5. Bölüm

5. Bölüm

madrabazbiryazar
madrabazbiryazar

Ferda hâlâ evrakları arıyordu. Odaya girince ikimiz de başımızı aynı yöne çevirmiştik. Sahte bir gülüşle yanlarından uzaklaşıp telefonumu cebimden çıkardım. Odadan çıkmak üzereydim ki Ferda yanıma gelerek telefonumu benden aldı. Dik bakışlarımdan hiç etkilenmemiş gibi gözlerini süzerek telefonumu arkasına sakladı.

Derin bir nefes alırken içimden sabır diliyordum. Ağzımı açıp iki kelâm edecektim ki Ayşe kavganın kokusunu almış gibi aramıza girip dibimizde bitince Ferda'nın gözleri ikimize de çevrildi. "Sabahtan beri koca evde tek başıma evrakları arıyorum. Eğer onları bulamazsam Araf Bey beni mahvedecek, hiç mi vicdanınız yok sizin?" Boş gözlerle yüzüne baktık. Galiba mantıklı bir açıklama yaptığını düşünmüştü. Durumun ciddiyetinden gülememiştik ama başımı önüme eğip dudaklarımı kenetledim. Ferda işi düşünce akıtasyon yaparak bizi manipüle ediyordu.

Beni ikna etmek için fazla uğraşmasına gerek yoktu çünkü zaten ona yardım edecektim. Fakat telefonumu alınca çok sinirlenmiştim, birlik olma fikrini hemen kabul etmeyecektim, biraz burnu sürtsün istiyordum. Ellerimi göğsümde birleştirerek alayla, "Yok, ben değerli vaktimi evrak arayarak geçirmeyeceğim. Eminim Ayşe de öyle düşünüyordur, değil mi?" diye sordum yanımdaki kıza dönerek.

Ayşe dünden razıydı. Başını sallayıp "Hadi gidelim" der gibi bir işaretle önden yürüyerek birkaç adım attı. Gelmediğimi fark edince kapının önünde durdu. İşte o zaman Ferda umutlanmıştı. Ellerini arkasında sakladığı telefonumu uzattı. Ona kızıp konuyu uzatmak istemiyordum. Telefonumu ceketimin cebine koyduktan sonra yapmacık bir ifadeyle gülümsedim.

Ayşe gözlerini devirdi çünkü Ferda'ya yardım edeceğimi anlamıştı. Evrakları arama işini hep birlikte yaparsak hem o kurtulacaktı hem de delil toplarken göze batmayacaktım.

Ayşe arama işinde gönülsüzdü ama tek kalmamak için yanımızda durmaya devam ediyordu. Ferda, üç kişi olduğumuza sevinmeyi bırakıp omuzlarımızdan tutarak gizli bir sır veriyormuş gibi daire oluşturdu. "Kızlar, durum çok vahim! Adam üç gündür dosyadaki evrakları soruyor, ben de her gün bir yalanla geçiştiriyorum ama artık bir gün daha oyalayamayacağım. Yarın o dosya masasında olmazsa ben de yokum! Etrafı araştırırken elimizi çabuk tutarsak buluruz. Hadi, gazamız mübarek olsun!" deyip sırtımıza vurduktan sonra her birimiz farklı odalara dağıldık.

Evrak hakkında bildiğimiz tek şey dosyanın rengiydi. Siyah, kalın kapaklı ağır bir dosyanın içindekileri yalnızca Araf biliyordu; asistanın bile haberi olmadığı dosyada bu kadar önemli ne vardı, çok merak etmiştim. Nasıl olur da Ferda, iki gündür kendisine teslim edilen dosyanın içine bakma gereği duymamıştı?

Olası her yere göz attım fakat ev dipsiz kuyu gibi, bakılacak daha çok yeri vardı. Kullanılmadığını düşündüğüm rastgele bir odaya girerek dolabın yanındaki çekmecenin ilk gözünü açtım. Fotoğraf albümleri, eski mektuplarla doluydu. Nostaljik şeyleri severdim; vaktim olsaydı hepsine tek tek bakardım. Çekmeceyi kapatıp ikinci gözünü açtım. Sabahki sözleşme kağıdı önümde duruyordu. Bugün şanslı günümdeydim galiba.

Dışarıdan buraya doğru yaklaşan ayak sesleri tam kapı önünde durmuştu. Heyecandan titremeyi bırakıp çekmeceyi kapattıktan sonra hızla yatağın altına girdim. Saniyeler sürmeden kapı açıldı. Yakalanacağım diye yüreğim ağzımda atıyordu. İçeri giren kimdi bilemedim. Karşıdan biri kadına, diğeri ise erkeğe ait iki çift ayak görünüyordu sadece. Biri hızla kapının önünü kolladıktan sonra kadının yanına geldi. Kendi aralarında konuşmaya başladılar.

"Araf Bey şimdi uyuyor. Korkma, bu odaya kimse gelmez." Kaşlarım çatıldı. Kadın itiraz ediyordu: "Ortadan kaybolduğumuz anlaşılırsa adam bizi mahvedecek. Unuttun galiba, koridorun her yerinde kamera var."

İnce ses tonuyla adam sessizce kadını azarladı: "Adamın başını kaşımaya vakti yok! Ev küle dönecek, sen hâlâ kamera diyorsun. Merak etme, Araf Bey öteki taraftan gelip hesap kesemez, korkuyorsan ben yapayım. Hem parayı bölüşmek zorunda kalmayız." Kadın para lafını duyar duymaz korkusu yok oldu.

