3. Bölüm

3. Bölüm: "Atalar, Ruhlar, Soylar ve Kanlar."

Melda
meyyll

 

Kör edici karanlığı atlatmış şimdi nefes kesici manzarası olan bir uçurumun kenarındaydı. Az önce bacaklarını bile ayırt edemeyecek bir karanlık onu kucaklarken şimdi eşsiz bir manzarayla gözleri ziyafet çekiyordu.

 

 

Ödül müydü bu?

 

 

Bilmiyordu, düşünemiyordu, anlam vermek istese bile bunun için çaba sarf edemiyordu. Sanki... Sanki... Olmuyordu işte. Yapamıyordu.

 

 

Bir şey ona engel oluyordu. Sanırım? Düşüncelerinin bulanıklaşmaya başladığını hissedince manzaraya odaklandı.

 

 

Yüzüne esen ve onu yere düşürmeye çalışan rüzgara karşı dimdik ayakta duruyor ve uçuruma bakıyordu. Atlasa ölür müydü? Kurtulur muydu? Bunu deneyecek kadar cesaretli biri değildi yada cesur biriydi ama o bunu hatırlamıyordu. Nasıl biriydi?

 

 

Kendi kendine hafızasını zorladı. Bir isim, daha önceleri aklına gelen bir düşünce, anne, baba, eş, dost... Aklına hiçbir şey gelmedi. Umutsuzluğa kapılmadı çünkü zaten başaramayacağını biliyordu.

 

 

Uçuruma tekrar odaklanıp bakınca bu sefer daha önce fark etmediği bir şeyi gördü. Bir ordu kadar kalabalık at sürüsü uçurumun yamaçlarına doğru sırtlarında taşıdığı insanlarla birlikte geliyordu.

 

 

Davul yada ona benzer bir ses adının ne olduğunu bilmiyordu ama bu insanların gelişini kutlar gibi ritmik bir sesle onları selamlıyor ve karşılıyordu.

 

 

Güm, güm, güm!

 

 

Kalbi de aynı bu ritimde çarpmaya başladı.

 

Şafak söküp yerini güneşe bıraktığı hâlde bile ben hâlâ çalışma odasında önümdeki evraklara bakıyordum. Tüm gece uyuyamamış Satvir beni yalnız bıraktığında ise odamdan çıkıp çalışma odasına kendimi atıvermiştim. Kafamı meşgul etmem gerekiyordu ki en iyi çözüm kesinlikle bir ton kağıtla göz göze gelmekti.

 

 

Kalbim beni uyutmuyor, midem ise bana rahat vermiyordu.

 

 

Uykusuz kalmaya alışkındım hatta işlerimi hallettikten sonra saatlerce uyumaya bayıldığım için bilerek her şeyi sabahlayarak hallederdim.

 

Satvir bana ne zaman yardım teklifi etse sürekli reddediyordum. Onun kendi sorumlulukları, benim ise kendi sorumluluklarım vardı. En ufak şeyde bile yardım alırsam şehrimi nasıl hak ettiği gibi yönetecektim? Nasıl layık olacaktım?

 

 

Bazen bu kadar sorumluluğun altında ezilecekmişim gibi hissediyordum.

 

 

Kapı zarif bir şekilde çalınıp düşüncelerimi böldüğünde kafamı ayinler ile ilgili şikayet ve önerilerin olduğu zarftan kaldırdım ve "İçeri gelin lütfen." diye seslendim.

 

 

Eva, hafifçe araladığı kapı ağzından kafasını uzatıp bana şirince gülümsedi. "Müsait misiniz, leydim?"

 

 

Koyu kahve saçları ve kestane rengi teni ile onu her zaman eski bir kütüphaneye benzetirdim. Hoş bir tabirdi. Bence.

 

 

"Müsaitim." dedim onun sevimli gülüşünü taklit etmeye çalışarak. Yanaklarım mimiksiz durmaya alıştığı için bu ani hareketle sızlasa da gülümsemeye devam ettim. "Elinde bir tepsi varsa tabii."

 

 

Yavaşça kıkırdayıp kapıyı tamamen açtı ve elinde benim için hazırladığı kahvaltı tepsisi göründü. Gözlerimin minnet ve açlıkla ışıldadığını hissediyordum. Eminim ki Eva, gözlerimin parlaklığını görüyordu.

 

 

"Çok yorulmuş olmalısınız. Tüm gece sabahladığınızı Lord Satvir'den öğrenince size bir şeyler hazırlamak istedim." Odaya minik adımlar ile giriş yapıp topuğu ile kapıyı arkasından kapattı. Tepsiyi dökmemeye dikkat ederek yavaşça masama bırakıp saygıyla geri çekildi. Oturduğum koltukta dikleştim ve Eva'ya teşekkür edercesine baktım. "Umarım beğenirsiniz, leydim. Geçenki yemeğin tuzu azdı ama yine de hepsini bitirmiş olduğunuzu görünce çok mutlu oldum. Onun için de teşekkür etmek istedim."

 

 

"Eva..." dedim yavaşça ve gözlerim hazırladığı tepside gezindi. Benim için ormandan topladığı meyveler ile çay demlediğini görünce elimde olmadan sırıttım. "Asıl ben teşekkür ederim. Görevin olmamasına rağmen bana kahvaltı hazırlaman çok hoş."

 

 

"Benim için bir onurdur."

 

 

Minnetle ona gülümseyip elimle önümdeki koltukları işaret ettim. "Bana eşlik eder misin?"

 

 

"Ben tokum, leydim ama siz yerken sohbetinize eşlik edebilirim." diyerek elimle buyur ettiğim koltuğa oturdu ve elbisesinin eteklerini düzeltti. Saçları benim siyah saçlarımın daha açık bir tonuydu ve gözleri ile uyum içerisindeydi. Esmer teni ve çilleri ile eminim çok güzel bir gençliği olacaktı.

