32. Bölüm

28.BÖLÜM"NASİP..."

Nur Peri
nurperi287

Gitmek dönmek demekti ölmekse dönememek.

Ölenle ölünmüyor ama onsuz da yaşanmıyor.

Zalim bin konuştu kimsenin sesi çıkmadı, mazlum bir konuştu dünya ayağa kalktı.

Yoksa sana bu cihanda yer, elbet biri çıkar ben sana cihanım der.

Gitmeden önce kadına bakıp ‘’Nasip değilmiş.’’ dedi. Kadınsa adamın içinde onca vakit tuttuğu sevdayı giderken bir nasibe sığdırışına buruk bir tebessümle karşılık verip ‘’Şimdi sen de nasibini bulmaya gidiyorsun.’’ demişti.

Bir nasip meselesi işte! Ben onun hikayesinin nasipsizi oldum, o da başka birinin nasibi olmaya gitti.

‘’Üzerinde hakkım varsa helal olsun. Yeter ki mahşerde karşılaşmayalım.’’

‘’Gitmenin kader olduğu topraklarda kalmak zulüm olurmuş.’’

Eve çöken bu sefer ölüm sessizliğiydi. Konuşmuyorduk,gülmüyorduk,uykularımız bizi terk etmişti, lokmalar boğazımıza diziliyordu… Yaşıyorduk sözde ama sadece nefes alıyorduk içimizde bir mezarlık yatıyordu. Ölümü bekleyen bir yaşamaktı bizimkisi. Salona geldim. Yansı benim Mert’in geldiğini haber aldığım camın köşesinde oturuyordu. Bacaklarını kendine çekmiş başını da dizlerine yaslamış dışarıyı izliyordu. Günlerdir böyleydi. Gözünün feri gitmiş yüzündeki kan çekilmişti. Saçları darmadağınıktı. En son kesmeye çalıştığı günden beri saçlarına dokunmamıştı. Sonra pişman olacağını bildiğimden onu Dolunay ile geçirdiği sinir krizleri arasından zar zor engellemiştik. Süsünden ödün vermeyen saçlarına renkli renkli tokalar takan kadın bugün saçlarına dokunamıyordu. Üzerinde günlerdir çıkarmadığı hırkasına sımsıkı sarılmıştı. Doğu’nun hırkasıydı. Sanırım hırkanın sıcaklığında Doğu’nun ruhunu arıyordu.

Dolunay içine atmaya devam ediyor acısını gizli gizli yaşıyordu. Eve çok az uğruyor, sürekli kaçıp duruyordu. Sanki dursa bir saniye düşünse kendini toparlayamayacağına inanıyordu. Bu yüzden kendini babasının ona emanet ettiği işe adamıştı.

Mert benden farklı değildi. Nasıl toparlanacağımızı bilmiyordu. Ayakta durmaya çalışıyorduk. Bu seferki erteleyemeyeceğimiz bir acıydı ama biz üstesinden gelmeye çalışırken diğerlerini de kaldırmak için bir yol arıyorduk.

Doğu yoktu. Düşüncesi bile içimizi yakan bu gerçeğin buz gibi içindeydik şimdi. Doğu yoktu, bir mezar vardı. Hala inanamadığımız bir mezar… Annesinin feryatlarıyla uğurlamıştık. Mezarına çiçekler koymuş, sulamış, üzerinde ekmek kırmış ve onunla vedalaşarak Ankara’ya geri dönmüştük. Hepimiz köşemize çekilip onun bizde bıraktıklarıyla yasını tutmaya çalıştık. Yansı saçlarını taramıyor, Dolunay bizden uzak duruyor, Ulaş spor salonundan çıkmıyor, Mert şiir kitaplarına dalıp gidiyor, Yıldız en son çektikleri videoyu tekrar tekrar izliyordu. Bense en sevdiği türküyü dinleyip duruyordum. Kıraç’tan ise haberimiz yoktu. Mezarında ağladığını görmüştüm. Onunla vedalaşmıştı bir daha da karşılaşmadık. İçimden bir ses onun da Doğu’nun sımsıkı tutunduğu mesleğine eskisinden daha büyük bir şevkle yaptığını söylüyordu.

‘’Yüce dağlar olmasaydı,lale devri solmasaydı

Ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı’’

Derin bir nefes alıp oturduğum koltukta arkama yaslanırken yine Yansı ile sessiz olduğu kadar gürültülü bir eve kendimizi bırakmıştık. Başımı yana çevirdiğimde köşede Doğu’nun Yansı’ya geçen evin önünde verdiği çiçekler duruyordu. Kurumuşlardı… Doğu Yansı’ya her hafta farklı bir çiçek verirdi. Şimdi ise her sabah Mert geliyor onunla tek taraflı bir sohbete girişiyor giderken de masanın üstüne beyaz bir gül bırakıyordu.

Beyaz gül çiçek dilinde ayrılık demekti. Yansı’ya ayrılığı Doğu’nun diliyle kabul ettirmeye çalışıyordu. Doğu’nun hatırasına saygı duyduğu gibi sevdasına da saygı duyuyor.Doğu gibi onun sevdiğini üzmeden derdini anlatmaya çalışıyordu. Bunu fark ettiğim zaman bir kere de bunun için ağlamıştım.

Başımı tekrar cama çevirdim. Karşımızda güzel bir manzara yoktu. Aşina olduğumuz bir apartman dairesi ve elektrik telleri görülüyordu. Hava kapalıydı. Bulutlar gökyüzünü sarmıştı. Gündüz olmasına rağmen evin içi de kasvetliydi. Oysa kışlarımız hiçbir zaman bu denli soğuk geçmemişti. Bizim içimiz hüzündü bizim içimiz yangın… Kış bize Ankara’ya gelmeden gelmişti.

Nihayet sürekli çalan türküye başka bir ses dahil olabilmişti. Kapı açılmış içeriye Dolunay girmişti. Dönüp bakmama bile gerek yoktu. Biz artık birbirimize ben geldim veya hoş geldin gibi gündelik cümleler de kurmuyorduk. Benim gücüm yetmiyordu ama Dolunay her eve geldiğinde gün boyu çalan türküyü kapatıyordu. Onu hatırlatacak en ufak bir olaya bile tahammülü yok gibiydi. Acısını yaşarsa ayakta kalmayacağını düşünüyordu. Onu anlıyorum. Ayakta durmak için yıkılmamak…

Kendini benim çaprazımda duran koltuğa atıp başını geriye yasladı. İki kişilik sessizlik onunla birlikte üç oluyordu Yıldız geldiğinde ise dört... Böyle böyle artıyordu sessizliğimiz . Bir arada olunca susmayı da biliyorduk. Öğretmişlerdi…

Bazı akşamlar televizyonu açıyorduk. Akşam haberleri bu evin dışında devam eden bir hayatın olduğunu bize hatırlatıyordu. Savaşlar,soykırımlar,bitmek bilmeyen kavgalar… Basit bir masada iki üç kişiyle çözemediklerini milyonlarca insanın ölümüyle çözmeye çalışan zalimleri adaletsizlikler ve yine de hayatta kalmaya çalışan bizler. Akıp giden hayat kısaca bundan ibaretti.

Artık buna bir son vermem gerekiyordu. Bu şekilde daha fazla yaşayamazdık. Doğu’ya haksızlıktı. Geride bıraktıklarına sahip çıkmalı ölümünün peşine düşmeliydik. Yasını bir ömür tutacaktık ama onu bir kere gömmüştük.

Sahi bir insan kaç kere gömülürdü?

Ayağa kalkıp Yansı’nın karşısına geçtim. Önce omuzlarından tuttum sonra ise vazgeçip yüzünü ellerimin arasına alıp bana bakmasını sağladım. Sözcükler boğazıma dizildi. Doğu’nun alamadığı her nefesi düşündüğümde boğazıma dizilen soluklar gibi…

‘’Yansı!’’ günler sonra adını söylüyordum. Adlarımızı bile ağzımıza aldırmayacak bir sessizlik içindeydik. Kelimelerimi tekrar tarttım yutkunurken boğazım acıyordu. Bu içimizin acısının bedene vurmuş hali miydi?

‘’Yansı zor biliyorum ya da bilmiyorum. Ben babamı kaybettim sevdiğim adamı değil. Onun acısını bilmiyorum ama daha fazla böyle duramazsın. Hatırlıyor musun? Babamı kaybedip kendimi bu evin harabesine hapsettiğimde git ve yaşa demiştin. Şimdi bunu söylemenin senin için ne kadar zor olduğunu anlıyorum ve çok üzgünüm fakat kalk ve yaşa Yansı.’’ Bir çırpıda söylediklerimin ardından denizin altında nefessiz kalmışçasına ciğerlerime bir nefes çektim. Yansı’nın bana söylediklerini ona söylerken ne kadar zor olduğunu anlamıştım.

Ne anlattığını anlayamadığım gözleri gözlerime değdi. Bana anlatmak istediği varsa da anlamıyordum ama gözlerine bakınca eski ışığını kaybettiğini görmek bile yeterliydi. Başını ellerimin arasından kurtarıp duvara yasladı.

‘’Deniz acıdan kaçamazsın. Bu imtihandan bir kaçış olur. Önce gözümün önünde Gözde gitti sonra Burhan’a yetişemedim Doğu ise ellerimden kaydı. İsyan etmiyorum ama ben niye hep en yakınımdan kaybediyorum? Göğsüm sıkışıyor artık dayanamıyorum.’’

Yüzünü kapatmak için iki elini kaldıracakken saçları dolanmıştı. Uçlarını eline alıp uzun uzun baktı.

‘’Hep nasip olursa saçlarını öreceğim derdi. Nasip değilmiş.’’

Nasip…

Ne kadar ağır bir kelimeydi. Bazen insanın değiştiremediği kadere boyun eğmesiydi. Bazense kaderindeki için fırtına gibi esmesiydi. Ne demişler nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders, nasibinde yoksa,bütün cihan önüne serilse sana ters. Nihayetinde Allah ne yazdıysa o oluyordu.

Yansı ile geçirdiği onca vakte rağmen bir kere bile saçını örememişti. Kaldı ki mesele sadece saçını örmekten ibaret değil.

Yumruk yaptığı eliyle art arda kalbine vurduğunda başını göğsüme çekerken hıçkıra hıçkıra ağlayarak bana sarılmıştı. Yukarı baktım kalbimden geçenler dudaklarıma yük olurken Allah’tan güç istedim. Ona verebileceğim tek teselliyi verdim.

‘’ Rasûlüm! Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

Üzerinden kaldırıp atmadık mı o çok ağır yükünü:

Belini çatır çatır çatırdatan o ağır yükünü!

Senin ismini ve şânını yüceltmedik mi?

Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık vardır.

Evet, her zorlukla beraber elbet bir kolaylık vardır.

O halde mühim bir işi bitirdiğinde hemen başka bir mühim işe sarıl.

Dua ve niyazla yalnızca Rabbine yönelip yalvar! ‘’

Ardından Dolunay ayağa kalkmış Yansı’nın başında durmuş ve kollarını göğsünün üstünde birbirine dolayıp yaslandığı yerden uzun zaman sonra ilk defa bizimle konuşmuştu.

‘’ Andolsun, onların söyledikleri şeylerden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz.

O hâlde, Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt) ve secde edenlerden ol.

Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.’’

Başını kaldırıp göz yaşlarından dolayı ıslanmış yüzünü silerken ‘’Allah kaldıramayacağın yükü vermez Yansı.’’ dedim.

‘’Vermez biliyorum ama Doğu gitti Deniz. Doğu gitti…’’

Gözlerimi acıyla kapattığımda gözümden akan yaşa mani olamadım.

‘’O türküleri çok severdi. Ben de severdim. Onun en sevdiği türküyü dinlerken bir gün benim sevdiğim türküyü de öğrenmek istemişti ben de sonra söylerim demiştim.’’

Tıpkı benim sonra sorarım demem gibi.

Ağlayarak titreyen sesiyle söylemeye başladı.

‘’ O yar gelir yazıya bana gül olur yar yar
Gül olur yar yar
Gül olur’’

Ağzından bir hıçkırık kaçmış kendini zorlayarak devam etmişti. Bilirdim bu acıyı ne bıçak ne kurşun hiçbiri insanın ciğerini böyle deşmezdi.

‘’Yüzün görsem tutulur dilim lal olur yar yar
Lal olur yar yar
Lal olur’’

Dolunay kapının pervazına başını yaslamış gözlerini kapatırken ağlayarak türküyü söyleyen Yansı’yı dinliyordu.

‘’Aşka düşen divane gezer deli olur yar yar
Deli olur yar yar
Deli olur’’

Söylediğimiz her türkü dilimize doladığımız her söz bir yerde bizi vuruyordu. Acılarımıza ortak olduğuna inandığımız manidar sözler artık bize acı veriyordu.

En sonunda dayanamayıp ellerini avuçlarımın arasına alırken yüzünü kendime çevirdim.

‘’Yansı…’’ kısa bir duraksamanın ardından zor olsa da yapmak zorundaydım. Can yakan bir gerçeği yüzüne vuracaktım. Kabullenemediği gerçeği duyması gerekiyordu.

‘’Yansı, Doğu seni duyamaz.’’ dediğimde Dolunay’ın kapalı gözlerini sıktığını bir damla yaş düştüğünü ve dudaklarını açmamak için adeta düğüm ettiğini görmüştüm. Burnunu çekip gözlerini açtığında dayanamıyormuş gibi yüzünü sıvazlayıp başını öbür taraf çevirmişti.

Yansı ise gerçeği yeni yeni idrak ediyor gibi bana bakıyordu. Ağlamak kavramı hiç bu denli yetersiz kalmamıştı. Bu sadece ağlamak değildi dile dökülmeyenlerin feryadıydı. En son üçümüz böyle ağladığında benim babam ölmüştü. Bizi birlikte ağlatan tek acı ölümdü. Öbür türlü birimiz ağlarken diğerleri hep ona destek olurdu. Ben yas tutmayı bilirdim de Yansı bunu nasıl yapacaktı?

Başımı sağa doğru eğip acı bir tebessümle ‘’Nasip…’’ dediğimde devamını getiremedim. Nasibinde yokmuş türküyü duymak demek istedim ama dilim varmadı.

Yansı anlamıştı. Önce dudaklarını büzmüş sonra sol eliyle kapatmış başını benim gibi sağa yaslayıp ‘’Nasip…’’ derken son harfi ağzında yutmuştu.

Tek yapabildiğimiz birbirimize sığınmaktı. Göz yaşlarını omzuma akıtmasına müsaade ettim. Son kez hıçkıra hıçkıra ağlasın sonra ayağa kalksın ki diğerlerini de kaldırabileyim. En zoru Yansı’yı kaldırmaktı.

‘’Şimdi değil türkü söylemek mezarına bile gidemiyorum Deniz! Mezarına bile gidemiyorum.’’

İsyanında hakkı vardı.Öldüğünü kabullenemiyorduk ki mezarına sarılalım.

Bencilce bir istekte bulundum. Tıpkı Burhan’da olduğu gibi ‘’Yasımızı erteleyelim.’’ dedim.

‘’Yasımızı ertelemek biz de alışkanlık oldu Deniz. Acımızı bile yaşatmıyorlar.’’

Saçlarını yüzünden çektim. Islanmış yüzünü silerken gözlerinin içine baktım.

‘’Yaşayacağız Yansı acımızı da yaşayacağız ama önce bize bu acıyı yaşatanlardan hesap soracağız. Önce onları bulacağız Yansı ve cezalarını çekmelerini sağlayacağız anladın mı? Şimdi ayağa kalkmalıyız Efarit’in istediğini ona veremeyiz. Anlıyor musun? Onun başlattığı bu oyunda kaybeden biz mi olacağız yoksa onun oyununda onu yenen biz mi olacağız?’’

Yansı’nın gözlerinde aylar sonra kederin dışında bir duygu görmüştüm. İntikam değil,hırs değil baştan aşağı kazanma duygusu…

Başını ellerimin arasından kurtarıp iki eliyle yüzünü sıvazlayıp bir süre yere bakmış sonra saçını bir nebze düzeltmeye çalışıp bir anda ayağa kalkmıştı.

‘’Onu yeneceğiz! Bizi bu şekilde sindirmesine izin veremem. Doğu boşuna ölmedi. Onun akan kanının hesabını soracağım. Bu oyunu Efarit kurdu ama biz bitireceğiz. Baştan filan başlamıyoruz. Kaldığımız yerden devam edeceğiz. Siz de kalkın ayağa!’’

Kafamı kaldırıp ona baktığımda şimdi eksik ama sürekli kafasında planlar dönen tarafının nüksettiğini anlayabiliyordum. Dudağımın bir ucu saliselik kıvrılmış ardından iki elimi dizimin üstüne koyup ayağa kalkmıştım.

Yansı yumruğunu öne uzattığında beklemeden tuttum. Dolunay’da elini elimin üstüne koymuştu. Karşımızdaki duvarda asılı duran fotoğrafta kaybettiklerimizin yansımasıydı.

Bu Efarit ile gireceğimiz yeni bir savaşın ilk ayak sesiydi.

GEÇMİŞ ZAMAN

‘’Her yeni güne senle başlamak varken

Neden ayrı düştük inan ki hiç bilmem

Benim için öylesine bir aşk değildi ki

Seninle yaşananlar ömrümde ilkti

Özledim gülüm, özledim seni

El ele olsak eskisi gibi’’

Sokaktan geçen arabada son günlerde çok duyduğum bir şarkının sesi gelirken araya Doğu’nun neşeli sesi karışmıştı.

‘’Bensiz bölüm mü olur? Boğazınızda düğümlenen hıçkırık olup kalırım sonra.’’

‘’Doğu ne anlatıyorsun?’’diye sordum. Bu tuhaf hallerine anlam verememiştim.

‘’Ne kadar vazgeçilmez bir kişilik olduğumdan bahsediyorum. Bak ben geldim ortalık şenlendi.’’

Ulaş göz devirip ‘’Tabi senden önce buralar otluktu sen geldin dutluk oldu.’’dediğinde gülmeden edemedim.

‘’Ne demek istediğini tam anlamamakla beraber iyi sözler söylediğini varsayıyorum Ulaşçığım. Bu yere bakan yürek yakan adamlardan olan bana kimsenin kötü söz edecek hali yok sonuçta.’’

‘’Doğu gerçekten kimsenin sana kötü söz edebileceğini sanmıyorum.’’ Her söylediğimiz söze uzun uzun cevaplar verdiğinden kimsenin ona laf atacak kadar hayattan sıkılacağını düşünmüyorum.

