgun gözleriyle beni süzerek halime özenir gibi sıkıntıyla ekledi: "Keşke senin gibi sebepsiz yere mutlu olabilsem ama sınavlar buna izin vermiyor." Masal'ın zannettiği gibi muhteşem bir hayatım yoktu ama çoğu zaman öyleymiş gibi davranıyordum.

"Yine sabaha kadar ders mi çalıştın? Çok uykusuz görünüyorsun," dedim onu anlamaya çalışarak. Neyse ki artık böyle dertlerim yoktu. Ekmeğimin üzerine peynir sürdüm.

Yoğun ders programını yeni hatırlamış gibi çayını yudumlarken yerinden hareketlendi. "Bugün dersim çok, beni bekleme, yemeğini ye sen."

Masal'la aynı evin içinde her zaman rast gelmiyorduk. O sabah okula ben de işe giderdim. Hafta sonları birbirimize anlatacak o kadar çok şey yaşıyorduk ki dışarı çıkıp gezmeye fırsatımız yoktu. Duvardaki saate baktıktan sonra, evden henüz çıkmamış olan arkadaşıma seslendim: "Kubilay'ın ailesi bugün dışarı çıkacakmış. Onunla vakit geçirmem gerek. Bugün ben de geç gelebilirim."

Masal garip bir şey söylemişim gibi yanıma gelerek mutfak kapısına ellerini dayadı. "Yahu onu niye yanlarında götürmüyorlar?" diye sorunca hemen cevap vererek merakını giderdim.

"Birazcık yaramazlık yapmayı seviyor. Gerçekten onu tanısaydın bu soruyu sormazdın. Annesi üvey ama kötü bir kadın değil, ilgisiz biri olsaydı eğer, küçük bir çocuğa Fransızca dersi için özel hoca tutar mıydı?"

Alaylı bir bakışla süzdükten sonra oturma ihtiyacı hissetmiş gibi sandalyesini kendine doğru çekip karşıma geçti: "O yaştaki çocuğun Fransızca öğrenmesi çok mu önemli? İngilizce olsa neyse diyeceğim. Zengin çocukları biraz şımarık oluyor. Nasıl katlanıyorsun, anlamıyorum. Çocukları severim ama her gün yanımda olmalarını istemem."

Geçici olarak bu işi yapıyordum. O da bunu çok iyi biliyordu. Günlerdir üzerinde konuştuğumuz mevzuyu tekrar açtım: "Sonucu bekliyorum. Öylece durup beklemek yerine boş vaktimi değerlendirmek istedim. Hem biz Kubilay'la boş vakitlerimizde oyun oynuyoruz."

Onun da iki küçük yeğeni vardı. Bazen onlara baktığı için artık çevresinde çocuk görmek istemiyordu. Bir hafta bizde kaldıkları gün gerçekten kabus gibi geçmişti.

Kahvaltıyı toplayıp evden çıktığımızda Masal'la yollarımız ayrıldı. Apartmandan aşağı inene kadar dilinden düşürmediği yeğenlerinden bahsetti. Kubilay ara sıra beni sinir ediyordu ama çok sevimliydi. Ya da ona gerçekten alışmaya başlıyordum. Kapı önünde ev sahibimi görünce "günaydın" deyip yanından geçip gitmek istedim ama ne yazık ki böyle bir fırsatım olmamıştı.

"Bu ay kiraya zam yapacağım, haberiniz olsun." Hiç şaşırmadım. Bizi evden çıkarmak için canımızı sıkacak bir şey mutlaka buluyordu. Sakinliğimi korumakta zorlanıyordum: "Geçen ay yapmıştınız diye hatırlıyorum Kâmil Bey."

Sabah sabah bütün enerjimi tüketmişti. Kaşlarını çatıp her zamanki asabi tavrıyla azarladı: "Ben anlamam, ödeyemiyorsanız boşaltın evi."

Güzel haber verdiğini bir gün bile görmediğim bu adamı, görmek istemiyordum. Her seferinde huzursuzluk çıkmasın diye sabrediyordum ama buna daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyorum. Uzatmanın âlemi yoktu. Samimiyetsiz bir gülüşle uzlaşmaya çalıştım: "Anladım. Size iyi günler."

Yol boyunca söve söve otobüsü bekledim. İş yerine vardığımda, evin emektarı olan Nezaket Hanım kapıyı açtı. Bana salona kadar eşlik ettikten sonra işine geri döndü. Gözüm hemen Kubilay'ı aradı. Büyük ihtimalle odasında olmalıydı. Odaya girmeden önce dertlerimi bir kenara bıraktım ve yüzüme sahte bir gülücük yerleştirdim. Yaşı küçük olabilir ama hissettiklerimi kolayca anlıyordu. Kendi dertlerimle Kubilay'ı üzmek istemedim.

Uzaktan kısa bir süre onu yalnız başına oyun oynarken izledim. Beni fark edince koşarak yanıma gelip bacaklarıma sarıldı ve büyük bir coşkuyla "Hoş geldin, Alisa!" diye bağırdı.

Oyuncaklardan odanın içine adım atılmazken, düşüp bir yerine bir şey olacak diye endişelenmiştim. O da bu dağınıklığa alıştığı için koca bir dinazorun üzerinden atlayıp bana sarılmıştı.

Küçük bir referansla "Günaydın, bugün nasılsın bakalım?" diye sordum, küçük bir prensi selamlar gibi. Ama Kubilay sanki duvara konuşuyormuşum tavrıyla yerdeki penguenini odadaki koca trenine bindirip açık kapıdan seyahate çıkmıştı. Şaşırmamıştım. Sanki az önce beni gördüğüne sevinen o değilmiş gibi, şimdi nasıl da umursamıyordu.

İlk geldiğim gün dağ gibi yığılan oyuncaklarını gördüğümde, hayret etsem de artık alışmıştım.

Küçük çocuk gözlerini bile kıpırdatmadan oyuncağıyla meşguldü. Açıkça "seni umursamıyorum" mesajı veriyordu sanki. Moral motivasyon sıfır!

O benimle oyun oynamak istiyordu ama ne zaman elimde kitapları görse şeytan görmüş gibi kaçıyordu. Sakin bir ses tonuyla onu ikna etmeye çalıştım: "Bugün dersimiz bittikten sonra seninle birlikte güzel bir gün geçireceğiz. Dışarıda ne yapmak istersin?" Soruma cevap vermek bir yana yüzüme bile bakmamıştı. Beni duymuyormuş gibi yapıyordu.

Tam o sırada Nezaket Hanım odanın yanından geçerken, Kubilay'ı görmüştü. Önde bizimki, arkada vagona bindirilmiş türlü nesli tükenen hayvanlarla dalga geçer gibi Nezaket Hanım'a el sallıyordu.

Bu gürültüye bir son vermek için sesini yükseltti: "Bak şu çocuğun yaptıklarına bilerek beni çıldırtıyor. Yavrucum, ben burayı daha yeni düzenledim! Yine her yeri savaş alanına çevirmişsin." Deyince Kubilay ağzından çıkardığı çuf çuf sesleri birden kesildi. Nezaket Hanım hâlâ kaşlarını çatarak dağınıklığa bakıyordu. Kubilay trenden inip küsmüş gibi kollarını birleştirerek başını diğer yöne çevirdi. İşinin başına geri dönen Nezaket Hanım, dağılan etrafı umursamayarak geçip gitti.

Kubilay çok üzülmüştü. Karşısına geçip ona baktım. Gözlerini kırpıp başını önüne eğince ağlamak üzere olduğunu fark ettim. Ağlarsa susturamayacağımdan şüphe ederek tatlı sözlerle onu kandırmayı denedim.

Kubilay ağlamaklı sesiyle bana söylediklerimi unutturmuştu: "Sence ben çok mu yaramazlık yapıyorum Alisa? Bu yüzden mi beni evde bırakıp gittiler?" Ona ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Evet desem çok üzülecekti. Hayır desem inkâr edecekti. Ben de durumu şaka yoluyla anlatmaya çalıştım: "Hiç öyle şey olur mu canım... Onlar seni götürürlerse ben kiminle ders yapıp oyun oynayacaktım, söyler misin?" Ağlamamaya çalışıyor, sesi titriyordu: "Ama sen akşam gideceksin ve ben evde yine tek başıma kalacağım."