Allah'ım, keşke tekrar ikinci kattan atlasaydım da bunlara şahit olmasaydım. En azından o zaman sadece ayağım kırılırdı, şimdi yanarak ölecektim. Adam komodinin üzerinde duran kolonyayı her yere dökmeye başladı. Bu evde kolonya ve dezenfektandan çok ne vardı sanki!

Üç dört tane boş kutu yere atılmıştı. Son şişeyi dibine kadar sıktı. Mavi bir sıvı her yere yayılıyordu. İşi bitince adam dışarı çıktı, kadın içeride kaldı. Odanın kapısını açık bırakmıştı çünkü kadın da birazdan çıkıp gidecekti. Çakmak sesi duyunca tüylerim ürperdi. Bir şey yapmazsam yanarak ölecektim. Daha önce çok zor durumda kalmıştım ama şu anki durum hepsini geride bırakmıştı. Yuvarlanarak hızla çıktım yataktan, kadın korkudan geri sendeledi.

Sabahki hizmetçilerden birini karşımda görünce şaşırmaya bile fırsat bulamadan doğruldum. Kadın korkuyla titrerken az kalsın elindeki çakmağı düşürecekti. Bu işleri yapabilecek cesarette biri olmadığını düşünerek gözünü korkutmak istedim.

"Anlaşılan arkadaşın parayı bölüşmeye pek hevesli değil. O çakmağı düşürdüğün an ikimizi de yakacaksın." dedim. Neden bahsettiğimi anlamamış gibi yerdeki sıvıya bakıyordu. Yoğunluk sadece benim tarafımdaydı ama dikkatini dağıtmayı başarmıştım.

Dalgınlığını fırsat bilip hızla yanına gidecektim ki çakmağı göstererek tehdit etti: "Sakın yaklaşma, zannettiğin kadar aptal değilim. Ölümle şaka olmaz." Son sözünü alay eder gibi söyleyince yutkundum. Çakmağı ileriye atıp kaçacaktı ama yapmıyordu.

İçimden gelen şeytani fikre uyarak sesimi uysallaştırdım: "İstersen sana yardım edebilirim. İkimiz de bu evdekilere yabancıyız, öyle değil mi?" Artık bunu söylerken nasıl göründüysem kadın ciddiyetimi sorgular gibi bakıyordu. Fark ettirmeden yavaş adımlarla yanına gittim. "Ben bu konuda senden daha tecrübeliyim. Hem seninle aynı amaca hizmet etmediğimiz ne malum?" Çakmağı elinden alırken bile dostane görünmeye çalıştım. Ciddi görünerek çakmağı ateşledim.

Şüphesiz evi ateşe vereceğimi gösteren bakışlarımı yöneltince, hiç beklemediği bir anda dirseğimi kadının karnına geçirdim. Hızla çakmağı kapatıp cebime koydum. Kadın acıdan iki büklüm olunca, ellerinden tutarak ayağa kaldırdım. Benden kurtulmaya çalışarak hareketleniyordu. Onu etkisiz bırakıp yere, odaya giren herhangi biri ilk olarak kadını görmesin diye yatağın diğer tarafına götürecektim ama yorulduğum için onu taşıyamamıştım. Kadın ikna edip çakmağı elinden alana kadar ecel terleri döktüğüm yetmemiş gibi, bir de şimdi onu ne yapacağımı düşünüyordum. Bir saat önce bahçe malzemelerinin olduğu odayı aradığım için aklıma onu iple bağlamak gelmişti.

Kadın zaten baygındı. Bir yere gidemezdi. Karşıdaki odaya hızla gidip gelerek kapıyı ardımdan kilitledim. Konuştukları gibi koridorda kameralar vardı ve olan biten her şeyi kaydetmişti. Odaya benim girdiğimi, daha sonra iki kişi daha gelerek odadan sadece adamın çıktığını, en sonundaysa iple buraya gelişimi kayıt altına almıştı. Hakkımda hiç de masumane şeyler düşündürmeyeceği su götürmez bir gerçek olsa da şimdilik tek yapmam gereken şey, kadın ayılmadan durumu kontrol altına almaktı. İpi elime alıp kadını sıkıca bağladım, artık iplerden kurtulması imkansızdı.

Sıra kamera kayıtlarındaydı. Araf'ı izlemeden kayıtları silmeliydim. Aksi takdirde amacını henüz belli etmeyen adamın bir gün bu görüntüleri bana karşı kullanması da bir ihtimal dahilindeydi. İhtimal de olsa kendimi riske atamazdım. Sırf bunu düşünerek paranoyak olacağıma kayıtları siler, rahat ederdim.

Her şeyi eski hâline getirip dağılan yerleri düzelttim. Odadan çıkmadan son kontrolleri yapıyordum ki gözüm sözleşmenin bulunduğu çekmeceye takıldı. Bir daha bu eve gelebilmem için onu imzalamam gerekiyordu.

Ağzı bantlı kadına zafer kazanmış gibi alayla başımı salladım. Birini elimden kaçırmıştım ama ötekini yakaladığım için kendimle gurur duyuyordum. Bugün Araf'ın hayatını kurtarmıştım fakat onun bundan henüz haberi yoktu.

Sözleşmeyi çekmeceden çıkarıp kalemi elime alarak hiç düşünmeden imzalamıştım. Günü geldiğinde bu kağıtta yazanları altındaki imzamla birlikte yırtıp atacaktım.