 

 

Bir süre sessizce yemeğimi yerken beni izledi ardından önümde duran kağıtlara bakmaya başladığını görünce daha rahat okuyabilmesi için birini ona uzattım. Gülümseyerek uzanıp elimden aldı.

 

 

Eva, kağıdı incelerken bende çayımdan bir yudumu ağzımın içine yuvarladım ve onu izlemeye başladım. Gözleri satırlar arasında mekik dokuyor, kaşları havalanıp alçalıyordu. "Vay canına, çarşı esnaflarının bu kadar çıkarcı olduklarını bilmiyordum."

 

 

Bardağımı tepsiye bırakıp omuzlarımı silktim. "Emin ol, bu dünyada çıkarı olmayan kimse yok." dedim ve cümlemi kendi içimden tamamladım. 'Benim bile kendime ait çıkarlarım var.'

 

 

Eğer çıkar aramadan yoluma devam eder ve karşılıksız iyilik yaparsam... Cadılar Şehri Zhewin'in geleceği pek parlak olmazdı.

 

 

Eva sakince kağıdı ait olduğu yere koydu ve gözlerimin içine bakmaya başladığında ise söylemek istediği bir şey olduğunu anladım. Gözleri susmuyor, göz bebeklerinden çıkmak için uğraşan cümleler bana bağırıp duruyordu.

 

 

"Dinliyorum, Eva."

 

 

Onu gözlerinden anlayacağımı bildiği için hiç şaşırmadan direkt konuya girdi.

 

 

"Lord Satvir bu sabah erken saatlerde bir açıklama yaptı. Başkente gidiyormuşsunuz ve ne zaman geri döneceğiniz ise belli değilmiş. Elbette Lord Satvir'in sözlerine inanmıyor değilim ama bir de sizden duymak istedim. Gerçekten gidiyor musunuz?" Derin bir nefes alarak cümlesine devam etti. "Dönmemek üzere mi?"

 

 

Yarısını bile yiyemediğim tepsiye baktım ve bu soru karşısında iştahım kesildiği için daha yiyemeyeceğimi anladım. Yine de Eva'yı üzmek istemiyordum. Kendimi bir lokma daha almaya zorladım.

 

 

"Dün öğlene doğru kraldan mektup aldım ve gece saatlerinde ise kutsal mağaraya gittik." Ağzımdaki lokmayı bitirdikten sonra çayımdan bir yudum aldım. "Kral, ülkedeki tüm varisleri ve birkaç kişilik meclislerini başkente çağırmış. Elbette beni de çağırdı. Bize eşlik etmesi için Şövalye Birliği gönderdi."

 

 

Yüzü düşen Eva elbisesinin etekleri ile oynamaya başladı. "Yani gerçekten gidiyorsunuz."

 

 

"Pek bir seçim şansım yok," dedim ümitsizce. Gözleri doldu dolacak gibiydi ama ısrarla bana bakmaya devam ediyordu. Gülümseyerek uzandım ve omzuna dokunarak telkin edercesine okşadım. "Geri döneceğim, Eva. Herkes evine geri döner. Hem bensiz biraz kafa dinlersiniz olmaz mı? Eminim cadı çocuklar derslerine ara verileceğini sandığı için çoktan mutlu olmuşlardır."

 

 

Masamın üzerinde uzanan ve tüm gece beni uğraştıran kağıtlardan birini havaya kaldırdım. "Boşuna sevinmesinler. Onlar için epey uzun bir ders programı hazırladım bile."

 

 

Kendini gülmeye, en azından gülümsemeye zorlayarak, "Kimsenin kafa dinleyeceğini düşünmüyorum, leydim. Aksine halk kaygılı görünüyordu. Cadı çocuklar da sandığınızın aksine epey üzgündü." dedi.

 

 

"Hey!" Okşadığım omzunu tutup Eva'yı kendine gelmesi için biraz sarstım. "Geri döneceğim. Temelli gitmiyorum."

 

 

"Leydi Valeria'da böyle söylemişti ve 3 senedir kendisini göremiyoruz." Sesi alçak perdeden çıktığı ve kafasını aşağıya doğru indirdiği için gözlerinin dolduğunu ve ağlamamak için kendini kastığını anladım. "En azından onun başımıza bırakabileceği bir kızı vardı. Peki siz, leydim? Siz bizi kime emanet edeceksiniz?"

 

 

Eva her zaman duygusal bir kız olmuştu. Her zaman. Duygularını korkmadan yaşayabilmesi hep takdir ettiğim bir özelliğiydi ama şu an bu duygusallığı benim elimi, ayağımı buz kestiriyordu.

 

 

Bunu düşünmekte ve korkmakta haklıydı. Eminim onun kadar halkım da çok endişeliydi. Satvir'in yaptığı açıklamayı yetersiz bulduğumdan değil ama halkımın gönlünü rahatlatmak için gitmeden önce kendi ağzımdan bir açıklama yapmayı aklımın bir köşesine not ettim.

 

 

Annem, Valeria, tüm sorumluluğu 16 yaşında bir kıza yükleyip gittiğinde bile halkım bu kadar endişelenmemişti. Bana güveniyorlardı. Bu güveni nasıl kazandım bilmiyordum ama kaybetmemem gerektiğini biliyordum.

 

 

"Sizi birine emanet edip terk etmeyeceğim, Eva" dedim ve elimi omzundan çektim. Elmasa benzeyen göz yaşları yavaşça yanaklarından intihar edip elbisesinin eteklerine çakıldılar. "Bana güveniyorsun değil mi?"

 

 

Kafasını aşağı yukarı salladı ve sağ eliyle gözlerini silip sonunda suratıma bakmaya başladı. "Elbette, leydim. Tüm kalbimle."

 

 

"O hâlde ağlama artık, bana güven." dedim nazikçe ve gözlerinin içine bakıp kocaman gülümsedim. "Rica etsem çatı katındaki toplantı odasını hazırlayıp meclisimi çağırabilir misin?"

 

 

Gözlerimden cesaret almış olmalı ki ağlamaklı hâli gitmiş yerini hizmete hazır bir vatandaşa bırakmıştı. "Elbette, Leydi Léane."

 

 

Yavaşça oturduğu yerden kalktı ve ufak bir reverans yapıp odamdan asilce çıktı. Şimdi ise önümde soğumuş bir tepsi ve yakında gerçekleşecek ayinler için planlama yapılmasını bekleyen kağıtlar vardı.

 

 

Derin bir nefes alarak önce tepsimdeki tüm yemekleri bitirdim. Eva'yı üzmeyi hiç ama hiç istemiyordum. Sonra ise son kez planlamalara göz gezdirdim.

 

 

Birkaç gün içerisinde gerçekleşecek olan dolunay ayinlerimizin amacı, atalarımızı kutsamaktan çok ay ışığının cadıları ve güçlerini temizleyip yenilediğine inanmamızdı.

 

 

Bu dolunayda, ay ışığı beni kutsarken başkente giden yolların üzerinde hüzünle etrafı izleyecek ve şehrimdeki kutlamaları düşünüyor olacaktım.

 

 

Ve biliyordum ki, bu kaçırdığım son ayin olmayacaktı. Bilmediğim şey, kaç ayin kaçıracağımdı.

 

 

Yeni ay ayinlerimiz geldiğinde işte o zaman atalarımızı onurlandırırdık. Cadı çocuklarımızı atalarımızdan gelen karmalardan korumak ve sakınmak için özellikle katılmalarının önemli olduğunu söyler ve eğlenmeleri, ayinleri sevmeleri için, ayrıca uğraşırdım.

 

 

Şu zamana kadar bu konuda başarılı olduğumu düşünüyordum. Annemin ben çocukken düzenlediği ayinlerde, cadı çocuklarımız için böyle şeylere özenmez, benim kadar duyarlı davranmazdı.

 

 

Annemden daha iyi bir yönetici olduğumu biliyordum ve bu varis ünvanından kurtulup da haklarımı elde edersem eminim ki iyi bir lider olurdum.

 

 

Planlamayı bitirince kağıdın sağ alt köşesine mühürümü bastım. Boynuzları olan bir gölge. Cadıların mührü buydu.

 

 

Evrak işlerinden tamamen arındığımı fark edince masayı toparladım ve beni tüm gece uyutmayan kağıtları kucağıma alıp odadan çıktım. Yediğim tepsinin odada kaldığını biliyordum ama eminim ki Eva onunla sonra ilgilenirdi. Şu an odama gidip birbirine girmiş saçlarımı düzeltmek ve elbiselerimden birini giymek istiyordum.

 

 

Gün ışığı koridorlarda dans ediyor ve her bir köşeyi aydınlatıyordu, bu bana kendimi canlı hissettirdi. Hatta o kadar iyi hissettirdi ki bir an gitmek düşüncesi kafamdan siliniverdi. Sanki tüm gece sabahlayarak işlerimi hallettmişim de evrakları Satvir'e teslim edip akşama kadar uyuma planımı gerçekleştirmeye gidiyormuşum gibi hissettim.

 

 

Bu rutini bir daha yaşayamayacaktım. İsteyerek bu yola girmiştim ve sonuçlarının farkındaydım ama bunun ağırlığından nasıl kalkabilirdim işte bunu yaşayıp görecektim. Yaşarsam ve başarırsam tabii ki.

 

 

Koridordan yavaşça geçerken karşılaştığım birkaç cadı eğilerek selam verdiler.

 

 

"Günaydın, Leydi Léane. Güzel bir gün öyle değil mi?"

 

 

"Yine sabahlamış olmalısınız, efendim."

 

 

"Her zamanki gibi göz alıcısınız, leydim."

 

 

Hepsiyle tek tek konuşup gülümsedim. Eva'nın dediği gibi şu ana kadar konuştuğum herkes belli etmemeye çalışsa da gergin görünüyorlardı. Bu konuda gözümü açtığı için, içimden Eva'ya teşekkür ettim. Kesinlikle gitmeden önce bir konuşma yapmalıydım.

 

 

Yaşadığım bina aynı zamanda şehrimizin ana binasıydı. Zemin katta bir kütüphanemiz vardı. İkinci katta ise annemin zamanında onun koleksiyon yapmaktan hoşlandığı süs eşyaları, balmumu mühürleri, kokular ve içkiler ile doluydu. Yönetimi elime aldığım zaman oradaki her şeyi çarşı esnaflarına satmış ve iyi bir gelir elde etmiştim. Gelir elde etmenin yanında esnafların güvenini de kazanmıştım.

 

 

Her şeyi satmanın ardından ikinci katı cadı halkım için yardıma ihtiyacı olan, isteği yada bir şikayeti olan herkese açık bir yer haline getirmiştim.

 

 

Buraya gelip ne söylemek istiyorsanız yazmış olduğunuz bir mektubu Eva'ya vermeniz yeterliydi. Satvir, her bir mektubun peşine düşüyor ve hallediyordu.

 

 

Üçüncü kat küçük olduğu için burayı değerlendiremezdim bu yüzden bu katta Satvir ile benim yatak ve çalışma odalarımız vardı.

 

 

Dördüncü kat, teras katımız, toplantı odamızdı.

