

2021
Aylar geçmişti ve ben kimseyle görüşmüyordum. Ne annem babam beni arıyordu ne de ben onları. Telefonuma birkaç kez ablamdan cevapsız çağrı düşmüş, ama hiç umursamamıştım. Babam bazen harçlığımı gönderdiğinde ona yalnızca kısa bir “Teşekkür” mesajı atıyordum, o kadar.
Bir hayalet gibi derslere girip çıkıyor, sonra eve dönüp kendi hâlime bırakıyordum kendimi. Hayallerimden bile emin değildim artık. İçimi kemiren kocaman, kara bir boşluk vardı ve ben onu görmezden gelmeyi seçiyordum. Yirmi bir yaşında, sözde kocaman bir kız olmuştum ama sanki on sekiz-on dokuz yaşlarımda daha aklı başında, daha canlıydım.
Telefonu neredeyse sadece Umar’a haber vermek için kullanıyordum.
Şuradayım.
Buraya gidiyorum.
Bunu giydim.
Bu kişiyle görüşüyorum.
Bu ben değildim. Olmak istediğim kadından yavaş yavaş uzaklaşıyordum. Ne zaman kendimi yargılamaya kalksam, zihnime kuzguni siyah gözler düşüyor, bana bu şekilde davranmamın doğru olduğunu fısıldıyordu. Umar’la evlenip birlikte mutlu bir çift olabileceğimiz düşüncesi hep içimdeydi.
Hatta…
Bizim bebeklerimizi doğurmak.
Çocuk sevmezdim bile. Neden böyle düşündüğümü bilmiyordum.
Kafamı dağıtmak için bazen bulmaca çözerdim. Gazete eklerini alır, masanın üzerine gelişigüzel fırlatırdım. Bu yüzden masanın üstünde gazetelerden oluşmuş küçük bir tepe duruyordu hep.
Umar — soldan sağa, 4 harf.
Hakikaten isminin anlamını hiç merak etmemiştim. Gazeteyi çevirip cevapları kontrol ederken gözüme takıldı:
Çare.
Yüzümde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Elim hemen telefona gitti. Sanki çok önemli bir şey keşfetmişim gibi, bu bulmaca saçmalığını anlatmak için Umar’ı aradım. Birkaç sabırsız çalıştan sonra açtı.
“Efendim,” dedi.
Sesi bıkkındı ama ben yine de tüm neşemle konuşmaya başladım.
“İsimlerimizin anlamları birbirini tamamlıyormuş, biliyor muydun?” dedim, hafifçe kıkırdayarak.
“Çare, beni bunun için mi aradın?” dedi sertçe. “Dalga mı geçiyorsun sen? Benim ensemde boza pişiyor, haberin var mı?”
Bu çıkışı hiç beklemiyordum. Ne diyeceğimi bilemedim. Kendimi inanılmaz derecede suçlu hissettim.
“Tamam,” dedi, “kapatıyorum.”
Ve telefonu yüzüme kapattı.
Haksız yere hissettiğim o suçluluk duygusuyla öylece kaldım. Onun kadar meşgul biri olmamak bir suç muydu?
Birkaç dakika sonra telefon yeniden çaldı. Ekranda “Babam” yazıyordu. Uzun süre baktım ismine. Ne kadar zaman olmuştu seslerini duymayalı… İçimde kabaran suçluluk hissi daha da ağırlaştı.
“Efendim,” dedim.
“Çare kızım,” dedi babam, sesi titrekti.
“Annen çok hasta.”
Ne demekti bu?
Annem hasta olmazdı. O hep güçlüydü. Her şeyi toparlayan, evi ayakta tutan, susarak direnen kadındı. Psikolojik dediklerinde bile, bunu kabul etmek zor geliyordu.
“Nasıl yani?” diyebildim sadece.
“Doktora götürdük,” dedi babam.
“Konuşmuyor. Yemiyor. Geceleri uyuyamıyor.”
Bir süre sustum.
Sanki bir yerimden buz gibi bir şey içime akmıştı.
“Gelmen iyi olur,” dedi.
Telefonu kapattığımda odam eskisinden daha dar gelmeye başladı. Duvarlar üstüme yürüyordu sanki. İlk refleksim, düşünmeden Umar’ı aramak oldu. Parmaklarım otomatikti; ben değilmişim gibi.
Aramak istemedim. Gerçekten istemedim.
Ama elim telefona gitti. Alışkanlık değildi bu. Daha kötüsüydü.
Bir refleks.
İkinci çalışta açtı.
“Annem hastaymış,” dedim.
Ne geçmiş olsun bekliyordum ne de bir şey. Sadece söyledim.
“Kimin yüzünden?” diye sordu.
Bir an anlamadım.
“Ne demek kimin yüzünden?”
“Stres,” dedi.
“Stres boşluktan gelmez.”
İçimde bir şey gerildi.
“Doktorlar öyle demedi,” dedim.
“Uzun zamandır birikmiş.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra sakin, fazla sakin bir sesle konuştu.
“Gitmiyorsun.”
Bu bir öneri değildi.
“Ne?” dedim.
“Yanlarına gitmiyorsun,” diye tekrarladı.
“Şimdi zamanı değil.”
“Annem hasta,” dedim.
Bu cümleyi savunma gibi kurduğumu fark edince sinirlendim.
“Ve sen burada dağılmaya müsaitsin,” dedi.
“Ben yokken saçma kararlar alıyorsun.”
Kalbim hızlandı.
“Ben karar alabilirim,” dedim.
Sesim ilk defa titremedi. Bu beni şaşırttı.
“Alabiliyor olsaydın,” dedi,
“şu an bunları konuşuyor olmazdık.”
O an anladım.
Bu bir tartışma değildi.
Bu, benim hayatımın kontrolünü kimde tuttuğumuzla ilgiliydi.
“Gideceğim,” dedim.
Bu kelime ağzımdan çıktığında odam soğudu sanki.
Telefonun ucunda nefesini duydum.
“Çare,” dedi adımı yavaşça.
“Bak bunu yapma.”
“Ne yapma?” diye sordum.
“Beni zor durumda bırakma.”
“Ben gidiyorum,” dedim yine.
“Bu benim kararım.”
Kısa bir gülüş geldi.
“Karar,” dedi.
“Ne zaman kendi başına karar alabildin sen?”
Bu cümle içimde bir yere çarptı.
Ama ilk defa parçalanmadım.
“Şimdi,” dedim.
“Şimdi alıyorum.”
Sessizlik uzadı.
Sonra sesi değişti. Daha alçak, daha dikkatli.
“Bak final haftandasın. Senin için diyorum. Annenin hastalığını çözecek değilsin ya hem psikolojikmiş. Çok da önemli gibi değil.” dedi.
İçimde bir düğüm çözüldü.
Korku değildi bu sefer.
Netlikti.
“Hayır,” dedim.
Bu kelimeyi söylerken sesim sakindi.
İlk defa.
“Beni izleyemezsin.
Nereye gideceğime karışamazsın.
Annemin hastalığını kullanamazsın.”
Karşı tarafta sessizlik vardı.
Uzun, tehlikeli bir sessizlik.
“Bunu hatırlayacağım,” dedi en sonunda.
“Ben de,” dedim.
Ve telefonu kapattım.
Ellerim titriyordu ama içimde tuhaf bir dinginlik vardı.
Sanki uzun zamandır ilk kez kendi tarafıma geçmiş gibiydim.
Annem hâlâ hastaydı.
Hayat hâlâ zordu.
Ama ben…
Ben ilk defa hayır demiştim.
Bazı hayırlar söylendikleri anda her şeyin yönü değişir.
Buraya kadar okuduğun için teşekkür ederim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |