

Merhaba çiçeklerim💖
Tam bir yıl sonra yeniden buradayım. Hem de size özel bir bölümle geldim. Umarım okurken keyif alırsınız💫
Yorumlarınızı ve oylarınızı eksik etmeyin🤍

Bölüm Şarkıları:
Ajda Pekkan | Sana Doğru
Yalın | Sonsuz Ol
Mehmet Güreli | Kimse Bilmez
23.06.2025
Tenimi okşayan rüzgârın serin esintisiyle dudaklarımdaki gülümseme iyice büyümüştü. Bazen doğanın bu kadar harikulade olmasını, fark ettiğim o küçük anlarda içimi yaşama tutkusuyla dolduruyordu. Hayata toz pembe gözlüklerimden baktığım nadir anlardan biriydi bu.
Kapadığım gözlerimi yavaşça araladığımda gökyüzünün masmavi rengiyle içimdeki huzur biraz daha artmıştı. Tam o sırada arkamdan yükselen seslerle kıkırdayarak ayaklarımı denizden çıkarıp yan tarafımda oyun oynarken kendini kaybeden Ali ve Evren’e baktım.
“Hileci herif!” diye bağıran Ali’yi umursamayan Evren, oyununa devam ediyordu.
“Cahil, sen ne anlarsın oyundan!”
İkisi de birbirleriyle “tatlı” bir şekilde atışırken yine de oyuna devam ediyorlardı.
Yüzümdeki gülümsemeyle onları izlerken bakışlarım aniden son aylarda kafamı allak bullak eden o adama kaydı.
Bazen bana olan bakışlarını yakalardım. Öylece, doğrudan gözlerimin içine bakardı. Sanki her defasında ona bakarken yakalanan benmişim gibi hissederdim. Oysa gözlerini çekmek zahmetine bile girmeden gözlerimin içine bakmaya devam ederdi.
Kabul etmeliyim ki hayatımda hiçbir zaman onun siyahları kadar güzel gözlere rastlamamıştım. Sanki gözlerinde evrenin hem en lanetli hem de en güzel sırrı saklıydı.
Karan’ın bizim mahalleye taşınmasının üzerinden neredeyse dört ay geçmişti. Aslında zamanın nasıl geçtiğini ben bile anlamamıştım. Bunun asıl nedeninin zamanımın onunla geçmesi olduğunu biliyordum.
Özellikle son bir ayda kafenin durumu da toparlanmıştı.
Abim ve Melis gittikten sonra her şeyin artık eskisinden çok farklı olacağını düşünmüştüm. Ama Karan’ın varlığı benim için hayatı yeniden yaşanabilir bir yere çeviriyordu.
Her sabah bana bakan o anlamlı siyahlarına o kadar alışmıştım ki bir gün o bakışları göremezsem hiçbir şeyi toparlayamayacağımı hissediyordum. Karşımdaki bu yabancıya, farkında olmadan kalbimin en güzel yerinde yaşamasına izin vermiştim.
Sonunda diğerlerinin yanına gittiğimde artık toparlanmamız gerektiğini söyleyip masadaki oyun kartlarını elime aldım.
“Ablaa!” diye aynı anda bağıran Evren ve Ali’ye istemsizce gülmüştüm.
“Gidiyoruz, toparlanın.” Uyarımla mızmızlanarak masayı toplamaya başladılar. Karan, kafenin yeni şubesi için bir arkadaşıyla küçük bir toplantı yapacağını söylediğinde Evren de gelmek istemişti.
Karan’ın arkadaşı Cemil orta yaşlarındaydı. Maddi durumu da fena sayılmazdı. Ailesiyle yapacağı pikniğe bizi de davet etmişti ama küçük çocukların yanında yirmili yaşlarında çocuklardan daha beter olan bu ikisiyle piknik yapmak imkânsızdı.
O yüzden biz kendi hâlimizde takılırken Karan, Cemil’le yapacakları işin detaylarını konuşuyordu. Konuşmalarının bittiğini anladığım için artık toparlanmamız gerekiyordu. Naz kafeyi yalnız başına fazla idare edemezdi. Özellikle hafta sonları müşteri sayımız iki katına çıkıyordu.
Bize doğru gelen Karan’ı görünce elimdeki meyveleri de sepete yerleştirdim.
“Sıkıldınız mı?” dedi şaşkın bir sesle. Bir bana, bir de çocuklara baktı.
“Naz’ı kafede yalnız bırakmak pek iyi bir fikir değil,” dediğimde olumlu anlamda başını salladı. Ali ile Evren yine neyin kavgasına tutuşmuşlarsa tartışırken ben gözleri hâlâ üzerimde olan Karan’a döndüm.
“E, görüşme nasıl geçti?”
Merakımı sesime yansıtmamaya çalışıyordum ama gözlerim çoktan Cemil Bey’in kız kardeşine kilitlenmişti. Gözlerini Karan’a dikişini hiç ama hiç sevmiyordum. Ama en çok da bunu bu kadar kafaya takıyor olmamdan hoşlanmıyordum. Kesinlikle Cemil Bey’le olan anlaşmada kız kardeşinin küçük bir payı olduğuna emindim.
“Yarın yeni şubemiz için mekânlara bakabiliriz” Dediğinde gülümsememe engel olamamıştım. Onun yüzünde sıkça gördüğüm o içten gülüşe uzun bir süre bakakalmıştım.
Kesinlikle Karan, benim yanıldığım en güzel şey olabilirdi. İşin ilginç tarafı, onun hakkında her gün yeni bir şey öğreniyordum. O da her gün benim hava durumu gibi değişen ruh hâlimle tanışıyordu. Galiba ikimiz arasında onu en çok şaşırtan bendim. Özellikle çılgınlıklarımdan yakınsa da bunu sevdiğini biliyordum.
“Ooo, hayırlı olsun abi!” Çocuklar da Karan’ın söylediklerini duymuş olacak ki hızla kavgalarından ayrılmışlardı.
“Sağ ol aslanım. O zaman bunu kutluyoruz?” dediğinde beklenti dolu gözlerle bana bakmıştı. Anlaşılan bugün iş için görüşmem olduğunu unutmuştu. Mahcup bir şekilde ona bakarken devam ettim.
“Yetişmem gereken bir görüşmem var, biliyorsun. Ama siz Nazlı’yı da alıp bensiz devam edin. İşim erken biterse belki size katılırım.”
Dediğim anda adamın yüzündeki gülümseme hızla solmuştu. Evren ise daha sözlerim bitmeden mızmızlanmaya başlamıştı.
“Ama abla-”
“Demek aramızdan gerçekten ayrılıyorsun.” Dediğinde arkasındaki masaya yaslanmış, tüm dikkatini bana vermişti. Bu fikri sevmediğini biliyordum.
Kafede çalışmayı sevsem de kendi istediğim işte çalışmam gerektiğini düşünüyordum. Zaten kazadan önce de yedi aya yakın editör gibi çalıştığım yayınevinden ayrılmak benim için zor olmuştu.
İlk başlarda annemle babamın ısrarıyla işimi bıraksam da daha sonra kafeye çok bağlanmıştım. Ama artık bir şeyleri yoluna koymam gerektiğini hissediyordum.
Uzun süredir bir yaprak gibi savruluyordum. Nedense bunun kazayla pek ilgili olduğunu düşünmüyordum. Evet, o gün hayatımda birçok şeyi değiştirmişti, eski düzenimi altüst etmişti. Ama kalbimin derinliklerinde aylardır olan bu boşluğu daha önceden de hissediyordum. Ve bu boşluğu doldurmaya kararlıydım. Belki de daha düzenli bir hayat bunun için bir yoldu.
Evren’in asılan yüzünü gördüğümde neredeyse gülecektim. Benim gitmemden çok, artık dedikoduları anında taze taze yapamayacağımız için üzgün olduğuna yemin edebilirdim.
“Benden kurtulacağınızı sanıyorsanız kesinlikle yanılıyorsunuz. Artık İtalyan yemeklerine bayıldığım için beni sık sık görmek zorundasınız. Tabii bir de komşu olduğumuzu varsayarsak pek bir şey değişmeyecek aslında.”
Gülümseyerek söylediklerim Evren’i biraz da olsa teselli etse de Karan’ın yüzünde hiçbir mimik oynamamıştı. “Gidelim mi?” dediğinde topladığımız sepeti eline alarak arabaya doğru ilerlemişti.
Yol boyu sessizliği bozan yalnızca Evren ve Ali olmuştu. Çocuk gibi birbirlerine girip duruyorlardı.
“Seni bırakmamı ister misin?”
Karan’ın aniden konuşmasıyla yolu izleyen gözlerimi ona çevirdim.
“Dün yeterince benimle yoruldun zaten. Yine de teşekkür ederim. Hem çocuklara verdiğin yemek sözün var.” Dediğimde Karan’ın gözleri dikiz aynasından Ali’nin omzunda uyuyan Evren’i buldu.
“Sana.” Dediğinde anlamaz bakışlarla ona döndüm.
“Sana söz verdim. Onlar da teklifime atladı.” Buna bozulmuş gibiydi.
Siyahları kısa süreliğine bana baktığında gülümsememe engel olamadım. Bazen gerçekten küçük bir çocuk gibi oluyordu. Özellikle istediği şeyler olmadığında kaşlarını çatması ve bir şeye sinirli şekilde kilitlenmesi diğerlerini korkutsa da bende kahkaha atmaktan başka bir his uyandırmıyordu.
Sonunda eve vardığımızda hızla iş görüşmem için hazırlanmıştım. Aslında bir nevi işe kabul edilmiş sayılırdım ama yine de formalite gereği görüşmeler yapmam ve bazı evrakları imzalamam gerekiyordu.
Umarım bu defa da her şeyi elime yüzüme bulaştırmazdım.
~~~~
04.09.2025
Elimdeki poşetleri mutfağa taşırken evdeki sessizliği bozan tek şey Güneş’in horultularıydı. Yalnızlığı aslında pek sorun etmezdim. Ama bu geceyi yanlış geçirmek hiç içimden gelmiyordu. Belki de bir şeyler atıştırıp uyumak en iyisiydi.
Mutfağı aydınlatan tek şey aspiratörün loş ışığıydı. Kendim için yiyecek bir şeyler hazırlamaya başlarken aklıma dolan düşünceleri uzaklaştırmaya çalışmak fazlasıyla naif bir çabaydı. Köşe bucak benden kaçan adama ne anlam yüklemem gerekiyordu? Yoksa her şeyi fazla mı abartıyordum?
Bir haftadır Karan’ı doğru dürüst görememiştim bile. Ocağı kapatıp telefonu elime aldığımda rehberdeki ismine uzun uzun bakmaktan başka bir şey yapamadım. Bir şeyler olduğunun farkındaydım. Onunla ilgili olan hiçbir şeyi görmezden gelmek neredeyse imkânsızdı.
Tam aramak üzereydim ki dışarıdan yükselen sesler tüm dikkatimi dağıttı. Ayaklarımın yanında dolanan Gölge bile kıpırdamadan gürültüye odaklandığında onu kucağıma alıp kapıya doğru yürüdüm.
“Öyle mi demiş? O orospuyu iyi yumrukladın mı? İyi dayağı hak etmiş!”
Evren’in kelimelerin yarısını yanlış telaffuz ettiği sesini duyduğumda hiç tereddüt etmeden kapıyı açıp sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştım.
“Sevdiği bedenini parçalayıp ruhunu küflü mezarının yanına yolladım.”
Karan’ın sesini duyduğumdaysa bedenim garip bir heyecanla titredi. Sesi eğlenceli ama bir o kadar da tuhaf geliyordu.
“Aslan abim!”
Evren yeniden, sanki dünyanın en komik şeyini anlatıyormuş gibi hem gülüyor hem konuşmaya çalışıyordu. Sarhoş olduğu o kadar belliydi ki… Kesinlikle iyi bir dayağı hak ediyordu.
Bir elimle gölgeyi tutup kucağımda durmasını sağlarken diğer elimi belime koymuş, kızgın görünmeye çalışarak gelmelerini bekliyordum. İkisinin de sarhoş oldukları belliydi. Daha merdivenleri çıkamadan Evren dengesini kaybetti ve Karan’la birlikte yere kapaklandı.
İkisinin de kafasının sert mermerle buluşma sesiyle yüzümü buruşturdum. Ama onlardan yükselen gür kahkaha, sanki hiçbir şey olmamış gibi gecenin içine yayıldı.
Yemin ederim sonunda bizi mahalleden kovduracaklardı.
Hızla onlara doğru yürüdüm ama ikisi de ayaklarımın dibine yığılmış olmasına rağmen hâlâ beni fark etmiş gibi görünmüyordu.
“Gece gece delirdiniz mi?”
Sinirle onlara bakarken gözlerini ilk açan Karan oldu.
Siktir.
Kafası yerinde olmasa bile bakışlarının beni nasıl etkilediğini unutmamalıydım. Çünkü şu an bitkin ve berbat durumda olmasına rağmen siyahları beni bulur bulmaz sanki dünyanın en güzel yıldızlarını keşfetmiş gibi parlamıştı. Sanki günlerdir haftalardır ondan kaçan benmişim gibi bakıyordu. Sanki siyahlarına hasret kalan ben değilmiş gibi. Bu bakış beni tamamen afallatmıştı.
“Galiba öldüm.”
Karan’ın kelimeleri uzayarak, çatallı sesiyle söylediği bu sözler istemsizce gülümsememe neden olmuştu. Dizlerimin üzerine çökerken kedimi yere sızan Evren’in üstüne bırakmıştım. Ben ise tüm dikkatimi bana imkânsız bir rüyaymışım gibi bakan adama vermiştim.
“Ölmek için fazla kalın kafalısın.”
Parmaklarımla dağınık saçlarını alnından geri ittiğimde derince yutkunmuştu.
“Bu iyi bir şey mi ?” Gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu.
“Galiba.”
“Galiba…” diye mırıldanarak sözlerimi tekrar ederken yarı açık gözlerini bende tutabilmek için büyük bir çaba harcıyordu.
Sessiz geçen birkaç saniye boyunca ellerimi saçlarından ayırmadım. Onu neyin bu kadar dağıttığını merak etsem de şu anda bunu sorgulamak için hiç doğru bir zamanda değildik.
“İçeri gitmemiz gerekiyor. Şimdi seni kaldıracağım. Tutun bana, tamam mı?”
Sesimi olabildiğince kısık tutarken o baygın bakışlarını uzun süre bende tuttu. Öyle güzel bakıyordu ki… Belki geçmişten bir şey arıyordu, belki de geleceği hayal etmeye çalışıyordu. Emin değildim. Ama her ihtimali kalbimin onun için sızlamasına yetiyordu.
Uzun süredir bu his, zaman zaman bir illet gibi yakama yapışıyordu. Bana her böyle baktığında, özellikle bakmadığımı sandığı anlarda attığı o kaçamak bakışlardaki kederi neye bağlayacağımı bilemezdim. Öyle ki onu çaresiz kılan ne varsa, beni de onun kadar çaresizleştiriyordu.
İçim özlemle dolarken dudaklarından bir iç çekiş döküldü. Yüzünde hâlâ silinmeye hazır bir gülümseme varken buna bir de o iç çekiş eklenince gözlerimin dolmasına engel olamadım. Bu adam bana hiç iyi gelmiyordu. Bir insanın iç çekişi nasıl olur da kalbimde bir asrın yükünü taşıyormuşum gibi hissettirebilirdi?
Gözlerimi siyahlarından kaçırıp yavaşça koluna girdim. Onu kaldırmaya çalışırken ikimiz de az önce yaşanan o tuhaf anı görmezden gelmiş gibiydik. Karan’ın bedeni bana yaslanırken sıcaklığı ardında garip bir rahatlık bırakmıştı. Belki de üzerimdeki tek iyi yanı buydu.
Kolumu beline sarıp onu dik tutmaya çalışırken elini zahmetsizce boynuma atmıştı. Hiç beklemediğim anda bedenimi kendine daha çok çekerken çenesini saçlarımın üzerine yasladığını hissettim. Artık onu ayakta tutmaya çalışmaktan çok sarılıyormuşuz gibiydik.
Anlaşılan bazı şeyleri görmezden gelmeyi seçen taraf yalnızca ben olmuştum.
Başım göğsüne yaslanırken yavaş bir ritimle hızlanan kalp atışlarını duydum. Sanki her saniyenin farkındalığıyla artan bu kalp atışları anlık bir heyecandan çok daha farklı, çok daha kıymetliydi.
Dudaklarını saçlarımda hissettiğimdeyse neredeyse kollarında bayılacağımı sandım. Bu adam kalbim için açık bir felaketti.
“Güneş ışığım”
Sesi hem acı hem de hasretle kısılmıştı. Kelimeler dudaklarından dökülür dökülmez içimde bir şeyler kopmuş gibi ondan uzaklaştım. Az önce kendimi ona bir kalp atışı kadar yakın hissederken şimdi aramıza sanki dünyalar girmişti.
Farkında bile olmadan kalbinin üzerine yerleştirdiğim elimle onu öfkeyle itip kendimden uzaklaştırdım. İlk defa bana bir lakapla seslenmişti.
Üstelik bu kadar anlam yükleyebileceğim iki kelimeyi ondan duymak hem beni sevindirmiş hem de aynı anda bir tehdit gibi gelmişti.
Bir sevgi sözcüğü nasıl bu kadar tehlikeli olabilirdi bilmiyordum ama beynim kesinlikle kalbimle aynı fikirde değildi. Ve bu iki kelimeyi kabul etmemekte kararlıydı.
Onu ittiğimi yeni fark ettiğimde gözleri bir şeyleri anlatmaya çalışır gibi üzerimdeydi. Bakışlarının altında daha fazla kalamayacağımı hissettiğim anda konuşmak zorunda kaldım.
“Sen içeri geç. Gelip kafana bakacağım.”
Hızla yanından geçtiğimde, az öncekine göre biraz olsun ayıldığını fark etmiştim. Bir süre Evren’le ilgilenmemi izledikten sonra duvara tutunarak salona doğru yürüdü. Ben ise zor da olsa Evren’i içeri götürüp abimin odasına yatırdım. Şu an kapımın önünde bayıldıkları için onu buraya taşımak daha kolaydı. Bu ağırlıkta bir adamı üst kata taşımam mümkün değildi.
Evren’i yatırıp üzerini örttükten sonra bir süre daha odada kaldım. Kapıyı açıp onun yanına gitmeye cesaretim yoktu.
Hem ne demişti bana?
Bu kelime zihnime düştüğünde kalbim bir anda ısındı. Öyle ki şimdi düşündüğümde, uzun bir aradan sonra kendi evine varmak kadar güzel bir histi bu. Alnımı kapıya yaslayıp kesik nefesler alarak allak bullak olan zihnimi toplamaya çalıştım.
Basit bir lakaptı. Bu kadar düşünmeye değmezdi.
Hem belki bana bile söylememişti.
Sonuçta kafası yerinde değildi. Sarhoştu ve beni başka biriyle karıştırma ihtimali de vardı. Bu ihtimalin beni rahatlatacağını düşünmek bile saçmalıktı. Çünkü bu fikir zihnime düştüğü anda kalbim sıkışıp beni öldürmek ister gibi yavaşlamıştı.
Kesinlikle bunu bana söylemesini tercih ederdim.
Daha fazla cesaretsizliğime katlanamayarak odadan çıktım. Onun yanına adımlarken kanepedeki hâlini görünce yüzüme yerleşen o küçük gülümsemeye engel olamadım. Gözleri, yere düştüğü andaki gibi kapalıydı. Muhtemelen sızmıştı.
Onu uyandırmaktan korkar gibi yavaşça yanına oturdum. Başı omzuna düşmüş, yüzü bana dönüktü. Siyahlarının nasıl görüneceğini bilmem için artık gözlerinin açık olmasına gerek yoktu. Saniyeler geçse bile onu izlemeyi bırakamıyordum.
Son anda kafasını sert çarptığını hatırladım. Yüzüne doğru hafifçe eğilirken onu uyandırmamaya dikkat ederek başının üst ve arka kısmına bakmaya çalıştım. Parmaklarım usulca saçlarının arasından geçerken gördüğüm kanla neredeyse nefesimi tuttum.
Bedenimin aniden hareketsiz kalması, onun yarı uykulu ve alaycı sesiyle bozuldu.
“Ölecek miyim, doktor hanım?”
Gözlerim hemen yüzünü buldu. Fazla yakındım. Fazla yakındı. İkimizin de bunu aynı anda fark etmesiyle aramızdaki bakışlar derinleşti. Dudaklarında hâlâ yokla var arasında kalan o gülümseme dururken gözlerimi siyahlarında parlayan yıldızlardan alamadım.
“Sanırım ömrünüzün son saatleri, bayım.”
Onun gibi alaycı konuşmaya çalışsam da aramızdaki duygu karmaşasını tamamen yok edemedim. Gözleri gülümseyen dudaklarıma kaydığında çoktan her şeyi unutmuştum.
“Ne kadar şanslı bir adamım”
Sözleri içten içe dökülürken eli dalgalı saçlarıma uzandı. Parmaklarına doladığı buklelerimle oynarken gözleri söylediği sözlere gerçekten inanıyormuş gibiydi.
“Işığıma bakarak öleceğim.”
Bu cümleyi söyler söylemez kısa bir sessizlik oldu. Sanki yeniden onu iteceğimi, belki daha kötüsünü yapacağımı bekler gibi gerildi.
Işığıma bakarak öleceğim.
Kelimeler zihnimde dönüp durdu. Sessizlik uzadıkça uzadı. Öyle ki bu sessizliği bir umut gibi gördüğünü fark ettim. Elleri hâlâ saçlarımla oynuyor, diğer eli elimdeydi. Gözleri ise sanki gelecek cevabı bekliyordu.
Keşke kafamı ne kadar karıştırdığını, tüm doğrularımı nasıl yanlış yaptığını bilseydi.
Daha fazla direnmek yerine bedenimi gevşettim ve beni kucağına çekmesine izin verdim. Sanki konuşacak o kadar çok şey varmış gibi hissettiriyordu. Nereden başlayacaktı? Gerçekten başlayacak mıydık?
Uzun bir sessizlik hiç bu kadar huzurlu gelmemişti. Onun gibi, aramızdaki tüm engelleri kaldırmak istercesine ellerimin yüzünü rahatça keşfetmesine izin verdim.
Parmak uçlarım yüzüne dokunurken gözlerinin üzerinde biraz daha oyalandım. Kirpiklerine hafifçe değdiğimde parmaklarımda kalan o küçük titreme hissiyle gülümsedim.
Aynı şekilde onun elleri de buklelerimin arasında dolaşıyor, sırtımda rahatlatıcı izler bırakıyordu.
“Güneş ışığı olmak için fazla asiyim,” dedim bir anda. Ben bunu söylerken o hafifçe gülümsedi ve gözlerini araladı.
“Yanılıyorsun,” dedi sakince.
Kaşlarımı çatarak nerede yanıldığımı merak ediyordum. Kesinlikle cıvıl cıvıl, huzur veren bir yaz güneşi olmadığım ortadaydı.
“Güneşin her bir ışığı zaten asidir,” dedi. “Hiç karanlığa sızan bir ışığın izin aldığını gördün mü? Ya gökyüzünü onlarca renge boyarken?” Büyüleyici sesinin ardından gelen sessizlik kalbimi durduracak son cümleyle bozuldu.
“Hiç gölgeyi var eden ışığın kimseden izin istediğini gördün mü?”
Gözleri, benim bile görmediğim bir gerçeği biliyormuş gibi hem huzurlu hem de kederli bakıyordu. Ona sarılmak için delice bir ihtiyaç hissettim. Onu yakınımda hissetmek o anda dünyadaki en önemli şeye dönüşmüştü.
Ve yaptım.
Kollarımı hızla boynuna doladım. Bir saniye bile beklemeden bana karşılık verdi. Kolları tüm bedenimi sararken zamanın bu anda duracağını, sonsuza kadar bu küçük huzurlu anın içinde kalacağımı sandım.
Öyle ki dudaklarını, saçlarımın arasından açıkta kalan boynuma bastırırken tenim şehvetten değil, özlemden titremişti. Onun öpücükleriyle neredeyse kendimden geçecek kadar sarhoş olurken kulağıma fısıldadığı kelimelere bir anlam yüklemek benim için çok zordu.
“Seni bu kadar geç tanıdığım için özür dilerim, güneş ışığım.” Onun derin sesiyle birlikte, iradem dışında yanaklarımdan süzülen damlalar boynunu ıslatmıştı.
O gece, sabaha kadar bana söylediği kelimelerin çoğunu anlamıştım. Sanki başka bir dili, başka bir dünyayı anlatıyor gibiydi. Huzurluydu. Öyle sersemlemiştim ki oracıkta uyuyakalmıştım.
Ara ara uyandığımda onu beni izlerken buluyor, hâlâ burada olduğunun verdiği rahatlıkla yeniden uykuya dalıyordum. Belki de ikimizin hayatında birçok şeyi anlamak için önemli bir gündü. Kulağıma fısıldadığı ilk kelimeden itibaren ona çoktan tutulduğumu anlamıştım. Belki de akıntısına kapılmıştım.
Şimdiye kadar beynim tehlike çanlarını çalmalı, beni ondan uzaklaştırmalıydı. Ama anlaşılan aklım çoktan onun karanlığında kendine bir yuva edinmişti.
İlahi Bakış Açısı
O gece ikisi de hayatlarının en güzel günlerinin başlangıcını yaşıyordu. Aşkı doya doya yaşayacakları zamanlar başlamıştı. Ama ya hüzün, korku, sevgi, huzur ve kaybetme korkusu? Sırayla hayatlarında onlara eşlik edecek bu duyguların her birinde yan yana olmaları, belki de gökyüzünün onlara verdiği en güzel hediyeydi.
Bize hep ışığın düşmanının karanlık olduğu öğretildi. Ama onun bir armağan olduğunu asi bir gölge öğretmişti. Çünkü bazı hatıralar silinmeye mahkûmdur, bazılarıysa bir ceza ya da bir armağan gibi hatırlanmasına izin verilen anılardır.
Koca evren onların her birine bu armağanı bir defa sunmuştu. Dünyanın düzeni bile altüst olurken, yaşanmış tüm hatıralar silinirken Beliz’in hatırladığı tek şey gölgeydi. Bu, ışığa verilen bir yaşama sebebiydi.
O sebep zamanla karanlıkta filizlendi, büyüdü ve gölgelerin kalbinde çiçekler açtırdı.
Şimdiyse düzen yeniden yerle bir olmuştu. Yaşanan tüm anılar silinmiş, kalplerindeki yerleriyle birlikte karanlığa gömülmüştü. Bu defa, koca bir hiçliğin ortasında gölgeye sunulan armağan buydu: Işığı onu tanımasa bile ona her şeye yeniden başlama gücü verecekti.
Her şey yeniden başlayacaktı. Hem de Beliz onu asla hatırlamayacak olsa bile.
Bazı hediyelerin kötü bir tarafı olmadığını kim söylemişti?
Kesinlikle vardı. Ama Beliz’i hiç tanımadığı bir hayattansa, hayatının sonuna kadar yeni bir başlangıç için anılar biriktirmeye kararlıydı.
Ve öyle de olacaktı.
30.01.2026
Çiçekçinin önünde durmuş, düşünceli bir şekilde gönlünü almam gereken koca adam için çiçek seçiyordum.
“Hangisini vereyim, kızım?” diyen amcaya hiç düşünmeden sarı laleleri gösterdim. Tam tamına üç buket yaptırmıştım. E o kadar da farkımız olsun. Kim demiş bir erkeğe çiçek alınmaz diye?
Tüm buketleri kucağımda taşırken atkımı geriye doğru atıp paltomun cebinde çalan telefonu çıkardım. Karan’ın ismini görmemle yüzümde kocaman bir gülümseme oluşmuştu.
Aramızdaki küslük çok uzamıştı.
Tam tamına 14 saat 40 dakikadır ayrı sayılıyorduk. Demek ki o da konuyu uzatmaya niyetli değildi.
“Sevgilimmm,” diye telefonu cıvıl cıvıl bir sesle açarken kalabalık caddede insanların arasından geçiyordum. Sesimi duymasıyla verdiği rahat nefesin ardından kısa bir süre sessizlik oldu.
“Neredesin?” dediğinde kaşlarım çatıldı.
“Odun,” diye onu azarlarken telefonun diğer ucundan yine sesi geldi.
“Konuşmamız gerekiyor, Beliz. Neredesin?”
Sesi fazla ciddi geldiği için bir an duraksadım. Barışmak için mi aramamıştı? E o zaman? Aklıma gelen düşünceyi sesli söylemiş olmalıydım.
“Ay yoksa benden ayrılıyor musun?”
Hem şaşkın hem de olanları anlamaya çalışıyordu.
“Öldürseler ayrılmam,” diye sinirle sesini yükseltirken ben aptal gibi sırıtmıştım.
“Sıkıysa ayrıl. Tabii bulmuşsun elit, kültürlü, üst tabaka insanı. Hiç ay—”
Sözlerimi tamamlamama izin vermeden yeniden sabırsızca konuştu.
“Neredesin, üst tabaka sevgilim? Hadi söyle yerini. Evde de yoktun.” Endişeli sesine son vermek adına etrafıma baktım. Onunla konuşa konuşa sahile varmıştım.
“Senin kafenin yanındaki sahildeyim. Hem sen beni mi merak ettin?”
“Tabii ki ettim. Tam altı saattir sana ulaşamıyorum.” Sesindeki hafif sitemin sebebi muhtemelen telefonumu kapatmış olmamdı. Ama ne yapabilirim ki? Telefonu kapattıktan sonra arayacağını nereden bile bilirdim.
“Ee ne yapabilirim? Eve gitseydin,” dedim zeytinyağı gibi üste çıkarak.
“Sizden geliyorum,” dudaklarından sinirli bir gülüş yükseldi.
“Her yerde kayıp ilanı görürsen hiç şaşırma.”
“Ne?” Farkında olmadan bağırdığımda yanımdan geçen birkaç kişinin bakışları bana döndü. “Ya kayıp ilanı ne? Altı üstü birkaç saat hava almak için çıktım. İlan vermek ne demek? Delirdin mi sen?” Hâlâ durumu sindirememişken Karan yeniden konuştu.
“Yok sevgilim, daha o kadar delirmedim. Kayıp ilanı veren Evren. Sağ olsun, bana gerek kalmadı.”
Demesiyle ikimizden de sinir karışık kahkaha yükseldi.
“Aptal çocuk.”
“Eğer biraz daha telefonu açmasaydın polise gidiyorduk.” Şaka karışık sesiyle ben de güldüm.
“Bizim kafenin yanı dedin, değil mi?”
“Evet,” diye onu onayladım.
“İki dakikaya oradayım. Hiçbir yere kıpırdama.”
“Bakarız,” diye onu uğraştırmaya devam ettiğimde uyarıcı sesindeki o hafif yalvaran tınıyla kıkırdadım.
“Beliz.” Telefonu kapattıktan sonra çiçeklerimi arkamda saklayıp onun gelmesini bekledim. Aradan sadece bir dakika geçmişti ki arabası göründü. Anlaşılan gerçekten fikrimi değiştirip kaçmamdan korkuyordu.
O emniyet kemerini çözerken ben hızla ön kapıya doğru yürüdüm. Ön cama tıklattığımda arabaya binmeyip dışarıda durmamla kaşlarını çatsa da kendi kapısını açtı. İnmesine izin vermeden bir elimi açık kapıya yaslayıp sırıttım.
Belimden tutup beni kendisine doğru çekmek istediğinde hızla geriye çekildiğimde iyice sabırsızlaşmıştı.
Çiçeklerimi fark etmemesi için zaten arabaya binmemiştim. Şimdi öyle kucağına çekerken onları ezmesini istemiyordum.
“Şimdi benden mi kaçıyorsun?” dedi inanamazcasına.
“Bakıyorum da hemen affetmişsin,” dedim çenemi kaldırarak.
“Daha affetmedim.” Dese de kesinlikle çoktan ne için kavga ettiğimizi bile unutmuş gibi görünüyordu. E aslan parçası, adamın aklını böyle alırım işte.
“Öyle mi?” Dudaklarımı büzerek içli bir nefes verdim. “Oysa barışmamızın şerefine sana hediye almıştım.”
Bunu söylememle gözleri sonunda arkamda bir şeyler sakladığımı fark etti. Tam bakacağı sırada geriye çekildim.
“Oyunbozanlık yapma.” Onu azarlamamı umursamadan sırıttı.
“Hediye mi aldın sen bana?” Sesinde şımaran bir çocuğun tınısı vardı.
“Hayır. Hem affetmemişsin. Denize atacağım,” diye omuz silktiğimde sanki gerçekten kaçabilirmişim gibi belimden tutarak beni arabanın içine doğru çekti.
Oturduğu için rahatça yüzüne bakabilmenin keyfiyle gülüşüm büyüdü. “Bırakmam ki.”
Yüzlerimiz arasındaki o küçük mesafeyi de kapatıp burnunun ucuna küçük bir öpücük kondurdum. Dudaklarını çeneme bastırdığında kıkırdamama engel olamadım. Çenemden gıdıklandığımı bile yeni keşfetmiştim. Karan’ın sonsuz öpücükleri sayesinde keşfetmemek imkânsız gibiydi.
“Hediyemi istiyorum.” Israrcı bir çocuk gibi bana bakarken sabırsızca bekliyordu.
Biraz geriye çekilip arkamdaki çiçeklerden birini hızla ona doğru uzattım. Bu sırada hafiften kar yağmaya başlamıştı. Mutluluk içimi sararken ona doğru uzattığım sarı lalelerle gözleri önce elimdeki çiçeklere, sonra bana kaydı. Gözleri hem şaşkınlık hem hayranlık arasında sıkışıp kalmıştı.
Sarı saçlarımın arasında kendine yuva yapan küçük kar tanelerinin verdiği o tuhaf mutlulukla ona baktım.
“E, bir şey söylemeyecek misin?”
Kısa sessizliğin ardından konuştu.
“Bir erkeğe çiçek mi aldın sen?” Kesinlikle hâlinden memnun görünse de anlaşılan naz yapacaktı.
“Aldıysam, kendi erkeğime aldım.”
Dediğim anda sırıtışı iyice genişledi.
“Erkeğine?” diye tekrar ettiğinde sesindeki keyif içimi ısıttı.
“Evet?” Gözleri haylaz bir çocuğunki gibi parlamıştı. Oyunlar oynamayı seven o çocukla ömrümün sonuna kadar oynayabilirdim.
“Bir çiçekle beni kandıramazsın,” dedi. Parmakları çenemde gezinirken küçük bir öpücük daha kondurmasıyla yine kıkırdadım.
“Biliyorum, o yüzden ben de iki çiçek aldım.” Arkamdaki diğer çiçeği de kucağına koyduğumda şaşırmıştı. Hazırlıklı olmam karşısında kaşları hafif kalktı.
“İki çiçekle de beni kandıramazsın.”
“Onu da tahmin etmiştim. O yüzden üç çiçek aldım.” Dudakları gülmemek için zor duruyordu. Sihirbaz gibi şapkamdan tavşan çıkarmamdan farksız görünen bu olay karşısında kahkahaya boğulmamak için direndiğini fark edebiliyordum.
“Üç çiçekle de beni kandıramazsın,” dediğinde sanki o şapkadan daha neler çıkacağını merak eder gibiydi.
Ama bu kadar naz da aşık usandırır canım.
“Sen de kansan ölür müsün? Gecenin bu saatinde ben dördüncü çiçeği nereden bulayım?” diye kaşlarımı çatarak devam ettim. “Hem ben olsam bana kanardım. Baksana ne kadar tatlı, güzel, cilveli bir kızım.”
Kanmamasını beklerken kucağındaki çiçekleri alıp ihtiyatla diğer koltuğa yerleştirdi. Bana döndüğünde hiç uyarı vermeden beni kucağına çekerken dizlerine oturttu. Paltoma ve saçlarıma bulaşan kar taneleri yavaşça erirken o konuştu.
“Bir şartla.” Sesine biraz şaşırsam da kollarımı hızla boynuna doladım.
“Tüm şartların kabul edildi, nazlı adam.”
“Ama daha duymadın.” En fazla ne isteyebilirdi ki?
“Tamam, söyle.”
“Yüzüğü takarsan seni affederim.”
“Hangi yüzüğü?” Şaşkınca parmaklarıma baktım.
“Sana aldığım yüzüğü.” Yüzü ciddileştiğinde hâlâ parmaklarıma bakıyordum.
“Sen bana yüzük almadın ki.”
“Aldım.” Kendinden emin sesi hem sabırsız hem de bir şeylerden çekiniyor gibiydi.
“Almadın,” diye direttim.
“Aldım.” Sesinin keskinleşmesiyle kaşlarımı çattım.
“Yalancı. Aldıysan neden parmağımda değil?” Ellerimi ona doğru uzattığımda bileğimi tutup dudaklarına doğru götürdü.
“Ben de onu diyorum ya, güneş ışığım. Neden yüzüğüm parmağında değil?” Dediğinde cebinden çıkardığı kadife kaplamalı siyah kutuyu aramızda tuttu.
Olanların şokundan mıydı bilmem ama bir süre hareketsizce kutuya baktım. Gözlerine bakarsam durumun ciddiyetini fark edeceğimi biliyordum.
Ya da ciddi olmayışını…
Ya öylesine aldıysa? İnsan öylesine sevgilisine yüzük alır mı? Ben öylesine çiçek alıyorsam o neden almasın ki? Ya ciddi ciddi evlenme teklifi ederse?
Az önce kalp atışlarım bile yavaşlarken şimdi bu düşüncenin heyecanıyla hızlanmıştı. Diğer bileğim hâlâ Karan’ın elindeydi. Bunu fark ettiğine emindim.
“Hayatımın geri kalanında umudum olsan. Ben de gölgen gibi peşinde dolaşsam olmaz mı?” Sesiyle gözlerim sonunda gözlerine kaydığında onun da benim kadar heyecanlı olduğunu fark ettim. Onlarca evlilik teklifi izlemiş, okumuştum. Ama bunun böyle hissettireceğini hiç tahmin etmemiştim. Sanki her parçamın tamamlanmasına bizzat şahit olmak gibiydi.
Gözlerindeki reddedilme korkusuna bile inanamıyordum. Sessizliğim altında neredeyse ecel terleri dökerken,
“Evet!” diye bağırarak boynuna sarıldım. Kolları sıkıca bedenimi sararken gözlerimi hızla kırpıştırıp geri çekildim. Karan kutuyu yavaşça açtı. Parmaklarındaki hafif titremeyi görünce neredeyse kahkaha atacaktım. Şu an gözüme ne kadar tatlı geldiğini bir bilse.
İçindeki yüzüğü hiç düşünmeden çıkarıp parmağıma taktığında bir süre daha sessizlik oldu. Az önce ne yaşandı öyle?
Bir elimdeki yüzüğe, bir ona bakarken o yüzündeki hayran olunası gülümsemeyle beni izliyordu. Yüzüğü havaya kaldırıp heyecanla ona gösterirken neredeyse çocuk gibi çığlık atmak istiyordum. Sarı güneş detaylı yüzüğü ilk gördüğüm andan itibaren büyülenmiştim.
Başını omzuma yaslamış, dudaklarındaki o geniş gülümsemenin keyfini çıkarıyordu.
“Aslında teklif etmek için akşamı bekleyecektim,” dedi. Bir bana, bir elimdeki yüzüğe baktı.
“Bekleyemedim. Daha fazla bekleyemem, Beliz.” Hasret dolu sesiyle gülümsedim.
“Sanki seni asırlarla bekletiyormuşum gibi konuşuyorsun.” Takılmama karşılık o da gülümsedi ama dudaklarından çıkan kelimelerle gülüşüm hızla soldu.
“Sana dair hasretim yüzyıllardan kalma.”
Sesinin derinliği, eğlenerek dinlediğim şarkı sözlerinden çok farklı gelmişti. Üstelik şarkı zevkimizin ne kadar farklı olduğunu düşünürsek bunu bilerek söylediğini de sanmıyordum.
Mutluluğumun ardından içimde hafif bir kalp sızısı bırakırken beni iyice kucağına çekti. Başımı göğsüne yaslarken camdan usulca dans eden kar tanelerini izledik.
“Seni seviyorum,” dedi çenesini saçlarıma bastırarak.
“Seni seviyorum.”
Onu seviyordum. Her şeye rağmen.
~~~~
13.05.2030
“Sevgilim?”
Karan’ın yatak odasından gelen sesiyle karpuzumu kocaman bir ısırıkla dişledim. Saat altı buçukta uyanmış ve hızla kendimi mutfağa kapatmıştım. Genelde aşırı heyecanlandığımda ya da endişelendiğimde saçmalar, çok konuşurdum. Ama anlaşılan hamileliğin yan etkisi, beni şu an yalnızca yemek yiyerek bu heyecandan kurtulacağıma inandırıyordu.
Hamile olduğumu dün öğrenmiştim.
Garip bir histi… Ya da hissizlik. Yani şimdi gerçekten anne mi olacaktım? Olayı hâlâ tam kavrayamadığımın farkındaydım. Test pozitif çıktığında yalnızca kalbim korkuyla hızlanmıştı.
Zaten Karan’la bunları konuşmamış mıydık? O zaman neden bu habere şaşırmış ya da korkmuştum?
İki yıllık evliliğimizin ardından bir çocuğumuz olmasını gerçekten istemiştik. Olay da zaten buradaydı. Daha bir yıl öncesine kadar anne ve baba olma fikrine bu kadar uzakken nasıl bu fikri bu kadar çok sevdik?
Karan’ın hayatımdaki anlamını artık çok iyi anlıyordum. İkimiz arasındaki şey aniden yükselen bir aşk olsaydı belki de çabucak yok olurdu. Ama bu, aşktan daha fazlasını barındırıyordu.
Gerçek sevgiyi, merhameti içinde gizliyordu. Ona bu kadar güvenmemin ve arkasından cehenneme bile gidebileceğimi bilmemin başka bir açıklaması yoktu. Kapının aniden tıklatılmasıyla daldığım düşüncelerden ayrılmam uzun sürmedi.
“Güneş ışığım,” dedi içimi ısıtan o ılımlı sesiyle.
Dün ona bu haberi nasıl vereceğimi saatlerce düşünsem de yalnızca test sonucunu göstermiştim. Tek bir laf bile edememiştim. Gözlerinde gördüğüm sevinç her şeye değerdi. Şu an ikimiz de biliyorduk. Ve ben daha olayı dün sindirememişken sabah gözlerimi açtığımda gerçekliği aniden fark etmiştim. Onun huzurlu kollarından çıkıp kendi beynimin içindeki canavarlarla baş başa kalmamak için kendimi bu mutfağa kilitlemiştim.
“Beni endişelendiriyorsun, Beliz.” Karan’ı daha fazla endişelendirmemek için sakince ayağa kalkıp kapının kilidini açtım.
Uykulu gözleri beni bulduğunda bir şeyim olmadığından emin olmak ister gibi bakışları bedenimde dolaştı.
“Günaydın.” Dudaklarını alnıma bastırdığında hâlâ fazla sessizdim. Anlaşılan bu durum onu da şaşırtmıştı.
“Canın karpuz mu çekti?” dediğinde beni iyice göğsüne çekmişti.
“Hm hm.” Bu basit onaylamam onu tatmin etmemiş olacak ki beni konuşturmak için hemen başka bir konuya geçti.
“Bugün kahvaltıyı dışarıda yapalım mı? Hem oradan sizin eve geçeriz.”
Saçlarımın üzerinde hissettiğim çenesiyle kafamı hafifçe ona doğru kaldırdım. Şu ana kadar hamilelikle ilgili tek bir laf bile etmemişti. Eğer Karan’ı tanıyorsam, dünkü hâlinden bu çocuğu gerçekten istediği belliydi. O zaman bu kaçamak konuşmanın tek bir nedeni vardı.
Bundan emin olmak için o siyah gözlerine bakmam gerekiyordu.
Bakışlarını bana çevirdiğinde neredeyse kollarında hıçkırarak ağlayacaktım. Şu anki endişemin, korkularımın farkındaydı. Ama beni en çok üzen şey onun bakışlarında gördüğüm ifadeydi.
O da korkuyordu.
Belki de aklından fikrimi değiştirdiğim bile geçmiş olabilirdi. Ama onun aksine, ben bu çocuğu istememekten korkmuyordum. Evet korkuyordum. Ama sorun istemekle ilgili değildi. Anne olacağım gerçeği bana korkutucu geliyordu. Yavaşça kollarından çıkıp yeniden sandalyeme oturdum.
“Sence iyi bir anne baba olacak mıyız?”
Bu sorumla tüm bedeni gerilmişti. Hâlâ bakışlarında aynı korku vardı ve muhtemelen konuyu çocuğu istemediğime getireceğimi düşünüyordu. İşte en çok da canımı sıkan buydu. Karan için gerçekten daha anne olma fikrine bile alışamayan korkak bir kadın mıydım?Böyle korkak biri nasıl anne olmayı öğrenebilirdi ki?
Benim sessizliğimi gören gözleri yavaşça kapanmıştı. Her zamanki gibi fazla anlayışlıydı. Yavaşça karşımda diz çöktüğünde siyah gözlerini gözlerime kilitledi. Ellerimi tutan ellerinin sıcaklığını hissettiğim anda tüm bedenim gevşemişti.
İşte güvendeydim. Bedenim için en etkili sakinleştirici oydu.
“Hatırlıyor musun? Bana bazı şeylerden sırf bilinmez olduğu için değil, nasıl olması gerektiğini bildiğin ve bunu yapamayacağını düşündüğün için korktuğunu söylemiştin.”
Söylediği kelimeler zihnimde yer ederken başımı hafifçe olumlu anlamda salladım. Bu sırada bileğimi okşayan teninin sıcaklığı artık beni sakinleştirmişti.
“Sen ailenin nasıl olması gerektiğini biliyorsun, bense nasıl olmaması gerektiğini. İşte bu bizi muhteşem bir anne ve baba yapar.”
Sadece birkaç kelimeydi. Ama o an, ikimiz için de gerçek buydu.
“Ailen için üzgünüm.” Karan’ın ailesiyle olan ilişkisi düşündüğümden çok daha karmaşıktı. Bu konuda onu incitmekten öyle çok korkuyordum ki.
“Benim ailem sizsiniz.”
Bu üç kelime dudaklarından öyle kolay dökülmüştü ki gözlerimin yaşarmasına engel olamadım. Dudaklarımı avucuna bastırdığında artık emindim. Kesinlikle muhteşem anne ve baba olacaktık.
“Acaba çocuk bakımıyla ilgili YouTube’da eğitim videoları var mıdır?” diye sordum.
Soruda tamamen ciddiydim ama anlaşılan Karan’a komik gelmişti. Yoksa o hayran olunası kahkahasının başka bir açıklaması olamazdı.
“Kesinlikle vardır,” dedi.
Sesindeki dalga geçen tonla kaşlarımı çattım.
“Ya şurada ciddi bir mesele hakkında konuşuyorum. Daha yapmamız gereken o kadar şey var ki…” Aklıma gelenlerle aniden ayağa kalktım.
“Daha isim bulacağız, okuyacağı okuldan odasına asacağımız perdenin detaylarına kadar karar vermeliyiz. En iyisi ben bir kalem kâğıt getireyim.”
Yüzündeki eğlenen ifadeyle beni izlerken ciddiyetimi fark etmişti.
E ben gayet ciddiydim.
Tam mutfaktan çıkacakken beni kendine doğru çeken adama şaşkın şaşkın bakıyordum.
“Onları yaparız da sence en önemli şeyi unutmadın mı?” Dediğinde hiçbir şey anlamamıştım. Bence perdeler gayet önemli bir meseleydi.
“Ay yoksa önce okul kaydı mı yaptırmamız gerekiyor?”
“Sanki bunun için biraz küçük,” dediğinde bakışları henüz belli bile olmayan karnıma kaymıştı. Aynı şekilde benim bakışlarım da karnıma yöneldi.
Gerçekten ben ne saçmalıyordum? Saat sabah altı buçukken kendi mutfağımızda durmuş, daha doğmamış bir bebeğin perdelerini mi konuşuyorduk? Daha doğrusu ben konuşuyordum.
“Dün senin için doktordan randevu aldım,” dedi. “Daha önce eski şirketimin iş birliği yaptığı bir hastane. Doktor da arkadaşım. Böylece daha rahat edeceğini düşündüm. Bence işe ilk bebeğimizi görmekle başlayalım.”
Yüzündeki kocaman gülümsemeyle onu izlerken hızla başımı salladım.
~~~~
Sedyede heyecanla yatarken Karan bir eliyle saçlarımı okşuyor, diğer eliyle bileğimi tutuyordu. İkimizin de gözleri siyah beyaz ekrandaydı.
“Şimdi bakalım,” dedi doktor.
İkimizin de ne kadar heyecanlı olduğu her hâlimizden belliydi. Özellikle doktor gülümseyerek bize döndüğünde kalbim yerinden çıkacakmış gibi hissetmiştim.
“İşte burada.”
Duyduğumuz ilk kalp atışı sesiyle ikimiz de rahat bir nefes verdik.
Ta ki doktorun yüzündeki değişikliği fark edene kadar.
“Hımm…” Düşünceli bir şekilde gözlerini ekrana dikerken kaşını hafifçe kaldırdı.
“Bir sorun mu var?” Daha ben konuşmadan Karan gerilen bedenini gizlemek için sesini sakin tutmaya çalışmıştı.
Doktor birkaç saniye daha ekrana baktıktan sonra önce bana, sonra Karan’a bakıp başını salladı.
“Yok yok. Sorun değil.”Ekranı biraz daha büyüttü.
“Bu da ikinci kalp atışı.”Söylediği sözlere ve duyduğumuz ikinci sese bir anlam veremezken donup kalmıştık. Gözlerimiz hâlâ ekrandaki o küçük noktaya kilitlenmişti.
İkinci kalp atışı mı?
“İkinci.”
Bir an kalbim bile atmayı unutmuş gibiydi. Sonra gelen farkındalıkla sanki yerinden çıkacakmış gibi hızlandı. Elim ayağım bir anda buz kesmişti.
“İkinci derken?” Yine ben sessizliğimi korurken konuşan Karan olmuştu. Kendini ekrana o kadar kaptırmıştı ki elimin hafiften titremeye başladığını ve buz kestiğini bile fark etmemişti.
“Yankı falan mı yapıyor?” diye hemen ardından anlamaya çalışan sesiyle sordu. Doktor gülümsedi.
“Hayır… İkiz gebelik.” Gözlerimi bu defa ekrandan Karan’a çevirdiğimde onun dolu dolu gözleriyle karşılaştım. Yutkundum. Ekrana bakmaya cesaret edememiştim. Ta ki doktorun, ikimizi de tamamen bozguna uğratan sesi duyulana kadar.
“Bu da üçüncü kalp atışı. Şimdilik üçü de gayet sağlıklı görünüyor. Üçüz gebelik bazen riskli gruba girer. Ama düzenli takip ve dikkatle sağlıklı bir sonuç alma şansımız yüksek.” Doktorun sesi ikimiz için de uğultudan farksız bir şeye dönüşmüştü. Gözlerimiz bir anlığına birbirine kilitlendi.
Alnımda hissettiğim dudaklarının ısısıyla bütün endişelerim bir anda uçup gitmişti. Bu adam yanımda olduğu sürece aşamayacağımız, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir zorluk yoktu.
~~~~
Hamileliğimin 6,5 ayındayken bacaklarımda ve ellerimde olan hafif şişkinlikler, bel ağrıları dışında pek bir sorun yaşamıyordum. Tabii Evren’in günlerdir vir vir konuşmasını saymazsak.
Sonunda Eymen dede ile Hatice nine inatlarını kırmış ve kendi karısıyla altı yıl sonra evlenmesine izin vermiştiler. Tüm mahalleye bir yıllık dedikodu malzemesi verecek bir düğün yapmaya kararlıydı.
Düğün bahçesinde yanımda duran Karan’la birlikte, ilk danslarını eden Su ve Evren’i izliyorduk. Evren’in gözlerindeki o saf mutluluğa çok az şahit olmuştum. Onu böyle görmek içimdeki bütün endişeleri alıp götürmüştü.
“Çok güzeller,” diye mırıldandım.
“Evet,” diye fısıldadı ve beni biraz daha kendine çekti.
Kendi düğünümüzü hatırladığım anda kahkahamı zor tuttum. Her anlamda kaos dolu bir gündü. Sevgili arkadaşlarım kesinlikle düğün günümüzü akıllardan silinmez hâle getirmişlerdi.
O sırada gözlerim abimi buldu.
Ama onun gözleri, diğerlerinin aksine düğün pistindeki çifte odaklanmamıştı. Ne etrafta olanlarla ne de başka bir şeyle ilgileniyordu. Onu ilgilendiren tek şey karşı masada oturan kadındı.
Bakışlarının takip ettiği yerde, gülümseyerek bir şeyler anlatan Melis’i gördüm. Aylar sonra ilk defa bu kadar mutluydu. Geçmişi gerçekten arkasında bırakmış gibiydi.
Gözlerim arkadaşımın yanındaki adama kaydı. Bir yıl önce Ilgaz’la evlenmişlerdi. Güzel, huzurlu ve abartıdan uzak bir düğünleri olmuştu.
4 yıl önce Melis ülkeyi terk ederken aylarca ondan haber alamamıştım. İlk başta çok kırılmış, çok sinirlenmiştim. Ama zamanla bazı şeylerin onun için de hiç kolay olmadığını anlamıştım.
Çalıştığı ajanstan istifa etmiş, okuduğu mesleği sürdürmeye karar vermişti.
Evren’le birlikte okudukları gazeteciliğe geri dönmeleri güzeldi. Ta ki Melis, sınır dışında yaşanan olayların mesleği için ne kadar tehlikeli olabileceğini öğrenene kadar. Onu vazgeçirmeye çalışmam faydasız olmuştu.
Karan’la kardeş olduklarını öğrendiğimiz gün bize gerçekten adresini vermişti. Ama arada geçen onca zamanı telafi edemeden Melis yeniden farklı ülkelerde çalışmaya başlamıştı. En son, iç savaş çıkma tehlikesi yüzünden Ankara’da olduğunu öğrenmiştim.
Abim hakkında tek bir kelime duymak istemese bile kader onları yeniden karşılaştırmıştı. Ankara’da ne yaşadıklarına dair hiçbir fikrim yoktu. Hiçbiri bize olanları anlatmamıştı. Ama orada geçirdikleri bir yılda yollarının defalarca kesiştiğine emindim. Hatta onlar için umut etmeye bile başlamıştım.
Belki bir şansları olurdu. Ama o bir yılın sonunda abim eve döndüğünde yalnızdı. Kapıyı sevinçle açmak için koştuğum o günü hâlâ hatırlıyordum. Melis’i de yanında getirmesi için ne kadar dil dökmüştüm.
Ama yalnızdı.
Melis ise Ilgaz’la birlikte yurt dışına taşınmıştı.
O zaman ikisinin de bir aşk kaybettiğini düşünmüştüm. Şimdi anlıyordum ki kaybeden taraf yalnızca abimdi.
Artık abimin Melis’i sevip sevmediğinden bile emin değildim. Yeşil gözleri, eski bir dostu izleyen birini andırıyordu.
Ama görünüşün ne kadar aldatıcı olabileceğini artık öğrenmiştim. Dudaklarımdan bir iç çekiş dökülürken Karan bunu hemen fark etti. Benim gibi gözleri önce kız kardeşini, sonra da abimi buldu.
“Zamanla Ömer de kendi yolunu bulacak,” diye beni hemen teselli etti.
“Bir aşka sahip çıkmak zor olmamalı,” dedim. Sesimde hafif bir sitem vardı.
Arkamdan bana sarılan kolları sıkılaştı. Farkında bile olmadan müziğin ritmine göre birlikte hareket ediyorduk.
Kafamın üzerinde dudaklarının sıcaklığını hissettiğimde onun da benim gibi iç çektiğini anladım.
“Zor,” dedi sadece.
Sözleriyle birlikte sorgulayıcı bakışlarım hızla onu buldu.
“Zor mu?” Elimi belirginleşen karnımda aşağı yukarı gezdirdim.
“Karşımıza çıkan ilk engelde beni bırakıp, unutur muydun?” Sesim neredeyse tripli çıkmıştı. Dudakları bu hâlimden hoşlandığını belli eder gibi kıvrıldı.