Gözlerini kısıp iki parmağını şakağına yaslarken düşünceli bir edada uzaklara dalmıştı.

‘’O değil de kitap öyle bir yere gidiyor ki yazar da ne yaptığının farkında değil. Bir olaylar oldu ama pek anlamadık. Giderayak ben öldüm iyi mi? Kurgunun neresinden tutsak elimizde kalıyor.Kurguyuz deyince yazar güç zehirlenmesi yaşadı herhalde.’’ (Bir yere bağlayacağım inşallah!)

‘’Doğu çözdüğün sorular kafa mı yaptı? Yine ne saçmalıyorsun?’’ Dolunay’ın söylediğinin ardından Ulaş Doğu’nun kafasına sarılıp kendine çekerek ‘’Çözdüğü edebiyat sorularındandır. Kızmayın çocuğa yazarlarla kafayı bozdu. ‘’ demişti.

Mert’te ona destek olup ‘’Ben duydum. Bir ara kitap isimlerini kodluyordu. Bir insan hiç mi akıllanmaz? Coğrafya dersinde yaşadıklarımız yetmedi mi?’’ dedi.

Doğu’ya yetmemiş olacak ki edebiyat sınavında da esasından bir hikaye patlatayım demiş.

‘’Her neyse soracak sorularınız kalmadıysa gidip test kitaplarının sayfasını yutacağım belki Allah yüzüme güler bir çırpıda yapar çıkarım.’’

Ulaş alayla ‘’Doğu sen rüya görmeye erken başladın herhalde daha uyku vakti gelmedi.’’ deyip Mert ile gülerek yumruklarını tokuşturdukları sırada Doğu mahzun bir ifadeyle ikisine bakıyordu.

‘’Çok eziyorsunuz beni, olmuyor böyle! Sağdan soldan laf yedim. Yazar da durduk yere beni öldürdü. Durduk yere ölen eleman olduk iyi mi? Ben kime ne yapmışım? Köşemde uslu uslu oturup ilan-ı aşk ediyordum. İhale nasıl bana kaldı anlamış değilim.’’ (Doğu’yu böyle yazmaya bayılıyorum.)

Doğu söylene söylene yanımızdan uzaklaşırken Ulaş onun bu tavırlarına anlam veremeyerek ‘’Herif mahallenin delisi bildiğin.’’ demişti.

Doğu bunu duyup bize doğru dönerek konuşmaya devam etti .

‘’Ulaş bak öyle deme ben olmasam yakasından tutacak bir deli bulamazsın.’’

Mert afallayarak ‘’Çocuk Ulaş’ın sürekli yakasından tutmasının üstüne bile ayaküstü dram yaptı.’’ dedi.

Doğu’nun kafasında bir harikalar diyarı yatıyor olmalıydı. Dolunay kitaplarını çantasına koyduğu sırada konuşmaya katıldı.

‘’Artık birlikte soru da çözmeyelim. Kafamda Doğu’nun kodlamaları dönüp duruyor.’’ Hepimiz toplandığımız sırada Mert kısa bir hatırlatma yapmıştı.

‘’Akşam bizim bahçede toplanıyoruz unutmayın! Kaya’yı ikna edene kadar Burhan ile göbeğimiz çatladı. Kimsenin oyunbozanlığını çekemem haberiniz olsun. Kaya insanları ikna etme kotamı doldurdu. Benden daha kimseyi ikna etmemi beklemeyin. En son yüzümü sıvazlamaktan derim kalkacaktı. Kaya’da ki inat Doğu’nun hayal dünyasının sınırları kadar. Yani sınırı yok!’’ Mert birimiz gelmeyeceğim derse her an ona saldıracak gibi duruyordu. Gözümüzün içine baktığında kimsenin korkudan gıkı çıkmamış herkes kafasıyla onu onaylamakla yetinmişti.

Bugün Kaya’nın doğum günüydü. Bizde birlikte ona sürpriz bir kutlama yapmaya karar vermiştik. Hem moral olurdu hem de onun mutluluğunu görmek bizi de mutlu ederdi. Ayrıca geçen gün kazandığı hikaye yarışmasını da bu vesileyle kutlamış olacaktık.

Eve geldiğimde annem akşam için mutfakta hazırlık yapıyordu. Odama gidip ders çalışmaya devam etmeden önce yanına uğradım.

‘’Yine güzel yemeklerinle evi kokutmuşsun Yasemin Sultan.’’ dediğimde bana kısa bir göz değdirip gülümseyerek işini yapmaya devam etti.

‘’Akşama börek yaptım. Kaya geçen geldiğinde çok sevmişti. Çok aklı başında bir çocuk.’’

‘’Öyledir benim arkadaşım. Ben odama geçiyorum akşam gideceğiz diye biraz ders çalışacağım. Yardıma ihtiyacın var mı?’’

Gözlerime tereddütle bakıp söyleyip söylememek arasında kararsız kaldığında sonunda söylemeye karar vermişti.

‘’Yardıma ihtiyacım yok kızım sağ ol. Ben sana Kaya ile ilgili bir soru soracaktım.’’ dediğinde merakla onu dinlemeye başladığımda sandalyeyi çekip oturdum.

‘’Sor tabi anne ne oldu?’’ dediğimde kararsızlıkla gözlerime baktığında ona güven vermeye çalıştım.

‘’Kaya çok iyi bir çocuk Deniz ama bazen ona baktığımda gözlerinde hüzün görüyorum. Çok kırılmış sanki. Bir yorgunluk var üzerinde. Anlaşılmamanın veya anlatamamanın verdiği bir bitkinlik var. Anlatmak için çırpınan ama kimsenin anlamadığı bir derdi var gibi. Ben anlarım kızım. Derdi olan insanı anlarım. Siz arkadaşsınız belki biliyorsundur. Kaya’nın derdi özel değilse biliyorsan atlatamayacağı kadar büyükse bana söyle yardımcı olalım.’’

Sıkıntıyla başımı ovduğumda annemin bildiklerinden fazlasını bizim de bilemeyişimiz yine aklıma gelmişti. Ben sessizliğimi korurken annem devam etti.

‘’Aslında onların buraya ilk gelişlerini hatırlıyorum. Biraz korku ve endişe vardı. Hala tuhaf gelir. Kaçtıkları bir gerçek varmış gibiydi. Gözlerinde bir tedirginlik insanlara yaklaşımlarında bir çekingenlik vardı. Herhalde yaşadıkları şehirden ayrılmak onlar için çok zor oldu ama şimdi iyiyiz.’’

Kaya nın halini herkes görüyordu ama biz onun müsaade ettiğinden ilerisine gidemiyorduk. En son Mert dayanamayıp "Madem derdini bize anlatmıyorsun psikoloğa ya da ona yakın birine anlat!" demiş ve yakasından tutup rehberlikçinin yanına sürüklemişti. Neyse ki rehber hocamız anlayışlı ve iyi biriydi. Ailesiyle de konuşmuştuk ama onlarında bir bildiği yok gibi duruyordu. Ailesiyle problemi olduğuna şahit olmamıştı. Daha geçen gün annesi alacağı hediyeyi heyecanla bize göstermiş ve beğenip beğenmeyeceğine yönelik fikrimizi almıştı. Sorun başkaydı. Artık zorbalığa maruz kalmasının da önüne geçiyorduk neden böyleydi anlayamıyordum.

Anneme kısaca durumu anlattım.

"Belki de kimseye söyleyemeyeceği bir sırdır. Çok da üzerine gitmeyin kendini sıkışmış hissetmesin. Biz üzerine gidersek size söylemediği için kendini size karşı suçlu hissedebilir. Sonuçta sizi çok seviyor. İnsan sevdiklerinden sır sakladığında bazen kendini onlara karşı suç işlemiş gibi hissedebilir. Bu da onun endişe etmesine yol açar. Biraz kendi haline bırakın ama takip de edin. O fark etmese de siz onu sürekli gözleyin. Rahatlarsa sorunu da anlatması kolay olur."

Annemi onaylarken biraz daha konuşmuş ardından odama çekilmiştim. Sürekli aklımızda dolanıp duran ama düşünmekten fazlası elimizden gelmeyen bir durumdu ama bir çözüm bulacaktık. Arkadaşımızın derdi neyse öğrenip dermanını da bulurduk. Vakit gelene kadar biraz daha ders çalışsam iyi olurdu.

----------------------------------------------

Akşama doğru ışıklarla süslediğimiz bahçede bir koşturmaca hakimdi.

‘’Ulaş yamuk duruyor. Kaç defa dedim düzelt şunu diye!’’

‘’Dolunay senin simetri hastalığın var diye boynumuz kırılacak! Düzgün duruyor işte cetvelle ölçelim istersen.’’

‘’Yamuk duruyor diyorum. Benim çıkıp düzeltmeme de izin vermiyorsun. O zaman sen düzelt!’’

‘’İçimden bir ses sırf bana işkence etmek için yamuk duruyor diyerek simetri takıntının arkasına sığınıp benimle uğraştığını söylüyor.’’

‘’Ne alakası var be? Senin için fesatsa ben ne yapabilirim? Düzelt şu yazıyı!’’

Ulaş sabır çekip arkasını dönüp bugün kaçıncı kez düzeltmeye gittiği iyi ki doğdun yazısını düzeltmeye gittiğinde Dolunay’ın yüzündeki sinsi gülüşü görmem uzun sürmemişti.

Bir yandan da Doğu’nun Yansı’ya isyanları bitmiyordu. ‘’Arım balım peteğim biz niye bu balonları herkesin doğum gününde kendimiz şişiriyoruz? Bu kadar insanın doğum gününe ciğer mi dayanır?’’

Yansı peşinde gidip gelen Doğu ile ona cevap vereyim derken elindeki neredeyse şişirmeyi bitirdiği balon patlayıvermişti. Dudaklarını ısırıp gözlerini kapattığında içinden birden ona kadar saydığına emindim. Nefesini dışarı üfleyip hışımla Doğu’ya döndü.

‘’Doğu kaç kere sana balon şişirme aparatı almanı söyledim. Her seferinde almayı unutan sensin. Yetmezmiş gibi yine her seferinde aynı konuşmaları bana yapan sensin. Ne yapalım balonları ortalığa salıp havadaki oksijeni almalarını mı bekleyelim? Başımı ütülediğin kadar balonları patlatmamak için çaba harcasaydın çoktan bitirmiştik.’’

‘’Ama iki gözümün çiçeği az önce sen de patlattın.’’

‘’Sana cevap vereceğim diye patlattım.’’

‘’Mücverim her kabağı benim başıma patlatmasak mı? Az önce benimle konuşmuyordun ama yine balon patlattın.’’

Yansı bunun üzerine ağzını açıp cevap verecek gibi dursa da ne diyeceğini bilemeyip geri adım atmış kaşlarını çatarak önüne dönerken yeni bir balon alıp şişirmeye başlamıştı.Doğu’nun yüzünde ise hınzır ama bir o kadar da zafer dolu bir gülüş peyda olmuştu. Yansı’nın kızgın hallerine bayılıyordu.

Balonlardan birini bağlarken göz ucuyla ona bakıp gülerek şarkı mırıldanmayı da ihmal etmemişti.

‘’On beşinde yar sevdim de sezdirmedim ellere…’’

Hiç sezdirmiyordu gerçekten!

Gözlerim Mert’e kaydığında annemin en güvenilir yancısı olarak yemeklerle ilgileniyordu. Babam ise Savaş amcamla köşede durmuş ciddi bir mevzu konuşuyor gibiydi.Herhalde geçen konuştukları konuyla aynıydı umarım bu sorun daha fazla uzamadan çözerlerdi.

Bahçede büyük bir kargaşa ve heyecan hakimken Yıldız’ın heyecanla bahçe kapısından içeri girdiğini görmemizle beklediğimiz anın geldiğini anlamamız uzun sürmemişti.

‘’Kaya geliyor hemen saklanalım.’’ Dediğinde önce ışıkları söndürmüş ardından hepimiz dört bir yana dağılmıştık. Az sonra önden Burhan ardından ise kolundan tuttuğu Kaya bahçe kapısından girmişti.

‘’Burhan çekiştire çekiştire kolumu kopardın. Ulaş ile antrenman mı yaptın anlamadım ki. Tamam geldim işte!’’