O evde yalnız bırakılacak yaşta değildi. Ailesi bunu bilmiyor olamazdı. Ben gittikten sonra bu evde ne olduğu hakkında bir bilgim yoktu. Kubilay, ben gittikten sonra evde sadece Nezaket Hanım'ın kaldığını söyledi. Elindeki topu yerde sektirip kaşlarını çattı: "O da benimle saklambaç oynamıyor, ayrıca futbol oynamasını da bilmiyor. Hem sürekli işi var!" Canının futbol oynamak istediğini anladım ancak şimdi olmazdı. Lafımı yuvarlayıp "Tamam o zaman saklambaç ya da futbolu benimle oynarsın." diyerek anlaşmaya çalıştım.

Kubilay tutmakta olduğu gözyaşlarını artık serbest bırakmıştı. Yere çökerek topunun uzağa gitmesine izin verdi. "Ben oyun oynamak istemiyorum. Sen annem ne derse onu yapıyorsun, artık seni de sevmiyorum. Git buradan!"

Hızla ayağa kalkıp elimi tuttu. Bu sözlerden sonra ne yapacağını merak ederken beni odadan çıkardı. Küçücük çocuk ancak bu kadar kötüleşebiliyordu. Kapıyı kapatıp içeride ağlayınca kalbim acıyla dolmuştu.

Sesleri duyan Nezaket Hanım yanıma gelip Kubilay'ın da duyması için bağırarak konuştu: "Bugün küçük beyin heyheyleri üstünde, kimseye pas vermiyor. Dört çeşit kurabiye yaptırdı, hiçbirine dokunmadı. Şimdi ben kurabiye canavarını arayım, gelsin de bütün kurabiyelerini yesin. E artık Kubilay da kırıntılarını yer!"

Nezaket Hanım susunca Kubilay içeriden bağırdı: "Kurabiye canavarı diye bir şey yok!" Zeki çocuktu doğrusu. Onu kandırmak zordu. Nezaket Hanım, Kurabiye canavarını gördüğünü söylemeseydi Kubilay'ın inanacağı yoktu. "Var ayol, o gün gözlerimle gördüm. Bizim bahçede geziyordu. Kıllı tüylü bir şeydi. Dişleri kocamandı. İki gözüm önüme aksın ki..."

Odadan ses gelmeyince ağlamayı bıraktığını düşünmüştüm. Galiba inanmıştı, ama Kubilay hâlâ odadan çıkmamıştı. Nezaket Hanım, Kubilay'ı odadan çıkarmak için konuşmaya devam etti: "Koskocaman bir göbeği vardı, adımlarını zor atıyordu. Kubilay da yok ki bu canavarı kovalasın! İnsan da yiyormuş bu canavar, aman Yarabbi, evlerden ırak! Ya mutfağa girerse, o zaman ben ne yaparım?"

Kilit sesi duyulunca odadan çıkacağını anladık. Nezaket Hanım'la birbirimize bakıp güldük. Kubilay kapıyı aralayıp ikimize birden kurumuş gözyaşlarıyla baktı: "Kurabiye canavarı gelirse ben onun önüne kimi atacağımı iyi biliyorum," dedi. Gözlerimiz korkuyla açılmıştı. Önümüzdeki çocuğa merakla bakıyorduk. Kubilay odadan oyuncak bir maymun getirdi: "İşte bunu o canavarın önüne atıp sizi kurtaracağım." Nezaket Hanım kahkaha atınca Kubilay'ın da siniri geçmişti. Aklındaki ihtimali söylerken bir yandan da gülüyordu: "İlahi, ben de bizi canavara atacaksın zannettim." Ortam iyice yumuşamıştı.

Nezaket Hanım olmasaydı kapının açılmasını daha çok beklerdim. Kubilay sakinleşmiş görünüyordu. Bana dönüp gülümsedikten sonra elimi tuttu: "Bugün dersten sonra piknik yapabilir miyiz?"