Ah şu hormonlar…
Bazen o kadar dengesiz ve alıngan olabiliyordum ki ben bile şaşırıyordum. Karan ise bu anları eğlenceye çevirmenin bir yolunu mutlaka buluyordu.
“Evren’in hiçbir gücü seni bana unutturamaz,” dedi. Sözleri bunu gerçekten inanarak söylediğini gösteriyordu. Sonra huzur yeniden etrafımızı sardı.
Bana sarılırken kulağıma doğru, şarkıya eşlik eden sesiyle dudaklarım kıvrıldı.
“Benim yolum hep sana doğru.”
Tam da şarkıda dediği gibi
Yolumun çıkacağı tek çıkmaz sokak oydu.
~~~~
Yıllar sonra
Karan’ın kızımızın kıvırcık siyah saçlarıyla verdiği mücadeleyi izlerken gülümsememi engelleyemedim. Kızımın küçük bedeni bana çocukluğumu hatırlatmıştı.
Elimde tarakla sabahın ilk ışıklarıyla babamın yanına koşar, dizlerine otururdum. Sabırla saçlarımı tarar, ardından öpücükler kondururdu.
Onun gibi bir babaya sahip olduğum için çok şanslıydım. Aynı şansı kızımın da yaşaması içimi daha da ısıtıyordu.
“Babacım?” Yıldız’ın sesiyle Karan hemen aynadan ona baktı.
“Bunu da takalım mı?” diye kaçıncı olduğunu bilmediğim renkli tokayı babasına doğru uzatırken geniş geniş gülümsüyordu.
“Takalım, yıldız ışığım.” Karan tokayı, yandan çıkan asi siyah saçlarına nazikçe yerleştirdi.
Oğullarımız benim gibi kumral saçlara sahipti. Gözleri ise aynı Ömer ve babam gibi yemyeşildi. Yıldız’ın saçları da gözleri gibi Karan’a benziyordu. Koca siyah gözleri ve kıvırcık saçlarıyla babasının gerçek yıldız ışığıydı.
“Babacım?” Yıldız bu kez daha yüksek sesle bağırınca Karan hemen elini dudaklarına götürdü.
“Şşş… Annenler uyanacak.” Fısıltısıyla Yıldız’ın başını hızla aşağı yukarı salladı, sonra aynadan yatakta hâlâ uyuyan abilerine baktı.
Oğullarımızın bana benzediğini söylerken sadece görünümlerini kastetmek az kalırdı. Galiba bu kadar uykucu olmalarını da annelerine borçluydular. Yıldız ise babası gibi erkenden uyanır, sabahın ilk saatlerini onunla geçirirdi.
Yıldız’ın uyumayıp yatakta onları izlediğimi fark etmesiyle kıs kıs gülmeye başladı.
“Tembel anne.” Dört buçuk yaşındaki bücürün sözleriyle neredeyse kahkaha atacaktım.
“Demek tembel ha?” Kollarımı genişçe açar açmaz Yıldız yerinden fırlayıp yatağa doğru koştu. Kollarımın arasındaki kızımızı öpücüklere boğup gıdıklarken Yaman ve Yağız’dan itiraz eden mırıltılar yükseldi. Uykularının bölünmesinden hiç memnun değillerdi.
“Hadi uyanın aslan parçaları.”
Babalarının sesiyle mırıltıları iyice arttı. Saçlarımda hissettiğim dudaklarıyla Yıldız’a biraz daha sarıldım.
“Günaydın, güneş ışığım.”
“Günaydın.” Hâlâ uyku sersemi olsam da içimdeki huzur, ailemin bir rüya olamayacak kadar gerçek olduğunu söylüyordu.
Tabii her şey bu kadar kolay ve huzurlu olmamıştı. Çok zorlanmıştık. Hâlâ bazen zorlanıyorduk. Üçüzlerimizin olduğu ilk haftayı dün gibi hatırlıyordum. Bir sabah iki kişiyken, akşamına beş kişilik bir aile olmuştuk. Bazen delireceğimi sanıyordum. Yaptığım en küçük hatada panik ataklarım artıyordu. Üzerimdeki sorumlulukla asla başa çıkamayacağımı düşünüyordum.
Ta ki her düştüğümde Karan’ın başucumda olduğunu hatırlayana kadar. Yapması gerekenden çok daha fazlasını yapmıştı. Birçok şeyi bizim için feda etmişti. Bizi bir aile yapabilmek için çok şeyden geçmişti. Bu huzurlu anımızı bölen şey tabii ki kapı zili oldu.
“Ben bakarım,” dedi Karan ve Yıldız’ı da kucağına alarak kapıya yöneldi.
Arkadaşlarımın sesini daha buradan duyabiliyordum. Pazar kahvaltılarını genelde hep birlikte yapardık. Zor bela kaldırdığım Yaman ve Yağız’ı banyoya gönderirken çoktan masayı kurmaya başlayan arkadaşlarımın yanına gittim.
“Ooo, fındığım da uyanmış. Ee, dayılarının yer fıstıkları nerede?” diyen Evren’in elindeki tabağa uzandım.
“Uyuyorlar.” Şeytani bakışları Ali’ye kayınca hemen önlerine geçtim.
“Sakın yine oğullarıma saçma kız tavlama taktikleri öğretme. Yemin ederim dokuzuncu kattan atarım seni.” Ellerimi belime koyup onları tehdit ederken pek ciddiye alınmamıştım.
“Daha neler. Ben öyle biri miyim fındığım? Hem ben sadece boncuk gözlümü tavlamanın yöntemlerini biliyorum.” Diyerek masayı kurmakta olan karısına bir öpücük yolladı.
Ah, iflah olmazdı bu çocuk.
Masa etrafında hepimiz toplanırken kahkahalar salonu doldurmuştu. Tabakların, çatalların sesi çocukların neşesine karışıyordu. Karan, bir dizinde kızımız otururken eline aldığı ekmeğime reçel sürmeye başladı.
Her şey o kadar doğal, o kadar sıradandı ki.
“Çay Can dayıcım, biraz fıstık da ye,” dedi Evren alayla. Masadan kahkahalar yükseldi.
“Anne…” diye sızlanan Yaman başını koluma yasladı.
“Dayıma bir şey söyle.”
“Aşk olsun, dayısının yer fıstığı beni annene mi şikâyet ediyordun?” Yaman dudaklarını büzerken Yıldız'dan kıkırtılar yükselmişti.
“Mızmız Yama.” Yıldız küçük ellerini ağzına götürür götürmez, kendisinden dört saniye büyük olan abisinin kızgın bakışlarıyla karşılaşmıştı. Daha adını bile doğru düzgün söyleyemezken abilerini sinir etmeye bayılıyordu.
Karan, evde yeni bir iç savaş çıkmasını engellemek adına hemen eliyle kızımızın ağzını kapatarak daha fazla dalga geçmesini önledi.
“Ama anne…” Yaman yeniden mızmızlandığında resmen abimin küçüklüğünü hatırlamıştım.
Benden büyük olmasına rağmen onu sinirlendirerek çileden çıkarırdım. Her defasında anneme ettiği şikâyetlerden de bir sonuç çıkmazdı.
“Dayın öyle söylemek istemedi, birtanem.”Diyerek Evren’e uyarıcı bakışlar attım ve masanın altından ayağına tekme attığımdan emin oldum.
“Değil mi dayısı?”
“Ahh… Evet Çay Can. Şey yani Yaman Can.” Bir yandan karısına biraz daha sokulurken diğer yandan kelimeleri geveliyordu.
Kısa bir süre sonra herkes kendi hâline dalmıştı. Melis’in kucağında uyuyakalan Yağız masada olan bitenden tamamen habersizdi.
Yemeklerin bitmesinin ardından toplanan masaya yardım etmeye koyuldum. Sonunda salonda Melis’le yalnız kaldığımızda gözlerim, hayran hayran etrafta koşturan Yıldız’ı izleyen gözlerini buldu.
“Ilgaz’la nasıl gidiyor?” diye sordum.
Dikkatini hemen bana verdi. Bir süreliğine de olsa yeniden Türkiye’de olduğu için çok mutluydum.
“İyi,” dedi dalgın bir sesle ve tekrar Yıldız’a baktı.
“İyi ve?” Her şeyin gerçekten iyi olduğundan emin olmak istiyordum.
“Gerçekten mutluyum.” İçten bir gülümsemeyle elini yavaşça karnına götürdü.
“Çok mutluyum, Beliz.” Gözlerinin dolmaya başladığını fark ettiğim anda yerimden neredeyse fırlayacaktım.
“Yoksa sen?” İnanamaz gibi elimi onun gibi karnına götürdüğümde gülümsemesi daha da genişledi. Başını hızlıca olumlu anlamda salladı ve parmağını dudaklarına götürdü.
“Şşş. Daha hiç kimsenin haberi yok.” Hiç beklemeden ona sarılmıştım. Gözyaşlarıma engel olamıyordum.
'"Çok güzel bir anne olacaksın.” Uzun süre birbirimize sarılmış, ara ara mutluluktan ağlamıştık.
“Bazen çok korkuyorum,” dedi ve elimi sıkıca tuttu. “Ya onu hakkıyla sevemezsem diye.” İç çekerken yüzümde buruk bir gülümseme oluştu. Hamile olduğumu öğrendiğim gün benim de kafamın içinde onlarca soru dolaşmıştı. Zaman zaman umutsuzluğa bile düşmüştüm.
“Sana her şeyin toz pembe olacağını söylemeyeceğim. Ama inan ki ona sahip olduğun her ana minnet edeceksin. Tabii ki hatalarınız olacak, ama Ilgaz’la bunların üstesinden geleceğinize eminim.” Buna gerçekten inanıyordum ve onun da inanmasını istiyordum.
“Umarım” Dudakları geleceğe umutla bakan bir gülümsemeye kıvrıldı.
"Peki Ilgaz’a ne zaman söyleyeceksin?”
“Bu akşam.” Kıpır kıpır sesiyle gülümsedim.
“İyi. Hatta mümkünse haberi verirken oturduğundan emin ol. Malum, sevinçten bayılma gibi huyları var.”
Sözlerimle kahkaha atmaya başlamıştı.
“Abartma, sadece tepkileri biraz abartılı,” dedi ve parmaklarıyla kocasının tepkilerini küçültür gibi yaptı.
Sohbetin geri kalanı Melis’in işi ve benim üzerinde çalıştığım kitaplar üzerine ilerledi. Uzun süre editörlük yapmıştım. Kitaplara olan tutkum zamanla yazmama da yansımıştı. Ve şimdi yazmak hayatımın ayrılmaz bir parçası hâline gelmişti. Melis ise iki ay önce bağımsız bir haber ajansı kurmuştu. Sohbetin en zor kısmıysa konunun bir anda Ömer’e gelmesi oldu.
Ne kadar uzun süredir birbirlerini görmeseler de artık hayatlarını bambaşka yönlerde kurmuşlardı. Geçmişte birbirlerini nasıl hatırladıklarından emin değildim ama birbirlerine bakışları hiç de yabancı gibi değildi.
“Önümüzdeki Salı Ömer’in nişanı,” dedim. Tepkisini merak eder gibi yüzünü inceledim. Yüzünde önce küçük bir şaşkınlık belirdi. Gözlerinde ise hiçbir şey değişmedi. Sonra dudaklarında içten bir tebessüm oluştu.
“Eğer gelmek istersen çok mutlu oluruz. Annemlerin seni ne kadar özlediğini biliyorsun.” Annemleri duyunca dudaklarından bir iç çekiş döküldü.
“Gitmeden önce Meral teyzeye uğrayacağım,” dedi ve bir süre sustu.
“Ömer içinse çok sevindim. Gerçekten birini sevebilmesine… kalbini yeniden birine açmasına” Sanki kelimeleri nasıl toparlayacağını bilmiyor gibiydi. Sözlerinde samimi olduğu her hâlinden belliydi.
“Mutlu olmasını istediğimi biliyorsun, değil mi?”
“Biliyorum,” dedim ve elini tutarak ona inandığımı hissettirdim.
“Ama orada olmam ne kadar doğru olur bilmiyorum.” Mahcup çıkan sesiyle başımı yavaşça salladım.
“Sen nasıl istersen.” Böyle bir şey için asla ısrar etmezdim. Sadece onlarla daha fazla zaman geçirmek istiyordum. Abim için de çoğu şey kolay olmamıştı. İşleri kendisi için bu kadar zorlaştırmasını hâlâ anlayamıyordum. Özellikle acı çektiğini bildiğim hâlde Melis’i beyaz gelinlik içinde bir başkasıyla evlenirken izlemişti.
Melis’ten sonra birini sevebileceğini hiç düşünmemiştim. Hatta biriyle evlenebileceği gerçeğini kabullenmem epey zaman almıştı. Kader denen şeyin önüne geçilemeyeceğini düşünüyordum. Belki de böylesi daha iyiydi.
Akşam olduğunda çocukların uyku vakti çoktan geçmiş olmasına rağmen küçük kızımız hâlâ evin içinde koşturup duruyordu. Yaman ve Yağız yatağın diğer tarafında babalarına sokulmuş, mışıl mışıl uyuyorlardı.
Sarı lambanın loş ışığı odayı aydınlatırken Karan’ın omzuma dolanan kolları beni biraz daha kendine çekti. Önümdeki bilgisayarda kitabımın final bölümünü yazıyordum. Karan ise elindeki polisiye romanı okuyordu. Kocamla ne kadar farklı zevklere sahip olduğumuz ortadaydı. Ama buna rağmen müthiş bir uyum içindeydik.
Bir anda Yıldız’ın çıplak ayaklarıyla odaya koşarken çıkardığı çığlık gibi sevinçli sesi duyuldu. İkimiz de istemsizce doğrulduk.
“Annecim, annecim!” Sevinçle bağıran sesi içimdeki endişeyi bir anda eritmişti. Pijamaları içindeki minicik bedeniyle bile yeterince tatlı görünürken, neredeyse taşıyamadığı bir kediyle onu gördüğümde göğsüm sıcak bir hisle doldu.
Bir dakika…
Kedi mi?
Yine mi?
“Bak ne buldum!” dedi heyecanla.
Önce beyaz kediyi yatağa koydu, sonra kendisi tırmandı.
“Ama biz ne konuşmuştuk bal küpüm?” dedim sakince. Eve getirdiği kaçıncı kedi olduğunu düşünerek baktım. Dışarıda gördüğü her kediyi sahiplenebileceği fikrinden bir an önce vazgeçmesi gerekiyordu. Zaten Gölge, Güneş ve onların yavrularıyla yeterince kalabalıktık.
“Bu son,” dedi mızmızlanarak ve yalvaran bakışlarını babasına çevirdi. Karan ise bu durumdan keyif aldığını hiç gizlemeden kaşını bana doğru kaldırdı.
“Önce anneden izin almamız gerekiyor.” Huzur dolu sesi yetmezmiş gibi elleri çoktan saçlarımı okşamaya başlamış, enseme küçük masajlar yapıyordu. Beni kandırma çabaları gerçekten takdir edilesiydi.
“Ama tüm kedileri evimize almayız, değil mi hayatım?” dedim uyarıcı bir sesle. Kucağına gelen kediyi okşadı.
“Yıldızımız bunun son olduğunu söylüyor.” İkisinin de bana bakan o tatlı bakışlarına daha fazla dayanamayarak iç çektim.
“Tamam ama bu son.” Sevinçle aramıza giren Yıldız, babasının kucağındaki kediyi hemen okşadı.
“Hem sen bu kediyi nereden buldun?” diye sordum. Gerçekten bu saatte bu çocuk kediyi nereden bulmuştu?
“Balkonumuza uçmuş.” Kendinden emin sesiyle kahkahamı tutamadım. Kedilerin uçamayacağını öğrendiği gün büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı.
Yıldız da biraz sonra yavaşça uykuya dalarken yeniden bilgisayarıma döndüm.
“Nasıl gidiyor?” Karan’ın sıcak nefesi boynuma değdiğinde gözlerimi kapattım.
“Son sahneyi yazıyorum.”
“Hmm…” diye mırıldandı ve boynuma bir öpücük daha kondurdu. Tenimde onun öpücükleri varken yazdığım şeye odaklanmak gerçekten zordu.
“Karan” dedim neredeyse fısıltıyla. Ama sözüm yeni bir öpücükle kesildi.
“Efendim?” Sesi sanki bana değil de boynuma bıraktığı öpücüklere aitmiş gibiydi.
“Dikkatimi dağıtıyorsun.” Neredeyse küçük çocuklar gibi mızmızlanmam karşısında tenime doğru gülümsedi.
“Sadece öptüm,” dedi masumca. Gözlerimi bilgisayardan ayırıp ona çevirdiğimde yüzlerimiz arasındaki mesafe iyice azalmıştı. Hiç tereddüt etmeden dudaklarımı öptüğünde, sanki ilk öpücüğümüzmüş gibi nabzım hızlandı. Göğsüm ona sahip olmanın sevinciyle doldu. Yavaşça geri çekilip siyah gözlerine baktım.
“Sadece son birkaç satır kaldı,” dedim ve birazdan ona katılacağımı göstermek ister gibi ekranı işaret ettim.
Başını yavaşça salladı, sonra yeniden yüzünü boynuma gömüp orada nefeslendi. Ben de son kelimeleri yazıp ekranı kapattım. Ekranda tam olarak şunlar yazıyordu:
"Karanlık ormanın derinliklerinde, kadim büyülerin yankıları hala kulaklarımda çınlıyordu. Zorlu mücadelelerin ardından nihayet huzura kavuştuğumuzu sanmıştık. Ancak, gökyüzünde parlayan yıldızlar, gelecekteki bilinmezliklerin habercisi gibiydi. Eski kehanetler, yeni sırların kapısını aralıyordu. Sessizlik, bir an için her şeyi sardı ve dünya derin bir nefes aldı.
Ve böylece, yıldızların altında, yeni bir çağ başlıyordu."
Karan’ın kollarına girip başımı göğsüne yasladığımda sıkıca bana sarıldı. Elleri alışkanlıkla saçlarıma kaydı.
“Sonunda kavuşabildiler mi?” diye sordu. Derin bir nefes aldım.
“Eminim bir yolunu bulacaklar.” Gözlerimi yavaşça kapattığımda, bilincimin kıyısında yankılanan son şey Karan’ın o mırıltıyı andıran güven dolu sesi oldu.
“Eminim ki bulacaklar.”

Bu özel bölümü sizlerden gelen istekler üzerine hazırladım. Bu yüzdem benim yazım tarzımın biraz dışına çıkıyor.
Normalde kurguların sonunda o alışılagelmiş 'evli, mutlu, çocuklu' tablolarına pek sıcak bakmasam da, son bölümlerde sizi bir hayli üzdüğümü biliyorum.
O yüzden onlara huzurlu bir gelecek borçluyum diye düşündüm
Not: Beliz’in mesleği gibi kısımlar, kitabı düzenlediğimde eklenecektir.
Sizi diğer kurgularımda da beklerim✨️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |