19. Bölüm

19- Turna Kuşu

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

500 yorum sınırı koydum gitti.

afiliwp kalanlıma, pekbiafiliyalnzilik insragram hesabıma gelebilir kof ve dahası hakkında bilgi alabilirsin.

hayatının hiçbir döneminde kof hissetmemen dileğiyle.

5 yıl önce Diyarbakır

''Vurulmak çok da kötü değil,'' derdi annem. ''En azından yaşıyorsun lan, ölebilirdin.'' Hayatım boyunca çok fazla hak verdiğim anneme bu kez de hak veriyordum. Yaşamak şimdi gözüme ölmekten, o bitmek bilmeyen çatışmaların soğukluğundan çok daha güzel geliyordu. Çünkü bu defa, yaşamak için elle tutulur, nefes alan bir sebebim vardı göğsümün üzerindeydi üstelik.

Belçim'in çıplak göğsüme bir çarşaf gibi yayılmış, o deli kıvırcık saçlarını okşuyordum yavaşça. Birbirine dolanmış siyah tutamları parmaklarımla onu acıtmadan, incitmeden ayırıp severken dudaklarımda serseri bir tebessüm vardı. Gece boyunca tenimi yakan o fırtına dinmiş, yerini derin bir huzura bırakmıştı.

Gecemiz yavaş yavaş bitmiş ve gün kurşuni bir renkle aymaya başlamıştı. Sobadan gelen odunların çıtırdayarak yanma sesleri eşliğinde, göğsümde uyuyan bu hırçın kızın her bir zerresini hafızama kazır gibi izliyordum. Yorganı ikimizin üzerine kadar çekip örtmüştüm, altındaki sıcacık, pürüzsüz teni üşümediğini gösteriyordu. Öyle beyaz, öyle pürüzsüz bir teni vardı ki... Sağlam elim, o soluk ve narin teninde adeta kendiliğinden kayıp gidiyordu, dokunmaya bile kıyamayarak.

Gün, bizim aksimize, hızlı aymaya fazlasıyla kararlıydı. Belçim'i uyandırmak için usulca yanağını okşadım. Çenesini göğsüme dayamış, dudakları hafif aralıklı, dünyadan bihaber uyuyordu. Ne kadar bu eşsiz manzarayı bozmaya kıyamasam da yaklaşan tehlikenin farkında olarak kısık, boğuk bir sesle fısıldadım.

''Belçim, kalk güzelim.''

Sesimi duyar duymaz huysuz bir çocuk gibi kaşlarını çattı, göğsüme daha da sokulmaya çalışarak. ''Kalkmak istemiyorum,'' diye mırıldandı uykulu sesiyle.

''Ben de hiç istemiyorum ama birazdan odaya giren olur, yakalanırız.''

''Yoruldum,'' diye mırıldandı, sesi iyice kısılarak. Başını göğsüme biraz daha sürttü. ''Biraz daha uyuyayım ne olur.''

Dudaklarım yukarı kıvrıldı, saçlarının arasına derin bir öpücük kondurdum. ''Biliyorum. Neyse, uyu o zaman. Bizi basarlarsa da bassınlar, canıma minnet.''

Bu sözümle birlikte gözlerini hızla açtı. Uyku sersemliğiyle gördüğü ilk şey benim çıplak vücudum ve üzerine dolanmış kolum olunca şaşkınlıkla bakakaldı. Gözlerini kapatıp bir iki saniye dün geceyi düşündükten sonra, yanakları anında alev aldı ve hızla sıyrıldı üzerimden.

''Ne bu be, sarılmışsın sıkıca!'' Sesi odanın içinde çok çıkınca telaşla hemen eliyle ağzını kapattı. Gözlerini belerterek, ''Kemiklerimi kırsaydın bari!'' diye tısladı sinirle.

''Yalnız, hatırlatırım... Sen de bana aynı şekilde, hiç bırakmayacak gibi sarıldın gece boyu.''

Uyku sersemi haliyle bana ters bir bakış attı, yüzünün önüne düşen asık saçlarını eliyle arkaya doğru itti hızla. Üzerindeki beyaz geceliğin omuzlarından aşağı kaymış askılarını aceleyle düzeltirken panikle etrafına bakındı. ''Her yerim açılmış... Benim hırkam nerede?''

''Gece terledin diye çıkarmıştın hani. Ayrıca yorgan örttüm üzerine, görmedim. Yani, bilerek bakmadım.''

Gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzdü. ''Baktın ama?''

''Gözüm var çünkü, Belçim. Ne yapayım? Karşımda duruyorsun öylece.''

Birden yüzündeki o hırçın ifade kırıldı, yerini derin bir mahcubiyete bıraktı. Elleriyle yüzünü kapattı. ''Seninle şu an bu odada bulunmam bile günahken... Ben seninle neler yaptım ya dün gece?''

Uzanıp ellerini yüzünden çektim yavaşça, gözlerimi gözlerine mühürledim. ''Günaha girmek seninleyse eğer... Ben o günaha seve seve girerim, Belçim. Hiç de gocunmam.''

''Beni yoldan çıkaran tamamen sensin zaten,'' dedi, suçlar gibi ama sesinde tatlı bir çaresizlik vardı.

''Kendi yolumuzu çizeriz diye uğraşıyorum işte. Fena mı oldu?''

''Fena!'' dedi asice, burnunu dikerek.

Hemen yer yatağının sıcaklığından sıyrılıp ayağa kalktı ve parmak uçlarında kapıya doğru adımladı. Kulağını tahta kapıya dayayıp dışarıdaki sesleri dinledi bir süre. Odanın hala loş, evin ise sessiz olduğunu fark edince göğsü rahatlamayla indi, derin bir nefes verdi.

''Kimse uyanmaz daha, Selvi zaten arkadaşında kalıyor bu gece,'' diyerek kendi kendini sakinleştirdi. Sonra bakışları tekrar beni buldu. Ben sağlam kolumu başımın altına almış, yatağın içinden keyifle onun bu telaşlı, tatlı hallerini izliyordum.

''Sendeki bu rahatlık ne ya? Sen vuruldun, farkındasın değil mi? Yaralısın, Dinçer!''

Başımı hafifçe salladım alayla. ''Aynen, yaşandı öyle bir şey dün gece. Hatırlıyor gibiyim.''

Söylenerek yanıma geldi, dizlerinin üzerinde yatağın kenarına eğildi. Dün gece kendi elleriyle sardığı sargıya bakıyordu tedirgin bir dikkatle. Parmak uçları sargının üzerinde gezindi. ''Açsam... Çok acır mı acaba?''

''Acımaz ama açma şimdi, böyle gayet iyi.''

''Pansuman falan gerekmez mi buna?'' diye sordu, gözlerini büyüterek. Tam bir meraklı kız çocuğu gibi duruyordu karşımda.

''Merkezde, revirde yaparlar onu. Sıkıntı yok.''

''Dinçer, bak birazdan amcamlar kesin uyanır,'' dedi, sesindeki o eski korku kırıntıları yeniden yüzeye çıkarken. ''Seni burada görürlerse biterim ben. Öldürürler ben-''

Daha lafını tamamlamasına izin vermeden, sağlam elimi hızla uzatıp parmaklarımı dudaklarına bastırdım, sözünü bıçak gibi kestim. Bakışlarım ciddileşti. ''Şu kelimeyi kullanma bir daha benim yanımda. Kimse sana dokunamaz, dokunmaya cüret bile edemez. Öyle kolayca ağzından çıkmasın şu ölüm sözü.''

Gözleri dolar gibi oldu, elimi dudaklarından yavaşça çekti ama bırakmadı. ''Ne yazık ki ben gibi, bu topraklardaki kaç kız için kolayca söylenen ve doğruluğu olan bir söz bu, Dinçer.''

Göğsüm daraldı, onu kendime daha çok çekmek istedim. ''Olmayacak,'' dedim net ve geri adımsız bir sesle. ''Ben varken olmayacak. Oldurmayacağım, merak etme sen.''

Ne kadar hayır desem de inadı tuttu, sargının kenarını hafifçe aralayıp yarama baktı, uzun uzun inceledi. Sonra derin bir nefes alıp geri çekildi. ''Diş hekimi olmak istiyordum ya ben... Bunu görünce kararımdan daha emin oldum. Benden tıp doktoru falan olmazmış, kan tutar beni. Diş iyidir ya, en temizi diş.''

O ciddiyetinin arkasındaki bu ani U dönüşüne dayanamadım. Evdekiler duymasın diye sessiz olmaya çalışarak boğuk bir kahkaha attım. ''Halide yengem duysa bu dediklerini, valla çok üzülürdü.''

''Üzmek için demedim ki ama...'' dedi, yanaklarını şişirerek. ''Sadece yara, bere, kan... Gerçekten bana göre değil. Yanlış bir şey mi söyledim şimdi?''

''Hayır,'' dedim, düşen yüzünü ve bozulan moralini fark edip elimi yanağına yerleştirerek. ''Şaka yaptım güzelim. Hem sana diş hekimliği çok yakışır, eminim. Boş ver, yara bere işleriyle Halide yengem ilgilensin, o alışık zaten kocasından ötürü.''

Merakla sordu. ''Kocası kim ki?''

''Tanışırsınız yakında... Çok seversin Ali amcamı.''

Düşünceli bir şekilde gülümsedi. ''Ali ismini severim zaten.''

''Dinçer daha güzel ama,'' dedim, kıskanç bir çocuk gibi araya girerek.

''Hiç duymamıştım daha önce senin adını, buralarda yaygın bir isim değil pek.''

''Çünkü her beş kızdan dördünün adı Belçim buralarda,'' diyerek ona takıldım, gözlerimi kırpıştırarak.

''Dalga geçme be!'' dedi gülerek. ''Babam koymuş adımı. Sever o öyle sürüden, toplumdan ayrışmayı.''

Kaşlarım hafifçe çatıldı. ''Niye öyle dedin?''

''Boş ver,'' dedi, yüz ifadesini karartıp konuyu kapatmak ister gibi elini sallayarak. ''Konuşmaya, üstünde durmaya değmez bile.''

''Sen öyle diyorsan, öyle olsun,'' dedim ama kurduğu o cümle, babasından bahsederken yüzünde beliren o gölge aklıma takılmıştı bir kere.

Ne kadar ona belli etmemeye çalışsam da hareket ettikçe kolum zehir gibi sızlıyordu. Vücudumdaki adrenalin çekildikçe yaranın gerçek sızısı kendini hissettirmeye başlamıştı. Onu daha fazla endişelendirmemek için hiçbir şeyim yokmuş gibi, büyük bir rahatlıkla kalktım yer yatağından. Üstüm hala çıplaktı.

Belçim, ben doğrulurken odanın köşesindeki küçük sobaya doğru adımladı. Sobanın etrafındaki demirlere astığı, dün gece sırılsıklam ve kan içinde olan kıyafetlerimi aldı. Sobanın sıcaklığıyla iyice ısınmış kumaşları elinde son kez düzeltip bana uzattı. ''Leke bu kadar çıktı anca... Kurudu iyice. Sen gidince tekrar yıkarsın artık.''

Gömleğe ve pantolona baktım şaşkınlıkla. Kan lekeleri neredeyse tamamen silinmiş, odun kokusuyla karışık sabun kokuyordu. ''Yıkadın mı bunları sen gece gece?''

''Evet, leke kalmasın diye hemen çitiledim leğende.''

Kıyafetlerimi elinden alırken tenine değdi parmaklarım. Isıcaktı. ''Ne gerek vardı kızım ya. Yormasaydın keşke kendini o halde. Zaten sabaha kadar uyumadın.''

''Kanlı kanlı mı giyecektin? Yıkadım işte, giy hadi. Daha fazla çıplak kalma karşımda,'' dedi, gözlerini hızla benden kaçırıp sobanın üzerindeki maşayla oynayarak.

''Çıplak değilim, Belçim. Altımda pantolon var,'' dedim, sesimdeki o hafif, keyifli tınıyı gizlemeyerek.

''Bir zahmet!'' diye atıldı sinirle, yanaklarının hafifçe pembeleştiğini kızıl soba ışığında bile görebiliyordum.

''Bana telefonunu verir misin?'' dedim.

Hiç ikiletmeden uzattı. Hafızamın iyi oluşu sayesinde numarayı tuşlayıp sadece bir mesaj attıktan sonra geri verdim.

Giyinmeye başlamadan önce arkamı döndüm. Boynumu sağa sola doğru kütletip acıya meydan okur gibi kuruyan tişörtümü başımdan geçirdim. Kumaş tenime değer değmez onun elleriyle çitilediği o temiz sabun kokusu burnuma doldu.

''Yer yatağına alışık değilsin. Rahat etmedin, değil mi?'' diye sordu arkamdan, sesindeki o hırçın ton yerini meraklı bir yumuşaklığa bırakırken.

''Nereden biliyorsun alışık olmadığımı?'' diye sordum, künyemi tişörtün altına atarken. ''Çok yerde yattım ben. Annem gece işe gidince, kardeşlerimle beraber salona taşırdık yataklarımızı. Odalara dağılmaz, yan yana serilip onu beklerdik gelene kadar.''

Yaralı kolumu tişörtün kolundan geçirmek için hafifçe kastığımda acıyla nefesimi üfledim. Arkamda durmayı bırakıp hızla karşıma geçti. ''Göreceğimi gördüm zaten, niye döndün arkanı sanki yabancı varmış gibi?'' diye söylenip, yaralı kolumu incitmemek için tişörtün kumaşını narin parmaklarıyla kavrayıp giyinmeme yardım etmeye başladı.

''Rahatsız olduğunu düşündüm.''

''Hayatımda zorunluluklar hariç ilk defa bir erkekle bu kadar yakınım, Dinçer. Sadece tuhaf bir his bu. Rahatsızlık değil... Başka bir şey.''

''Anladım,'' dedim gözlerinin içine bakarak. Yalan... Anlamamıştım ki ama şu an tam olarak bunu, o karmaşayı anlamamı istiyor gibi bakıyordu yüzüme.

Annem gibi üstümü giydirirken, küçükken tıpkı annemin yüzüne tutulup kalır gibi bakakaldım onun yüzüne. Gitgide aydınlanan loş odada yanaklarındaki izlere, o hafifçe görünen uzun dişlerine, kısacık ama sık kirpiklerine, uykusuzluktan belirmiş gözaltı morluklarına ve dudaklarındaki o çatlaklara baktım. Kusursuzdu.

Bakışlarımı fark edince dikkatini dağıtmak ister gibi sordu. ''Atlas'ın fikriydi değil mi?''

''Ne?'' diye sordum, gözlerimi o güzel gözlerinden bir an bile ayırmadan.

''Yerde yatmak... Hani dedin ya salona taşırdık yatakları diye.''

''Evet, onun başının altından çıkmıştı hep. Annem yanımızda değilse güvende hissetmezdi kendisini, korkardı. Ben de pek sevmezdim annemin o gece gidişlerini. Aslında odamda tek başıma kalmak isterdim o zamanlar ama Atlas zorla salona götürürdü bizi, kıyamazdım.''

Üstümü tamamen giyindikten sonra, Belçim'e çok fazla belli etmemeye çalışarak yatağın kenarına sakladığım silahımı aldım. Metalin soğukluğu odadaki o sıcak havaya çarptı. Belçim'in bakışları saniyeler içinde o soğuk silahın ve benim gözlerimin arasında gidip geldi. Nefesini tuttuğunu hissettim.

Gergince, dudaklarının ucuyla gülümsedi. ''Tek olmayı seviyor gibisin.''

''Tek tabanca olmak iyidir bu hayatta, kafan rahat olur,'' dedim silahı kontrol ederken. Gözlerimi kaldırıp doğrudan ona baktım. ''Ama insan eşini bulunca... Tek olmaktan nefret ediyor.''

''Bu şehirde tek misin peki?'' diye sordu, sesindeki o gizli yalnızlığı saklamaya çalışarak.

Silahımı belime yerleştirirken el hareketlerim duraksadı, yüzüne baktım en derinden. ''Benim şehrim sen oldun, Belçim.''

Sözümün ağırlığı odaya çökerken gözlerini kaçırdı, yutkundu. ''Silahlardan hoşlanmam ben,'' dedi mesafesini korumak ister gibi. ''Birden fazla silahın olduğu eve girmek de istemem hiç.''

''Siviller uzak dursun zaten silahtan, en doğrusu. Sen rahatsız oluyorsan bir daha senin yanında göstermem, söz.''

Silahı belime tamamen yerleştirip montumu üzerime çektim, her şeyi kamufle ederek.

''Nasıl gideceksin peki?'' dedi endişeyle, adımlarıma bakarak.

Elimi ona doğru uzattım, dudaklarımda hafif bir tebessümle. ''Tut elimden, götür beni.''

''Geldiğin yoldan geri git Dinçer... Seviyorsan zaten gitmeleri,'' dedi, dün geceki o gitme muhabbetime gönderme yaparak.

Kinayesine bozulsam da gülümsedim. ''Merak etme, gidiyorum.''

''Ben durumunu, nasıl gideceğini sordum ciddi ciddi. Yürüyerek gidemezsin bu halde. Dün yağmur yağdı, yollar berbat. Üstelik yaralısın... Ya yine yolda ateşin çıkarsa? Bayılır kalırsan oralarda? Polissin sen! Bu köyde tekinsiz insanlar var, başına her şey gelebilir, kimsenin ruhu duymaz.''

''Şşt... Sakin ol, panik yapma,'' dedim adımlarımı ona yaklaştırıp sesimi alçaltarak. ''Bir arkadaşıma mesaj attım. Geliyor beni almaya, yoldadır. Revire gideceğiz ilk iş, yaramı halledecekler. Kimse beni görmeden, sana laf söz gelmeden ayrılacağım köyden. Telefonumu şarja takıp hemen açacağım, hep açık olacak. Eğer en ufak bir sorun, bir tehlike olursa bana haber vereceksin. Sorun olmasa bile haber ver.''

''Niye ki?'' diye sordu, anlamaz gibi bakarak.

''Sesini duyarım işte fena mı? İçim rahat eder.''

''Fena,'' dedi endişeyle, ellerini hırkasının cebine sokarak. ''Yaran belki mikrop kaptı, ben iyi bakamadım bile sana düzgünce. Sen hem... Neden bana geldin ki dün gece o halde? Gidecek çok daha güvenli, çok daha mantıklı bir yer bulabilirdin kendine.''

''Dün gece verdim sana bunun cevabını, Belçim. Sen gayet iyi biliyorsun artık nedenini.''

''Dün, dünde kaldı,'' dedi gözlerini hızla benden kaçırıp pencereden dışarıya bakarak. ''Baygın gibiydin zaten, ateşin vardı, terliydin. Ben de çok şey hatırlamıyorum doğrusu. Unutalım gitsin, yaşanmadı sayalım.''

İçime batan o keskin kırgınlıkla baktım yüzüne. ''Baygın falan değildim. Ateşim vardı, o ateş de sana çıkıyor zaten. En ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum ne olduğunu.''

Gözleri anında doldu, sanki o anı hatırlamak onu korkutuyor, köşeye sıkıştırıyor gibiydi. ''Ben unuttum, Dinçer. Sen de unut. Lütfen.''

''Ben çok iyi hatırlıyorum beni öptüğünü,'' dedim sesimi iyice kısarak, ona doğru eğilerek. ''İlk öpücüğümü kimin aldığını, o dudakların sıcaklığını nasıl unuturum ben?''

''Yalancı!'' diye fısıldadı sinirle. İşaret parmağını hızla kaldırıp göğsüme bastırdı, beni durdurmak ister gibi. ''Asıl sen beni öptün!''

''Bak, unutmamışsın işte,'' dedim, göğsümdeki parmağına inat keyifle gülümseyerek. ''Aferin benim kızıma.''

''Gülmesene be!'' diye kızdı, kıpkırmızı olmuş dolgun yanaklarını o darmadağın saçlarının arkasına saklamaya çalışarak. ''Oldu öyle bir şey anlık bir delilikle. Ama zamanı geriye alsak, ikimiz de istemezdik belki de. Yanlış zamandı.''

''Zamanı geriye alsak. Seni çok daha önce öperdim, Belçim.''

Şaşkınlık ve o yoğun utançla baktı yüzüme, parmağını göğsümden çekti yavaşça. ''Çok... Çok açık sözlü oldun sen birden.''

''Yüreğimi açmışım sana, sözlerimi mi saklayacağım bundan sonra?''

''O konuda da... Ciddi miydin yani gerçekten? Şey... Hoşlanmak dedin ya hani dün gece.''

''Ben hoşlanmak demedim, Belçim. Aşığım sana dedim. Ve evet sözlerimin arkasındayım.''

Bir süre hiçbir şey demeden, ürkek bir kuş gibi gözlerimin içine baktı. Tam aramızdaki o yoğun sessizlik büyürken, cebimdeki telefonun titremesiyle bölündü an. Yusuf abi geldiğine dair kısa bir mesaj atmıştı. Gitme vakti gelmişti ama ayaklarım bir türlü odanın o küçük penceresine doğru adımlayamıyordu. Belçim'in yüzünde dünden kalma bir pişmanlık, bir geri çekilme seziyordum. Sözleriyle de bunu desteklemek ister gibi, o duvarlarını yeniden örerek konuştu.

''Dinçer... Belki yaşım o kadar küçük değil ama... Bunlar benim için çok büyük, çok ağır şeyler. Bir erkekle bu kadar yakın olmak, korkutuyor beni. Bizim buralarda birisi görse namusum kalmaz, hele amcam duysa, görse,'' İçli, titrek bir nefes aldı, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. ''Korkuyorum, çok korkuyorum hem de. Dün gece yaşanmadı sayıyorum bu yüzden. Unutmak istiyorum. Benim hayatım, benim geleceğim bir öpücükle darmadağın olamaz. Ne kalbim ne de aklım yiter gider sana. Çünkü benim şu an sana değil, kendime ihtiyacım var. Ayakta duran, güçlü bir kendime.''

''Bana yok mu?'' diye sordum, kırılgan çıkmıştı sesim.

''Önceliğim olamayacak kadar güzel bir adamsın.''

Onun o ürkek, tekleterek kurduğu cümlelerin aksine, sesim tek bir an bile titremedi. Büyük bir kararlılıkla, gözlerinin içine bakarak konuştum.

''23 yaşındayım, Belçim. Bu zamana kadar hiç sevgilim olmadı. Ailem gibi gördüğüm o birkaç kadın hariç, hayatımda kimseyle seninle olduğum kadar yakın, bu kadar iç içe olmadım. Namus konusuna gelirsek eğer... Benim de bir namusum var. Dün gece seninle sadece öpüştük. İkimiz de istedik ve öpüştük. Eğer tüm bunlardan dolayı kendini kötü, kirli ya da suçlu hissedersen,'' Bunu düşünmek bile canımı acıtmıştı. ''Ben kahrolurum, Belçim. Sakın kendini kötü hissetme. Duyguların, kalbin sana ne diyorsa onu yaşa sadece. Ama bana güvenebilirsin. Ben seni asla ama asla yarı yolda bırakmam.''

İçimi aniden kaplayan o karanlık, o soğuk ihtimalle sözlerim boğazımda duraksadı. Gözlerine baktım. ''Ha... Dersen ki ben gerçekten pişman- ''

''Pişmanım,'' dedi, sanki önünde açılan tek kaçış yoluna nefes nefese atlar gibi. O kelime aramızdaki o ufacık mesafede buz gibi bir rüzgâr estirdi, nefes sesi odada yankılandı adeta.

Söyleyeceğim, hissettiğim her şeyi tek bir kelimeyle böylesine etkisiz, böylesine un ufak bıraktığında, dudaklarımdan sadece o bildik, kabulleniş döküldü.

''Eyvallah gül güzeli.''

Sustu. Sessizlik ona, o hırçın hallerine hiç ama hiç yakışmıyordu.

Yüreğime oturan o devasa kurşun ağırlığıyla beraber, pencereye doğru adımladım. Dışarıyı, etrafı son bir kez kontrol ettim dikkatle. Dün gece buraya fiziki bir yaramla gelmiştim; şimdi ise tam sol yanıma, yüreğime aldığım yepyeni, çok daha derin yaralarla geldiğim o yoldan, arkama bakmadan ayrıldım.

Birinin ne hissettiğini, kalbinde sakladığı o ürkek sarsıntıları anlamak için çaba göstermenin ne demek olduğunu, ancak onun karşısındayken kavramıştım. Kafamın içinde Belçim'in o derin, hırçın sustukları dönerken, etrafımda akıp giden dünyaya dair pek çok şey umurumda değildi.

''Kâzım'ın yarım aklından sana da mı bulaştı lan? Yaralı bereli ve bizsiz nereye gittin oğlum sen?''

Onun ismini duyduğum an, ancak o zaman ilgimi çekebilmişti şu kalabalık odamda dönen muhabbet. Kendi yatağıma sessiz sessiz uzanıp sızımı dindirmeye çalışırken, bizimkiler adeta ani bir baskın yapmıştı odaya. Tüm tim başıma toplanmış, kendilerince sahip oldukları o sınırlı ilk yardım bilgileriyle beni tedavi etmeye, yaramı alelacele sarmaya çalışıyorlardı.

''Yaralandığımı fark etmedim abi,'' dedim yorgun bir sesle.

''İlk yaran mı?'' diye sordu Mesut abi, elindeki sargı bezini ayarlarken.

''Yok abi, ufak tefek var geçmişten kalma bir şeyler.''

''Hiç sıktılar mı sana yüz yüze?''

''Sıkıntı olacak derecede sıkamadılar daha çok şükür.''

Ateş, kolumun etrafına sargıyı dolamaya çalışırken cüsseden sebep kumaş yetmeyince arkaya seslendi. ''Pazısı geniş ya bu adamın, biraz daha bez keselim oradan.''

Mesut abi, başımızda adeta bir operasyon yönetir gibi dikiliyordu. ''Temizlediniz yarayı değil mi lan düzgünce? İyi olsun, çabuk toparlasın çocuk.''

''Bir şeyler sürdük işte abi, temizlenmiştir inşallah,'' dedi Melih, elindeki pamuğu yaraya bastırırken.

''Lan inşallahla adam mı tedavi edilir sığır? Melih, sen sıhhiyeci değil miydin oğlum bu timde?''

Melih, yüzünü ekşiterek hayıflandı. ''Soyadım Hekimoğlu diye beni sıhhiyeci yaptınız abi ya.''

''Helal olsun bize, iyi yapmışız işte, soyadının hakkını veriyorsun,'' diyerek gülümsedi Mesut abi bıyık altından.

''Kaynatmayın!'' diye sertçe çıkıştı pencerenin önünde dikilen Yusuf abi. Ortamdaki o gevşek hava, tek bir cümleyle anında dağıldı. Adımlarını yatağıma doğru yönlendirip tam başımda durdu. ''Oğlum sen nereye gidiyorsun bizi arkanda bırakıp tek başına? Bu timde ayrı gayrı yok, bunu o kafana sok. Kavgaya da beraber gidilir, düğüne de.''

Ateş, ortamı biraz olsun yumuşatmak adına arkadan atıldı hemen: ''Yusuf abim çok haklı vallahi. Ayrıca düğün dernek dedin mi, kız isteme ustası bizim Melih'tir, tecrübeyle sabit.''

Melih; orta boylu, martı kaşlı, çehresinden gülücük eksik olmayan bir çocuktu. Benden iki yaş kadar büyüktü ama her daim çocuksu bir enerji taşırdı üzerinde.

''Ateş abi ya anlatma ya,'' diyerek kafasını salladı.

Ateş ensesine vurdu. ''Sus lan anlatacağım, Dinç de bilsin,'' diyerek geriye yaslandı.

''Bir keresinde eski bir arkadaşa kız istemeye gittik abi biz. Kız tarafı Çorumlu, bizim Melih de adet bilmez, pot kırmaya yer arar tabii. Yirmi kişi oturmuş karşımıza, cemaat gibi dizilmişler. Laf döndü dolaştı, konu bir şekilde Çorum'dan açıldı. Bizim sığır ne dese beğenirsiniz herkesin içinde? Birden ayağa kalkıp, 'Kapatın şu muhabbeti Allah aşkına ya, Çorum'dan adam çıkmaz!' dedi aniden. Vermediler tabii kızı bu sığırın yüzüne, apar topar kaçtık o gece.''

Melih, kendi kırdığı pota hala sırıtırken, ''Çorum'dan hala adam çıkmadı,'' diye ekledi.

Mesut abi dayanamayıp Melih'in ensesine okkalı bir tokat indirdi o an. ''Ulan kırdığın ilk pot sanki! Masum yüzlüsün, şebeksin diye dayak yemeden geldin bu günlere kadar, dua et bizim gölgemize.''

Melih ensesini ovarak sırıtmaya devam etti. ''Siz varken tek başıma dayak yemem zaten abi, tim namusu sonuçta.''

Yusuf abi kollarını göğsünde bağlayıp bana doğru döndü tekrar. ''Duydun mu Dinçer oğlan?''

Yusuf abinin neyin ne olduğunu bilen ama bilerek üstelemeyen o kinayeli sözüne karşı başımı usulca salladım sadece. ''Duydum abi,'' dedim.

''Dün hep beraber aşağı tarafa, merkeze gezmeye çıktık biz. Nöbetçiler falan sorarsa, komiser olur da ağız ararsa diyeceğiniz tek şey budur. Yalan da değil,'' dedi Yusuf abi, göz kırparak. ''Birlikteydik dünden beri, eğlendik.''

İçim rahat etmediğinden, çocuk gibi arkalarına saklanmak istemedim. ''Benim yüzümden zor durumda kalmayın abi, idari bir sıkıntı çıkarsa ben sorumluluk alırım, emre itaatsizlikten yazarım savunmamı.''

''Otur oturduğun yerde, bu genç yaşta başlama kuralları çiğnemeye,'' diye kesti sözümü Yusuf abi, babacan bir tavır takınarak. ''Emirsiz, gizli göreve tek başına çıkmaya imkânın yok senin. Dün gece ne yaşandıysa bizim aramızda sır kalacak artık. Ağzımız bir olsun, gerisini düşünme sen.''

Timdeki herkesin bakışlarında aynı sarsılmaz birliği görüyordum, hepsi bu konuda tek bir vücut olmuştu benim için. Onların bu sahiplenişi karşısında daha fazla ağzımı açamadım, sessizce boyun eğdim bu karara.

Yaramı öyle ya da böyle, Mesut abinin o kendine has yöntemleriyle hallettikten sonra bu sefer de bizimkiler karnımı doyurmaya karar verdi. Biri oradan sıcak çorba kasesini uzatırken, diğeri yatağın ucundan ekmek koparıp resmen ağzıma tıkıyordu. Hayatımda yaşadığım en garip, en absürt anlardan biri sahneleniyordu.

''Abi durun, ben kendim içerdim rahatça,'' diyerek hamle yaptım sağlam kolumla.

''Lan oğlum al iç işte, nazlanma,'' diyerek elindeki kaşığı zorla ağzıma soktu Mesut abi. ''Benim küçük kızdan bir yaş büyüksün zaten aslanım sen, yabancı mısın bize? Ye hadi.''

O sırada Ateş, çorbanın hemen arkasından ağzıma neredeyse çeyrek somun ekmeği bütün halinde tepmeye çalışınca ansızın boğulma tehlikesi atlattım. Ona ters, sert bir bakış fırlattım anında. ''Fırını getir direkt sok ağzıma birader, hiç çiğnemeyeyim!'' dedim tersleyerek.

Ateş ellerini kaldırıp sırıttı suçlu gibi. ''Pardon kardeşim, ayarı kaçırdık biraz aceleden.''

Karnımı bir güzel tepeleme doyurduktan sonra da odadan hemen ayrılmadılar. Yusuf abi cebinden çıkardığı elmayı kasaturasının keskin ucuna batırıp bana doğru yavaşça uzattı. Hızla alarak, ''Sağ ol abi,'' dedim.

Yusuf abi montunun fermuarını çekerken tim, yavaş yavaş ayaklandırdı. ''Biz gideriz şimdi merkeze, şubeye geçeriz. Rapor, tutanak işini Ateş halleder bir şekilde, hal yoluna koyar. Sen burada yat, dinlen iyice. Ağrın sızın olursa öyle erkeklik yapıp gizleme kimseden, ağlanıp sızlan, olmadı dolaptaki o ağır ilaçlardan içersin. Önemli, ters bir durum gelişirse de çekinme sakın, haber et anında, gelelim yanına. Hadi şimdi dinlen kardeşim, geçmiş olsun.''

Kapıya doğru adımlayan time ilişti gözlerim. Dudaklarımdan dökülen, ''Eyvallah abi, sağ olun,'' sözleri uğurladı onları. Odada yalnızlığın o tanıdık sessizliği kaldığında, sırtımı yasladığım yataktan doğruldum ve yastığı aşağıya çekerek uzandım. Ciğerlerimi dolduran derin bir nefesin ardından kapandı göz kapaklarım. Sağ elim, gayriihtiyari dudaklarımı buldu, üzerinde hâlâ Belçim'in esaretini barındıran o çizgilerde gezindi parmaklarım bir süre.

''Pişmanım,'' deyişi yankılandı zihnimde. Ne kadar sahiciydi bu itiraf ne kadar doğruydu? Neden ısrarla yalan olduğuna inanmak istiyordu kalbim? Neden bir türlü kabullenemiyordum onun da canının yandığını?

Çünkü bu, dilde başlayıp dilde biten bir heves değildi; sahiden, iliklerime kadar âşık olmuştum ona. Bu yaşıma değin ilk defa böylesi bir yangının tam ortasında bırakmıştım kendimi. Beni şefkatle kucaklayan bu kadim Diyarbakır toprakları olmasa da onun varlığı sarmıştı ruhumu. Beynim, ''Belki de sadece onun o duru, iyi kalpli haline tutuldun,'' diye fısıldarken, göğsümün sol yanı bu fikre şiddetle karşı çıkıyordu. Benim lügatimde belkilere, acabalara yer yoktu artık. Tek bir hakikat vardı; o da göğsümün tam ortasında filizlenen ufacık bir gül yaprağıydı.

Ve ben, o yaprağı tek bir hoyrat kelimeyle koparıp atacak adam değildim. Sabredecektim. O gül yaprağı benim kalbime esecekti elbet.

Uykunun kollarına bıraktım kendimi, fakat uyandığımda tenimi teslim alan kesif bir ter tabakası ve sızısıyla beni zorlayan yaralı kolumla mücadele etmek zorunda kaldım. Vakit geceye çalarken, telefonumdan Belçim'le çekildiğimiz fotoğrafı açtım. Parmaklarımın ucunda tüten bir sigaranın dumanı eşliğinde, dakikalarca onu seyrettim.

Aradan geçen bir haftalık süreçte kolumdaki ağrılar hafiflemiş, sızısı dinmişti. Belçim'le olan münasebetimiz ise onun tabiriyle tam bir ''Annengil nasıl?'' mesafesindeydi. Aramızdaki o ağır mevzu yeniden açılmasın, sessizlik bozulmasın diye durmaksızın annemlerin sıhhatini soruyordu bana. Oysa ben, sırf o huzursuz olmasın, ürkmesin diye eskisi gibi uzun uzadıya bakmıyordum bile yüzüne. Az aşık gibi bakıyordum mesela; çünkü ne vakit çok aşık gibi baksam, hemen kaçırıyordu gözlerini benden. Bense onun gözlerini benden kaçırmasını hiç sevmiyordum.

Sol elimdeki dolma kalemi parmaklarımın arasında çevirerek sessiz bir ritim tutturmuş, birazdan başlayacak olan o kritik toplantının saatini bekliyordum. Toplantı odasının kapısını her zamanki gibi ilk aralayan bendim. Çok geçmeden, timin diğer üyeleri de yavaş adımlarla içeriye süzülmeye başladı.

''Yine erkencisin oğlum ya,'' diyerek takıldı Ateş. ''Bizim okulda da senin gibi bir eleman vardı, sonradan bilim adamı oldu. Aferin, böyle devam et.''

Melih, oturduğu sandalyede dikleşerek, ''Biz kimsenin adamı olmayız evelallah,'' diye atıldı aniden. Arada bir sergilediği bu gereksiz, fevri çıkışlara artık tamamen alışmıştım.

Yusuf abinin tok sesi odayı doldurdu. ''Melih?''

Melih, burnunu çekerek bakışlarını Yusuf ağabeye çevirdi. ''Efendim abi.''

''Sus biraz oğlum.''

''Tamam abi.''

Sıkıntıyla alnını ovalayan Yusuf abiye doğru yaklaştım yavaşça. ''İyi misin abi?'' diye sordum, sesimdeki endişeyi gizlemeyerek.

''Şu herifi sağ salim ele geçirirsek çok daha iyi olacağım,'' dedi, gözlerini uzak bir noktaya dikerek. ''Yukarıdan Ekrem şefe büyük bir baskı var, o yüzden adam barut gibi gergin. Ters kelepçeyi vurup şefin önüne atana kadar da hiçbirimizin yüzüne bakmaz o.''

Esasen hepimizin bu odada toplanma amacı tam olarak buydu. Belli bir kod adı taşıyan bir teröristin paketlenmesi emredilmişti yukarıdan. Yusuf abi, adama dair eldeki tüm istihbaratı tahtaya geçtikçe, odadaki gerilim gözle görülür bir biçimde tırmandı.

''Yarın gün ağarmadan, Ejder'le birlikte yola çıkıyorsunuz. Herkes hazırlığını eksiksiz yapsın!''

Ekrem şefin odada yankılanan kesin emrinin ardından, masanın üzerindeki eşyaları toparlamaya koyulduk. Not defterimi çantama yerleştirirken, şefin bana doğru adımladığını fark ettim. Kır saçlarıyla, benden birkaç santim kısa boyuyla tam karşımda durdu ve bir süre dik dik yüzümü inceledi. Timdeki diğer çocukların bakışları üzerimizdeyken, aramızda sessiz bir diyalog başladı.

''Alıştın mı time?''

''Alıştım şef.''

''Bir sorun, bir sıkıntı var mı?''

''Yok şef.''

Nasır tutmuş elini yaralı koluma bastırıp hafifçe vurdu iki kez. ''Bizimkilerle iyice kaynaşmışsın, o belli. Seni kendi canlarından sakınacak, koruyacak kadar benimsemişler.''

Elbette her şeyden haberi vardı. ''Şef, timdekilerin bu hususta hiçbir suç-''

''Suçları yok şef, ben sorumluluk alırım diyeceksin, değil mi? Yusuf senden evvel gelip söyledi bunu bana, yani anlayacağın geç kaldın koçum.''

Bakışlarım anında odanın diğer ucundaki Yusuf ağabeyi buldu. Şefe dönerek, ''Duyulmaması gereken bir olaydı, biz de duyurmadık şef,'' dedim dik bir duruşla.

''Aferin,'' dedi şef, keskin gözlerini hepimizin üzerinde tek tek gezdirerek. ''Bu çocuk doğuludur diye onu bağrınıza basmanızaydı benim bu müsamaham. Ama bir daha benden habersiz, usulsüz bir işe kalkışırsanız hepinizi zımparalarım! Duydunuz mu lan beni?''

Ekrem şef, attığı bu sert nutukla aklımızı başımızdan aldıktan sonra cebinden çıkardığı sigarayı ateşleyerek uzaklaştı yanımızdan.

Melih, onun arkasından gıptayla bakarak söylendi. ''Hayatımın tam olarak şu evresine geçmek istiyorum anasını satayım. Herkese postamı koyup, bir köşede sakince sigaramı tüttürmek... Kimse bana tek kelime edemesin istiyorum.''

Mesut abi, Melih'in omzuna dokunarak acı bir tebessümle araya girdi. ''Melih, çok fazla hayal kuruyorsun oğlum. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur var lan.''

''Haklısın abi, sustum.''

Günün geri kalan saatleri, tamamen yaklaşmakta olan operasyonun lojistik ve zihni hazırlıklarıyla eriyip gitti. Merkezdeki işlemlerim bittiğinde, zihnimi boşaltmak dileğiyle kendimi doğrudan spor salonuna attım. Ağır antrenmanlar esnasında daldığım düşünceler benim için önemliydi çünkü tüm enerjimi o düşüncelerin yarattığı öfkeden yahut hırstan alıyordum. Fakat bu kez, zihnimi kurcalayan meseleler beni spor salonunda ancak on dakika kadar tutabildi.

Dinlenmek üzere odama geçmek amacıyla binadan dışarıya adım attım. Tüm gün kapalı mekânda çalışmanın verdiği izolasyonla, dışarıda lapa lapa yağan karın farkına bile varamamıştım. Burası, Ankara'nın o ayazından çok daha yoğun bir beyazlığa teslim olmuştu. Kar kalınlığı şimdiden diz kapaklarıma dayanmıştı ki, bu hızla yağmaya devam ederse boyumu aşması işten bile değildi. Buraları iyi bilen bir arkadaş, köylere çok daha amansız bir kışın çöktüğünü söylemişti vaktiyle.

Yağan karın altında, postallarımla beyazlığı ezerek bir süre öylece dolandım. Tam o esnada, ''Bize hiç fotoğraf atmıyorsun, yüzünü unuttuk,'' diye sitem eden ailemin sözleri düştü aklıma. Telefonumu nöbetteki devrelerimden birine uzatarak, beni karın altında çekmesini rica ettim. Çekilen kareye dönüp bakma lüzumu dahi hissetmeden, doğrudan aile grubuna gönderdim; çirkin veya yorgun çıkmış olmamın bir önemi yoktu, onlar her halimi kabul ederlerdi nasılsa.

İçimdeki huzursuzluk ailemin varlığı ile dinsin istedim ve fotoğrafıma bir not düştüm. ''Diyarbakır gülü bile üzecek kadar karlı.''

Fotoğrafı aile grubuna gönderip telefonu cebime indirdiğim sırada arka taraftan bir ses işitildi; nöbetçi polisti gelen. ''Ziyaretçin var, Dinçer,'' dedi tekdüze bir sesle. ''Kim?'' diye sordum ama net bir cevap alamadan, lapa lapa yağan karın altında nizamiyeye doğru adımlamaya başladım. Postallarımın altında ezilen karın sesi, zihnimdeki uğultuya karışıyordu.

Nizamiye kapısından dışarıya adımımı attığım an, beyazlığın ortasında dikilen siluetle duraksadım; beni karşılayan Zümra'ydı. Günler sonra onu burada, görmek garip, hatta umulmadık bir his bırakmıştı içimde. Adımlarımı bozmadan, aramızdaki mesafeyi kapatmak üzere yanına doğru ilerledim.

Üzerinde yine hatlarını belli eden dar bir pantolon, tam kalçasının üzerinde biten, soğuğa pek de meydan okuyamayacak cılız bir mont vardı. Bu havada buraya, bu kıyafetlerle gelecek kadar ne yaşamış olabileceğini düşündüm bir an. Bakışları her zamanki gibi yüzüme pürdikkat dikilmişti; yine öfkeyle, o dinmek bilmeyen hırsıyla bakıyordu bana. Fakat ben artık o maskelere aldanacak adam değildim; o çiğ öfkesinin ardında gizlemeye çalıştığı o çaresiz, yaralı ve darmadağın olmuş ruhu net bir biçimde görüyordum artık.

Kar taneleri saçlarının üzerine düşüp erirken, aramızdaki o gergin sessizliği bozmak adına tam karşısında durdum. Söyleyecekleri, yüzüme kusacağı o kin umurumda değildi; çünkü o ne kadar hırçınlaşırsa genişlesin, ardındaki o kırılgan duvarı çoktan keşfetmiştim.

Aramızdaki o amansız sessizliği ilk bozan, her zamanki tavizsiz sesim oldu. ''Derdin ne?'' diye sordum direkt, gözlerimi gözlerinden ayırmayarak.

Bakışlarındaki o eski, keskin hırs yerini yorgun bir kabullenişe bırakmıştı. ''Bizimkileri kurtarmışsın,'' dedi, sesi yağan karın uğultusunda hafifçe kısılarak. ''Feyyaz anlattı her şeyi... Pusuya düşmüşler, sen gidip resmen ipten almışsın adamları.''

Omuzlarımı hafifçe dikleştirip başımı salladım ağır görev bilinciyle. ''Ne yaptığımı biliyorum. Sen ne diye geldin buralara kadar?''

Ellerini montunun cebine derinlemesine soktu, bakışlarını bir anlığına postallarının ucunda biriken beyazlığa indirdi. ''Memlekete dönüyorum artık Dinçer. Büyük bir soruşturma yedik, dava açıldı. Mesleğe, o çok sevdiğimiz üniformaya dönmemiz epey bir zaman alacak gibi.''

Yüzümde hiçbir acıma belirtisi olmadan, sadece adaletin o soğuk teslimiyetiyle başımı salladım. ''Hak ettiniz. Usulsüzlüğün sonu budur.''

Sözlerim canını yakmış gibi yutkundu, gözleri yeniden gözlerimi bulduğunda içindeki o saf pişmanlığı ilk kez bu kadar berrak gördüm. ''Bir gün olsun sorguladın mı?'' diye sordu, sesinde ilk defa bana karşı bir yumuşama işitiliyordu. ''Neden Kazım, Halil konusu açıldığında bu kadar hassastı, neden biz onun etrafında bu kadar pervane olmuştuk, hiç düşündün mü?''

''Hassas falan değildi,'' diye kestirip attım, içimdeki o eski kırgınlığın sızısıyla. ''Hassas olan bir adam, Halil'e çok benzeyen beni de bağrına basardı, itip kakmazdı. Ayrıca, Halil abimle ilgili mevzuları seninle daha fazla konuşacak değilim. Yolun açık olsun.''

Arkamı dönüp nizamiyeye doğru ilk adımımı atmıştım ki, arkamdan yükselen o çaresiz, sarsıcı feryadı durdurdu beni. ''Halil'i öldüren o şerefsiz iti, Kazım bilerek serbest bırakmıştı çünkü!''

Zaman o saniyede durdu sanki. Attığım adım havada asılı kaldı. Göğsüme batan bir ok gibi saplanan bu cümlenin ardından, içimde büyüyen o amansız merak ve sarsıntıyla ağır ağır döndüm Zümra'ya doğru. ''O ne demek?'' diye sordum, sesim ilk kez bu denli kısılarak. ''Ne demek bilerek serbest bıraktı?''

Zümra, gözlerinden süzülen ve yanağında buz kesen yaşları silme lüzumu dahi hissetmeden anlattı, kelimeler dudaklarından birer birer dökülürken acıyla kıvrandı. ''Halil'e tetiği çeken o it, arkası sağlam, ensesi kalın teröristlerdendi. Biz o iti, Halil ölmeden tam bir gün evvel nefes kesen bir operasyonla paketlemiştik. Halil hırsından adamın ağzını yüzünü kırmıştı, yakalamıştık işte... Ama yetmedi bu başarı Kazım'a. 'Yetmez' dedi, 'Daha derine, inlerine inmemiz lazım.' Sırf o şerefsiz bizi ana karargahlarına götürsün diye bilerek, isteyerek serbest bıraktırdı adamı. Arkasından MİT'ten birileri düştü peşine ama izini kaybettiler. Ertesi gün ise... Ertesi gün o pusu kuruldu işte. O it gitti, Halil'e sıktı, onu bizden kopardı. Kazım'ın o günden sonra bitmek bilmeyen vicdan azabı, kendini o odalara kapatıp eritmesi hep bu yüzdendi. 'Keşke' diye diye tüketti kendi ömrünü.''

İşittiğim her bir kelime, sırtımda patlayan koca bir fırtına gibi sersemletti beni. İnanamıyordum, inanmak istemiyordum. ''Yani sen...'' dedim, sesimdeki o dehşeti saklayamayarak. ''Ortada apaçık bir operasyon hatası, bir ihmal varken, bunu rapor vermek yerine Kazım'ın çektiği o vicdan azabına acı mı diyorsun? Bunu mu savunuyorsun bana?''

Zümra acı bir tebessümle başını iki yana salladı, arkasını dönmeye yeltendi ama gitmedi. ''Kazım o vicdan azabıyla, o sırrın ağırlığıyla geberip gitti zaten. Bak, bana kız, bana sonuna kadar söv, haklısın... Ama ne olur Halil'le olan o kardeşliğine, o bağına laf etme.''

''Kazım, yukarıdan üç beş kahramanlık tebriği daha alacak, rütbesine rütbe katacak diye o iti serbest bırakmasaydı, Halil abim şimdi hayattaydı, aramızdaydı. 'Bilemezdi, tahmin edemezdi' diye savunma onu bana.''

''Biz polisiz Dinçer, her adımı hesaplamalı, strateji yapmalıydık. Bilemedi işte... Bilemedi ve faturasını Halil ödedi. Umarım sen... Umarım sen meslek hayatında bu kadar keskin, bu kadar geri dönüşü olmayan hatalar yapmazsın.''

''Yapmam,'' dedim, gözlerimin içine oturan o sarsılmaz, çelikten kararlılıkla. ''Ben asla böyle hatalar yapmam. Eğer bir gün bir hata yaparsam, onun faturasını sadece kendime ödetirim. Başka hiç kimsenin canını yakmam, başka kimseye ödetmem o bedeli.''

Zümra'nın çehresine, ilk kez gördüğüm o samimi, içten ve her hergeleliğinden arınmış bir tebessüm yayıldı. ''Biliyorum,'' diye mırıldandı, adımları benden uzaklaşmaya başlarken. ''Her ne kadar benden nefret etsen de ben seni içten içe az çok sevdim be çömez. Kız bana, bağır çağır, beni hiç anlama ama olsun... İçinden beni ne kadar yargılıyorsun, bu anlattıklarımdan sonra düşüncen zerre değişir mi bilmem. Ama bil ki çok pişmanım. Sana yaşattıklarım, o takındığım çirkin tavırlar için... Özür dilerim. Ayrıldım artık Kazım'ın o karanlık gölgesinden. Memlekette, kendi halimde yeni bir hayat kuracağım kendime. Belki ileride, geçmişe dönüp baktığımda seni de buralarda böyle harcadığıma, kırdığıma üzülürüm arada. Kendine çok iyi bak.''

Her ne kadar geçmişte ondan zerre hazzetmemiş, tavırlarına katlanamamış olsam da Kazım'ın o zehirli çemberinden nihayet kurtulmuş olmasına içten içe sevinmiştim. Göğsümün sol yanındaki o uslanmaz, merhametli enayiyi ise bu veda anında daha fazla susturamadım.

Gitmek üzere olan adımlarına doğru seslendim yumuşak bir tonla: ''Eğer vaktiyle o Kazım'a körü körüne saplanıp kalmasaydın, o adamın hırslarına kendini siper etmeseydin... Biz seninle çok güzel bir abla kardeş olurduk be abla. Ama yine de... Kendine iyi bak.''

'Abla' kelimesi Zümra'nın adımlarını kısa bir anlığına durdurdu. Omzunun üzerinden bana doğru baktığında, gözlerindeki o minnettar parıltıyı, içindeki o yükün hafiflediğini hissettim. Dudakları son kez kıvrıldı yukarıya doğru. ''Meslek hayatında başarılar dilerim, çömez,'' dedi, sesindeki o tatlı esintiyle birlikte karların arasında kaybolup, hayatımdan tamamen çıktı.

Zümra'nın karda bıraktığı ayak izlerinin beyazlıkla hemen nasıl kapandığını seyrediyordum. Sahi, gidenin ömrümüzdeki yeri de şu karda kalan izler kadar çabuk mu doluyordu?

🌹🐦‍⬛

Belçim Atalay

Kar taneleri, göğün o uçsuz bucaksız serinliğinden sıyrılıp zalim yeryüzüne süzülüyor, bulduğu ilk kuytuya tutunuyordu. Çocukluğumdan beri koyun koyuna yaşadığım, adımlarına alışık olduğum o mevsim, içimde tek bir kıvılcım bile çakmıyordu artık. Heyecanlandırmıyordu beni. Çocukken kış belki masaldı ama büyüdükçe anlıyordum; kış demek, omuzlarıma çöken kesif bir külfet demekti. Kış demek iliklerine kadar üşümek, kış demek bitmek bilmeyen bir eziyet demekti.

Belki de babamın bizi böyle buz kesmiş bir kış günü, ardına bile bakmadan terk edişinin gölgesi vardı bu sevgisizliğimde. Her kış, o gidişin soğukluğu düşüyordu sokağımıza. Fakat insan büyüdükçe, acıların çehresi de değişiyordu; şimdilerde daha iyi anlıyordum gitmekle aslında en doğrusunu yaptığını. Giderek beni kurtarmıştı belki de. Kim bilir, belki de oturup buna sevinmeli, mutlu olmalıydım.

Kışı sevmememin bir başka somut yanı da beni toprağa bağlayan işimden, çalışmaktan alıkoymasıydı. Sürü artık merada değil, ağılda, hazır ottan yiyordu, ilkbaharın o uyanış demlerine kadar onlardan uzaktım.

Pamuk hariç... Her gün onu ziyarete gitmek, ona dokunmak içimdeki kışı dağıtıyordu. Henüz çok küçük olduğu için onu annesinin şefkatinden ayırmaya kıyamamıştım ama parasını çoktan ödemiştim, o artık benim kuzumdu. Benim ve... Bizim. Dinçer'le yollarımızın kesişmesine, o sert çehrenin ardındaki adamı görmeme vesile olmuştu bu yüzden Pamuk'un bendeki yeri bambaşkaydı.

Dinçer... İsmini her zikrettiğimde, göğüs kafesimde hafif bir ürperti, garip bir irkilme hasıl oluyordu. Kötü, karanlık bir his değildi bu, aksine, beni uykumdan uyandıran, dünyaya ayıklatan bir esinti gibiydi.

Evin bitmek bilmeyen o rutin işlerini nihayete erdirip, abimi de o sessiz uykusuna uğurladıktan sonra, nihayet kendimle ve içimde dalgalanan hislerimle baş başa kalabilmiştim. Tüm gün ahırın, mutfağın isi püsü üstüme sindiği için kesif bir yer kokusu üzerimdeydi, evdekiler içeride pürdikkat dizi izlerken bu temizlik işini aradan çıkartmak en mantıklısıydı. Giyeceklerimi usulca banyonun kenarına iliştirdim. Salona adımımı attığım an, odadaki o yoğun sıcaklık sarmaladı bedenimi. Saatlerdir o taş gibi soğuk mutfakta iş yapmaktan buz tutan uzuvlarım, bu sıcaklıkla gevşiyor, çözülüyordu sanki. Sobanın yanına biraz daha sokulup ellerimi harlanan ateşe doğru uzattım.

İçeridekilerin her biri bambaşka alemlerde, televizyondaki haberleri seyrediyordu. Selvi bir yandan tırnaklarını törpülüyor, bir yandan da babasının gazabından korktuğu için sakızını çaktırmadan, sinsice patlatıyordu. Yengem ise eline örgüyü almış, güya iş yapıyormuş gibi görünmek adına o boş ipi evirip çeviriyor, çitip duruyordu. Amcam, tek gözünü dumandan kısmış, sigarasını tüttürürken odadaki diğer başlar da sıcağın etkisiyle çoktan mayışmıştı. Önlerine saatler evvel buyur ettiğim meyve tabağında ise çürük çarık parçalar müstesna, hiçbir şey kalmamıştı.

Eski, iplikleri aşınmış halının üzerine saçılmış o ezik meyve artıklarını eğilerek toplamaya koyuldum. Yengem oturduğu yerden, ''Halıya kirden bakılmıyor,'' diye söylendi, sesindeki o iğneleyici tonu gizlemeden. ''Kış tamamen bastırmadan yıka dedim sana bunu ama kim duyar benim lafımı, kim takar bu evde beni?''

Duymazdan gelme hususunda ustalaşmak, kendime bir zırh edinmek istiyordum ama olmuyordu, dilimin ucuna gelen zehri tutamıyordum: ''Sen yıkasaydın ya yenge? Ha, doğru ya... Sahi, senin de bir tek iş yapmaya, elini taşın altına koymaya gelince aniden nükseden o meşhur fıtığın vardı, unuttum.''

Sözlerim odada buz gibi bir hava estirdiğinde, amcamın ve onun hiçbir işe yaramayan çocuklarının dik, tehditkâr bakışları anında üzerime dikildi. Yerimden doğrulup avucumdaki meyveleri kenara bıraktım.

''Yengenle adam akıllı konuş,'' diyerek sertçe uyardı amcam. ''Saygıda kusur etme, haddini bil.''

Tam dudaklarımı aralayıp karşılık vereceğim sırada, Selvi o cırtlak sesiyle araya girip kumandaya uzandı. ''Bu adamın haberleri cidden çok komik oluyor,'' diyerek televizyonun sesini neredeyse aşağı köyden duyulacak bir hadde getirdi.

Ekrandaki spikerin sesi odayı doldurdu: ''Uzmanların yaptığı son araştırmalara göre evlenmek, insan ömrünün kısalmasına sebebiyet veriyor. Şimdi mikrofonumuzu sokaktaki evli vatandaşlarımıza uzatacağız diyeceğim lakin evlilerin her biri rahmetli olduğu için yayınımıza Karacaahmet Mezarlığı'ndan devam ediyoruz. İki kulhü bir elham okumaya gelmedik elbette; bugün burada, mezar taşıyla bir derdi olan Ahmet Sorun Bey'le birlikteyiz. Evet Ahmet Bey, sorun tam olarak nedir?''

Atlas'ın o neşeli, kendine has sesi, ekrandaki görüntüsünden evvel ulaştı kulağıma. Bakışlarımı o küçük televizyon ekranına çevirdim. Ne zaman o çocuğu görsem, içimde engel olamadığım bir gülme hissi uyanıyordu. Çünkü cidden çok tuhaf, çok kendine münhasır bir tarzı vardı. Yazın o kavurucu sıcağında montla kamera karşısına geçerdi; şimdi ise dışarıda lapa lapa kar yağarken üzerinde incecik bir gömlek ve gözünde güneş gözlüğüyle dikiliyordu. Boynuna iliştirdiği o anlamsız papyon da cabasıydı.

Dinçer'le tıpatıp benziyorlardı... Atlas, aralarındaki o yegâne farkı tam bana fısıldayacakken Dinçer'in elini onun ağzına kapatışı geldi aklıma. İkisini ilk zamanlar karıştırmakta ne kadar da haklıydım aslında. Anneleri bile karşılarına alsa, bazen ayırt etmekte zorlanırdı bunları.

Ev halkı, Atlas'ın bu nevi şahsına münhasır, deli dolu haberlerini cidden pürdikkat, severek izliyordu.

Amcam kaşlarını çatıp, ''Bu herif ne zırvaladı şimdi?'' diye mırıldandı.

Selvi ekrana doğru iyice sokulmuş, yüzünde yılışık bir tebessümle sırıtıyordu. ''Evlenin diyor işte baba, daha ne desin?''

Selvi'ye doğru gözlerimi devirdim. Ekrana öyle hayran, öyle yılışık bakıyordu ki... Ekrandaki yüzün Atlas olduğunu bilsem de nihayetinde o çehre Dinçer'in aynısıydı, onun ikiziydi. Bu yüzden içimde garip, tarifi imkânsız bir kıskançlık dalgası kabardı.

''Çekil ayak altından,'' diyerek omzumla sertçe çarpıp önünden geçtim. ''Gözün görmüyor önünü, ezen olur sonra.''

Yengem, Selvi'ye alt tarafı çarpmamışım da onu göğsünden bıçaklamışım gibi anında yerinden fırladı. ''Kız! Sen ne diye vuruyorsun yumruk kadar kıza, derdin ne senin?''

Fakat Selvi, beklemediğim bir şekilde beni müdafaa etmeye girişti: ''Yumruk kadar ne anne ya? Vurmadı, çarptı alt tarafı. Abartma.''

O malum para mevzusundan beri Selvi'nin yüzüne dahi bakmıyordum. Bana kendisini affettirmek için attığı o boş adımları, çırpınışları da zerre umursamıyordum. Beni tutup o hayalini kurduğum Kuzey Işıklarını görmeye, dünyanın öbür ucuna götürse bile içimdeki o kırgınlık geçmezdi, affetmezdim onu.

Oksijenin tükendiği, nefes almanın imkansızlaştığı bu salondan bir an evvel uzaklaşmak istiyordum artık. Sobanın üzerinde cayır cayır yanan, kaynayan güğüme uzandım. İçini ağzına kadar doldurduğum o güğüm, elime aldığımda kuş gibi hafif gelmişti. ''Ben buna su koymuştum, nerede bu su?'' diye sordum, gözlerimi ev halkının üzerinde gezdirerek.

Yengem örgüsünden kafasını kaldırmadan lafı yapıştırdı: ''Selvi saçını yıkadı, geri doldurmayı unutmuş kızcağız. Aklı derslerinde tabii, normaldir.''

Öfkeyle, ciğerlerimi yakan bir nefes verdim. ''Benim işim vardı o suyla.''

''Ne yapalım yani kızım? Kalkıp bu halsiz, fıtıklı halimle çeşmeden güğümü ben mi doldurayım sana?''

''Tamam yenge, bir şey demedim.''

Sözü uzatmadan, öfkeyle terk ettim salonu. Alnımdan süzülen terle baş başa, soğuk odama geçtim. Sıradan insanların hiçbir çaba sarf etmeden, kolayca erişebildiği en temel şeyler bile benim bu evde hep bir mücadeleyle, savaşla kazanmam gereken birer lükstü. Basit bir banyo yapmak bile bir kavgaya gebeydi.

Bu evin duvarları arasında, bir mengeneyle santim santim sıkıştırıldığımı hissediyordum. Mutsuzluk, zehirli bir sarmaşık gibi her yanımı sarmıştı. Selvi'yle aramızın böyle limoni oluşu, beni evde daha da yalnızlaştırmış, kısıtlamıştı. Bu çatı altındaki hiç kimse bizi sevmiyordu; lakin sevilmediğimiz, istenmediğimiz yerlerde kök salma, kalma konusunda fazlasıyla başarılıydık. Ama artık... Artık bu konuda başarısız olmak, gitmek istiyordum.

Kendimi ruhen ve bedenen kirli hissettiğim için mutsuzdum. O ağır, kasvetli histen bir an evvel sıyrılmak istercesine, yerdeki yatağıma doğru uzattım bedenimi. Daha dün gece, Dinçer'le yan yana, nefes nefese uyuduğumuz o yatağa sırtüstü uzandım. Gözlerimi utancın ve yoğun hislerin verdiği o karmaşayla kapattığımda, dün geceye dair ne varsa bir bir düştü zihnimin perdesine.

Ona dokunmuştum, bu his beni yakmıştı.

Bana âşık olduğunu söylemişti... Peki ben âşık olunacak neye sahiptim ki?

Bu soruya içimde makul bir cevap bulamadığım içindir belki de ruhumda ince bir huzursuzluk büyüyordu. O aşkını itiraf ettiği o ilk saniyede hissettiklerimi dile getirmem imkansızdı. Sanki yıllardır kapalı, nefessiz bir fanusa hapsedilmiş binlerce kelebek, o fanusu tek bir hamlede kırıp özgürlüğe kanat çırpmıştı. Öpmüştü beni... Ve ben, hayatımda ilk kez tüm korkularımı unutup karşılıksız bırakmamıştım onun bu hamlesini. Ölsem cesaret edemeyeceğim, hayalini bile kuramayacağım o şeyi, onun o güven veren gözlerinden cesaret alarak yapmıştım. İçimde çağlayan hisler öyle kuvvetli, öyle amansızdı ki, kendime engel olamamıştım.

Elimi usulca kaldırdım, parmak uçlarımı dün onu öptüğüm dudaklarımın üzerinde gezdirdim. Sadece dudaklarını değil, o uyurken yüzünün her bir santimini, her çizgisini gizlice öptüğümden habersizdi aptal.

Dinçer yanımda olduğunda, bana bu dünyadaki sıradan, ezilmiş bir köylü kızı olmadığımı hissettiriyordu. Daha fazlasıydım sanki onun gözlerinde, her şeyin, her güzel duygunun fazlası... Değerliydim, özeldim ve hatta onun bakışlarında güzeldim.

Bu hissettiklerimin ne kadarı gerçeğe uyanıyordu, bilmiyordum. Peki, kalbe düşen hislerin doğrusu, yanlışı olur muydu hiç? Bir insan, yanlış hissedebilir miydi?

Dakikalar boyunca, tavanı seyrederek ikimizi, geleceğimizi düşündüm. Dün geceyi bir an olsun çıkarmadım aklımdan, onun o derin gözlerinin rengini, kendi gözlerimin rengine kattım. Ondan bir parça olmak, onun teninde erimek istercesine kavrulmuştum dün gece. Peki ya şimdi... Şimdi içimde uyanan bu duygu neyin nesiydi?

Kaygılıydım. Hayatımda ilk defa onun için yıktığım, yerle bir ettiğim o sarsılmaz tabularımı, Dinçer gün gelip yeniden inşa mı ederdi, yoksa hepsini birden ateşe mi verirdi?

Dudaklarımda beliren o istemsiz, aptal tebessümle dünkü anıları zihnimde bininci kez evirip çevirirken, gözüm odanın köşesindeki kitaba çarptı.

Duygu Asena'nın çok sevdiğim kitaplarındandı.

Kitabı ilk okuduğum o günleri anımsadım; sayfaların arasında kaybolurken içimde uyanan o garip şaşkınlığı... Kadınla erkeğin eşit olmadığı, kadının hep bir adım geride, hep bir gölgeden ibaret sayıldığı bir hayatı kabullenerek büyümüştüm ben. Çünkü benim ufacık, sınırları duvarlarla çizilmiş dünyamda başka bir yaşamın varlığından haberdar değildim. Duygu Asena ise elimden tutuyor, tüm bu ezberlerin tersinin de mümkün olduğu, kadının kendi ayakları üzerinde dimdik durabildiği bir dünyanın kapılarını aralıyordu.

Tıpkı Dinçer'in ailesi gibi... Onları hiç görmemiş, o insanlarla hiç tanışmamış olsam da Dinçer'in anlattığı her satırda, sesinin her tınısında o tertemiz, huzurlu aile kokusunu alabiliyordum. Mutlu, birbirine kenetlenmiş, hırslardan ve kötülüklerden arınmış bir aile... Belki de benim bu hayatta asla sahip olamayacağım, sadece uzaktan uzağa gıptayla seyredeceğim bir masaldı onlar.

Kitabın sararmış sayfalarını parmaklarımın arasında usulca kıvırdım; yıllar evvel altını koyu koyu çizdiğim o cümlenin üzerinde gezdirdim gözlerimi.

''Bir cam kavanozda yaşamışlığımla, beynimin içindeki tüm güzel hayallerle, o hayallerin yıkılışındaki şaşkınlığımla... Kendi kendimle çok güzel eğlendim...''

Dudaklarımın kenarına buruk, can yakan bir tebessüm gelip yerleşti. Doğruydu; ben de tam olarak bir cam kavanozun içinde, nefessizce yaşıyordum. İçimde büyüttüğüm, gökyüzüne sığmayan bir sürü güzel hayalim vardı elbet ama daha onlar yeşerip çiçeğe durmadan, bu evin hoyratlığıyla yıkılmalarından ödüm kopuyordu. Üstelik o cümledeki kadının aksine, ben bu zamana kadar kendimle hiç eğlenememiş, hep bir kavganın ortasında kalmıştım.

Yine de başka şeyler de vadediyordu o satırlar bana; kendim olmayı, her şeye rağmen güçlü kalabilmeyi ve kimseye müdana etmeden, tek başıma başarabilmeyi fısıldıyordu. Bu düşüncelerin verdiği o kuvvetli, hırslı hislerle yatağımdan fırlayıp test kitaplarıma sarıldım ve pencerenin kenarına kuruldum. Dolabımın gizli köşesinde sakladığım mumları birer birer ateşleyerek, kendime derme çatma, ışıktan bir çalışma alanı inşa ettim. Yengem, her gece yaptığı gibi odanın ana şalterini indirip ışığımı kapatmaya gelmeden evvel ben kendi ışığımı yakmış, masanın başına geçip soruların arasında kaybolmuştum bile.

Garip bir tecelliydi; bu evde yaşadığım, ruhumu sıkan her bir problem, bende daha büyük bir azme, daha hırslı bir çalışma isteğine dönüşüyordu. Çok iyi biliyordum ki, beni bu mengeneden, bu karanlık evden çekip çıkaracak tek bir kurtuluş yolu vardı: Okumak. Kendime zerre şüphe duymadan güveniyordum; bir gün, elbet o kutlu gün gelecekti ve ben o bembeyaz önlüğü gururla geçirecektim üzerime. Hayaller, kurulduğu o ilk gün başlarmış derler ya gerçek olmaya; işte o menzile az kalmıştı, hissediyordum.

''Belçim!''

Abimin aniden odada yankılanan o yüksek perdeden sesiyle irkildim, parmaklarımın arasındaki kalem gürültüyle yere düştü. Soruların girdabına öyle bir dalmıştım ki, kalbimin göğüs kafesimi döven o korku dolu atışına engel olamadım. Endişeli ve ürkek gözlerle kapının eşiğinde duran ağabeyime baktım, oturduğum yerden hızla doğrularak yanına adımladım. ''Abi, ne oldu? Neden bağırıyorsun?''

''Üşüdüm ben... Odamızda kar var, Belçim.''

''Nasıl olur abi? Kar dışarıya yağıyor, içeriye girmez ki.''

''Hayır, hayır!'' dedi, öfkeyle ayaklarını yere vurarak. Hayatın akışına ters gelen dünyasında, söylediği bir şeyin aksini iddia ettiğim vakit her şey kontrolden çıkıyor, çok sinirleniyordu. Hemen elimi kavradı sıkıca. ''Bak gel, gel de gör. Doğru söylüyorum.''

Canımı acıttığının, parmaklarımı sıktığının farkında bile olmadan beni peşinden sürüklüyordu. Odaya adım attığımızda şaşkınlıktan donakaldım, odanın geniş camı, fırtınanın önünde ardına kadar açıktı. Yerdeki eski halı, içeriye dolan karın suyunu sünger gibi emmiş, sırılsıklam olmuştu. Dahası, abimin yatağının üzerinde bile beyaz kar birikintileri duruyordu. Sahiden de dediği doğruydu, yalan söylemiyordu.

O üşümesin, gece rahat uyusun diye içine bir sürü odun atıp harladığım o koca soba da rüzgârın azizliğiyle sönüp gitmişti. Saatlerdir kendi geleceğimin derdine düşüp odama kapandığım, onunla layığıyla ilgilenmediğim için içimi amansız bir suçluluk duygusu kemirmeye başladı o an.

''Kim açtı bu camı bu havada?'' diye mırıldandım öfkeyle. Pencereye doğru adımlarken, çoraplarımın o buz gibi suya basıp ıslanmasını zerre umursamadım. Camı hızla, sertçe kapatırken pervazın dibine sıkışmış, ıslanmaktan yarı yarıya erimiş o sigara izmaritini gördüğümde hadise zihnimde tamamen netleşti. Bir yandan abimin yatağındaki karları çırparak yorganı toparlamaya çalışırken, diğer yandan halının henüz ıslanmamış kısımlarını aceleyle kıvırmaya başladım.

''Kar güzel yağıyor ama değil mi Belçim? Hani kardan adam yapacaktık seninle?''

''Şimdi olmaz abi, hava çok karanlık ve soğuk. Yarın gün ağarınca yaparız, söz.''

''Olmaz!'' diye bağırdı abim, sesindeki o çocuksu ısrar aniden bir öfke patlamasına dönüştü. ''Şimdi gideceğiz! Sen kendin dedin kar yağsın gideriz diye, bak yağdı işte!''

Yatağı kenara doğru çekerken durup çaresizce yüzüne baktım. ''Abi, kurban olayım yapma. Yarın gideceğiz diyorum, şimdi dışarısı fırtına, çok soğuk.''

Onu sakinleştirmek için ne kadar yumuşak ne kadar alttan alan bir tonla konuşsam da o zihninde bir şeyi saplantı haline getirdiğinde ondan vazgeçirmek imkânsız bir hal alıyordu.

''Gidecektik işte, sen öyle söz verdin bana! Yalan söyledin!''

Gözlerinden yaşlar boşanarak ağlamaya başladığında, içimdeki tüm gücün çekildiğini, elimin ayağımın boşaldığını hissettim. Hemen ayağa kalkıp tam karşısına geçtim, omuzlarını tuttum. ''Abi, ağlama ne olursun, yalvarırım ağlama. Hava çok soğuk, eğer şimdi çıkarsak ikimiz de hasta olur, yataklara düşeriz.''

''Sen bana söz vermiştir. Bana hiç yalan söylemeyecektin hani? Söz vermiştin!''

''Yalan değil abi, valla yalan değil.''

''Yalan söylemeyecektin ama söyledin işte! Söyledin!''

''Abi yapma, dur ne olur...'' diye yalvardım adeta, sesim hıçkırıklarımın arasında kaybolurken. Ben onu teskin etmek, o cinnet halinden çekip çıkarmak için çırpınırken, evdeki o gürültüye uyanan tüm ahali çoktan odanın kapısına üşüşmüş, başımıza toplanmıştı bile.

''Ne oluyor lan burada gece gece! Ne bu tantana!'' Amcamın koridoru inleten o gür bağırışıyla birlikte, abim korkuyla irkilerek anında arkama saklandı, üzerime kapandı.

Amcamın o çiğ öfkesinin ardından, bekleneceği üzere söylenme sırası yengeme geçmişti: ''Gece yarısı ne bu şamata yahu? Evde imtihana hazırlanan, okuyan çocuk var; bu gürültüde, bu patırtıda derslerine nasıl odaklanacak bu kız?''

Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle hızla sildim, içimdeki o korkuyu öfkeye tahvil ederek dikleştim. ''Ben de tam size bunu soracaktım yenge. Gece yarısı dışarıda kıyamet kopar, fırtına ortalığı yıkarken, kim açtı bu odanın camını?''

Yengem hayret ve hırsla odaya girip ıslak halıyı görünce dizlerine vurarak dövünmeye başladı: ''Aman yarabbi! Ev göl gibi olmuş, her yer batmış!''

Amcam, o tütünden sararmış dişleri ve pis bıyıklarının altından ikimize de nefret dolu, aşağılayıcı bir nazar fırlattı. ''Ulan bir kere de bir kere de hayırlı bir işiniz olsun şu eve. Uğursuz geldiniz bu haneye, uğursuz gidip geberip gideceksiniz!'' diyerek arkasını döndü ve söylene söylene odasına doğru yürüdü.

Yengem amcamın gidişiyle üzerime daha da diklendi: ''Niye camı açık bıraktırdın bu oğlana kız? Sen akşamdan odana erkenden çekilip, elindeki o telefonla erkeklerle mi fingirdiyorsun yoksa geceleri?''

Söylediği o iğrenç lafla beynime kan sıçradı, gözlerimi kıstım. ''Beni sakın o gözünden sakındığın Selvi'yle karıştırma yenge. Benim adımı onunla aynı cümleye kurma!''

''Kızımın adını o pis ağzına alma seni gidi iftiracı, sinsi şey! Bir gecemiz de hayırlı, vukuatsız bitsin be!''

''Abim hayatta açık bırakmaz o camı, rüzgârdan korkar o, bilirsiniz,'' dedim, sesim odayı bıçak gibi keserken. ''Ne malum, Selvi'nin gizlice sigara içerken camı öylece açık unutup kaçmadığı?''

Kapının eşiğinde duran Selvi'nin yüzündeki bütün kan anında çekildi, dudakları titredi. ''Anne yalan söylüyor valla! Ben sigara falan içmem ki, iftira atıyor bana!''

Öyle rahat, öyle fütursuzca yalan söylüyordu ki... Yengem zaten onun bu yalanlarını çoktan şerbet niyetine su gibi içmeye dünden razıydı; elbet bana değil, ona inanacaktı. Nitekim anında o cırtlak sesiyle ev halkını ayağa kaldırarak çırlamaya başladı: ''Ümmet-i Muhammed aşkına! Kız sen ne ara böyle yılan oldun, niye iftira atıp durursun benim masum kızıma?''

Hiç konuşmadım. Cebime usulca sıkıştırdığım, pervazdan aldığım o yarım sigarayı parmaklarımın ucunda ileriye doğru uzattım. ''Al sana kanıt yenge. İyi bak bakalım o filtreye... Üzerinde Selvi'nin dudağındaki o pembe boyanın izi var, tanıdın mı?''

Selvi yana yakıla, korkuyla itiraz etmeye devam ediyordu: ''Anne benim değil bak, yalan söylüyor! Ben hayatımda ağzıma sigara sürmedim valla!''

Yengem izmariti görünce çıldırdı, Selvi'nin üzerine yürüdü. ''Geçen gün üstün başın leş gibi tütün koktuğunda 'Okulda deney yaptık anne' dedin, ben de inandım sana saf gibi! Bu ne kız! Bu ne rezillik gece gece!'' diyerek Selvi'nin saçlarını kavrayıp etlerini acımasızca sıkıştırmaya, vurmaya başladı.

O odada yaşanan o kaosu, o sefil kavgayı tiksintiyle izledim. ''Önce kendi kapınızın önündeki pisliği süpürün, sonra bize o zehirli ağzınızı açın,'' dedim, sesimdeki o buz gibi kararlılıkla ikisine de bakarak. ''Şu kadarcık sabrım kaldı bu evde; beni daha fazla zorlamayın, altından kalkamazsınız.''

''Yılan çingene!'' diye bağırarak yengemin elinden sıyrılıp üzerime yürüdü Selvi, gözlerinden nefret fışkırıyordu. ''Çok fenasın sen, sessiz atın tekmesi pek olur derler, tam bir sinsisin sen!''

''Kes sesini, Selvi!'' diye tısladım, gözlerimi gözlerine dikerek. ''Daha dökülecek çok sırrın, arkandan çevirdiğin çok işlerin var bende. İki dudağımın arasındasın, aklını başına devşir, unutturma bana bunu!''

Selvi, annesinin o dinmek bilmeyen dayağından kaçıp ağlayarak odasına sığındığında, yengem aldığı o ağır darbenin hırsını, o çaresiz öfkesini bizden çıkarmak istiyordu. Biricik, namuslu kızına leke kondurmak, onun dünyasında kabul edilebilir bir şey değildi çünkü.

Üstünü başını düzelterek, tiksintiyle ıslak odaya baktı. ''Musa bu sırılsıklam yatakta nasıl yatacak gece yarısı? Yok, olmaz. Musa gitsin diğer odada yatsın, sen de burayı derhal temizle, kurut Belçim.''

Tam itiraza girişmişken Sedat abim kapının eşiğinde beliren gölgesi odaya düştü. ''Ne oluyor burada gece gece?'' diye sordu, sesindeki yorgunluk bakışlarındaki bıkkınlığa karışırken.

Yengem ise kızını korumak, onun arkasından çevirdiği işlerin üzerini örtmek adına beni ilk fırsatta ezmekten, ateşe atmaktan zerre çekinmedi. ''Ne olacak oğlum,'' diye cırladı anında, elini göğsüne vurarak. ''Senin bu her fırsatta arka çıktığın, koruduğun kız, artık yengesine baş diker olmuş. Edepsizliğin bini bir para!''

Sedat abim kaşlarını çatıp sorgulayan gözlerle bana bakarken, onun hemen arkasından koridorun karanlığından sıyrılan Macit abim öfkeli sesi yankılandı odaya girmeden. ''İşe gidiyoruz kavga, eve dönüyoruz gürültü! Yeter amına koyayım, huzur bırakmadınız şu evde!'' diye küfrü basıp kapıyı çarparak kendi odasına doğru ilerlerken, Sedat abim adımlarını yatağın ıslaklığına bastırmadan bana doğru yaklaştırdı.

''Ne oldu, Belçim? Niye kavga ediyordunuz?''

Bakışlarım yengeme kaydı o an. Tehditkâr bir edayla kaşlarını kaldırmış, gözleriyle beni çoktan infaz etmişti bile. Eğer Selvi'nin o izmarit mevzusunu, arkasından çevirdiği o gizli işleri Sedat abim öğrenirse evde kopacak kıyameti biliyordum. İçimde, maruz kaldığım tüm bu haksızlıklara rağmen Selvi'ye kıyamayan, onun erkek gazabına uğramasını istemeyen o dilsiz merhamet uyanıverdi yine. ''Odanın camı açık kalmış da abi,'' dedim sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. ''Fırtınadan içeriye kar dolmuş, yatak halı sırılsıklam olmuş... Ona söyleniyorduk.''

Sedat abim önce annesine, sonra odanın göle dönmüş haline baktı. ''Bunu mu sorun ettiniz yani bu saatte?'' diye sordu, omuzlarındaki yükün hafiflemesiyle rahat bir nefes alarak. ''Kar dediğin ne ki, el birliğiyle temizleriz, kuruturuz şurayı hemen.''

Yengem, abimin bu yapıcı tavrından rahatsız olarak anında önünde bir duvar gibi dikildi. ''Sen karışma, Sedat. İşine bak,'' diyerek oğlunun kolunu sıvazladı, sesini yapmacık bir şefkatle yumuşatarak. ''Hadi git odana, çocukların aradı seni, telefonda bekliyorlar babalarını.'' Çocuklarının adı zikredilince Sedat abimin itiraz edecek mecali kalmadı elbet; başını sallayıp sessizce uzaklaştı.

Onların gidişiyle yengem odada yeniden o mutlak, o ezici hegemonyasını kurdu. Hegemonya kelimesi son okuduğum kitapta görmüştüm. Dilimi geliştirmek zihnimin duvar rengini griden öteye boyamak istiyordum. Yengem adımlarını bana doğru sıklaştırıp, beklenmedik bir hırsla elini koluma doladı. Ben hayatım boyunca onun kirli parmaklarından saçımı okşamasını zaten beklememiştim ama o nasırlı elleriyle etimi söküp alırcasına kolumu vurmasını, burmasını da bekliyordum denemezdi. Canımın acısıyla dişlerimi birbirine kenetledim, çenemin kemikleri sızladı ama sesimi çıkarmadım.

Yüzünü yüzüme öyle bir yaklaştırdı ki, nefesindeki o zehir tenimi yaladı. ''Bir daha,'' diye fısıldadı, sesindeki o saf nefretle. ''Bir daha benim kızım hakkında dilini döndür, onun adına leke sürmeye kalk bakayım... Nasıl söküyorum o sinsi dilini senin, gör!''

Kolumdaki o amansız acıya, etimin sıkışmasına zerre aldırmadan, gözlerinin içine bakarak meydan okuyan, dik bir tebessüm kondurdum dudaklarıma.

İçimde, bu kavgaların üzerine basıp geçmeyi öğrenmiş o okumuş, güçlü yanım beni geriye doğru çekti. Yengeme tam da hak ettiği o sert karşılığı veremedim çünkü biliyordum ki, o kelimelerin bedeli bu dondurucu kışta evden atılmak olacaktı. Kendi gururum uğruna abimi sokak ortasına vuramazdım ama kendimi de büsbütün ezdiremezdim. En azından gitmeden evvel, dilimin ucuyla da olsa bendeki yerini bilmeliydi.

''Yenge,'' dedim, sesimdeki o buz gibi kararlılıkla. ''Geceni gündüzüne kat, sabah akşam Allah'a dua et de... Seni günün birinde benim elime düşürmesin.''

Sözlerim karşısında afallayacağını sanırken, alaycı, küçümseyen bir kahkaha savurdu odanın sırılsıklam duvarlarına. ''Sen kimsin de ben senin eline düşeceğim be?'' dedi, beni baştan aşağı nefret dolu gözlerle süzerek. ''Anasız babasız, yarım akıllı deli abisinin başını çeken, sığıntı Belçim... Bir dön de şu haline, üstüne başına bak bir de benim el üstünde tutulan, kızıma bak!''

Yengem, o hırsla arkasını dönüp kapıdan çıkmadan evvel, içindeki tüm zehri o son sözüyle odanın tam ortasına, ağabeyimin korkuyla sığındığı o kuytu köşeye doğru fırlattı.

''Senin o yarım akıllı abin koskoca pencereyi kapatmayı akıl edememiş madem, bu saatten sonra yatacağı yeri de kendi o yarım aklıyla bulsun bir zahmet!''

''Abime laf etme!'' diyerek hırsla üzerine yürüdüm. Ancak yengem, ona dokunmama bile fırsat vermeden hınçla ileri atılıp saçıma yapıştı. Parmakları saç tellerimin arasına dolanırken canımın acısıyla inledim. ''Yolarım kız senin saçını tüyünü! Karşımda ne dikleniyorsun sen?!''

''Senin o dilini ben nasıl sökerim, sen o zaman gör!'' diyen ninemin o titrek ama öfkeli sesi odada yankılandı. Ninem, elindeki ahşap bastonu yengemin benim etimi buran, saçımı koparan eline doğru sertçe vurdu.

Yengem elinin acısıyla bir çığlık atıp geriye doğru kaçarken, ninem o zayıf gövdesiyle bir barikat gibi benim önüme durdu. Bastonunu yere vurarak soludu. ''Bana bak gelin! Bir daha benim kızıma elini uzat, bak bakalım o elini ortasından kırmıyor muyum senin?''

Yengem, ninem daha genç ve dinçken ondan her zaman çekinirdi ancak şimdi karşısındaki bu yaşlı, bir avuç kemikten ibaret, kırk kiloluk kadından eski korkusu kalmamıştı. Yüzünü ekşiterek bağırdı. ''Yeter be ana, yeter! Savunup durma şu orospunun çıkardığını! Ne dersek diyelim hep yengesi kötü konuşsun zaten, hep biz suçlu olalım!''

Ninem kararlılıkla beni yine gövdesinin ardına sakladı. ''Bana bak gelin, ben ölene kadar bu çocukların kılına dahi dokunmayacaksın! Eğer ben ölürsem ve sen onlara dokunursan... Andım olsun cinlenir, sana musallat olurum! Kabrin altından kalkar, haram ederim bu evi sana!''

Yengem sinirle söylenerek kapıyı çarpıp odadan çıkınca, içimdeki o gerim gerim gerilen yay birden boşaldı. Hızla nineme sarıldım, o dilsiz sığınağıma sokulup nasırlı, titreyen ellerini hıçkırıklarımın arasında defalarca öptüm.

Ninem, o derin çizgilerle kaplı yüzünü bana çevirdi, hüzünle gülümsedi. ''Benim adım Döne kızım... Ben ölene kadar bu göğüsteki tüm nefesim sizedir, size helaldir.''

Gözlerim anında buğulandı, göğsümün ortasına koca bir taş oturdu. ''Nine, ölmek nasıl laf ya? Konuşma şöyle,'' dedim, çocuksu bir sitemle.

''Benim ağzımda diş kalmadı be Belçim,'' dedi ninem, dudaklarını hafifçe aralayıp o bomboş kalmış damaklarını göstererek alayla güldü. ''Ölmeme kaç var şunun şurasında, söylesene bana?''

Gözyaşlarımın arasından burukça gülümsedim. Eğilip ninemin o yaşlılıktan içeriye doğru çukurlaşmış yanaklarını şefkatle öptüm. ''Sen hiç merak etme nine,'' dedim, gözlerinin içine büyük bir inançla bakarak. ''Senin o dişlerini ben yapacağım.''

Ninem keyifle güldü, gözlerinin kenarı kırıştı. ''Ama altından isterim ha! Öyle sıradan şeyleri takmam ağzıma.''

''Altından daha değerli bir şeyden yapacağım nine,'' dedim, başımı göğsüne yaslayarak. ''Sana olan sevgimden, emeğimden yapacağım o dişleri. Dünyanın en güzel gülüşü senin olacak.''

Biz ninemle böyle sımsıkı sarılırken, içerideki odadan bizi izleyen ağabeyim bu manzarayı kıskanmış olacak ki, o da dayanamayıp paytak adımlarla yanımıza geldi. Koca gövdesiyle ikimizin birden boynuna sarıldı, bizi kollarının arasına aldı.

''Nine,'' dedi abim birden, o sarılmanın sıcaklığı hafifçe dağılırken saf bir merakla sordu. ''Senin dişlerin neden yok gerçekten?''

Ninem onun bu masum sorusuna acı acı güldü, abimin saçlarını okşadı. ''Ömrümü feda ettiğimden,'' dedi dalarak.

Sonra ninem, dondurucu soğuğun sızdığı o koridordan ikimizi de alıp kendi sıcak odasına soktu. Soba gürül gürül yanıyor, odaya huzurlu bir sıcaklık yayıyordu. Bize hemen köşede yer açtı. Ben de dolaptan çıkardığım o ağır yün yorganları, kalın şilteleri aceleyle yere serip ikimize güzel, sıcacık bir yer yatağı yaptım.

Hemen sağımızda saçlarımızı okşayacak bir annenin sıcaklığı, solumuzda ise sırtımızı yaslayacağımız bir babanın heybeti yoktu; sanki bu yeryüzüne baştan aşağı eksik, o keskin yoklukla mühürlenerek fırlatılmıştık. Annemin esirgediği o şefkati ben kendi parmaklarımla abimin saç tutamlarına fısıldıyor, babamın ısıtmaktan kaçındığı o virane yuvayı ben kendi göğsümün yangınıyla harlıyordum. Ben onun her şeyiydim; dahası, o bu dünyada nefes alma sebebimin ta kendisiydi.

''Isındın mı biraz abi?'' diye sordum, yatağın içine iyice sokulurken. Boğazımdaki o çatallanan, pürüzlü sese engel olamamıştım.

Gözlerini yüzüme dikti, üzerindeki Dinçer'in montuna sıkıca sarılarak çocuksu bir gururla gülümsedi. ''Hiç de üşümediydim ki hem,'' diye mırıldandı o saf lehçesiyle. ''Hani o bana ördüğün kalın yün çoraplar vardı ya Belçim. Onlar beni hep korumuş değil mi?''

''Korumuş canım abim, korumuş,'' diyebildim sadece. Boğazıma oturan o devasa yumruyu yutkunarak eritmek istedim ama saniyeler sonra yanağımdan süzülen sıcacık, tuzlu bir damla gözyaşı tenimi yakarak firar etti. Yüreğimin orta yerini o bildiğim, o amansız kimsesizlik hissi yeniden amansızca kuşatmıştı. Hayat, en zayıf anımda bana bu çıplak gerçeği en acımasız haliyle bir kez daha hatırlatıyordu.

İçindeki fırtınaya rağmen dışarıya ses vermeden, sessizce ağlamaya çalışmak dünyanın en dilsiz işkencesiydi. Boğazıma batan kızgın demir teller, karnıma saplanan amansız kramplar, çenemi sıkmaktan zonklayan dişlerimin sızısı... İnsan haykırarak, hıçkıra hıçkıra ağladığında canı daha az yanıyordu, biliyordum. Ne acı bir tecrübeydi ki, yaşanmışlıklarım bu konuda tamamen benim adıma konuşuyordu.

''Bana bir masal anlatsana, Belçim,'' diye fısıldadı aniden ağabeyim, göz kapakları o sıcağın etkisiyle ağırlaşırken.

Bu kapkaranlık gecenin ortasında, bu darmadağınık odada bile zihninin hâlâ o masalların büyülü dünyasında gezinebilmesine burukça gülümsedim. Bir çocuk kadar temiz, bir bebek kadar günahsızdı ağabeyim. ''Bir varmış, bir yokmuş,'' diye başlayan o kadim masallardan birine doğru kaydı her şeye alışmış dilim. O gece anlattığım masalın sonu, her şeye inat umutla, mutlu bitti. Bizim hayatımız da geride bırakılacak bir masaldan ibaretti belki de. Tek şaibesi, tek bilinmezi bu hikâyenin son sayfasının nasıl mühürleneceğiydi.

Bekir derin bir uykuya daldıktan, odada sadece onun düzenli nefes sesleri ve sobanın çıtırtısı kaldıktan sonra ninem usulca yatağımın kenarına oturdu. Başımı çekip onun dizlerine bıraktım, o da zayıf, titrek parmaklarıyla saçlarımı şefkatle sevmeye başladı.

''Nine,'' dedim, gözlerimi sobanın tavana vuran kırmızı ışığına dikerek. ''Mutluluk denen şey... Nasıl elde edilir? İnsan nasıl mutlu olur?''

Ninem saçlarımdaki elini bir an durdurdu, derin ve içli bir nefes aldı.

''Kızım...'' dedi ciğerinden gelen bir tonla. ''Dedenle beni zorla evlendirdiklerinde ben daha on dört yaşındaydım. On dördümde, o baba evinden çıktığım gün bıraktım ben mutluluğu. Bir gecede, daha çocukken kadın ettiler beni. Mutluluk neymiş ben hiç bilmem, görmedim ki bileyim. Ben hep hasret büyüdüm, hep bir şeylerin yokluğuyla kavruldum. Sonra, sonra baban yaktı benim canımı. En olmadık yerden, en derin yerimden vurdu beni. Mutluluk bize uğramadı ki sana yolunu söyleyeyim.''

İçim yandı, gözlerimi kapatıp ninemin dizine daha sıkı yaslandım. ''Ben mutlu olmak istiyorum nine,'' dedim, içimdeki o önü alınamaz hırsla. ''Gerçekten mutlu olmak, bu hayattan hakkımı almak istiyorum.''

''O zaman git al kızım,'' dedi ninem, sesi birden sarsılmaz bir sertliğe bürünürken. ''Madem istiyorsun, kimseye bırakma.''

''Nasıl yani?'' diyerek başımı kaldırıp yüzüne baktım.

''Niyetin varsa herkesi ezerek, herkesi arkanda bırakarak git al,'' dedi ninem, gözlerimin içine bakarak. ''Kimsenin seni bu çukurda kurutmasına izin verme.''

''Gerekirse herkesi üzerek,'' diye tekrar ettim kendi kendime. Kendimi bile, hatta belki de en çok sevildiğim o güzel yerleri bile ardımda bırakarak. Mutluluğu ve o başarıyı, bu hayattaki her şeyden, herkesten daha evla gördüğümü o an tüm hücrelerimde hissettim. Ve biliyordum ki, gelecekte bu hissi daha da derinden, canım yana yana hissedecektim.

🌹🐦‍⬛

Ertesi gün, gökyüzünden lapa lapa kar dökülürken, üzerimdeki o tek kat kalın hırkaya iyice sarınarak muhtarlık yolunda hızlı adımlarla yürüyordum. Sırtımı ısıtacak bir montum yoktu; dürüst olmak gerekirse, şu sıra cebimdeki üç beş kuruşu bir monta feda edecek lüksüm de yoktu. Muhtarlığın önüne vardığımda, tam o esnada peronundan kalkmak üzere olan o eski köy arabasına kendimi zor attım ve merkeze doğru uzun bir yolculuğa çıktım.

Şehre indiğimde ilk işim, zihnimi kurcalayan o resmi işleri bir bir halletmek oldu. Kışın ayazı bastırdığında, şehirdeki çakallar, o fırsatçı gözler sokaklarda daha bir görünür, daha bir cüretkâr oluyordu; benim bu hayattaki bir vazifem de gözlerimi dört açıp onları erkenden fark etmek, yolumu ona göre çizmekti.

Bankadaki o kısıtlı parayı çektikten sonra, İbrahim'le sözleştiğimiz o ufak kafeye doğru adımlarımı yönlendirdim. Bana söz verdiği gibi, derslerime ışık tutacak o değerli örnek kitapları getirecekti. Göğsümde hafif bir heyecan dalgasıyla kafenin kapısını aralayıp içeriye süzüldüm ve gözlerimle boş bir masa aramaya koyuldum. Köyün o dingin, sessiz tenhalığından sonra böyle kalabalık, uğultulu mekanlara girdiğimde içimi hep tarifi imkânsız bir ürkeklik kaplardı; sanki mekandaki her bir çift göz bana çevrilmiş, beni inceliyormuş gibi huzursuz olurdum. Sessizce, gözüme kestirdiğim tenha bir masaya doğru adımladım. Sandalyeye yerleşmeden önce, dışarıdaki fırtınanın sırılsıklam ettiği o ağır hırkayı omuzlarımdan sıyırıp boş sandalyenin arkasına astım ve bedenimi kalorifer peteğinin sızan sıcaklığına doğru yaklaştırdım. Saçlarım ıslanıp ağırlaşmasın diye başıma örttüğüm o pamuklu yazmayı çözüp boynuma koruyucu bir atkı gibi doladım fakat eteğimin uçlarındaki o ıslaklığa çare yoktu, öylece kalmıştı. Sandalyenin ucuna usulca ilişip İbrahim'i beklemeye koyuldum.

Çok geçmeden, bekleyişimin üzerine bir hızla çıkageldi. Hem de kolları arasında, sözünde durduğunu kanıtlayan koca bir kucak kitapla. Onunla olan hukukumun sadece okul sınırları ve ders notlarıyla sınırlı olduğunu baştan belirtmiştim. O ise bana gönüllü olarak rehberlik etmekten, elindeki bilgiyi paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyacağını söylemişti hep. Ders çalışmak bahanesiyle bir araya geldiğimiz o nadir zamanlarda, ince belli bardaktan sızan çayın yanında kurabiye atıştırır, uzun uzun sohbet ederdik.

''Sende bu azim, bu tükenmeyen heves varken,'' dedi İbrahim, yüzüne yayılan içten bir gülümsemeyle. ''Bak gör, benden önce mezun olup cübbeyi giyersin sen.''

Onun bu takılmasına hafifçe tebessüm ederek karşılık verdim. ''Olur mu olur. Bence sen beni bırak da kendi derslerine asıl biraz, ihmal etme.''

''Stajlar olmasa işi keyifli hale getirmese inan çekilmez bu diş hekimliği,'' diye hayıflandı tatlı tatlı.

Gözlerimi masadaki kitapların üzerinde gezdirerek iç geçirdim. ''Ah, bir girsem o okulun kapısından içeri... Çekeceğim her bir çileyi kendime ödül sayacağım, inan bana.''

''Sabundan diş yontmayı bile mi?''

''Tek tek çürük diş toplamayı bile,'' dedim hasretle.

''Hiç şüphen olmasın, sen o kapıdan elbet gireceksin. Zehir gibi, cin gibi bir kızsın sen, Belçim.''

İçimde uyanan o çocuksu merakla, hevesle gözlerinin içine baktım. ''Sahi mi söylüyorsun? Sence gerçekten akıllı, kafası çalışan birisi miyim?''

Hiç duraksamadan, net bir sesle, ''Evet,'' dedi.

Dudaklarım muzipçe kıvrıldı yukarıya doğru. ''Bence sen Selvi gibi biriyle arkadaşlık edebilen birine kıyasla oldukça akıllısın.''

İbrahim parmaklarının arasındaki bardağı masaya bırakıp bir süre şaşkınlıkla düşündü. ''Şimdi bu sözünle beni övdün mü, yoksa yerin dibine mi gömdün, çözemedim?''

''Orası tamamen senin irfanına kalmış artık,'' diyerek geçiştirdim gülerek.

Sıcak çaylarımızdan yudumlar alıp kurabiyelerimizi tüketirken, İbrahim'in o neşeli, biraz da absürt okul anılarını dinlemeye koyuldum. Bir gün fakülteye giderken otobüste inatla yer vermediği o huysuz yaşlı adamın, ertesi gün amfide karşına çıkan koca profesör olduğunu anlatışı masadaki o kasvetli havayı tamamen dağıtmış, beni uzun zamandır sığınamadığım o saf eğlencenin içine çekmişti.

Fakat içimdeki o ders çalışma dürtüsünü daha fazla dizginleyemeyip önümdeki kalın test kitabının sayfalarını araladım. Masadaki o neşeli havadan sıyrılıp bir anda hararetle soru çözmeye başlamam İbrahim'i hafifçe güldürse de beş dakika geçmeden karşımdaki sandalyeden usulca kalktı ve hemen yanıma, yanı başımdaki boşluğa ilişiverdi. Bana takıldığı yerlerde yardım etmek istiyordu, bunu biliyordum. İçinde zerre kötü niyet barındırmadığından emin olsam da aramızdaki o fiziksel mesafeyi kimsenin sezmeyeceği küçük bir hamleyle hafifçe açtım; ancak o zaman kendimi daha güvende, daha rahat hissetmiştim.

Zor, labirent gibi bir matematik sorusunun içinde kaybolmuş, zihnimi rakamların arasında gezdiriyordum ki, tam o esnada İbrahim'in omuz başı üzerine ağır, erkekçe bir el yerleşti. O elin duruşu, parmaklarının o aşina olduğum çizgileri bana o kadar tanıdık geldi ki bir anda dikkatimi test kitabından koparıp başımı şaşkınlıkla yukarıya kaldırdığımda, hemen yanı başımızda dikilen Dinçer'i gördüm. Bir eli, tüm heybetiyle İbrahim'in omzunu kavramış, adeta oraya mühürlenmişti.

''Selamünaleyküm.''

Ses tonundaki o gizleyemediği pürüzlü gerginlik ve İbrahim'in yüzüne doğru savurduğu o kurşun gibi keskin, delici bakışlar aradaki havayı saniyeler içinde zehirlemeye yetti.

''Ve aleykümselam,'' diye mırıldandım, şaşkınlığımı sesimin arkasına gizleyerek.

İbrahim, omzundaki o ani ve ağır baskının şokuyla araya girmeye yeltendi. ''Pardon? Anlamadım... Omzum çıkacak, elinizi çeker misiniz üzerimden?''

Dinçer, parmaklarını hafifçe havaya kaldırıp, hiçbir şey olmamış gibi aynı ağırlıkla yeniden yerleştirdi omuza. ''Çıkmaz, korkma, elimin ayarı oldukça iyidir,'' dedi, sesindeki o tehditkâr sakinlikle. ''Sen şöyle biraz bana doğru yaklaş bakayım birader.'' diyerek, İbrahim'i sadece omzuna uyguladığı o hafif ama kaçınılmaz güçle benden geriye, masanın dışına doğru usulca iteledi.

''Ne oluyor, Dinçer?'' diye sordum, oturduğum yerde dikleşerek. Sesimin tonunu sert tutmaya çalışıyordum. ''Sorun ne, ne istiyorsun?''

Gözlerini bir an olsun İbrahim'in üzerinden ayırmadan, dik dik bakmayı sürdürdü. ''Konuşalım biz seninle,'' dedi, sesindeki o emredici, polis tınısıyla. Ardından İbrahim'e baktı. ''Özel bir mesele kardeşim, aramızda.''

İbrahim, masumiyetle ve neye uğradığını şaşırmış bir çaresizlikle bir bana, bir de tepemizde bir dağ gibi dikilen o adama baktı. ''Eğer ikiniz özel bir şey konuşacaksanız benim buradan gitmem mi gerekiyor şimdi?'' diye sordu safça.

Dinçer'in cevabı gecikmedi, tavrı net ve sarsılmazdı. ''Hemen kaptın mevzuyu birader, aynen öyle.''

İbrahim huzursuzca sandalyeden toparlanıp ayaklanacakken, içimde yükselen o haksızlığa boyun eğmeme dürtüsüyle hemen araya girdim, elimi masaya koydum. ''İbrahim hiçbir yere gitmiyor, Dinçer,'' dedim, gözlerimi onun o karanlık bakışlarına kenetleyerek. ''Hem görüyorsun, biz daha kurabiyelerimizi bile bitirmedik, ders çalışıyoruz.''

Dinçer, söylediğim söze zerre aldırmadan, gözlerini gözlerime dikip masadaki o tek tük kalmış kurabiyelerden birini büyük bir rahatlıkla ağzına attı. Ağır ağır çiğnerken, diğer eliyle İbrahim'e kapıyı, yani gitmesi gereken yolu işaret ediyordu. Onun bu pervasız, tavizsiz duruşu karşısında İbrahim'in daha fazla direnecek mecali kalmamıştı zaten. Alelacele çantasını omuzlayıp masadan uzaklaşması, dışarıdaki fırtınanın içine karışması birkaç saniyesini bile almadı.

Bakışlarım, hırsla ve ne yapacağını bilemeyen bir karmaşayla Dinçer'i buldu. Masanın başında öylece dikilirken, üzerindeki o nizami üniformayı ancak şimdi, o keskin öfkem biraz dindiğinde fark edebiliyordum. Göğsündeki o armalar, omuzlarındaki o ağır duruş içimde bir yerlerde, tarifini yapamadığım amansız bir hayranlık uyandırdı o an; kalbimin göğüs kafesime vuran o ritmini hissedebiliyordum. Heybetinden, o adam akıllı duruşundan etkilenmiştim ama rengimi belli etmedim, kendimi o tatlı esintiye hemen teslim etmeye niyetim yoktu.

''Neden yaptın bunu?'' diye sordum, sesimi olabildiğince mesafeli tutmaya gayret ederek. ''Neydi şimdi bu sergilediğin tavır?''

Dinçer, İbrahim'in boşalttığı sandalyeye yerleşirken yüzünde belli belirsiz bir memnuniyetsizlik vardı. ''Benim de matematiğim iyi, Belçim,'' dedi, sesini hafifçe yumuşatarak ama gözlerindeki o hesap soran ifadeyi silmeden. ''Şu integrali oturup benimle çözemez misin yani? İlla o lavuğun buralarda dolanması mı lazım? Test kitabı verecekse bırakır giderdi, ne gerek var masada kurulup eski okul anılarını ballandıra ballandıra anlatmasına?''

Dudaklarım hayretle aralandı. ''Bir de bizi uzaktan gizli gizli dinledin yani, oh maşallah.''

''Soru çözüyordun,'' dedi, bakışlarını masanın üzerindeki o kalın sayfalara indirirken. Sesindeki o sertlik, yerini korumacı bir hassasiyete bırakmıştı. ''Dikkatin dağılmasın, kafan karışmasın diye yanaşmadım yanına.''

''E şimdi neden geldin o zaman?'' diye sordum, gözlerimi gözlerine dikerek.

''Gelmese miydim, Belçim?'' dedi anında. O yeşil gözlerinde öyle derin, öyle sarsıcı bir anlam vardı ki, bir an ne diyeceğimi bilemedim.

''Hayır, öyle demek istemedim,'' diye mırıldandım bakışlarımı kaçırarak. ''Ayrıca sen neden bu kadar sinirlisin? Geldiğinden beri benimle dik dik, hesap sorar gibi konuşuyorsun.''

Sözlerim üzerine derin bir iç çekti. Elini yüzüne doğru götürüp başparmağı ve işaret parmağıyla burun kemerini sertçe sıktı, ciğerlerini dolduran o yorgun nefesi dışarıya bıraktı usulca. ''Güzelim,'' dedi, sesindeki o ani yumuşama içimi eritmeye yetti o an. ''Benim seninle dik dik konuşmak gibi bir niyetim olabilir mi hiç? Ben sadece o lavuğa sinirlendim.''

''Lavuk?'' dedim, tek kaşımı kaldırarak.

''Şu arkasına bakmadan giden işte,'' diyerek İbrahim'in gittiği yönü işaret etti. Çoktan onu zihninin kuytu bir köşesinde lavuk diye kodlamıştı bile.

Gözüm masadaki kitapların arasından sıyrılıp kafenin duvarındaki saate kaydığında içimi ani bir telaş kapladı, hızla ayaklandım oturduğum yerden. ''Benim bir an evvel köye dönmem lazım, Dinçer. Baksana saat kaç olmuş, hava kararacak birazdan.''

Dinçer de benimle doğruldu, o heybetli duruşuyla aramızdaki mesafeyi kapattı. ''Bana ayıracak hiç mi vaktin yok yani?'' diye sordu, sesinde sitemkâr bir tınıyla.

''Köy yolu uzun,'' dedim, test kitaplarımı kucağımda toplarken. ''Bu saatten sonra oraya giden araba da bulamam, yürüyeceğim mecburen.''

''Araba kapıda bekliyor,'' dedi, sesindeki o kesin ve tartışmaya kapalı güvenle. ''Köy yollarında, o soğukta kaybedeceğin o kıymetli vakti, burada benimle harcayacaksın. İtiraz istemiyorum.''

Söylediği bu söz, içimdeki o her şeye göğüs germeye çalışan yalnız kızı öyle bir okşadı ki... Hoşuma gitmişti bu tavrı, bu her şeyi sarmalayan korumacılığı. ''İlla benimle konuşacaksın yani, kaçışım yok?'' diye takıldım, yüzüme engel olamadığım küçük bir tebessüm kondurarak.

''İlla konuşacağım,'' dedi, gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmayarak. ''Sensiz olmaz, Belçim. Biliyorsun.''

Kaloriferin üzerinde yarı yarıya kurumuş olan o eski hırkamı sandalyeden alıp ağır hareketlerle üzerime geçirdim. Dinçer o esnada beni pürdikkat izliyordu, hırkamın inceliğini, renginin solmuşluğunu süzerken bakışlarındaki o acıyan, içi giden ifadeyi yakalamak zor olmamıştı. Masadaki o ağır test kitaplarını toparlamaya yeltendiğimde, büyük elleriyle bana yardım etmek için uzandı ama o esnada söylenmeyi de ihmal etmiyordu. ''Gözüne gireceğim, kendini beğendireceğim diye koskoca kitabevini masaya boşaltmış lavuk.''

''Söylenme de şunları sıkı tut bari,'' dedim, kucağımdaki yükü hafifletmeye çalışarak.

Tam garsona el edip hesabı istemeye yeltenecekken Dinçer araya girdi, elimi hafifçe durdurdu. ''Biz daha masaya oturmadan, o lavuk kapıdan çıkarken ödettim ben hesabı, merak etme.''

Duyduğum şeyle duraksadım, gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım. ''Sende de tam bir Atlas havası gördüm sanki şu an.''

Dinçer, yanaklarındaki o sert çizgileri gevşetip hafifçe gülümsedi, başını iki yana salladı. ''Canım abim,'' diye mırıldandı alayla.

''On saniye farkla ama,'' diyerek kıkırdadım ve adımlarımı kafenin çıkışına doğru yönlendirerek önden yürümeye başladım. Arkamdan gelen o erkeksi, gür sesini işittim hemen. ''On beş yalnız gül güzeli, on beş.''

Kafenin o sıcak havasından sıyrılıp dışarıya adım attığımızda, yüzüme çarpan o dondurucu soğukla irkildim. Dinçer'in arabasının önüne gelmiştik. Kucağımdaki test kitaplarını arabanın arka koltuğuna yerleştirirken, zihnimdeki o köy korkularıyla bir anlaşma zemini aramaya koyuldum hemen.

''Şimdiden söyleyeyim de sonradan aramızda laf olmasın, Dinçer,'' dedim, kapıyı kapatırken yüzüne bakarak. ''Geziye giderken aldığın yerde ineceğim ben. Kimsenin seni görmesini, arkamızdan dedikodu çıkarmasını istemiyorum.''

''Bakarız,'' dedi sadece, keyifsizce mırıldanarak direksiyonun başına geçti.

Araba büyük bir sarsıntıyla çalıştı, tekerlekler karları ezerek köye doğru süzülmeye başladı. Yolun o beyaz sessizliğine daldığım sırada, ''Bizim köyün yollarını tam hatırlıyor musun bari?'' diye sordum merakla. Ama kelimeler dudaklarımdan dökülür ezelden pişman olmuştum bile; bakışlarımı kaçırarak ekledim: ''Gerçi... O yaralı, darmadağın halinle bile bizim evi bulup sığındıysan, şimdi hayli hayli bulursun yolu.''

Dinçer direksiyonu hafifçe kırarken köşeli çehresine gururlu bir ifade yerleşti. ''Ha şöyle. Şunu bilerek konuş benimle,'' dedi muzipçe.

''Kolun nasıl oldu?'' diye sordum, sesimdeki o saklayamadığım şefkatle. ''Tam iyileşti mi?''

''Çok iyi baktın bana orada,'' dedi, ses tonu aniden derinleşip içime işlerken. ''Sayende iyiyim, hiçbir şeyim kalmadı.''

''Hiç de bile,'' dedim, başımı öne eğerek parmaklarımla oynamaya başlarken. ''Doğru dürüst bakamadım bile sana.''

''Bana oradaki o çaresizliğin içinde öyle bir baktın ki Belçim...'' dedi, arabanın hızını biraz azaltıp bakışlarını kısa bir anlığına yüzüme çevirerek. ''Ben ömrüm boyunca unutmam o bakışı, burama kazındı,'' diyerek kalbini işaret etti.

Gönlümün ritmi bir kez daha altüst olurken yutkundum. ''Başka bir şey ima ediyorsun sanki?'' diye fısıldadım.

''Öyle,'' dedi net bir sesle. ''Tam olarak öyle.''

Dudaklarımda büyüyen o sıcak gülümsemeyi ondan gizlemek adına başımı hemen yan taraftaki buz tutmuş cama doğru çevirdim. Onun yanındayken, içimde kopan o kıyametleri yüzümden silmek, mimiklerimi kontrol altında tutmak dünyanın en güç işi haline geliyordu.

Arabaya bineli henüz beş dakika kadar olmuştu. Dışarıda kar göz gözü görmeyecek kadar amansız bastırmışken, arabanın içi Dinçer'in açtığı ısıtıcı yüzünden şimdiden bir hamam sıcağına dönmüştü. ''Çok sıcak oldu burası,'' diye mırıldandım, boğazımı sıkan o nefesi rahatlatmak isteyerek. Dinçer ise durumun farkında değilmiş gibi hâlâ paneldeki ısıtıcının derecesini artırmaya yelteniyordu. Daha fazla dayanamayıp elimi, vitesin yanındaki o büyük elinin üzerine usulca koydum; teninin sıcaklığı parmak uçlarımdan kalbime aktı o an. ''Yandım Dinçer, valla yandım kapat şunu.''

Dinçer elimin sıcaklığı altında duraksadı, gözlerinin içi gülerken, ''Allah yakmasın,'' dedi derinden gelen bir sesle.

''Âmin,'' dedim, sesim neredeyse bir fısıltı gibi döküldü dudaklarımdan.

Bu ani ve saf diyalogumuza çok geçmeden ikimiz de dayanamayıp hafifçe güldük. Sıcaktan tenim pembeleşmeye, alnım hafifçe terlemeyle kaplanmaya başlamıştı. Boynuma o koruyucu atkı gibi sıkı sıkıya sardığım gül desenli pamuklu yazmayı yavaşça çözdüm, katlayıp dizlerimin üzerine bıraktım. Ortamdaki o tatlı sessizliği bozmak adına, ''E, anlat bakalım,'' dedim yüzüne bakarak. ''Ne konuşacaksın benimle, dinliyorum?''

''Pamuk nasıl?'' diye sordu aniden, hiç beklenmedik bir yerden girerek.

Kaşlarımı hoşnutsuzca, hafifçe çatarak yüzüne baktım. ''İyi... Selamı var sana.''

''Ve aleykümselam,'' dedi ciddi bir tavır takınarak. ''Sen de benden çok selam söyle ona.''

''Söylerim,'' dedim, sesimdeki o sitemi gizlemeyerek.

''Amcamlar nasıl, evdekiler ne alemde?'' diye sürdürdü sorularını.

''Sırada Selvi mi var yoksa?'' diye sordum, içimdeki o kıskançlığın cılız sızısıyla. ''Onu mu soracaksın şimdi?''

Dinçer direksiyonun üzerinde duran parmaklarını hafifçe oynattı, yüzünde en ufak bir merak belirtisi dahi yoktu. ''Sevda kim ya?'' diye sordu fütursuzca.

Selvi'nin adını bile doğru dürüst aklında tutmayışı, onu hayatında zerre önemsemeyişi içimdeki o huzursuz kızı öyle bir rahatlatmıştı ki, bendeki en hoşuma giden huyu bu olabilirdi o an. Konuyu değiştirmek adına, ''Sen bugün çarşıya sırf kendi işlerin için mi çıkmıştın?'' diye sordum.

''Ekiptekiler çok ısrar etti, kıramadım,'' dedi yola bakarak.

İçimdeki o sinsi, meraklı kıza engel olamayarak, ''Yeni ekibinde hiç kadın polis var mı?'' diye soruverdim aniden.

''Yok,'' dedi netçe.

''Olsun ister miydin peki?'' diye üsteledim, cevabını bilmek isteyerek.

Dudakları muzipçe yukarıya doğru kıvrıldı. ''İsterdim tabii... Ben kadın elinin değdiği yerleri severim. Kadın bir üstüm olsa ancak mutlu olurum.''

Sağlıklı bir adamın kafa yapısıydı bu. O yüzden olsa gerek mutlu olmuştum.

Başımı koltuğa yaslayıp ona doğru döndüm. ''Üniversite sınavı başvurusuna az kaldı,'' dedim umutla. ''Çok heyecanlıyım.''

Gülümsedi. ''Ben götürürüm seni sınava,'' dedi.

''Yok ben tek gitmeye alışkınım,'' dedim.

''Alışma buna, bu sefer beraber gideceğiz.''

Nasılsa unutur diye düşündüm, üstelemedim.

''Sen üniversitede okurken hiç çalıştın mı?'' diye sordum, onunla ortak bir paydamız olsun diye çırpınıp duran zihnim belki buna tutunurdu.

Dinçer şaşkınlıkla bana doğru kısa bir bakış fırlattı. ''Nereden çıktı şimdi bu soru?''

''Hiç... Kendimi düşünüyorum,'' dedim, sesimdeki o sığ çaresizliği saklamaya çalışarak. ''Okulu kazandığımda yani okurken kendi ayaklarım üzerinde durabilmek için hangi işlerde çalışabilirim, ne yapabilirim diye kafamda kurup duruyorum. Önerilere, fikirlere açığım yani.''

''Vay karınca seni,'' dedi, sesindeki o takdir eden, hayranlık dolu ton içimi ısıttı. ''Çalışırsın sen, o azim var bence sende. Ama ben çalışmadım, Belçim. Akademi zaten başlı başına çok zordu, ağırdı. Üstüne bir de ailem her konuda arkamda durup destek oluyordu, o yüzden çalışmak aklımın ucundan bile geçmedi.''

Gözlerimi dizlerimin üzerindeki yazmaya indirdim. Yine bir yol ayrımı gibiydik. O şehre giden asfalt yolken, ben taşlı mucurlu köy yoluydum. ''Ben gidince büyük ihtimalle garsonluk yapacağım sanırım. Başka çarem yok çünkü.''

''Demir okurken epey çalıştı,'' dedi Dinçer, konuyu çok sevdiği kuzenine getirerek. ''O işleri, o koşturmacayı iyi bilir. Okula gittiğinde o sana her konuda yardım eder, yol gösterir.''

''Onun ailesi neden destek olmadı ki?'' diye sordum, içimdeki merakla. ''Neden çalışmak zorunda kalmış?''

''Ailesinden ötürü değil, Demir kendi istemedi kimseden bir şey almayı,'' dedi, sesine kuzenine duyduğu o derin saygı sinerken. ''Onu yakından tanıyınca anlarsın zaten. Çok iyi, çok mert bir adamdır.''

Başımı salladım ağır hareketlerle. ''Sizin ailede sanki hiç kötü, arızalı kimse yok gibi,'' derken istemsizce kendi ailemi düşündüm. ''Yani senin anlattığın kadarıyla herkes melek.''

''Hepsi gerçekten çok iyi, temiz insanlardır,'' dedi Dinçer, ardından sesini biraz ciddileştirip gözlerini bana çevirdi. ''Sizinkiler çok mu arızalı, Belçim?''

''Evdekilerin en iyisi, en aklı başında olanı benim işte, Dinçer,'' dedim, göğsümden sızan o eski yorgunlukla yola doğru bakarken. ''Bir de dünyadaki tek sığınağım olan abim var; gerisini sen hesap et artık.''

''Tanışamadık bir türlü o beyefendiyle,'' dedi, sesindeki o samimi merak içimi hafifçe titretti.

Yüzüme yerleşen o tedirgin, korumacı tebessüme engel olamadım. ''Tanışmanıza gerek yok ki.''

''Var, var,'' diye üsteledi, direksiyonu tutan parmaklarını hafifçe oynatarak. ''Öyle deme, mutlaka var.''

''Neden varmış?'' diye sordum, gözlerimi yan profiline dikerek. Sanki Dinçer bir girdaptı ve beni içine çekiyordu.

''Elbet vardır bir nedeni,'' dedi gizemli bir edayla, dudaklarının kenarına yerleşen o muzip kıvrımla. ''Zamanı gelince anlarsın.''

Yol boyu süren o sığ, tatlı sohbetimiz arabanın tekerlekleri karları ezerek köyün dış sapağına yaklaştığında son buldu. ''Burada indir beni,'' dedim, camdan dışarıdaki o tanıdık tenhalığı süzerek. ''Devamını yürüyeyim ben, bir gören olur, sorun çıkmasın şimdi.''

''Daha var eve, mesafe uzun,'' dedi, arabanın hızını düşürürken kaşlarını hafifçe çatarak. ''Hava ayaz, üşürsün yollarda.''

''Bana bir şey olmaz, alışkınım ben. Durdur hadi.''

Araba usulca durdu. Ben daha ona bin bir tembihle veda etmeye hazırlanırken, Dinçer benden çevik davranıp kendini çoktan dışarıya, o dondurucu ayazın ortasına atmıştı bile. Arka kapıyı açıp, İbrahim'in bıraktığı test kitaplarını torpidodan çıkardığı büyük poşetlere özenle yerleştirmeye başladı. Ona yardım etmek için hareketlensem de o iri cüssesiyle önüme geçip elinin ucuyla beni durdurdu, her şeyi tek başına hallediverdi. Poşetleri hazırladıktan sonra, arabanın kaputunun üzerinde biriken beyaz kar kütlesini eliyle şöyle bir silkeledi ve kucağındaki kitapları oraya usulca bıraktı.

Ben arabanın içindeki o sığınak sıcaklığından şaşkın gözlerle onu izlerken, Dinçer üzerindeki o kalın parkayı, askeri montu omuzlarından sıyırmaya başladı.

''Dinçer, ne yapıyorsun Allah aşkına?'' diye seslendim, kapıyı aralayarak. ''Bu soğukta neyin nesi bu?''

''Sıcak bastı birden,'' dedi, dudaklarından dökülen buharlar havaya karışırken. ''Buz yanığı derler ya, ondan işte.''

''O öyle bir şey değil bir kere,'' diye mırıldandım arabadan inerek.

Sözüme zerre kulak asmadan, o kocaman, içi hâlâ sıcacık olan montu omuzlarıma bıraktı, beni baştan aşağı o ağır kumaşla sarmaladı. ''Bu bana olmaz ki,'' dedim, kollarımı montun içinde kaybederken. ''Baksana, içinde kayboldum.''

''Olmaz ama oldururuz, dert etme,'' dedi, sesindeki o buyurgan şefkatle.

Omuzlarımı hafifçe oynatıp montu geri vermeye, ona direnmeye çalışsam da izin vermedi. Karşısında bir çocuk varmış gibi kollarımı tuttu, ellerimi o devasa yenlerden usulca geçirdi. Dizlerime kadar sarkan, beni adeta yutan o lacivert kumaşa burukça bir bakış attım. ''Ayı gibi oldum resmen.''

''Neslin tükenmesin o zaman,'' dedi, gözlerinin içi gülerek.

''Âmin!'' dedim, onun bu neşesine teslim olarak. Sonra endişeyle sordum: ''E, sen ne yapacaksın şimdi montsuz bu ayazda?''

Gidip arabanın bagajını araladı, oradan çıkardığı bir diğer askeri montu omuzlarına geçirdi hızla. ''Yedek vardı bagajda, düşünme beni.''

''E, bana neden onu vermedin de üzerindekini çıkardın?'' diye sordum, içimdeki o ince detayı yakalamış olmanın çocuksu sevinciyle.

Dinçer adımlarını bana doğru sıklaştırdı, aramızdaki mesafeyi kapattığında o kömür karası gözlerini gözlerime dikti. ''Üzerindekine benim kokum sindi, Belçim. İstedim ki o kokum gitsin, karışsın sana.''

Oysa haberi yoktu; onun o erkeksi, o güven veren dağ kokusu zihnimin de kalbimin de kıvrımlarına çoktan karışmış, orayı mesken tutmuştu bile. Kitap poşetlerini kucağıma sıkıca bastırıp gözlerinin içine baktım. ''Hadi, ben gideyim artık.''

''Ben de geliyorum,'' dedi, itiraz kabul etmeyen bir tavırla yanımda yürümeye koyularak. ''Biraz yürüyelim beraber. Yolda belde bir gören olursa, tanımıyorum, sapığın biri düştü peşime dersin, olur biter.''

Onun bu pervasız rahatlığına engel olamayarak neşeyle güldüm. ''Sapığa benzemiyordun hani, ne değişti?''

''Senin için gerekirse sapık da olurum gül güzelim, dert değil.''

O kadar kararlı, o kadar ısrarcıydı ki, en sonunda o tatlı inadına boyun eğmek zorunda kaldım. İri kolunu bana doğru uzattı, dirseğini büktü. ''Gir koluma hadi, yerler buz tutmuş, düşersin maazallah.''

''Ben bu köyün karında, kışında yürümeye çocukluğumdan beri alışkınım, Dinçer.''

''Ben alışkın değilim ama,'' dedi, kitapları geri alıp, bakışlarıyla beni güçlü koluna girmeye zorlayarak. ''Valla düşerim, kırarım bir yerimi. Hadi, gir usulca.''

Daha fazla direnmedim, kucağındaki kitapların arasından sıyrılan elimle o sert, güven veren koluna tutundum ve bembeyaz karların üzerinde, adımlarımızın çıkardığı o tatlı çıtırtılar eşliğinde yürümeye başladık. Dünyanın tüm kötülüklerinden, o sığıntı evin kasvetinden uzakta, hayatım boyunca zihnimin en kuytu köşesinde saklamak, hiç unutmak istemeyeceğim muazzam bir andı bu.

''Belçim?'' diye seslendi usulca, sesindeki o neşeli tını aniden sönümlenirken.

''Efendim?''

''Pişman mısın harbiden?'' diye sordu. Adımlarını yavaşlatıp durdu, yüzünü yüzüme çevirdi. Gözlerinde, o sarsılmaz heybetinin ardına gizlemeye çalıştığı derin, çocuksu bir hüzün vardı.

Ne kadar istemesem de o sabahki amansız kararsızlığımla, o dilsiz kaçışımla onu kırmıştım, biliyordum. ''Sence?'' diye sordum, gözlerimi gözlerinden ayırmadan.

''Pişman değilsin,'' dedi, sanki ruhumu okur gibi derin bir nefes alarak. ''Görüyorum o güzel gözlerinden, saklayamıyorsun. Biliyorum ki şimdi şurada seni öpsem, o sabahki gibi itmezsin beni.''

''Öpme,'' dedim, sesim titrerken. Koca bir yalandı bu, dudaklarımdan dökülen en dilsiz, en korkak yalandı.

''Öpmem,'' dedi, sözüme sadık kalarak ama bakışlarıyla tenimi yakarak.

''Dinçer,'' dedim, adımlarımızı yeniden harekete geçirmeden evvel içimdeki o çıplak gerçeği duysun isteyerek. ''Pişman değilim.''

Duyduğu sözle birlikte göğsü şiddetle sarsıldı, ciğerlerindeki o sıcak nefesi buz gibi havaya bıraktı; ikimizin arasında duran o buhar bulutunu izledim usulca. Dudaklarının kenarında, o güne kadar görmediğim kadar saf, sarsıcı bir gülümseme belirdi. ''Oh be!'' diye nida attı, sesi dağlara taşlara çarpıp yankılanacak kadar gür çıktı birden. ''Oh be, şükürler olsun!''

''Bağırmasana öyle,'' diye uyardım hemen, telaşla etrafı kollayarak. ''Sesin çok gür çıkıyor, bir duyan olacak şimdi.''

''Mutlu oldum kızım, çok mutlu oldum,'' dedi, o çocuksu sevinci gözlerinden taşarken. ''Bırak da bir kerecik de sevinçten bağırayım şu yeryüzüne, çok mu?''

Burukça gülümsedim bu haline. ''Tamam, sevin ama çok bağırma yine de.''

''E niye öyle dedin o sabah o zaman?'' diye sordu, içindeki o sitemi nihayet dışarı vurarak. ''Aklımı aldın, Belçim. Göğsümün ortasında ne hissettim, nasıl bir yangın yandı bir bilsen.''

''Çok nedeni var, Dinçer,'' dedim kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatarak. ''Anlaman, bana hak vermen için benim geçtiğim o yollardan geçmen, benim yerimde olman lazım.''

''Değil,'' diye kesti sözümü, adımları sertleşirken. ''Gerek yok yerinde olmama. Ben seni her halinle anlarım, dinlerim.''

''O an yaşadığımız şeyden pişman olmadığımı bil, bu şimdilik yetsin sana,'' dedim, sesimdeki o kırılganlığı gizlemeye çalışarak. ''Daha fazla bir şey söyleyemem şimdi, inan buna hazır değilim.''

Başını sabırsız ama beni incitmekten korkan bir saygıyla salladı. ''Beklerim ben seni, Belçim. Sorun yok. Ömrüm yettiği kadar beklerim.''

''Tamam, sırıtma öyle hadi, git artık evine,'' diyerek konuyu dağıtmaya çalıştım, yanaklarımın ısındığını hissederek.

''Evime gidiyorum, haklısın,'' dedi, ses tonu aniden ciddileşip koyulaşırken. ''Göreve çıkacağız kısa zaman sonra. Süresi epey uzun dediler, on beşi aşar büyük ihtimalle. Kar kış kıyamet dağlar... Telefon falan çekmez oralarda, gözüm dünyayı görmez. Komutanlar 'Veda edin de öyle gelin' dediler. Benim bu hayatta, bu şehirde veda edebileceğim tek kişi sensin. Sana veda etmeye geldim.''

''Göreve çıkacağız'' cümlesi, dondurucu bir şarapnel parçası gibi saplandı tam göğsümün ortasına; kalbimin orta yerine amansız bir bomba bırakılmış gibi darmadağın oldum saniyeler içinde. ''Demek öyle...'' diyebildim, boğazıma oturan o devasa yumru yüzünden sesim zar zor çıkarken. ''Gitmesen... Gitmesen olmuyor mu Dinçer?''

Yüzüme yerleşen o çocuksu korkuyu görünce içtenlikle gülümsedi, bakışlarındaki o koruyucu ifade daha da derinleşti. ''Uzun zaman sonra ilk defa böyle büyük, adamakıllı bir göreve çıkacağım, Belçim. İçim kıpır kıpır, çok mutluyum inan. Ben bu vatan için, bu anlar için polis oldum, sevin benim adıma o mutlulukların en iyisidir benim için.''

Gözlerinde parıldayan o saf, o asil ışıltıyı görüp de ona hak vermemek imkansızdı; içimden o an o göz kapaklarından öpmek, o ışığı kalbime mühürlemek geldi. ''Sevindim senin adına elbet,'' dedim, gözlerimden sızmak üzere olan o yaşları saklamak için başımı hafifçe eğerek. ''Sevindim ama... Endişelendim de işte. İyi bakacak mısın kendine oralarda? Söz mü?''

''Dikkat edeceğim, söz,'' dedi, elimi hafifçe sıkarak. ''Eğer bir yerlerde telefonum azıcık da olsa çekerse, ne pahasına olursa olsun ararım seni. Arayamazsam da sakın ola korkma, merak etme; ben ait olduğum yerde, vatanın kucağında olacağım.''

Göreve gideceği için karşımda öyle mağrur, öyle gururlu duruyordu ki; sanki beş yaşında, bayramlıklarını giymiş kıpır kıpır bir çocuk vardı karşımda. Onun bu hayran olunası haline daha doyamadan, aramızdaki o amansız ayrılığın rüzgârı çoktan esmeye, tenimizi üşütmeye başlamıştı bile.

Üzerimde onun o sıcak kokulu montu varken, ben de bu dondurucu vedanın ortasında ona benden bir parça, bir sığınak bırakmak istedim. Boynuma koruyucu bir atkı gibi doladığım o pamuklu yazmayı ağır hareketlerle çözdüm, elime aldım. Dinçer'in o iri bileğine uzanıp, yazmanın uçlarını sıkıca bağlamaya başladım. ''Benden sana küçük bir hatıra olsun,'' dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. ''Dağda, o ayazda yalnız kalma diye.''

''Sen vermesen... İnan ben isteyecektim zaten,'' dedi, bileğindeki o pamuklu kumaşı parmaklarıyla okşarken. ''Dağda, o gecenin karanlığında bakar bakar seni anarım, içim ısınır. Çok iyi oldu bu.''

Burukça tebessüm ettim. ''Dağda çok kuzgun olur, bu seferlik sen kuzgun ol. Leşlerini ser yere,'' diye yüreklendirdim.

Gülümsedi. ''Bu seferlik ben kuzgun olayım,'' diye tekrar etti.

''Çok dikkat et kendine, ben burada her gece dua edeceğim sana. Pamuk'a da söylerim, merak etmez seni. Özlerse eğer... Bir şekilde başa çıkarım onunla da dert etme.''

''Pamuk özler tabii ya, özlemez mi hiç,'' dedi gülümseyerek, gözlerinin içi parladı.

''Sırıtma öyle,'' dedim, yalandan kaşlarımı çatarak içimdeki o git gide büyüyen ağlama dürtüsünü bastırmaya çalışırken. ''Hadi, geç kalma, git görevine.''

Yemyeşil bir ormanı andıran gözleri; yüzümde, saçlarımda ve soğuktan kızardığına emin olduğum dudaklarımda gezinirken bakışları arzuluydu. O da benim ona bu denli büyük bir yangınla baktığımı, en az benim kadar fark ediyor muydu?

''Sarılayım mı?'' diye sordu aniden. Sesindeki o yalvaran, o muhtaç tını içimi darmadağın etti. ''Bir kerecik sarılayım mı Belçim?''

''Dinçer,'' diye mırıldandım, etrafı kollayarak.

''Ne olur sanki sarılsam... Çok özledim seni. Bir kerelik kokunu hapsedeyim ciğerlerime, binlerce mermiye denksin nezdimde.''

Ona karşı sergilemeye çalıştığım o sığ naz, o köylü korkusu onun bu içtenliği karşısında saniyeler içinde eriyip gitti. Karşısında nazım bile fazla hüküm süremiyordu. Başımı usulca, onaylar anlamda salladığımda, o koca kollarıyla beni bir anda sarıverdi, göğsüne bastırdı. O devasa, sarsılmaz gövdesinin içinde adeta kayboldum, hapsoldum. Ona sarılmayı, o göğsündeki amansız sıcaklığı, kalbinin o delice vuran ritmini hissetmeyi çok seviyordum.

Biz birbirimize böyle kenetlendiğimizde, dünyadaki tüm kötülükler siliniyor, garip bir büyü hasıl oluyordu aramızda. Kar, sanki yeryüzünde biz hariç herkese yağıyor; bizi ise o bembeyaz örtünün altında kendi yangınımız koruyordu.

🌹🐦‍⬛

Dinçer'i o sapağın ortasında, arkamda yarım bırakarak geriye doğru adımladım ve eve geldim. Ondan ayrılmak, o heybetli gölgesinden sıyrılmak bu kez her zamankinden çok daha zor, çok daha can yakıcı olmuştu. Yol boyunca, ona karşı olan hislerimi açık açık, yüreklice söyleyemedim, o korkak duvarlarımı yıkamadım diye kendi kendime kızıp durmuştum; ama bir yandan da haksız sayılmazdım, sırtımdaki yükler buna müsaade etmiyordu.

Dinçer'in hayatımın tam merkezine yerleşip orayı ele geçirmesini istemiyordum. Onunla her yakınlaşmamızın, birbirimizin tenine her dokunuşumuzun ardında, ucu bucağı görünmeyen binlerce sorgu gemisi dolanıyordu aklımın karanlık sularında. ''Yapmamalıydım, bu ateşe doğru bir adım daha atmamalıydım,'' diyerek geziniyordum kendi içimde.

Çünkü çok iyi biliyordum ki; hissettiklerimi öylece sarıp sarmalamadan, hoyratça ve açıkça yaşamak demek, kendi ellerimle zaafıma giden o tehlikeli yolda hızlanmam demekti. Dinçer bu hayatta benim zaafım, beni diz çöktürecek o zayıf yanım olamazdı; olsa olsa yarım kalan, nihayete ermeyen sevdalığımdan ibaret kalırdı.

Yapyarım... Göğsümün tam ortasında, kurucusunu apansız kaybetmiş bahtsız bir devlet gibi darmadağın, kimsesiz ama kendi küllerinden yeniden doğsa bile asla tamamlanmayan, hep bir yanı eksik kalan o kırık hikâye.

Kucağımda o ağır test kitaplarıyla, üzerimde Dinçer'in beni sarmalayan montuyla sessizce odama adım attım. Kapıyı aralamamla birlikte içimi amansız bir huzursuzluk kapladı; çünkü yer yatağımın hemen üzerindeki divana kurulmuş, bacak bacak üstüne atmış Selvi beni karşıladı. Gözlerinde o her zamanki sinsi, o çiğ zafer gülümsemesi vardı. Ona zerre pas vermeden gözlerimi devirdim, kucağımdaki kitap poşetlerini yer yatağımın hemen kenarına, yere usulca bıraktım.

Önce poşetlerin ve kitapların üzerindeki o kar sularını silmem, onları bu nemden kurtarmam gerekiyordu; bin bir emekle kucağımda taşıdığım o canım sayfaların ıslanıp ziyan olmasına zerre tahammülüm yoktu. Çünkü o kitap sayfaları benim beyaz geleceğimin izleriydi. Hızla ayağa kalkıp odanın içinde hararetle bir bez aramaya koyuldum. Günler önce sırf cam silmek için feda edip parça parça kestiğim o eski eteğimin kumaşını nihayet köşede bulup elime almıştım ki, Selvi oturduğu yerden yavaşça ayaklandı. Adımlarını bana doğru sıklaştırıp, o sinsi gölgesiyle tam karşıma dikildi.

''Sizi gördüm,'' dedi, sesindeki o zehirli keyifle odanın buz kesen havasını bir anda kirleterek.

İşte bu hiç ama hiç iyi olmamıştı, içimde uyanan o ani korkuyu, o panik dalgasını yüzüme yansıtmamak, onun bu arsız iştahını kabartmamak için dik durmak zorundaydım. ''İyi,'' dedim sesimi olabildiğince umursamaz tutarak. ''Gördüysen gördün, ne yapayım yani?''

''Elin adamlarıyla, tenha köy yollarında öpüşüp koklaşmaya hiç utanmıyor musun sen?'' diye sordu, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. Çok aldığı için iyice incelen kızıl kaşları artık şimşek gibiydi.

''Utanmıyorum,'' dedim, gözlerimi gözlerine dikip meydan okuyarak. ''Başka soru?''

Yanından sıyrılıp geçecekken, sert bir hamleyle elini omzuma bastırdı, beni olduğum yere çiviledi. ''Namus timsali, iffet abidesi Belçim Hanım'a da bakın hele siz!'' diye alay etti, sesini yükselterek. ''Köyün yoluna kadar peşinden getirtmişsin koskoca adamı. Helal olsun valla, hangi büyüyü yaptın adama, anlatsana biraz?''

''Selvi, boş konuşup da benim asabımı bozma, çekil önümden,'' dedim, sesimdeki o buz gibi kararlılıkla.

''Polismiş gerçekten, hem de öyle sıradan değil, özel harekât,'' diye mırıldandı, gözlerinde beliren o kıskançlık parıltısını gizleyemeyerek. ''Boyu posu o anlattığından da uzunmuş, pek de yakışıklıymış hani, hakkını yemeyeyim şimdi.''

''Boyu uzunsa bana uzun, Selvi. Yakışıklıysa da bana yakışıklı,'' dedim, parmaklarımı onun omzumdaki eline dolayıp sertçe kenara iterek. ''Sen o pis kes sesini, benim olan hakkında da tek kelime etme.''

''Demek yalan değilmiş, o anlattıkların hayal ürünü de değilmiş... Dinçer. Yakışıklı, karizmatik bir polis,'' dedi, beni baştan aşağı süzüp o arsız gülüşünü yüzüne yayarak. ''Ama hiç mi düşünmedin, Belçim? Kafan hiç mi basmadı? Koskoca adam, senin gibi bir sığıntıya, senin gibi bir kıza neden baksın? Ne bulsun sende?''

''Sana ne kızım, seni ne ilgilendirir?''

''Koskoca polis diyorum, Belçim. Onun dengi, onun dengi misin sen gerçekten? Yok muymuş onun kendi memleketinde, kendi çevresinde bir dengi? Doktoru, polisi, hemşiresi...'' diyerek ince kaşını alayla yukarı kaldırdı. ''Hatta belki bir diş hekimi?''

''Benim onun dengi!'' dedim hırsla, sesimi odanın duvarlarına çarparak dik durmaya çalışırken. Fakat kelimelerim ne kadar büyükse, içimde bir yerlerde kopan o amansız fırtına da o kadar yıkıcıydı; ona aslında denk olmadığımı, onun yanına bu kırık dökük halimle yakışmayacağımı içten içe ben de biliyordum.

''Bir iki kere adama kendini öptürdün, iki sarıldın diye pek sahiplenmişsin bakıyorum da'' dedi, sesindeki o çiğlikle, o aşağılayıcı tınıyla ruhumu kirletmek ister gibi. ''Ama bu hayatta işler öyle yürümüyor.''

''Kes sesini!'' dedim öfkeyle. Avuçlarımın içi hırstan terlemişti.

''Niye, gerçekler ağır mı geldi? Aklın yetmemiş belli, bak ben sana ablalık edeyim de söyleyeyim,'' dedi. Adımlarını etrafımda ağır ağır gezdirerek beni adeta sinsi bir abluka altına alırken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. ''Adam zorunlu görevde şu an burada, yaşı da taş çatlasın yirmi beştir. Diyarbakır'ın bu ücra köşesine geldi, canı sıkıldı ve karşısına çıkan ilk hevesli köylü kızıyla ilgilendi. On metre öteden belli bakire olduğun, temiz olduğun... Neden ilgilendi seninle? Çünkü o nihayetinde bir erkek, anlıyor musun? Sadece öpmekle, sarılmakla yetinmeyecek o adam bir süre sonra, dahasını da isteyecek senden. Kısacası hevesini alana kadar kullanacak seni, sonra da arkasına bile bakmadan çekip gidecek. Aklını başına al, kendini harcatma.''

Dudaklarıma yerleşen o acı, o tiksinti dolu tebessümle yüzüne baktım. Göğsüm hırsla inip kalkarken dik duruşumu zerre bozmadım.

''Senin o kendi sığ aklın, kendi hayatındaki pislikleri temizlemeye yetiyor da...'' dedim, sesimi en keskin, en yalın haline getirerek. ''Kalkmış bir de bana burada akıl hocalığı mı taslıyorsun sen?''

''Yattın mı yoksa onunla?'' diye sordu aniden, gözlerini büyüterek. ''Söyle, yattın mı?''

''Kes sesini, Selvi! Haddini bil!'' diye tısladım öfkeyle.

''Babama söylerim,'' diye tehdit savurdu anında, o çirkin yüzünü daha da arsızlaştırarak. ''Hemen şimdi gider her şeyi babama anlatırım. Biliyorsun babamı, bu dondurucu soğukta, bu kış kıyamette abinle birlikte ikinizi de kapının önüne koyar, atar sizi bu evden. Doğruyu söyle bana, gittiniz mi daha ileriye?''

İçimde biriken o sabır bendi o an büyük bir gürültüyle yıkıldı; gözlerim karardı, yumruklarımı sıktım. ''Sen beni neyle, kiminle tehdit ediyorsun be?'' dedim, üzerine doğru yürüyüp onu duvar dibine geri püskürterek. ''Kendine baksana önce sen! O çok korktuğun baban, o yere göğe sığdıramadığın ailen; senin aslında o kazandım dediğin hukuku okumadığını, onlardan her ay 'kitap parası, harçlık' diyerek sülük gibi emdiğin o paraları barlarda, kafelerde acımadan yediğini biliyorlar mı mesela? Ya da o her fırsatta diline doladığın namus kavramının arkasına saklanıp, aslında bakire olmadığını, aynı anda arkalarından kaç tane erkeği birden idare ettiğini biliyorlar mı? Söyle bana, gidip anlatalım mı amcama?''

Sözlerim karşısında afallayacağını, geri adım atacağını sanırken, Selvi o arsızlığın zirvesine tırmandı; yüzündeki o çiğ, o korkunç gülüşü bozmadan gözlerimin içine baktı.

''E ne var yani?'' dedi, omuz silkerek. ''Demek sen de benden pek farklı değilmişsin Belçim. Orospuluk genetik demek ki bizde.''

Duyduğum o iğrenç kelime, damarlarımdaki kanı dondurdu o an. Kendime hâkim olamadım; Selvi'nin o arsız suratına hiç acımadan, tüm gücümle okkalı bir tokat indirdim. Odanın içinde patlayan o sert ses yankısını yitirmeden, öfkeden gözüm dönmüş bir halde ileri fırlayıp yakasına yapıştım. Onu arkasındaki duvara sertçe yaslarken parmaklarım kumaşı parçalayacak gibi sıkıydı.

''Orospuluk gidip sevdiğin adamla yatmak değil! Orospuluk ne biliyor musun Selvi?'' diye tısladım, yüzümü yüzüne yaklaştırarak. Nefesim nefesine çarpıyordu, gözlerimden adeta alev fışkırıyordu. ''Orospuluk, senin bana ettiğindir! Ben okulu kazandım! Diş hekimliğini kazandım ben kendi tırnaklarımla! Ama sen arkamdan sinsi oyunlar çevirdin. Ben hem o üniversiteyi bitirir hem de abime bakardım. Ama sen gittin, babanların kafasında kuyu kazdın, oyuk açtın! 'Okuyamaz Belçim, yapamaz, hakkından gelemez, Bekir'i size baktırır,' dedin, hayatımı elimden almak için arkamdan oyun ettin!''

Selvi, yediği tokatla kızaran yanağına ve yakasındaki sert pençeme rağmen başını iki yana salladı. Gözlerinde ilk defa saf, maskesiz bir dürüstlük belirdi, o her zamanki sinsi perdenin ardındaki kıskançlık çırılçıplak ortadaydı artık.

''Ben sen oku isterdim, Belçim,'' dedi, sesindeki o hırçın savunma duygusuyla. ''Yalan yok, kıskandım seni. Ben evde iki tane paragraf sorusu çözemezken, sen önündeki o koca matematiği alt ediyordun, canını okuyordun kitapların. Kıskanmadım değil, nefret ettim o zekandan ama yine de oku isterdim!''

''Ne diye oyun çevirdin o zaman arkamdan?!'' diye bağırdım, göğsüm hırsla inip kalkarken. Yakasını öyle bir sarstım ki, duvara çarpan sırtının sesi odada çınladı. ''Okuldaydı şimdi ben! O amfilerde oturuyor, diş hekimliği okuyordum! Hayallerimin içindeydim!''

''Ben değildim o oyunları çeviren!'' diye haykırdı Selvi de birden, gözleri dalarak. Yakasını elimden kurtarmaya çalışmadı, aksine o da içindeki zehri kusmak ister gibi gözlerimin içine dik dik baktı. ''Seni o okula göndermeyen, önünü kesen ben değildim! Sen canın her yandığında kolay yolu seçip beni suçlamayı, öfkeni bana kusmayı seçtin ama o arkandan dönen büyük dolapların sebebi ben değildim, Belçim!''

Alayla, sinir bozucu bir kırgınlıkla güldüm. ''Sen değilsen kim be? Kim? Benim hayatımı, geleceğimi çaldınız siz, Selvi! El birliğiyle kuruttunuz beni bu evde. Ama ben daha fazla hırsız olmanıza, hayatımdan parça koparmanıza izin vermeyeceğim. Okuyacağım o okulu, ne pahasına olursa olsun okuyacağım!''

Selvi, üzerindeki o sarsıntı her saniye yerini yeniden o eski, savunma mekanizması olan alaycılığa bırakırken acı acı güldü. ''Oku Belçim... Git oku. Bu halinle, bu sığıntı halinle, cebinde meteliğin yokken neyi, nasıl başaracaksın bilmem ama hadi git oku.''

''Okuyacağım dedim!'' diye kükredim hırsla, yakasını bırakıp bir adım geri çekilirken. Göğsümün ortasında yanan o ateş, gözlerimdeki yaşları bile kurutmuştu. ''Ben o diş hekimi olacağım. Ama şu kof hayatta karşımda bir düşman gibi değil, yanımda bir kardeş gibi durmanı isterdim, Selvi. Elimi tutmanı isterdim. Sırtıma sürekli arkadan bıçak saplayanım olmanı değil!''

Yanağındaki tokat izi gitgide koyulaşırken, gözlerindeki o tehlikeli, şeytani pırıltı yeniden canlandı. Benim bu yıkılmaz, dirençli duruşum onu daha da çileden çıkarmıştı. Tam odamdan çıkıp gitmek, bu kirli havadan kurtulmak üzere arkamı dönmüştüm ki, hırsla kapının önüne doğru hamle yaptı. Gövdesini kapıya fırlatır gibi siper etti, kapıyı sırtıyla kapatarak önümde sarsılmaz bir barikat gibi durdu.

''Peki,'' dedi, sesindeki o zehirli, o insanı can evinden vuran keyif yeniden tonuna yerleşirken. ''O yere göğe sığdıramadığın, Dinçer... Biliyor mu senin o geçmişte, o karanlığın içinde sakladığın sırları? Başına gelenleri, o yırtılan sayfalarını biliyor mu?''

Olduğum yerde öylece çakılı kaldım bir süre. Odadaki o dondurucu sessizliğin içinde kalbimin acıyla sıkıştığını hissettim. Yumruklarımı sıktım, tırnaklarım avuç içlerimi delercesine battı ete. ''Sakın,'' dedim, sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak ama o tehlikeli sınırı çizerek. ''Sakın beni oradan vurmaya kalkma, Selvi. Sakın.''

''Bilmiyor tabii,'' dedi, arkamdan yükselen o neşeli, o zafer kazanmış sesi içimi kemirirken. ''Bilse eğer koskoca devletin polisi, o şanlı şerefli adam dönüp de senin gibi lekelenmiş birinin yüzüne bakar mı sanıyorsun?''

Hırsla ve gözlerimden fışkıran o saf öfkeyle yüzüne doğru döndüm, o an ondan çok, içimdeki o korkan, o tir tir titreyen kendimi ikna etmek ister gibi, sesimi yüksek tutmaya çalışarak konuştum: ''Bakar! Ben ona her şeyi hakkıyla, doğrusuyla anlatsam beni anlar, o beni herkesten çok anlar!''

''Bir adam neden polis olur Belçim, hiç düşündün mü o sığ aklınla?'' diye sordu Selvi, sırtını dayadığı kapının önünden bana doğru zehirli bir adım daha atarak. ''Devletini, milletini, o lekesiz düzeni sevdiğinden, korumak istediğinden olur. Peki günün birinde senin o geçmişindeki karanlığı, o üstünü örttüğün kirli sayfaları öğrense, söyle bana, o şerefli üniformanın yanında durdurur mu seni? Yakıştırır mı kendi tertemiz adına senin gibi birini?''

Göğsüm amansız bir sızıyla daralırken, dik durmaya zorladım gövdemi. ''Sen tasalanma, Selvi,'' dedim, sesimin titremesini buz gibi bir nefesin ardına gizleyerek. ''Yaşanacak, konuşulacak ne varsa hepsi, benimle Dinçer'in arasında. Sana oradan tek bir pay, tek bir laf düşmez.''

''Hani aslanlar gibi savunuyordun, Dinçer'i?'' dedi Selvi, dudaklarının kenarına yerleşen o çiğ, o kibirli gülüşle. ''Bakıyorum da konu geçmişin olunca saniyeler içinde indirdin gardını. Çünkü içten içe sen de çok iyi biliyorsun; o adam o gerçeği öğrendiği an bir daha asla bakmaz senin yüzüne.''

Sözleri, dondurucu bir kış ayazı gibi yüzüme çarptığında yutkunamadım. Boğazımda düğümlenen o yumru canımı yaktı. Söyledikleri ne kadar ağır ne kadar haysiyetsizce olsa da içten içe kaçamadığım amansız bir doğruluğu barındırıyordu gövdesinde. Dinçer'i henüz o kadar derin, o kadar köklü tanımıyordum; ardındaki o sarsılmaz heybetin, o devlet kokan disiplinin bu kırık dökük geçmişi sarıp sarmalamaya yetip yetmeyeceğini bilmiyordum. Belki de Selvi haklıydı, öğrendiği an çekip giderdi benden.

Bir dağ gibi hem de.

🌹🐦‍⬛

O karlı vedanın üzerinden henüz sadece bir gün geçmişti. Fakat o bir tek gün bile bana asır gibi, ucu bucağı görünmeyen dilsiz bir zaman dilimi gibi geliyordu. Görevlerin ne denli uzun sürdüğünü, dağların o tekinsiz coğrafyasında zamanın nasıl ağır aktığını onunla tanıştığımdan beri çok daha iyi idrak ediyordum. Gözümü pencerenin o beyaz karanlığından ayıramadığım her saniye, içimdeki o ürkek kıza sarsılmaz sözler veriyordum. Karşıma çıktığı, o kömür karası gözleriyle yüzüme baktığı ilk an, Selvi'nin o sinsi dilli gammazlamalarına zerre fırsat vermeden her şeyi kendi dudaklarımla anlatacaktım ona. Anlarsa, o koca göğsüne basarsa anlardı; anlamaz, sırtını dönüp giderse de... Hayır, içimdeki bir ses onun beni her şeye rağmen anlayacağını fısıldıyordu durmadan.

Ertesi günün ilk ışıkları dağın ardında belirdiğinde, şafak henüz söküyordu. Kendimi, çocukluğum boyunca peşinden koştuğum inekleri güderken gölgesine sığındığım o meşhur, ulu ağacın dibinde bulmuştum. Fistanımın uçları, ovanın ayazıyla birleşen sabah çiğini karşılar gibi sırılsıklam olmuştu; fakat soğuğu hissetmiyordum. O dik, geçit vermez tepeyi bir başıma, içimdeki yangının gücüyle aşmıştım.

Kalbime, benliğime ve tüm çocukluğuma acımasızca bulaşan o geçmişin isini, kirini silmek ister gibiydim. Elimde, avcumda, ruhumda ne kadar yük varsa hepsini o ağacın köklerine bıraktım, toprağa gömdüm. Sırf oraya, o toprağın altına gömülsün ve bir daha canımı yakmasın diye. Arkamı dönüp eve doğru yürürken, omuzlarımdaki o ağır yükün hafiflediğini, sızım sızım sızlayan ve kapanmaz sandığım yaralarımın birer birer kabuk bağladığını hissediyordum.

Köye ulaştığımda sokaklar henüz uyanmamıştı. Kimseye görünmeden, bir gölge gibi sıyrılıp odama, yatağıma geri döndüm. Ruhumun verdiği bu sessiz savaşın ardından, huzursuz uykuma kaldığım yerden devam ettim.

Sabahın ilerleyen saatlerinde yorgun gözlerimi dünyaya yeniden araladığımda, geceden beri sabırsızlıkla pencereme dayanan karlı hava, adeta kaderimin yeni ve beyaz sayfasına tebessüm ediyordu.

Sanki gök yarılmış gibi yağan kar yolları büsbütün doldurmuş, köyü dünyadan tamamen koparmıştı. Yolları açmak için uğraşan tek bir resmi araç, tek bir el dahi yoktu. Ben ise bu dondurucu zorluğun ortasında, ağabeyimin dinmek bilmeyen ısrarıyla köy okulunun yolunu açmak için erkenden dışarı fırlamıştım. Elimde koca bir kürekle karları yara yara ilerlerken, abim de bir kenara oturmuş, evde onun için termosa demlediğim sıcacık kuşburnu çayını yudumlayarak bana eşlik ediyordu.

''Belçim, daha büyük yapsana şu yolu,'' diyordu çayından bir yudum alıp burnunu çekerek. ''Çok beceriksiz çıktın valla.''

Elimdeki küreği hırsla beyaz kara saplayıp nefes nefese abime baktım. ''Ama abi, bu genişlik, bu kalınlık yetmez mi sence de? Bak ne güzel yol oldu işte.''

Abim elindeki termosu usulca karın üzerine bıraktı. Evden çıkarken yanına aldığı o şerit metreyi cebinden çıkarıp açarak büyük bir ciddiyetle yanıma geldi; benim açtığım kar duvarlarını ölçmeye başladı. ''Olası var,'' dedi kaşlarını çatıp ölçümü incelerken. ''Benim arkadaşlarımın boyları kısa, ayakları da küçücük... Tamam, burası yeterli, sığarlar böyle. Hadi devam et, aç yolu.''

Onun bu dünyalar tatlısı titizliğine sevgiyle gülümsedim. ''Başarabilmiş miyim yani abi? Beğendin mi?''

Abim bana şöyle bir göz süzdü, ciddiyetini bozmamaya çalışarak, ''Şımarma hemen,'' dedi. ''Sen yol yardım uzmanısın, işine bak hadi.''

Onun bu sevimli emirleriyle yeniden işe koyuldum. Küreği kara saplıyor, biriken ağır kütleleri gücümün yettiğince yolun sağına soluna fırlatıyordum. Okulun o demir bahçe girişinden binanın kapısına kadar gayretle karı temizlerken, abim de köşede, onun için hazırladığım ekmek arası domates peyniri iştahla yemeye başlamıştı.

Derken aniden oturduğu yerden kalktı, ekmeğini bir kenara bırakıp bahçenin ortasında duran, üzeri tamamen karla kaplanmış Atatürk büstüne doğru ilerledi. Büstün üzerindeki beyaz karları elleriyle, incitmekten korkar gibi nazikçe temizlemeye başladı. Bunu yaparken yüzünde öyle saf, öyle güzel bir tebessüm vardı ki, durup sadece onu izledim.

Nihayet okul kapısına kadar olan kısmı tamamen açmıştım ama abimin durmaya niyeti yoktu. Yanıma gelip elimdeki küreğe uzandı. ''Bana ver küreği,'' dedi kararlı bir sesle.

''Neden abi?'' diye sordum, alnımdaki teri montumun yeniyle silerek.

''Elife öğretmenim okula gelirken zorlansın mı Belçim? Yazık değil mi ona?'' dedi, gözlerimin içine bakarak.

İçim titredi, usulca gülümsedim. ''Zorlanmasın tabii abi. Elife öğretmenimiz rahatça gelsin.''

Abim küreği elimden sertçe aldı ve Elife öğretmenin kaldığı lojman evinden okula bağlanan o patikayı büyük bir şevkle temizlemeye, yeni bir yol açmaya başladı. Ben de bir kenara geçip ona sesimle, sevgimle destek olurken, onun karda yarım bıraktığı o ekmek arasını elime alıp iştahla ısırdım.

''Abi, beğendin mi ekmeği? Nasıl olmuş?'' diye sordum, ağzımdaki lokmayla seslenerek.

Küreği kara saplarken arkasına dönüp yüzünü ekşitti. ''Domatesler çok ıslaktı,'' dedi sitemkâr bir tavırla. ''Bir dahakine içine kuru domates koy, öyle yap.''

''Peki abi, emrin olur, bir dahakine öyle koyarım,'' dedim neşeyle.

Abim aniden küreği vurmayı bıraktı, olduğu yerde durup derin gözlerini bana çevirdi. ''Belçim...'' dedi usulca. ''Ben ileride, büyüyünce yani... Benim bir seram olsun istiyorum.''

''Bostan yani?'' dedim, gülümseyerek ona doğru bir adım atarken.

''Hayır, bostan değil, sera denirmiş adına,'' dedi abim, hayalini zihninde canlandırır gibi gözlerini göğe dikerek. ''Üstünü koskoca bir muşamba ile kapatacağım. İçinde her şey, her mevsim yetişecek. Görürsün bak...''

''Her şeyin yetişmesi için oraya uygun bir iklimde olmak gerekir abi,'' dedim, bilmiş bir tavırla küreğe daha sıkı tutunarak. ''Sera öyle kendi kendine her şeyi büyütmez ki.''

''Üf, Belçim!'' dedi ağabeyim, yüzünü buruşturup beni tamamen kınayan bir ifadeyle bakarak. ''İklim değil sera işte! Ben içinde sadece salatalık ve avokado yetiştireceğim.''

Onun bu amansız, hayalperest inadı karşısında dudaklarıma engel olamadığım samimi bir tebessüm yerleşti. Dondurucu karın altında kirpiklerime kadar üşümeme, göz kapaklarımın üzerinde beyaz kar taneleri birikmesine rağmen içtenlikle gülümsedim. Abimin dünyası öyle berrak, öyle başkaydı ki, onun yanındayken insanın içine buz gibi havada bile bir sıcaklık yayılıyordu.

Abim yeniden büyük bir iştahla kar temizleme işine dönmüşken, az ilerideki lojmanın ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı. Elife öğretmen, üzerindeki kalın yünlü dizlerine kadar inen hırkasına iyice sarınmış, kafasına da kulakları sallanan o sevimli tavşanlı başlığını geçirmiş bir halde eşikten bize bakıyordu.

''Belçim?'' dedi beni karların arasında görünce, sesindeki şaşkınlık köyün sessizliğinde yankılandı. Ardından bakışları büyük bir gayretle yolu açmaya devam eden abime kaydı. ''Bekir?'' dedi, şaşkınlığı gitgide katlanırken. Sol elini ince beline yerleştirip kaşlarını hafifçe kaldırdı. ''Siz ne yapıyorsunuz burada bakayım?''

Abimle ben, suçüstü yakalanmış küçük çocuklar gibi anında el pençe divan durup sustuk. Elife öğretmen ise bizim bu dilsiz halimize dayanamayıp, ayağındaki o ev terliklerine zerre acımadan kendini dışarıya, bembeyaz karın ortasına attı. Soğuk karlar terliklerinin kenarından taşarken adımlarını bize doğru sıklaştırdı.

''Siz ne yapıyorsunuz burada bakalım?'' dedi, doğrudan gözlerimin içine dik dik bakarak. ''Belçim, konuş bakalım. Nedir bu haliniz?''

''Öğretmenim, şey...'' demeye kalmadan, abim hiç vakit kaybetmeden tek bir hamlede beni satıverdi.

''Belçim tutturdu öğretmenim!'' dedi, küreğe yaslanıp yüzüne en masum ifadesini takınarak. ''Dedi ki, Elife öğretmen cahil birisi, karı ezip okula gelemez, yollarda kalır. Yolu açalım dedi, beni sabah namazında yatağımdan kaldırdı.''

Abim ardı arkasına sıraladığı bu kuyruklu yalanları hayretler içinde, ağzım açık dinledim. İçimden yükselen o çocuksu hırsla hemen yere eğildim, avucuma doldurduğum karları aceleyle top yapıp ağabeyimin göğsüne doğru fırlattım. ''Yalancı!'' diye bağırdım, yanaklarım öfkeden kızarırken. ''Asıl sen bana dedin, zorla getirdin beni buraya!''

Ağabeyim attığım kartopuyla sarsılsa da hiç altta kalmadı; muzipçe güldü ve yerden kocaman, ağır bir kar kütlesini kavradığı gibi bana doğru savurdu. Kar kütlesi omzuma çarpınca dengemi kaybettim ve kendimi bir anda bembeyaz karların içinde, boylu boyunca serilmiş buldum. Resmen karın içine gömülmüştüm.

Elife öğretmen benim bu amansızca düşüşümü görünce çığlık attı. Benim hakkımı savunmak, abimin bu hoyratlığına dur demek için o incecik ev terlikleriyle karların üzerinde yay gibi fırladı ve abimi kartopu yağmuruna tutmaya başladı. Bir yandan ''Sen görürsün, Bekir!'' diye bağırıyor, bir yandan da ardı ardına karları fırlatıyordu.

Abimi geri püskürttükten sonra hızla yanıma geldi, eğilip beni kardan kaldırmak için elini uzattı. Gözlerinde hırslı, eğlenceli bir parıltı vardı. ''Hadi,'' dedi nefes nefese. ''Alt edelim şu koca adamı, güçlerimizi birleştirelim.''

Elife öğretmenin bana doğru uzattığı o ele baktım; parmak uçlarındaki o canlı, taze çağla yeşili ojeleri gördüğüm an içimde tarifi imkânsız bir duygu uyandı. O elini tutup tutmamak, o zarafete sığınmak arasında saniyelerce kararsız kaldım. En sonunda parmaklarımı parmaklarına doladım; elleri yumuşacıktı, tırnakları öyle bakımlı, öyle kusursuzdu ki... O yeşilin tonu, o an zihnimin en derin kıvrımlarına bir daha silinmemek üzere kazındı.

Çağla yeşiliydi... İçimden gizli bir iç çektim. Bir gün, her şey yoluna girdiğinde, ben de tıpkı onun gibi her gün tırnaklarıma özenle oje sürmek istemiştim. Geleceğimle, o henüz ayak basamadığım üniversite yıllarımla ilgili kafamda bin bir çeşit hayal kuruyordum; öyle ki, süreceğim ojenin rengini bile geceleri yatağımda düşlerdim. Ben buyum işte, diye düşündüm; bugünün kasvetinden kaçıp sürekli geleceğinde, hayallerinde yaşayan dilsiz bir kız...

Elife öğretmen beni kardan ayağa kaldırdı. O an, o dondurucu okul bahçesinde henüz bilmiyordum ki; Elife, ben bu hayatta ne zaman dizlerim üzerine çöksem ne zaman acıyla yere düşsem bana o ojeli, şefkatli elini her defasında uzatacak tek insan olacaktı. O anki tek masum dileğim, günün birinde benim de tırnaklarımda onunki gibi parıldayan bir ojenin olmasıydı.

Çok geçmeden Elife öğretmen, abim ve ben amansız, neşeli bir kartopu savaşının tam ortasına düştük. Abim bana zerre acımıyor, koca gövdesinden aldığı güçle kar kütlelerini adeta birer çığ gibi üzerime fırlatıyordu. Fakat garip bir şekilde, o sert kütlelerin hiçbirini Elife öğretmene doğru atmıyor, ona kıyamadığı için fırlattığı hafif karlar kadının yün hırkasına bile değmeden havada dağılıp gidiyordu.

En sonunda Elife ile el ele verip o uzun boylu, devasa abimi karların içine gömmeyi başardık ve bahçenin ortasında büyük bir zafer kazandık. Abim karların içinde sırtüstü yatmış, dilsizce nefeslenirken biz de Elife ile tepesinde dikildik. Abim yerdeydi, karların içindeydi ama ona asla soğuk değmiyor, kar tenine işlemiyordu; çünkü üzerindeki o kalın mont Dinçer'e aitti. Dinçer'in sıcaklığı abimi de koruyordu.

''Ne oldu, Bekir?'' dedi Elife öğretmen, tavşanlı başlığını düzelterek zafer kazanmış bir edayla güldü. ''Yenildin bakıyorum da hani sen çok güçlüydün?''

Abimi yüzüne sahte bir üzüntü yerleştirerek yerdeki karların arasından ağır ağır doğruldu. ''Özür dileyin benden öğretmenim,'' dedi, dudaklarını çocuk gibi büzerek. ''İkiniz bir oldunuz, beni acımasızca vurdunuz.''

Elife öğretmenin dudaklarından çıngıraklı bir kahkaha döküldü. ''Hiç de bile! Sen kaybettin, kurallara göre şimdi bizi tebrik etmelisin.''

Ağabeyim pes ederek gülümsedi, o masum gözlerini Elife'ye dikti. ''Seni çok tebrik ederim öğretmenim,'' dedi içtenlikle.

Elife öğretmen hemen ardından kafasını çevirip bana baktı, ağabeyimi dürterek, ''E, Belçim'e tebrik yok mu peki?'' diye sordu.

Ağabeyim bakışlarını bana çevirince anında suratını buruşturdu. ''Yok, ona tebrik falan yok, bu kadar şımardığı yeter ona,'' diyerek ayağa kalktı ve sanki benimle alay ediyormuş gibi yapıp elini saçlarıma atarak başımı sevgiyle, hoyratça salladı.

Elife ile ağabeyimin bu her zamanki tatlı çekişmesine neşeyle gülerken, Elife öğretmen ellerini hırkasının cebine sokup titreyerek konuştu: ''Hadi, dışarıda iyice buz kestik. Eve geçelim hemen, sabahtan çok güzel bir çorba yapmıştım, sıcacık içer, kendimize geliriz.''

İçimdeki o sığıntı duygu, o çekingenlik anında baş gösterdi. İtiraz etmek, yük olmamak adına o soğuktan kurumuş, renksiz dudaklarımı hafifçe aralayacak gibi oldum ama Elife öğretmen daha tek bir kelime etmeme izin vermeden araya girdi. ''Sakın itiraz edeyim deme, Belçim. İkiniz de geliyorsunuz, itiraz kabul etmiyorum,'' dedi. Zaten dünden hevesli, dünden razı olan abim Elife'nin bu sözüyle önden adımlamaya başlamıştı bile. Ben de Elife'nin o tatlı zorlamasıyla onun koluna girdim ve lojmanın girişine doğru adımladık.

Elife öğretmen, ayağındaki sırılsıklam olmuş terlikleri ve yünlü hırkasıyla tam kapının eşiğinde birden duraladı. Gözleri panikle açılırken, ''Eyvah!'' diye nida attı. ''Ben çıkarken rüzgârdan kapı arkadan kapanmış!'' Üstünü başını hararetle aradı ama nafile. ''Anahtar da içeride kalmış, üstümde yok hiçbir şey.''

Kapının önünde Elife, ben ve ağabeyim dilsizce kalakaldık, çaresiz gözlerle birbirimize bakıştık.

''Yedek bir anahtar yok mudur öğretmenim?'' diye sordum, rüzgârın gitgide sertleştiğini hissederek.

Elife öğretmen dudaklarını büzüp suratını astı. ''Hayır, Belçim. Maalesef yok. Taşınırken milli eğitimden hepsini tek bir anahtarlıkta almıştım, başka kimsede yok yani. Of Belçim ya, kaldık mı bu ayazda dışarıda?''

Biz ne yapacağımızı bilemez bir halde kapının önünde dikilip dondurucu soğukla cebelleşirken, arkamızdaki karlı patikadan birinin bize doğru yaklaştığını hissettim. Karların üzerinde ezilen o ağır postal seslerini duyunca içimdeki o tetikte bekleyen korkuyla temkinlice, omzumun üzerinden arkama döndüm. Fakat gelen kişinin üzerindeki o resmi üniformayı gördüğüm an göğsüm ferahladı, derin bir nefes aldım.

''Bir sorun mu var hoca hanım?'' diye sordu adam, adımlarını bizim önümüzde durdurarak. Sesinde o polis olmanın verdiği amansız, tok bir otorite vardı.

Elife öğretmen adamı karşısında ansızın görünce hafifçe yutkundu, hırkasının yakalarını biraz daha yukarı çekti. ''Hayır,'' dedi sesini düz tutmaya çalışarak. ''Bir sorun yok.''

Adam, Elife öğretmenin o sırılsıklam terliklerinden başlayıp kafasındaki tavşanlı başlığına kadar onu baştan aşağı dikkatle süzdü. Bakışlarında gizleyemediği muzip bir merak vardı. ''Emin misiniz hoca hanım?'' diye sordu, inanmadığını belli eden bir tonla. ''Pek sorunsuz bir görüntü vermiyorsunuz da şu an.''

Elife öğretmen çaresizce bir bana, bir de arkamda sessizce bekleyen ağabeyime baktı. En sonunda teslim olarak kapıyı işaret etti. ''Kapımız arkadan kapandı,'' dedi sitemle. ''Ve maalesef yedek anahtarımız da yok.''

Adamın bakışları bir kapıya bir de bize değdi. Ardından rahatlamış bir halde Elife'ye duraladı. ''Yahu bunu mu dert ettiniz kendinize? Ben hallederim şimdi,'' dedi adam, sesindeki o sarsılmaz özgüvenle bize doğru büyük adımlarla yürümeye başladı.

Biz polisten çözüm, belki bir çilingir aramasını ya da pencerelere bakmasını beklerken, meraklı ve pürdikkat gözlerle onun hareketlerini izliyorduk. Adam kapının önüne kadar geldi, hiçbir şey söylemeden, durup düşünmeden aniden o iri omuzunu ahşap kapıya öyle bir geçirdi ki; büyük bir gürültüyle birlikte kapının kilidi, menteşeleri darmadağın oldu ve kapı içeriye doğru kırıldı.

Evet, koskoca kapıyı resmen omuz atarak kırmıştı.

Adam, sanki cephede büyük bir zafer kazanmış, dünyayı kurtarmış gibi göğsünü kabartarak Elife öğretmene döndü ve gözlerinin içine baktı. Elife ise şaşkınlıktan ve dehşetten donakalmıştı, elleri ağzına gitti. ''Sen... benim kapımı mı kırdın?'' dedi hayretle, sesinin perdesi yükselirken.

Polis adam onun bu tepkisi karşısında hafifçe afalladı, elini ensesine atıp kaşlarını kaldırdı. ''E, içeriye giremiyorum demediniz mi hoca hanım? Açtım işte, daha ne?''

''İyi de kapımı kırdın! Bir daha asla kapatamayacağım mesela!'' diye çıkıştı Elife, kırılan tahta parçalarına bakarak. ''Ben senden böyle yabanice bir şey mi istedim ya? Kapıyı aç dedim sadece!''

''Kapıyı aç dedin, ben de açtım işte,'' diye homurdandı adam, yaptığı işin doğruluğundan emin bir tavırla.

''Kapat desem kapatacak mısın peki bu saatten sonra?!'' diye üsteledi Elife, gözlerini büyüterek.

''Kapatırım,'' dedi adam, sesindeki o inatçı tınıyla geri adım atmayarak. ''Siz geçin içeriye, gerisini düşünmeyin, yeter.''

Elife öğretmen tek kaşını alayla ve öfkeyle yukarı kaldırdı. ''Kırdığın gibi düzelt o zaman o kapıyı, sana kolay gelsin!'' dedi sertçe. Ardından hızla benim koluma girdi. ''Bekir, hadi, biz içeriye geçelim.''

Abim zaten içerideki o sıcak soba tütüşünü duyunca bizden hevesli bir şekilde önden fırlayıp içeri daldı. Ben de Elife'nin kolumdaki o tatlı, öfkeli zorlamasıyla peşinden adımladım. Tam eşikten geçerken arkama dönüp baktığımda, kapının kırık pervazı başında elindeki aletlerle baş başa kalmış, arkamızda hafifçe öfkeli ve homurdayan bir adam bıraktığımızı gördüm.

İçeriye girip kapıyı koridorda yarım yamalak aralık bıraktıktan sonra merakıma yenik düşerek Elife'ye döndüm. ''Elife öğretmenim, kim o adam?'' diye sordum kısık bir sesle.

''Polis işte,'' dedi Elife, hırkasını vestiyere asarken derin bir nefes alarak. ''Sağ olsun, geçen gün bir arkadaşıyla beraber okula bir sürü kırtasiye yardımı, kitap falan bıraktılar. Oradan tanıyorum.''

''E, madem iyilik yapmış, neden adama öyle ters, öyle sert davrandın ki?''

''Ters davranmadım ki ben ona,'' dedi, mutfağa doğru yürürken.

''Bayağı öyle davrandın ama öğretmenim, adam kapıyı açtı diye fırça yedi.''

Elife elini saçlarına atıp o tavşanlı başlığını çıkardı, saçlarını geriye doğru itti. Yanakları lojmanın sıcağıyla pembeleşmişti. ''Gel hele gel, içeride anlatırım her şeyi,'' dedi gizemli bir fısıltıyla. ''Dışarıda dikiliyor hala, duymasın şimdi laf söz olur.'' dedi ve beni kolumdan tutup mutfağın kuytu köşesine çekti.

Ağabeyim o esnada içerideki odada çoktan televizyonun karşısına kurulmuş, neşeyle bir çizgi film izlemeye başlamıştı bile. Elife öğretmen, mutfaktan çıkmadan evvel sabahtan yaptığı o sıcacık, mis kokulu tarhana çorbasından büyük bir kâse doldurup abime ikram etti. O içeriye yemek servisi yapıp döndükten sonra, mutfaktaki o küçük masanın etrafında baş başa verip fısır fısır sohbete başladık.

''Kendi ellerinle yapmışsın gibi afiyetle iç hadi,'' dedi Elife, masanın üzerindeki o dumanı tüten çorbayı bana doğru sürerken. Aslında o çorba, benim günler önce ona kavanozla getirdiğim, kendi ellerimle kuruttuğum tarhanaydı; onun bu ince, bu zarif jestine karşılık içtenlikle gülümsedim.

''Eline nur insin öğretmenim,'' dedim gülümseyerek.

Tam o esnada dışarıdan, kapının oradan çekiç ve çivi sesleri gelmeye başladı; o adam kapıyı tamir etmek için bir uğraşın içine girmişti. Gelen o sert sesleri yorumlayarak, ''Kapıyı tamir ediyor galiba, gitmemiş,'' dedim gözlerimi kapıya çevirerek.

''Manavda karşılaştık ilk kez. İnanır mısın, bana baka baka gitti en kelek, en tatsız kavunu seçti tezgâhtan. Sonra da işte okula geldi bir arkadaşı vardı yanında, kırtasiye yardımını getirdiğinde gördüm onu ikinci kez.''

''Hmm,'' dedim, çorbamdan bir kaşık alıp muzipçe gözlerimi kısarak. ''Demek kelek kavundan, lojmanın kapısını omuzla kırmaya uzanan bir hikâye.''

Elife o güzel ela gözlerini kocaman büyüterek bana baktı, yanakları iyice kızardı. ''Ay Belçim, sorma! Ben de çok şaşırdım, o manavdan sonra onu bir daha buralarda görmem sanıyordum.''

''Peki,'' dedim, sesimi daha da alçaltıp gözlerinin içine bakarak. ''Onu burada, kapının önünde görmek hoşuna gitti mi?''

Elife öğretmen duraksadı, dudaklarının kenarında engel olamadığı o taze, o hevesli tebessüm belirdi. ''Hoş bir adam,'' dedi, sesindeki o teslimiyeti saklamayarak.

''Beğendin yani, öyle mi?'' dedim, onu yakalamış olmanın çocuksu neşesiyle.

''Adı Ateş,'' dedi hevesle, gözleri parlarken. ''İnan ötesini, ardını ben de bilmiyorum.''

''Hmm,'' dedim, dudaklarıma yerleşen muzip bir tebessümle ona doğru eğilerek. ''Peki ötesini merak ediyor musun?''

Elife, o omuzlarına dökülen sarı saçlarını zarif bir hareketle kulağının arkasına iterken hiç duraksamadı. ''Sana yalan mı söyleyeceğim, Belçim? Evet, merak ediyorum,'' dedi dürüstçe.

İçimde bir yerlerin hafiflediğini, ısındığını hissettim. Selvi'nin o bitmek bilmeyen kıskançlık krizleri, hayatına girip çıkan erkekleri nispet yapar gibi anlatması dışında, hayatımda ilk kez bir kızla bu denli saf, bu denli hesapsız bir sohbetin içinde olmak bana o kadar iyi gelmişti ki... Sanki Elife öğretmen benim sadece öğretmenim değil de en yakın arkadaşımdı, sanki biz iki genç kız sıradan bir odada oturmuş kız kıza dedikodu yapıyor, dertleşiyor gibiydik.

Fakat bu tatlı hayalin içinde çok kalamadım; üzerime çöken o sığıntı duyguyla hemen kendimi geri çektim.

''Tabii öğretmenim,'' dedim sesimi toparlayıp kısaca. ''Ben de seni böyle sorguya çeker gibi oldum, kusura bakma ne olur.''

Elife o güzel ela gözlerini büyüterek yüzüme baktı, kırılmış gibi kaşlarını hafifçe çattı. ''O nasıl söz, Belçim? İlk kez böyle arkadaşça, samimi bir şekilde konuştuk. Bunu da hemen o 'öğretmenim' duvarının arkasına saklanıp çekip alma benden.''

''Ben ondan değil, şey, aslında,'' diye kekeledim, kendimi açıklamak isteyerek.

''Belçimciğim,'' dedi Elife, masanın üzerinden uzanıp o yumuşacık, bakımlı elini elimin üzerine koyarak. Sıcaklığı tenime geçti. ''Dostum ol, yakın olalım istiyorum seninle. Bu sana belki şu an garip gelecek, biliyorum ama ben senin bu hayat yolunda hep yanında durmak, elini tutmak istiyorum. Çünkü sana baktığımda ne görüyorum biliyor musun? Kesinlikle başarılı olacaksın sen.''

Dudaklarımda engel olamadığım, gözlerimin içini parlatan muazzam bir gülümseme filizlendi. Şu koca, acımasız hayatta ruhuma en iyi gelen, beni ayağa kaldıran tek motivasyon buydu işte. İnsanların bana acıyarak ya da bir sığıntıymışım gibi değil de ''başarılı kız Belçim'' gözüyle bakması içimdeki o yıkık dökük sarayları yeniden inşa ediyordu.

''Elife öğretmenim...'' dedim, gözlerimin buğusunu gizlemeye çalışarak içtenlikle gülümsedim. ''Başaracağım. Ne pahasına olursa olsun o okulu bitirip başaracağım.''

Elife de benim bu kararlı halimle gurur duyarak gülümsedi. Ortamdaki o duygusal havayı dağıtmak ister gibi muzipçe göz kırptı. ''E o zaman diş hekimi hanım, okul tatildeyken bana şöyle minik, gümüş bir grillz yapar mısın? Tarzımız olsun biraz.''

Duyduğum şeyle hafifçe kıkırdadım. ''Yaparım,'' dedim neşeyle. ''Söz, ilk grillz çalışmam senin dişlerine olacak.''

Mutfaktaki o sıcacık sobanın dibinde, önümüzdeki kaselerde dumanı tüten çorbalarımız biterken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız, ruhumuza şifa gibi gelen upuzun, tatlı bir sohbet ettik. Elife'nin o hevesli anlatışları, benim içimi dökmelerim mutfağın duvarlarında yankılandı durdu.

Ben mutfaktaki boş kaseleri ve kaşıkları tezgâha dizip ortalığı toplamaya koyulmuşken, dışarıdaki o sert ayazın içinden tok, çekiç seslerini bıçak gibi kesen bir ses yükseldi:

''Hoca Hanım, kapınız bitti.''

Elife öğretmen duyduğu sesle irkilerek bana baktı, gözlerinde az önceki o yumuşak ifadeden eser kalmamıştı ama dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmıştı. ''Gidip bir bakayım,'' dedi fısıldayarak. ''Bakalım sağlam yapmış mı bizim yabani?''

Elife, o sevimli tavşanlı hırkasının yakalarını göğsüne doğru iyice sararak koridora doğru adımladı. Ben de arkasından tebessüm ederek tabakları topladım, musluğu açıp buz gibi suların parmaklarımı sızlatmasına aldırış etmeden hızlıca yıkamaya başladım. Ancak Elife'nin geri gelmesi beklediğimden uzun sürünce, içimi amansız bir merak kapladı. Elimdeki bezi tezgâha bırakıp parmak uçlarımda koridora, oradan da dış kapının hemen yanındaki o dar pencereye doğru yürüdüm.

Pencerenin buğusunu elimin tersiyle hafifçe silip dışarıya baktığımda, ikisinin de dışarıda, gökyüzünden usul usul dökülen o hafif kar tanelerinin altında yan yana durduğunu gördüm. Sesleri, lojmanın o eski, tek katlı camından ve kırık dökük tamir edilen kapının aralığından sızarak doğrudan içeriye giriyor, kulaklarıma çarpıyordu.

''Kapımı önce hoyratça kırdın, sonra da oturup tamir ettin,'' dedi Elife, kollarını göğsünde kavuşturup tek kaşını kaldırarak. ''Hayatı hep böyle tersten mi yaşarsın sen?''

Adının Ateş olduğunu öğrendiğim adam, Elife'nin bu sitemkâr sorusu karşısında hafifçe gülümsedi. Üniformasının heybeti üzerinde gururla duruyordu. Fakat ağzından çıkanlar, hiç de öyle bir polisin sertliğine yakışmayacak kadar açık, net ve hazırlıklıydı. Sanki bu anı günlerdir zihninde çalışmış gibi, gözlerini Elife'nin ela gözlerine dikerek tek solukta konuşmaya başladı.

''Adım, Ateş... Ateş Aslan. Yirmi yedi yaşındayım. Manisalıyım, Kırkağaçlıyım. Üç kardeşiz, ablalarımın ikisi de evli, ben en küçükleriyim. Aile işimiz, memlekette kavun başta olmak üzere meyve sebze üretimidir. Esasen mühendisim ama iş bulamadım, atanamadım derken sınavlara girdim, polis oldum. Altı yıllık polisim. Burası benim ikinci görev yerim, ilk görev yerim Bayburt'tu. Buraya özel bir time seçilerek, isteyerek geldim. Kalıcıyım evelallah.''

Elife duyduğu bu upuzun, adeta bir sicil kaydını andıran resmî tanıtım karşısında şaşkınlıkla duraladı. ''İyi de Ateş Aslan,'' dedi, şaşkın bakışlarını adamın yüzünde gezdirerek. ''Bunları durup dururken bana neden anlattın şimdi?''

İçeriden onları izlerken kendi kendime dilsizce güldüm, Elife öğretmen okumuş, etmiş kadındı ama bazen gerçekten muazzam bir şekilde saf, hatta salak oluyordu. Adam niyetini daha nasıl açık etsindi?

Ateş, Elife'nin bu sorusu üzerine derin bir nefes aldı, o sarsılmaz duruşunu bozmadan doğrudan kadına doğru yarım adım daha yaklaştı. ''Bunları sana anlattım hoca hanım...'' dedi, sesindeki o kararlı tınıyla. ''Günün birinde biriyle sevdalanma işine gireceksem eğer, o işi de tıpkı bu kapı gibi tersten yapmak istemediğimden. Kim olduğumu, ne olduğumu bil istedim.''

Elife işittiği sevdalanma kelimesiyle birlikte ela gözlerini şaşkınlıkla koskocaman büyütürken, ben pencerenin arkasında heyecanla elimi ağzıma kapattım; kalbimin küt küt attığını hissederek kocaman gülümsüyordum. İkisinin arasındaki o elektrik, dışarıdaki dondurucu karı bile eritecek güçteydi.

Elife, şaşkınlığını gizlemek ister gibi hemen konuyu değiştirmeye çalışarak birden sordu: ''Elife ne demek, biliyor musun?''

''Hı?'' dedi Ateş, o sarsılmaz dağ gibi duran adam bir anda bocalayarak, safça bir ses çıkardı.

''Elife ne demek?'' diye tekrarladı Elife öğretmen, dudaklarının kenarında sinsi bir tebessümle.

Ateş, gözlerini bir an bile kadından ayırmadan, sesini hafifçe alçaltarak cevap verdi: ''Alışılan demek.''

Elife'nin yüzünde muazzam, zafer kazanmış ve içten bir gülümseme filizlendi. Adamın bu cevaba hazırlıklı oluşu hoşuna gitmişti. Hiç duraksamadan, o tatlı ve kendinden emin sesiyle dudaklarından kelimeleri döküverdi.

''0545 210,'' diyerek numarasının geri kalanını tek tek, adamın zihnine kazır gibi tane tane söyledi. Ardından gözlerinin içine son bir kez bakıp, ''Görüşmek üzere, Ateş Aslan,'' dedi gizemli bir edayla.

Lojmanın kapısını açıp hızla içeriye girdi ve arkasından ahşap kapıyı tık diye kapatarak adamı o karlı günün ve şaşkınlığının ortasında tek başına bıraktı.

Elife, mutfak kapısından adeta uçarak içeri girdi ve heyecanla yanıma sokuldu. Az önce dışarıda, o dağ gibi adamın suratına kapıyı hiç acımadan kapatan o mesafeli kadın gitmiş, yerine içi içine sığmayan liseli bir kız gelmişti.

''Belçim! Bak bakayım ne yapıyor, gitmedi mi hâlâ?'' dedi, sesindeki o tatlı telaşı gizlemeye çalışarak.

Hemen koridora seğirtip perdeyi hafifçe araladım ve dışarıya, karların ortasına baktım. ''Duruyor öylece,'' dedim fısıldayarak. ''Gitmemiş.''

''Gülüyor mu peki? Yüzü ne alemde?''

Gözlerimi kısıp Ateş'in yüzündeki ifadeyi seçmeye çalıştım. ''Hafif bir tebessüm var dudaklarında. Öylece kapıya bakıyor.''

''Ayy, kapat kapat perdeyi!'' dedi Elife birden panikle kolumdan çekerek. ''Baktığımızı anlarsa rezillik valla, iyice bir tarafı kalkar yabaninin.''

Perdeyi tamamen kapatıp Elife'ye döndüm, yüzündeki o tatlı kırmızılığı izlerken muzipçe gülümsedim. ''Eee öğretmenim heyecanlandın mı sen sanki biraz?''

''Belçim,'' dedi Elife, elini göğsüne koyup derin bir nefes alarak. ''Hayatımda ilk kez bu kadar ne istediğini bilen, bu kadar net bir erkek görüyorum. Şaşkınım sadece.''

''Hoşlanıyor senden, çok belli,'' dedim, onun adına sevindiğimi hissettirerek.

''Duydun değil mi?'' dedi Elife, gözleri parlayarak masaya doğru eğildi. ''Elife'nin anlamını biliyor adam. İnanır mısın, Belçim. Benim öz annem babam bile dönüp bakmamıştır bu ismin anlamına. O gitmiş, üşenmemiş öğrenmiş.''

İç çekip gülümsedim. ''Umarım çok mutlu olursunuz öğretmenim. Sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun.''

Elife sözlerim üzerine duruldu, yüzündeki o heyecan dalgası yerini olgun bir kadının temkinli duruşuna bıraktı. ''Aman, hemen öyle pembe hayallere dalmayalım,'' dedi usulca gülerken. ''Erkekler böyledir, Belçim. İddialı sözleri çok kolay kurarlar ama günü geldiğinde bir o kadar kolay da unuturlar. Sanki hemen evlenip bir kızımız olacak değil ya, altı üstü bir numara verdik.''

''Kız annesi olmak da çok yakışır ama sana,'' dedim, gözümün önüne gelen o güzel manzarayla. ''Çok güzel bir anne olursun.''

''Bilmem ki,'' dedi gözleri uzaklara dalarken. ''Ama adını mutlaka kocam seçer,'' diye ekledi, tatlı bir teslimiyetle gülümseyerek.

Her yolunda ama her şey eksikti sanki.

Dinçer'i merak ediyordum. Bu akşam yemeğinde ne yediğini mesela?

''Aşk ne demektir, Elife öğretmenim?'' diye sordum.

''Aşk merak etmektir,'' dedi ve ekledi. ''Yediği yemeği bile.''

Konuşurken Elife bize mutfakta zorla taze bir kuşburnu çayı daha demledi. Abim ise içerideki odada, evde asla rahatça izleyemediği o çizgi filmleri burada özgürce izlemenin verdiği büyük bir heyecanla cipsini yiyor, halinden muazzam keyif alıyordu. Biz yine mutfaktaki o küçük masanın etrafına kurulduk.

Konu dönüp dolaşıp benim o içimde hiç sönmeyen üniversite yangınıma, derslerime geldi.

''Üniversite başvurularının başlamasına çok az kaldı, Belçim,'' dedi Elife, elimi sıkıca tutarak. ''Sakın diyeyim gününü, saatini kaçırma bu defa. Sıkı sıkı takip et.''

Duyduğum sözle birlikte kalbimin tam ortasına kızgın bir demir saplanmış gibi hissettim, içim amansız bir sızıyla yandı. ''Yok, unutmam,'' dedim, başımı öne eğerek. ''Bu sene de kaçıramam artık. Ama bazen içim sıkışıyor öğretmenim. Yaşım kaç oldu, bu saatten sonra fakülteye girsem oradaki herkesten, o gencecik çocuklardan çok daha büyük olacağım.''

''Ay sakın, Belçim! Sakın öyle düşünme, aklından bile geçirme bunu!'' diyerek bana çıkıştı Elife. ''Bizim üniversitedeki eğitim fakültesindeki kadınların yarısı evli barklı, koca koca çocukluydu biliyor musun? Kadınlar evdeki işi gücü bittikten sonra azimle, inatla o amfilere gelip ders dinliyorlardı. Hani derler ya her zaman, okumanın yaşı olmaz diye. İnan bana asla olmaz.''

''Öyle diyorsun ama,'' dedim, gözlerimdeki o kırgınlığı saklayamayarak. ''Ben nihayet mezun olup elime diplomayı aldığımda, benimle aynı yaşta olan insanlar çoktan kendi muayenehanelerini açmış, hayatlarını kurmuş olacaklar. Ben hayata çok geriden başlayacağım.''

Elife elini çenemin altına koydu, başımı kaldırıp gözlerimin içine derinlemesine bakmamı sağladı. Ela gözlerinde öyle muazzam, öyle bilgece bir şefkat vardı ki, kurduğu her bir kelime ruhumun derinliklerine ilmek ilmek işledi.

''Ama senin devrin başka be Belçom,'' dedi. Bu derin arkadaşlığımızda bana ilk kez Belço deyişiydi.

''Bak, dinle beni. İnsanın hayatı tıpkı akıp giden bir su gibidir. Ve o su, herkesin hayatına aynı eşitlikte akmaz. Bazılarının suyu çok engebeli yollara vurur, taşlara çarpar, çamura bulanır, önü koca kayalarla kesilir. Sen o suyu vaktinden önce, zorla o yatağa akıtmaya çalışırsan sadece kendini yıpratırsın. Herkesin bir büyüme, herkesin bir çiçek açma mevsimi vardır bu hayatta. Onlar yirmi üçünde muayenehane açar, sen yirmi yedinde açarsın ama senin o taşlara çarpa çarpa, o zorlukları yara yara getirdiğin suyun öyle güçlü, öyle berrak akar ki, o dümdüz yoldan gelenlerin hiçbirinin tecrübesi senin başarına yetişemez. Sen kendine biriciksin. Kimsenin takvimine bakıp kendi saatini geri alma.''

Duyduğum bu muazzam motivasyonla göğsümün kabardığını, içimdeki o kırık dökük umudun yeniden canlandığını hissettim. Elife öğretmen bana sadece bir dost değil, bu karanlık yolculukta yolumu aydınlatan koskoca bir fener oluyordu.

🌹🐦‍⬛

Dinçer gideli tam bir uzun hafta olmuştu. Üniversite sınavları başlamış herkes başvuru yapmıştı bile. Ben ise henüz başvurmamıştım. Çünkü Dinçer'i bekliyordum. Onun da eli değerse eğer şansım artacaktı, hissediyordum.

Bu süreç, onun yokluğunun getirdiği o ağır yükle birleşince, zaten yorgun olan sırtımda adeta kapkara bir kambura neden olmuştu. Dağların ardında ne yaptığını, o karlı pusuda canının güvende olup olmadığını bilmemek içimi kemiriyordu. Bu süreçte ineklere de gidemediğim için kendimi tamamen derslere adamıştım, kafamı o kalın kitapların satırlarına gömüyor, dünyayı unutmaya çalışıyordum. Bu dilsiz evde vazgeçemediğim tek heyecanım, yegâne dert ortağım ise Pamuk'tu. Bazen ahırın bir köşesinde baş başa veriyor, sanki beni anlıyormuş gibi Dinçer'in dedikodusunu bile yapıyorduk.

''Çok iyi bir adam, değil mi Pamuk?'' diyordum onun o beyaz, yumuşak tüylerini okşarken.

Pamuk da o kocaman gözlerini yüzüme dikiyor, hafifçe meeleyerek bana hak veriyordu. Onun bu dilsiz dostluğu, şu virane yuvada nefes alabildiğim nadir anlardandı.

Kar son günlerde öyle bir hırsla yağmıştı ki, Gözeler köyünde tüm yollar tamamen kapanmış, köy adeta dünyadan tecrit edilmişti. Dışarıdaki o beyaz esaret yetmezmiş gibi, evin içinde de sadece Selvi'nin o yalandan, o sırf dikkatleri üzerine çekmek için çıkardığı dırdırı çekiyorduk.

''Okula gidemiyorum, derslerimden geri kalıyorum!'' diye mızmızlanıp duruyor, odanın ortasında yapmacık öfke nöbetleri geçiriyordu. Amacı ders falan da değildi, biliyordum; sırf evdekilere naz yapmak, ne kadar kıymetli olduğunu herkese hatırlatmaktı.

Tüm bu kasvetin, Selvi'nin bitmek bilmeyen şımarıklıklarının ve bu sığıntı evin bitmek bilmeyen dırdırının arasında, bir de yüreğimde koskoca bir polisin yolunu gözlüyordum. Beklemek... Her saniye, her saat onun canı için endişelenmek, radyoda ya da televizyonda her haber çıktığında kalbimin ağzıma gelmesi öyle zordu, öyle ağır bir imtihandı ki. İçimdeki o gizli yangınla kavrulurken, evdeki varlığımı sürdürmeye çalışıyordum.

Tam yine düşüncelerin en derin yerinde, kitaplarımın başında dilsizce oturmuşken, yengemin o tiz ve buyurgan sesi odanın duvarlarında yankılandı:

''Belçim! Koltukları sen yap hadi!''

Abimin karların arasından yükselen o çocuksu, o heyecanlı sesiyle irkilerek düşüncelerimden sıyrıldım. Onun verdiği bu tatlı görevi, sarsılmaz bir askeri emirmiş gibi hızla yerine getirmem gerekiyordu. Öğlene kadar evdeki tüm o ağır işleri, bitmek bilmeyen temizliği apar topar bitirmiş, abime günler öncesinden verdiğim o sözü tutarak onu dışarıya, temiz havaya çıkarmıştım. Kış mevsimi buralarda her zamankinden daha tekinsiz, olduğu kadar da sessizdi. Bu yüzden onu asla tek başına sokağa bırakmıyor, peşini bir an olsun bırakmıyordum; son zamanlarda köye gelip giden o yabancı, o ne idüğü belirsiz yüzler bizim gibi savunmasızlar için büyük birer tehlike arz ediyordu.

''Evimiz çok güzel olacak, Belçim. Kapıları su yeşili olacak ama değil mi? Söz vermiştik,'' dedi, karları üst üste yığarken gözlerinin içi parlayarak.

İçimdeki tüm o yorgunluğu silip atan bir tebessümle yüzüne baktım. ''Su yeşili olacak abi, tam istediğin gibi olacak. Ama önce yatağını bitirelim güzelce, kapıları en son hallederiz.''

Köyün o geniş, bembeyaz harmanına inmiştik beraber. Dünyanın o acımasız gerçeğinden kaçıp, kendimize kardan dilsiz bir ev inşa ediyorduk. Hayatlarımızı, o hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi duran muazzam hayallerimizi kardan da olsa canlandırıyorduk bu tenha düzlükte. Abim, o kocaman yüreğinde kendine ait, kimsenin onu azarlamayacağı huzurlu bir oda hayal ediyordu, odasında sadece ona ait bir sandalye olacaktı, ben her gece gelip o sandalyeye oturacaktım ve ona en güzel masalları okuyacaktım. Benim o kardan evin duvarlarına sakladığım hayalimde ise kocaman, tavanına kadar uzanan ahşap bir kütüphane vardı; içi tıka basa, kokusuna doyamayacağım kitaplarla dolu bir kütüphane.

''Abi,'' dedim, gökyüzünün o gri renginin yavaş yavaş siyaha büründüğünü fark ederek. ''Hava kararmaya başladı iyice, dondurucu bir soğuk çıkacak. Yarın devam ederiz, olur mu?''

''Olmaz!'' diye bağırdı birden, o çocuksu öfkesi yüzüne vururken kaşlarını çattı. ''Ev bitmeden şuradan şuraya gidemeyiz, Belçim! Bırakırsak evimizi çalarlar bizim, hırsızlar girer içeri!''

''Kimse çalamaz, ben buradayım,'' dedim, yanına varıp o soğuktan kızarmış ellerini tutarak. ''Ben korurum evimizi, nöbet tutarım gerekirse. Hem çok üşüdük, hadi gidelim artık sıcağa.''

''Ben hiç üşümedim ki,'' dedi, üzerindeki o kalın kumaşı parmaklarıyla şefkatle okşayarak. ''Bu montu bana mı aldın sen? Çok sıcak tutuyor beni.''

Dinçer'in o heybetli, o güven kokan askeri montu abimin o masum gövdesine öyle çok yakışmıştı ki. ''Bir arkadaşım verdi abi,'' dedim, sesimdeki o gizli sevdalanmayı saklamaya çalışarak. ''Sen üşüme diye gönderdi.''

''Arkadaşın çok güzel o zaman, tamam mı?'' dedi, çocuksu bir teslimiyetle.

Gülümsedim, içimin ısındığını hissettim. ''Tamam. Çok güzel.''

Uzun uğraşlar ve dil dökmeler sonucunda nihayet onu eve girmeye ikna edebilmiştim. Koluna girdim, adımlarımızı o bembeyaz, karanlığın çöktüğü dar köy yoluna doğru çevirdik. Hava tamamen kararmış, sokaklardaki o eski lambaların hiçbiri de yanmıyordu; köy adeta kör bir karanlığa teslim olmuştu. Abim yürürken karların üzerinde oyalandığı, her taşa her kütleye dikkatle baktığı için kaplumbağa hızıyla ilerliyorduk. Nihayet bizim o sığıntı evin bahçe kapısından içeriye adım atabildik.

Merdivenlerin başında durup üzerimizdeki o birikmiş, beyaz karları ellerimle hızla silkelemeye başladım; zira içeriye üstümüz başımız böyle karlı girersek evdekilerden işiteceğimiz o ağır lafların haddi hesabı olmazdı. Abimin ıslanmış botlarını bağlarını çözerek dikkatle ayaklarından çıkardım ve doğruldum. Şimdi tek lüksümüz, o içeride gürül gürül yanan sobanın başına geçip kemiklerimizi ısıtmaktı.

Evin o eski, ağır ahşap kapısını açmak için elimi uzatıp hafifçe ittiğimde, kapı sanki arkasında bir rüzgâr varmış gibi büyük bir hızla, menteşeleri gıcırdayarak sonuna kadar açıldı.

Daha ne olduğunu, o karanlığın içindeki tehlikeyi idrak edemeden, saniyeler içinde sert bir hamleyle içeriye, o koridorun zifiri karanlığına doğru çekildim. Dev gibi, nasırlı bir el anında dudaklarımı ve burnumu kapatacak şekilde ağzımı sarmaladı, çığlığımı boğazıma gömdü. Sırtım koridorun o sert ahşap duvarına büyük bir şiddetle çarptığında, sırtımdan yukarı tırmanan o keskin acıyla inledim.

Korkudan ve panikten sıkıca kapattığım gözlerimi, titreyen kirpiklerimin ardı sıra araladığımda karşılaştığım manzara kanımı dondurdu. Evin tüm halkı; amcam, yengem, Selvi. Hepsi salonun ortasında, korku içinde yere diz çöktürülmüş, başlarının üzerinde silahlar dolanıyordu. O esnada abimi de arkamdan yaka paça içeri fırlattılar. Çocuk gibi çırpınan gövdesini acımasızca o yerde oturanların yanına, sertçe bıraktılar.

İçimden yükselen o amansız korku dalgası ruhumu esir alırken, çenemi ve ağzımı demir bir kerpeten gibi sıkan o nasırlı el baskısını daha da artırdı. Arkamdaki o devasa gölge, dondurucu nefesini saçlarımın arasında gezdirerek kulağıma doğru yaklaştı ve o buz gibi, o ölüm kokan sesiyle fısıldadı:

''Nihayet tanıştık, Turna.''

 

Bölüm : 24.01.2025 21:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...