Kağıdı bulduğum yere geri koyup kilitlediğim kapıyı açtım. Ferda tam karşımda duruyordu. Koca evin içinde yine her yerde karşıma çıkmayı nasıl başarıyordu? Hiçbir şey belirtmeden gülümseyerek elimle arkamda kalan kapıyı kapattım. Birkaç adım attıktan sonra peşimden gelsin diye "Boşuna gitme. Oraya baktım ben, aradığımız dosyayı bulamadım." dedim. Ferda'nın yüzü kapıya bakıyordu. İçeri girdi. Ne yalan bulacağımı bilemeyerek ben de peşinden odaya girip kapıyı kapattım.

Gördüğü manzara karşısında ağzı açıkta kaldı. Başını çevirip ağzı bantlı kadına bakarak dehşete düştü: "Allah'ım, bu gördüklerim gerçek olamaz." Onu öldürmüşüm gibi tepkisi komikti ama gülmeyecektim çünkü Ferda ciddiydi ve hizmetçiyi niye bağladığımı merak ediyordu. O sormadan merakını giderdim. "Kadın evi yakacaktı! Hizmetçi yerine kundakçı almışsınız, benim de elimden bu kadarı geldi." dedim. Elimden daha ne gelecekti sanki, kadını öldürecek değildim ya! Aslında ortalığı ayağa kaldırıp korumalardan yardım isteyebilirdim ama o an aklıma bu fikir gelmemişti.

Ferda telefonunu çıkarıp birilerini aradı. Beş dakika sonra dağ gibi iki koruma sessiz sedasız odaya girmişti. Adamların gözü üzerimdeydi fakat bir şey sormaya cesaret edemiyorlardı. Kadının iplerini çözdükten sonra alıp aşağı götürdüler. Peşinden gitmeme müsaade etmemişlerdi. Ona ne yapacaklarını deli gibi merak ediyordum.

Ferda, az önce imzaladığım sözleşmenin olduğu çekmeceyi açıp kağıdı çıkarınca gözlerine inanamamıştı. Sevinçten neredeyse havalara uçacaktı. Yine ne düşündüğünü tahmin ettiğim için ondan önce konuştum. "Evet, ben imzaladım." Bu kez yaptığım şeyin nedenini açıklamadım. O da zaten sormamıştı. Olması gereken buymuş gibi kağıdı çekmeceye geri koydu ve odadan çıkıp yine evrakları aramaya başladık.

Araf, her şeyden habersiz odasında uyuyorken ayak ucunda yürüyerek koridordan geçip ses çıkarmamaya dikkat ettik. Ferda başka bir odaya girdi. Ben de çalışma odasını arayacaktım. Ne yazık ki burası kilitliydi.

Aksayarak gezinirken biri yanımdan geçecek olsa anında normal yürüyerek adım atıyordum; saçma sapan bir olayın içinde bulunmamak için atladığım ikinci katın acısı şimdi çıkıyordu. Yürüdüğüm zaman bu sayede kimsenin dikkatini çekmiyordum.

Ferda'dan kurtuldum derken bu sefer Ayşe her yerde karşıma çıkmaya başladı. Anlaşılan Ferda'yla araları bozukken peşimden ayrılmayacaktı. Koluma girerek beni mutfağa götürmeye çalıştı. Ferda da tam arkamızda bizi takip ediyordu.

Mutfağa geldiğimizde Ayşe ile sandalyelere oturduk. Ferda dolaptan su alıp, gülümseyerek bardağı bana uzatınca teşekkür ettim. Kamera kayıtlarını ne yapacağımı düşünürken Ayşe dalga geçer gibi Araf'ın ne kadar iyi biri olduğundan örnekler vermeye başladı. Ferda da tabii tabii der gibi başını sallıyordu. O da en az benim kadar düşünceliydi. Araf kayıtları izleyecek olursa sanki ne diyeceğini tasarlıyordu.

Konu bir anda kapanınca Ayşe'nin bakışları arkamda bir şeyin olduğuna odaklandı. Ne oluyor diye arkamı döndüğümde Araf'ı gördüm. Ferda yine Araf'a yakalanmıştı ama bu sefer onu bilerek görmezden gelmişti. Bu adam gerçekten bir saat uyuyup dinlenmek için işlerini bırakacak kadar yorulmuş muydu yoksa eve gelmesinde başka bir neden mi vardı, henüz çözememiştim.

Gülümseyerek ona baktığımda, yok yere adamın günahını almıştım çünkü Araf'ın üzerinde takım elbise yerine rahat kıyafetler duruyordu. Düşüncelerimden sıyrılınca Araf karşımda durmaya devam ederek sordu: "Hâlâ burada kalarak neden kafamı karıştırıyorsun Alisa? Madem benimle anlaşma taraftarı değilsin, o zaman niye gitmiyorsun evine?"

Sözleşmeyi imzaladığımı bilmiyordu. Üstelik bu eve tekrar gelip o kayıtları silmeden gidersem ertesi gün şafak operasyonuyla beni buraya getirmeyeceklerinin garantisini kimse veremezdi. Araf'ın uysal görüntüsünün altında kim bilir nasıl biri vardı? Onlar bana gelmeden, ben onlara gelerek orta yolu bulacaktım. Hiçbir şey düşünmemiş gibi gülümsedikten sonra o kutlu haberi benden duysun istedim. "İttifak kurmayacak olsam bu saate kadar uyanmanızı beklemem," dedim ciddi kalarak.

Ayşe sözleşmeyi imzaladığımı bile yeni duyuyordu. Biz yukarıda neler yaşamıştık da onun hiçbir şeyden haberi olmamıştı, tıpkı Araf gibi. "Sen daha uyu, az kalsın evini yakıyorlardı" dememek için zor duruyordum.

