
Bazen geçmişiniz bugününüzle karşılaşır ve böyle zamanlarda siz sadece seyirci olursunuz.
Oradaydı işte… Az ileride, bir beyefendiyle konuşuyordu. Gözleri yine çok güzeldi; siyah, uzun kirpikleri zeytin karası gözlerinin parıltısını gizleyemiyordu.
O an onu hiç tanımamış olmayı diledim. Çünkü onu tanımıyor olsaydım, kalbinin de gözleri kadar kara olduğunu bilmezdim. Kafamı hızla başka yöne çevirdim. Bu adamla devam etseydim, bugün olduğum kişi olamayacağımı düşününce yüzüm istemsizce buruşturuldu. Önümdeki masanın üzerinde duran minik çantamın kulbunu kavradım ve konferans için ayrılan bölüme geçip oturdum.
Kafamın içinde sahneye çıktığımda söyleyeceklerim dönüp duruyordu. Aradan geçen birkaç dakika boyunca aptalca bir şey söylemeyeceğime kendimi ikna etmeye çalıştım. Nihayet sunum başladı. Sahnedekiler son derece profesyoneldi; belli ki bu tür konuşmaları defalarca yapmışlardı. Avuç içlerimin terlemesine engel olamadım.
Üniversite yıllarında gittiğim tiyatro kursunu hatırlamaya çalıştım. Sonuçta o da sahneydi, bu da sahne.
Adım anons edilip alkışlar yükseldiğinde zarifçe ayağa kalktım ve sahneye çıktım. Salon düşündüğümden daha kalabalıktı.
“Bugün burada olan herkese öncelikle teşekkür etmek istiyorum,” diyerek başladım.
“Ben bir girişimciyim ve bir çiftliğim var.”
Slaytı ilerlettim; kuşbakışı çekilmiş çiftliğim salona yansımıştı.
“Elbette sizlere kaç tavuk ve kaç ineğe baktığımı anlatmayacağım,” dedim. “Aslında buraya davet edildiğimde bunu planlamıştım ama fazlasıyla sıkıcı olacağına karar verip vazgeçtim.”
Salondan hafif kıkırdamalar yükseldi. Gülümsedim.
“Bugün sizlere buraya gelene kadar karşılaştığım zorlukları anlatmak istiyorum. Belki ileride sizin de başınıza gelebilecek durumlar olur ve benim izlediğim yollar size bir fikir verir. Yanlış anlaşılmasın, ben de harika bir kriz yöneticisi sayılmam…”
Üniversite dönemimden başlayarak geçtiğim yolları yalın ama yer yer eğlenceli bir dille anlattım. Kelimelerimi özenle seçmeye çalışıyordum.
“Sunumum burada sona eriyor,” dediğimde, “umarım sizlere bir fikir verebilmişimdir. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.”
Yeniden bir alkış tufanı koptu. Yüzüm yanıyordu. Yerime geçtiğimde ellerim hâlâ titriyordu.
Bir elimde katılım belgem ve çantam, diğer elimde telefonumla gelen tebrik mesajlarına göz gezdiriyordum ki tanıdık bir ses kulaklarıma ulaştı.
“Seni tebrik ederim. Harika bir sunumdu.”
Başımı kaldırdım. Umar, karşımda durmuş gülümsüyordu.
“Beğenmenize sevindim,” dedim ve yanından geçerek kapıya yöneldim. Şaşkınlığını gizleyemediğinden emindim. Ancak toparlanması uzun sürmedi; birkaç adım sonra yanımda belirdi.
“Bir kahve ikram edebilir miyim?”
Yüzüne bakmadan yürümeye devam ettim.
“Ne yazık ki vaktim yok. Malum, iş güç… Nazik teklifiniz için teşekkür ederim.”
Neredeyse kapıya ulaşmıştık.
“Hadi ama Çare,” dedi. “İntikam mı alıyorsun?”
Duraksadım. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
“Anlayamadım, neyin intikamı?”
Samimiyetsiz bir gülümseme yayıldı yüzüne.
“Bilirsin işte. Ben seni istemedim, sen de hırs yapıp kendi çapında bir şeyler yaptın.”
Alayla güldüm.
“Yanılıyorsun. Ben ülke çapında bir şeyler yaptım. Üstelik hırsla da yapmadım. Beni reddetmen beni hırslandırmadı; aksine kendime gelmemi sağladı.”
Onu ardımda bırakıp hızla arabama doğru yürüdüm.
Bu insanı sevmiş olmanın bile beni ne kadar utandırdığını düşündüm. Yol boyunca ellerim direksiyondaydı, kafamda ise son konuşmamız dönüp duruyordu. Öfkeyle sayıp söverek çiftliğe vardım. Bu süre zarfında işleri de epey boşlamıştım.
Şık giysilerimi hızla çıkarıp dolaba astım, tulumumu giydim.
Önce hayvanları kontrol edip sonra tarlaya geçmeyi planlıyordum. Ama bir de ne göreyim… Minik buzağım Defne’nin vücudundan oluk oluk kan akıyordu. Ne olduğunu ilk anda anlayamadım. Durumun ciddiyeti aklımdaki her şeyi sildi süpürdü.
Panikle veteriner Engin abinin numarasını çevirdim. Günün geç bir saati olduğu için ulaşamamaktan korkuyordum ama şanslıydım.
Endişem sesime yansımış olmalıydı ki,
“Sakin ol lütfen kızım,” dedi.
“Benim bir cenazem var ama sana çok güvendiğim bir arkadaşımı yönlendireceğim. Sen buzağıyı diğerlerinden ayır, acil müdahale gerekebilir.”
Söylediklerini yaptım. Teşekkür edip telefonu kapattım ve yönlendireceği veterineri beklemeye başladım.
Aradan belki yarım saat geçmişti ki eski bir kamyonun sesini duydum. Defne’nin başını okşadım.
“Anne seni iyi edecek abiyi alıp geliyor güzel kızım,” dedim.
Ahırdan çıktım. Kapıyı açtığımda kumral, genç bir adamla karşılaştım. Ela gözleri ve güçlü bir yapısı vardı. Buralardan olsa tanırdım; değildi. Elinde büyük bir çantayla durmuştu.
“Ne olduğunu bilmiyorum,” demeye başladım. “Sabah meradaydılar, bir şey fark etmedim. Bugün birkaç saatliğine çiftlikten ayrılmıştım ki—”
Sözümü kesti.
“Nereye?”
Üslubu sertti. Sinirlendim.
“Anlayamadım, ne yapacaksınız? Nereye gittiğimi neden soruyorsunuz?”
Gülümsedi ve ilk kez gözlerimin içine baktı.
“Yanlış anlaşıldım. Ahırın nerede olduğunu soracaktım.”
Kafam karıştı.
“Ah… Kusura bakmayın,” dedim.
Defne’yi gördüğümden beri ilk kez rahatlayarak güldüm.
“Ahır bu tarafta,” diyerek onu içeri yönlendirdim.
Sizden tek isteğim, ara ara yorumlarınızla beni dürtüp motive etmeniz. Bu kurguyu bana unutturmayın olur mu? Hepinizi çok seviyorum <3 <3 <3
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |