25. Bölüm
Hatice Ebrar / Mülhemdeki Gölge / 25

25

Hatice Ebrar
rarbezrh

Yarayı açık bırakırsın, acır. Kapatırsan izi kalır. İp geçmez iğne dikmez… Bazı insanlar, seni bazı anılarla yaşamak zorunda bırakır.

 

Acı artık hayatın bir parçası olmaya başladığında ne zaman yara alıp, kanayacağın da belli olmuyordu. Bu yüzden hep bir endişe, hep bir diken üzerindeymişsin gibi hissediliyordu. Ama bir şey biliyordum ki bu zamana kadar acıyı bir kez daha iliklerime kadar hissettiğim olmamıştı.

 

Ölmeyi düşündüm.

 

Bu cümlenin bile şimdi bu kadar ağır gelirken yaşadığım gerçeği suratıma sertçe çarptı. Nasıl oldu? Ya da oldu mu? Aslında gözümü kapattığım anda önüme gelenler yaşadığım şeyin doğruluğunu kanıtlıyordu. Ardından seslenilen o hitap cümlesi beni kendime getirmişti.

 

“Ne demek ölmeyi düşündüm ben?”

 

Kaçmak istedim. Bu yüzden gözlerimi onun gözlerinden çektim ve gitmek için arkamı dönmüştüm ki tekrardan seslenmesi ve bileğimden tutması gitmemi engelledi. Sinirle ve yorgunlukla gözlerimi kapattım ve bu duyguların geçmesini bekledim. Ama hiç geçecek gibi durmuyordu.

 

“Bırak.” Dedim. Sanki bıraksa gideceğim yer en fazla arabaydı. Akşam vakti karanlıkta bu yolda yürüyecek kadar cesarete sahip değildim. Bu yüzden de havaya girip de ben gidiyorum ayakları çekemezdim. Üstümde uygun değildi zaten.

 

Fakat konuşup da bazı yaraları ortaya çıkarmak istemedim. Bedenimin de ruhum kadar yorgun olduğunu hissediyordum. Ve sanki bu yorgunluk yatıp uyuyunca gidecekmiş gibi bir an önce yatağıma kavuşmak istiyordum.

 

“Sana bir soru sordum. Ölmek istiyorum da ne demek?”

 

Ölmek istiyorum kelimesinin ne kadar farklı anlamı olabilirdi ki? Neyi merak ediyordu? Neyi duymayı bekliyordu bilmiyorum ama bitsin gitsin istedim bu yüzden de dudaklarımı derin bir yutkunuşun ardından araladım.

 

“Hatırlatma demek. Yaramı açma, tekrardan kanatma demek. Anladın mı? Oldu mu?”

 

Zorlamasını ve uzatmasını bekledim ama olmadı. Tahmin ettiğimin aksine sustu. Gözlerimin içine baktı ve yaşadığım acıyı görmem sanki bir kez daha yıkılmama sebep oldu. Daha fazla ayakta kalamayacağımı anlamış gibi titreyen ayaklarıma karşı tutunma ihtiyacı duyarken bunu çoktan anlayan Atalay bedenimi sıkıca tuttu.

 

“Meleğim.” Dedi. Öyle muhtaç kalmışım ki onun bu hitaplarına gözlerim doldu. Daha fazla oyalanmadan benim bedenimi, kapıyı açarak koltuğun üzerine yerleştirmeme yardımcı oldu. Kendisi arkaya gittikten en fazla on saniye sonra elinde uzun bir kamuflaj montla geldi. Ona ait olduğunu anlamam çok zor olmazken bana yeterince büyük geldiği için bütün bedenimi örttü.

 

Daha sonra koltuğun başlığını yatırdı ve uzanmamı sağladı. “Kapat gözlerini.” Dediğinde kapımı örttü. Kendi tarafına geçtikten sonra aracı harekete geçirdi. Gözlerim bir süre onu izledi. Elleri sürekli açılıp kapandı, gözleri devrildi. En çok da yutkundu.

 

Bense ona olan özlemimi ona bakarak azaltmaya çalıştım. Sonra dayanamadım, gözlerim kapandı. En son gördüğüm şey başının dakikalar sonra bana çevrilmiş olmasıydı.

 

Atalay’ın ağzından.

 

Bazen hüngür hüngür ağlayarak söylenecek kelimelerin sessizce ve hissizce söylendiğini duymak daha çok can yakardı.

 

Mesleğim ya da hayatım gereği birçok acıya, o hisssiz sözlere maruz kalmıştım fakat hiçbiri bu denli canımı yakmamıştı. Yine anlıyordum ki aile kapsamında birisini hayatıma aldığımda o kişinin her şeyini umursar oluyordum. Onun canını yakan ufacık şey bile kalbi fazlasıyla acıtabilirdi.

 

Mesela sevdiğim kadının ölmek istemesi.

 

Gerçek olduğuna inanmak istemediğim şeyler başıma gelirdi, bu da gelmesin istedim. Canımdan çok koruduğum birisinin benim yüzümden ölmek istemesi bir insanın başına gelebilecek en ağır şeydi. Ölmek böyleyse onun bir çift sözüne ölmek istedim. Onun yerinde olmak, onun canını acıtan her şeyi üstüme çekmek istedim.

 

Kendimi küçük bir çocuğun imkansız hayaller kurması kadar saf hissediyordum. Gözümün önüne gelen yaşadığı an çok tuhaftı. Gözlerimle şahit olmasam da anladım. Ağır geldi, hem de çok. Fakat sonra düşündüm ki ondan daha fazla ağır gelemezdi.

 

Gitmek istedim. Bunu bilip de susan Sinan’ın ağzına burnunu dağıtmak için yerimden kalktım. Beceremedim. Onu tekrardan yalnız bırakacak kadar cesaretim de halim de yoktu. Hatalarımın bedelini bu kadar ağrı ödeyeceğimi bilemezdim. Ama bilmeliydim. Bu kadar da ileri gitmez dedim. Ama bu kadar da olmaz dediğimiz her şey olur olmuştu.

 

Şimdi onu nasıl yalnız bırakırdım?

 

O yüzden otur da yaptığın hatanın sonucuna bak dedim. İzle. Günlerdir izlemediğin günlerin yerine seyret. sadece baktım. Ne yanına uzanabildim ne de ona sarılabildim. Bedenim onun yanına gitmek için can atsa da yapamadım. Cesaretim ilk defa kırılmışsa benziyordu. Gücümü kaybetmiş gibiydim.

 

Bir süre onu izledim. Uykum gelmedi. Görevden yeni dönmüş hala uyumamış olsam da sanki uykuyu hak etmiyormuşum gibi hissediyordum. Hatta öyleydi. Gözlerim ağrıyordu, ağlayamamaktan mı? Cevabı belli olsa da kendime söyleyecek kadar güçlü değildim.

 

“Baba?”

 

Ona bakmama rağmen daldığımı fark ettim. Fısıltı şeklinde bir ses duymuş gibi olduğumda emin olmak için biraz daha yaklaştım ve tam o an yine aynı şeyi söyledi. Baba. Devamını getirmedi ama yüzü acı çeker gibi olduğu için o cesaretimi parmaklarım arasına alarak bu sefer ben kırdım. Yatağın üzerine usulca çıktığımda amacım onu ürkütmemekti. Parmaklarım da tam bu amaçtan usulca yüzüne ulaştı.

 

Sonra bir anda ismimi söyledi. “Atalay.” Dedi ve o an gördüğü şeyin içerisinden ona ulaşmak ve buradayım demek istedim. İşe yarayacak mıydı bilmiyorum ama rahatlaması için ben de fısıldadım.

 

“Yanındayım bi tanem, buradayım. Seninleyim.”

 

Küçük şeyleri bile unutmayan sevgilim varken bütün bu olanları ona nasıl unutturacaktım? Bu sürecin çok zor, kabuslarla ve de ağlamalarla geçeceğini biliyordum. Ama bütün bu olumsuz şeyleri en az derecede hissettirmek, yerine güzel şeyler koymak istiyordum.

 

Sakinleşsin istedim. Bu sebeptendir ki ellerim saçlarını okşamaya devam etti. Uykuya devam edecek sandım ama öyle olmadı. Gözleri açıldığında ilk başta nerede olduğunu sorgulamaya başladı aklı karışmasın, rahat etsin diye de açıklama yapma gereği duydum.

 

“Evimde değiliz. Babamın dağ evine getirdim.”

 

Kısıkça boğazını temizledi. Boğazının kuruduğunu düşündüğüm için kalkıp su almak istemiştim ki telaşlı sesi ve bileğime dokunmasıyla duraksadım. “Gitme.” Dedi. Sanki onu terk ediyormuşum gibi. Canım yanıyordu. Onun gitme demesi bile kendimden nefret etmek için yeterliydi.

 

Ona yaşattığım bu acılardan dolayı kendimden nefret ediyordum. Ortam iyice duygusal olmaya başlıyormuş gibi hissettiğimden ellerimi bedenine sararak onu kucağıma aldım. Gitmemden korkuyorsa, su almaya da beraber giderdik.

 

Hiç şaşırmadı ama uykusu da tamamen açılır gibi oldu. Elleri kucağıma aldığım an boynuma sıkıca sarıldı. Onun bana dokunmasını bile öyle özlemiştim ki ufak bir dokunuşa şükreder olmuştum. Onun kokusunu yakından hisseder olmak ise huzur sebebiydi.

 

Mutfağa etrafı aydınlatan loş ışıklar sayesinde ilerlerken kapkaranlık olmaması için lambaları yakmıştım. Masanın üzerine bedenini bıraktıktan sonra ondan uzaklaşmadan masanın üzerinde duran sürahideki suyu bardağa boşalttım.

