14. Bölüm

14. Bölüm

Beyza Arabacı
olumsuzusavar

Büyümek sancılı bir süreçti.
Ben, her şeyi doğru yaparsam—eğitimlerimi tamamlayıp sevdiğim işleri yaparsam, sevdiğim insanlarla vakit geçirirsem—mutlu biri olurum sanmıştım.
Kendimi dış etkenlerden tamamen soyutlayamayacağımı hesaba katmamıştım. Hayatıma kimlerin iz bırakacağını, kimlerin içimde kalıcı yaralar açacağını da…
Bir kez daha yanılmıştım.

Bir süre telefonun başında öylece bekledim. Düşündüm, ağladım, sakinleşmeye çalıştım.
Hayat tek başına yürümek için fazlasıyla uzun ve çetrefilliydi.

Derin bir nefes aldım. Ahizeyi kulağıma götürdüm ve önümde duran numarayı çevirdim.
Her tuşta kalbim biraz daha hızlandı.
Kırdığım kalpleri onarmam gerekiyordu.

Telefon açıldı.

Sedef’in sesini duyduğum anda, tuttuğum nefes kendiliğinden dışarı çıktı.

Sedef…

Çare sen misin?

Çocukluğumdan kalma anılar üşüştü zihnime.
Sedef, bugüne taşımak istediğim bir izdi. Ve ben ona büyük bir haksızlık etmiştim.

“Ben… çok özür dilerim,” dedim. “Sen hep haklıydın. Gerçekleri göremedim ve her şeyi batırdım.”

Ağlıyordum artık.

“Çare, iyi misin sen?”
Sesindeki endişe kalbimi daha da sıkıştırdı.

Hıçkırıklarımın arasından güçlükle konuştum:
“İyiyim… Lütfen beni affet.”

Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Sedef derin bir nefes aldı.

Seni affediyorum.

 

Aradan geçen birkaç günde kendimi toparlamaya çalıştım. Komşuluk ilişkilerim bana sandığımdan daha büyük bir destek oldu. Ürünlerimin bir kısmını perakende satarken, bir kısmını da yine konu komşu aracılığıyla kooperatife vermek zorunda kalmıştım. Buna rağmen gelirlerim artmıştı. Kaan sayesinde bir internet sitesi kurmuş, proje çizimine de başlamıştık.

Bu akşam ise bana yardım eden herkese teşekkür etmek niyetiyle köy halkını yemeğe davet etmiştim. Köyün kadınları da gelmiş, hep birlikte mutfağa girip el birliğiyle akşam yemeğini hazırlamaya koyulmuştuk.

Özenle büyük yemek masasını verandaya çıkardım. Üzerine yeni aldığım masa örtüsünü serdim. Tabakları almak için mutfağa girdiğimde, Engin abinin eşi Sevim teyze tencerelerin başında yemekleri karıştırıyordu.

“Sevim teyzem, mis gibi kokuyor mutfak. Ellerine sağlık,” dedim ve tabaklar için yukarı dolaba uzandım.

“Kız,” dedi, kaşığı tencerede bırakıp bana yaklaşarak, “bir şey soracağım sana, kaç zamandır seni yalnız yakalayamadım.”

“Sor teyze.”

“Sizin bu Kaan çocukla aranızda ne var bakalım?”

“Kim, kimle ö-h-öhm…” Beklemediğim bu soru karşısında dilim dolaştı.

“Sevgilin mi kızım? Söyle bana, bak ben senin annen sayılırım.”

Annem de olsan söyleyemezdim ki Sevim teyze.

“Yok teyze…” Boğazımı temizledim.
“Arkadaşım.”

“Bence o seni öyle görmüyor kızım. O çocuk sana yanık. Güzel de çocuk, ben kaçırma derim.”

“Aman teyze,” dedim geçiştirmeye çalışarak. “Köy işini sen de biliyorsun. Zaman mı var aşka meşke?”

Tabakları kaptığım gibi mutfaktan çıkıp kendimi dışarı attım.

Köy halkının bir şeyler konuştuğu belliydi. Umar’ın gelip gitmesi elbette dikkat çekmişti. Yalnız yaşayan bir kadındım; şimdiye kadar bir şekilde otoritemi sağlamıştım ama bu dengenin bozulmasını istemiyorsam, belli ki bir çözüm bulmam gerekiyordu.

Verandaya tabakları yerleştirirken çiftliğin demir kapısının önünde bir araç durdu. Arabadan yüksek sesle bir şarkı yayılıyordu:

“Şaşıran sen mi yoksa ben miyim bilemedim
Öyle bir dert verdin ki, kendime gelemedim…”

Gözlerimi kısıp bakmaya çalıştım ama buralardan değillerdi. Demir kapıyı araladığımda gördüğüm manzarayla neredeyse küçük dilimi yutacaktım. İçimde yükselen sevinç dalgasıyla elim ayağım birbirine dolandı; ne yapacağımı bilemeden öylece kalakaldım.

Önce Sedef indi arabadan. Yıllardır görüşmediğim için pişmanlıkla içimin kavrulduğu birini görmek insana nasıl hissettirirse, aynen öyle hissettim.

“Çare, yardım et de Çağla ablayı indirelim,” dediğinde ise anın gerçekliğini sorgulamaya başladım.

Koşarak arabanın yan kapısına yöneldim. Ablamın bir eli sargıdaydı ama yüzünde, içimi sıcacık yapan o tanıdık gülümseme vardı. Arabadan inmesine yardım ettikten sonra boynuna sarıldım.

“Abla, seni çok özledim.”

Sağlam eliyle beni sıkıca sardı, sonra kulağıma eğilip fısıldadı:
“Sonra konuşacağız.”

Bana kızgınlardı, bana kırgınlardı… ama ne önemi vardı ki? Buradaydılar ya.

“Konuşuruz,” dedim, “bol bol konuşuruz. Gelin, içeri geçelim.”

Sedef, “Ben Çağla ablayı bırakmaya geldim, döneceğim,” dediğinde yüzüne bakmaya çekinerek konuştum:

“Sedef, lütfen içeri gel. Hem herkes burada, en azından yemek yiyelim. Abla, eline ne oldu?”

“Sonra anlatırım,” dedi. “Herkes kim?”

“Uzun hikâye,” dedim gülümseyerek. “Gelin, sizi tanıştırayım.”

Ve birlikte içeri doğru yürüdük.

Verandaya adım attığımızda sesler bir anlığına kesildi.
Bakışlar önce Sedef’e, sonra koluma tutunmuş halde yürüyen ablama kaydı. Köy insanının merakı sessizdir ama delici olur; bunu bilirdim.

“Millet,” dedim gülümsemeye çalışarak, “tanıştırayım. Ablam Çağla… Sedef de çocukluk arkadaşım.”

Kısa bir duraksamadan sonra kadınlar toparlandı.
Sevim teyze hemen atıldı:
“Hoş geldiniz kızım, sefalar getirdiniz.”

Ablam başını sallayıp gülümsedi. Yorgundu ama dimdikti.
O gülümsemenin arkasında bir şeyler sakladığını hissediyordum.

Tam o sırada Kaan’ı gördüm.
Verandanın köşesinde durmuş, elinde bir sürahiyle bize bakıyordu. Gözleri önce Sedef’te, sonra ablamda durdu. Bakışları sorgulayıcı değil, dikkatliydi. Her zamanki gibi.

Yanımıza yaklaştı.
“Hoş geldiniz,” dedi sakince. “Ben Kaan.”

Ablam onu baştan aşağı süzdü. O bakışı tanırdım.
“Çağla,” dedi elini uzatarak. “Çare’nin ablasıyım.”

Tokalaştılar.
Kaan’ın yüzünde hafif bir gerginlik belirdi ama geri çekilmedi.
“Memnun oldum,” dedi.

Sedef’le göz göze geldik.
Bir anlık sessizlikte geçmiş, pişmanlıklar ve affedilmiş cümleler havada asılı kaldı.

Yemek ilerledikçe konuşmalar açıldı.
İnsanlar güldü, tabaklar doldu, sofrada sıcak bir uğultu oluştu. Ama ben ablamın sol elini neden bu kadar dikkatle sakladığını, Sedef’in neden her fırsatta bana bakıp suskunlaştığını fark ediyordum.

Bir ara ablam başıyla mutfağı işaret etti.
“Çare,” dedi alçak sesle, “bir konuşalım mı?”

Kalbim sıkıştı.
Ama başımı salladım.

Mutfağa geçtiğimizde kapıyı yarım kapattı.
Yüzündeki gülümseme silindi.

“Ne yaptın sen kendine?” dedi.
Sesindeki kızgınlık değil, korkuydu.

“Yaşıyorum,” dedim kısaca.

Elini sargılı bileğine götürdü.
“Umar’ı duydum.”

Mideme bir yumruk oturdu.
“Kimden?”

“Sedef’ten. Ve merak etme,” dedi gözlerimin içine bakarak,
“Bu sefer yalnız değilsin.”

O an anladım.
Bu çiftlikte sadece toprak değil, sınırlar da yeniden çizilecekti.

 

 

Okuduysan kalbimden bir parça sende demektir.
Beğeni ve yorum bırakırsan, ben de “yalnız yazmıyorum” diye sevinirim 🌱

Bölüm : 16.12.2025 15:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...