
Yeni evimizde mutluyduk ama incinen kolumla koca evi tek başıma düzenlemiştim. Yerleştirme işi zannettiğimden de yorucuydu. Masal iş bulup çalışmaya başladığı için sürekli evde tek kalmaktan canım sıkılmıştı. Birkaç Fransızca tercümesinden sonra Simge'nin mesajını görmüştüm. Yeni evimi merak ediyordu. O ân Simge'yi eve davet edip çaya gelmesini söyledim. Henüz bir hazırlığım yoktu. Derhal kollarımı sıvayarak çayın yanında atıştırabileceğimiz leziz kurabiyeler pişirdim.
Kurabiyeleri soğuması için tezgaha bırakırken telefonuma gelen çağrıyla parmaklarım yanmıştı.
Masanın üzerine bıraktığım telefonu alıp ekrandaki yazıyı okudum. Handan Hanım arıyordu. Ona karşı hem bir öfke hem de bir kırgınlık duyuyordum. Belki Masal'ın da dediği gibi hatasını anlamış, tekrar işe başlamamı söyleyecekti.
Telefon kapanmak üzereyken içimdeki meraka daha fazla karşı koyamadım. Yana kaydırıp açtım. Arayan Handan Hanım değil, Kubilay'dı. Çatılan kaşlarımı anında düzelterek ses tonumu yumuşattım. Havadan sudan sohbet etmeyi sıkıcı bulsam da Kubilay'ın söylemek istediği şey başkaydı. Bensiz geçen günlerini merak ederek sordum.
Muhtemelen süzgün ve feri kaçmış gözleriyle etrafına bakarak telefonda benimle konuşuyordu. Kovulmuş olmama rağmen hâlâ öğretmeniymişim gibi şikayetlerini dile getirerek yeni Fransızca öğretmeninin ona hiç iyi davranmadığını söylüyordu.
Vakit kaybetmeden hemen yerime başka birini bulmuşlardı bile. Hayır, üzülmeyecektim çünkü ben onları değil, onlar beni kaybetmişlerdi. Üstelik bu olayın her şeyi önceden ayarlanmış gibi hissettirdiğini düşünüyordum.
Kubilay, özlediğini söyleyerek yanına geleceğim günü öğrenmek istedi. Eğer tekrar işe başlarsam Fransızca'yı iki ayda öğreneceğine dair söz vermişti. Dört senemi verdiğim bu dilin, Kubilay gibi öğrenmeye aç bir çocuğun iki ayda sular seller gibi konuşacağını hayal etmek beni güldürmüştü.
Kahkahalarımı duyup, "Keşke tekrar buraya gelsen Alisa, sürekli ders çalışmaktan çok sıkıldım. Matmazel benimle hiç oyun oynamıyor." dedi.
Bu matmazel dediği kadın, sanırım yeni Fransızca hocasıydı. Kubilay, “Matmazel”i hiç sevmemişti. Benimleyken daha çok şey öğreniyormuş halbuki küçük bey, oyun oynamaktan Fransızca’ya vakit bulamıyordu. Kubilay'ın konuşurken araya Fransızca birkaç şey eklemesi çok hoşuma gitmişti. Kadın belli ki iyi bir öğretmendi. Kendimi onun yanında yetersiz bulmuştum.
"Ben seni çok özledim Alisa. Yarın annem ve babam yurt dışına gidiyor. Beni matmazelin yanında bırakacaklar. Of, tüm boyunca ders çalıştıracak bana. Ben ders çalışmak istemiyorum, Alisa. Lütfen annemle konuş, tekrar eskisi gibi oyun oynayalım."
Kubilay'ın sesi, içimde bir şeyleri gevşetiyor ama elimden hiçbir şeyin gelmediğini bilmek, acı bir çaresizlik yaratıyordu. Matmazelin katı kuralcılığı Handan Hanım’ın işine gelirdi.
Çaresiz bir şekilde, "Bu mümkün değil Kubilay. Üzgünüm..." dediğim an hayal kırıklığına uğramış gibi sesi titremişti. "Yani seni bir daha hiç göremeyecek miyim?" Benim için istediği şey imkansız değildi. Onu mutlu ettiğim zaman, çocukluğumu mutlu ediyormuşum gibi bir hisle doluyordu içim. Onu üzmek istemiyordum. "Sen de istersen yine görüşmeye devam edebiliriz ama bundan ailenin de haberi olması gerekir. Görüşmelerimiz, onlardan habersiz olmaz." diyerek tekrar görüşebileceğimizi söyledim.
Kubilay çok sevinmişti. Buna ben de mutlu olmuştum. Odaya biri girince Kubilay'ın neşesi, havası kaçmış balon gibi sönmeye başladı. Kapatmadan önce birkaç şey söylemek istedi: "Matmazel geliyor Alisa, şimdi kapatmam gerek, ben annemden izin alacağım, yarın bekliyorum seni. Lütfen geç kalma, olur mu? Seni çok seviyorum, tekrar görüşmek üzere." Sondaki cümlelerini bana bir şeyler öğrendiğini göstermek ister gibi tamamen Fransızca söylemişti.
İşime dönmek üzere telefonu kapatacaktım ki matmazelin sesini duyunca kapatmak istemedim. "Ne yapıyorsun sen çocuk, hemen yerine geç, mola bitti. Şimdi seninle okuma yapacağız!" Kadının insanı dövermiş gibi konuşması beni bile korkutmuştu.
Kubilay telefonu kapatmayıp cılız bir sesle Fransızca cevap verdi: "Peki öğretmenim!" Nedensiz gülesim gelmişti ama Kubilay'ın o kadının elinde mutlu olmadığını düşünüp üzülmüştüm de. Galiba ona yapılan muameleyi görmemi istiyordu. Mutfak masasına oturup onları dinledim.
Matmazelin duru ve akıcı bir Fransızca'yla konuştuğunu görünce aksanına hayran kalmıştım. Kadının Türk olmadığı bozuk Türkçesinden kolayca anlaşılıyordu. Galiba Matmazel, Kubilay'a okuması için bir metin açmıştı. "Oku!" dedi kadın. Kubilay artık içeride ne yapıyorsa matmazel Kubilay'a kızdı: "Bırak şu topu, ders yaparken oyun yasak!"
Kubilay topu yerde sektirirken Matmazel'e gına gelmişti: "Hadi çocuk, benim de işim gücüm var, senin nazınla oynayamam!" Kubilay, Fransızca öğrenmemek için direniyordu. "Bana ne, bana ne, ben Fransızca öğrenmek istemiyorum. Sen bana Fransızca öğreteceğine git önce Türkçe konuşmayı öğren." diyerek kadını bir güzel payladı.
Yere düşen sert bir cismin sesiyle olduğum yerden sıçradım. Bir ân onları gizlice dinlediğimi unutarak Kubilay'a seslendim: "Kubilay, iyi misin?"
Topuklu ayakkabıların çıkardığı ince bir sesten sonra matmazel, Kubilay'a bağırdı: "Kim konuşuyor?"
Orada ne döndüğünü merak ediyordum. Sanırım Kubilay'ın elindeki telefonu görmüştü. "Sen kimi aradın çocuk, bu annenin telefonu değil mi?" Matmazel ve Kubilay tartışmaya başladı.
"Ver o telefonu bana!"
"Hayır, annemin haberi var. Bırak!" dedi Kubilay. Orada bir çekişme yaşanıyor olmalıydı ki çocuk ağlamaya başlamıştı. Söyleyeceklerimin Kubilay'ın anlamayacağını düşünerek kadına Fransızca seslendim. Kubilay, kadını çıldırtıp odadan gönderdiğimi görünce telefonu eline alıp hınzır bir gülüşle cevap verdi: "Teşekkürler Alisa, sanırım istifa etmeye gitti." Benim de gülesim gelmişti. Kötü bir şey söylememiştim, sadece bu katı kuralcılığıyla Kubilay'a bir şey öğretemeyeceğini uygun bir dille anlatmaya çalışmıştım; sanırım matmazel beni yanlış anlamıştı.
"Ben onu üzebilecek bir şey söylemedim Kubilay, sen de hocanı üzme, olur mu?" Sanki az önce kadını çıldırtmamış gibi Kubilay'a hocasına saygılı olmasını söyledim.
"Ama Alisa, bu kadın bana hiçbir şey öğretmeden metin okutturuyor. Bana onun içinden kelimeler soruyor. Bilemeyince elime cetvelle vuruyor. Anneme söyledim ama umrunda olmadı. Küçük bir sıyrıktan bir şey olmazmış... Bana en özel hocaları tuttuğunu söylüyor ama bu kadın daha Türkçe konuşmayı bile bilmiyor."
"Kubilay, keşke elimden bir şey gelse de senin için bir şeyler yapabilsem. Yine de bu konuyu bir de babanla konuşacağım. Matmazel'in sana şiddet uygulaması hiç hoş olmamış."
Bir an Kubilay'ın annesinden habersiz beni aradığını düşününce içimde bir burukluk hissettim. Keşke onunla başka bir yerde karşılaşsaydık. Ben onun Fransızca öğretmeni olmasaydım. Aylarca işsiz gezdikten sonra sonunda onunla karşılaşarak bir iş bulduğuma seviniyordum ama şimdi? Şimdi yine işsiz kalmıştım.
Rahmetli anacığım demişti zaten: "Bu bölümü okuyup da ne olacaksın?" diye bir hiç diyemedim işte. Bir ân pişmanlıklarla geçen dört senemi düşünerek üzülürken Kubilay tekrar seslendi: "Alo... Alisa orada mısın? Babamla konuş lütfen, Matmazel geri geldi. Kapatmam gerek, sonra yine görüşürüz."
Konuşmasının sonuna gelip telefonu kapattı. Onun için üzülmüştüm. Tevfik Bey'e matmazeli şikâyet etmek doğru olmazdı. Kubilay'a söz verdiğim için pişman olmuştum. Nasıl çıkacaktım bu işin içinden? Düşünürken zilin sesini duyunca oturduğum yerden sıçradım.
Simge gelecekti bu gün. Kapıyı açıp aylardır görüşmediğim arkadaşımla hasret giderdik. Konuşma arasında işsiz olduğumu ağzımdan kaçırınca o da benim gibi bu bölümü okuduğuna pişman olmuştu. Aylardır iş bulamamış olması canımı sıkıyordu. Aynı şeyleri ben de yaşıyordum. Bölüm birincisi olmanın, yüksek notlara sahip olmanın bir marifet sayılmadığını mezun olduktan sonra acı bir şekilde öğrenmiştim. Bunları atlatalı çok olmuştu. Artık hiçbir şey için üzülmek istemiyordum. Hayatta zaten yeterince üzülecek çok şey vardı ama ben mutlu olmak için bahane arayanlardandım, yoksa çekilmezdi bu dünya!
İç karartıcı sohbetlerin ardından Simge çok kalamadı. Nişanlısı aramıştı. Nişanlandığını dahi bilmiyordum. Arkadaşlarımın çoğu ya evleniyor ya da nişanlanıyordu. Güya en yakın arkadaştık. Mecbur olduğu için evleneceğini söyleyince kendimi tutamamıştım. "Sevmediğin bir insanla nasıl yapacaksın?" Patavatsız kadınlar gibi pat diye sorduğum soru Simge'nin umrunda olmamıştı. Umursamaz bir tavırla telefonunu çantasına atıp konuştu: "Aman, zaten bu hayatta ne istediğim gibi oldu ki bu da olsun! Bir şekilde alışacağız işte..." İnsan sevmediği biriyle bırak evlenmeyi, yan yana bile duramazdı bence. Misal, ben bir yıl evimi paylaştığım çocuğu terk ederek Türkiye'ye kaçmıştım. Aklım bir gün sonra sanki hiç gitmeyecekmişim gibi anın tadını çıkardığım zamana gitmişti.
Buraya geldiğim günün sabahından sonra o çocuktan bir daha haber almadım. Üzerinden çok zaman geçmemişti ama o günlerimi özlüyordum. Simge'nin acıklı hikayesini dinlerken tebessüm ettiğimi fark edip duruşumu düzelttim.
Simge de ne uğraşıyordu böyle insanlarla? Zorla mı evlendirecekler sanki! Hayır demek için neyi bekliyordu ki? Kanına girerek onu vazgeçirmeye çalıştım. Saatlerdir bana kötülediği adamdan bahsetmeyi bırakınca on dakika sonra nişanlısı kapıya kadar gelip Simge'yi almıştı. Onlar gidince yine tek kalmıştım. Ev yine birbirine girmişti sayemde. Kılımı bile kıpırdatacak hâlim yoktu.
Koltuğa ayaklarımı uzatarak Masal'ı beklemeden kerahet vakti koltukta uyuyakalmıştım. Uyandığımda çoktan karanlık çökmüştü. Başımı yastıktan kaldıramıyordum. Tekrar uyudum. Gecenin bir vakti gördüğüm kabusla yattığım yerden korkuyla sıçradım. Ev zifiri karanlıktı. Yanıp sönen şimşeğin ardından gelen şiddetli gök gürültüsünden ürkerek ayaklandım. Bir şey yırtılmış gibi kulaklarıma dolan sağır edici sesle bile abuk sabuk bir anıma gitmiş gelmiştim.
Anlaşılan evde yalnız kala kala kafayı sıyırıyordum. Ayakta dikilmeye devam edip Masal'a seslendim fakat cevap vermemişti.
Ellerimi boşlukta gezdirerek lambayı açmayı denedim. Yanmıyordu. Dışarıda yağmurun sesini duyarak karanlıkta önümü dahi göremiyordum. Onu aramak için telefonumu bulmaya çalışırken uyku sersemiyle nereye koyduğumu hatırlamıyordum. Şehrin çoğu yerinde elektrikler kesilmişti. Evde yalnız olmadığımı bildiğim hâlde yine de tekmişim gibi hissettim.
Masal evdeyse eğer çoktan uyumuş olmalıydı. Telefonumu bulamayınca daha fazla karanlıkta gezinmek yerine odasına gidip elektrikler gelene kadar yanına kıvrılacaktım.
Uzun bir koridorun ardından sondaki Masal'ın odasına girip perdeyi açtım. Ay ışığı biraz olsun etrafı aydınlatmıştı. Arkamı dönüp Masal'ın yanına kıvrılacaktım ki yatakta olmadığını fark edince korkmaya başladım. Dışarıda deli gibi yağmur yağarken bu saate kadar gelmemiş olması beni endişelendirmişti.
Kalbim evde tek olduğum için korkuyla çarpıyor, karanlığı aydınlatacak bir şeyler bulmaya çalışıyordum. O sırada telefonum çalmaya başladı. Mutfaktan gelen sesle kapanmadan tezgaha bıraktığım telefonu elime alıp ekranı okudum.
Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu. Bir an telefonu açmakta tereddüt edip kapanmasını bekledim, ancak ısrarla aramaya devam ediyordu. Arayanın Masal olabileceğini düşünerek telefonu açtım. "Alo!" Kayıtlı olmayan numaradan çıt yok. Sadece bir testere sesi... Yüreğim ağzıma gelecekti. Gecenin bir vakti evde tek başımaydım. Kaçıp kurtulmak istediğim geçmişimin beni bulmasından korkuyordum.
Telefonu yüzüne kapatıp kapıyı kilitledim. Masal hâlâ gelmemişti. Benim yüzümden başına bir iş gelirse asla kendimi affetmezdim. Kafam felaket senaryolarıyla dolup taşarken karanlık odada gelen çağrıyla telefonum korkunç bir şekilde çalmaya başladı.
Mutfağa gitmek istemiyordum, sanki orada beni bekleyen büyük bir tehlike varmış gibi aynı numarayla karşılaşmaktan korkuyordum. Sonunda beni bulmuşlardı. Kaçamamıştım. Telefon kapanınca açık bıraktığım lamba birden bire yanmış, beni korkularımdan arındırmıştı.
Hızlı adımlarla mutfağa gidip telefonu elime aldım. Bir cevapsız arama! Az önceki kayıtlı olmayan numaradandı. Hemen engelleyip telefonu kapattım. Yarın, ilk iş numaramı değiştirip apar topar bu evden çıkıp gitmek olacaktı. Engelden sonra artık beni rahatsız edemiyorlardı ama bu rahatsız etmeyecekleri anlamına da gelmiyordu.
Çaresizce Masal'ın eve gelmesini beklerken birden bire ortaya çıkan bu adamın, Masal'ın ortadan kaybolmasında kesin bir parmağı vardı. Artık kurtuluş yoktu.
Tek çare bu şehri terk etmekti ama ben kaçıp gidersem Masal ne olacaktı? Ya onun da sonu Seher gibi olursa? Ne yapacağıma karar veremiyordum. Gidersem kendi canımı kurtarmış, genç bir kızın hayatını mahvedecektim. O da Seher gibi kayıplara karışacak, aylar sonra ölü olarak bulunacaktı. Bu bencilliği Masal'a yapamazdım. O bana güvenip evini açmıştı. Birinin daha benim yüzümden perişan olmasını istemiyordum.
Gergin bir şekilde volta atarken yatağıma oturup düşünmeye başladım. Neden tek başıma mücadele edecektim ki? Polise gidip her şeyi anlatırsam beni rahatsız edemezlerdi. Oraya nasıl gideceğimi hesaplamadan karakola gitmeyi planlıyordum ki dışarıdaki yağmuru görünce vazgeçtim. Sanki bir kara haber verecekmiş gibi uğursuz bir hava durmadan esip gürlüyordu.
Sabaha kadar gözümü kırpamadım. Bütün gece yapacaklarımı ölçüp biçerken yatakta uykuya dalmış, çok geçmeden korkunç bir kabusla geri uyanmıştım. Uyandığımda saat altıydı. Hepi topu bir buçuk saat uyuyabilmiştim. Kafam kazan gibi fokur fokur kaynıyordu. Masal'ın hâlâ gelmediğini görünce koltuğa çöküp ağlamaya başladım.
Her şey babamın bankada müdür olmasıyla başlamıştı. Terfi alan insanların genelde mutlu olması gerekirken bizde günden güne olaylar büyüyordu. O pis adamlar bize musallat olmadan önce güzel bir hayatımız vardı. Onların pis elleri bizi de kendi pisliklerine batırmaya çalışmıştı. Babama tehditle, şantajla yüklü bir miktar para çaldırtmış, işten atılmasına sebep olmuşlardı. Kimin ne kadar suçu var bilmiyordum çünkü o zamanlar bütün bunların ne demek olduğunu anlayamayacak kadar bilgisizdim ve ailem bu sırrı benden saklıyordu.
Ebeveynlerimin davranışları şüphe uyandıracak boyuta geldiği zaman bir yolunu bulup gerçeği öğrenmeyi başarmıştım. Evimizde her daim kilitli olan bir oda vardı. Annem oraya girmemem için "fare var" yalanını uydurarak sahte tebessümüyle beni ikna ettiğini zannedip babamın yanına gidince kendi odama gidiyor gibi yapıp kilitli odanın kapısını maymuncukla açtığımda gözlerime inanamamıştım. Kapıyı ardımdan hızlıca kilitleyip dehşet içinde yere çöktüm.
Titriyordum, heyecandan ellerim buz kesmişti. Bütün bunların bize ait olmadığını daha o dakika anlamıştım. Banka müdürlüğüne terfi etmesi de bu yüzden miydi? Kaşlarımı çatarak banknotlara yönelirken bizi riske atarak bu kadar parayı eve getirdiği için ona kızgındım. Nasıl bir cesaretle bunu yapmayı başarmıştı, inanılır gibi değil. En azından insan, bir oda dolusu parayı "gel beni soy" der gibi evine getirip hepimizi açık hedef hâline getirmemeye gayret ederdi, değil mi?
Ne yaptığımı bilmeyerek rastgele bir desteyi çıkarıp parmaklarımla dokusunu hissetmek istedim. Paralar sahteydi çünkü daha küçük yaşta kağıt para koleksiyonu yaparak hobi sahibi olmak bende ilgi uyandırmıştı. Paraları yapan beceriksiz kalpazan hiçbir şey yapmamış, hatta direkt fotokopi çeker gibi sahte para basmıştı. Bununla ancak çocuk kandırılabilirdi. İçlerinden biraz uyanık olanı paraların sahte olduğunu hemen anlardı.
Babam gibi önemli bir adam nasıl olur da para basmayı bile beceremeyen biriyle işbirliği yapar, akıl alır gibi değil. Tabii o zamanlar gerçeği öğrenip ben de olaya dahil olmuştum zorla. Hatta sırf bunun için babamı tehdit ettiğimi bile unutamadığım şeyler arasındaydı.
Aslında babam onların tuzağına boyun eğerken adamlara attığı kazıkla hem başına büyük bir bela almış hem de paraları alıp saklamaya çalışmıştı. Paraların sahtesini evde tutup gerçeklerini şüphe çekmeyen bir çocuk esirgeme kurumuna bağışlanmış gibi gösterilmişti. Konar göçer hayatımızın nedeni, herkese yabancı oluşumuz ve kimseye güvenemememizin şimdi açıklanabilir bir tarafı vardı işte!
Babam "öldürüleceğim korkusu" ile paraları sahteleriyle değiştirerek gerçek paraları bana teslim etmeye sonunda ikna olmuştu. Ben de paraları bankaya geri vermiştim. Böylece büyük bir belayı başımızdan def ederken daha büyük bir belaya çatmıştım. Herifler beni buldukları yerde geberteceklerdi.
Boğazımda büyük bir yumru hissederek yutkunmaya çalıştım. Her an öldürülmek korkusu tüylerimi ürpertiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Başımı yastığa koyup susturamadığım düşüncelerimle gözlerimi yumdum.
Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ağlamanın çare olmadığını bile bile engel olamadığım yaşlarıma aldırmadan düşünmeye başladım. Bu belayı başımızdan def etmek hiç de kolay olmayacaktı.
Telefonuma gelen mesaj sesiyle irkilip yattığım yerden doğrularak gözyaşlarımı sildim. Gelen mesaj belki Masal'dır diye, bin bir umutla ekranı açarken mesajın Masal'dan gelmediğini okuyunca anlamıştım.
Kayıtlı olmayan bir başka numara bana şunları yazmıştı: "Arkadaşın Masal'ın yaşamasını istiyorsan bir saat sonra gönderdiğim adrese gel!"
Numara kimin diye araştırma yaparken saniyeler içerisinde bir konum gönderdi. Hiçbir yere tıklamadım. Ekranda beliren numara yazıyordu. "Eğer polise gidersen onun sonu da Seher gibi olur!" Daha olayın şokunu atlatamadan bana gönderilen bir fotoğrafla buğulanan gözlerimi avucumun iç kısmıyla ovuşturup fotoğrafı yakınlaştırdım.
Telefon neredeyse elimden düşecekti. Korkudan tir tir titremeye başladım. Kalbim fena çarpıyordu. Seher'in cinayetinde bu adamların parmağı olduğunu biliyordum. Şimdi de karşımda Masal'ın habersiz çekilmiş bir fotoğrafı vardı ve tam arkasında siyahlar giymiş bir adam duruyordu. Bu, daha önce piknikte gördüğüm adamdı. Aynı şeyleri yaşamaktan korkarak adamı durdurmaya çalıştım. Sürekli yanlış yazıp siliyordum. En son "Masal'ı rahat bırak, sizin derdiniz benimle!" yazıp gönderdim. Kayıtlı olmayan numara bir an önce yola çıkmam gerektiğini hatırlatan bir fotoğraf daha gönderince beni kaale almadıklarını anlamıştım.
Telefonun ucundaki her kimse mesajıma cevap vermek yerine arkadaşımın takip edildiği fotoğraflarını atıp duruyordu. Aynı şeyi Seher'e de yapmışlardı ama ben kaçıp kurtularak dünyalar güzeli bir kızın genç yaşta ölmesine sebep olmuştum. Kalbim geçmişte yaşanan vicdan azaplarıyla dolup taşıyordu. Birinin daha ölümüne sebep olmaktan korkarak klavyeye tıkladım. Buğulanan gözlerim ekranı net göremiyordu. Yaptığım affedilebilir bir şey değildi, bu yüzden kendimi hiç affedemiyordum. Ağlamayı bırakıp adama bir cevap yazdım. "Kızı rahat bırak, onun bir suçu yok!" Kayıtlı olmayan numara mesajıma görüldü atıp dalga geçer gibi bir cevap yazdı. "Bazen başkalarının hatasının bedelini bu hayatta en masumlar öder çünkü onlar buna razıdır ya da senin Seher'e yaptığın gibi mecbur kalmıştır."
Mesajı okuyunca olduğum yerde donakaldım. Aşağılık herif, kendi yaptığı pisliği bana atmaya çalışıyordu. Sanki onlar çok masummuş gibi Seher'in ölümünden dolayı beni suçluyordu. Dayanamayıp sinirle ekrandaki klavyede hızlıca bir mesaj yazdım:
"Sen bu babalık laflarınla yaptıklarını örtbas edebileceğini mi zannediyorsun? Seher'i sen öldürdün, ben kimseyi mecbur bırakmadım. Kendi pisliğini bana da sıçratmaya çalışıyorsun ama benim bir suçum yok!"
"Ne kadar da masum numarası yapıyorsun! Seher'in ölümüne sebep olmamış gibi nasıl da kendini aklamaya çalışıyorsun. Biz sana pisliğimizi sıçratmadık, sen bu pisliğin içine balıklama atladın!"
Attığı mesajı okurken kendimle yüzleştim. Bencilliği yüzünden en yakın arkadaşını kaybeden Alisa'yla... Ekrana bakakaldığım sırada bir mesaj daha yazıp yolladı.
"Sustun bakıyorum :) Kendini aklayacak bir neden bulamadın değil mi? Eğer arkadaşının da sonu Seher gibi olmasını istemiyorsan söyleyeceklerimizi harfiyen yerine getireceksin!"
Seher'in ailesi gözümün önüne geldi. Masal'ın da aynı şeyleri yaşamasını istemiyordum. "Tamam, istediğin adrese geleceğim, yeter ki kızı bırak!" yazıp gönderdim.
Ruh hastası hâlâ benimle uğraşıyordu: "Çok çabuk kabul ettin, korkak olduğunu biliyordum da salak olduğunu bilmiyordum. Sana neler yapacağımı biliyor musun?"
Bir ân aklıma bin türlü ihtimal gelse de herife uygun bir cevap döşedim:
"Bana ne yapacağını bilmiyorum ama ben sana ne yapacağımı gayet iyi biliyorum." diyerek tehdit dolu bir mesaj gönderdim. Zamanında ben de onlara kan kusturmuştum, şimdi de onlar bana aynısını yapmayı planlıyorlardı.
Mesajıma saniyeler içerisinde "görüldü" atarak "Bu kadar oyun yeter, şimdi kendi ayaklarınla tıpış tıpış gelmezsen arkadaşını öldü bil!" yazıp göndermişti. Açık ekranda önüme düşen mesajı görünce adama cevap yazmak yerine hızlıca hazırlanıp bir taksiye binerek gönderdiği adrese doğru yola çıktım.
İkimizden birisinin öldürüleceğini adım gibi bildiğim bu yolculuğa çıkarken taksici dikiz aynasından durup durup bana bakıyor, telaşlı halime bir mana veremiyordu. Şimdi onunla uğraşacak vaktim yoktu. Şu ân tek yapmak istediğim Masal'ı o adamlardan kurtarmaktı. Artık ne olacaksa olsun diyerek geçmişin bana itilmiş kirli yüzüyle karşılaşmak üzere yola çıkmıştım. Ölüme gittiğimi biliyordum. Adamın tehditleri fazlasıyla canımı sıkmıştı, bir de Masal'ın öldürülme korkusu olunca ne yapacağımı şaşırmış bir halde düşünmeye başladım.
Kendimi her ihtimale hazırlarken her şeyi kabul edecek gücü kendimde bulamıyordum. Ölmek benim bu hayatta isteyeceğim en son şeydi. Birinin benim yüzümden hayatına son verilmesi ise ikinci. Düşüncelerimle arama giren taksici, arabayı durdurarak "Geldik!" dedi. Çantamdan bir miktar para çıkarıp uzattım ve aşağı inip gönderdikleri adrese baktım.
Karşısında durduğum ev tüyler ürperticiydi. Issız bir arazide büyük, devasa ruhsuz bir ev, bana hiç de iyi şeyler hissettirmiyordu. Kendimi korkunç bir filmin salak başrolü gibi hissediyordum. Sanki içeride beni bekleyen katillerimdi.
Kafamda dönen yüzlerce ihtimalle etrafıma bakınırken hissettiğim ürpertiyle birlikte, birinin beni izlediğini fark ettim. "Alisa Hanım benimle gelin! Buradan hemen gitmemiz gerekiyor." Bu da onların adamları galiba diye düşündüm. Adamı takip edip peşinden gidiyordum. Bahçeden çıkınca epey mesafe daha yürüyerek hiç konuşmadan yol almıştık. Adamın yüzüne anlamsızca bakıyordum. Açıklama yapmak yerine arabaya binmişti.
Çaresizlikten adamın her dediğini sorgusuz sualsiz yerine getirmem gerekiyordu çünkü deli gibi Masal'ı merak ediyordum. Arabaya bindiğimde hızla evden uzaklaşmıştık. Madem başka bir yere gidecektik, o zaman beni buraya niçin getirtmişlerdi? Bu adam da onlardan mıydı? Nereye gittiğimizi anlayamıyordum. Adresi gönderdikleri yer o evdi ama bambaşka bir yere gidiyorduk. Düşünmekten arada geçen saatleri anlayamamıştım. İndiğimizde aynı ıssızlıkta ama tarz olarak daha seçkin bir evin önünde durmuştuk.
Eve kadar adamı takip ettim. Koca ev hayaletlere kalmıştı sanki. Etrafta hiç kimse yoktu. Adımlarımı bahçeye doğru atıp açık kapıdan içeri geçtim. Bir kadın, yüzünde belirsiz bir gülümsemeyle karşılayarak beni salona aldı.
Bir an önce tehdit mesajlarını atan herifle yüzleşmek istiyordum. "Nerede?" diye aceleyle hesap sorunca yanımdaki kadın sinsi bir şekilde gülümsedi. "Kim nerede?" Onu bir elime geçirirsem fena yapacaktım. Dişlerimi sıkarak "O... Bana tehdit mesajlarını atan her kimse çabuk çıksın karşıma!" dedim. Aramızdaki ölümcül sessizliği o bozdu: "Sakin ol, burada kimse sana ve arkadaşına zarar vermez."
Kan beynime sıçramış gibiydi; yine de kadını ellerimle parçalamamak için zor sabretmiştim. Adamın biri arkadaşımın peşinde ne halt ettiği dahi belli değilken bu kadar rahat davranmasına anlam veremiyordum. Utanmadan benimle bir de dalga geçerek konuşmasına karşılık verip, "Yani o adamı süs diye mi taktınız arkadaşımın peşine? Bana atılan mesajdan haberiniz bile yok." dedim sinirle.
Ben burada arkadaşımın hayatından bahsederken, onun hiçbir şey umrunda değilmiş gibi düz siyah eteğinin üstüne giydiği ceketi düzeltiyordu.
Rahatsız edici bakışlarımı üzerinde hissedince ceketi bırakıp yüzüme baktığında bir şeyi açıklığa kavuşturmak istedi. "Kendi isteğinle oraya gittiğine göre canına susamış olmalısın. Hayat sana çok mu sıkıcı geliyor da hiç düşünmeden düşmanına teslim olmaya gidiyorsun?" Anlaşılan ilk gittiğim evden bahsediyordu. Orada kim yaşıyor bilmiyordum ki düşmanıma teslim olacak kadar hayat sıkıcı gelsin. Sözünün devamını sol köşede beni buraya getiren adamı işaret ederek sürdürdü: "Eğer o seni buraya getirmeseydi, şu an bir ölüydün."
İlk gittiğim yer Erdal'a aitmiş; o adamın belli bir mekanı olmadığı için nerede olduğumu bilememiştim. Kadının pat diye gerçeği söylemesine için için kızsam da doğru söylüyordu.
Hayatımı cehenneme çevirmekten sadistçe zevk alan pisliğin ayağına kadar gidip ölmediğimi şimdi fark ediyordum. Ben sağken acaba arkadaşım ne hâlde diye bu soru aklımı sürekli kurcalayıp durdukça huzursuz oluyordum. Adının Ferda olduğunu söyleyip dostça elimi sıkmak istemesine karşılık hiçbir şey yapmadan yüzüne bakmayı bırakıp elimi uzattım.
Ferda denen kadın, misafirliğe gelmişim gibi sıcaklık göstererek evde bulunan hizmetçiye iki orta şekerli kahve yapmasını söylemişti.
Eminim farklı zamanlarda tanışsaydık, onunla arkadaşlık edeceğim kesindi; fakat şimdi Masal'ı bulmam gerekiyordu. Uslubumu bozmadan nasıl konuşacağım konusunda kısa bir süre sessiz kalıp cümlelerimi topladıktan sonra sahte bir tebessümle yüzüne bakarak söyledim: "Bakın Ferda Hanım, benim arkadaşım şu an biri tarafından takip ediliyor ve ben buraya hiçbir şey yokmuş gibi çay kahve içmeye gelmedim." Konu bu kadar ciddiyken yerimde bile duramıyordum. Hizmetçi, Ferda'nın gözlerine bakarak kararı ondan duymak için bekliyordu.
Kahve içme fikrini iptal edip kadını gönderdikten sonra umursamaz hâlini daha fazla sürdürmedi. "Arkadaşını merak ediyorsun ama gerçekten endişelenmene gerek yok." dedi gülümseyerek.
Yani sana bir şey olmasın da kime ne oluyor dert etme der gibi konuşmasından hiçbir şey anlamamıştım. Onlar mı çok güçlüydü yoksa ben mi zayıftım bilmiyorum ama bu sefer kaçmak yerine elimden geleni yapacaktım. Beni sinirlendirmek için mi böyle konuşuyordu? Kaşlarımı çatıp "Adamlar arkadaşımın fotoğraflarını çekmişler, sen bana endişelenme diyorsun. Düpedüz taciz bu!" dedim.
Gözlerini devirip yine sinir bozucu umursamaz yüz ifadesiyle karşılık verdi: "Haklısın, o adam her şeyi yapabilecek biri ama seni rahatsız eden biz değiliz. Hem düşmanının evine gidiyorsun hem de arkadaşım zor durumda diyorsun, gerçekten inanalım mı sana?"
Kadının şüpheci tavırları beni çileden çıkarmıştı. Daha fazla dayanamadım. Arkamı dönüp hızla kapıya doğru gidiyordum ki, karşımda beliren iri yarı adamla göz göze gelince Ferda arkamdan seslendi: "Sana gidebilirsin demedik." Az önceki kahve söyleyip samimi olma çabalarının altında yatan gerçek şimdi ortaya çıkmıştı işte.
Adamlar bana doğru gelince gitmeme engel oldular. Bana kendimi kapana kısılmış bir hayvan gibi hissettirmişlerdi. Bağıra çağıra kapıyı açmalarını söyledim. Evin etrafında başka herhangi bir ev olmadığı için bağırmam onları rahatsız etmiyordu. Kim olduğunu bilmediğim insanlar dikkatle ne yaptığımı incelerken kapıya vurmaktan elim acımıştı.
Elinde dosyayla başka bir adam içeri girince gürültü yapmayı kestim. Bu sefer ben onların ne yaptığını dikkatle incelemeye başladım. Arkamı dönüp Ferda'ya uzatılan dosyanın içindekini umursamayıp hiç korkmadan kadının dibine kadar girdim: "Sizin amacınız ne? Ne istiyorsunuz benden?" Sorduğum soru hoşuna gitmiş gibi sinsi bir şekilde gülümsedi. Dosyadaki yazılar kadının elindeydi ve göz temasımı kesip oraya bakmayacaktım.
Ferda gülümsedi ama bu hiç de hayırlı bir şeymiş gibi durmuyordu. Dosyayı uzatıp donuk bakışlarıyla birkaç saniye göz göze gelince başka bir şey sormama gerek kalmamıştı.
"Senden sadece bu sözleşmeyi imzalamanı istiyoruz. Eğer anlaşabilirsek ne sana ne de Masal'a zarar gelmeyecek, bundan emin olabilirsin."
Kağıda kısa bir bakış attım: "Bu ne?" Bir canlı bombadan kaçar gibi dosyanın içindekinden kaçıyordum.
Gözlerini devirdi. "Neye benziyor?"
Kadın benimle alay eder gibi konuşunca ben de onu iğnelemeden duramadım: "Bilmem, sözleşmeden daha çok bir şantaja benziyor! Bunu imzalarsam ne olacak?"
Ağzıma kadar soktuğu kağıdı elinden çekip ilk maddeyi okudum. Gözlerimi kağıttaki maddelerde gezdirirken Ferda bana sözleşmeden bahsetti. "İmzalarsan seni kötü adamlardan biz koruyacağız." Duyduklarıma gülesim geliyordu. Kötü adamlar! Siz nesiniz peki dememek için zor tutmuştum kendimi.
Sözleşmeyi okumayı bırakıp Ferda'ya döndüm. "Peşimdeki adamlar derken? Zaten peşimdeki siz değil misiniz?" diye sordum, cevap vermemişti. Ferda denen sinir bozucu kadın sözleşmeyi imzalamam için bekliyordu.
Kadının alaycı gülümsemesi beni çılgına çevirmeye yetmişti. Ağzının payını vermek için kadına yaklaştığım sırada kapı önünde bağırışlar ve küfürler havada uçuştu. Kim bu ağzını helaya çeviren, ben de merak etmiştim. Ferda sanki kapıdaki sesin sahibini tanıyor ve bunu hiç beklemiyormuş gibi şaşırmıştı.
Dışarıdan gelen sesler şimdi çok yakından geliyordu. Birkaç dakika sonra, salona elli beş, altmış yaşlarında saçı başı ağarmış, nursuz bir herif girmişti. İçimdeki seslere güvenerek bu adamın hiç de tekin biri olmadığını düşündüm. Yanılmamıştım ve karşıma geçip o iğrenç yüzünü bana gösterdi. "Beni hatırladın mı Alisa?" Bu adamı hayatımda ilk defa görmüştüm. Başımı iki yana sallayınca rahat bir tavırla salondaki tekli koltuğa oturdu. Az önce beni karşılayan kadın, salondan ayrılırken bu çirkin herifle başıma ne geleceğini düşünmeye başlamıştım. Şimdilik en iyi ihtimal ölüm gibiydi. Adamdaki meymenetsizlik aklıma olur olmadık şeyler sokuyordu. Mesaj atan bu adam olabilir mi diye düşünmeye başladım. Koruma gibi iki adam hemen yanıma geldiler. Karşımdaki yaşlı adama ters ters bakarak susuyorlardı.
Aklımdaki sorulara cevap ararken adam, yanımdakileri umursamadan oldukça rahat bir tavırla "Bir gün karşılaşacağımızı hiç düşünmemiştin değil mi?" dedi. Kim bu ihtiyar herif, gerçekten merak ediyordum?
Nedensiz bir öfkeyle yüzüne baktım: "Çıkaramadım, siz kimsiniz? Benden ne istiyorsunuz?" Çirkin sesinde korkunç bir ima belirdi: "Beni nasıl hatırlamazsın?"
Adam benim kim olduğumu biliyordu sanki. "Ben, yıllar önce bankaya teslim ettiğin paraların gerçek sahibiyim! Şimdi kanlı canlı karşımdasın ve bunun bedelini canınla ödeteceğim sana!" Sertçe yutkundum. Onun kim olduğunu, gerçek sahibi dediği ân hatırlamıştım. Hayatımı cehenneme çeviren pisliğe asabi bir çıkışla "O paralar senin değil," dedim. "Onları siz çaldınız!" Bankadaki paraları çalmak için babamı zorla yolsuzluğa sürükleyen bu şerefsize az bile söylemiştim.
Karşımda rahat rahat oturmasına müsaade etmeyeceğimi bildikleri için yanımda duran iki kişi, ters bir hareket yaparsam diye hazırda bekliyorlardı. Biri beni tutup tekme atan ayağımı savuşturmaya çalışarak önüme geçti. Yanlış kişiye işkence etmeye meraklı değildim. Adamdan kurtulduğum gibi karşımdakinin boğazına sarılıp morarana kadar sıkmak istiyordum.
Ona ulaşmama az kalmıştı. Baktı ki yanımdakiler beni durdurmaya yetmiyor, hemen koltuktan kalkıp kendini geri çekti. Yanımdakiler onu değil, beni koruyorlardı sanki, fakat nedenini bir türlü anlayamamıştım.
Yaşadığım sürece ben de ona rahat vermeyecektim. Her şeyimi almış, geriye canımı sağ bıraktığı için onu mahvedecektim. Bu pislik yüzünden kendi ülkeme bile kaçak yollardan girmeye çalışıyordum. Yok yere hep bir korkak gibi kaçarak saklandığıma kızdım. O benden de korkaktı. Buraya ne halt etmek için tek başına gelmişti bilmiyorum ama fırsat bu fırsattı. Yıllardır içimde birikmiş nefretimden güç alarak yanımdakilerden kurtulmaya çalıştım.
Hâlime bakarak çirkin bir gülümsemeyle o uğursuz ağzını açtı: "Paraları biz çaldık, evet çaldık! Baban da zaten bu işin içindeydi. Yoksa sen hâlâ babanı masum mu zannediyorsun? Rahmetli yetenekli ve çok gözü kara bir adamdı ama unutkanlık bazen insanın başına büyük bela getiriyor. Bize yaptığı yanlışı canıyla ödeyeceğini unutmasaydı belki şimdi yaşıyor olurdu."
Babamı işbirlikçileriymiş gibi anlatmasını duyduğumda orayı birbirine katıp adamların birinden kurtulmayı başarmıştım. Ötekinden hızlı davranarak tam düşmanımın yakasına yapışmıştım ki dışarıdan birkaç adam daha gelip beni durdurmaya çalıştılar.
Burada kaldığı her saniye tehlikede olan kendisiydi. Kaçıp gidecekti de korkak demesinler diye duruyordu sanki. Gözlerini yüzümde sabitleyip korkacağımı düşündüğü ses tonuyla tehdit etmeye çalıştı: "Bugün şanslı günündesin. Babanın sonu gibi bir ölüm seni bekliyor olacak. Bu evdekiler de dahil, seni benim elimden hiç kimse alamaz."
Adamdaki cüretkârlık beni delirtti: "Bu kadar kendine güveniyorsan, neden benimle böyle konuşarak zaman kaybediyorsun?" Bunu söyleyerek herife adeta "gel beni öldür" dedim. Ölümden ne kadar korksam da kahramanca ölecektim.
Yanıtımdan zevk almıştı. "Olmaz, ben ölmeni istemiyorum. Kötü günler yaşatacağım sana. Çok kötü günler..."
Hayatımda ilk defa birini gerçekten öldürmek arzusu hissettim. Adamın sözleri beynimde yankılanmıştı. Korumalar o pisliğin gittiğine emin olduktan sonra beni tutmayı bırakmışlardı. İçimdeki hesaplaşmadan etrafımın farkında değildim.
Ferda, sakin görünmeye çalışarak yanıma gelmişti. Gözlerindeki endişeyi saklamaya çabalıyor fakat bu çabası pek de inandırıcı görünmemişti: "İyi misin?" Yanımdaki adamlar olmasaydı bu kadar sakin kalır mıydım, bilmiyorum. Benden daha kötü durumda olan oydu; asıl o iyi değildi. Çünkü yüzü bembeyaz kesilmişti. "Delirmiş olmalı. İçeri adamlarıyla giremeyince olay çıkaracaktı, az kalsın! Sana bir şey olmadı ya, gerisi önemli değil." Dikkatimi son sözleri çekmişti. Hazır başımdan büyük bir belayı savuşturmuşken, beni neden korumaya çalıştıklarını öğrenmek istedim. Şu dünyada kimse karşılıksız hiçbir şey yapmazdı, bakalım bunlar benden ne istiyorlardı?
Gözlerim yavaşça sehpanın olduğu yere doğru kaydı. Önümde beliren kağıdın üzerindeki yazılara baktım. O pislik herif gelmeseydi, Ferda bana bir şeyler imzalatacaktı.
Ne oyunlar dönüyor, öğrenmem için önümdeki kağıdı imzalayacak değildim elbette. Kararım kesindi. Ferda beş karış suratla kağıdı alıp salondan ayrıldığında, nereye gittiğini izleyerek gözden kaybolana kadar göz hapsinde tuttum onu.
Yine kim olduğunu bilmediğim bir kız, etrafta gezinirken beni görüp yanıma gelmişti. Adını şimdi öğrendiğim kadın, bir şey rica eder gibi bakıyordu. “İzninizle bir saatinizi almak zorundayım. Patronumuz sizi görmek istediğini söyledi. Tanışıyormuşsunuz zaten, çok geçmeden o da burada olur.” Kadın kibar bir üslupla söylediği için sesimi çıkarmadım. Üstelik nereden tanışıyormuşuz öğrenemeden yanımdan uzaklaştı.
Ben bir saat o gelene kadar sabredemezdim. Biraz önce Erdal'a saldırmamam için beni tutan iki koruma hâlâ yanımda duruyordu. Evdeki herkes yabancıydı ama bu ikisiyle en azından bir şey yaşamıştık. Sol taraftaki cüsseli adama dönüp “Kimmiş sizin patronunuz?” diye sordum. "Adı ne? Beni nereden tanıyor?"
Her ikisi de yüz yüze bakıp sanki hiçbir şey sormamışım gibi sessiz kaldılar. Devlet sırrı öğreniyordum sanki. "Bir şey sordum beyler, niye ben yokmuşum gibi davranıyorsunuz?" dedim. Sert çıkışım ikisini de kendine getirmişti. Sol yanımda duran keskin çehreli korumaya bakarak konuşunca nihayet bir karşılık alacağım diye sevindim.
Ciddiyetinden ödün vermeyi bırakarak gülümsedi. “Beyefendi, bu aralar biraz yoğun Alisa Hanım.” Ben ne zaman gelir diye sormamıştım, adamın kim olduğunu bilerek söylemiyorlardı.
İyi de kim bu adam canım, niye ısrarla beni görmek istiyordu ki? Ayşe tanışıyorsunuz demeseydi kim olduğunu zerre umursamazdım fakat şimdi aklımda sürekli biri canlanıyordu. Adını söylemediklerine göre böyle gizli saklı işler yaptıracak tek kişiyi tanıyordum, o da Fransa'da bırakıp kaçtığım çocuktu. Eğer bir saat sonra o karşıma çıkacak olursa muhtemelen utançtan yerin dibine girecektim. Tabii bu çok düşük bir ihtimaldi ama hayatta her an her şey olabileceği için tedbirli davranmalıydım.
Burada böyle tanımadığım korumalarla daha fazla yan yana duramamıştım. Su içme bahanesiyle ayaklanıp mutfağa yöneldim. Şanslıydım ki birileri mutfakta yemek yapıyordu. Göze batmamak için gülümseyerek "Kolay gelsin," dedim nazikçe. Başlarını kaldırıp bakma tenezzülü bile göstermeyen aşçılardan herhangi bir geri dönüş alamayınca Ferda, aşçıları boş verip yanına oturmamı rica etti. O sabah kahvesini keyifle yudumlarken önündeki kağıtları kenara koydu. Ben de sandalyelerden birini çekip karşısına oturdum. Madem bir saat buradaydım, o zaman benimle biraz olsun ilgilenmelilerdi.
Aklımdaki sorulara cevap bulamazsam rahat etmeyecektim. Uygun anı kollamam için beklememe gerek yoktu çünkü Ferda, bir şey söyleyeceğimi anlayıp yüzüme bakıyordu. “Beni neden buraya getirdiniz? Kim bu patron?” diye sordum merak etmiyormuş gibi.
Tam o sırada telefonu çalmıştı. Mutfak bahçesinden çıkıp gözden kaybolunca yine beklemek zorundaydım. Yıllar sürse de aradan sadece on beş dakika geçmişti ve Ferda hâlâ ortada yoktu. Can sıkıntısından patlamak üzereyken Ayşe mutfak kapısından girdi. Ferda soruma cevap vermemek için bir yolunu bularak kaçıp gitmişti ve aynı şeyi Ayşe'nin de yapmasına izin vermeyecektim.
"Kusura bakma, seninle ilgilenemedim; halletmem gereken bir işim vardı. Burada oturmaktan sıkıldıysan benimle gel, konuşuruz biraz, ne dersin?" Hızla ayağa kalkıp onu takip ettim. Evin iç kısımlarını gösteren geniş odalara doğru yürümeye başladı. Yukarıdan salona bakıp bana zindan hissi veren yeri şimdi başka bir gözle görüyordum. Vazolar, tablolarla bile ev oldukça sade ve düzenliydi.
Mazaraya bakarken yine hayallere dalıp gitmiştim. Bu evin sahibi Fransa'da bırakıp kaçtığım çocuk olamazdı kesinlikle. Çünkü o insanı çileden çıkaracak kadar dağınık yaşamayı severdi. Şimdi içim rahatlamıştı; en azından listeden birini kesin olarak silmiştim.
"Patron"larını görmek için can atmama rağmen sakindim. O benim gerçek adımı biliyor ve evdekiler de bana gerçek adımla hitap ediyorlardı. Onunla daha önce tanıştığıma göre bu kişi benim sevdiğim biri olabilirdi. Çünkü ben sevmediğim insanlara gerçek adımı asla söylemezdim. Onlar bazen beni Gamze, Eda, Münevver, Emine ve o an aklıma hangi isim gelirse öyle bilirlerdi. Bir daha görmeyeceğim insanlara karşı dürüst davranamamak gibi pis bir huy edinmiştim kendime. Onun kim olduğunu tahmin etmem için etrafta hiçbir ipucu yoktu. Durup durup saatime bakıyordum. Neyse ki gelmesine on dakika kalmıştı.
Ayşe sanki ne düşündüğümü biliyormuş gibi dikkatimi çekmek için Erdal'dan bahsederken konuyu döndürüp dolaştırıp patronuna getirdi. "Bakma sen onun böyle gizli saklı yaşantısına, aslında yeraltı dünyasında Hamdi Bey'in torunundan başka hiçbir üne sahip değildir. Dedesini hesaba katmazsak, tehlikeli adamlarla pek uğraşmaz. O daha çok yerin üstündekilerle ilgilenir.” dedi, tehlikeli adamlar derken alaycı bir tavırla söylemişti.
İşte tahmin edemediğim şey tam olarak burada başlıyordu. Benim tanıdıklarımın çoğu normal hayatı olan kişilerdi ve bu gün gelen adam, Ayşe'nin deyimiyle hiç yerin üstünden biriymiş gibi gelmemişti bana! Mutlaka o adamın bu evdekilerle bir ilgisi vardı.
Ayşe önden ilerlemeye başlayıp geliyor muyum diye ara sıra arkasını kontrol ederek yüzüme bakıyordu. Nihayet bir odaya girdi. Kapı önünde kalmayı tercih etmekle iyi yapmıştım çünkü burada renklerine göre ayrılmış ceketler, gömlekler ve pantolonlar vardı. Bu odada gördüklerimden çıkardığım sonuç, ev sahibi kesinlikle ruhsuz ve pahalı giyinmeyi seviyordu. Kafamda kişileri eleye eleye adamın kim olduğunu bir türlü bulamamıştım.
Aşağıdan birinin sesleri geliyordu. Evin içinde korumalar ve hizmetçiler haricinde sadece Ayşe, Ferda ve ben kalmıştık. Ayşe, yanımdan ayrılıp beni yalnız bırakarak aşağı kata indi. Böyle aceleyle gittiğine göre muhtemelen o gelmişti. Peşinden gidip gitmemek konusunda kararsızdım ve ben ne yapacağımı düşünene kadar onlar kendi aralarında konuşmaya başladılar.
Adamın sesi bir yerlerden tanıdık gelmişti fakat bu sesi nereden hatırladığımı bir türlü çıkaramıyordum. Tam o sırada, adamın sesi duyuldu: “Nerede, yukarıda mı?”
Elim ayağıma dolaştı. Ayşe, uygun bir dille cevap veriyordu adama. Ayak seslerini duymaya başlayınca buraya geleceğini anlamıştım.
Adam çoktan üst kata çıkmıştı. Ayak sesleri yaklaşmaya devam ederken son anda karar vererek hızla odalardan birine girdim. Işıkları kapattım. Burayı sadece geniş koridorların ışıkları aydınlatıyordu. Az da olsa odanın içindekileri görüyordum ve Allah kahretsin ki çok yanlış bir yere girmiştim. Eğer o adama yatak odasında yakalanırsam rezil oluşumu ölene kadar hatırlayacaktım. Ne olur buraya gelmesin diye saçma bir dilekte bulunarak öylece bekleyemezdim. Buraya gelmeyip ne yapacaktı sanki, koltukta uyuyacak hâli yoktu ya!
Öyle gerilmiştim ki nefesimi tutarak konuşulanları dinlemeye başladım. Ayşe koridorda beni göremeyince şaşırmış olmalıydı. "Efendim, biraz önce buradaydı." diyerek açıklamada bulundu.
Yok, burada daha fazla kalamazdım fakat kaçmak için aklıma bir fikir gelmesini beklersem adama rezil olacaktım. Ben kendimi yiyip bitirirken onlar da koridorda gide gide tam da benim bulunduğum odanın önünde durdular. Hiçbir şey görmüyordum ama duyduğum seslerden öyle bir izlenime kapılmıştım.
Kapının arkasından çıkarak ayak ucunda yürüyüp usulca başımı uzattım. Evet, tam tahmin ettiğim gibi kapı önündeydiler. Adamın sırtı hazır bana dönük vaziyetteyken fırsattan istifade ederek aynı dikkatle balkona fırladım. Kapı ardımdan cereyan edip küt diye suratıma kapanmasaydı belki de adamın dikkatini hiç çekmeyecektim. Muhtemelen birazdan sesin kaynağını merak edip buraya geleceklerdi.
Eh, buraya kadar her şey sorunsuz ilerlemişti. Şimdi işin geri kalanı daha önemliydi çünkü cesaretimi toplayıp hemen ikinci kattan aşağı atlamam gerekiyordu. Korkma, atla gitsin Alisa! Bu zamana kadar ikinci kattan düşüp de ölen olmamıştır diyen iç sesimi ciddi ciddi dinleyip hiç düşünmeden aşağı atladım.
Ölmemiştim fakat ayaklarımda felaket bir acı hissiyle doğrulduğum zaman daha fazla yürüyemeyeceğimi anlayıp sırtımı duvara yaslarken heyecandan nefes nefese kalmıştım. Ayaklarımın altı acısa da rezil olmaktan kurtulduğum için gülümsüyordum. Derin bir nefes alıp bahçedeki girişten eve adım atmıştım ki korumalarla yüz yüze gelmiştik. Bozuntuya vermeden tebessüm ederek yanlarından geçip gittim.
Ayşe ve yanındaki adam merdivenlerden aşağı iniyorlardı. Hızla koltuğa doğru ilerleyip hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi yaparak önüme döndüm. Yaklaştıkları zaman onları selamlamak için ayağa kalkacaktım. Ağzım kulaklarımdaydı. Saçma bir durumdan ucuz kurtulduğuma sevinerek gülümsemeye devam ederken karşımda duran adama tepki veremiyordum. Tanışıyoruz dedikleri adam bu muydu?
İlk konuşan o oldu. "Bakın burada kimler varmış! Sen misafirimiz yukarıda dememiş miydi Ayşe?" Sesi güçlü ve etkileyici bir tondaydı. Durumu anlamaya çalışır gibi başını kadına doğru çevirerek Ayşe'den mantıklı bir cevap bekledi. Yazık garibim de neye uğradığını bilemeyip ağzının içinde bir şeyleri evirdi çevirdi. Kimse kızın ne dediğini anlayamamıştı. Neyse ki konu önemli görülmediğinden çabuk kapanarak yine mevzu bana döndü.
Odağımı çerçeveli fotoğraftan kırıp, merakını üstüne çektiğim adama çevirdim. Bu adamın benimle derdi neydi? Sessizliğimden çıkarmış olduğu derin manalara gülümseyerek "Beni görmeyi beklemiyor değil mi?" diye sordu.
Hiç tereddüt etmeden evet anlamında başımı salladım. Ayşe Araf'ın yanında durmak yerine işinin başına dönmüştü. Korumalar bile etrafta görünmüyordu. Tam olarak tanımadığım adamla şimdi baş başa kalmıştık. Konuşurken gözlerimi hedef alarak gülümsedi: "Başında ne çok bela var senin ve neden seni bulmam bu kadar zamanımı aldı, bilmek isterim."
Bu adam nereden biliyordu başımdaki belayı diye düşünmeyi bırakıp yutkundum. Bulamazsın tabii çünkü yerimde durduğum mu var, demek istiyordum ama bir anda bu cevap fazla samimi geleceği için susmayı tercih etmiştim.
Sessizlik içindeki ortam gerilmeye başlayınca adama vereceğim cevabı düşündüm. Gerçeği anlatmakta kararsızdım çünkü o da benim için bir yabancıdan başka bir şey değildi. Tamamen yalan söylersem bu sefer adama ne anlattığımı unutacaktım ve yalan söylediğimi anlayacaktı. "Yurtdışında yaşıyordum daha önce, ama kendimi oraya ait hissetmeyip memleketime döndüm." Bu bilgi bile fazlaydı. Sadece adını bildiğim adama ne anlatacaktım sanki. Tabii bunların bir kısmı doğruydu. Yurtdışında olduğum gerçekti fakat buraya dönüşüm o kadar basit ve içsel bir olay yüzünden olmamıştı.
Bana bir şey ima etmek istiyor gibi bir tavırla "Öyle mi, ne hoş! Ben de dünya turumu tamamlamak üzereyim. Gezip görmediğim birkaç ülke kaldı ve hafta sonu Fransa'ya gitmeyi planlıyorum." deyince dikkatimi ona yönelterek aklıma gelen düşünceyle Araf'a baktım. Durduk yere Fransa konusunu açıp bana bir şeyler mi itiraf ettirmek istiyordu, yoksa gerçekten sadece planlarından mı bahsediyordu?
Adamın oturduğu yoktu ki ben de oturayım. Ayakta sohbet etmeyi daha fazla sürdüremiyordum. Yüzümde acılı bir ifadeyle ona bakarken oturmamı işaret etmişti. O da aramızda bir hayli mesafe bırakarak oturdu.
Adamı göreyim diye merakla günü bitirirken asıl önemli olan konu aklımdan tamamen çıkmıştı. Masal'ın güvende olduğunu öğrenmek için Araf'la konuşmalıydım. Kaç dil bildiğimi sonra da söyleyebilirdim.
Ağzımı açacaktım ki telefonu çalmıştı. Müsaade isteyerek yanımdan ayrılınca ayağa kalktım. Bu adam da Ferda gibi telefonla konuşma bahanesiyle gidip gelmezse çıkıp evime gidecektim. Yanılmamıştım. Aradan on dakika geçince etrafı izlemeyi bıraktım. Daha fazla kendimi kandıramayacaktım.
Bu evde herkes aynı şeyi yapıyordu. Kapıya doğru yönelince Ayşe mutfak kapısından çıkıp nereye gideceğimi biliyormuş gibi beni durdurmak istedi. Kendisinden beklemediğim asi bir tavırla elini kapıya koyup yüzüme baktı: "Hayrola nereye?" Onu tersleyerek vakit kaybetmeyecektim. Ayşe'yi kenara itip kapıyı açtığımda Ferda'nın meraklı bakışlarıyla karşılaşmıştım. Umurumda olmamış gibi bahçe boyunca yürümeye devam edecektim ki Ayşe ve Ferda'nın konuştuklarını duydum. "Araf Bey arkadaşının canını kurtardı, bir teşekkür bile etmeden gidiyor." dedi Ferda.
Duyduklarımla beraber olduğum yerde kalakalmıştım. Kızların olduğu tarafa doğru giderek sordum: "Masal şu an güvende mi?"
Ferda evet anlamında başını salladı. Ayşe, arkadaşımı takip eden pisliğin yakalandığını söylediğinde içim rahat etmişti.
O sırada telefon kulağında "Niye buradasınız?" diyen Araf'a ne cevap vereceğimizi bilmiyorduk. Adam zaten yalnız konuşmak için bahçeye çıkmıştı, haliyle bizi de bahçede görünce yanlış anlaşılmasın diye Ferda saçma bir yalan buldu.
"Araf Bey, Ayşe'nin midesi bulanıyordu. Biraz temiz hava alsın diye bahçeye çıkardık. Siz de mi buradaydınız?"
Araf aramayı bekletip Ferda'ya döndü. Şaşkınlıkla "Bu saatte senin ne işin var burada?" deyince Ferda'nın rengi birden sarardı. Kem küm etmeyi bırakıp birazdan şirkete gideceğini söyledi. Bu kız niye bu kadar korkmuştu, merak etmiştim. Ayşe koluma girerek çaktırmadan kulağıma Ferda'nın asistanlık yaptığını söyleyince durumu anladım. Onun şu an evde değil, işte olması gerekirdi.
Araf bana bakarak "Birazdan geliyorum." dedi ve telefondaki kişiye dönüp uzaklaşınca Ferda rahat bir nefes almıştı. Bizi kol kola görüp bozuntuya vermeden heyecanla söyledi: "Yok yok yok, ben bu sefer kesin bittim ya! Kesin!" Ayşe'yle yüz yüze baktık. Neden bahsediyor, anlayalım diye sordum. Kendine kızıyordu. "Ne olacak, evrakları kaybettim! Yok, her yere baktım, yok!"
Ayşe alay ederek güldü: "Bu adam seni kovmasında ne yapsın, her hafta bir şey kaybediyorsun."
Ferda, sarsıla sarsıla gülen kıza sessiz olması için işaret etti. Araf gelmeden salona geçtik. Ferda, bin kere baktığı yere tekrar bakmaya gitmişti. Ayşe, Araf'ın geldiğini görüp yanımızdan ayrıldı. Yine aynı yerine oturunca telefonunun kapalı olduğunu söyleyip tebessüm etti. Bu sefer ben aramıza bir hayli mesafe koyup oturdum. Beni beklettiği için hiçbir şey söylememişti ve ben hâlâ bu garip adamın yanında duruyordum.
"Sence de her şeyin bir karşılığı yok mudur?" diye başlayan sözleriyle ürpermiştim. Aynı hayat mottosundaydık ama nasıl bir karşılıktan bahsettiğini düşünürken adam hiç susmamıştı. "Arkadaşının hayatına karşılık yaptığımız sözleşmeyi neden imzalamadın?"
Kuru sözlere değer verecek değildim elbette. "Arkadaşımın güvende olduğunu nereden bileceğim?" diye şüpheyle bir soru sordum. Kızlar Masal'ın kurtulduğunu söylerken inanıyordum da, bu adam söylerken şüpheye düşüyordum.
"Bu günü hiç yaşanmadı zannedebilirsin. Şunu bil ki tesadüfler seni kurtarmaz Alisa. Ben olmasaydım şu an Masal'ın ailesine bir açıklamadan daha fazlasını borçlu olurdun." Aklım Seher'e gitmişti. O da bunu kastediyordu. Vicdanım sızladı. Kalkıp gidecektim. Engel olmamıştı ama son sözüyle beni durduracağına inanarak seslendi: "Ara arkadaşını, bana güvenmiyorsan. İyi olduğuna eminim."
İyi olduğuna inanmak istediğimden midir bilinmez, birkaç saniye vakit kaybetmeyi kabul etmiştim. Tam karşımda Araf'a bakarak telefonumu cebimden çıkarıp Masal'ı aradım. Çalıyordu. Açılacağına olan ümidim yitip gitmişken arkadaşımın sesini duydum. Sesi boğuk geliyordu. Niye aradığımı söylemeden, niçin konuşmakta zorlandığını sordum. Dişlerini fırçalıyordu ve onu niye aradığımı anlamamıştı.
"Sen dışarıda değil miydin?" dedim merakla. Eve iki saat önce geldiğini ve neden tuhaf sorular sormuştu. Sadece merak ettiğimi söyledim. Masal farkında olmasa da ölümden dönmüştü. Erdal bir kere Masal'ı öğrendiyse, kızın peşini asla bırakmazdı. Aynı şeyler başıma bir daha gelmesin diye dikkatli olmak zorundaydım.
Araf şimdi inandın mı der gibi yüzüme bakıyordu. Telefon konuşmasını uzatmayıp kapattım. Yalan söylememişti.
Ona inanmadığım için bozulmuştu. Ellerini dizlerinde birleştirerek ciddi bir ifadeyle, "Nedenlerden bahsetmeyi sevmem. Benimle işbirliği yaparsan kimseye zarar gelmez. Reddedersen, seçtiğin yolun sonuçlarına katlanırsın Alisa. Karar senin. Düşünmek için sabaha kadar vaktin var," dedikten sonra kalkıp gitti.
Birinin daha vebalini taşıyacak gücüm yoktu. Zor bir kararın eşiğindeydim. Sözleşme kağıdını düşündüm. Benden istedikleri şey, onların ne işine yarayacaktı, merak ediyordum. Bu sabah yaşadığım korkuyla hiçbir şey yapamadığımı anladım. Kendimi feda ederek konu kapanmıyordu ki adamın amacı, yakınımdakileri öldürüp bana vicdan azabı yaşatmaktı.
Ayşe'yi görünce Araf'ın nereye gittiğini sordum. Nerede olduğunu bilmiyordu. Yukarı bakmamı söylediğinde merdivenlere yöneldim. Neredeydi bu adam? Geniş koridorda yürürken kapalı kapılardan birine girdim. Bine yakın dosya raflarda yıllarına göre titizlikle sıralanmış ve her şey tertemizdi. Araf burada yoktu.
Yalnız masanın üzerindeki defter gibi bir şey dikkatimi çekti. İçinde ne yazdığını merak edip bakmak istedim. Yaptığımın yanlış olduğunu bile bile sayfaları çevirip göz gezdirdim. Sıradan bir alışkanlık içinde yazılanları göz ucuyla okudukça önemli bir şey bulamamıştım. Rastgele çevirdiğim sayfalar arasında sona gelince defteri kapatıp rafa koyacaktım ki içinden küçük bir kağıt parçası düşmüştü. Yerden alıp ne olduğunu incelemeye başladım.
Özel bir psikiyatri kliniğinin kartıydı. Gözlerim, kartın altındaki adrese kaydı. Gözümün önüne Araf geldi. Kağıda bakmayı bırakıp, defterin arasına yerleştirdim.
O sırada Ayşe yanımda belirdi. Merakımın yine depreştiğini hissettim ve cesaretimi toplayarak sordum: “Araf'ın bir rahatsızlığı mı var? Yani, rahatsızlık derken titizliğine olan takıntısından bahsediyorum." Evdeki düzene hayran kalmıştım. Buzdolabının üzerindeki kağıtlarda yazılı olan yemek yapılırken uyulması gereken kurallar aklıma geldikçe her şey netleşiyordu.
Ayşe, sanki bu soruya alışmış gibi cevap verdi: “Araf Bey'le beş yıl önce tanışsaydın, şimdi delirmiştin. Yıllarca psikolojik tedavi gördü. Şu anki durumu, tedavisinin sona ermiş hâli, düşün! Eskiye göre çok daha iyi durumda; ya biz alıştık. Bak mesela, bu günkü aşçılar var ya, yarın yok olacaklar." Ağzım açık kalmıştı. Adamları öldürecek miydi? Allah'ım, nereye düştüm? Bu adam, Erdal'dan daha caniydi. Demek ki Erdal bile Araf'tan korkup Masal'a zarar vermekten vazgeçmişti.
Ayşe, dedikoducu tipler gibi ellerini birleştirdi. "Eve giren aşçının haddi var, hesabı yok.” Araf'ın tedavisi bitmiş hali buysa, tedaviden önceki hâlini düşünmek bile beni korkutuyordu.
Ayşe kolumdan tutup sarsmasa, gözümün önündeki hayali sahneye dalıp gitmiştim. Rengimin attığına şaşırarak sordu: "Bana yardım edersin, değil mi?" Beraber delilleri ortadan kaldırdığımızı düşünmek istemiyordum. Ben bu işe karışmayacaktım ama Araf'ın gerçek yüzünü de ortaya çıkaracaktım. Erdal hakkında çok fazla delil toplamama rağmen sonuç değişmemişti. Bu kez bir şeylerin değişmesi için elimden geleni yapacaktım.
Sözleşmeyi imzalayıp istediklerini yaparken bir yandan da bu evde neler döndüğünü kendi gözlerimle görecektim. Gözlerim şimdiden göreceği manzaraları kayda almak istiyordu. Şüpheleri üzerime çekmeden masum olduğunu düşündüğüm bir sesle Ayşe'ye yöneldim.
"Niye illa bana bir şey imzalattırma peşinde bu adam?" Kuru canım ve Handan Hanım'ın verdiği tazminatta başka hiçbir şeyim yoktu. Her ikisinin de zaten alacaklısı vardı.
Ayşe, sesimi kısmamı işaret ederek elini yere hızlıca salladı. "Şşş... Sessiz ol, Araf Bey'in her yerde gözü kulağı vardır!"
Ben de zaten duyması için sesli konuşuyordum. Susturulmak hoşuma gitmiyordu. Ne saklıyorlardı, bilmek istiyordum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 46.96k Okunma |
2.04k Oy |
0 Takip |
37 Bölümlü Kitap |