 

 

Koridorun sonundaki odama girip kapıyı kapattım ve kucağımdaki evrakları masaya bırakıp doğruca banyoya girdim. Dünkü yere çöküş halimi hatırlamamaya çalışarak saçlarımı düzeltmeye koyuldum. Kustuktan sonra banyo yaptığım için kendimi kirli hissetmiyordum. Sadece gece saçlarım ile o kadar uğraşmıştım ki karman çormanlardı. Satvir'in hediyesi incilerle dolu tarakla yavaşça işkence çeken telleri kurtardım.

 

 

Satvir hediyeleşmekten pek hoşlanmaz ve doğum günlerine değer vermezdi. Annem bizi terk ettiğinde ise geçmiş 16. yaş günüm için bana bir tarak alması hem çok saçma hem de çok tatlı bir hareketti. Beni mutlu etmek için aklına gelen ilk fikri uyguladığını düşündükçe kendimi sırıtmaktan alıkoyamıyordum. Hediye paketine koymak aklına bile gelmemiş olmalı ki birden incili tarakla karşımda dikilip geçmiş doğum günümü kutlamıştı.

 

 

Kendimi güzel bulmaya başlayınca bir süre aynaya baktım. Küçük bir yüz ve bu yüze ters oranla büyük bir alna sahiptim, bu yüzden kakül kullanmayı seviyordum. Düz inen bir burun ve Satvir'in sıkmalık dediği yanaklar ile kızıl-kahve gözler...

 

 

Léane tasviri bundan ibaretti.

 

 

Saçlarımı son kez tarayıp odama geri girdim. Yanıma birkaç önemli eşya dışında bir şey almama gerek olmadığından toparlanma gibi bir hazırlık telaşına girmeyecektim. Eminim ki annem geleceğimi biliyor ve ona göre odamı hazırlıyordu.

 

 

Karşı karşıya geldiğimizde neler konuşacağımızı bilmiyordum. Şehri hakkında mı yoksa benim hakkımda mı sorular soracaktı?

 

 

Şu an annem ve Keith düşünmek istediğim son şeyler bile değildi.

 

 

Dolabımın içinden giymeyi plandığım kırmızı elbiseyi aldım. İnce askılarından tüller sarkan bir elbiseydi. Göğüs dekoltesi fazlaydı ama beni rahatsız etmiyordu. Elbisenin eteği belimden sonra bollaşsa da yırtmacı bu açığı kapatıyor ve elbiseyi tamamlıyordu.

 

 

Takı takma havasında olmadığım çekmecemin kapağına dokunmadım bile ama taç bir takı değildi. Bir güç ve sorumluluk sembolüydü ve her daim başımın üstünde taşımam gereken bir parçamdı.

 

 

Aynadan son kez kendime baktım ve masanın üstündeki kağıtları alıp odadan ayrıldım. Kendimi toparladığım için daha iyi hissediyordum.

 

 

Görünüşümü düzeltmiş olabilirdim ama kalbim dün gece nehir kenarındaki çocuk için darmadağınık duruyordu.

 

 

Arafa kadar peşindeyim.

 

 

Bana yazdığı notu ilk önce atmayı düşündüm. Sonra ise aklıma yakmak geldi çünkü kağıdı atsam bile bir süre sonra çöpten alacağımı biliyordum ama iyice düşününce yakmanın da iyi bir fikir olmadığını anladım. Geri dönüşü olmayacağı için çok pişman olacaktım.

 

 

Pişman olmaktansa canımın yanması daha iyiydi.

 

 

Tüm gece masamın üzerinde duran mektupla göz göze gelmek olmayan uykumu da sürekli açmama yardımcı olmuştu.

 

 

Keith, canımı yaksa da alakası olmayan konuda bile bana iyi gelmeyi başarıyordu.

 

 

Tasviri aklıma gelmeye başlayınca kucağımda olan kağıtları daha sert tutarak merdivenlerden çıkmaya devam ettim. Şu an Keith hakkında düşünmek istemiyordum. Ona olan ihanetimi öğrendikten sonra eminim benden nefret edecekti.

 

 

Sonsuza kadar.

 

 

Terasa vardığımda kapıyı açmadan önce durdum ve derin bir nefes aldım. Şu an genç bir kıza değil ermiş bir lidere ihtiyacım vardı. Sadece benim değil, herkesin bir lidere ihtiyacı vardı.

 

 

Nefes al, nefes ver, Léane.

 

 

Kendime izin verdiğim süre dolduğunda kapıyı açtım. Üstünde gölge ve boynuz oymalı kapı Satvir'den bile ağır olmalıydı.

 

 

Kanatlı kap iki yana açıldı ve gıcırdayarak gelişimi adeta duyurdu. Odanın ortasındaki uzun masada herkesin toplandığını gördüm. Son gelen her zamanki gibi bendim. Hiç sorun etmemekle birlikte bunu bir geleneğe bile dönüştürmüşlerdi.

 

 

Masanın benim için ayrılan baş köşesine doğru ilerlerken herkes oturduğu yerden kalktı. Kadınlar sol ellerini rahimlerine götürüp beni selamlarken erkekler sağ eliyle kalbini tutarak beni selamladı.

 

 

Kadınların rahimlerini tutması biz cadıların doğurganlığını ve soya bağlılığımızı temsil ederdi. Erkeklerin kalbini tutması ise soylarına olan sadakatini ve sevgisini gösterirdi.

 

 

Soyum, şu an vâris olarak hüküm sürmemi sağlayan bir ayrıcalıktı.

 

 

Benim atalarım, asırlar boyunca soyuna başka bir ırkı karıştırmadığı için saf cadı ve gölge yöneticisi olduklarına inanmışlardı. Hatta öyle inanmışlardı ki tüm cadılara bunu aşılamış ve yönetici konumuna yükselmişlerdi.

 

 

Saf güç ve saf kanın soydan geldiğine inanmışlardı.

 

 

Ta ki annem bu soyu kirletene kadar.

 

 

Bunu benim ve Satvir dışında kimse bilmiyordu. Bu soyu ben kirletmemiştim ve düzeltecek olan da ben değildim. Beni kendi kızı sanarak ölen büyücü adam gerçekleri arafta öğrenmiş miydi, merak ediyordum.

 

 

Aklıma gelen mezar taşını düşüncelerimden uzaklaştırdım ve başım dik bir şekilde masanın baş ucundaki koltuğuma oturdum. Ben yerime yerleşsem bile otuz üç saniye boyunca beni selamlamaya devam ettiler. Süre bitince ise sandalyelerin gıcırtı sesleri eşliğinde herkes masadaki yerine yerleşti.

 

 

Sağ çaprazımda Satvir, sol çaprazımda Achlys oturuyordu. Sadece üçümüzün yeri her daim sabitti. Geri kalan meclis üyelerim ise istedikleri yerde oturmakta özgürdü.

 

 

Atalarımızın kurduğu ilk cadılar meclisinde kim hangi pozisyondaysa nesiller olarak bunu devam ettiriyorduk. Soy, bizi oluşturan en önemli unsurlardan sadece biriydi.

 

 

Ataları ve soyu sayesinde bu mecliste olmayan tek kişi, Satvir'di. O kendi emeği, gücü ve bana olan sadakati sayesinde bu konuma yükselmişti. Atalarımızın kurduğu mecliste Satvir'in oturduğu pozisyonda oturması gereken bir soy elbetteki vardı ama annem başkente gittiğinde sağ kolunu ve onun kızını da yanında götürmüştü. Merak ediyordum, benim kimin kızı olduğumu sağ kolundan saklamış mıydı?

 

 

Saklaması en doğrusu olurdu. Çünkü annem ve benim soyumdan sonra en safkan soy onlarınki olduğu için, sağ kolumuzdu. Sadakatlarinden ve güçlerinden ötürü değil. Kanlarından dolayı.

 

 

Soyumuzun kirlendiğini öğrenir öğrenmez beni ve annemi devirip yönetici konumuna yükselmek için elinden geleni ardına koymayacaklarını biliyordum. Umarım, benim bildiğim şeyi annem de biliyor ve ona göre davranıyordur. Umarım.

 

 

Sağ tarafımda oturan Satvir'in gözlerinin ağırlığını üzerimde hissedince ona baktım. İyi olup olmadığımı anlamak istiyorcasına göz bebekleri yüzümü inceliyor ve bir ipucu arıyordu. Onu endişelendirmek istemediğimden yavaşça gülümsedim ve sol tarafımda oturan Achlys'e baktım. Satvir'den sonra soyuma ve bana olan sadakatine güvendiğim kişiye...

 

 

Satvir benim kollarım ve bacaklarımsa Achlys ise benim beynim ve kalbimdi.

 

 

Mavi saçlarını örüp tepesinde topuz yaparak beyaz gerdanını gözler önüne seren ve nefis bir görüntü ile sol yanımda oturan Achlys, saçlarıyla aynı renk gözlerini bana dikti.

 

 

"Toplantıyı başlatıyorum." Sesim toplantı odasında yankı yaparak herkese ulaştığında kimseden bir çıt çıkmadı. "Duyurusu olan var mı?"

 

 

Birkaç kişi yerinden kımıldasa da cesaret edip konuşan kişi masanın en ucunda oturan Zera olmuştu. "Leydim, izninizle bir konu hakkında sizi uyarmak istiyorum."

 

 

"Dinliyorum, Zera."

 

 

Oturduğu sandalyeden kalkıp masanın ucunda ayakta dikildiğinde herkesin odak noktasıydı. "Halk endişeli leydim. Hem gitmenizden ötürü hem de kralın davetinin belirsizliği cadıları huzursuz ediyor. Gittiğinizde oluşabilecek ayaklanmalar ve kaygılardan ötürü sizi uyarmak istedim."

 

 

"Peki," Beni tüm gece uyutmayan kağıtları bir tur düzelterek konuşmama devam ettim. "Bir önerin var mı?"

 

 

Zera, sessizleşti ve başını öne eğerek cevabını belli etti. Her zaman gördüğüm şeyleri söyler ve bir fikir sunmazdı. Bu huyundan hoşlanmasam da iyi bir gölge yöneticisiydi.

 

 

Derin bir nefes alarak elimle koltuğunu işaret ettim. Benim işaretimi anlayarak yerine oturan Zera gözlerimin içine diğer herkes gibi bakarak beklemeye başladı.

 

 

"Başka duyurusu yada sorusu olan var mı?"

 

 

"Yönetimi kime emanet edeceksiniz, efendim?" diyerek masanın ortasına başka bir sorunu atan Julian'a baktım. Satvir'den sonra görüp görebileceğiniz en güçlü erkek cadıydı ve oturduğu pozisyonu kesinlikle hak ettiğini düşündüğüm yegâne kişilerdendi.

 

 

"Önerin var mı?"

 

 

"Var, leydim. İzninizle sizinle paylaşabilir miyim?" Memnun bir şekilde sırıtarak başımı yavaşça eğdim ve konuşması için gereken onayı verdim. "Lord Satvir'in burada kalmasını öneriyorum. Kendisi sizin hem sağ kolunuz olduğundan gözünüzün arkada kalmayacağı biri olmasının yanında da zeki ve tecrübeli karakteri sayesinde de siz gelene kadar Zhewin'i elinden gelen en iyi şekilde yönetebilecek tek kişidir."

 

 

Gözlerimin içine ne düşündüğümü anlamak istercesine bakarak konuşmaya devam etti. "Lord Satvir, elbette yeri doldurulamayacak biri. Başkentte de ihtiyacınız olacağı için onun yerine beni almanızı öneriyorum. Elbette onun kadar güçlü değilim ama olmak için çabalıyorum, leydim. Emin olabilirsiniz."

 

 

Sağ eliyle kalbini tutarak önümde eğildi. "Size layık olabilmek için elimden geleni yaparım."

 

 

Julian, doğrulduğunda ona kocaman gülümsedim. Gülümsemem ona cesaret aşılamış olacak ki gözleri gururla parlamıştı.

 

 

"Güzel sözlerin ve fikrin için teşekkür ederim, Julian."

 

 

Tekrar eğilerek selam verdi ve ardından sessizce yerine oturdu.

 

 

"Başka sorusu olan?"

 

 

Kimseden bir ses çıkmayınca gelirken getirdiğim kağıt tomarlarını sol tarafımda oturan Achlys'e uzattım. Biraz inceledikten sonra yanında oturan meclis üyemize verdi. Herkes tüm gece uğruna uykusuz kaldığım kağıtları inceleyene kadar sessizce bekledik.

 

 

Zera ve Julian'ın sorunlarını cevapsız bırakmış olsam da ne yapmam gerektiğini biliyordum. Herkes kağıtları incelerken odada bulunan atalarımızın heykellerine baktım. Büyük bir ustalıkla en ince ayrıntısına kadar işlenmiş olan heykeller beni her seferinde cezbediyor ve toplantı odasını antik bir mağaraya çeviriyordu.

 

 

Toplantı odamız, cam tavanı sayesinde geceleri insanın ruhunu derinleştirirken gündüzleri ise ruhunu aydınlatıyordu. Güneş tepemizde parlarken masaya yansıyor ve ışık şöleni ile dikkatimizi çekmeye çalışıyordu.

 

 

Kağıtlar tekrar bana dönünce elimle bir tur düzeltip, "Önerisi veya itirazı olan var mı?" diye sordum.

 

 

Kimseden bir ses çıkmayınca ise başardığımı anladım. Tüm gece uğraşmama değmişti. Kendimle anlık gurur duyarak gülümsedim.

 

 

Hepsinin yüzünde tatmin olmuş bir ifade vardı ve bu tüm uykusuzluğumu silip süpürdü.

 

 

"Evet, bu konuda bir sıkıntımız yoksa asıl konuya gelelim." dedim ve düzelttiğim kağıtları masanın ortasına koyup Achlys'e döndüm. "İkizler geldi mi?"

 

 

Achlys sorumu havada bırakarak ellerini masanın yüzeyine koydu ve zarifçe kalktı. Su mavisi elbisesi saçlarının koyuluğuyla hoş bir ikili olmuştu. Etekleri savrularak kapıya doğru gitti ve benim girdiğim kanatlı kapıyı gösterişli bir şekilde iterek açılmasını sağladı.

 

 

Achlys hakkında bilinmesi gereken en önemli şey: Gösterişi seviyor olmasıydı. Benden bile çok seviyordu ki buna çok şaşırıyordum.

 

 

Merikh ve Maniae, görüş açımıza girerek odanın içinde çekingen adımlarla yürüdüler. Hatta Maniae o kadar çekingendi ki ayaklarına bakarak yürüyordu. Takılıp düşmemesine şaşırarak yanında onunla beraber yürüyen ikiz kardeşine baktım. Merikh, Maniae'ye göre daha özgüvenliydi. Doğruca gözlerimin içine bakarak kız kardeşi ile masanın ucuna kadar geldi.

 

 

Sol elleriyle rahimlerini tutarak eğilerek beni ve atalarımı onurlandırdılar.

 

 

"Selamlarımızı sunar ve bizi çağırdığınız için teşekkürlerimizi iletiriz, Leydi Léane." Biri utangaç biri sert iki ses havada aynı anda süzülürken konuşmaya devam ettiler. "Size hizmet etmek bizim için bir onurdur."

 

 

Selamlamaları bitince yavaşça doğruldular. Merihk, herkesle göz göze gelip odayı incelerken Maniae ise sadece bana bakıyor ve ağzımdan çıkacak kelimeleri merak ediyordu. Hemen konuşmamı istediğini utangaç bakışlarından anlıyordum.

 

 

"Kendinizi tanıtın." dedi Achlys gür bir sesle. Yerine oturmak yerine oturduğum koltuğun yanında ayakta dikiliyor ve konumunu belli ediyordu. Leydi'nin beyni ve kalbi.

 

 

Merihk, kız kardeşine yol göstermek yada onun utanmasını en aza indirmek için midir bilinmez bir adım öne çıktı ve herkesin gözlerinin içine bakarak konuştu. "Ben Merihk Plorvis. İkiz kız kardeşim, Maniae Plorvis. Amelia ve Perry Plorvis'in ikiz kız çocuklarıyız. Annemiz gölge cadısı, babamız ise bir bataklık perisidir."

 

 

Bu tanıtımı bana değil meclisime yaptıklarını biliyordum çünkü ben şehrimde yaşayan gencinden yaşlısına kadar herkesi tanıyordum. Her liderin bilmesi gerektiği gibi halkımı tanıyordum.

 

 

"Achlys'ten duyduğuma göre diğer cadılarda olmayan bir özelliğiniz varmış." Bunu Achlys, bana söylemeden önce biliyor olsam da bozuntuya vermedim. "Lütfen, sizden de dinleyebilir miyim?"

 

 

"Elbette, leydim." dedi Merihk ve kız kardeşinin elini tutarak onu bir adım öne çıkardı. "Bunu kız kardeşim Maniae, biz sekiz yaşındayken keşfetti. O zamana kadar bunu normal sanıyorduk."