‘’Bana diyene bak asıl sen Ulaş ile çok vakit geçirmişsin. Bu inadın başka açıklaması olamaz. Canımı çıkardın gelen kadar.’’ Burhan’ın isyanı üzerine Kaya’nın meraklı sesi gelmişti.

‘’Burası niye bu kadar karanlık?’’

Aynı anda saklandığımız yerden çıktığımızda ışıklarda bizimle birlikte yanmış etraf aydınlanmıştı. Hep bir ağızdan ‘’Sürpriz!’’ diye bağırdığımızda Kaya’nın yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi

‘’Ama siz?’’ dediğinde cümlesini devam ettirememiş önce arkasına sonra tekrar bize ve etrafa bakmıştı. Sanırım gerçek olduğuna inanamıyordu.Burhan yanına yaklaşıp elini omzuna koydu.

‘’Mert ile çok dil döktük ama başardık. İyi ki doğdun kardeşim.’’ Gülerek birbirlerine sarıldıklarında bizde sıraya girmiştik.

‘’Doğu konfeti?’’Yansı’nın hatırlatmasıyla Doğu’nun ‘’Ha unuttum!’’ diyerek geç de olsa konfetiyi patlatmasına kahkaha atmıştık. Doğum günü pastası geldiğinde Kaya direkt uyarı geçmişti.

‘’Sakın o doğum günü şarkısını söylemeyin.’’ Yansı’nın yüzü düşerken Ulaş yumruk yaptığı elini yüzünün hizasına kaldırıp ‘’İşte budur! Kimin kardeşi be! Yansı hanım artık çıkışta ödeşiriz.’’ Demişti.

Yansı ise kollarını birbirine dolayıp ‘’Sana o şarkıyı eninde sonunda söyleteceğim Ulaş. Bu iş burada bitmez.’’ diye karşılık vermekten geri durmamıştı.

Kaya’ya sarılmadan önce Ulaş sitemle ‘’Uslu uslu durduğumuz yerde bile suçlu ilan edildik ama neyse!’’ demişti. Bunun üzerine hepimiz kahkaha attığımızda sarılma faslını geçmiş sıra pastaya gelmişti. Pastanın üzerinde yazan yazıyı görmemizle dikkatli bakmak için gözlerimi kıstım.

‘’Pastanın üstünde niye ‘Yükü bindirdim kamyona yari aldım arkama kimi alırsam yanıma koymam onu yarı yolda’ yazıyor?’’ Hepimizin aklındaki soruyu sorduğumda Yansı cevapladı.

‘’Ben pasta işini Doğu’ya bırakmıştım.’’ Dediğinde hepimizin bakışlarının Doğu’ya dönmesi bir olmuş. Doğu ise anında iki elini ben suçsum diyerek havaya kaldırmıştı.

‘’Ben de malzemeleri alacağım diye Yıldız’a bıraktım. Onu geçtim upuzun cümleyi nasıl sığdırmışlar?’’ diye pastaya bakmaya çalıştığında Ulaş yakasından tutup geri çekmişti.

‘’Kuzen bize anlatmak istediklerin var mı?’’ Bu sefer bakışlarımız Yıldız’ın olduğu tarafa kaydığında babasının arkasına sığındığını fark etmiştik.

‘’Kuzen ufak bir yanlış anlaşılma olmuş sanırım. Ben babamın kamyoncu arkadaşına da aynı yerden pasta alıyordum. Sözler karışmış.’’

Yıldız’ın babasının arkasından attığı kaçamak bakışlar ve sahte gülüşleri arasından yaptığı itirafa gülsek mi ağlasak mı bilemezken Ulaş başını yukarı kaldırıp sabır dilemişti.

‘’Yıldız mağaradan çıkamamış kuzenin yakamı tuttuğundan onu sinir ettiğin için yumruklarımızı tokuşturamıyorum ama sen tokuşturdum say.’’ Doğu bu haldeyken bile şansını zorluyordu. Yıldız ise başını sallayıp kuzenini delirtmenin verdiği gurur içerisindeydi.

Babam araya girip ‘’Tamam tamam gençler olur öyle yanlışlıklar Kaya hadi pastanı üfle ben fotoğraflarınızı çekiyorum. Sonra kötü çıkmışım deyip sildirmek yok! Video yapacağım.’’

Kaya pastasını üflediğinde tekrar bir alkış tutturmuştuk. Babam ise her açıdan kaçırmamak için bizim fotoğraflarımızı çekiyordu.

"Hadi hepiniz poz verin bir tane de öyle çekeyim. Kaya sen ortalarına geç bakalım."

Kaya Mert ile benim ortama geçmiş öbür tarafımda Burhan onun yanında Yansı duruyordu. Ulaş, Doğu ve Dolunay ise Mert in yanına geçmişlerdi.

"Çekiyorum.Kocaman gülümseyin.

1

2

3!"

Patlayan flaşla birlikte tozlu albümümüze eskimeyecek ama baktıkça canımızı yakacak bir acı daha eklenmişti.

ŞİMDİKİ ZAMAN

Spor salonun önüne geldiğimizde Mert ile karşı karşıya kalmıştık. Saçları dağınıktı siyah pantolonun üstünde siyah bir kazak onun üstüne ise öylesine bir deri ceket giymişti. Komik olan hiçbirimizin üzerinde siyah dışında tek bir renk yoktu. Siyah pantolon klasik siyah kazak bizi birbirimizden ancak üzerimize attığımız farklı model ama yine siyah renkteki ceketlerden ayırt edebilirdiniz. Günler sonra onun yüzüne düzgünce bakabiliyordum. Solgun görünüyordu hangimiz dinçtik ki? Sadece işine gidip geliyordu. Bugünler gelecek ay çıkacak olan dergisinin heyecanını yaşaması gerekirken Doğu’nun kaybının bıraktığı yası yaşıyordu. Gözlerinin bana bakıyordu ama buğusunda Doğu’yu görüyordum.

Yanına yaklaşıp elimi destek olmak istercesine omzuna koydum.

‘’Sen iyi misin Mert?’’ diye sorduğumda tebessüm ederek omzumdaki elimin üstüne elini koydu.

Elleri ceplerinde omuz silkti.

‘’Ben iyiyim Deniz. Hiç düşmedim ki kalkayım. Ertelemesi en zor acıydı ama birimizin ayakta durması gerekiyordu.’’

Aynı tebessümle ona karşılık verirken birbirimize sımsıkı sarıldık. Kokumu içine çekerken biri çıkıp kokunun da öpülebileceğini söyleseydi inanırdım. Mert Doğu’nun gidişiyle alamadığı her nefesin hakkını kokumla gideriyormuş gibiydi. Sarılmayalı uzun zaman olmuştu. Aramızdaki bu sarılmanın verdiği his ötekilerden farklıydı. Sevdiğin insanla sadece sevda için değil. Bazen dostluk, bazen yoldaşlık, bazen hemdert olabilmek için sarılmak da güzeldir.

Bu da öyle bir sarılmaydı. İnsanı daha çok sevdiren ama tek sebebi sevda olmayan…

 

 

 

Şimdi sıraya dizilmiş karşımızda hepimizin aylardır yapmaya çalıştığı gibi kum torbasına geçirdiği yumruklarla acısını dindirmeye çalışan Ulaş’ı izliyorduk. Ter içinde kalmıştı. Kim bilir kaç saattir buradaydı. Gerçi eve de uğradığı yoktu. Günleri spor salonunda geçiyor. Adeta barut fıçısı gibi etrafta dolanıyordu. Biz de çok farklı değildik. Hepimizin gözünden uyku akıyor düzgün beslenemediğimiz çökmüş bedenlerimizden belli oluyordu.

‘’Toparlaması Yansı kadar bizi zorlayacak olan kişiyle ilk kim konuşmak ister? Beni oylamanın dışında bırakın. Ben her gün onunla konuşuyorum ama benim sesimi duyduğundan bile şüpheliyim. Bence kimseyi duymuyor. Tüm dünyadan soyutlanmış. Yumruklarına ara verdiği zamanlar bile boş boş duvara bakıyor. Günlerdir Ulaş ile konuşmak durmadan bir torbaya yumruk atan taş ile konuşmaktan farksız.’’

Dolunay omuzlarını dikleştirip saçını geriye atarak omzuna attığı kabanını düzeltip bir adım öne çıktı. Ona bakarken cesaret almak istercesine biraz durdu ardından kararlı adımlarıyla birlikte yüzüne yerleştirdiği vakur ifadeyle Ulaş’a doğru gidiyordu.

Yanına vardığında durup bir süre onu izledi. Ardından omuzlarını sarsan bir nefes alıp birazdan yapacağı konuşmaya kendini hazırlamaya çalışıyordu.İki eliyle yüzünü sıvazlayıp konuşmaya başladı.

‘’Doğu bana ‘Siz Ulaş ile aynısınız. Öfkenizi yaşayışınız da aynı ama senden bencilce bir isteğim var. Bir gün Ulaş içinde boğulduğu savaşa yenilirse inadını bir kenara bırakıp onun yanında durur musun? çünkü Ulaş hislerini ifade etmekten hiç hoşlanmıyor. Bazı insanlar duygularından bahsetmeyi zayıflık olarak görürler veya bir türlü dilleri dönmez.’ demişti. Şimdi hepimiz aynı acıyı paylaşıyoruz. Sanırım ilk defa ne hissettiğimizi anlatmamıza gerek kalmadan birbirimizi anlıyoruz.’’ Ulaş’ın durmayan yumruklarının üstüne elini koyduğunda durmasını sağladı.

‘’Kaldığımız yerden devam etmeliyiz Ulaş. Attığın yumrukları Efarit’e, Vedat’a ve diğerlerine sakla!’’

Ulaş başını kum torbasının üstüne koyduğu ellerine yasladı. ‘’O Manyak herif gitmeden herkese yarım yamalak vasiyet mı bırakmış? Bana da benzer cümleler zırvaladı. Beni toplamaya geldiğinde fazla inat etmemeliymişim yoksa vazgeçip gidermişsin. Senin gelip bana elini uzatacağını geçmişi sorgulamayıp inat etmeden uzattığın elini tutmam gerektiğini yoksa ne halim varsa görmem gerektiğini söyleyip hışımla gideceğini söyledi.İkimizde arıza olduğumuz için çivi çiviyi söker misali biz de birbirimizi sökermişiz.’’ Dolunay duyduklarıyla kısa bir an ‘’Arıza mı?’’ diye çıkışsa da buna takılmanın zamanı olmadığını anlayıp geri çekilerek gözlerini kapatıp nefesini üfledi.

‘’Ulaş dediğin gibi o aklı beş karış havada olan herif doğruyu söylemiş. Biraz dil dökerim sonra baktım seni ikna edemiyorum ne halin varsa gör der çeker giderim. O yüzden kendine çabuk gelsen iyi olur.’’ Öyle tatlı dil filan yapmıyordu. Doğu’da biliyordu Ulaş’ın tatlı dille yola gelmeyeceğini ondan Dolunay’ı öne sürmüştü. Birbirlerinin dilinden anlıyorlardı.

Dolunay yerinden kıpırdamayan Ulaş’a dayanamayıp başının altındaki ellerini tutarak çekiştirmeye başladı.

‘’Günlerdir yumruklayıp durduğun bu lanet kum torbasını bırak da hayata dön!’’

‘’Dolunay beni rahat bırak!’’

‘’Benim de kardeşim öldü ama günlerimi bana cevap vermeyecek bir kum torbasına yumruk atarak geçirmedim. Bunu yumruklaman halanı geri getirmediği gibi Doğu’yu da getirmeyecek!’’

Dolunay söylenerek onu çekmeye devam ediyordu. ‘’Bırak diyorum sana bırak!’’ tekrar tekrar aynı cümleleri kurmuş sonlara doğru sesi çatallaşmaya başlamış hareketleri yavaşlamıştı.

‘’Bırak Ulaş ne olur! Doğu geri dönmeyecek kabullenin artık bir daha bize gülmeyecek!’’ Kabullenmek ne kadar zordu. Titreyen sesi ağzından zar zor çıkan cümlelerle birleşince ağladığını anlamıştım. Elleri yanına düştüğünde yavaşça Ulaş’ın arkasına geçti. Elini bu sefer onun omzuna koyup başını da yavaşça sırtına yasladı. Önüne düşen paltosu ikisini saklıyordu. Bu dostluk eliydi. Yıllar sonra belki aralarında yıkılan ilk duvar bu sarılma sayesinde yıkılmıştı.

Ulaş ellerinin arasındaki başını kaldırıp ciğerleri nefessiz kalmışçasına bir nefes çekerken yardım dilenir gibi yukarı baktı. Gözünden akan yaşın yere düştüğünü görmüştüm. Yansı daha fazla ayakta durmaya dayanamayıp yere çöktü. Ben ve Mert ise sırtımızı duvara yaslamıştık. Ellerimi iki dizimin üstüne koyarken başımı yere eğdim. Mert ise ellerini arkada birleştirmiş başını bize çevirmişti.

En son Doğu’nun cenazesinde bir aradaydık şimdi ise başka bir cenazede gibiydik. Ölü aynı ama bu sefer gömen yok!

Mert kendine gelmeye çalışıyormuşçasına yüzünü sıvazlayıp yaslandığı duvardan ayrıldı. İlk defa birbirimize değil de cansız bir duvara yaslanıyorduk çünkü kıyamıyorduk. Birinin diğerinden daha az yıkılmadığını biliyorduk. Bu yüzden de kendi acımızı da ona yüklemek istemiyorduk.

‘’Bir kere ayağa kalktık bir daha aynı acıdan yıkılırsak bizim ayıbımız olur. Yıkılmayı biliyorsak kalkmayı da bileceğiz. Salmayın kendinizi! ’’

En zoru hep yıkıntıların arasından birimizin dik durma mecburiyetinde olmasıydı. Acımızı yüklemezdik belki ama birimiz hep diğerlerine kıyamazdı.

Mert önce benim yanıma gelip elini omzuma koydu. Başını hafifçe sağına eğip kalka hadi der gibi baktığında yorgun başımı sallayıp omzumdaki elini tuttum. Anlıma ufak bir buse kondurup geri çekildiğinde bu sefer Yansı’nın yanına çöktü. Yansı ayaklarını kendine çekmiş ellerini önünde birleştirmişti. Mert’in bu görüntü karşısında elleri bir süre havada kalmış dudaklarını ısırırken çaresizce oflamış ama titreyen sesi her yere yayılmıştı. Sonunda ellerini omzuna koyup hafifçe sıktı. Yansı başını kaldırıp onun gözlerine baktı. Mert yüzüne zoraki ama biz buradayız dercesine bir gülümseme kondurmuştu. Yansı birkaç saniye onun gözlerine bakmış sonra kabullenişle ıslak yüzünü silerken başını sallayarak Mert’ten aldığı destekle ayağa kalkmıştı. En sona Ulaş kalmıştı. İkisinin yanına gittiğinde elini Ulaş’ın sırtına koydu. Önce Mert’e sonra arkasında duran bize ve en son Dolunay’a bakmıştı. Bakışları uzun süre onda kaldığında gözlerini ilk kaçıran Dolunay olmuştu. Tekrar Mert’e dönüp başını salladığında sonunda elinin altında duran kum torbasını bırakmıştı. Dolunay sıranın kendisine geldiği anladığında iki elinin avucunu aşağıya doğru çevirip kendince ben iyiyim demişti.

Mert’in gergin omuzları rahatlayarak gevşerken bize döndü. Gözlerinin Yansı’nın yanındaki boş duvara kaydığını gördüğümde orada kimi aradığını anlamıştım. Kimse anlamasa da ben gözlerini kaçırırken hissettiği hayal kırıklığını iliklerime kadar hissetmiştim. Kimsenin konuşmadığı ama herkes birbirini anladığı bir zamandı. Tesellilerin tükenip kelimelerin yetersiz kaldığı bir acıydı.

Ölüme kim ,ne diyebilirdi?

Uzun zaman sonra yan yana gelmiştik. Bu sefer yarım yamalak değil hep birlikte sessizliğin ucundan tutmuştuk. Biraz sonra ise kelimeler saklandıkları yerden çıkıp dudaklarımıza misafir olmaya gelebilmişti.

‘’Devam edelim mi?’’ Kaldığımız yer ağırdı. Gideceğimiz yerse belirsiz fakat daha fazla burada kalamazdık. Kalmanın zulüm olduğu yerde gitmek şart olurdu.

Yansı’nın yere bakıp sorduğu soru bizi kaldığımız yerden alıp götürecek ilk adımı atmamıza vesile olurken aynı anda gelen mesaj gitmenin kaderimiz olduğunu hatırlatmıştı.

‘’Sen olmasan ben solarım gül beyaz gül açarım.’’

‘’Sıradaki görevinize hazır mısınız? Hadi devam edelim.’’

-EFARİT

BÖLÜM SONU

YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN!

YAZIM VE NOKTALAMA HATALARI İÇİN ÜZGÜNÜM!

Bu bölümü yaşadıkları kayba karşılık hislerine, hayatın geçip giden akışına karşılık ayakta durma zorunluluklarına ayırmak istedim çünkü kaybettikleri kişi en yakın dostlarıydı. Yıllarını birlikte geçirdikleri dostlarının arkasından çektikleri acıya bir bölüm ayırmasaydım ayıp olurdu. Aslında bu bölümde aralarındaki bağın ne kadar kuvvetli olduğunu göstermeye çalıştım. Onlar kendi içlerinde bir aile olmuşlardı. Kendi ailelerindeki eksiklikleri kaderin onları sürükledikleri yolda birbirlerini bularak sımsıkı tutunup kurdukları ailede bulmuşlardı.

Kurgudaki herkesin kendi düşünceleri var. Mesela Deniz’in kendileri dışındaki dünyayı tamamen kötü olarak algılaması aynı şekilde Yansı’nın onları tek ailesi olarak görmesi bunlar onların kendi içindeki hisleri. Dolunay biraz daha mesafeli çünkü bu şekilde daha az acı çekeceğini düşünüyor. İçine atmak gibi düşünebilirsiniz. Herkes acısını kendince yaşıyor ve kendi düşünceleri var. Düşüncelerini tabi eleştirebilirsiniz. Onları eleştirmenizi engellemeye çalışmıyorum. Hepimizin hoşuna gitmeyen düşünceler vardır. Sadece onları yazan kişi olarak değil bir okuyucu olarak da gördüklerimi paylaşmak istedim. İyi okumalar.

 

Bölüm : 17.03.2026 21:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...