 

Kolları hala boynumdaydı. Acaba uyku sersemliği yüzünden ne yaptığını bilmiyor mu sandım ama sanırım öyle de değildi. Ona baktım ama bakışları ben hariç her yere bakıyordu. Hiç sevendim bu durumu. Bakışları benden uzağa gitmesin istedim ama sonuna kadar da haklıydı bunu da biliyordum.

 

“İç yavrum.” Dedim bardağı dudağına uzatarak. Yeni fark etmiş gibi suyu kana kana içmeye başladı. Birkaç damla dudağından boynuna süzülüp uzaklaşırken biten suyun ardından o damlaları elimin tersiyle yok ettim. Yutkundu.

 

“Uykun var mı yavrum?” Derken sanki konuşması için çabalıyordum.

 

“Uyumak istiyorum.” Dedi kısaca. Bir şey söylemedim. Tekrardan sıkıca tuttum ve kucaklayarak odaya geri döndüm. Kapıyı örttüğümde yorganın içine bedenini koydum. Üstünde hala şort varken üşütsün istemiyordum. Odanın sıcaklığı gayet iyi olsa da yine de sanki hasta olacaktı.

 

Burada kıyafet olsa da şu durumda üzerini değiştirmesi için onu zorlayamaz ya da ısrar edemezdim. Susup kaldım. Üzerini örttüm ve yanına uzandım. Az önce onu saran ellerim şu an cesaretini kaybetmiş gibiydi. Ondan bir şey bekledim. Belki de haksızlık ediyordum ya da bu isteğim yüzsüzlüktü bilmiyorum ama o adım atsın istedim.

 

Birdenbire o isteğimi duymuş gibi elini kendi karnına doğru götürdü ve arkasını bana doğru döndü. Elllerim elindeyken, ben de ona yaklaştım ve sırtını göğsüme yasladım. Bana ne kadar sinirli ya da kızgın olsa da uzaklaşamıyordu. Aşk da bu değil miydi zaten, uzaklaşabildiğin kadar uzaklaş yine geleceğin yer onun yanıydı.

 

Sessiz kaldı. Uyumadı bir süre. Sonra dayanamamış olacak ki daldı. Ben gittikten sonra yeme içmesine dikkat etmiş miydi? Uyuyabilmiş miydi? Hiçbir sorunun cevabını alamamak beni çıkmaza sokuyordu. Bu yüzden bütün gece düşündüm durdum. O ise arada sayıklamış, sesimle geri uyumuştu. Bir kere bile yanından ayrılmamıştım. Uyanır da beni bulamaz diye.

 

Sabah oldu. Yarın çalışmadığını biliyordum, hafta sonuydu zaten. Sabah geçti öğlen olduğunda bu kadar uyuması yorgunluğunun göstergesiydi. Derince yutkundum ve telefonuma tekrardan uzanmak istemiştim ki hareket etmesiyle telefonu almaktan vazgeçtim.

 

Gözlerinin kırpıştığını hissettim. Uyanıp bana dönmesini bekledim bu yüzden kımıldamadım. Ellimdeki elleri hareket etti ve yutkunuş sesini duydum. Bana bakmadan ayağa kalktı. Yatağın üzerinde doğruldu ve sırtı dönük öylece karşıya baktı. Derin bir nefes alarak onunla konuşma cesaretini topladım.

 

“Kahvaltı hazırlayayım mı?”

 

Güldü. Samimi bir gülüşten çok uzaktı. Bir şeyler mırıldandı ama anlayamadım. Sonra bir anda seri hareketle yüzünü bana doğru çevirdi. “Ne kahvaltısı be, kahvaltı diyor adam. Yiyecek heves, iştah mı bıraktın? Ya sabır Allahım.”

 

Yutkundum. Böyle bir çıkış beklemiyordum. Ama hakkıydı. Dolmuştu biliyordum, belli de oluyordu. İçini dökmesi için onu biraz daha kızdırmalı mıydım? Yoksa sakin mi cevap vermeliydim? Her türlü kızacağını biliyordum.

 

“Defneye bırak beni.” İşte bu söylediğini yapmam mümkün değildi.

 

“Beni dinlemeden seni asla bırakmayacağım. O yüzden ya kahvaltı yapalım ya da beni dinle.”

 

Önce bir derin nefes aldı. Sonra bakışlarını yine bana çevirdi ve dudaklarını araladı. “İkisi de değil. Dinlenmek istiyorum, çık dışarı.”

 

Belki bir şans verir dedim ama olmadı. Yanında olmama bile tahammülü bile yoktu. Bir şey diyemedim. Günlerin yorgunluğu bir süre gitmeyecekti biliyordum. Bu yüzden de dinlensin istedim. Yutkundum ama o yutkunuşun ardında söyleyemediğim cümlelerin varlığını da hissettim. Susmaya devam ettim, onun için.

 

“Üzerini iyice kapat.” Dedim ve çıktım odadan.

 

Firuze’nin ağzından.

 

Hayalkırıklığı.

 

Bu bir haftada hissettiğim en ağır duygu hayalkırıklığıydı. Öyle ağır basıyordu ki hayat enerjim bitik seviyeye ulaşmıştı. Sanki ona verdiğim şansı gidişiyle yakıp kül etmişti. Göreve de çağırdıklarını düşünmüyordum, bizzat kendisi istemişti bunu. Adım kadar da emin olduğum için bu konu bu kadar ağır geliyordu.

 

Onun odadan çıkıp gitmesinin ardından saatler geçmişti. Saatin de epey ilerlediğini havanın kararmasıyla anlamıştım. Uyudum, uyandım. Bazense gözüm açık öylece karşımdaki pencereye baktım. Perdesi kapalı olmadığı için tepede çıkan ayı görmüştüm. Bir süre onu izlerken yaşadığım şeylerin hayal olup olmadığını sorgular hale geldim.

 

Evim yanmıştı.

 

Bu unutulur muydu? Bu acı geçip gider miydi? Şimdi ne olacaktı? Evsiz kalmış gibi hissediyordum. Geri tekrar evimi nasıl bulacaktım bilmiyordum. Sızlayan kalbimle daha fazla bu yatakta yatamadım, daraldığımı hissederken usul adımlarla pencerenin önüne geçerek camı açtım.

 

Yanaklarımın içini dişleyerek ellerimi mermerin üzerine koydum. O soğukluk bedenimin ürpermesine neden olsa da elimi çekmek istemedim. Ayaklarımda hala çorap yoktu. Şort ve tişörtle durmaya devam ederken üşümeye devam ediyordum. Ama aldırmadım. Bundan sonra hep üşüyecektim ne de olsa.

 

“Özür dilerim.”

 

Duyduğum sesle bir anlığına korksam da bedenim ufak bir tepki dahi vermedi. Asıl sesindeki o ton vücudumda bir etki yaratırken ona yüzüm dönmeye cesaret edemedim. Ona o kadar bağırıp çağırmak, bir şeyleri vurup dökmek istiyordum ki hiçbirini yapamadım. Elimin kımıldayacak, dilimin konuşacak hali yoktu.

 

“Ayaklarına kapanırım yeter ki sen içine kapanma.”

 

Ayaklarına kapanırım yeter ki sen içine kapanma.

 

Sessizlik bir süre sürdü fakat ayaklarımın dibinde hissettiğim o hareketle o yönümü dönmeyen bedenim bir anda ona doğru çevrildi. İşte o an ruhum bedenimden çıkıp gidecek gibi oldu. Kalp atışlarım hızlandı, korku gibi bir duygu içime sızıp yerleşti.

 

Atalay ayaklarıma kapandı.

 

Benim onu asla güçsüz görmediğim, askerim şimdi ayaklarıma kapanacak kadar beni seviyordu. Saatlerdir onun karşısında ağlamayan gözlerim damlalarını yere damlatmaya başladığında hıçkırarak ağlamaya başladım. Hiçbir şey konuşmadı ama dayanamadım onunla aynı hizaya gelerek eğildim. Ellerini ayaklarımdan uzaklaştırarak ellerimin arasına aldığımda öylece karşısında ona bakarak ağladım.

 

Şimdi ikimiz de bir mezar çukurunun içinde gibiydik. O el, saçlarıma uzandı ve ufak bir tutamı burnuna götürdü. Dalgın gözlerle onu izledim. Gözlerim bulanık görmeye başlayacak kadar yaşlanmıştı. Onun bakışlarının saçlarımın üzerinde olduğunu biliyordum.

 

“Bu koku belki beni güçsüz bir adam yapacak ama ben bu kokudan ölsem de vazgeçmem. Geçemem. Ben,” dedi bakışlarını bir kele bile gözlerime çevirmeden. “Ben senden nasıl vazgeçilir bilmiyorken, seni nasıl aldatırım? Senden başka hiçbir kadının izi yok tenimde.”

 

Tutamadım içimdeki o cümleyi. “Burası,” dedim koluna dokunarak “burada bir kadının izi var. Ona izin vermişsin. Ben, bunu yapsam iş gereği ne düşündürdün?”

 

Gözleri gözlerime değdi. Orda yanıp tutuşan ateşin varlığını hissettim. O ateş bana uğramış, hiç de gitmemişti. Hakkı varmış gibi gözlerindeki ateş ortaya çıktı. Bu bakışla parmaklarıma kadar titredim fakat gözlerimi bir an olsun ondan çekmedim.

 

“Buranın kime ait olduğunu bile bile canını yakmaya devam ediyorsun. Bu karşılaştırma yapılacak bir konu değil.”

 

Başımı hızla olumlu anlamda salladım. “Haklısın o kadar ait hissettiğim birisi vardı fakat sen kendi ellerinle bu hissi alıp götürdün. Canımı bile isteye daha da acıttın. Sen ilk defa kanayan yaramı sarmak yerine daha da kanattın. Bu benim hemen unutacağım, kabulleneceğim bir şey değil. Beni dinler misin dinlemez misin umrumda değil. Bir süre yalnız kalmak istiyorum. Ne de olsa alışığım, zorluk çekmem.”

 

Taraklı sesimle boğazımın kuruduğunu anladım ve usulca yutkundum. O da bu sırada sıkıntılı soluğunu bıraktı. “Yalnız kalınca düzelecek mi? Araya zaman girince halledebilecek miyiz?”

 

Sinirle gülümsedim. “Bunu söyleyen sen misin gerçekten?”

 

Kendisi değil miydi araya zaman ve mesafe koyan? Gidince işlerin daha zorlaşacağını bile bile gitti. Fakat benim şimdi bu zamanı istemeye hakkım vardı. İstediğini söyleyebilirdi fakat yorulmuştum. Onun yanında dinlenmek istesem de sanki bir şey buna engel oluyordu. Elimde değil gibiydi.

 

“Biraz da o mesafeyi ben açayım.”

 

Yapma dercesine başını yana yatırdı. Ama benim üzülecek dahi takatim kalmamıştı. Bu yüzden derince yutkundum. Ellerimi ellerinden uzaklaştırdım ve usulca ayağa kalktım. Göz yaşlarımı bir çırpıda elimin tersiyle silip yok ettiğimde o aynı şekilde kalmaya devam etti. Onu ilk defa böyle, bu halde gördüğüm için öyle bocalamıştım ki sanırım aklımda hiç çıkmayacak bir sahne olarak kalacaktı.

 

“Götürecek misin?” Diye sordum hiçbir şey olmamış gibi çıkan sesimle.

 

Konuşmadı bile. Sadece başını onaylar anlamda salladı. Elleriyle yerden destek alma gereği duymadan kalktı ve odada bulunan gardıroba doğru ilerledi. İçerisinden siyah bir hırka çıkardığında bana doğru uzattı. İkiletmeden o hırkayı elime aldım ve giydim. Odadan çıktığında peşinden ilerledim. Beni resmen kaçırdığı için yanımda hiçbir eşyam yoktu.

 

Arabanın anahtarını holdaki dolabın üzerinden aldı ve ayakkabılarına uzandı. Kapıyı açarak dışarıya çıplak ayakla basacaktım ki sesiyle duraksamak zorunda kaldım. “Ayakların çıplak, bekle.”

 

Bu canımın ilk yanışı değil gibi konuşarak edebiyat yapmak istesem de kapıyı kilitlemesini bekledim. Beni alıkoyan oydu, bırakayım da taşısındı. Kapıyı kilitledi ve anahtarı cebine sıkıştırdığında, ilk beni kucağına alışından ziyada bu sefer usulca aldı. Yavaşça yutkunduğumda arabanın kapısını açtığını anladım. Bedenim soğuktun bir anda sıcakla karşılaşınca titredi. Kapımı örttüğünde ayaklarımı koltuğun üzerine doğru çektim.

 

Kendi tarafına girerek aracı çalıştırırken ilk işi klimayı açmak oldu. “Telefonunu alabilir miyim?” Sessizliği bu şekilde böldüğümde ne için diye sormadan aramızdaki bölmeden telefonu uzattı. Arkadaşımın numarasını ezbere bildiğim için ona kısa ve açıklayıcı bir mesaj çektim. Hemen gördüğü için kısa bir sohbet döndü fakat onun konuşmasıyla yazışmaları sildim.

 

“İki dakika yakıt alacağım.”

 

Hiçbir şey söylemeden sessiz kalmayı tercih ettim. Dakikalar sonra dediği gibi yakıt için benzinlikte durduk ve başımı kapıya yaslayarak öylece onun tarafındaki candan dışarıyı seyrettim. Böyle her daldığımda aklıma evim geliyordu. Yanıp kül olan evim.

 

Birkaç dakika sonra elinde fişle geldiğinde aracın herhangi bir bölmesine attı. Cebinden bir şey çıkararak bana doğru uzattığında bunun çikolata olduğunu gördüm. O kadar duygusallaşmıştım ki buna da ağlayasım geldi. Zor durdum, ağlayamamak öyle zordu ki şimdi bununla başa çıkacaktım. Bu yüzden bana uzattığı çikolatayı aldım ve teşekkür ettim.

 

Dediği tek şey “seversin.” Olmuştu. Sesinin tonundaki o acı, o naiflik beni mahvetti. Kendimi yiyecek kadar rahat hissetmezken elimde tutmaya devam ettim. Dakikalar geçti. Defne’nin evinin önüne geldiğimizde bir süre elim kapının kulpuna gitmedi. Yutkundum fakat o sıvının boğazımdan akıp gitmediğini de anladım.

 

“İyi geceler o zaman.” Dediğimde iki kelimeye bir araya getirmekte zorlanan çocuk gibiydim. Sanki ne desen yanlış ne desem gereksiz olacakmış gibi bir duygu içerisindeydim. Mesela şu an bu dediğim mantıklı mıydı?

 

“Evine döndüğün gün bu dediğin olacak.”

 

Evim. Onun yanıydı. Peki o gittiğinde evsiz hissetmişken bu duyguyu tekrardan geri nasıl kazanabilirdim. Hemen olur muydu? Öyle kolay mıydı?

 

“Döneceğim.” Dedim bir anda. Bu kelime dudaklarımın arasından nasıl çıktı anlayamadım bile ama çıkmıştı artık. “Ama ne zaman bilmiyorum.”

 

Bir daha ne bir şey söyledim ne de dinledim. Çektim kapıyı eve doğru yürümeye başladım.

 

1 hafta sonra.

 

“Çok güzel oldun, saç ve makyaj güzel. Kına kıyafetin de çok güzel. Damat bey de geldi, istersen hazırsan çıkalım. Burada fotoğrafınız olsun ama.”

 

İşte o gün gelmiş çatmıştı. Buse’nin kına gecesi vardı ve ona çok küçük bir eğlence düzenlediği için gergin de değildi. Fakat heyecanı da çok fazlaydı. Yanında olan tek kişi de ben olduğum için her konuda yardımcı oluyordum. Sanki benim kınammış gibi mutlu hissediyordum.

 

“Olur olur hazırım ben de zaten. Hem ruhen hem de fiziken.”

 

İkisi heyecanlı heyecanlı bir araya gelirken tuttuğumuz fotoğrafçı da buradan itibaren fotoğrafları çekmeye başladı. Ben de bu sırada Defneyi aradım. Salona gelip gelmediğini öğrendim. Burada işimiz bittiğinde salona doğru yola çıktık. Kına erkek ve kız karışık olacaktı. Gençlerle dolu bir eğlence olacağı için de kimse sorun etmemişti.

 

Akşam geldi çattı. Buse kına kıyafetiyle giriş yapmış ve oyun havası kısmına geçmiştik. Defne hemen çekiştirirken ısrar bile etmedim çünkü oynamayı severdim. Küçüklüğümden beri hep oynak bir kız olmuşumdur. Süslenmeye de annemden ötürü alışkındım. O hep kendine özenen bir kadın olmuştu. Yaşadığı acılara rağmen kendisinden hiçbir zaman vazgeçmemişti. Annemle hep gurur duymuş, hep de duyacaktım.

 

Lacivert renkte, uzun bir abiye giymiştim. Böyle bir abiyem olmadığı için almıştım. Defnede abiye çok olduğu için o içlerinden bir tanesini giymişi. Ben biraz daha fazla özenmek istemiştim.

 

“Cihan da böyle yanıyor, yansın

Yosmam salla.”

 

Etrafımda dönerek kıvırtırken gözlerim onlarca gözün, karanlığın arasından onun gözlerini buldu. Hareketlerim bir anlığına duraksadığında onun gözlerinin etkisinde sanki yanıp kül oldum. Baştan aşağıya titredim. Fakat bana bu etkisini görmesin diye bakışlarını çektim ve gülerek oynamaya devam ettim. Ama aklım çoktan olduğu yerden uzaklaşmıştı.

 

Bir şarkı bitmiş, yeni bir şarkı başlamışken en sonunda pastanın kesilme vakti geldiği için ayakta sadece gelin ve damat kalmıştı. Bizim oturduğumuz masaya yerleşen Atalay’ın bakışları hala üzerimde olduğu için diken üzerindeymiş gibi hissediyordum. Yanında da Behlül vardı. Beraber mi gelmişlerdi?

 

Defne sevgilisinin yanına geçerken ben de sandalyeyi çekerek onun yanına yerleştim. Ağız içinden mırın kırın bir sesle “hoş geldin.” Dediğimde rahatsız olduğum için değildi ama sanki uzun süredir görüşmüyormuş gibi geldiği için çekinmiştim.

 

Zaten öyle de olmamış mıydı Firuze? Bir haftadır yan yana geldiğiniz yoktu. Kapıma geldiklerini saymazsam evet onu hiç görmemiştim. Yazmadı, aramadı ama geldi. Evin önüne geldi ve öylece baktı. Uzaktan bakmak öyle zor geldi ki yanına gitmek istedim. Fakat bir şey gitmeme engel oldu. O yüzden o perdeyi çektim ve yatağa uzandım. Uyuyamadım.

 

Hoş geldin demiştim fakat o buna karşılık vermek yerine bambaşka bir şey söyledi. Baktı, baktı ve “Ne kadar sürecek bu uzaklık?” Dedi. Ben biliyor muydum? Cevabını benden beklediği o sorunun cevabı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Aklım beni bırakıp gitmesini kaldıramıyordu. Basit miydi bu? Unutulur muydu? Ona gitsem de bunu hiç unutmazdım ki.

 

“Bana bu soruyu sorma artık.”

 

Bakışlarımı gözlerinden çektim ve başka bir tarafa baktığımda sinirleneceğim o cümleyi kurdu. “Bitti mi senin için?”

 

“Ne kadar kolay senin için bitti mi diye sorabiliyorsun?” Mekanda çalan şarkı sesimi bastırdığı işin rahatça sesimi yükseltebildim. Kaşlarını usulca yukarı doğu kaldırdığında şaşırdığını anlayabildim. Benim bu tepkilerime karşı şaşırması bile beni sinir ediyordu.

 

Yani ben genel olarak bazı şeylere çokça sinir olmaya başlamıştım.

 

“Özür dilerim yavrum.” Dediğinde bir durulur gibi oldum ama belli de etmedim. “Beni affetmen için ne yapmam gerekiyor?”

 

Şimdi buna nasıl cevap verecektim ki?

 

Önce derin bir nefes aldım. Daha sonra cevap vermek için kendimi hazırlamıştım ki ismimi duymamla bütün cesaretim yerle bir oldu. Tanıdık gelen kızın yanına giderek bir sohbetin içerisine girdiğimde, bu akşam boyunca konuşmamın devamını getiremeyeceğimi anlamıştım.

 

Davet boyunca eğlence devam etmiş yorgunluk bedene çökünce de artık sonlandırma kararı alınmıştı. Buseye veda ettikten sonra boşalan salondaki bizim masaya doğru ilerlerken Atalay hala aynı şekilde oturmaya devam etmişti. Yerinden bir kere bile kalkmamış, resmen kımıldamamıştı.

 

Masaya ulaşmadan Defne yanıma yanaştı ve kulağıma fısıldadı. “Ne yapacaksın kuzum?” Diye sorduğunda yutkundum. Ne kadar yutkunsam da yetmeyecekmiş gibi geliyordu.

 

“Bu gece eve gelmem.” Dediğimde sessizce beni onayladı ve masanın üzerinden çantasını alarak Behlülle salondan ayrıldı. Organizasyon sahibi kurulumunu yaptığı stadı kaldırırken sadece çalışanlar ve bizim kaldığımızı fark ettim. Ne o ses etti ne de ben. Çantamı aldım ve dışarıya doğru ilerlemeye başladım. Ardımdan geleceğini bilerek usul usul yürümeye başladım ve evet, çok geç olmadan onun varlığını arkamda hissettim.

 

Yolun kenarındaki arabasını gördüm ve ışıkların yanmasıyla kendi tarafımdaki koltuğa yerleştim. Kemerimi bağladım ve telefonuma düşen birkaç bildirimi gözden geçirdim. O da bu sırada arabayı çalıştırmış ve harekete geçirmişti. Eve kadar ne o konuştu ne de ben. Sıkıldığım için bugün çekildiğimiz fotoğraflara göz atmaya başladım. Tabi saat on ikiyi atladığı için diğer güne çoktan geçmiştik.

 

Beğendiğim şeyleri favoriledim ve daha sonra atmak için hazırda beklettim. Korumalar kapıyı açarken, aklım uzun zamandır bu eve gelmediğim konusunda düşüncelere dalarken araba hareket etmeyi kesti. İşte şimdi başlıyormuş hissi bedenimde nüksetmişti. Nereye kadar susacaktık bilmiyordum ama fazlaca gerilmeye başlamıştım.

 

Kapıyı açtığında aynı zamanda ışıkları açtı ve gördüğüm manzarayla donup kaldım.

Bir oda dolusu gül ve tam ortasında yavru bir kediyle karşılaştım. Bütün bedenim sanki soğuktan benek benek olur gibi olmuştu. Yutkundum, bir kez daha. Durdum, durdum ve daha fazla dayanamadım. Kedinin bana bakıp, ses çıkarmasıyla büyün gardım inmiş gibi yere çöktüm ve avuçlarımın arasına küçücük bedenini aldım.

 

Kediye öyle dalıp gitmiştim ki sesi beni daldığım noktadan çıkardı. “Sözlerim beni sana getirmedi. Zaman istedin biliyorum ama söz harici bir şey de yapmak istedim. Beni affet diye değil, içimden geldiği için. Ama yine de özür dilerim.”

 

Zaman geçmiş miydi? Fazlaca. Peki bu zaman yaraları sarar mıydı? Hayır. Ben bunu bile bile ondan zaman istemiştim. Yarayı sevgi iyileştirirdi. Ben artık yara almaktan yorulmuş, istemiyordum. Bu yüzden sırayı aklıma değil kalbime bırakmıştım.

 

“Affettim.” Dediğimde gözlerine yerleşen parıltıya an be an şahit olmuştum. İlk başta gözleri parıldadı daha sonra derince yutkundu.

 

“Gerçekten mi?” Diye sordu çocuksu sesiyle koskoca adam.

 

“Evet.” Demekle yetindim sadece. Hem kediyi sevdim hem çiçekleri kokladım ama ona bakamadım. Bazen gizlice gülümsüyor o silik gülümsememi kaybediyordum. O ise sadece bana bakıyordu, biliyordum.

 

“Kedi uykuya daldı.” Dediğimde başını ondan tarafa doğru çevirdim ama çevirdiğim an uykulu gözlerle bana baktığını fark ettim. Kendinde değil gibiydi. Bu yüzden konuşma ihtiyacı hissettim.

 

“Gidip yatağına yat istersen.” Dedim mırın kırın bir sesle. Sesimle gözleri biraz daha açıldı fakat yorgun olduğu açıkça belliydi.

 

“Yatalım.” Sadece bunu dedi ama o ses tonu içimi acıttı. Daha fazla olumsuz cevap veren bir kadın olmaktan yorulmuştum. Bu yüzden yine ona yönelik konuştum.

 

“Çık geliyorum.” Dediğimde şaşırır gibi oldu ama dediğini yaparak merdivenlerden çıkmaya başladı. Ben de kediyi rahat ve sıcak bir yere yatırdım. Gündüzde kedinin bakımı için veterinerle konuşsak iyi olacaktı.

 

Odaya girdiğimde üstünü çıkarırken denk geldiğim için kendimi tebrik ettim. Öylece ayakta dikilirken tişörtünü üstüne geçirdi ve bana doğru döndü. “Kıyafetin yok, benimkilerden giy istersen.”

 

Burada hiçbir şey bırakmadan çıkıp gitmiştim. Abiye kıyafetle yatacak halim olmadığı için de sadece onaylar anlamda başımı sallamakla yetindim. Benim onayımla eşofman ve tişört çıkarırken biraz daha olsun diye en darını seçtiğini gördüm. Verdiği kıyafetleri alarak banyoya geçtiğimde bir çırpıda değiştirdim ve abiyeyi katlayarak banyodan çıktıktan sonra koltuğun üzerine koydum.

 

O ise çoktan yatağın içine girmiş beni beklet vaziyette bana bakıyordu. Usul adımlarla yatağa ulaşarak örtüyü üzerime doğru çektiğimde sırt üstü uzandım. Öylece tavanı izlerken, sık nefesini de bir yandan işitiyordum. Bana dakikalar gibi gelen ama aslında saniyeler geçen o sürede bedenimi kendine doğru çekti ve sırtım karnına değecek bir pozisyon aldık. Elleri hiç bırakmak istemiyormuşçasına sıkıyken, kalbim hızla atmaya başladı.

 

Kalbimin ritmi bana onu ilk gördüğüm o anı hatırlatmıştı. Uzun vakit ondan ayrı kalınca yeni tanışmış kadar heyecanlı hissediyordum. Tuhaftı. Fakat bu tuhaflık bu gece boyunca devam edecekti, biliyordum. Gözlerimi kapadığımda onunla yaşadığım şeyler aklıma gelmiş farkında olmadan gülümsemeye başlamıştım. Günlerdir huzursuz olduğum uyku düzenimi bu gece sonlandırmak istiyordum.

 

“İyi geceler yavrum.”

 

Kendimden geçemeye yakın bu sözlerini duydum ve ben de “iyi geceler.” Demekle yetindim. Daha sonra saçlarımın arasında dudaklarının varlığını hissettim. İyice mayıştım ve uykuya daldım.

 

 

Kulağıma ardı ardına ulaşan rahatsız edici o ses sürekli tekrar ettiği için daha fazla dayanamazken gözlerimi açtım. Kollarımdaki varlığını hissettiğim için hala kalkmadığını anladım. Bu yüzden seslenmek zorunda kaldım.

 

“Atalay?”

 

Ses vermeyince kımıldamaya çalıştım fakat kolları öyle sıkıydı ki hareket dahi edemedim. “Atalay telefon çalıyor.” Dediğimde aynı anda farklı bir ses daha duydum. Şimdi de evin zili çalıyordu. Birisi gelmişti ama kim? Telefondaki arayanla aynı kişiymiş gibi geliyordu.

 

“Atalay kalk diyorum!” Dediğimde bu sefer ses tonum sert çıkmıştı. Ama işe de yaramıştı. Kolları bedenimden geri çekildi ve telefonu bulduğunda kulağına götürdü ve o sesi fazlasıyla ben de işittim.

 

“Oğlum ne uykusu bu Allah aşkına? Saatlerdir mesaj atıyorum, bakmayınca arayayım dedim ona da bakmadın. Kuzum ben kapının önündeyim, kalk da bi açıver kapıyı? İnşallah evdesindir yavrum?”

 

Kadın nefes almaksızın kelimelerini sıralarken ben çoktan donup kalmıştım. Çünkü şu an kapıda annesi vardı ve ben üzerimde Atalay’ın kıyafetleri ile duruyordum. Ve ben… Ben ne yapacaktım?

 

Bölüm : 18.05.2025 18:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Hatice Ebrar / Mülhemdeki Gölge / 25
Hatice Ebrar
Mülhemdeki Gölge

16.31k Okunma

665 Oy

0 Takip
27
Bölümlü Kitap
Hikayeyi Paylaş
Loading...