Araf tezgaha yaslanarak kollarını göğsünde birleştirdi. Keyfi yerine gelmiş gibi başını eğip belli etmeden gülümsedikten sonra sanki mutfakta sadece o ve ben varmışız gibi konuşmaya başladı: "Her yerde seni ararken Kubilay'ın öğretmeni olduğunu öğrendiğim zaman ne kadar sevindim, tahmin edemezsin. Meğer ne kadar yakınımdaymışsın da ben fark etmemişim." Kalbim tuhaf bir hisle hızlanmıştı.

Ferda ve Ayşe'nin de gözleri açıldı. Allah bilir yine neye şaşırıyorlardı? Ben bir şey söylemeyince Araf sustu. Ayağa kalkıp hızla ona doğru bir adım attım. O ise az önce itirafta bulunmamış gibi beni umursamayıp kahve makinesinin tuşuna basmıştı. Çıkan mekanik sesler, hiçbir şey olmamış havası verdiği için onun bu rahat hareketine sinirlenmiştim.

Makinenin tuşuna basıp kapattığım an ciddi ifadesiyle yüzüme baktı. Bugün Ayşe'nin anlattıklarına rağmen ondan korkmuyordum. Cesaretimi toplayarak içimden gelenleri söyledim: "Ben sözleşmeyi imzaladıysam siz de arkadaşımı rahatsız etmelerine izin vermeyeceksiniz, onun hiçbir suçu yok."

Seher'in başına gelenler yüzünden duyduğum pişmanlığı Masal için de yaşamak istemiyordum. Ferda araya girdi: "Doğru, Araf Bey olmasaydı arkadaşını biraz zor bulurdun!"

O tarafa baktım. Araf, uyarıcı bakışlarını kıza yöneltmişti. Haklı olduğuna inanıyor gibi daha fazla konuşmadan susup önüne dönünce, başımı ona çevirip sordum: "Bugün eve gelen o pislik adam olmasaydı, ben arkadaşımı kendim de kurtarabilirdim." Pot kırmışım gibi Ferda ve Ayşe gözlerini açarak birbirlerine baktılar.

Araf'ın dikkatini üzerimize çekince, söylediklerime pişman olmuştum ama iş işten geçmişti. Ne yazık ki ağzımdan kaçırdığım şey, kızları bir hayli zor durumda bırakmıştı.

Araf, duyduklarına inanamıyormuş gibi kahveyle uğraşmayı bırakıp kızlara döndü: "Bugün buraya biri geldi ve bana haber vermediniz, öyle mi?" Şu soruyu bana sorsa ne cevap vereceğimi iyi bilirdim ama kızlar ne diyecek diye sustum.

Ferda ayakta olduğu için göz temasından en çok o nasibini almıştı. Ayşe ise masada gergin bir tavırla oturmaya devam ediyordu. Erdal'ın eve gelişini haber vermemek niye bu kadar önemliydi ki?

Kızlar susunca Araf, bana dönüp gelenin kim olduğunu sorar gibi merakla baktı. Heyecandan saçmalayacağımı bildiğim için derin bir nefes aldım. O sırada susmakla onu sinirlendirdim mi diye düşünürken, Araf kahvesinden bir yudum dahi almadan kupayı tezgaha bırakıp odasına gitti. Fırtına öncesi sessizlik dedikleri şey bu olsa gerek diye düşündüm.

Araf gidince Ferda, iyilik meleği gibi davranmayı bırakıp tekrar şeytansı hâline geri döndü: "Yaktın bizi, yaktın! Niye söylüyorsun o adamın eve geldiğini? Şimdi biz ne hesap vereceğiz?"

Ayşe ayağa kalkıp ters bakışlarını yüzüme dikerek: "Her şeyi berbat ettin!" deyince, ellerimi göğsümde birleştirip zevk alıyormuş gibi cevap verdim: "Patronunuzu öve öve bitiremiyordunuz. Onun çok iyi biri olduğunu söyleyen sizdiniz. Şimdi niye sesiniz içinize kaçtı?"

Verecek cevap bulamadılar, çünkü "patron"ları henüz potansiyeli bilinmeyen, belki de Erdal'dan daha kötü biriydi. Korumalardan biri mutfağa girip Araf'ın kızları çalışma odasına çağırdığını haber verince iyice telaşlandılar. Adamı gönderip biraz sonra geleceğini söyleyerek zaman kazanmaya çalıştıkça ellerine bir şey geçmiyordu. Kızlar mutfakta endişeyle dolaşırken ben de Araf gibi ne yapar diye düşünmüştüm ve aklıma gelen ihtimallerin sonu hep ölümle bitiyordu. Gerçekten onları içinden çıkılması zor bir duruma sokmuştum.

Bir şeyler yapmalıydım ama ne?

Ellerimi çözüp her ikisine de bakarak olayı üstlenmek istedim: "Böyle dönerek çözüm yolu bulamazsınız. Ben de size yardım etmek istiyorum." Kesin kurtuluş yolunu bulmuşum gibi, ikisi de memnun olmuş bir ifadeyle yüzüme baktı.

Ayağa kalkıp onlara yaklaşarak destek olduğumu gösterdim. "Önce Erdal'ın Araf Bey'le ne derdi olduğunu kısaca özet geçin, sonra bu durumdan kurtulmak için birlikte bir şeyler düşünelim," dedim. Her ikisi de kabul etmişti. Ferda, bitkin bir tavırla kısa bir özet geçmeye başladı. Bazı yerlerde Ayşe de müdahale ederek olayın derinliğini anlamamı sağladılar.

Erdal'ın, Hamdi Bey'le yani Araf'ın dedesiyle eskiden beri süregelen bir düşmanlığı varmış. Erdal da pis işlerini yaptıracak birini ararken dededen habersiz Araf'la işbirliği yaparak güya dostluk kurmak istiyormuş. Bugün buraya benim için değil de şirket üzerinden kalan pis işlerini yürütmesi için Araf'ı ikna etmeye geldiğini öğrenince içim hâlâ rahat etmemişti.

O adamdan hayırlı bir sonuç beklenemeyeceğini tehditlerinden biliyordum zaten. Kısa sürede bir çözüm bulamazsak kızların sonu belliydi.

Mutfağa tekrar gelen adam, daha sert bir ifadeyle patronun hâlâ onları beklediğini söyleyerek mutfak kapısında dikilmeye başladı. Kızlar ayaklandığı sırada onlara oturmaları için bir el işareti yaptım. Hiçbir şey yapmadan onları Araf'ın eline teslim etmeyecektim. Adama dönerek Araf'ın odasını sordum. Yalnız gitmeme asla izin vermeyerek o da benimle beraber gelmişti. Koridorda yürürken söylediklerini ciddiye almadım çünkü ben ne diyeceğimi gayet iyi biliyordum. Kapının önüne varmıştık. Anlaştığımız gibi önce adam kapıyı tıklatıp önünü ilikleyerek içeri girdi. Birkaç saniye bekledikten sonra adam dışarı çıktı ve nihayet içeri girmeme müsaade buyurulmuştu.

İki korumadan başka kimse yok muydu da sürekli onlarla uğraşmak zorunda kalıyordum? Sanki suikast düzenleyecekmişim gibi davranmaları sinirlerimi bozmuştu. Kapıyı açıp içeri girdim. Odaya rahatlık veren hoş bir koku yayılmaya başlamıştı. Aynı zamanda içerisi serin olduğu için üşüme hissime engel olamayarak titriyordum. Pencereye paralel olarak konulmuş masanın üzeri düzenliydi ve Araf, önündeki bilgisayarda bir şeyle uğraşıyordu.

Beni görünce ceketinin yakalarını düzeltti. Arkasındaki koltuğa dik bir şekilde oturmuş vaziyetteyken tebessüm etmiştim. Yüzünde niye güldüğümü boş verip neden burada olduğumu merak eden bir ifade belirmişti. Kaşının birini kaldırarak sordu: "Ayşe ve Ferda nerede?" Evde olup bitenden haberi olmadığı için sinirliydi ve Allah'tan hazırlıklı gelmiştim. "Bırakın şimdi Ferda'yı, Ayşe'yi..." diyerek konuyu değiştirip elimde dörde katladığım kağıdı gösterdim. "Siz şu maddede tam olarak ne anlatmak istiyorsunuz, önce onu söyleyin." dedim. Sekiz madde yazılı kağıdı ona çevirip yüzüne bakarken, cevap vermesini bekliyordum.

İmzalı kağıt kanlı canlı gözünün önünde duruyordu. Sözleşmeye kısa bir bakış attıktan sonra konuyla alakasız ters bir soru sordu: "Sözleşmeyi okudun mu?" Kağıdı indirdim.

Tabii ki yazıları okumuştum fakat o an daha önemli bir işim vardı ve aklım başka bir yerde olduğu için tam olarak ne anlattığını anlayamamıştım. Bunu ona da söylediğimde alayla gülümseyerek kağıdı bana uzattı. "Okumadıysan şimdi burada okuyabilirsin, al."

Tereddüt etmeden aldım. Kağıtta yazılanlar iş sözleşmesi gibi kurallar belirtiyordu. Okuduğumda en çok dikkatimi çeken maddeyi Araf'ın yüzüne bakarak sesli okudum. "Madde sekiz: Sözleşmenin çalışan tarafından feshedilmesi hâlinde karşı tarafa yüz bin dolar ödenir."

Ben bu son maddeye neden dikkat etmemiştim? Kağıdı yüzümden çekip tekrar Araf'a baktım. Hiçbir şey söylemeden kağıdı yan çevirip parmaklarımla ortadan ikiye parçalarken çıkan sesle rahatlamıştım sanki ama bu işte bir terslik vardı. Çünkü Araf pek sakin davranıyordu.

Rahat bir nefes aldıktan sonra arkasındaki koltuğa yaslandı. "Pekala, nasıl istersen öyle olsun." Sözleşmeyi yırtmıştım ve yaptığım şeyi hemen kabul etmişti. Kesin bir iş var bu işin içinde, düşündüm. Çok geçmeden çekmecenin içinden bir başka kağıt daha çıkardı. Yüzüme zafer kazanmış gibi gülümseyerek bakarken, "Herhalde sana asli olanı vereceğimi düşünmüyordun, değil mi?" diye sordu. Ağzımı açmama müsaade etmeyip, alaycı yüz ifadesiyle işaret parmağını kağıdın üzerine hafifçe vurarak, "Sözleşme burada!" dedi.

Bunu söylediği iyi olmuştu. En azından sözleşmenin nerede olduğunu öğrenmiştim. Onu da elime geçirip imha etmem en fazla birkaç saatimi alırdı.

Ben bir şekilde kurtulurdum bundan ama asıl merak ettiğim şey Araf'ın amacının ne olduğuydu. Ellerimi göğsümde birleştirerek benden ne istediğini sordum. Aklımdan sayısız şey geçip gitti. Açıkça yazmadığına göre kesin kabul etmeyeceğim bir şey istiyordu.

Önündeki kağıdı gözden geçirerek kısa bir bakış attıktan sonra başını kaldırdı. "Sözleşmede ileri tarihli bir madde var. O gün geldiğinde bana yardım etmeni istiyorum." Sözünün bitmesini bekledim. Araf kendinden emin ifadesiyle arkasına yaslandı: "İki gün sonra anlaştığımız büyük şirketlerin ödül töreni var. Seni benim yerime vekaleten Fransa'ya göndereceğim. Orada küçük bir konuşma yapacaksın ve ödülü alıp ardından Türkiye'ye geri döneceksin."

Heyecandan yığılıp kalacaktım. Tahminlerimde yine yanılmamıştım ve bu kesinlikle kabul etmeyeceğim bir şeydi. Koskoca şirketin temsilcisi niye ben oluyordum? Olumsuz anlamda başımı salladım. Araf'ın bakışları değişti. "Tek gitmeyeceksin. Gökay Bey ve yanında birkaç koruma daha sana eşlik edecek."

Ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım. "Siz niye gitmiyorsunuz?" diye sordum şüpheyle. Vereceği cevap belliydi.

İşim var bahanesiyle beni göndermesine izin vermedim. O da benimle gelirse o zaman kabul ederdim ama Araf'ın hiç öyle bir niyeti yoktu. En azından o konuşur, ben Fransızca'ya tercüme ederdim fakat sorumluluğun hepsini üstlenecek cesareti kendimde bulamamıştım.

"Reddetme nedenin topluluk önünde konuşamama korkusu mu yoksa Fransa'ya gitme korkusundan mı kaynaklanıyor?" Nutkum tutulmuştu fakat kendimi çabuk toparladım. Ona doğruyu söylemek istemediğim için ilk seçeneği kullanarak inandırıcı bir yalanla süsledim cümlelerimi.

"İyiliğiniz için teklifinizi kabul edemem. Sizin gibi önemli bir iş adamını orada temsil etmek haddime değildir. Ola ki ağzımdan çıkacak yanlış bir kelimeyle sizi orada rezil edersem kendimi asla affedemem." Rolümü fazlasıyla inandırıcı oynamıştım. Artık şu saatten sonra yine oraya gitmemi isterse iki gün sonraki konferansta onu rezil rüsva ederdim.

İttifak kuralı daha bir gün bile olmamışken bana nasıl güveniyorsun demek istiyordum. O benden önce davranarak nazikçe boğazını temizledi: "Ben seni o konferansa göndermekte kararlıyım. Hiçbir şey için endişe etmene gerek yok, çünkü ben sana güveniyorum."

Bakışlarımı kaçırarak başka bir yere odaklanıp son sözünün etkisinden çıkmaya çalışıyordum. Ferda'nın her yerde arayıp da bir türlü bulamadığı dosya Araf'ın tam arkasındaki rafta duruyordu. Artık Ferda'nın korkmasına gerek yoktu. Bir bahaneyle odadan çıkıp ona bu haberi nasıl vereceğimi düşünürken Araf dönen sandalyeyi tam da dosyanın olduğu tarafa çevirip ayağa kalkmıştı.

Siyah kalın kapaklı dosyaya doğru bir iki adım attı. Dosyayı eline alınca yerine oturup sandalyeyi masaya yaklaştırdı. Sağ elinde tutup hafifçe sallayarak, "Ferda her yerde bunu arıyordu değil mi?" diye sordu.

Evet anlamında başımı salladım. Sadece Ferda değil, hepimiz o dosyayı araya araya telef olmuştuk. İnşallah Ferda ve Ayşe konusunu unutmuştur da kızları buraya çağırmaz diye dua edip bozuntuya vermeden gülümsedim.

"Ferda demişken... Ben o ikisini çağıralı kaç dakika oldu?" Boşa çabaladığımı bilmeden yaklaşık yirmi dakikadır ayaküstü adama kızları unutturmaya çalışıyordum. Fark ettirmeden konuyu değiştirdim: "Aslında onlar Erdal'ın geldiğini haber vereceklerdi fakat unuttular. Yani insanlık hâli... herkes her şeyi unutabilir, öyle değil mi?" diye sordum yalandan. Araf, sözlerimi onaylar gibi hafifçe başını sallıyordu. Yalnız son sözümden sonra hareketsiz kalarak kaşları çatıldı. "Herkes her şeyi unutamaz, Alisa. Unutmamalı!"

Bu imalı lafın altında yatan hikmeti öğrenmekte ısrar etmiyordum. Alttan alttan bir şeyler söylüyordu. Hiçbir şey anlamıyordum. Bana mı laf vuruyordu bu? Adamlarından biri kapıyı tıklatıp içeri girince Araf'la uğraşmayı bıraktım.

İçeri giren ayımsı beden, bizi bölmek için yalandan boğazını temizleyip susmuştu. Ayımsı diyorum çünkü tıpkı bir ayı kadar iri ve sevimliydi. Ben odadan çıkana kadar da konuşmamıştı. Adam 'git artık' der gibi bakınca, Araf kızların yaptığı yanlışı çoktan unutmuştu bile.

Sahte bir tebessümle yanlarından ayrılırken kapıda karşılaştığımız kızlar az daha üzerime düşüyordu. Araf denen adamdan hem bu kadar korkup hem de dedikoducu kadınlar gibi ne kapısı dinliyorlardı?

Ayşe, Ferda'ya acıtmayacak şekilde eliyle vurdu; öteki ise sessiz olmasını söyleyerek aşağı inmemiz gerektiğini belirtmişti, ama daha merdivenlerden bir adım atmamıştık ki Ayşe beni yanına çekiştirip merakla sordu: "Bu kadar uzun ne konuştunuz?"

Fransa meselesini atlayarak geçiştirici bir şeyler söyleyip, "Doğru dürüst konuşamadık, içeri biri girdi," dedim.

Ayşe, anlamlı bir kafa sallayışıyla gözlerini kıstı: "Memduh'u mu diyorsun? Ay, o ne şerefsizdir o... Araf Bey'in arkasından bin türlü iş çevirir, yine de kimse yediği haltları ispat edemez. O çok sinsi bir adamdır. Aman diyeyim, onun yanındayken konuşmalarına dikkat et, sonra seni gammazlamasın."

Adının Memduh olduğunu öğrendiğim ayıcık, sansar çıkınca bu evde kimseye güvenemeyeceğimi hissettim.

Ferda, evrakları bulamadığı için şanssızlığına lanet okur gibi bir hareket yapmıştı ve az kalsın Ayşe'yi merdiven boşluğuna yolluyordu. Kolundan tutmasaydık, birkaç saniye sonra hiçbirimizin görmek istemeyeceği bir manzaraya şahit olacaktık.

Olayın şokunu çabuk atlatıp kendi aralarında tartışmaya başladılar. Dosyanın Araf'ta olduğunu söyledim. Ferda mutlu olur sanmıştım ama daha çok üzülmüştü. Araf'a bir ton laf saydırdı durdu. "Madem sendeydi ne diye beni bu kadar uğraştırıyorsun!"

Ferda söylenmeye devam ederken başımın ağrıdığını hissediyordum. Bir yerde oturup dinlenmeye ihtiyacım vardı. İkisini de susturarak mutfağa yönlendirdim.

Sabah koşturmaktan yorgun düşen aşçılar bu kez etrafta görünmüyordu. Üstelik kesici, delici ne kadar alet edevat varsa hepsi göz önüne konularak mutfak terk edilmişti. Korkudan ürperdim. Ne aşçılardan ne de hazırladıkları yemeklerden tek bir iz dahi yoktu. Dağınık mutfağın hâlini görünce

Ayşe, aşçılar için üzülmeyi bırakıp kolları sıvadı. "Hemen şuraları toplayalım. Görürse kıyameti başımıza koparır."

Yemek yapmayı biliyormuş gibi buzdolabından yiyecekleri çıkardığını gören Ferda sinirle söylenmeye başladı: "Yazık oldu adamcağızlara, ama bak görürsünüz elbet bir gün çıkar onların da ahı!"

Ferda sinirli olduğu için kılını kıpırdatmamaya kararlıydı. Ayşe, önlüğü boynundan geçirip Ferda'ya kınar gibi baktı: "Yemeği dışarıdan söylersek başımıza gelecekleri ben biliyorum. Hatırla, geçen yıl yine böyle bir olay yaşanmıştı. Hani ben yemek yapmamak için dışarıdan sipariş vermiştim. Sonra yemekten yumurta kabuğu çıkmıştı ve her şeyi itiraf etmek zorunda kalmıştım? Araf Bey o restoran sahibinin burnundan fitil fitil getirmişti." Sözünün burasında bana dönerek anlattı: "İnanır mısın hâlâ dava dosyası kapanmadı!"

Ferda anlamsızca gülmeye başladı. Ayşe'nin anlattığı şeyde komik hiçbir şey bulamamıştım ama kız öyle içli gülüyordu ki sonunda Ayşe dayanamayıp o da sinirden güldü. Bu kızlar onun yanında kala kala neye gülüp neye üzüleceklerini şaşırmışlardı. Baktım ikisinin de susacağı yok, çekmeceleri açıp gözüme kestirdiğim kepçeyi tezgaha vurarak gülmeyi bırakmazlarsa bununla kafalarını kıracağımı şaka yollu söyledim. Buna daha çok gülmüşlerdi.

Sussunlar diye bekledim. Son kahkahalarını da tüketerek sohbet ediyorlardı. İkisi de birbirine yemek yapmayı beceremediklerini marifetmiş gibi ballandırarak anlattılar. Aşçılar ortada yoktu, kızlar zaten lafa dalmış, yemek yapmayı unutmuşlardı. Açlıktan bayılmak üzereydim.

Dikkatlerini çekmek için ikisini de kendine getirdikten sonra emrime amade olmuşlardı. Üç kişiydik ve maalesef benim her şeyi pişirebilecek bir yeteneğim yoktu ama en azından deneyecektim.

Ayşe, Araf'ın sevdiği yemeklerin listesini çıkardıktan sonra kağıdı elime tutuşturup yanımda durdu. Ne pişirelim diye düşünme derdimiz son bulmuştu. Elimdeki kağıttan listedeki yemeklere göz geçirdim. Burada yazılı olan yemeklerden başka yemek yapmak kesinlikle yasaktı çünkü beyefendi başka yemek yemezmiş!

Sırf gıcıklık olsun diye sevmediği yemeği öğrenip akşam yemeği olarak pişirmek istemiştim. Bunu yaparsam sadece kendimi değil, suçu olmayan kızları da yakardım ama kısa süreliğine de olsa bir müddet burada olmam gerekecekti.

Kağıttaki el yazısı okunaklıydı ama yemeklerin neredeyse hiçbirini nasıl yapacağımı bilmiyordum. Hangisini pişireceğimize karar vermeden önce detaylı bir araştırma yaparak internetten yemeklerin isimlerini arattım. En kolay görüneni yapmaya karar verdik.

Ben tencereyi ararken Ferda tezgahın üzerindeki kepçeyi almış, makineye koymuştu. Tuhaf bir ifadeyle yüzüne bakınca ne olduğunu anlattı: "Buzdolabının üzerindeki kağıtta yazılan kurallara dikkat et, yoksa yemek çöp olur. Lütfen bir yemek davası daha çıkmasın."

Önce saçlarımı toplayıp sonra ellerimi yıkadım. Yemeğin adını yazıp öne çıkan videoya tıkladım. Adım adım ne yapılacağını dinlerken, mutfağı birazcık dağıtmıştık ve henüz ortada yiyecek bir şey yoktu. Araf burayı dağınık hâlde görmesin diye hızla dağıttıklarımı topladılar. Onların bu hâline üzülüyordum. Tezgahın her köşesini dikkatle temizleyip eski hâline geri getirdiklerinde yemek pişirme işini tekrardan bana bıraktılar.

Yarım saatte pişen yemeği bir saat yirmi dakikaya anca yetiştirebilmiştim. İlk denememe göre fena sayılmazdı. Görüntüsü güzeldi ama aynı şeyi tadı için söylenir miydi bilmiyordum çünkü yemeğin tadına bakmamıştım.

Araf aşçıları öldürmeseydi akşam yemeğini ağız tadıyla yerdi, fakat şimdi tatlı mıdır tuzlu mudur ne olduğuna bakmaya bile cesaret edemediğim yemeği yiyecekti. Bu da ona ders olsun.

Yemeği servis etmeden önce geri kalan işleri kızlar yapmıştı. O yemeğine başlamadan benim de gitmem gerekirdi, aksi takdirde aşçıların gömüldüğü yerden kendim için de bir adet mezar kazılmasını istemiyordum.

Ayşe tabakları götürürken yorulduğumu fark etmişti. Salatayı elimden alıp, "Ver ben götürürüm onu. Araf Bey yarın sabah erkenden burada olmanı söyledi. Mutlaka erken gelmeye çalış. Sabah saat altıda kahvaltısını yaptığı gibi evden çıkıyor, haberin olsun." dedi.

Ferda ve Ayşe kaçta gelmem gerektiğini tartışmaya başladılar. Kimse söylediğim hiçbir şeyi duymamıştı. O lanet sözleşmeyi imzalarken başıma geleceklere dair en ufak bir fikrim yoktu.

Mutfaktaki işimizi bitirmiştik. Ayşe de yemeği masaya bıraktı ve çantasını, not defterini alıp dışarı çıktı. O sırada Araf aşağı inmişti. Masanın yanına gelerek en baştaki sandalyeye oturdu. Çaktırmadan ne yaptığına bakıyordum.

"Buraya gel, lütfen." Adama canavar muamelesi yapmayı bırakıp salona yöneldim. Masanın üzeri kusursuz bir şekilde hazırlanmıştı. Ellerini karşı sandalyeye doğru uzatıp oturmamı işaret etti. Ayakta dikilerek yorulmak işime gelmemişti. Karşısına oturdum. Etraf o kadar sessizdi ki köşedeki şöminenin ateş sesleri kulaklarıma dolmuştu.

Hiç korkmadan direkt Araf'a bakınca onun da bana baktığını fark ettim. Neden baktığımı değil, niçin yemek yemediğimi sordu. Kızlar sadece tek servis yapmıştı. Ayşe ve Ferda çoktan çıktığına göre o zaman önümdeki yemeği o mu getirmişti?

Kafamı kaldırıp dikkatle Araf'a bakıyordum. Belli ki ben yiyene kadar o tabağına dokunmayacaktı. Küçük bir parça ağzıma atıp çiğnerken yemeğin az tuzlu olduğunu fark ederek çatal bıçağı bırakıp su içtim. Yemeği yediğimi görünce o da yemeye başlamıştı.

Gözlerinin derinliklerinde, daha önce hiç kimsede hissetmeyeceğim kadar yoğun bir ilgi vardı. "Sana zarar vermek gibi bir niyetimizin olmadığını anlamışsındır umarım."

Sözlerine inanmadım. Ortadan kaybolan aşçıların akıbetini öğrenene kadar da inanmayacaktım. Kendimden emin bir ifadeyle arkama yaslanarak "Sokaklar sizin gibi insanlardan daha güvenlidir," dedim.

Yüz ifadesi değişti. Önündeki yemek tabağının kenarını parmaklarıyla hafifçe kendinden uzaklaştırınca yemeyeceğini anlamıştım. Az önceki sözlerime alınmamış gibi gülümsedikten sonra alay ederek sordu. "Nereden biliyorsun öyle olmadığını, yoksa karşımda tecrübe mi konuşuyor?"

Derin bir nefes alıp ona baktım: "İnsanları iyi gözlemlerim ve hislerim asla beni yanıltmaz. Herkesin güvenilmez bir tarafı vardır mutlaka."

"Son sözünü baban için de düşünür müsün? Onun da güvenilmez tarafı olmalı mutlaka." Yaramı kanatmak için uğraşıyordu ama acılarım çoktan kabuk tutmuş, hislerim köreltmişti.

Olan biteni güçlükle hatırlıyordum; babamın öldüğü ân gözlerimin önüne geldi.

Bedeni araba koltuğuna bağlanmış, başından tek kurşunla yanarak ölen bir ceset...

Eskiden çok daha fazla şey hatırladığımın farkındaydım. Unutmamak için ne kadar çaba sarf etsem de bana o günden geri kalan tek şey buydu. Gözlerimi açtığımda Araf yemek yemeği bırakıp arkasına yaslanarak beni izliyordu. Bu işkenceyi daha fazla uzatmadan ayağa kalkıp eve gitmek istediğimi söyledim.

Bölüm : 31.07.2024 14:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...