3. Bölüm

3. Bölüm

madrabazbiryazar
madrabazbiryazar

Sabaha karşı gün ağarmaya başlamıştı. Penceremden son kez dışarı bakan yorgun gözlerim artık uyumam için yalvarıyordu. Saatlerdir çevirilerle uğraşmaktan midem bulanmıştı. Yavaşça masamdan kalkıp boynumun ağrısını dindirmek için yatağıma uzandığımda gözlerim kapanmak üzereydi.

Gün içinde düşünmemek için meşgul olacağım bir uğraş bulmuştum sonunda fakat onu da tamamlamam saatlerimi almıştı. Her zamankinin aksine uykusuz olmama rağmen huzurluydum. İki saat sonra işe gitmem gerektiğini hatırlayarak yastığımı düzeltip üstümdeki örtüyü çektim. Kaçta uyanacağımı bile düşünmeden gözlerimi yumdum. Sonra belli belirsiz bir rüyayla uyandığımda odanın aydınlığı içimi huzursuz etmeye yetmişti. Geç kaldım korkusuyla elim telefona uzandı. Saat dokuzu geçiyordu. Aceleyle yataktan fırladım. Başımda inanılmaz bir ağrı belirmişti.

Saate bakarak vakit kaybetmeden adımlarımı hızlandırdım. Yarım saate oraya gitmem mümkün değildi. Geç kalacağımı Handan Hanım'a haber vermek üzere aradım. Telefon meşgul çalıyordu. Can sıkıntısıyla aramayı sonlandırıp oturduğumuz mahalleden uzaklaştım. Bir yandan da ne cevap vereceğimi zihnimde tasarlıyordum.

Uyuyakalmışım desem? Yok yok... O ne öyle, suçunu itiraf gibi. Handan Hanım anlayışlıdır ama bazen de yanındaki çalışanlarına çok acımasız davranırdı. Yalan söylemek istemiyordum ama gerçeği söylersem de bu sefer ayıp olacaktı insanlara.

Düşüne düşüne hızlı yürümekten nefes nefeseydim. Acaba Handan Hanım geç kalmama ne tepki verirdi? Büyük ihtimalle hoş karşılamazdı ya da soğuk bir dille bir daha yaşanmaması için ikaz ederdi.

Bugün ne kadar karamsar ve aceleciydim böyle? Unut gitsin hepsini. Kafaya taktığım şeyi belki Handan Hanım umursamayacak bile. Hem yarın arkadaşımın nişanı var ve hâlâ ne giyeceğime karar veremediğim için delirmek üzereydim.

Yarın dolaptakilerin hiçbirini giymek istemiyordum. Kıyafetlerimin yarısından fazlası Fransa'daki evimdeydi ancak ben onları ihtiyacım olmayacağını düşünerek yanıma almamıştım. Dolabımda günlük kıyafetlerim dışında pek bir şey yoktu. Akşam geldiğim zaman alışveriş yapmazsam nişana gitmekten vazgeçerdim.

Kıyafetler de pahalıydı, şimdi paramı onlara harcarsam bana bir şey kalmazdı ama sonuçta her zaman alışveriş yapmıyordum. Marifetimi konuşturup yarın için şöyle güzel bir kombin yapmalıydım. Durağa gelmeme az kalmıştı. Karşıya geçecekken az kalsın korkudan dilimi yutacaktım. Kalbim hızla çarpıyordu, hızla gelen araba son anda frene basmasa belki de o an ezilmiş olacaktım. Üstümdeki şoku atlatamadan öylece duruyordum. Arabadan zayıf bir adam indi ve yanıma koşarak geldi.

Yüzüme bakınca kolumu tuttuğumu gördü. Araba çarptığı için kolumu tutmuyordum. Hem araba ile aramda en az bir metre vardı ve daha fazla geç kalmadan buradan gitmem gerekiyordu. Adam ağzı açık tuhaf tuhaf yüzüme bakmaya başladı. Gideceğimi anlayınca önüme geçti. Yaptığı cüretkâr hamleye kaşlarım çatıldı.

Dakikalar aleyhime işliyordu, zaten bir de kimseye laf anlatarak vakit kaybedemezdim. Hastaneye götürmek istediğini söylemişti. Öylece bırakıp gitmeme izin vermeyeceğini anladığımda "Müsaade edersen gitmek istiyorum." dedim uyarır gibi.

Adamı geçip otobüse doğru gidecekken bu sefer arabasını bırakıp bindiğim araca engel olmaya çalışmıştı. Vaktim olsaydı otobüsten iner, peşimden ayrılmayan adamın gereksiz nezaketine uygun bir cevap verirdim ama zaten yakamı zor kurtarmıştım, bir de olay çıkaramazdım.

Vardığımda Handan Hanım evden çıkmak üzereydi. İçeri girince, hazırlığı tamamlanmış bir halde kaşlarını çatarak yüzüme baktı ve öfkeli bir şekilde yanıma geldi. O an, ağrımakta olan kolumun acısını bile unutmuştum.

Çantasını bir elinde tutmaya devam ederek alayla kaşını büzüp sordu: "Saatten haberin var mı? Hiç buraya kadar gelip zahmet etmeseydin bari, biz gelir Kubilay'ı sana teslim ederdik."

İğneleyici sözlerini daha fazla sürdürmek ister gibi kendisinden hiç beklenmedik asabi bir tavırla karşımda durmuştu. Açıklamaya çalıştım fakat eliyle konuşmamam için işaret etti: "Bu kadar yeter! Hiçbir mazeret duymak istemiyorum. Sorumsuzluktan nefret ederim! Bundan sonra Kubilay'a başka biri ders verecek. Tazminatın işte burada."

Her şey bu kadar kolay olamazdı. Konuşmama fırsat vermeden elime bir zarf tutuşturdu ve hiçbir şey söylemeden kapıyı çarpıp dışarı çıktı. Saate bakmaya korkuyordum. Kovulacak kadar geç kalmış olamazdım, değil mi? Eline tutuşturduğu zarfla konu kapanmış mı oldu? İnanmıyordum. Bir kez daha her şeyi kendi ellerimle mahvetmiştim. Ne kadar çabalarsam o kadar batıyordum sanki. İki saat içinde tazminatımı bile hazırladıklarına göre zaten gitmem için bu günü bekliyorlarmış. Peşinden ben de dışarı çıktım. Bir kere geç kaldım diye neden kovuluyordum? Kadını hiçbir yerde bulamadığım zaman boşluğa düşmüş gibi evin önündeki büyük saksıya yaslandım.

Tek hatamla mahvolmuştu hayatım. Zarfa zor sığdırdıkları bir tomar paraya gözlerim başka bir hayale daldı gitti. Kendimde değildim.

Nezaket Hanım hâlimi görüp hemen yanıma geldi. Beni bahçeye kadar götürüp koltuğa oturttu. "Bir bardak su getirdim, iç şunu. Sakinleşirsin kızım." Zarfı sehpaya bırakıp dün körebe oynadığımız evde bugün yabancı olmuşumu düşündüm. Normalde para beni mutlu eden şeyler arasında hep birinci sırada olurdu fakat şimdi nedenini anlamadığım bir sıkıntı veriyordu.

Sudan bir yudum aldıktan sonra düşünmeyi bırakıp zarfa uzanacaktım ki o sırada Kubilay sesleri duymuş ve aşağı inerek bahçeye gelmişti. Yanımıza gelmesi saniyelerini almadı. Bir zarftaki paraya bir de bana bakarak "Alisa, niye ağlıyor Nezaket Abla?" diye sordu merakla.

Gözlerimden kötü bir şey olduğunu anlamıştı. Olanlar sanki onun suçuymuş gibi başı öndeydi. Nezaket Hanım söylemekte zorlanarak ağzını araladı: "Annen Alisa'yı işten çıkardı yavrum."

Olumsuz anlamda başını salladı: "Hayır, ben Alisa'yı istiyorum! Lütfen ağlama, ben annemle konuşurum." diye boynuma atladığında onu kucaklayamadım. Çok hazırlıksız yakalamıştı beni. Bana sarıldığında, kendimi hüzün ve mutluluk karışımı bir his içinde buldum.

Kubilay, elleriyle saçlarımı okşarken ondan bunu beklememiştim. Belli etmese de Kubilay'ın beni sevdiğini anlıyordum ama hiçbiri bu gün olduğu kadar net değildi. Dersten kaçışını benden uzaklaşmak için olduğunu zannederdim. Oyun oynamak istemesi dersten kurtulmak için uydurulmuş bir kılıftı. Benimle vakit geçirmeyi seviyordu. Fakat tüm bu gerçekler artık işten ayrıldığım anlamını değiştirmezdi.

"Kubilay, seni çok sevdiğimi unutma, olur mu? Hoşça kal!" diyerek vedalaştım. Uzatmanın âlemi yoktu. Boynuma sardığı ellerinden kurtulunca ayağa kalkıp son kez ona el salladım ve hızla bahçeden dışarı çıktım.

Arkamdan Kubilay'ın ağladığını duymak içimi daha da burkmuştu. Hiç beklemediğim bir anda işten çıkarılmama mı üzülseydim yoksa bir daha Kubilay'ı görmeyecek olmama mı bilememiştim.

Saatler sonra kendimi apartman kapısının önünde otururken buldum. Gözlerim hâlâ kırmızıydı ve kalbim hâlâ acıyordu. Kendimi işe yaramaz biri gibi hissetmekten ağlamaya başladım. İçeri girmek istemiyor, evimde olmayı bile arzulamıyordum. Gözyaşlarımı sildim. Bu durumdan kaçış yoktu. Yavaşça ayağa kalktım ve oturduğum binaya doğru yürümeye başladım. Apartmanın kapısında derin bir nefes alıp içeri girdim.

Aklımdan Kubilay geçiyordu; onunla olan anılarımız, neşeli sohbetlerimiz hâlâ kafamda başa sarıp dururken buruk bir gülüşle başımı öne eğdim. Bir yandan da Handan Hanım’ın sert sesi kulaklarımda belirdikçe kendime kızıyordum.

Bir şeylerin değişmesi gerektiğini biliyordum ama duygularımı bastırmak mümkün değildi. Beni seven bir çocuğa veda etmek zorunda kalmanın ağırlığı üzerimdeydi.

Evdeki sessizlik üzerime bir ağırlık gibi çökmüştü. Belki sıcak bir şey içmek, içimdeki boşluğu biraz olsun doldurur diye çay demledim. Fakat çayın bile tadını alamıyordum. Kafamın içinde bundan sonra ne yapacağım fikri dönüp duruyor ama yaşamaya değer güzel bir şeyde bulamıyordum.

Koltuğa oturup hiçbir şey yapmadan duvarları seyretmeye başladım. Bitik bir hâlde ne kadar böyle kaldım bilmiyorum. Kendime geldiğimde Masal okuldan dönmüştü. Odasına gitmeden önce salonun kapısında durarak içeriyi gözlemleyip karşısında sessiz kaldığıma şaşırdı. Bakışları sehpanın üzerine kayınca, "Hayırdır, banka mı soydun? Kar masken nerede?" dedi alaycı bir ses tonuyla.

Zarf dolusu paraya bakarak yaptığı esprisine gülememiştim. Yüzümü tam olarak göremiyordu, yanıma yaklaşınca duraksadı.

“Alisa, ne oldu, bu hâlin ne?” Ayakta durmaya devam ettiği sürece sorgulaması hiç bitmeyecek gibiydi. Aynı anda çok fazla şeye cevap vermemi beklese de aklım başka yerde olduğundan ne dediğini bile duymuyordum. Bir ara sessiz kalıp açıklama yapmamı beklediğinde ben de ona baktım.

Olayı anlatmadan rahatlamam mümkün değildi. Mutsuzluğumuzun kaynağını arayan gözleri sehpanın üzerindeki paralara bakıyordu. "Maaşını almana iki hafta yok muydu?" Bu soruların hiçbirine cevap vermek içimden gelmiyordu.

“Kovuldum." Bu cümleyi söylerken hiç bu kadar zorlanmamıştım. Şaşırmış gibiydi. Dikkatle yüzüme bakıyor, nedenini sorguluyordu: “Kovuldun mu? İyi de neden kovdular? Sen ona gözün gibi bakardın.” Masal'ın söylediklerinde abartı yoktu. Ağlaya ağlaya içim kıyılmıştı zaten. Sessizlik canımı sıkıyordu. Gözümü boş duvardan ayırıp Masal'a çevirdim: “Sabaha kadar çeviriyle uğraştım. Akıllılık edip alarm kurmamışım. Uyanır uyanmaz fırladım evden. Yetişmek için hızlandığım sırada bir araba son sürat üstüme geldi. Şu kadarcık kalmıştı ölmeme.” parmağımla gösterdim son söylediğimi.

Masal telaş içinde bağırdı. Başıma gelenler çok basit bir şey gibi anlatmaya devam ettim: “Adam benimle hastaneye gitmem için ısrar etti. Biraz tartıştık... hâliyle ben de iyice geç kaldım. Neyse, zor bela bir yolunu buldum. Öğle de anca varabildim.”

"Sen durumu anlatmadın mı?"

"Anlatmama fırsat vermedi ki, tutuşturdu elime bir zarf. 'Kovuldun' dedi. Daha düne kadar ben bu adamlarla oturup yemek yiyordum. Her şey yolundaydı. Birden bire ne oldu, anlamadım. Kabus gibi bir gündü Masal, kabus... Zarfa da maaşımın üç katını koymuşlar." Abarttığımı düşündü çünkü maaşımın üç katı anca bir çantaya sığabilirdi.

Masal inanmayan gözlerle zarfa göz atmak için hareketlenirken alayla gülümseyerek "Yok kız, burada en fazla yirmi bin lira var. Belki normal maaşından daha azı vardır," dedi, kapalı zarfın içini görüyormuş gibi.

Duygusuz ses tonumla cevap vermeden önce zarfa gözümü diktim. Kovulmasaydım bu parayı toplu almam mümkün değildi. Fakat fazlasıyla ödenen tazminat bile gururumu tamir etmiyordu. Eskiden olsa bu parayla neler yapardım, neler; şimdi ise derdim saklanmak ve tanımadığım hiç kimseye güvenmemekti.

Elimde tuttuğum zarf, tekrar Fransa'da yaşamak için yeterli olabilirdi. Geçen yılları düşündüğüm zaman oraya bir daha gitmeyeceğimi bile bile kendimi kandırmak istemiyordum. Başıma gelen felaketlerin hemen hemen hepsi orada durmakta ısrar edişim yüzünden olmuştu. Bu paranın tek kuruşunu dahi harcamayacağıma söz vererek sehpaya uzandım. Masal'a içindekilerin dolar olduğunu gösterip zarfı tekrar eski yerine bıraktım.

Sessizliği bozarak “Üzülme ya, o kadın senin gibisini bir daha zor bulur. Belki canı bir şeye sıkılmıştır. Yakında hatasını anlar.” deyince daha çok üzülmüştüm. Masal, bu sözleriyle bana cesaret vermeye çalışıyordu ama hepsi bir kulağımdan girmiş, diğerinden çıkıyordu. Daldığım düşüncelerden kurtarmak ister gibi kolumu sarsarak beni kendime getirdi.

Kaçıp gitmekten vazgeçme sebebim olan kız, gülümsediğimi görünce moralimi düzeltmeye çalışacak şeyler aramaya başladı. "Sakın bana bu parayı harcamayacağım deme Alisa. Gururun kırılmış olabilir ama şahsen şu parayı bana verseler, inan böyle ufacık şeyleri kafaya takmam."

Bu, böyle kolayca kapanacak türden bir konu değildi ki hiçbir şeyi umursamadan hayatıma devam edeyim. Ne düşündüğümü bilsin diye aklımdakileri ona da açtım: "En yakın zamanda bir iş bulmam gerekiyor, yoksa Kâmil bizi burada iki dakika bile tutmaz." Ağzını açmadan taklidimi yaparak beni ciddiye almadığını gösterip yerinden fırladı. "Kim takar Kâmil'i be! Bir değil, bin tanesi gelse benimle baş edemez. Neden bu kadar korkuyorsun?"

Küçük bir çocuk gibi itiraz ederek "Kimseden korktuğum falan yok. Kâmil bu ay da bizi çıkaramayınca kiraya zam yapmayı planlıyor. Sana da haber verecektim. Geldiğimde uyuyordun." dedim; ağzımdan kaçırdığım şeyin şimdi farkına varmış gibi gözlerim açıldı.

Kâmil Bey daha önce hiç böyle davranmazdı. İlk zamanlar gayet düşünceli ve iyi bir ev sahibiyken son zamanlarda ise davranışları bize karşı çok değişmişti. Sürekli zam isteyerek bizi evden çıkarmak istediği açıktı ama bunu neden yapıyordu hâlâ anlamamıştık.

Ben düşünürken Masal, sözlerimi sinirle tekrar etti. "Zam mı yapacakmış? Bu adam kaşınıyor, geçen seferki olayı çabuk unuttu herhalde, gidip bir durum güncellemesi yapalım." der demez yerinden kalkıp hızla kapıya doğru gidince üzerimdeki bitkinlik anında dağılmıştı.

"Nereye gidiyorsun?" diye ardından seslenmiştim ama, beni dinlemeyip çoktan dışarı çıkmıştı bile. Başka bir olay çıkmasına izin vermeden Masal'ı durdurmam gerekti. O yüzden ben de peşinden gittim.

Apartmanın alt katından gelen sesler, en üst kattan çok rahat duyuluyordu. Masal her zamanki gibi yine bir tartışmanın kıvılcımını ateşleyerek bağırıp çağırırken işin içine Nermin Hanım da girmişti. İkinci kata geldiğimde, Kamil Bey’in bağrışmalarına tanık oldum. Eşiğinden bir adım dahi atmaya korkarak çok cesur biriymiş gibi keskin bir öfkeyle haykırıp Masal'a cevap veriyordu: "Beni alakadar etmez! Evimi hemen boşaltın yoksa polisi kapınızda bulursunuz!"

Fevri bir tavırla karşılık veren Kamil Bey, yüzündeki öfkeyle tehditler yağdırıp karşısındakini kışkırttıkça zevk alıyor gibi bize hakaret ediyordu. Kulaklarım duydukları sözlere inanamadı. Aşağıda kan gövdeyi götürmeden Masal'ı Kamil Bey'den ayırmazsam bu akşam hiç iyi şeyler olmayacaktı. Hızla birinci kata indim. Aynı şekilde Masal da sinirden bağırıp çağırıyordu. "Ağzını topla terbiyesiz adam! Ben sana kel aynak diyor muyum?"

Kamil Bey, tıpkı bir köşeye sıkışmış hayvan gibi yerinden kıpırdamaya korkarak çaresiz kalmıştı: "Nevin, polisi ara hemen!" Kadın içeri geçip hızla geri gelmişti. Araya girmeye çalıştıkça Masal daha çok bağırıyordu. Kamil Bey’e meydan okuyarak sordu: "Niye kendin arayamıyorsun?" Ben kavgayı bitirmeye uğraştıkça daha çok büyüyordu sanki. Nevin Hanım ayıplayıcı bakışlarını bize doğru yöneltirken Masal, ona sert bir bakış attı: "Evinin turşusunu kuracak değiliz! Zaten yaptığın zamla elli metrekare evde iki kişi sığmaya çalışıyoruz. Üstüne biraz daha koyar başka bir yerde otururuz. Evinize kalmadık."

Kamil Bey altta kalmamak için bağırdı: "Ben onu bunu anlamam, hemen yarın çıkıyorsunuz evimden! Yok yere başıma bela açmayın! Öldürteceksiniz beni, defolun gidin!"

Belanın ne olduğuna dair kafamda soru işaretleri belirmeye başladı. Bu adam ne yaşadı ki bu kadar endişeli ve kaygılıydı? Aldatıldığını öğrenen karısı mı onu tehdit etmişti yoksa? Hayır, karısı onu öldürecek biri değildi ve kocasına deli gibi aşıktı. Bu adam gerçekten abartıyor mu yoksa bizim bilmediğimiz bir şeyler mi var?

Masal susmuş, tekrar konuşmak için Kamil'in bağırışlarını dikkatle dinliyordu. Adam bağırarak "Bu belayı başımıza açan sizsiniz!" dedi.

Sesinin tizliği, kulak zarımı yırtacaktı. Arkadaşım ise Kamil'in sesini bastırıp "Ne belasından bahsediyorsun, açık konuş?" diye azarladı.

Kamil Bey'in gözü korkar gibi oldu ama çabuk toparlandı. "Gözümü korkutmak için adam tutup beni tehdit etmediniz mi?" diye sorunca şaşırarak birbirimize baktık. Tamam, bazen Masal'ın sağı solu belli olmuyordu ama adam tutup ev sahibini korkutacak kadar da delirmemişti.

Kamil Bey bizi evden çıkaramayınca gerçekten saçmalamaya başlıyordu. Masal cevap verirken kendinden ve benden o kadar emindi ki dönüp bir kez olsun bana sorma gereğinde bile bulunmayarak adamı tersledi: "Biz öyle bir şey yapmadık. Yalan söyleme." Ona hak verir gibi başımı salladım. Sonuçta Masal, ortalığı karıştırmak için kimsenin bilmediği, hatta öğrenilirse büyük olay çıkarılacak meseleleri durup dururken anlatmamıştı. Ev sahibi zam istemeseydi bu günahı bir sır olarak kalacaktı ama şimdi Masal yüzünden duymayan kimse kalmamıştı.

Şikayet etmeye devam ederek kaşlarını çatıp "Ne yalanı, adamlar sizin adınızı söyleyip beni tehdit ettiler! İlla ki evden kovmamı istiyorlar, başımı belaya sokmadan defolun gidin!" diye bizi tersledi. Elinden gelse şimdi boşaltın evi diyecekti.

Ben daha yalan mı söylüyor, gerçek mi diye anlayamadan Masal soğukkanlıkla olayı çoktan sindirmişti bile. Alayla adama baktı: "Ulan kılıbık! Sırf evden çıkalım diye böyle yalan söylüyorsun!"

Koca apartman sakinlerinin önünde kendisine kılıbık denmesinden fena rahatsız olan Kamil'in gözleri bir karış açıldı. Nevin olanları ağzı açık dinliyordu. Kamil, konuşmamıza fırsat vermeden yine bizi tersledi: "Kes sesini be, yarın hemen evimi boşaltıyorsunuz! Nereye giderseniz gidin!" Onları kendi hâllerine bıraksak sabaha kadar bu işkenceyi dinlerdik.

Masal'ın hedefine kilitlenmiş gözleri adamın üzerinde sabitlenmişti. Arkadaşımı kolundan çekiştirerek "Hadi Masal, gidelim. Boş ver, akşam akşam olay çıkarma!" dedim. Bağırıp çağırmakla meselenin hâllolacağını bilsem bırakırım kendi hâllerine fakat tartışma giderek büyüyordu.

Masal, öfkesini tutamayarak, "Eğer bu adam güzellikten anlamıyorsa, biz de bildiğimiz yöntemlerle ilerleyeceğiz!" dedi kararlı bir sesle. Ben bu konuşmanın aynısını daha önce duymuştum ve sonu hiç iyi bitmemişti.

Aklımdan hızla geçen düşünceler, onu durdurmak için ağzımdan bir anda çıktı: "Masal, zaten adam yaralamaktan dosyan var. Komiser sana ne dedi, bir daha hatırla istersen. Sakın adama dokunma!" Öfkeyle nefes alıp verişinden adamı döveceği belliydi.

Kâmil'in, yani Kâmil Bey'in gözleri dehşetle açıldı. Nevin Hanım ise kocasını dürterek "Kâmil, duydun mu? Kızın adam yaralamaktan dosyası varmış! Ayol ben biliyordum bu vahşinin normal olmadığını!" dedi. Adamı iyice kendine doğru çekip bizim duymadığımızı zannederek kocasına "Bunları atmak için daha ne bekliyorsun be adam, deli bunlar deli!" diye söylendi.

Onlar tartışırken kimsenin beni dinlediği yoktu. Apartmanda durmaya devam ediyorduk. Son bir uyarıda daha bulundum. Masal'ın istediği gibi gidişatımızı sürdürmek istemiyordum. İkna olmuş gibi birkaç merdiven çıktık, ancak yine Kâmil Bey’in sesi arkamızdan duyuldu: "Nihayet şu kuduz köpeği aldı götürdü, yoksa elimden bir kaza çıkacaktı!" Hiç olmayacak bir şey söylemişti. Ne güzel olay kapandı diye sevinirken hayallerimin suya düşmesi saniyeler sürmemişti. Yanlış duydun diyemezdim çünkü bağırışını herkes duymuştu.

Bu sözlerden sonra onu ikna etmek için ne söylesem kâr etmezdi. Masal'ın kolunu bıraktığımda bir an göz göze geldik. Gözlerimle ona "Lütfen yapma." der gibi başımı salladım ama Masal, uyarımı görmezden geldi. Saniyeler içinde hızla aşağı gitti ve Kâmil Bey'in kafasına, komşuların kapı önünde duran kırk üç numara kundura ayakkabılardan birini fırlattı.

Şahit olduğum manzarayı ağzım açık izlemiştim. Kamil Bey, kafasını tutarak çığlık attı: "Aaağ! Polis çağırın, şikayetçi olacağım! Seni sürüm sürüm süründüreceğim, görürsün sen!" Öteki tekini de elinden zorla almasaydım, onu da adama fırlatacaktı. Gözüne falan gelir diye hiç düşünmeden ayakkabı fırlattığı için Masal'a kızıyordum. Tabii ki beni dinlememişti.

Apartmandaki herkes işi gücü bırakmış, bağrışmalarımızı dinliyordu. Yalnız birinci katın yan tarafındaki evin kapısı kapalıydı. Muhtemelen onlar da mercekten bakıyordu.

Kocasının kızarmış kafasını gören Nevin Hanım, Masal'a doğru hızla yürüyerek saçlarını tutmayı denedi. Geri çekilip kadını yere düşürünce hızla yerden destek alıp arkadaşımın üstüne atıldı. Olay daha fazla büyüyecekti.

Masal, Nevin Hanım'ın kollarından sımsıkı tutmuştu. Güreşiyorlar mı, halay mı çekiyorlar, belli değilken köprüde tokuşan iki keçi gibi kafa kafaya boğuşuyorlardı. Durup öylece seyretmek yerine onları ayırmayı denedim. Hatta işin içine Kâmil bile karıştı. O, karısını tutuyordu, ben de Masal'ı. Tüm gücümle Masal'ı kavga etmekte olduğu kadından ayırmaya çalışıyordum. Sanki birbirine Japon yapıştırıcısıyla yapışmışlar gibi bir türlü ayrılmıyorlardı.

Üst kattaki komşular merakla aşağı doğru başlarını uzatmışlardı. Diğerleri ise kapı önlerinden bizi izliyorlardı. Durumu daha fazla büyütmek istemeyen birkaç komşu polisi aramış olmalıydı ki on dakika sonra polis geldi. Kısa bir süreliğine onları bırakıp polislere olan biteni anlattım. Kâmil Bey ise hâlâ başının ağrısıyla uğraşıyordu.

Başımı kavganın olduğu yere çevirerek ev sahiplerimizi hedef gösterdim: "Komiserim, bu kadın ve kocası bizi evden kovdular. Yarın evi boşaltmamızı istiyorlar." Komiserin kaşları havalanınca Kamil Bey, sözümü keserek bağırdı: "Yalan söylüyor, komiserim. Onlar benim evimi bastılar, beni tehdit ettiler. Bu ikisinden de şikayetçiyim; sürünsünler!"

Bizim gibi iki ponçik kızcağızdan böyle bir girişim beklemediklerini göstererek polislerden biri devreye girdi: "Hanımefendi, konuşuyor, lafa atlama hemen oradan! Sizi dinliyorum." Ters bakışlarını Kamil Bey'den çekerek bana yöneltmişti.

Ağzımdan çıkan en saçma cümleyi bile büyük bir ilgiyle dinlemişti. Doğruyu söyleyerek kısaca durumu özetledim. Komiser gözlerini üzerimizde gezdirip alay ederek sordu: "Bütün olay bu mu yani? Bunun için mi kavga ediyorsunuz?"

Masal, başını eğmiş olduğu yerden hızla kaldırdı ve öfkeli bir şekilde, "Bana hakaret etti komiserim! ‘Kuduz köpek’ dedi açık açık! Siz olsanız ne yapardınız, söyler misiniz?" Komiserin kaşları çatıldı. Kamil Bey hemen kendini savunmaya geçti: "İftira atıyor komiserim! Ben öyle bir şey demedim! Yalan söylüyor..." Herkes şahitti söylediğine, o yüzden içim rahattı. Konuşacaktım ki tam o sırada, orta yaşlı bir kadın söze dahil oldu: "Kız doğru söylüyor komiserim. Kendi kulaklarımla duydum. Kıza ‘kuduz köpek’ dedi."

Akşam akşam kalabalıktan hoşlanmayan kadının kocası, sinirle araya girerek, "Gir içeri be kadın, sen niye olaya dahil oluyorsun? Kusura bakmayın komiserim, sesten rahatsız olunca 'ne oluyor' diye bir bakmaya geldik. Bizim olayla hiçbir ilgimiz yok."

Bağrışmalar yeniden alevlenince, komiser sesi yükselterek herkesi uyardı. Aramızdaki kargaşa sona erdi ve apartmana bir sessizlik çöktü. Herkes, kendi dairelerine çekildi.

Polisler ifademizi almak üzere her birimizi ayrı ayrı çağırırken bu hâle düştüğümüz için huzursuz olmuştum. Masal, Nevin Hanım, Kâmil Bey ve ben sırayla ifade verdik. Eve gideceğimizi düşünerek rahattım ama başkomiser hepimizi odasına çağırınca karşısına geçip ayakta beklemeye başladık. Ne oluyordu yine Allah bilir? Başkomiser kaşlarını çatarak sırayla yüzümüze baktı: "Her biriniz başka bir şey söylüyorsunuz. Kim doğruyu söylüyor belli değil. Madem hepiniz birbirinizden şikayetçisiniz, o zaman bugün misafirimizsiniz."

Dertlerimi bir kenara bırakıp olay büyümesin diye çabalamıştım ama nafileydi. Bir dakika daha burada durmak istemiyordum. Kâmil Bey de hemen itiraz etti: "Benim bir suçum yok komiserim! Şu vahşi, kafama kundura fırlattı! Tüm suç bunda!" Hâlâ akıllanmamış gibi "vahşi" diyordu. Masal'a kızıyordum ama bu adam da az değildi.

Öfkesi yeni geçmiş arkadaşım ise başkomiserin huzurunda sakin kalmaya çalışıyordu: "Bak hâlâ akıllanmadı; illa dövmem mi gerekiyor?"

Müdahale edilmezse bir kavga daha çıkacaktı. Başkomiser, durumu kontrol altına almak için bağırdı: "Karakoldasınız, laflarınıza dikkat edin! Götür bunları Salih, birkaç gün nezarette kalsınlar da akılları başına gelsin." Benim ne suçum vardı ki? Masal'a olay çıkarmasın diye kaç kere uyarmıştım.

Kâmil Bey, az önceki öfkesinden eser bırakmayarak, uysallaştı: "Birkaç gün mü? Benim işlerim var komiserim. Hem benim suçum yok ki. Aha şu ikisini tıktırın nezarete gitsin!"

Başkomiser bu sözlere daha çok sinirlendi: "Benim de işim gücüm var. Ya barışın ya da geceyi nezarette geçirirsiniz!" Ciddi ses tonuyla şaka yapmadığını hepimiz anlamıştık. Kamil Bey, öfkesini bir kenara bıraktı. "Komiserim, ben şikayetimden vazgeçtim. Onlar da vazgeçsin, bitsin gitsin. Ha?"

Bu fikir bize de mantıklı gelmeye başlamıştı. Geceyi nezarette geçirmeye hiçbirimiz istemedik. Biz de şikayetimizi geri aldık. Kamil Bey evden çıkmamız için birkaç gün mühlet verdi. Karakoldan çıkışta eve döndük. En kısa sürede bir yer bulmamız gerekiyordu. Ne yapacağımızı bilmiyordum. Bütçemize uygun bir yer bulmakta zorlanıyorken bir yandan da iş sonucumu takip ediyordum.

Apartmandaki komşularımızdan biri ev için bize yardımcı olabileceğini söyledi. Böylece hem bizim için hem de ev sahibimiz için anlaşma sağlamamız kolay olmuştu.

Yeni evimize taşınmamız çok sürmedi. Fazla eşyamız yoktu. Beraber kolileri yerleştiriyorduk. Sabaha kadar eşyaları toplamış, akşam da taşımıştık.

Masal, elindeki kitapları koltuğun üstüne bırakarak "Benim yüzümden oldu." deyince ona bakmıştım. Kendini suçlu hissediyordu ama zaten eninde sonunda o evden çıkmak zorunda kalacaktık.

Masal, konuyu geçiştirdi. “Manyak heriften başka kimin bizimle ne alıp veremediği vardı da bizi evden çıkardı? Şahsen benim yok, senin var mı?” diye sordu alaycı bir gülümsemeyle.

Evin soğuk duvarlarına bakarak düşüncelere dalarken Masal, bu durumu pek umursamıyor gibi görünüyordu. Sonunda, yüzüme bakarak ikna edici bir ses tonuyla konuştu. "Bu ev çok güzel değil mi, hem ferah hem de komşuları çok iyi..." Ona hak vererek başımı salladığımda etrafına baktı. Balkona doğru giderken hayran dolu bakışlarını evin içinde dolaştırıyordu: "Böyle bir evi ucuza tutmamıza şaşırmadım desem yalan olur. İçim ısındı bu insanlara. İyi ki oradan taşınmışız."

Komşularımızın çoğu yaşlıydı ve hepsi bizi evlatları olarak görüyordu. Huzurevi hissi veren apartmanın her tarafı çiçekle süslüydü. Salı günü bizi evlerine davet ettiklerini söyledim. Masal, ellerini cebine koyarak kabul etti: "Olur, gideriz. Az kalsın unutuyordum, şu altta oturan yaşlı teyze beni torunu zannedip zorla cebime para sıkıştırdı. Anlatmaya çalıştım ama kadının aklı gidip geliyor galiba."

Burada bile kendisi gibi kafa dengi bulmasına gülüyordum. "50 avro verdi. 50!" dedi heyecanla. Bu, tahmin ettiğimin çok üstünde bir miktardı. Tanımadığı birine 50 avro veren kadını merak etmiştim. Evimizi ziyarete gelen kadınlardan birine yorgun olduğumuzu söylemiştik. O da bize salı günü adı Halide olan kadının evinde toplanacağımızı, mutlaka gelmemizi istemişti.

Evi turlamayı bırakıp salı günü komşularla tanışmaya gittik. Hepsi bizden yaşça büyüktü. Apartmanın sahibi alt katımızda oturan yaşlı bir kadındı. Seneler önce tüm apartman ona aitmiş. Şimdi ise sadece birkaç tanesi ona kalmıştı. Boynunda ışıl ışıl parıldayan incileri onu daha şirin ve olgun gösteriyordu. Masal'a çok sıcak davranıyordu. Kapıyı çaldığımız zaman "Emine kızım!" diye dört kolla Masal'a sarılan yaşlı kadına tuhaf tuhaf bakmayı bırakıp gülümsedim.

Beş dakika kapı önünde dikilmekten ayaklarım kopmuştu. Gözlerimle arkadaşımı uyardım, o söylerse belki ayakta durmaktan kurtulurduk. Boyu omuzlarına bile gelmeyen kadını da alarak oturma odasına yöneldik.

Odada dantel örtüler, eski usul ahşap mobilyalar ve duvarlarda siyah-beyaz fotoğraflar vardı. Yan profille çekilmiş genç kadın fotoğrafının üç kopyası da her yere konulmuştu. Duvardaki kız, tıpkı Masal'a benziyordu. Evin alakasız yerlerinden sarkıtılmış kuru meyve ve sebzelere göz gezdirerek korktuğumu belli etmemeye çalıştım.

Beş dakikada bir Masal'a kalkalım diye gözlerimi açıyordum fakat işe yaramıyordu. Halide Hanım, biraz sonra salonun köşesindeki çiçek desenli porselen çay takımıyla bize çay servis edip güler yüz gösterdikçe Masal'ın kalkmaya niyeti yoktu. Geç saatte eve dönünce kolileri öylece bırakıp uyudum.

Bölüm : 25.07.2024 20:13 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...