Zaten hep bir bahaneyle ders yapmaktan kaçıyordu. Annesi canı ne istiyorsa onu yapsın diyerek çocuğuna öğretmen mi yoksa ikinci bir dadı mı aldığı belli değildi. Kendimi Fransızca hocası hariç her şey gibi hissediyordum.

Bu isteğine karşı koyamadım. Hem onun neşesinin yeniden yerine gelmesi, hem de dışarıda biraz eğlenmek için hazırlıkları hızlandırarak, dersten sonra dışarı çıkmaya karar verdik.

*

Altı adam, önünü ilikler gibi saygı duruşuna geçerek sırayla içeri girdi. Seyrek saçlı olanı endişeli gözlerle masadaki adamın arkası dönük olan koltuğuna bakıyordu. Cam tarafından adamın sesi duyuldu: “Kızı buldunuz mu?”

Ayakta duran adam, cevap vermekten korkar gibi başını önüne eğdi: “Henüz değil abi.”

Aynı ciddi ve soğuk ses tonu tekrar duyuldu: “Bulmanıza gerek yok, kız zaten burnumuzun dibine kadar gelmiş de biz görememişiz.”

Altı adam anlamamış gibi yüz yüze baktılar. Adamlardan biri bu sözlere verecek bir yanıt buldu: “Kız sürekli ev değiştiriyor abi, tam bulacağız diyoruz, tekrar izini kaybettirmeyi başarıyor.”

“Yarın belli etmeden gidip bir ziyarette bulunacağız. Sakın kızı uyandıracak ters bir hareket yapmayın.”

*

Bir süre sonra evin yakınlarındaki parka vardık ve güzel bir yer bulup piknik örtüsünü serdik. Nezaket Hanım, büyük bir sepet içinde sandviçleri ve atıştırmalıkları hazırlayıp bizimle beraber gelmişti. Kubilay, neşeyle sandviçini yemeye başladı. Birçok aile buraya piknik yapmaya gelmişti. Kubilay bir ısırık daha alıp karşı taraftaki aileyi gösterdi: "Alisa, neden senin de onlar gibi erkek arkadaşın yok?" O an aklım başka bir şeyle meşguldu ama ne dediğini anlamıştım. Kubilay'ın söyledikleri ilgimi çekmişti. Gösterdiği tarafa başımı çevirip "Benim de erkek arkadaşlarım var." Dedim normal bir ses tonuyla.

Kubilay tekrar neşe içinde koşturan çocuklara baktı: "Ama onların çocukları var ve sen onlar gibi değilsin. Hayatta ararsan çok şey bulursun Alisa." Deyince gözlerim açılmıştı.

Bismillah, çocuğun içinden Balzac çıktı iyi mi, şimdi ne cevap vereceğim diye düşünürken Nezaket Hanım da meraklı gözle bana bakıyordu. Neyse ki çocuğun biri yanımıza gelip imdadıma yetişince rahat bir nefes aldım.

Yanımıza gelen çocuk, Kubilay'la ilgilenerek "Senin adın ne? Oyun oynayalım mı?" dedi. Kubilay mutlu olmuştu ama yüzüme bakıp karar vermemi bekliyordu, gülümseyerek başımla onayladım.

Buradan bir yere kaybolmasınlar diye sabahki oyunumuzu devam ettirerek "Çok uzaklaşmayın Kubilay, biliyorsun kurabiye canavarı hâlâ peşimizde," dedim. Biraz uzaklaşmış olsalar da sesimi duymuşlardı.

Çocuğun elinden tutup parkın oraya gitmeden önce sandviçi bölüp yanındakine verdi, sonra bana döndü: "Merak etme Alisa, onu kovdum bir daha buraya gelemez."

Hadi biz biliyoruz kurabiye canavarının olmadığını ama bu çocuk olmayan birini nasıl kovdu da böyle konuşuyor? Aman benimki de laf sanki küçük çocuk ne anlasın!

Gün boyunca Kubilay, Ömer'le oyunlar oynadı, yorulup yanıma gelince beraber altında Fransızca olan resimlerle alıştırmalar yaptık. Hiçbir şeyden sıkılmıyordu. Kendi gibi eğlenmesini bilen birkaç arkadaş daha bulup oyun oynamaya devam etti. Çocuklar hemen arkadaş olabiliyor, oysa büyükler birini tanımadan selam bile vermekten çekiniyorlardı.

Onlar kendi aralarında eğlenirken ben de defterimi çıkardım ve bu ayın masraflarını hesapladım. Beraber oyun oynadığı çocuğun ailesi, parktan erken ayrılmak zorunda kalınca yüzü düşen Kubilay da yanıma geldi. Biraz daha oturduktan sonra yediklerimizi toplayıp beraber evin yolunu tuttuk.

Eve vardığımızda ailesi daha gelmemişti. Sabah olanlardan sonra bırakıp gitmek istemedim. Bu yüzden onunla kaldım. Kubilay ilk başta ailesinin gelmesini beklemek istediyse de sonra uykusuna yenik düştü ve daha fazla dayanamayıp gözlerini yumdu.

Onu kucağıma alıp odasına götürdüm. Yatağına yatırmadan önce gözlerini açtı ve ailesinin gelip gelmediklerini sordu. Cevap vermedim çünkü çok geçmeden kalan uykusuna devam etti. Işığı kapattım ve aşağı indim. Salona geldiğimde saat tam on ikiyi gösteriyordu.

Telefonumu koltuğun üzerinden alıp Handan Hanım'ı aradım. Oturup beklemek yerine ailesini arayıp geleceği saati öğrenebilirdim. Kısa bir görüşmeden sonra telefonu kapatıp koltuğa otururken can sıkıntısı içimde biriktikçe büyüyor gibiydi. Yapacak bir şey bulamayıp evi incelemeye başladım.

Evin birçok yerinde çerçeveli fotoğraflar vardı. Yalnız bunlar arasında Kubilay'ın ailesine ait mutlu bir fotoğraf yoktu. Ailesine ait tek fotoğrafı kendi odasındaki duvarda asılıydı.

Kapı çalınca düşünmeyi bırakıp ciddiyetimi büründüm. Salondan ayrılırken etrafa düzenli mi diye son bir kez baktım. Hızlı adımlarla gidip güler yüzle kapıyı açtım. "Hoş geldiniz..." "Hoş bulduk Alisa. Umarım biz yokken Kubilay seni üzmemiştir." diye söze başlayan Handan Hanım, kendinden emin bir gülümsemeyle içeri girdi. Arkasında eşi de vardı. "Aksine, bu gün çok eğlendik. Dersten sonra pikniğe gittik." Handan Hanım gülümsedi. Eşi minnettar bir ifadeyle söze başladı: "Kubilay'la ilgilendiğin için teşekkür ederiz. Küçük bey uyudu mu?" Babası oğlunun uyku saatini bildiğinden, saatine bakma gereği duymadan cevap verdi: "Uyumuştur. Her şey için teşekkürler. Saat geç oldu. Şoförümüz seni eve kadar bıraksın."

İyi akşamlar deyip evden ayrıldım. Arabaya binip yola çıktık. Kubilay'ın koluma çizdiği saate bakıp gülümserken yağan yağmurun sesiyle huzur buldum. İçerisi sıcacıktı. Eve geldiğimde yağmur çoktan dinmiş, ıslak toprak kokusu her tarafı sarmıştı. Apartmana doğru yönelirken yine ev sahibiyle karşılaşınca bu sefer selam sabah vermeden yanından geçip gittim.

Masal'a zam haberini verince ne yapacağını merak ediyordum. Geçen ay ev sahibinin yaptığı zamma verdiği tepkiye gülmekten gözümden yaş gelmişti. Tabii olayın sonu iyi bitmeseydi burada olmazdık, ya orası da ayrı mesele...

O, benim gibi değildi. Kurnazdan çok daha kurnaz olmayı bilirdi. Çoğu zaman yapmaya cesaret edemediğim şeyleri hep o yapardı. Mahalledeki çocuklar o geldiğinde oyun oynamayı bırakıp tişörtlerinin önlerini ilikler gibi yaparak ona saygı duyduklarını göstermeye çalışırlardı. Onlardan birine bunu neden yaptıklarını sorunca verdiği cevaba kahkahalarla gülmüştüm.

Ev sahibinin yine sabah kahvaltımızı şenlendirdiği bir gündü. Emreder gibi bir ses tonuyla konuştu: "Bu ay sözleşmede yazan ücreti vereceksiniz!" O an yüzümün aldığı renk anlatılmaz, yaşanırdı. Ne yapacağız diye düşünüyordum. Benim aksime Masal alayla gülümsemişti: "Kâmil Bey, tebrik ederim gerçekten, ben de tam 'bu adam ne zamandır gelip zam yapmıyordu' diyecektim ki şimdi zuhûr ettiniz!"

Yorgunluktan ironi yaptığını anlamamıştım, gözlerimi kısarak sinirle söylendim: "Sen ne dediğinin farkında mısın? Biz zaten o zamı geçen ay ödedik." Yurt dışındaki yeğeni Türkiye'ye döneceği için bizi evden çıkartmaya çalışıyordu fakat biz kabul etmemiştik. O da iki üç ayda değişiveren zamlarla burnumuzdan getiriyordu.

Masal, Kâmil'i umursamadan çatalı zeytine batırıp, gözlerini süzerek "Niye öyle diyorsun arkadaşım, gül gibi yer, aaa!" diye bir ses çıkardı. Bu kız bir şeyler karıştırıyor ama kokusu yakında çıkacak. Kâmil Bey, Masal'dan cesaret almış gibiydi: "Bak, arkadaşın seninle aynı fikirde değil. Zam bu aydan itibaren geçerli olacak." dedi.

İlk defa cesaret edip bir kelime söyleyebildim: "Bu haksızlık beyefendi. Siz kafanıza göre zam uygulayamazsınız." Oldukça ciddi ve kararlıydım ama Masal kahkaha atınca daha çok sinirlendim. Arkadaşıma dönüp tartışmayı sürdürdüm: "Hani sen haksızlığı kendine yediremiyordun?" İşte şimdi onu can yerinden vurmuştum. Masal gülmeyi bırakıp sakinleşti. Yüzü ciddi bir hâl aldı ve ev sahibimize döndü: "Kâmil Bey, siz aşağı inin, ben de kira parasını hazırlayıp geliyorum. Görüyorsunuz ki şu an kahvaltı yapıyoruz, rahatsız etmezseniz sevinirim!" dedi yapmacık bir anlayışla.

Kamil Bey kirayı duyunca sevincinden gözlerine renk gelmişti. Az önceki sinirli tavrından eser kalmamıştı. Masal, istifini bozmadan Kâmil Bey'e gülümsedi: "Çıkarken kapıyı kapatın, size zahmet!"

Kâmil Bey'in çıkmasını bekledim. Kapının kapanma sesini duyunca neredeyse sinirden Masal'ı parçalayacaktım. "Çok merak ediyorum, biz bu zamı neyle ödeyeceğiz? Senin bursunla mı?" diye sordum. Aldığım maaş, iki ayda bir yapılan zamlara sessiz kalmazdım.

Masal gülerek yüzüme bakınca bir şeyler karıştırdığını anladım: "Biz zam falan ödemeyeceğiz. Hatta belki kirayı ödemekten bile kurtulacağız."

Onu nasıl yapacağı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Açıkçası bu biraz hayal gibi duruyordu. Ne güzel hayallerle yaşıyorduk (!)

Bir süre duraksadıktan sonra merakla sordum: "Aklından ne geçiyor senin? Hani okuluna yakın diye buradan başka yere gidemezdik? Doğru düzgün anlat bakalım şunu!"

Yüzüne çok iyi bildiğim bir ifadesini takınmıştı. Önemli bir şey söyleyecekmiş gibi elindeki çatalı bırakıp başını sağa sola salladı: "Bu Kâmil var ya, bu Kâmil..."

"Ne olmuş Kâmil'e?"

Yine aynı şeyleri tekrar ettirdi: "Bu Kâmil var ya, bu Kâmil."

Sabırsızlanarak araya girdim: "Anlat artık şunu, meraktan çatlayacağım."

Masal heyecanını kaybetmeden "Geçen gün onu bir kadınla gördüm. Pek bir yakınlardı," dedi. "Bayağı..."

Duyduklarıma şaşırmamıştım, zaten konumuzla alakalı olmadığı için umursamadım: "Bize ne bundan, biz boşanma avukatı mıyız?"

Masal işaret parmağını kafasına vurup gözlerini açtı: "Aklını kullansana biraz, bana da yardımcı olmuş olursun ha!"

Endişeyle söylenmeye devam ettim: "Dalga geçmeyi bırak, şurada ciddi bir şey konuşuyoruz. Ne yapacağız biz bu istihbaratla, sen onu söyle bakayım?"

Kahvaltı masasından kalkıp terliklerini giydi: "Şimdi sana bunu anlatamam, aşağı inmem gerek. Malum, değerli ev sahibimiz beni bekliyor."

"Dur, nereye gidiyorsun?" demeye kalmadan kapıyı açıp gitti. Aradan dakikalar geçti. Ondan sonra apartmanda bir bağırış çağırış dahi olmadan Masal geri geldi. Kapı açık apartmanda onu bekliyordum. Gülerek merdivenleri çıkıyordu. "Bu ay bedava oturacağız, hadi yine iyisin."

"Nasıl yani, anlamadım?" Bu da ne demek oluyordu?

"Alık mısın kızım sen? Bunu Kubilay'a söylesem o bile anlardı. Gittim, söyledim işte..."

Yok artık! Delilikti bu.

Merakla "Nasıl oldu o?" diye sordum. Son nefesini veriyormuş gibi fenalaştı: "Yoruldum Alisa, geç içeri orada konuşalım. Ayaküstü ahiret sualleri soruyorsun."

İçeri girip koltuğa yerleşirken önce gözlerini açtı ve hararetle konuşmaya başladı: "Kâmil'in suratının aldığı ifadeyi görseydin, gülmekten yerlere serilirdin. Yüzü kıpkırmızı oldu. Neredeyse ayaklarıma kapanıp ağlayacaktı ama gözünün yaşına bakmadım." Bu herife şantaj yapmak hoşuma gitmemişti. Olayı baştan sona anlatınca ağzım açık kaldı. Bu kızda herkese ait gizli bir sır vardı sanki.

Masal masadaki yarım çekirdeği alıp zevkle kucağına yerleştirdi: "Bir mahallenin dedikodusu var, ben de bilmiyormuş gibi bakıyorsun ya, bazen sana gerçekten hayret ediyorum." Gözlerimi kısıp yüzüne baktım: "Allah Allah, ben seni okumuş, kültürlü, entelektüel biri olarak biliyordum. Ne bu milletin kirli çamaşırlarını öğrenme isteği?"

Oturduğu koltukta yayılıp rahat bir ses tonuyla kendini savundu: "Afedersin, seni kastetmiyorum ama entelektüellik ne işe yarıyor ki?" Besbelli alay ediyordu. Ben burada kendimi yer bitirirken o fazla sakindi.

Alaycı bir ses tonuyla "Peki, dedikoducu olmak ne işine yarıyor?" diye sordum. İstifini bozmadan keyifle çekirdeğini yemeye devam etti. "Çok işime yarıyor canım, hatta bak, kira sorunumuzu bile kökünden çözdüm." Bir tutam çekirdek alıp ona hak verir gibi yanına oturunca elimizdeki çekirdekle birkaç dakika öylece oturmuştuk.

Masal yüzünü buruşturup çekirdeği bırakarak hareketlendi. "Kalk, kahvaltımıza devam edelim. Geldi yine, murdar etti soframızı meymenetsiz!"

*

O gün kira ödemekten kurtulmuştuk ama Kamil Bey yine bir yolunu bulup eşine kendisini affettirmişti. Bakalım Masal bu sefer nasıl bir çözüm yolu bulacaktı? Merdivenleri çıkarken yorulduğumu fark ettim. Dördüncü kata asansörsüz çıkmak hiç de kolay değildi. Eve geldiğimde sessizce kapıyı açıp içeri girdim. Masal çoktan uyumuştu. Ben de ışığı açmadan elimdeki telefonun parlaklığıyla yetinerek odama gittim.

Bölüm : 17.08.2024 23:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...