 

 

Maniae, kız kardeşinin cümleleri karşısında başını yavaşça öne eğdi ve bana baktı. Yüzüme kondurduğum sıcak bir gülümseme ile utanmasını en aza indirmeyi umarak göz göze geldim. Maniae ve Merihk'i ayırt etmenizin bir yolu yoktu. Birbirlerinin yansımalarıydılar ama illaki ayırt etmek istiyorsanız gözlerinin içine bakmanız yeterliydi. Maniae her daim utangaç ve çekingen bakarken Merihk hırçın ve özgüvenli bakıyordu.

 

 

"Achlys'ten duyduğunuz gibi biz sadece aynı görünüşü değil aynı zamanda zihnimizi de paylaşıyoruz." Merihk, kız kardeşinin elini tutuyor ve kimseyle göz göze gelmekten ise çekinmiyordu. "Birbirimizin düşüncelerini her zaman duyuyoruz."

 

 

"Her zaman mı?" diye sordu Satvir sakince. Önümde duran kağıtları kendi önüne çekmiş ve yazdığım her bir satırı dikkatle incelemekten başını kaldırma zahmetine bile girmemişti. "Yoksa istediğiniz zaman bunu durdurabiliyor musunuz?"

 

 

"Durduramıyoruz, lordum." dedi Maniae. Kimse Maniae'nin cevap vermesini beklemediğinden ötürü tüm gözler aniden üstüne çevrildi. Beklemediği ilgiden ötürü kızın yanakları kızarsa da bana ve Satvir'e bakmaya devam ediyordu. Cesaretini sonunda bulmuş olmasına sevinerek güzel sesini dinledim. "Leydi Achlys, bu konu için araştırma yapılmasını istemişti. Kaynaklar bizim ilk olmadığımızı söylese de durduramayan tek ikiz kardeşler biziz."

 

 

"Nasıl durdurulur, yazmıyor mu?"

 

 

"Hayır, Lord Satvir. Öyle bir bilgiye malesef erişemedik."

 

 

Odada ayakta dikilen ikiz kız kardeşlere baktım. Bir sorumluluğun daha altına gireceğimin bilincindeydim ama başka bir çarem yoktu. Kızıl saçları, Satvir'in kızıl saçlarının yanında alev gibiydiler. Saçlarına yansıyan yaşam alevlerini söndürmemeyi umuyordum.

 

 

Achlys yavaşça bana döndü. Bu hareketi dikkatleri üzerime çektiğinden odadaki herkes konuşacağımı anlayarak bana baktı.

 

 

Plan basitti. Halkımı kimseye emanet etmeyecek, başa birini geçirmeyecektim.

 

 

"Merihk ve Maniae," İkiz kız kardeşlerin kedi gözleri odayı incelerken seslenmemle birlikte birden bana çevrildi ve ağzımdan çıkacak sözleri beklemeye başladılar. "Lord Satvir'in sabah yaptığı açıklamayı duymuşsunuzdur."

 

 

"Duyduk, leydim."

 

 

"Ne düşünüyorsunuz?"

 

 

Maniae eliyle oynamaya başlayarak sessizleşti. Şu an gergin olduğunu anlamam için zihnini duymaya ihtiyacım yoktu. Merihk ise birkaç saniye duraklamanın ardından ikiz kardeşi adına da konuşmaya başladı.

 

 

"Endişeleniyoruz, leydim. Diğer herkes gibi." Birbirleriyle konuştuklarını Merihk'in durup devam etmesinden anladım. "Şehrimizin ve sizin geleceğiniz için eğer bize ihtiyacınız varsa seve seve size hizmet ederiz."

 

 

Onları buraya boşuna çağırmadığımı biliyorlardı ve çoktan bir bağlantı kurmuşlardı bile. Lafı fazla uzatmak istemiyordum. Hatırlamak istemesem de vaktim kısıtlıydı, bu yüzden konuya girdim.

 

 

"Birinizin benimle gelmesini diğer kız kardeşin ise burada kalmasını istiyorum. Bu sayede, bu şehirde olan bitenden haberim olabilecek ve uzakta olsam da sizi yani bu şehri yalnız bırakmamış olacağım." Kız kardeşlerin gözleri parlamaya başlayınca duyduklarına sevindiklerini anladım. Halkım kesinlikle birine emanet edilmek istemiyordu. "Kabul ediyor musunuz?"

 

 

İki kız kardeş birkaç saniye duraklamanın ardından gülümseyerek konuştu. "Seve seve kabul ediyoruz, leydim. Bu bizim için emir değil, bir onurdur."

 

 

"Size ne kadar minnettar olduğumu anlatamam," İkizlerin güzel yüzleri bana bakarlarken gurur doluydu. "Teşekkür ederim Plorvis kızları."

 

 

Önümde zarifçe eğilirlerken kızlara bakıp kocaman gülümsedim. "Sorunun çözüldü mü, Julian?"

 

 

Kıkırdayarak, "Evet, leydim." diye cevap verdi.

 

 

İkiz kız kardeşlere döndüm. Kimin benimle birlikte gelmesini istediğimi biliyor olmalılardı ki Maniae, Merihk'e üzgün üzgün bakıyordu. Kız kardeşini çok özleyecekti.

 

 

Kardeşleri ayırmaktan hiç hoşlanmasam da en doğru karar buydu. Merihk'e kesinlikle iyi bakacaktım. Bunu kız kardeşinden ayrı kalacak olan Maniae'ye borçluydum.

 

 

"Lütfen, ailenize durumu bildirin. Merihk, senden hazırlanmanı istiyorum. Güneş batmadan hazır ol, olur mu?"

 

 

"Elbette, efendim."

 

 

"Çıkabilirsiniz." Başlarını öne eğdiler ve tam çıkmaya hazırlanıyorlarken tekrar konuşmaya başlamamla durdular. "Maniae, kız kardeşin benim himayem altında olacak. Canını bana emanet ettiğin için teşekkür ederim."

 

 

Maniae, güzel yüzünü kaldırıp bana gülümsedi. "Size gücümüzün ve kanımızın son damlasına kadar güveniyoruz."

 

 

Gülümsedim.

 

 

Kızlar, sol elleri rahimlerindeyken yavaşça çıktılar ve toplantı odasını terk ettiler.

 

 

Satvir ve Achlys'in masanın altından elimi tuttuklarını hissettim. Derin bir nefes alarak, "Diğer konuya geçelim." dedim ve dikkatlerin toplanmasını sağladım.

 

 

Herkes yerinden kıpırdamaya başladığında bekledikleri konunun bu olduğunu anladım. Kimin benimle başkente geleceği kafamda belliydi ve şimdi bunu açıklama vaktiydi.

 

 

"Satvir Lykke."

 

 

Oturduğu yerden dikleşerek siyah gözlerini bana dikti. İkizlerin saç rengine kıyasla onun saçları turuncuya kaçıyordu ve beyaz teninin üzerine yayılan çilleri ile yüzü tamamlanıyordu. Onsuz gideceğim düşünülemezdi bile.

 

 

"Achlys Aeris."

 

 

Mavi saçları ve mavi gözleri ile bir okyanusun görüntüsünü canlandıran cadı kız kardeşim, ismini işittiğinde gururla gülümseyerek bana baktı. Zekasına ve şeytanlığına ihtiyacım olacaktı.

 

 

"Julian Blanie."

 

 

Kumral saçları, kavruk esmer teni ve çarpık gülüşü ile Julian'in pek ciddi bir kişiliği olmasa da konu görev olunca gerçekten hakkını yiyemezdim. Atalarına layık olmak için kendini parçalıyordu. İsmini duyduğunda omuzları rahatlamış gibi çökmüştü.

 

 

"Delphie Ivory."

 

 

Saç rengini güneşten aldığını düşündüğüm bir diğer cadı kız kardeşim, konu gölgeler olduğunda kesinlikle karanlık biri oluyordu. Bana ve Zhewin'e olan sadakatinden şüphem yoktu. İsmini duyduğunda bana bakarak gülümsedi ve başını öne eğerek memnuniyetle benimle geleceğini belli etti.

 

 

"Merihk Plorvis."

 

 

Az önce odayı terk eden ikiz kız kardeşlerden hırçın olanın adı ağzımdan dökülünce kimse itiraz etmedi.

 

 

"Keith."

 

 

Oda sessizleşti ve herkes birbirine bakmaya başladı.

 

 

Keith'in gerçek kimliğini kimse bilmiyordu. Meclisim, Keith'i Yve Krallığından kaçan herhangi bir vatandaş sanıyordu. Meclisimden birini değil de cadı bile olmayan birini yanıma alacağımı duyan birkaç kişi yerinden kıpırdasa da çoğu kişi kararımı sorgulamadı ve itaat etti.

 

 

"Leydim," dedi Zera. Bakışlarımı aniden ona çevirdiğimde irkilse de sözlerine devam etti. "Neden Keith?"

 

 

Birkaç kişiden onaylayan mırıltılar yükseldiği için cesaret alarak konuşmaya devam etti. "Basit bir şekil değiştireni yanınızda götürmek dikkatlari üzerinize çekmez mi?"

 

 

"Bunu düşünmediğimi mi ima ediyorsun?" Başımı yana eğdim ve kaşlarımı kaldırarak cevabını beklemeye başladım.

 

 

"Hayır, Leydi Léane. Ben öyle bir şey ima etmek istemedim. Sadece bizden birini almak yerine bir ülke kaçağını başkente götürüyorsunuz. Sebebini öğrenmek istedim."

 

 

Koltuğumu geriye doğru itince gıcırdayarak kayan koltuk ayağa kalkmam için gerekli alanı tanıdı ve ben masanın ucunda bir ay gibi yükseldim.

 

 

Bu ani hareketim karşısında ne yapacağını bilemeyen Zera sessizce yerine oturdu. Şimdi tüm meclisin gözleri üstümde ve tacımdaydı.

 

 

"Meclisin bir parçası olabilirsin, Zera Klav." Bataklık yeşili gözlerine baktım. "Ama varis konumunda değilsin bu yüzden her şeyi bilmek ve sorgulamak zorunda da değilsin."

 

 

Kafasını masaya doğru eğdi, "Haklısınız, Leydi Léane."

 

 

"Bir itirazı olan var mı?"

 

 

Reddeden mırıltılar havada süzüldüğünde herkese tek tek baktım. Kimsenin ağzını açmaya cesareti olmadığını görünceye kadar izlemeye devam ettim.

 

 

Meclisim için canımı verirdim, meclisim benim için canını verirdi. Yine de bu, birkaç çürük olduğunun gerçeğini değiştirmiyordu. En güzel meyvelerin yetiştiği ağaçlarda bile kurtlanmış meyveler olurdu.

 

 

"Kimsenin bir itirazı yoksa," kapının önünde anlam veremediğim birkaç ses duysam da konuşmaya devam ettim. "Toplantı burada bitmiştir."

 

 

Kanatlı kapı gıcırdayarak iki yana açıldı ve dün gece mağarada gölgelerimi üzerine saldığım Şövalye Birliği göründü. Bizzat gölgenin içine girerek boğazına kılıç yasladığım baş şövalye, hemen masanın ucunda ayakta duran bana sırıtarak bakmaya başladı. Anlam veremez bir şekilde ona bakarken, baş şövalye rahat bir tavırla kapıya yaslandı ve yüksek bir sesle konuştu.

 

 

"Bizim bir itirazımız var, Varis Léane."

 

🪷

 

Bölüm : 22.09.2024 20:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...