

Karanlık sadece yaşayarak öğrenilmez; bazen kan yoluyla, bazen genler zehirli bir miras olarak nesilden nesile aktarılır. İnsan, sevdiklerini koruma bahanesiyle kendi şiddetini meşrulaştırdığını zannederken, aslında atalarının işlediği gizli günahların kefaretini mi öder? Yoksa onların yarım bıraktığı karanlık döngüyü mü tamamlar?
Tetiği çeken parmak sadece o anki sahibine ait değildir; o parmak, kendinden önceki kuşakların bastırılmış öfkesini ve sessiz arzularını da taşır. Çünkü Gölge, sadece zihinsel bir kopuş veya travmatik bir savunma mekanizması değildir; şiddet kana bir kez karıştığında, soya musallat olan en sadık ve en görünmez canavara dönüşür.
İclal bu döngüyü kırmayı başaramasada içindeki canavarı zapt edebilecek miydi?
İclal...
Gerçeklik bir ilizyon misali ayaklarımın altında kayarken başka bir paradoksun içerisine savruluyordum. Hangisi doğru hangi yanlış artık ayırt etmek çok zordu. Adımlarımı peşin sıra atarken aceleyle aracıma doğru doğru ilerledim
Yıllar sonra ablamı gördüm sanki... Ne demekti bu? O kadına mı benziyordum hakikaten? Bu nasıl mümkün olabilirdi ki. Kapının kulpuna asılırken duraksayıp derin bir nefes aldım. Sanki bir anlığına rahatlayacakmışım gibi.
Arabanın içerisine girer girmez kafamı direksiyona gömdüm. Gerilen kaslarıma engel olamıyordum. Geriye şöfor koltuğuna yaslandım. İstemsizce saatime bakındım. Dedem sevdiği kadının saatini bana hediye etmişti. Neden? Ona benzediğim için mi? Hani derler ya insanlar çift yaratılmıştir diye. Hakikaten öyle mi? Dünya gerçekten bu kadar küçük mü? İmkanı yok... Akrabası değilse bir insan bir insana bu kadar benzeyemez.. Kulaklarımın uğuldamasıyla birlikte zihnimde beliren düşünceyi uzaklaştırmaya çalıştım.
Kafamın içerisinde oluşan senaryolar yüzünden dedeme karşı biriken öfkeme engel olamıyordum. Tekrar gözlerim saati bulduğunda sinirle nefes verdim. Saçma sapan düşüncelere maruz kalmamak için kontağı çalıştırırken zihnimden geçen onca düşünceyi yok saymaya çalıştım. Araba ağır ağır mezarlıktan ayrılırken bir sonraki hedefime kitlenmiştim. O kadını ve o kadının arkasındakileri araştırmam gerekiyordu.
Dakikalar sonra telefonumun zil sesiyle irkildim. Telefonumun ekranına bakındığımda yine arayan kişinin Karan olduğunu farkedince açmak açmamak arasında gidip geliyordum. Israrla çaldırmaya devam ettiği için en sonunda pes ederek aramayı cevapladım.
"Çok mu özledin beni yoksa ..."
Karan," Neredesin ?"
"Hadi ama... Daha görüşeli iki saat bile olmadı .Sen hep böyle yapışkan mı olacaksın ?"
"Şirkete gelmeden önce seninle konuşmak istiyorum. Gölbaşındayım, yanıma bir uğra!"
"Emredersiniz patron!" Dedim muzip bir dille. Bıkkınlık içerisinde nefes verirken görüşmeyi bitirdim.
Henüz akşamki kaosu atlatabilmiş değildim birde bu deliyle uğraşmak zorundaydım. Hala aklım kızlardaydı.. Güvende olacaklar mı ? Tehlike henüz geçmiş değildi. Aysar'a karşı her ne kadar özgüvenli bir şekilde konuşsam da içten içe korkularımla yüzleşiyordum. Mezarlıkta ki kadın... Birde o vardı. Bilinmezlik... Çok fazla bilinmezlik. Göğsüm sıkışıyor, nefes alamıyorum. Biraz mola... Sadece bir kaç dakika. Arabayı sahil kenarında durdurmuş kendimi dışarıya atmıştım. Gözlerimi her ne kadar kapatmaktan korksamda karanlık yabancı değildi. Sıkıca yumdum gözlerimi. Dalgalar kayalara çarptıkça zihnimdeki karmaşık düşünceler savruluyor, martı sesleri ve etrafa yayılan o nahoş koku ise henüz insan olduğumu hatırlatıyordu.
Bir zaman sonra Karan'ın bahsettiği yere geldğimde torpidoda ki silahı çantama yerleştirdim. Kendimi sağlama almalıydım. Sonuçta tehdit edilen ve köşeye sıkıştırılmış olan oydu değil mi ? Arabadan indiğimde önümde sıralanmış lüks arabaları bir gözden geçirdim. Sanırım hepsi Karan'ın araçlarıydı. Bu adam hiç tek gezmez mi? Bir kaç adamı beni farkettiklerinde hazırola geçtiler. Bir tanesi ne taraftan gideceğimi gösterirken gölün hemen başında iskelede dikilen Karan'ı farkettim sırtı dönük bir şekilde. Daha önümde uzunca bir patika vardı. Muhtemelen dün akşam neler olduğunu soracaktı.
Gölün çevresi çok sık olmasada ağaçlarla çevriliydi. Kırlangıç ve leylek sesleri etrafı şenlendiriyor, her adım attığımda sararmış ayaklarımın altında ayrı bir ses çıkartıyordu. Yavaş adımlarla ama mağrur bir edayla patikadan inerken dünkü koruma görüş alanıma girdi. Karan'a silah doğrulttuğum an oda kafama silahını dayamıştı. İçimde yükselen kibir duygusu karşı koyamazken adımlarımı hızlandırdım.
Patika yol kendini beton merdivenlere bıraktığında kafamı yerden kaldırıp avına kilitlenmiş bir kurt misali usulca yanaştım yanına. Arkadaşı ve kendisi çınar ağacının dibinde tütün içiyorlardı. Hemen ardında duraksadım. Arkadaşı beni farkettiği an sırıtmayı bırakmıştı.
"Kanka görmen lazım. Kadın bir afetti... Karan Bey'e silah çekti korkusuzca. " Arkadaşı kaş göz yapsada o anlamıyordu bir türlü." Bana inanmıyorsan bizim Sadık'a sor anlatır. Sonra ne oldu biliyor musun? Tabi ben hemen olaya el koydum, kurtardım Karan Bey'i ." Arkadaşı en sonunda gürültülü bir şekilde öksürdükten sonra tekrar gözleriyle işaret etti.
"Karan Bey mi yoksa?" Mahçup bir şekilde bana döndüğünde göz göze geldiğimiz an canavar karbasan görmüşçesine 'hıığ' diye geriye sıçradı.
Son derece üzgün bir ifadeyle " Kusura bakmayın beyler sanırım hoş sohbetinizi böldüm. "
"Yok canım ne bölmesi-"
Lafını keserek "Ben senin canın değilim.Benimle konuşurken üslubuna dikkat et!"
"Kusura bakmayın. Karan Bey sizi bekliyordu. İsterseniz size eşlik edeyim." Dedi elini uzatarak.
"Gerek yok, kendi yolumu kendim bulurum." Bir adım daha atarak aramızda ki mesefaye kısalttım. " Dikkat et buralarda çok yırtıcı kuşlar varmış." Adamın yüzü ekşirken önünden geçip gittim.
Karan, iskelenin üzerinde durmuş manzarayı pür dikkat izliyordu. Henüz geldiğimi bilmiyordu ve en doğal hali buydu. Uzaklara dalmış, korkutucu sessizliği ve sessiz olmayan düşünceleri... Henüz farketmediğim başka bir koruma iskeleye çıktığı an Karan, gerisin geri bana döndü. Geldiğime çok memnum kalmış bir ifade belirdi suratında. Oldukça samimiyetten uzak...
Hayat görünmez bir satranç tahtasından ibaretti. Zaman algısı ise her yaptığın hamldeden sonra rakibin bir diğer hemlesini beklemekti. Ve... Ve bitmek bilmeyen strateji karmaşası. Harcanacak insanlar piyon, birden fazla hamle yapabilen taşlar ise kırmızı çizgileri aşmış insanlardı. Onlara insan denilmezdi. Merhametini, vicdanını kaybetmiş kimse insan olmazdı. Ne ben... Ne Karan... Biz artık sıradan insanlar değildik. Biz o satranç tahtasında ki vezirlerdik. Peki ya... Şah kimdi? Her şeyin sonunda mat edecek olan kimdi?
"Sonunda geldin.."
Oldukça muzip bir ses tonuyla," Patronum çağırmış, gelmezmiyim? Ayıp ediyorsun."
Karan, sıkılmış bir tavırla," Biliyor musun?Bazı insanlara espiri yapmak yakışmaz. Sana yakışmıyor. Bence yapma!"
"Yaa, bak bu beni üzdü. Söylesene... Nasıl bir kadın olmamı isterdin?"
Sorduğum soruyla suratında yeniden güleç bir ifade belirirken," Sert mizaçlı..." Bana doğru bir adım attı. "Tehlikeli..." Bir adım daha," Korkutucu..." En sonunda aramızda ki mesafeyi kapattı. Gözlerini gözlerime sabitlemişti. Yakın... Fazla yakındı. Zihnimde bir ses belirdi. Ceylan'ın sesi; Sakın Karan'a aşık olma! Başka zaman olsa bu yakınlık beni rahatsız etmezdi ama şimdi... Neden?
Gözlerimi ondan çekerek," Sıkıcı... Öyle hayat mı geçer ?"
"Sıkıldın mı? Hadi seni küçük bir gezintiye çıkartayım."
"Nereye?" Diye sordum merakla. Solumuzda ki adamına küçük bir bakış atarak tekrar bana döndü. "Seveceksin..." dedi kendinden emin bir şekilde.
Saniyeler sonra iskeleye motorlu küçük bir tekne yanaştı. Karan biner binmez bana dönerek elini uzattı. Tutmak, tutmamak arasında gidip gelirken en sonunda pes ederek eline uzandım. Gölün üzerinde ağır ağır ilerlerken sessizliği bozarak bana beklemediğim bir soru yöneltti.
"Arabam nerede?"
"Yemedik arabanı Karan Bey. Şehirdeki alışveriş merkezinin biraz ilerisinde eski siteler var. Orada küçük bir otoparkta." Diye cevap verdim bıkkın bir ses tonuyla.
Gölü aşmış karşıda ki sık ağaçlarla çevrili tarafa geçmiştik. Tekne yavaş yavaş yavaş iskeleye yaklaşırken inmek için hazırlandım. Tekneden inerken adamının elinde büyük , siyah kumaş bir çanta vardı. Ve oldukça ağır gözüküyordu. Ormanlığın içerisine eski bir banka doğru ilerlerken merakıma yenik düşerek" Bu çanta ne? Piknik mi yapacağız?"
"Romantiksin."tespit yaptı beklemediğim bir şekilde. Oysa ki öyle bir niyetle sormamıştım. Banka yanaştığımızda adamı, çantayı üzerine bırakarak yanımızdan uzaklaştı."Evet öyleyimdir."diyerek bende onu tiye aldım.
Karan, "Söylesene akşam ki yaşanan kargaşa seninle alakalı mıydı?"diye sorarak yüzüme bakındı merakla. Nereden biliyordu ki? Garip... Kısa bir sessizlikten sonra sözlerine devam etti. "Kulağım deliktir. Bazı duyumlar aldım. Eski bir fabrikada çatışma çıkmış , hatta bir düzine ölü varmış."
Kaşlarımı kaldırarak," Şehirde gerçekleşen her kriminal olay benimle ilgili değil. Sonuçta ne senin ne benim etrafımızda dünya dönmüyor."
"Peki madem, öyle olsun. Bu arada silahımı getiridin mi?"
"Hayır. Muhtemelen fazlasıyla silahın vardır. Açgözlülük yapıp herhangi bir şeyin peşine düşme!"
Ağzında geveleyerek , "Herhangi bir şey dediği de silah..."
Duymazdan gelerek, "Sıra sende..." diyerek bakışlarımı Karan'ın gözlerine sabitledim. "Dünkü adamlar kimdi? Umarım sırrımızı afişe etmemişsindir. Değil mi sırdaşım?"
"Ortalığı darma duman ettikten sonra birde bana hesapmı soruyorsun! Senin yüzünden benden şüpheleniyorlar. Adamı öldürmek zorunda mıydın?"diye hiddetle sordu isyan ederek.
"Sınırlarımı zorlmayacaktın. Bu durum senin eserin..." Diye cevap verdim sinir bozucu sakinliğimle.
"Senin peşindeler." Dedi bir çırpıda.
Elim çantamın içerisindeki silahın kabzasını kavrarken," Öttün mü yoksa?"
"Beni sakın bir başkasıyla karıştırma!" Dedi memnuniyetsiz bir şekilde.
"Eeee?" Öfkeli çıkan ses tonuma engel olamamıştım.
"Hepimiz maske taksakta bu piyasada genelde bize benzeyenlerle iş tutarız. Normal hayatta da birçok kez karşı karşıya geldiğimiz için yürüyüşümüzden, ses tonumuzdan birbirimizi tanırız. " Biraz duraksadıktan sonra sözlerine devam etti." Eşlerimizi değiştirdiğimizi görenler varmış. O yüzden yanımda ki kızı sordular. "
Sözünü keserek ,"Ne dedin peki?"
"Alpars'ın eskiden yanında gezdirdiği escortlardan biri diye cevap verdim."
"Ne!" Ses seviyemin yüksek çıkmasına engel olamamıştım. "Sen kafayı mı yedin? Ya o kızı bulurlarsa?"
"Merak etme. Görünüşü sana benzeyen ölü bir kızın ismini verdim." Dedi kendinden emin bir şekilde. Ama hâlâ kafamda oturmayan bazı şeyler vardı. Çünkü henüz verdiği cevaplar beni tatmin etmemişti.
Karan, yüzümde ki şüpheci bakışların ve uzayan sessizliği farkedince sözlerine devam etti." Aybars'ın kızlarından biri sessiz sedasız ortadan kaybolmuştu."
Sözünü keserek lafa girdim. " Sessiz sedasız demeyelimde öldürdüğü kızın adını verdin diyel
m. Doğru mu anladım?"
Karan olumlu anlamda başını sallarken sanki önemsiz bir durummuş gibi hemen konuyu değiştirerek bankın üzerinde ki siyah kumaşlı valize yöneldi. İşte o an yeniden yüzüme çarptı gerçekler. Dünya masumlar için korkunç bir yerdi. Her ne kadar konuyu hemencecik geçiştirsede bu mevzu beni inanılmaz rahatsız etmişti. Kim bilir kızcağız hangi vaatlerle kandırılmıştı, belkide istemediği bir şeye direndiği için öldürülmüştü.
Ben az önceki söylediklerini sindirmeye çalışırken Karan fermuarı çekmiş büyük bir hevesle elini içerisine sokmuştu bile. Eline aldığı tüfeği görünce şaşkınlıktan öylece kala kalmıştım."Bu muazzam bir şey..." dedi sanki elinde bir şaheser tutuyor gibiydi. Görebilmem için bana dönerek bir kaç adım attı. "Winchester 12 kalibre.." diyerek parmağını tetikten çekti. "Bak hatta... Çift tetik.." Parmakları ahşaptan olan kabzasını okşarken üzerindeki gümüş işlemeleri gösterdi.
Karan yeniden bankın üzerinde ki çantaya yöneldi. İçerisinden boş şarap şişelerini alarak İleride ki başka bir banka dizmeye başladı. Yanıma doğru gelirken, "O küçük çantanda taşıdığın tabancalar veya bacağına sakladığın kemik bıçaklar... Onlar sokak serserileri içindir. Benim dünyamda, benimle yürüyüp infazcılara veya jürilere kafa tutacaksan eğer göster marifetlerini. Bakalım ne kadar yeteneklisin...?"
"Al bakalım.." Tüfeği bana doğru uzattığında hâlâ bedenim yere çakılmış bir şekilde hareketsiz öylece duruyordu. O tüfek... Gözlerimi o tüfekten alamıyordum bir türlü.
Rüzgarın serin esintisi tenimden geçip giderken yaprakların hışırtısı doldu kulaklarıma. Vücudumda ki yayılan ürpertiye engel olamamıştım. Geyik... Can çekişirken çıkardığı o yaralayıcı ses zihnimin duvarlarına şiddetle çarpıp durdu. Karan en sonunda tüfeği ellerimin arasına bıraktığında ağırlığı ve metalin soğukluğu ellerime işlemeye başlamıştı bile. Başımı kaldırıp yüzüne bakındım. Bana bir nevi "güç" veriyordu ama bu tüfek benim için mutlak bir dehşetti. Parmaklarım yavaşça tüfeğin sürgüsene ilerledi. Klik.. Sürgünün sesi sanki patlayan bir tüfeğin hafızamdaki yarattığı yıkıcı etkiydi ve bu etki zihnime düşen yeni bir görüntüye sebep olmuştu. Gölün üzerinden esen serin rüzgar bir anda ensemi donduran bir ayaza dönüşüverdi. Namluyu hedefe doğrulturken barut ve metalin kokusu beni direkt çocukluğuma götürdü.
˜
Ayaklarım balçığın içerisine saplanmış hareket etmek için çabalıyordum. Bir yandan küçücük bedenimin üzerinden geçip giden sağnak yağmurun yarattığı dondurucu soğuğa karşı koymaya çalışıyordum. Sırılsıklam su olmuş, beyaz geceliğimin etekleri çamura bulanmıştı ama umrumda değildi. Sadece nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum.
Yine olmuştu... Uyandığımda nerede olduğumu bilmediğim bir yerdeydim. En sonunda ayaklarımı balçığın içerisinden kurtardığımda, batan dikenlere ve küçük çalıları umursamadan yürümeye başladım ormanlığın içerisinde. Her yer aynıydı sanki ya da gecenin karanlığı yüzünden nereden olduğumu anlayamıyordum. Yürüdükçe yürüdüm. Yüzüme çarpan dallara, çıplak bacaklarıma sürülen ısırgan otlarına rağmen yürüdüm inatla. Yinede bu talihsiz halime rağmen yaşamak için inat ediyordum. Bir yandan korkuyla akan gözyaşlarıma karşı umudum, meydan okurcasına savaşıyordu.
Kulakları sağır eden gökgürültüsünden sonra geceyi yaran şimşek ormanı aydınlatıvermişti. Tepede bir düzlükte dama benzettiğim bir karartı gördüm. Belki bir yanılsama, belki bir hayal ürünüydü. Yokuşu tırmandıkça soğuk, boğazımı ve genzimi yakmış öksürmemek için çabalıyordum ama sevinçle birlikte umududuma sıkıca sarılmış, adımlarımı hızlandırmıştım. Dilerdim... O yere gitmememiş olmayı dilerdim. Unuttuğum ama bir şekilde hafızamın hatırlattığı o gece, şahit olduğum en korkunç şeydi.
Hedefim bu şidettli yağmurdan kendimi korumak ve gökyüzü aydınlanana kadar orada beklemekti. Neredeyse tepeyi tırmanmıştım. Büyük uğraşlarla uzun otları aşmaya çalışıyor, parmak uçlarında yükselip oraya ulaştımmı diye bakınıp duruyordum. Ta kii...Ta ki düzlüğe ulaştığımda iki insan selüeti damın önünde karşıklıklı duruyordu. Korkuyla uzun otların arasına sindim. Yağan yağmurdan ötürü gördüklerim gerçek mi diye gözlerimi ovuşturup durdum. Görüşüm her ne kadar net olmasada iki erkek sesi ilişti kulağıma. Ne konuştukları anlaşılmıyordu ama tartıştıkları her hallerinden belliydi.
Bana sırtı dönük olan sarı yağmurluklu adam omzunda asılan bir şeyi eline aldıktan kısa bir süre sonra gökgürültüsü şiddetli bir şekilde peydah olurken karşısında ki beden yere yığılıverdi. Korkuyla dudaklarımın arasında bir nida yükseldi. Sarı yağmurluklu adam arkasını dönerek namluyu benim olduğum tarafa doğrulttu. İşte tam o anda yeniden geceyi yaran şimşek etrafı aydınlattı. Dedem... O dedemdi. Ve birini öldürmüştü. Katildi... Tıpkı benim gibi.
Ben her ne kadar unutsamda hatırlamak istemediğim anılarım zihnimin çukurlarında gömülüydü. Ama... Bedenim unutmuyordu, farkediyordu. Kayıt tutmuştu. Hafızası vardı sanki. Sesler... Kokular...Temaslar... Hepsini hatırlıyordu.
Ceylan...
Her adımımda ayak seslerim karanlık tünelin duvarlarına çarpıp en sonunda bana ulaşıyordu. El fenerim önümü aydınlatırken ölü hayvan leşleri ve üzerlerinde gezinen böcekler son derece mide bulandırıcıydı. Etrafı saran iğrenç kokuya tahammül edemediğim için montumun koluyla burnumu örtmüştüm ama çoktan ciğerlerime işlemişti. Ayaklarımın hemen önünde büyükçe bir kemirgen geçtiğinde yerimden sıçradım korkuyla. "Ne kadar büyük bir fare. Beni bile yer. " Diye söylendim kendi kendime.
Tünelin ilerisinden bir ses yükseldi ağlamaklı bir şekilde. "Kim o? İmdaat! Rehin tutuluyorum. Lütfen yardım edin.."
O eski fabrikadan beri rehin tuttuğumuz adam günlerdir buradaydı. Hayatta kalacak bir şekilde yiyecek veriyor ve konuşması için şiddetli bir şekilde hırpalıyorduk. Ama adam asla konuşmuyordu. Bunca yıllık hayatımda bu kadar iradesi kuvvetli bir adam görmemiştim. Öyle ki böyle leş bir yerde bu kadar süre kalması inanılmazdı. Bir süre daha ilerledikten sonra el fenerini duvara zincilenmiş adama doğrulttum. Işıkla birlikte gözleri kamaşırken elleriyle yüzünü kapadı.
"Bak seni burada tutmaktan menun değilim. Ya konuşursun ya da bu pisliğin içerisinde ölüp gidersin. Hatta kimse cesedini bulamaz." Diye söylenerek sırtımda ki çantayı çıkardım.
"Allah sizin belanızı versin!" Diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.
Bıkkın bir şekilde nefes vererek," Lütfen kafamı şişirme. Zaten yeterince zayıfladın gücün kalmadı. Bağırırken ölmek mi istersin?" Feneri çantanın içerisine doğrultarak ,"Bakalım bugün menümüzde ne var?" Daha sanra adamı göremebilmek için yeniden ona doğrulttum, "Bak bugün menü bol bereketli. Bunun şerefine bir kaç bilgi çıtlatırsın olur mu? Yoksa eğer yine bugün az bir şeyle yetinirsin."
Yeniden zivanadan çıkarcasına bağırarak, "Benim bir şey bildiğim yok! Yook! Daha ne kadar söyleyeceğim. Bazen genç güzel kızları yanımıza alırız. İşimizi gördükten sonra bırakırız."
Sinirlerime hakim olamayarak bende bağırmaya başlamıştım. " Kes lan! Yalanlara karnım tok benim. Sizin çeteyi çok iyi bilirim ben. Büyüklerin getir götürünü yaparsınız. Mal, silah, insan kaçakçılığı.. Ne ararsan var sizde ve bunca zamanda yaptınız. " Nefeslenip duraksadım. Sakinleştikten sonra sözlerime devam ettim." Size kim emir verdi? Hadi cevap ver... Ne sen yorul ne ben... Hadi konuş!"
Adam, söylemek söylememek arasında gidip gelirken yavaşça dudaklarını araladı ama kısa bir süre sonra bütün dikkati kaybolmuştu.. Boşluğa bakıyor ya da daha doğrusu transa geçmiş gibiydi. "Heyyy! Sana söylüyorum." Diye çıkıştım istemsizce. Göz bebekleri giderek küçülürken omzumun üzerinden bakınmaya başladı.
Vücudum gerginlikten kasılırıken son derece huzursuz hissetmeye başlamıştım. Garip... Adam ani bir şekilde yerinden sıçrayınca bende istemsizce sıçramıştım. O duvarın dibine doğru çekilerek kollarıyla bacaklarını sardı ve ardından ileri geri sallanmaya başladı. Yavaşça yerden doğruldum çantayı sırtıma geçirdim. Geriye karanlığa doğru bakındım nedense ama hiçbir hareket yoktu.
Garip... Açığa alınmadan önce bir katilin sorgusunu izlemiştim. Görev yaptığım süre boyunca karşılaştığım en korkuç insandı. Gerçi insan denmezdi. O bir canavardı. Kurbanlarını son nefesine kadar hayatta tutuyor. Ne kadar acı çekerek ölürse o kadar tatmin olurdu. Ona göre iyi ve masum insanlar yoktu. Öyle ki bir bebeğin bile günahkar olduğuna inanıyordu. Her ne kadar ait olduğu yere, parmaklıklar ardına gönderilse de bana ve görevdeki arkadaşlarım bir şeyin eksik olduğunu düşünüyordu. Tıpkı kurbanları gibi acı çekerek ölmeliydi. Ama kanunlar ve ne yapılması gereken belliydi. Yine de bir şeyler eksikti işte.
Adam inim inim ağlamaya başladığında gözlerimi karanlıkan alıp ona döndüm. " Onca gün kafayı yemedin şimdimi yani?" Elimde ki yemek dolu poşete önüne fırlattım. Ama asla oralı olmadı. "Her neyse... Sana bugünlük bir güzellik yaptım ama yarın kendine gelirsen iyi esersin." Gitmek için geriye döndüğümde adamın sesiyle irkilere duraksadım.
"Duymuyor musun?"
Durup dinledim bir süre... Aslında ağırdan bir ses geliyordu. Sürtünme sesi... Sanki biri elinde uzunca bir zincir almış sürüklüyor gibiydi. Elimde ki feneri tünelin ucuna karanlığa doğru tuttum. Hiçbir şey yoktu. Bir süre sonra fenerin ışığı kesik kesik yanmaya başladı en sonunda söndü. Karanlık...
"Geliyor..." Dedi adam kısık sesle. "Şeytan geliyor..."
El fenerini salladıktan sonra bir kaç kez dürttüm. "Hay aksi..." Şarjı bitmiştir herhalde diye panikle arka cebimde ki telefonuma uzandım. O an bir şey farkettim karanlığın içerisinde. Işık yansımaları ve ardından ayak sesleri.. Biri geliyor... İclal mi diye düşündüm ilk önce ama her geldiğinde veya geleceğinde haber veriyordu. Yoksa takip mi edilmiştim? İclal'e haber vermeliyim diyerek hızlıca telefonumu elime aldım lakin yer altında olduğumuz için sinyal yoktu.
Zincir sesleri giderek yükseliyordu. Diğer elim belimdeki silaha ilerledi hızlıc. Tek bir çit bile çıkarmıyordum. Sadece sese odaklandım. Burada ölmek istemiyordum. Bir kaç defa çakmağın fitili ateşlenir gibi sesler işttim. En sonunda havada süzülen bir kıvılcım seçti gözlerim. Kıvılcım söndiğinde havada süzülen nokta halinde bir köz farkettim. O sigara mı yakmıştı?Dursaksadı bir anlığına elimde ki silahı tam karşıya doğrulttum. "Kimsin sen?" Sesim tünelde yankılanıp durdu. Korkudan tüylerim diken diken olmuştu. Hem karanlık hemde labirent gibiydi bu tüneller. En çaresiz anımdan yakalamıştı. Her ne kadar korksamda güçlü durmak ve sonuna kadar mücadele etmem gerekiyordu. Sözlerime devam ettim. "Silahım var!"
Ufak bir tıkırtıdan sonra büyük bir gürüldü koptu ve hemen ardından tepemde bir ışık yanıverdi. Burada ışık mı vardı? Zincir ve ayak sesleri yeniden yükseldiğinde tekrar karşıya alacakaranlığa doğru bakındım. Hemen hemen benim boylarımda kapüşonlu biri geliyordu. Baştan aşağıya simsiyah giyinmişti herhalde çünkü karanlık kıyafetlerini kamufle ediyordu. Adım adım yaklaştıkça tanıdık bir şeyler sezdim. Tanıdık ama korkutucu..O İclaldi..
"Sesleniyorum neden cevap vermiyorsun?" Işık tam tepeden vurduğu için kapşonu yüzünü gölgeliyordu ve bu onun tatlı simasını maskelemişti. Sanki etrafında onu çevreleyen insana gerginlik veren güçlü bir aura vardı." Burada ışıkmı varmış. Neden ban söylemedin? Bu kadar çileyi çekmezdim." Önümden geçerek adama dönük bir şekilde yere çöktü. Bugün sessizdi. Çok konuşkan birinsan olmasada bu kadar suskun olması hayra alamet değildi. Bir gariplik vardı. Bir şey olmuştu ama ne?
"Hey sana söylüyorum.!" Görmezden gelinmekten hiç hazetmezdim.
"Keyfim yok.." dedi düz bir sesle. Silahı belime yerleştirerek," Onu farkettim.."
İlk karşılatığımızda ve korucu evinde bana bıçakla saldırdığında onu böyle görmüştüm. Soğuk ve mimiksiz... Bu anlarında insanı insan yapan herhangi bir canlılık yoktu. Ve o anlarda sadece katillerin yanında hissedebileceğiniz bir aura farkedersiniz. Aslında sadece ahlaki yönden kendilerini tamamlamış insanların vicdani duygulardan yoksun katillerin yanında sinir sistemi gergin ve huzursuzdu.. Çünkü beden hayatta kalma mekanizmasını devreye sokuyordu. Adrenalin...
"Sadece bir kere soracağım. Sende sadece bir kere cevaplayacaksın..." Dedi İclal sakin bir dille adama. Adam, ileri geri sallanıp duruyordu. En sonunda gözyaşları içerisinde başını kaldırdı ve İclal'e bakındı. Aslında oldukça acınası gözüküyordu. Kim bilir belkide gerçekten de anlattığı gibiydi.
"Bilmiyorum." Dedi hıçkırarak ve ardından İclal'in önünde kapandı." Bağışla beni...Ne istersen yaparım. Köpeğin olurum." Nedense yüreğim sızlamıştı. Durup düşündüğümde bu yaptığımız şey insanlık dışıydı. Böyle bir yerde aç bırakarak ve pisliğin içersinde konuşmasını bekliyorduk. En azılı süçlüların bile en temel ihiyacı olan yemek içme ve barınma ihtiyacını elinden almıştık. İclal yerden doğruldu. Oldukça sessizdi ve bu sessizliği beni inanılmaz strese sokuyordu.
" Ona yemek mi getirdin?" Diye sordu en sonunda sessizliği bozarak.
"Evet çünk-" lafım patlama sesiyle bölündüğünde korkuyla yerimden sıçradım. Ne olduğunu anlamak için sıkıca yumduğum gözlerimi açtım panikle. Adamın gözleri açık, anlı delik hareketsiz bir şekilde yere düşmüş, arkada ki duvarın bir kısmına kan sıçramıştı. Bakıp bakıp durdum bir süre çünkü idrak edebilmem uzun sürmüştü.
""Niye öldürdün adamı? Gerek var mıydı buna ?" Diye bağırdım kendime geldiğim an.
"Kol kola buradan çıkmayacaktık herhalde. Kimliğimiz afişe mi olsun?" Diye söyledi sinir bozucu sakinliğiyle. "Ama böyle de olmamalıydı." Diye söylendim inatla. Aslında oldukça haklıydı ama bir katilin yanımda bu kadar kolay cinayet işlemesi garipti ve ne tepki vereceğimi bilemiyordum. Babamın ve senelerce akademiden öğrendiğim bunca şeye tersti.
"Bir köpek gibi kafeste tutulduğunu ne çabuk unuttun sen! " Bana bir kaç adım attığında ancak yüzünün geri kalanını ve gözlerini görebilmiştim. Gözlerinde gördüğüm tek şey öfkeydi. Yakınlaşsam beni içine çekecek bir bataklık gibiydi.
"Söylesene babanın katilini yakaladıktan sonra pışpışlayıp kodese koymayı mı planlıyorsun?" Dedi dahada yakınlaşarak. "Ne kadar acınası...Baban duysa kemikleri sızlardı."
"Benimle böyle konuşamazsın haddini bil! Bir daha babamın adını ağzını alma! Alırsan..." Dedim sinirle.
Gülümsedi. "Alırsam...?"dedi fısıldayarak. Gözleri sağ elime doğru kaydı. O an farkettim elim belimde ki silaha gitmişti.
Ne yapıyordum ben? Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez halde kala kalmıştım.. İdealim ve çıktığım yol birbirine tezattı. Gözlerim tekrar hareketsiz yatan bedene kaydı ardından İclal'in yüzüne... Söyledikleri hâlâ kafamın içerisindeydi. Aslında uzun zamandır büyük bir karmaşa yaşıyordum ancak şuan farkedebilmiştim. Darmadağın olan düşüncelerim ve duygularımı hangi tarafa koyacağımı bilemiyordum. En sonunda İclal'i geride bırakarak hızlı adımlarla tünelin içerisine karanlığa karışıverdim.
Bir süre sonra merak duygusuyla bir anlığına geriye dönüp İclal'e bakındığımda ise o çoktan cesedi ateşe vermişti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 621 Okunma |
85 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |