90. Bölüm

LXI - KADERİN KESKİN RÜZGÂRI

Sultan Çakır
sultanakr

Helüüü, uzun bir süreden sonra biz geldik. Nasılsınız? Umarım iyisinizdir.

Bölüm sonrası aşağıda buluşalım...

Oy ve yorumlarınızı lütfen eksik etmeyin;

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Benden Sonra, Rıza Tamer

Haydar Haydar, Can Gox

Keskin Bıçak, Sezen Aksu

Sana Yıldızları Ödediğimden, Bengü Beker

🕊️

LXI

Leyla, dizine yatırdığı oğlu Miko’nun saçlarını okşadı.

“Gökyüzünün toprağa en yakın olduğu, yıldızların çoban ateşi sanıldığı zamanlarda, suyu şifalı bir pınar akardı. Adına 'Gümüş Pınar' derlerdi. Çünkü suyu, ay ışığı vurduğunda, etrafa gümüş gibi parıltılar saçardı. Ancak bir gün, dağın ejderhası uyanıp pınarın başına bir kara bulut çekmiş ve suları kurumaya yüz tutmaya bırakmış.

Pınar kurursa, tüm vadi, tüm canlılar ölecekmiş. O sırada, sürüsünü güden genç bir çoban, Mervan, buna dayanamamış. Elinde sadece sazı ve söyleyeceği bir türküsü varmış. Bilirmiş ki, ejderhanın kara bulutunu ancak saf bir yürekten çıkan bir ezgi dağıtabilirmiş.

Mervan, her gece pınarın başına gidip, türküsünü söylemeye başlamış. Türküsü, dağlardaki rüzgârın, kuşların kanat çırpışının ve akan suyun şarkısıymış. Her notasında vadi biraz daha canlanıyor, kara bulut biraz daha inceliyormuş. Ama ejderha her seferinde onun rüyalarına girip, 'Vazgeç,' diye fısıldıyormuş, 'Yalnızsın, gücün yetmeyecek.'

Mervan, o gece, en güzel, en içli türküsünü söylemeye başlamış. Tam bulut dağılmak, ayın ışığı Gümüş Pınar'ın sularına ilk kez vurmak üzereyken..."

Leyla, bir an için gözlerini oğlunun yüzüne indirdi ve uyuyakaldığını gördü. Masalın geri kalanını ne Leyla anlattı ne de Miko duydu. Leyla, yarım kalan masalın devamını anlatmak için, yarına gözlerini yumdu.

Ve bir daha o ‘yarın’ hiç gelemedi.

Bu masal, Caner ile Mete on yaşındayken;

Alparslan Çakır tarafından anlatılmış bir masaldır.

🕊️

Asena Eyşan Çakır, Ağzından

Ölüyordum.

Karşımda dikilen adamın yüzü, sırtımdan aşağı süzülen soğuk ter gibi sırılsıklamdı. İri, ağır damlalar yanaklarından aşağı süzülürken, gözlerini sıkıca kapattı. Elindeki silah, onun titreyen iradesi gibi sallanıyordu. Parmakları, soğuk çeliğin üzerinde bir türlü karar kılamıyor, tutunamıyordu.

Ölecektim.

Ağlayan bebeklerin sesi incecik, insanın içini oyan bir ağıt gibi sızıp geldiler duvarların arasından. Aç, susuz, korkuyla tir tir titreyen minik ciğerlerden çaresiz feryatlar yükseliyordu. Sertçe hareket eden sandalyenin tıkırtıları, onların çığlıklarına karışıyordu. Her biri, bu mezarda sırtıma binen bir hançer gibiydi. Bu seslerin bitmesi gerekiyordu. Birimizden biri susturulmalıydı.

Ölmeliydim.

Bu yolu farkında olmadan kendim seçtim, pişman değildim.

Gözlerimi, karşımdaki yüze, ıslak göz kapaklarına dikerek, boğazımdan yırtılarak çıkan bir sesle tükürdüm sözleri:

"Yap artık şunu!"

Sandalyesini hınca hınç hareket ettiren Mete’nin sesi, silah sesine karıştı.

“HAYIR!”

-264 SAAT ÖNCE-

Selçuk Ege Turalı, Ağzından

Uyanış, her seferinde aynı kabustu.

Gözlerimi açtığım o ilk saniyede, her şey normalmiş gibi gelirdi. Sonra hafıza, bir bıçak gibi saplanırdı zihnimin kemiğine. Boş yastığı, koridordaki sessizliği ve artık asla duyamayacağım o kahkahayı bana hatırlatırdı. O karanlık odada, kaybettiklerimin hatırasıyla ve her gün yeniden doğan bir nefretle silaha çevrildiğim o an, yataktan kalktığım an olurdu.

Ben, şarjörü intikamla doldurulmuş bir silahtım.

Bağlı olduğum soğuk metal sandalyenin sertliğini hissediyordum. Hava nemli ve küf kokuyordu; terkedilmiş bir endüstriyel yapı olmalıydı. Sonra yankılanan ayak sesleri... O yaklaşıyordu.

“Sen de amma uykucu çıktın be.”

Sesi, yılanın tıslaması kadar soğuk ve kaygandı. Göz bağım çekildi. Işığa alışan gözlerim, önce siluetini gördü. Sağ gözündeki beyaz, hissiz gözüne nazaran diğer gözü hareketliydi. Yüzündeki ifade ise deneysel bir cerrahın soğuk merakı kadar insansızdı. Etrafımda dolanırken bakışlarımı olduğum alanda gezdirmeye başladım.

En son kaza yaptığımızı ve Mimba’nın bizi kaçırdığını hatırlıyordum. Mimba’nın beni bayıltmadan hemen önce gördüğüm yüzü hatırladım. Alperen? Alperen, en son yaralıydı. Başımı kaldırmaya çalışarak ayrıntılı bir şekilde etrafımı taradım. Alperen, neredeydi?

“Alperen nerede?” diye dişlerimin arasından tısladım. “Ona ne yaptınız? Sen nasıl çıktın o hücreden?”

Elias Farouq, sorduğum soruya cevap vermeden sırtını tuttuğu sandalyeyi önüme doğru sürüklemeye başladı. Sandalyenin yere sürtünürken çıkarttığı gıcırtılı ses, gürültülü bir şekilde yankılanmaya başladı. En sonunda önüme bıraktığında, bacaklarını açarak sandalyeye ters bir şekilde oturdu ve elleriyle sandalyenin sırt kısmını kavradı.

“Bir efsaneyi bitirmek için buradayım,” dedi ve dirseklerini sandalyenin sırt kısmına yaslayarak göğsünü sandalyeye yaklaştırdı. Yüzümü izledi. “Asena Gündüz’ü bana vermemek için direnen ve sonucunda eşini ve çocuğunu kaybetmeye mahkûm olan, Selçuk Ege Turalı. Sana o gün bir seçenek verdim, ama sen yanlış olanı seçtin.”

Bağlı olduğum sandalyedeki ipleri, canımın acıması pahasına çekiştirdim.

“Kes sesini!” diye tükürdüm sözlerimi. Elias, çırpınmam sonucu ona doğru yaklaşan sandalyemden dolayı dirseklerini sırt kısmından çekti ve dizlerinin üstüne koydu.

Sandalyede çırpınırken sözlerime devam ettim.

“Ben hiçbir zaman yanlış olanı seçmedim! Sana, Asena Gündüz’ün yerini söylesem bile, o gün onları öldürecektin! Bu, yalnızca bir bahaneydi.”

Elias Farouq, dudaklarının kenarında zehirli bir gülümsemeyle durdu. O tek canlı gözü, bir yılanın avını sarmalayışı gibi soğuk ve sabırla üzerimde gezdirdi.

"Öngörülü olmuşsun, Selçuk Ege," diye fısıldadı adeta. "Doğru. Onlar, senin zaafının birer kanıtıydı. Her zaaf ise, bir düşman için sömürülecek zayıf bir noktadır. Ben sadece işimi yaptım."

İçimdeki öfke, ciğerlerime dolan küflü havayla birlikte zehre dönüşüyordu. Gözlerimi sinirle kapatıp "Alperen nerede?" diye tekrar soludum, sesim bu sefer daha kırık, daha aciz çıktı. Onun bir zarar görmesi, taşıyabileceğim son şey olurdu. Gözlerimi açıp Elias’a baktığımda Elias, gözlerini devirip dik durmaya çalıştı. Hoş, omurgasız bir insan, ne kadar dik durabilirdi ki?

“Ayak bağı olmaması için geride bıraktık. Senin değer verdiğin o askercikler belki de onu çoktan bulmuşlardır,” kaşlarını kaldırdı. “Belki de leşini almışlardır.”

Her kelimesi, göğüs kafesime inen bir balyoz gibiydi. Ağzımın kenarından sızan kanın metalik tadını hissediyordum. Dişlerimi o kadar sıkmışım ki çenemin sızladığını hissettim. İçimden bir ses Elias’ın yalnızca benimle işi olduğunu, Alperen’i de dediği gibi orada bıraktığını vurgularcasına zihnime kazıyordu. Peki tamam, öyle olsa bile neden ben buradaydım?

İçimdeki öfke, donmuş bir göl gibi buz tuttu.

"Benden ne istiyorsun?"

Yenilgiyi kabul etmek, bir dostun ölümünü kabullenmekten daha az acıtıyordu.

Elias Farouq, zafer dolu o tek gözüyle, pes edişimi bir kayıt cihazı gibi kaydetti. Yavaşça cebinden tuşlu bir cep telefonu çıkardı ve önüme doğru fırlattı. Telefon, tozlu zeminde kayarak ayaklarımın dibinde durdu.

"Çok basit," dedi. Elias Farouq, ağır ağır ayağa kalktı. Sandalyeyi kenara iterek önüme, yüzüme çok yakın bir mesafeye geldi. O soğuk, ölü göz bile sanki için için yanıyor gibiydi. "Asena Gündüz'ü ara. Ona güvende olmadığını söyle. Seni alması için bir yer ve zaman belirle. Gerisini bana bırak."

Bakışlarım telefon ile onun yüzü arasında mekik dokudu.

“Ölmeyi tercih ederim,” dedim, hiç düşünmeden.

Elias Farouq, cümlemi önemsemeden ve ona atılabileceğimi bildiği hâlde dizlerini kırdı ve önümde çömeldi.

“Asena Gündüz’ün ve Mete Mert Çakır’ın bebekleri dünyaya geldi.” Gözlerimin büyüdüğünü hissettim. “Şimdi, sana tekerrür edecek bir seçim hakkı daha sunuyorum, istihbaratçı. Asena Gündüz’ün bana gelmesini sağla, bende çocuklarına dokunmayayım.”

O an, hayatımın en ağır seçimiyle yüz yüze geldim. Geçmişte, onu korumak uğruna her şeyimi kaybetmiştim. Şimdi ise, onun ailesini kurtarmak için onu feda etmem isteniyordu.

Ben, şarjörü intikamla doldurulmuş bir silahtım.

Ve silahlar, eninde sonunda patlardı.

Elias, “Seç, Selçuk Ege Turalı,” dedi. “Hemen, şimdi, Asena Gündüz’ü ara ve buraya gelmesini bekle. Ya da umursama. Ailesini, gözlerinin önünde kaybetmesini izle.”

😡

6 Aralık 2022 / Şırnak

Asena Eyşan Çakır, Ağzından

Tarih, acımasız bir tekerlektir.

Her dönüşünde aynı çığlıkları ezer geçer. Sayfalarına sızan kan, her defasında farklı bir mürekkeple yazılmış izlenimi verir ama kokusu hep aynı kalır. Bu toprakların taşıdığı her yara, bir diğerinin aynasıdır. İnsan hep aynı hatalara düşer, hep aynı acıları yaşar. Sanki zaman bir kader çarkı gibi döner durur.

Biz, bu çarkı kırmak için buradaydık.

Yonca, elindeki bezi sallayarak önümden geçerken Suna teyzenin kucağındaki Güneş’e doğru gülümseyerek eğildi. Ferdi amca ise, kucağına oturttuğu Eyüp ile oynuyordu. Toprak Luna, Dirvana’nın kucağındaydı, Bilge Kaan ise Gülhatun ninenin.

Hastaneden ayrıldıktan hemen sonra ilk işimiz, Ferdi amca ile Suna teyzeyi, Şırnak’a getirmek olmuştu. Dirvana ile Gülhatun ninede onlarla gelmişti. Şimdi burada, lojmandaki evde toplanmıştık. Tarihin mürekkebi hep aynı koksa da biz bu sayfaların arasına, kokusunu bir sonraki nesle taşıyacak birkaç çiçek yaprağı saklıyorduk.

Mete'nin kalçası, oturduğum tekli koltuğun koyu ahşap kolçağına, bir geminin iskeleye yanaşırken halatlarını sıkıca bağlaması gibi yerleşti. Sağ elimin avuç içini, onun sol bacağının üzerine, dizinin hemen üstündeki kaslı düze usulca bıraktım. Sanki orası, dünyanın en kadim ve en güvenli toprağıydı; fırtınaların şekillendirdiği, zamanın aşındırdığı, ama her daim dayanak olan bir kaya kütlesi.

Mete, elini benim elimin üzerine, üst üste, bir katman daha örter gibi yerleştirdi. Onun ellerinin sıcaklığı, derimin altından geçip damarlarıma karıştı. Avuçlarında ve parmaklarının dip eklemlerinde belirgin olan damarlar, mavi yeşil nehir yatakları misali, benim elimi bir kök ağı gibi sardı, kapladı. Sanki iki bedenin sınırları eriyor, deri, kemik ve kan, aynı topraktan filizlenmiş iki ağacın birbirine dolanmış kökleri gibi kaynaşıyordu. Bu temas bir sığınak değil, bir bütünleşmeydi; parçalanmış bir mozaiğin, görünmez ellerle tekrar bir araya getirilme çabasıydı.

Dudaklarında, bir sabah sisinin buğusu kadar ince ve geçici bir tebessüm vardı. Gözleri, odanın diğer ucundaki canlı bir resme, bebeklerimizin oluşturduğu o minyatür evrene sabitlenmişti. Orada, Dirvana'nın kucağında uyuyan Toprak Luna'nın göğsünün inip kalkışını, Gülhatun ninenin kollarında Bilge Kaan'ın elinin yaptığı küçük, rüyamsı hareketi izliyordu. Her nefes alışında, kendi göğsünün hafifçe yükseldiğini, ellerinin altında hissedebiliyordum.

Tam o sırada, Eyüp'ün çocuksu, berrak sesi havayı yardı. Sol eli, bir şövalyenin kılıcını çekesiye uzandı, minik bebeklere işaret etti. "Baba, ben ne zaman onlarla oyun oynayacağım?"

Soru, odanın sıcak havasında balon gibi süzüldü ve her yüzde bir gülümseme patlamasına neden oldu. Kahkahalar, bir şelalenin şırıltısı gibi yükseldi. Ferdi amcanın yüzü, sevecen bir alayla ışıldadı. Eyüp'e döndü, gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar derinleşti.

"Oğlum," dedi, "daha onlar çok küçük. Henüz oyun oynayacak yaşı bırak, kendi hallerine yaşama tutunamazlar bile."

İşte o an. O cümle. İçimde devrilen sadece bir dağ değildi. Sanki bütün bir kıta, yerinden oynadı. Göğsümün ortasında, ani ve şiddetli bir boşluk açıldı; dipsiz bir kuyu, soğuk ve karanlıktı. Nefesim, boğazımda bir yumruya dönüştü. Göz ucuyla, elimi ve bacağını saran o kök ağının kaynağına, Mete'ye baktım.

Tebessüm, buhar gibi uçup gitmişti. Dudakları, artık düz, sıkı bir çizgi halini almış, taşa kazınmış gibiydi. Yüzünde, bir heykelin soğuk ciddiyeti vardı. Gözleri doğrudan bana dönmüştü. İçindeki buzul mavisi erimiş, yerini fırtına öncesi gökyüzünün o kurşuni, elektrik yüklü ağırlığına bırakmıştı. Bakışları bir soru değil, bir yüklenişti. Bir sığınak değil, bir aynaydı.

O anda, benim içimde devrilen dağın enkazını, göğsümde açılan o karanlık kuyunun derinliklerini, orada, onun irisinde görüyordum. Bacağının üzerindeki elleri, aniden bir mengeneye dönüştü; sıkılmadılar, ama öyle bir sabitlikle orada durdular ki, altındaki elimin her zerresini, her hatırasını, her korkusunu hissediyordum. Sessizlik artık sadece bir boşluk değil, doldurulması imkânsız, ağır, titreşimli bir maddeydi. Ve biz, o maddenin tam ortasında, birbirimize kenetlenmiş, nefes almaya çalışan iki can idik.

Eyüp, Ferdi Amca'nın sözlerini, dünyanın en önemli sırrını açıklıyormuşçasına ciddiyetle dinledi. Minik, kum rengi kaşları, bir martının kanat ucu gibi hafifçe birbirine yaklaştı, alnında henüz keşfedilmemiş düşüncelerin gölgeleri oynaştı. Zihninde, küçük olmak ve oyun oynamak kavramlarını tartan görünmez terazilerin çıkardığı sessiz tıkırtılar neredeyse duyulabilirdi.

Bir süre düşündükten sonra kafasını anlamış gibi sallayarak Ferdi amcanın yanağına yanağını yasladı ve onları izlemeye devam etti.

Tam o sırada Kubilay, bir gölge gibi sessizce içeri süzüldü. Elindeki pirinç tepsi, üzerinde ince belli nar kırmızısı bardaklarla, hafifçe şıkırdıyor, içindeki demli çayın buharıyla odanın kokusunu amber ve nane karışımı bir esintiyle dolduruyordu.

Tepsiyi, ortadaki ceviz sehpaya, bir hazineyi yerleştirircesine dikkatle bıraktı. Doğrulurken, omuzlarındaki genişlik odanın ışığını bir an kesintiye uğrattı. Gözleri, köşede sessizce oturan Osman'a kaydı. Sesini, alçak ama odanın her köşesine ulaşan bir çağrı gibi yükseltti: "Deniz’den haber var mı Osman?"

Deniz, Alperen’in getirilmesiyle Ayda ile hastaneden kalmıştı. Hem Ayda’nın yanında durup ona güç oluyordu hem de korunmalarını sağlıyordu.

Osman'ın gözleri anında bana doğru fırladı, yardım arayan, bir köprü kurmaya çalışan bir bakıştı. Ama köprüyü kuran o olmadı.

Kolçağımıza yaslanmış Mete, boğazını temizledi. Tüm dikkatleri, bir mıknatıs gibi üzerine çekti. Başını hafifçe Kubilay'a çevirdi, dudaklarında artık hiçbir iz kalmamış o eski tebessümün hayaletinin gölgesi vardı sadece.

"Deniz’in nöbeti var ya Kubilaycığım?" dedi. Ses tonu, ipek kadar yumuşak ama altında çelik kadar sağlam bir ima taşıyordu; bir kapıyı usulca kapatan, ama kilidinin sesini herkese duyuran bir tondu. Her kelime, havada kristalden bir perde örüyor, sorunun arkasındaki merakı nazikçe ama kararlılıkla geri itiyordu.

Kubilay, anında anladı. Göz ucuyla bana baktı; bakışında bir özür, bir dayanışma, derin bir anlayış vardı. Gözlerini hızlıca kırpıştırdı, sanki "Tamam, sustum" der gibi. Sonra, hiçbir şey olmamış gibi, Suna teyzenin yanına doğru süzüldü. Orada, kızını izleyerek, odanın görünmez bir parçası olup çıktı.

Kubilay'ın üzerindeki sabit ve biraz tedirgin bakışlarım, Eyüp'ün ansızın bir kelebeğin kırık kanat çırpınışı gibi harekete geçmesiyle dağıldı. Ferdi Amca'nın kucağından, son derece ciddi ve maksatlı bir ifadeyle kaydı. Küçük, çıplak ayakları halının üzerinde sessiz adımlarla ilerledi, bana doğru bir çekim gücüyle çekiliyordu. Hafif bir hırıltıyla, bir yavru hayvanın sığınağa sığınışı gibi kucağıma tırmandı, yerleşti. Bir süre kıvranarak kendine mükemmel bir pozisyon buldu, sırtını göğsüme iyice yasladı. Sonra, o minik başını yana çevirdi ve kaşlarının altından, gölgeli, derin bakışlarla Mete'yi süzmeye başladı.

Bu bakış öyle yoğun, öyle sarsıcı bir ciddiyet taşıyordu ki, odadaki tüm konuşmaların sesini emen bir sünger gibiydi. Mete, önce direndi, kâğıt gibi ince bir surat ifadesiyle karşılık verdi. Ama Eyüp'ün gözlerinden yayılan saf, sorgulayıcı ışınlara dayanamadı. Sonunda kaşlarını, şaşkınlık ifade eden bir kemer gibi yukarı kaldırdı. Dudaklarında, zoraki bir eğlenceyi barındıran hafif, çelikten bir gülümseme belirdi.

“Ne oldu paşam?” diye sordu, sesi bal gibi yumuşak ama içinde ince bir alay karışımı vardı. “Bir yanlışımı mı yakaladın yine?”

Eyüp, gözlerini kısmaya devam etti. Bakışları bir dedektifin merceği kadar keskindi. Sonra, kuşku dolu, yavaş çekimde akan bir cümle döküldü dudaklarından: “Sen…” dedi, her heceyi tartarak. “Sen bugün hiç bağırmadın.”

Odanın içindeki sessizlik patladı ve yerini bir anda fokurdayan, coşkulu bir kahkaha tufanı aldı. Gülhatun ninenin çıtır çıtır gülüşü, Suna teyzenin kısık, müzikal kahkahaları, Kubilay'ın boğuk kıkırdamaları havada birbirine karıştı. Mete, gözlerini öyle bir büyüttü ki, lacivert irisleri neredeyse beyazlarında kaybolacak gibi oldu. Sanki dünyanın en büyük, en haksız iftirasına maruz kalmıştı.

“Ben bağırmıyorum ki?” diye hemen atıldı, savunmaya geçen bir komutan edasıyla. Sesini, göstermelik bir masumiyetle yumuşatarak ekledi: “Benim sadece sesim kalın. Ayrıca sesimin kuvveti de kimseyi etkileyecek kadar gür değil.”

Tam o sırada Kubilay, elindeki çay bardağını yudumluyordu. Cümleyi duyunca, içtiği çay yanlış borudan gitmişçesine boğulur gibi oldu, gözleri yaşardı. Öksürerek, sesini bulmaya çalıştı: “Hı hı, tabii. Komutanımın desibel ile arası iyidir.”

Eyüp, küçük kafasını bana çevirdi, kocaman, sorgulayıcı gözlerini dikti. “Desibel ne demek?”

Ona doğru eğildim, dünyayı açıklayan bir bilge gibi. “Ses seviyelerinin ölçü birimi.”

Ben açıklama yaparken, Mete, Kubilay'a doğru, yarı şaka yarı ciddi bir tehditkâr tavırla baktı. “Kubilay, ayağa kaldırma beni,” dedi. Mete’ye gözlerimi açarak baktım.

“Bebeler var, ayıp. Bir de baba olacaksın,” dedi, Kubilay.

Tam o sırada, kucağımda oturan Eyüp, birden canlanan bir yavru kuş gibi çırpındı ve bağırdı: “Bende baba olmak istiyorum!”

Cümle, havada asılı kaldı. Bir anlık şaşkın, komik, hüzünlü bir sessizlik oldu. Tüm bakışlar, bu küçük adamın üzerinde toplandı. Gözlerimi, ciddiyetle bana bakan Eyüp'e indirdim.

Ama cevabı ben vermedim. Kubilay ve Mete, aynı anda, aynı düşünceyle ağız birliği etmişçesine patladılar: “Sen büyü de gel aslan parçası!”

Kahkahalarımız birleşti. Ben, gülerek Eyüp'ü kollarıma daha sıkı sardım. O ise, kollarımın arasından bir yılan balığı gibi kayarak sıyrıldı. Yere atladı, minik ellerini beline koydu ve göğsünü ileri çıkararak dikleşti. “Ben büyüdüm artık,” diye ilan etti, sesi küçük bir borazan gibiydi.

Mete, ona doğru eğildi, yüzünde tamamen şeytani bir sırıtış vardı. “Ufal da cebime gir bücür.”

Eyüp'ün gözleri, şaşkınlıktan ve onur kırıklığından yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Hemen kaşlarımı çattım ve Mete'ye döndüm. Omzuna, ciddi bir uyarı niyetine, sertçe bir yumruk indirdim. “Çocukla düzgün konuş,” diye azarladım ona bakışlarımı dikerek.

Vuruşumun şiddetiyle Mete, olduğu yerde hafifçe sendeledi, şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Eyüp ise hâlâ ellerini belinde, Mete'ye meydan okuyan bir asker gibi dik dik bakıyordu. “Ben bücür değilim,” dedi, sesi bu sefer küçük ama çelik gibi sertti. Sonra, göğsünü daha da kabarttı: “Ben asker olacağım!”

Mete, kaşlarını tekrar kaldırdı, bu sefer gerçek bir ilgiyle. “Hadi ya? Ne askeri olacaksın bakalım?”

Eyüp bir an düşündü. Zihninde türlü türlü üniforma, madalya ve kahramanlık sahnesi geçiyor olmalıydı. Sonra, parmağını gururla, kalbinin üzerine, tam göğsünün ortasına bastırdı ve yargılayıcı bir bakışla Mete'yi işaret etti: “Senin gibi bağıran asker olmayacağım ama.”

Bu son darbe, patlamaya hazır bir barut fıçısına atılan kibritti. Oda, bir anda kontrol edilemez, gürültülü, yürek ferahlatıcı bir kahkaha seliyle doldu. Kubilay, yanında oturan Yonca'ya sarılarak neredeyse ikisini de yere yuvarlayacaktı. “Komutanım,” diye haykırdı gözleri yaşararak, “çocuğun gözünde bile sabıkalısın!”

Mete, sonunda, yenilgiyi kabul etmiş gibi ellerini havaya kaldırdı. “Tamam. Tamam!” diye bağırdı, yüzünde yenilginin getirdiği bir rahatlama vardı. “Resmen evdeki herkes tarafından linç edildim.” Sonra bana döndü, gözlerinde yarı kızgın yarı eğlenceli bir parıltıyla: “Sana da aşk olsun hatun.”

Ben, hâlâ gülümsememi sürdürerek, Eyüp'e baktım ve elimi havaya kaldırdım, avuç içim açık. O da, zafer kazanmış bir kahraman edasıyla, minik avucunu gülerek benimkine çaktı. Sonra, yeniden kucağıma tırmandı ve oradan, Mete'ye doğru kollarını açtı. Bu beklenmedik davet karşısında Mete bir an tereddüt etti, göz ucuyla onu izledi. Ama Eyüp ısrarcıydı. Küçük adam, Mete'nin dizlerine, oradan omzuna tırmandı, bir ağaca çıkarcasına. Sonra, minik kollarını Mete'nin boynuna doladı, yanağını onun sert çenesine yasladı ve fısıldadı: “Ben seni çok seviyorum Mete amca.”

O an, Mete'nin yüzündeki tüm oyunbazlık, tüm savunmacı ifadeler eriyip gitti. Gözlerinin içi yumuşadı, ağzının kenarları gerçek, samimi bir sıcaklıkla kıvrıldı. Derin, derin bir nefes aldı, sanki ciğerlerine ilk kez temiz hava doluyormuş gibi. Sonra, Eyüp'ü usulca kucağına aldı, ona sarıldı. “En azından artık bana Moto demiyorsun,” diye mırıldandı, sesi alışılmadık derecede yumuşak. Elini kaldırıp, dikkatle, neredeyse hürmetle saçlarını karıştırdı. “Bende seni seviyorum. Bücür.”

Hemen, uyarıcı bir tonla kaşlarımı kaldırdım. “Mete!”

O, hızla, bir özür niyetine ekledi: “Yakışıklı bücür. Yakışıklı.”

Eyüp, bu iltifatı bile küçümsercesine homurdandı ve Mete'nin kucağından inmek için kıpırdandı. Ama Mete izin vermedi. Onu sıkıca tuttu ve parmaklarıyla hafifçe gıdıklamaya başladı. Eyüp'ün çığlık çığlığa, saf neşe dolu kahkahaları, odanın tavanında çınladı, duvarlardan sekti, herkesin yüzüne bir ışık gibi vurdu. Ben, onları izlerken, dudaklarımdaki tebessüm artık küçük değil, geniş ve sıcaktı.

Belki de bu saf neşe, bizim yeni gelen minik sakinlerin hoşuna gitmemişti. Çünkü Eyüp'ün kahkahalarının orkestra şefliğinde, odanın diğer köşesinden, önce incecik bir sızı, sonra birbirine karışan iki küçük, ahenksiz ağlama sesi yükseldi. Bir hareket dalgası odada yayıldı.

Yonca, yerinden fırlayıp annesinin kucağından Güneş'i alırken, ben de ayağa kalktım. Gülhatun nineye doğru ilerledim. Nine, Toprak Luna'yı sarmaladığı battaniyeden, bir hazineyi uzatırcasına bana verdi. Minik yükü, neredeyse hiç ağırlığı yokmuşçasına, ama ruhumda taşıdığı kütleyle göğsüme aldım. Sessizce odaya geçtim. Arkamdan, Mete ve Yonca'nın ayak sesleri bir koruma, bir tamamlama halesi gibi geldi.

Yatağın kenarına, yumuşak yorgana oturdum. Mete sessizce yaklaşıp, Gülhatun ninenin taşıdığı Bilge Kaan'ı getirdi ve diğer kolumun üzerine, bir çiçek sapını yerleştirir gibi dikkatle yatırmama yardım etti. Bir an, gözlerimiz buluştu. Onda, alışılmadık bir yumuşaklık, derin bir anlayış vardı. Sonra, bir gölge gibi odadan süzülüp çıktı, kapıyı usulca kapattı.

Odanın sessizliği, artık mutlak bir hale büründü. İçinde sadece, ritmik, huzur verici üç emme sesi ve Yonca'nın, neredeyse nefesi kadar hafif mırıldandığı bir ninni duyuluyordu. Pencereden süzülen akşam güneşi, artık alçalmış, yatay, altın tozu serpilmiş ışınlarla odayı dolduruyordu. Bu ışıkta, Toprak Luna'nın minik, pembe elinin, kolumu kavrayışını izledim. Parmakları, bir çiçeğin tomurcuğu kadar küçük, ama tutuşu, hayata tutunmanın ilkel ve güçlü içgüdüsüyle doluydu.

Yonca, Güneş'i emzirirken başını kaldırdı, bana baktı.

"Ne çok şey değişti, değil mi?" diye fısıldadı. "Böyle anlarda her şey daha anlamlı geliyor."

Başımı yavaşça, onaylayarak salladım. Aynı anda iki minik bedeni, iki ayrı hayatı kucağımda taşımanın fiziksel yorgunluğu omuzlarıma çökmüştü, ama bu yorgunluğun altında, tarifsiz, köklü bir tatmin, bir bütünlenme duygusu dalga dalga yayılıyordu.

"Öyle Yonca," dedim, sesim suyun üzerine düşen bir tüy gibi sakin. "Nereden nereye."

Salondan gelen sesler artık uzak, sönümlenmiş bir fon müziği gibiydi. Ferdi Amca'nın alçak, mırıltılı bir sesle anlattığı eski bir hikâyenin kelimeleri, kapının altındaki ince aralıktan sızıyor, ara sıra Eyüp'ün saf merakla sorduğu, net bir "Neden?" sesi duyuluyordu. Bu sesler, bizim burada kurduğumuz kutsal, kadınlara özgü sığınağın dışında, başka bir gerçekliğin varlığını hatırlatıyordu sadece.

Yonca, Güneş'i doğrultup sırtını usulca sıvazlarken, ben de kucağımdaki evlatlarıma baktım. İkisi de gözleri kapalı, dünyanın tüm kaygılarından uzak, sadece var olmanın ve beslenmenin ilkel huzuruna dalmışlardı. Dudaklarımın arasından çıkan her kelimenin, attığım her adımın geri dönülmez bir iz bıraktığını yeniden, acı bir berraklıkla düşündüm. Zamanın hızlı nehrinde, yaptığım seçimlerin beni hangi vahşi çalkantılara, hangi karanlık ve aydınlık kıyılara savurduğunu, o yolların sonunda ise şu anda bu yatağın kenarında, bu iki minik nefesle nasıl demirlendiğimi bir kez daha izledim zihnimin perdesinde.

Her ne olursa olsun, yine vatanımı seçmiştim. Bu şekilde de düşünmeye devam edecektim. Bu yolu farkında olmadan kendim seçtim, sonunda ölecek bile olsam bir saniye bile pişman olmayacaktım.

Ofisinde, duvarda asılı al bayrağın kızıl rengine dalıp giden, içinden tam da bu cümleleri geçiren o eski Ben’i hatırladım. O anki hırsın, o körü körüne sadakatin onu, bizi, nerelere sürüklediğinin bedelini her gün ödüyorduk. Ama zihnim, acımasız bir dürüstlükle tekrarladı: Yine olsa, yine yapardım. Sonunda ölecek olsam bile pişman olmazdım.

Tam o anda, dudağımda hissedilen minik, ıslak bir dokunuşla düşüncelerimin ağır zincirlerinden sıyrıldım. Kucağımdaki Bilge Kaan'a baktım. Aralanmış, incecik tüylerle kaplı göz kapaklarının arasından, boşluğa, görünmeyen bir noktaya bakıyor gibiydi. Henüz odaklanamayan o bulanık, masum bakışlarıyla aslında beni, ruhumun en karanlık köşesindeki çatışmayı görüyor sandım. Dudağıma değen minicik, yumuşacık elini, dudaklarımla usulca okşadım. O an, parmakları hafifçe, bir deniz anasının dokunaçları gibi kıpırdadı. Sonra eli güvene susamış içgüdüsel bir hareketle, tekrar göğsüme, kalbimin üzerine doğru kaydı.

Boğazımda, aniden yükselen sıcak, sıkı bir düğümle yutkundum. Sanki içimde kopan o sessiz fırtınayı, o koruma içgüdüsünün getirdiği yoğun, boğucu duyguyu hissetmişçesine, Bilge Kaan birden daha sıkı, daha hızlı, daha umutsuzca emmeye başladı. Sol gözümün kenarından, hiç beklenmedik, öylesine, kontrolsüzce sızan bir damla yaş, yanağımdan aşağı, çeneme, oradan da kalbimin tam ortasından mide çukuruma doğru, yakıcı bir iz bırakarak süzüldü.

Daha çok küçüklerdi.

Ben evlatlarımdan nasıl ayrı kalacaktım?

6 Aralık 2022 / Şırnak

Caner Cenk Çakır, Ağzından

Düşünüyorum da bu kadim dağlar, kaç tane yarım kalmış soluk, kaç tane kesilmiş nefes taşıyordu bağrında? Kaç tane Miko, yarısı duyulmamış, yarısı rüyada kaybolmuş bir masalla gözlerini yumup, bir daha açamamıştı? Biz, onların hikayelerinin son noktası mıydık, yoksa bizim hikayemiz de bir sonraki neslin düşüneceği gibi, trajik bir virgülde mi kalacaktı?

Gökyüzü, cilalı, simsiyah bir mermer levhaydı. Fırtına bulutları, kaderin yarıda bıraktığı, hınçla karalanmış bir cümlenin lekeleri gibi, dağların keskin sırtlarına takılıp kalmıştı. Dudaklarımla sömürdüğüm sigaranın zehirli dumanı, Aralık ayazıyla keskinleşmiş havada, aralık dudaklarımdan süzülüyor, gözlerimin önünde bir hayalet dansı edip, bir anlık şekil alıp sonra hiçliğe karışıyordu. Her çekiş, ciğerlerime cam kırıkları dolduruyor, her savuruş, ruhumdan bir parçayı daha alıp, o siyah gökyüzüne savuruyordu sanki.

Babamın anlattığı o masal geldi aklıma. Mervan'ın o son, umut dolu ezgisi, bu sarp kayalıkları inletmiş miydi hiç? Ejderhanın zehirli nefesinden yayılan kara bulutu dağıtabilmiş miydi? Yoksa o nağmeler de tıpkı şu anda ciğerlerimde sönümlenen bu duman gibi, acımasız rüzgâra karışıp, kaybolmuş muydu?

Cevabını asla bilemeyecektim.

Tıpkı Miko'nun, o masalın son perdesini asla duyamayacağı gibi.

"Caner!"

Bora'nın gür sesi, geceyi ikiye biçti. Sigaramdan son bir ihanet nefesi daha çektim ve izmariti, yanımdaki metal konteynıra, bir kurşun atarcasına fırlattım. Arkama döndüm, bedenimi ona çevirdim. Ellerim derin ceplerime gömüldü, çenem havaya kalktı. Bora inatla, bir ikinci deri gibi taşıdığı o siyah kamuflajıyla karşımda duruyordu. Üzerindeki gece, tenine sinmişti adeta. Yüzümü buruşturdum.

"Sen hâlâ üzerini değiştirmedin mi? Koktun be oğlum. Üzerinden, bir önceki konumunu bulacaklar."

Bora, sözlerimi duymazdan gelircesine, ciğerlerindeki ağır havayı boşaltır gibi derin, hırıltılı bir nefes verdi. "Barış ile Alperen uyandı," dedi. Sonra bana sırtını döndü, içeriye, koridorun loş ağzına doğru yürümeye başladı.

Göz kapaklarımın, birdenbire gelen bir yorgunlukla kapanmasına engel olamadım. İçime, boğazımı yakan derin bir nefes çektim, sonra onu, bir ah çekiş gibi bıraktım. Gözlerimi açtım ve Bora'nın karanlık siluetinin peşine takıldım. Askeriyenin içindeki hava, dışarıdaki bıçak gibi ayazdan daha yumuşaktı belki, ama ağırlığı on kat fazlaydı.

Revire vardığımızda Bora, kapıyı itti, içeri girdi. Ben, bir yılanın sessiz sürünüşüyle peşinden süzüldüm. İlk gördüğüm şey, Barış'ın bana dikilen bakışları oldu. Sedye üzerinde, solgun ama gözleri canlıydı. Dudaklarım yanaklarıma doğru gerildi, dişlerim, bir kurdun sırıtışı gibi beyazlığıyla ortaya çıktı.

"Kardeşim benim," diye fısıldadım, sesim odağın ağır sessizliğinde bir yankı gibiydi. Sedyesine doğru ilerledim. Barış, elini ağır ağır, bir robot kolun hareketi gibi yorgunca gözlerine götürdü, acıyla inledi. Yanı başındaki Alev, onun elini hemen kavradı, sımsıkı tuttu. Ben iki adımda Barış'ın yanı başında bitmiştim. "Sakin ol be oğlum."

"Caner," diye inledi Barış. "Senin o dişlerin kadar parlak bir şey görmedim bu dağlarda. Ayna verin bana güneşi, yansıtıp düşmanı buluruz sanki."

Kahkahama engel olamayarak gözlerimi devirdim, sonra kaşlarımın altından Alev'e bir bakış fırlattım ve yeniden Barış'a döndüm. "Kumamın yanında bana iltifat etme hayatım. Kıskanıp nazar değdirir sonra, kenevir gözlü.”

Alev, gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde bana bakarken, Barış gülmek istedi ama vücudundaki yaralar isyan edip onu bir inlemeyle ve yüzünü buruşturmakla cezalandırdı. Gözlerimi kısarak, Barış'ın alnındaki dağınık, terle ıslanmış saçlarını geriye taradım, avucumu omzuna, nazikçe yerleştirdim.

"Zorlama kendini," dedim, boğazımdaki düğümle yutkunarak. "İyisin. Çok korkuttun Barış bizi. Çok."

Barış, gözlerini abartılı bir şekilde devirdi, sonra göz ucuyla Alev'e bakıp yutkundu. Ben, nefesimi yavaşça bırakarak sola, kapıya doğru baktım. Orada, gölgelerin içinde duran Bora ile göz göze geldik.

"Alperen, hemen yanımızdaki odada kalıyor, değil mi?"

Bora, başını, keskin ve tek bir hareketle aşağı yukarı salladı. Ben tekrar Barış'a döndüm, omzunu bir kez daha, neredeyse saygıyla okşadım.

"Dinlenmene bak. Ben yine geleceğim."

Barış, gözlerini bu sefer daha da abartılı bir şekilde devirdi. "Geri zekalı ya. Sanki kalkıp savaşa gideceğim am-"

Küfrün 'ı'sı ağzından çıkmak üzereyken, hızla, yapay bir öksürük kestim sesine. "Öhö öhö!"

"Hoo!" diye uyardı Bora, sesi bir çekiç darbesi gibi geldi.

"Yavaş!" diye çıkıştı Alev, sesindeki keskinlik bir bıçak ağzı gibiydi.

Barış, ağzı açık, lafı yarıda kesilmiş öylece kaldı. Bir an, şaşkın bir balık gibi göz kırptı. Sonra yutkundu ve Alev'in çatılmış kaşlarına, bağlanmış kollarına baktı. Ses tonu, birdenbire, şerbet gibi yumuşadı. "...ama gidemeyeceğim için çok üzgünüm," diye tamamladı cümlesini, paketlenmiş, temiz versiyonuyla.

Alev'in yüzündeki fırtına bulutları dağıldı, yerini hafif bir güneş ışığı, yani küçük bir gülümseme aldı. "İyi tamamladın," diye mırıldandı, sesi artık tehditkâr değil, şefkat doluydu. "Yoksa seni bu sedyeye cerrahi düğümlerle bağlardım."

"Duygularımı incittiniz," diye sızlandı Barış, ama gözlerinin derinliklerinde, acının arkasında, bir şimşek çakıyordu. "Hem yaralıyım hem de lafım kesiliyor. Dünyanın kaç bucak olduğunu göreceksiniz siz."

"Göreceğiz, göreceğiz," diyerek doğruldum. Sırtımda, tüm gerginliğin yükünü taşıyan kasları hafifçe gerindim. "Sen şimdi o enerjini iyileşmeye harca. Alperen'i kontrol edip hemen döneceğim."

Kapıdan çıkarken, Alev'in "Barış!" diyen, yarı azarlayıcı yarı endişeli sesini ve Bora'nın, bastırılmış gerginliğin patlaması gibi gelen kahkahasını duydum. O sesler, revirin ağır kapısı kapandıktan sonra bile, taş koridorda yankılanmaya, kulak zarımda titreşmeye devam etti.

Loş koridorda ilerlerken, dudaklarımda, istemsiz, küçük bir zafer gülümsemesi belirdi. İşte bu anlar, bu kısa, komik, insani kırılmalar; dışarıdaki o karanlık, acımasız evrene ve içimde kemiren o bitmeyen sızıya inat, bir sığınak, bir nefes deliği olmayı başarıyordu. Bir an için, dağların yükü biraz hafifliyordu.

Alperen’in kaldığı odaya girdiğimde, sahne bir çatışmanın donmuş anı gibiydi. Loş ışık, yatakta oturmaya çalışan Alperen'in terle parlayan kaslarına vuruyor, onu bronz bir heykel gibi aydınlatıyordu. Ancak bu heykel canlıydı ve ıstırap içinde kıvranıyordu. Ayda ile Deniz, birer çapa gibi onun iki yanındaydı. Ayda, onun sağ pazısından, Deniz sol omzundan sıkıca tutmuş, onu yataktan kalkmaktan, odadan fırlamaktan alıkoymaya çalışıyorlardı. Alperen'in gözleri, uyanıklığın tamamen farkındalığıyla, kan çanağına dönmüş, ama bakışları içe dönük, uzaklarda, o karanlık anın içine kitlenmişti. Nefesi, bir dövüş sonrası gibi hırçın ve kesik kesikti.

Hiç duraksamadan öne fırladım. Ayda'nın yanına, yatağın başucuna doğru giderken adımlarımın aciliyeti odanın havasını bile titreştirdi. Ayda, beni görünce derin bir nefes verdi, yüzündeki telaşlı çabayı biraz olsun bırakarak bir adım geri çekildi. Alperen'in sertleşmiş, titreyen kolundaki yerini, sessiz bir yardım çağrısıyla bana devretti.

Alperen, direnişini sürdürüyordu. Bedeninin tüm gücüyle, onu tutan ellere karşı bir iç savaş veriyordu. Dişleri sıkılı, boyun damarları çıkmıştı. Ve o anda, ciğerlerinin derinliklerinden, yaralı bir hayvanın çığlığına benzeyen, boğuk ve acı dolu bir ses yükseldi:

“Bırakın beni!” Ses, odanın duvarlarını yaladı. Sonra, daha da keskinleşti, her heceyi bir bıçak darbesi gibi savurdu: “Selçuk o piçlerin elinde kaldı. Bırakın, gitmem lazım! Orada kaldı!”

'Selçuk' ismi, odanın ortasına düşen bir şarapnel parçası gibi patladı. Deniz'in yüz ifadesi dondu, Ayda gözlerini kapayıp başını hafifçe salladı. Benim Alperen'in kolunu kavrayan ellerim, onun çelikten bir yay gibi gerilen kaslarının altında, sadece fiziksel bir güç değil, bir panik, bir vicdan azabı fırtınasıyla da mücadele ediyordu. Bu, uykudan uyanma değildi. Bu, uyanıklığın en berbat halinde, hafızadaki en karanlık sahnenin tekrar tekrar yaşanmasıydı. Ve Alperen, o sahnenin tam merkezinde, kurtulmak istediği o anın içinde hapsolmuş, çırpınıyordu.

Sol elim, onun titreyen, çelik halat gibi gergin pazısını kavramaya devam ederken, sağ elim havada bir şahin pençesi gibi süzülüp Alperen'in çenesine, sakalının sert kıllarının arasına daldı. Nazik değil, kesin ve otoriter bir hareketle yüzünü bana doğru çevirdim.

Gözlerine baktım. Gözlerinin içi, gece vakti sık ormanların derinliklerinde tutuşmuş kontrolsüz bir yangın gibiydi. Alevler panikle, çaresizlikle, kör bir korkuyla parlıyordu. Tüm odanın loşluğu, o iki yeşil iriste dans eden bu cehennemi yansıtıyor gibiydi. Evet, korkuyordu. Ama bu, fiziksel bir tehditten değil, bir yoldaşı, bir parçasını geride bırakmanın, onu kurtaramamanın kemiren, yırtıcı korkusuydu.

“Bana bak,” Başparmağım, onun çene kemiğinin sert çizgisinde, hafif ama vurgulu bir baskıyla durdu. "Biz arkada adam bırakmayız. Bu zamana kadar bırakmadık. Bu zamandan sonra da bırakmayacağız."

Ona biraz daha yaklaştım, nefesim, onun hızlı soluyan burnuna değecek kadar. Gözlerindeki alevlerin tam merkezine bakarak, son emri verdim, bu sefer daha alçak, daha kişisel, bir dostun yalvarışı gibi: "Kendine gel."

Alperen, sanki bakışlarımın derinliklerinde akan buzul sularını görüyordu. Önce, o irislerin merkezinde cirit atan çılgın alevler titredi, hırçınlıklarını yitirdi. Sanki görünmez bir yağmur, içindeki orman yangınını usul usul, acı bir tıslama ile söndürüyordu. Alevlerin yerini, yanmış, simsiyah bir enkazın hüznü aldı.

Sonra, bedenindeki tüm gerginlik, bir barajın yıkılışı gibi çözüldü. Omuzları, dünyanın tüm ağırlığını bir anda üstlerine almışçasına, derin ve acılı bir çöküşle aşağı indi. Kemikleri ve kasları, bir an önceki çelik gibi sertliklerini kaybedip, yorgun, yenik bir yumuşaklığa büründü. O dimdik duran, savaşmaya hazır asker, yerini büyük bir kaybın ağırlığı altında ezilmiş, yaralı bir adama bıraktı.

Gözlerinden sızan o ağır, koyu matem, görünmez bir ırmak gibi aktı. Sanki ruhunun en derinlerindeki yangının bıraktığı is, artık dışarı vuruyordu. Parmak uçlarımdaki yakıcılık, sadece hissiyat değil, sanki bu yeşilin kendisinden, o fırtınalı, yaralı irislerin derinliklerinden sızan bir enerji gibiydi.

İçime, ta kalbimin dibinden gelen, ağır ve ıslak bir ah çeker gibi bir nefes çektim. Alperen'in başını, sert ama koruyucu bir hareketle, omzuma doğru çektim. Yüzü, asker parkamın soğuk, kaba kumaşına gömüldü. Onun, sırtımdaki kabuğu, parmaklarıyla kavrayışını hissettim; öyle bir kavrayış ki, tırnakları neredeyse kumaşın liflerine, altımdaki deriye kadar işleyecek gibiydi. Bu, tutunabilecek son gerçeklikti onun için.

Gözlerimi, odanın diğer iki sakinine çevirdim. Ayda, Alperen'in kız kardeşi, orada öylece duruyordu; yüzü, kardeşinin acısıyla parçalanmış, kendi içinde eriyip gidiyordu. Kollarını öne doğru uzattı ve kendini, dayanağı Deniz'in göğsüne attı. Yüzünü onun üniformasının göğüs cebine gömdü, omuzları, rüzgârda sallanan ince bir dallanma gibi titremeye başladı. Sessizce, sesini boğarak, için için ağlıyordu; gözyaşları Deniz'in ceketini ıslatıyor, sessiz hıçkırıkları odanın ağır havasında kayboluyordu.

Deniz ise, şaşkın, hazırlıksız yakalanmıştı. Kolları bir an havada asılı kaldı, sonra utangaçça Ayda'nın sırtına indi. Gözleri bana döndü; bakışlarında bir yardım arayışı, "Ne yapmalıyım?" sorusunun paniği vardı. Sessizce, başımı hafifçe, kapıya doğru işaret ettim. Hareketim kesin, ama nazikti.

Deniz, anlayışla, hatta biraz rahatlamış bir ifadeyle başını salladı. Kollarını Ayda'nın etrafında daha kararlı bir şekilde doladı ve onu, yavaş, sakin adımlarla kapıya doğru yönlendirdi. Kapının tokmağı sessizce aşağı indi, ardından ikisi de koridorun karanlığına karıştı.

Odanın ağır sessizliğinde, artık sadece Alperen'in boğuk, omzuma mırıldanan nefes sesi ve kendi kalp atışlarım vardı. Gözlerimi kapattım. Kapkaranlık değildi; göz kapaklarımın ardında, Alperen'in o zehirli yeşil gözlerinin, Ayda'nın titreyen omuzlarının ve Deniz'in şaşkın bakışlarının görüntüleri dans ediyordu. Ve hepsinin üzerine, isimsiz bir dağın eteğinde, belki de hâlâ bekleyen Selçuk'un hayaleti düşüyordu. Omzumdaki ağırlık, sadece Alperen'in başı değil, tüm bu yük, tüm bu bitmemiş hikayelerin ağırlığıydı.

İşte o an, bir karar verdim.

Miko'nun duyamadığı masalın sonunu, ben yazacaktım.

6 Aralık 2022 / Şırnak

Mete Mert Çakır, Ağzından

Önümdeki çift kişilik yatağın üzerinde Eyşan ve geleceklerimiz vardı.

Yatak öyle bembeyazdı ki, sanki bir bulutun üzerinde uzanıyorlardı. Eyşan, soluna doğru uzanmış, sol kolu yastığımın üzerindeydi. Yüzü bana dönüktü. Gözleri kapalıydı, kirpiklerinin gölgesi elmacık kemiklerine düşüyordu. Dudaklarında minicik bir tebessüm vardı; öyle hafif, öyle masum ki, ancak rüyasında mutluluk gören bir insanın yüzünde olabilirdi o gülümseme.

Sağ eliyle bebeklerimizi tutuyordu. Parmak uçları birbirine değmiş, sanki el ele tutuşmuşlar gibi duruyorlardı. Yatağın kenarına dizilmiş, sabırsızlıkla büyümeyi bekleyen iki minik canım, Bilge Kaan ve Toprak Luna. Yavaşça yatağın kenarına oturduğumda sırtımda birinin gözyaşını hissettim.

Onu tanıyordum. Uzun zaman önce ayrı düştüğüm, ama varlığını hep ensemde hissettiğim biriydi. Acıyla yanıyor, donmuş toprak gibi çatlamış bir kaderin suyunu sızıyordu üstüme.

Öyle bir ağlıyordu ki, titremesi önce bana, sonra yatağa, sonra bütün odaya yayılıyordu. Her damlası, sırtımda bir iz bırakıyordu. Sıcak değildi artık gözyaşları. İlik gibiydi. Rahmet gibiydi. O yaşlar, sırtımdan belkemiğime, oradan yüreğime sızıyordu. Acıtmıyordu artık. Sadece hatırlatıyordu. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını.

Ve bazı vedaların, daha vedalaşmadan başladığını.

‘Özür dilerim,’ diyordu, hıçkırıklarının arasından. Sesi öyle kırıktı ki, tanıyamadım önce. Kaderin sesi bu kadar titrek olur muydu? Bu kadar insan, bu kadar çaresiz olur muydu? Ama işte, arkamda duran o nefes, binlerce yıllık yükünü omuzlarıma bırakmış, bir çocuk gibi ağlıyordu. Gözyaşlarından yarım kalmış sayfaların tozlu kokusunu alabiliyordum. Ama sadece kâğıt değildi kokan. Mürekkepti. Yazılmamış cümlelerin mürekkebi. Tam nokta konacakken yarım kalmış harflerin acısı. Bir mektubun ortasında biten hayatların hüznü.

Kâğıt ve gözyaşı.

İkisi karışmış, sırtımdan aşağı süzülüyordu. Her damla, yazılmamış bir hikâyeydi. Her damla, okunmamış bir şiirdi. Her damla, tutulmamış bir söz, varılmamış bir akşam, uyanılmamış bir sabahtı.

'Özür dilerim.'

Ne için özür diliyordu kader? Eyşan'ı karşıma çıkardığı için mi? Onu bu kadar güzel yarattığı için mi? O minik eldivenleri hayal ettirdiği için mi? Yoksa tüm bunları alacağını bile bile, bir an olsun tattırdığı mutluluk için mi?

'Affet beni,' dedi yeniden. Sesinde bin yıllık bir pişmanlık vardı. 'Hepsi bu kadar. Hepsi bu kadardı.'

Ne kadardı? Ne demekti hepsi bu kadar? Daha doğmamış bebekler mi bu kadardı? Daha yaşanmamış yıllar mı? Daha söylenmemiş sözler, tutulmamış eller, atılmamış kahkahalar mı?

Cevap vermedim. Veremedim. Çünkü biliyordum. Kaderin özür dilemesi, işlerin çoktan bittiği anlamına gelirdi. Onun pişmanlığı, bizim için yazılmış son sayfanın mürekkebiydi.

Eyşan rüyasında gülümsedi. Bebeklerini sıkıca tuttu. Belki rüyasında onlarla oynuyordu. Belki onlara şarkı söylüyordu. Belki de büyüdüklerini görüyordu. Okula gittiklerini, ellerinden tutup gezdiğini, saçlarını taradığını, düğünlerinde ağladığını...

Arkamda kaderin hıçkırıkları yükseldi. O da biliyordu. O da görüyordu aynı rüyayı. Ama onun rüyası, bizimkinden farklıydı. Onunki, gerçekleşmeyecek olanların rüyasıydı.

Yarım kalmış sayfaların tozlu kokusu iyice çöktü üzerime. Gözyaşlarıyla karışmış, sırtımdan kalbime sızıyordu artık. Oda doluydu o kokularla. Eyşan'ın saçlarına sinmişti. Bebeklerin eldivenlerine sinmişti. Yastığa, yorgana, duvarlara sinmişti.

Her yer yarım kalmışlık kokuyordu.

'Özür dilerim.'

Kimden özür diliyordu? Benden mi? Eyşan'dan mı? O minik eldivenlerden mi? Yoksa kendinden mi?

Bilmiyordum.

Ama biliyorum ki, bugün, şu an odada, sadece kader ağlamıyordu. Bütün yarım kalmış hikâyeler ağlıyordu. Bütün yazılmamış mektuplar. Bütün okunmamış şiirler. Bütün varılmamış akşamlar. Ve ben, ortada, ikisi arasındaydım.

Önümde hayat.

Arkamda vedanın ta kendisi.

Eyşan'ı ve canlarımızdan kan taşıyan hayatlarımızı rahatsız etmeden yanlarına uzandığımda, varlığımın ağırlığını hissettirmemeye çalışan bir gölge gibiydim. Yatağın çok azına, tam da kıyısına iliştim; öyle ki bir adım ötesi boşluk, bir adım berisi onların huzuruydu. Nefes almayı bile unuttum bir an. Aldığım her soluk, bu sessizliğin kutsallığına edilmiş bir saygısızlık olacak sandım.

Bakışlarım, Eyşan'ın yüzünde takılı kaldı. Ay ışığı, perdenin aralığından süzülüp onun elmacık kemiklerine vuruyor, kirpiklerinin gölgesini yanaklarına nakşediyordu. Benim nefesime can olan nabzı, boynunun ince kıvrımından belli oluyordu. Nabzımın onunkine eşitlendiğini hissettiğimde, ağırca nefesimi bıraktım.

Bir hayat için gelmiştim ben dünyaya.

Kaderimde, Eyşan ile olmak vardı.

Bunun dışındaki her yol, her durak, her nefes sadece bir bekleyişmiş meğer. Ona çıkan yolları arşınlamıştım yıllarca, onu düşünmüştüm, onunla var olmak için çabalamıştım.

Şimdi ona her baktığımda, gözümün önünde canlanan anılar birer birer kalbime akıyor, damarlarımda dolaşıp beni yeniden yoğuruyordu. İlk görüşüm, ilk dokunuşum, ilk kavgamız, ilk barışımız... Her biri, ruhumun en kuytu köşelerinden sökülerek geliyor, gözlerimin önünde bir film şeridi gibi akıp gidiyordu.

Zihnimin gerisi, bir günlüğe sığmış ömür gibiydi.

Her sayfası ayrı bir hatıra, her satırı ayrı bir sancı. Kimi yerleri yırtılmış, kimi yerleri yaşlarla ıslanıp kurumuş, kâğıdı buruş buruş olmuş bir ömür. O ömre kabul etmediğimiz, etmek istemediğimiz, bitmeyen, yarım kalmış bir savaş vardı. Bir elin parmakları kadar yakın, bir ömrün uzaklığı kadar derin bir uçurumun iki yakasında duruyorduk sanki. Aramızda ne dağlar vardı ne denizler; sadece yarınları örten karanlık bir perde.

Bu savaşın sonunda ya ölüm vardı ya zafer.

Ben bu savaşı kaybetsem de asıl yenilgim, onu kaybetmek olacaktı.

Onsuz bir zafer, zaten yenilgiydi. Onsuz bir nefes, zaten ölümdü.

Gözlerimi kapattım. Odanın sessizliğinde, dört ayrı kalbin atışını duyar gibi oldum. Biri benimdi; ağır, ezik, korkulu. Biri Eyşan'ındı; dingin, güvenli, huzurlu. Diğer ikisi ise daha yeni başlamıştı atmaya; minicik, ürkek ama bir o kadar da inatçı. Onların varlığı, bu karanlık dünyada yaktığım en büyük ışıktı.

Sessizliğin ortasında incecik bir sızı yükseldi. Ardından bir başkası eşlik etti ona. İki minik ses, önce tereddütlü, sonra daha kararlı, daha ısrarcı bir hal aldı. Birbirine karışan ağlamalar, odanın karanlığını yırtan iki küçük çığlık gibiydi. Gözlerim hızla açıldı.

Karanlığa alışan gözlerim, önce Eyşan'ı buldu. O da uyanmıştı. Göz kapakları henüz tam aralanmamış, uykunun ağırlığı kirpiklerinde asılı kalmıştı. Derin bir nefes alarak doğrulduğunda bende hızla onunla birlikte doğruldum. Hareketlerimiz aynı anda, sanki yıllardır birlikte dans eden iki beden gibiydi. Onun her kıpırdanışını bilen, her nefesini tanıyan bir uyumla.

Eyşan, elleriyle usulca tişörtünün eteğini kavradı. Hareketi öyle doğaldı ki yüzyıllardır annelerin yaptığı gibi göğsünü açtı, sırtını arkaya yasladı. Ona yardım etmek amacıyla Bilge Kaan’ı kucaklayıp Eyşan’ın koluna yerleştirdim. Minik oğlumun bedeni, annesinin sıcaklığını hisseder hissetmez sustu. Sanki dünyanın bütün dertlerini unutmuş gibi, gözlerini kapadı ve o kutsal başlangıca daldı.

Kızımı kucağıma aldığımda, ne kadar küçük olduklarını bir kez daha hatırladım. Bu kadar küçük, bu kadar kırılgan, bu kadar masum kızımın içinde nasıl bu kadar güçlü bir ses vardı, hayret ettim.

Annesine çekmiş.

Kıkırdamamak için kendimi zor tuttum.

Eyşan'ın koluna, Bilge Kaan'ın hemen karşısına yerleştirdim onu. İki minik baş, annelerinin göğsünde buluştu. İkisi de emmeye başladığında, odada artık sadece o huzur verici, ritmik emme sesleri vardı. Birkaç saniyeliğine durup kulağımı onlara doğru uzattım.

Şap şap şap...

Gülümsedim.

Eyşan, başını hafifçe bana çevirdi. Gözlerinin içi gülüyordu. O gözler, öyle güzeldi ki... İçinde savaşlar görmüş, yangınlar atlatmış, kayıplar yaşamış ama asla kaybedilmemiş iki toprak.

"Baksana onlara," diye fısıldadı. "Ne kadar huzurlular."

Elimi uzattım, parmak uçlarımla Toprak Luna'nın minik parmaklarına dokundum. Bir an için, o minik el, parmağımı kavradı. Öyle sıkı, öyle güvenle tuttu ki... İçim titredi.

"Daha dün gibi," dedim, sesim fısıltıdan öteye geçemedi. "Seni ilk gördüğüm gün. Şimdi de onları görüyorum. İçim içime sığmıyor be kızım."

Eyşan, gülümsedi. O gülümseme, yorgunluğun, acının, endişenin üzerine örtülmüş sıcacık bir yorgan gibiydi. Yüzüne doğru eğilerek kaderin, onun alnına yazdığı ismimin üzerini koklarcasına dudaklarımı bastırdım. Saçlarının kokusu, bebeklerimizin cennet kokusuna karışmış, bambaşka bir güzel olmuştu.

Bir an öylece kaldım. Nefesini hissettim tenimde. Kalbinin atışını duydum göğsümde. İki minik can daha vardı artık aramızda. Dört kişiydik. Dört ayrı nefes, tek bir kalpte atıyordu sanki.

“Cenneti verdin bana yaşarken,” dedim, alnımı alnına yaslarken, “Ben ne yaptım da seni hak ettim bilmiyorum Eyşan.”

Gözlerini açtı. Kirpikleri, kirpiklerime değdi.

"Sen," dedi, öyle yumuşak, öyle incecik bir sesle ki, neredeyse duyamayacaktım. "her gün beni hak etmek için savaştın. Her gün biraz daha iyi oldun. Her gün biraz daha sevdin. Yeterince değil mi?"

Başımı iki yana salladım.

"Yetmez," dedim. "Hiçbir zaman yetmeyecek. Ömrümün sonuna kadar sana minnet duyacağım. Bu iki minik canı bana bağışladığın için. Beni baba yaptığın için. Beni ben yaptığın için."

Güldü. O kahkaha, sabahın ilk ışığı gibiydi.

"Sen zaten sendin Mete. Belki de ben sadece yolunu bulmana yardım ettim."

"Yolumu buldum," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Sende buldum. Sende kayboldum. Sende var oldum."

Toprak Luna, bir ara emmeyi bıraktı, gözlerini araladı. Süzgün, koyu bakışları bir an bende takıldı. Bir gözü diğer gözüne nazaran biraz daha koyu bir maviydi. Altıncı aylarına kadar renkleri tam oturmayacaktı ama o sol gözündeki koyuluğu gözle görebiliyordum. Toprak Luna, baygın bakışlarını kaçırıp keyfine bakmaya devam ederken Eyşan ile bakışlarımız kesişti. Gözlerinin içinde bir ışıltı, dudaklarının kenarında hafif bir kıvrım. Beni izliyordu. Bizi izliyordu.

“Ne bakıyorsun?”

Kaşlarımı kaldırdım. Masum masum. Hem de hiçbir şey düşünmemiş gibi.

Eyşan, gözlerini devirdi, başını iki yana salladı. O mimik, o bakış tanıdıktı.

"Aklında her ne düşünüyorsan, unut onu," dedi. "Kırk gün yanıma bile yaklaşamazsın."

Bir an durdum. Olduğumuz yakınlığa baktım. Ona ne kadar yakın olduğuma. Bebeklerimize. O anın masumiyetine. Sonra yeniden gözlerinin içine baktım. Gözlerimin içi gülüyordu, biliyorum.

"Senin düşüncelerin fesat yavrum," dedim, sırıtarak. Sırıtışım öyle genişti ki, yüzümün iki yakası birleşecekti neredeyse. "Ben hiç böyle bir şey düşünmemiştim."

Eyşan'ın gözleri kısıldı.

"Hiç mi?"

"Hiç."

"Emin misin?"

"Çok eminim."

"Peki o zaman," dedi, dudaklarının kenarındaki gülümseme büyürken, "neden şu an kulakların kıpkırmızı oldu?"

Elimi sol kulağıma götürdüm. Sıcaktı. Hem de çok.

"Rüzgâr çarptı," dedim.

"Rüzgâr mı?"

"Evet. Kuvvetli rüzgâr var dışarıda. Esti geldi işte."

Eyşan, kahkahasını tutmaya çalıştı ama beceremedi. O kahkaha, odanın içinde bir çocuk neşesi gibi yankılandı. Bebeklerimiz bile irkildi bir an, sonra yine emmeye devam ettiler. Alışıyorlardı galiba annelerinin kahkahalarına. Babalarının saçmalıklarına da alışacaklar nasılsa.

"Rüzgâr çarpmış," diye tekrarladı Eyşan, gözlerinden yaşlar gelirken. "Aralık ayında, kapalı bir odada, rüzgâr çarpmış."

"Pencereden geldi," dedim, ciddiyetimi koruyarak. "Şu aralıktan. Çok ince bir aralık ama rüzgâr buluyor işte."

Eyşan, başını iki yana salladı, hâlâ gülüyordu.

"Sen bir harikasın, Mete Mert Çakır."

"Biliyorum," dedim. "Ama söylemen de güzel."

Bir an sustuk. Gülüştük. Sonra yeniden bebeklere döndük. İkisi de mışıl mışıl emiyor, ara sıra minik sesler çıkarıyorlardı. Doymanın, güvenin, huzurun sesleri.

"Kırk gün çok uzun," dedim, alçak sesle.

Eyşan, kaşlarını kaldırdı.

"Ne?"

"Hiç."

"Kırk gün dediğini duydum."

"Duymadın."

"Duydum."

"Rüya görüyorsun."

Eyşan güldü yine. O kahkaha, bu odanın en güzel sesiydi. Silahlardan, savaşlardan, acılardan uzak, sadece sevginin olduğu bir ses.

"Kırk gün," dedi, parmağını sallayarak. "Elli de olabilir altmış da. Ne dersem o."

"Peki," dedim, ellerimi kaldırarak teslim olurcasına. "Sen bilirsin. Ben sabırlı adamımdır."

Eyşan, gözlerimin içine baktı. O derin, toprak rengi gözlerle.

“Diyorsun?”

Kaşlarımı kaldırdım. Göz ucuyla, fark ettirmeden yapmaya çalışarak ama muhtemelen fark edilecek kadar belli ederek, bebeklerimizin şapur şupur emdikleri memesine baktım. O an, Eyşan'ın kahkahası odanın sessizliğinde bir çığlık gibi patladı. Öyle içten, öyle gürültülü, öyle kontrolsüzdü ki... Bebeklerimiz bir an irkildi, emmeyi bırakıp gözlerini açtılar, sonra annelerinin sesini tanıyıp yine keyiflerine döndüler.

"Aç kediler gibi bakıyorsun şu an," dedi Eyşan, gözlerinden yaşlar gelirken. Güldükçe omuzları sarsılıyor, bebekler sallanıyor, o daha çok gülüyordu. "Çek o gözlerini oradan. Bebeklerin yanında bağırtma beni."

"Ben bir şey yapmadım ki," dedim, masumiyet timsali bir ifadeyle. Gözlerimi tavana diktim, ellerimi iki yana açtım. "Bak, bakmıyorum. Hiç bakmıyorum."

"Bakıyordun."

"Bakmıyordum."

"Bakıyordun, gördüm."

"Düşünüyordum."

"Ne düşünüyordun?"

Bir an durdum. Tavanı inceliyordum sanki. Tavanda ne vardı? Çatlak. Küçük bir çatlak. Ona odaklandım.

"Şey... Bebekler çok tatlı."

Eyşan'ın kahkahası yeniden yükseldi.

"Bebekler çok tatlıymış," diye tekrarladı, güldükçe sözcükler birbirine karışıyordu. "Bebekler... çok tatlı... tabii canım..."

"Ne var bunda gülecek?" dedim, ciddiyetimi korumaya çalışarak ama dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrılıyordu. "Gerçekten tatlılar. İkisi de. Sana çekmişler."

"Bana çekmişler, tabii. Peki sen ne düşünüyordun o bakışlarla?"

"İkizlerin ne kadar tatlı olduğunu düşünüyordum."

"Ya tabii. Düşündüğün ikizlerin, bebeklerimiz olmadığını biliyorum ama kanıtlayamıyorum."

"Ne kadar da hoş değil mi?"

"Mete."

"Efendim?"

"Gözlerin hâlâ orada."

"Yok," dedim. "Bakmıyorum. Tavana bakıyorum. Tavanda çatlak var. Böyle ilginç bir çatlak. Hiç fark etmiş miydin?"

Eyşan, gülmekten konuşamıyordu artık. Başını arkaya atmış, kahkahaları odanın dört bir yanında yankılanıyordu. Bebeklerimiz, annelerinin bu coşkusuna aldırmadan, keyifle emmeye devam ediyordu. Ben de dayanamadım, gülmeye başladım. Önce hafifçe, sonra koca bir kahkaha. İkimiz de gülüyorduk. O kadar gürültülü, o kadar çocuksu, o kadar özgürdü ki... Sanki dışarıda savaş yoktu. Sanki sadece biz vardık, bebeklerimiz vardı ve bu an vardı.

Eyşan, başını iki yana salladı, hâlâ gülüyordu. Başımı biraz göğsüne doğru eğdiğimde bir an durdu. Ne yapacağımı bekler gibiydi. O derin, toprak rengi gözleriyle beni izliyor, dudaklarının kenarında hâlâ o gülümsemenin hafif gölgesi duruyordu. Burnumu, göğüs boşluğuna, tam kalbinin üstüne, derin bir nefes alarak sürttüm.

Vanilya kokusuna karışmış özü, bebeklerimizin o cennet kokusuyla birleşmiş, bambaşka bir âlem yaratmıştı. O koku, başımı döndürecek kadar sert bir tokat vurdu düşüncelerime. Gözlerimi kapadım bir an. Sadece koklamak istedim. Sadece hissetmek. Sadece o anın içinde kaybolmak.

Bu koku, yıllar önce ilk karşılaştığımız günü hatırlattı bana. O çocuk kokusunu. Sonra o kadın kokusunu. Şimdi de anne kokusunu. Aynı koku, farklı mevsimler, farklı anlamlar.

Nefesimi verdim. Derin, ağır, anlam dolu bir nefesti bu.

Eyşan'ın eli, saçlarımın arasında dolaştı. Parmak uçları, tenime değdikçe ürperdim. Küçük, elektriklenmiş bir ürperti değildi bu. Köklerimden gelen, damarlarımda dolaşan, beni yeniden yoğuran bir sarsıntıydı.

"Mete," dedi Eyşan, sesi fısıltıyla normalin arasında bir yerde. "Ne yapıyorsun?"

Cevap vermedim hemen. Bir nefes daha çektim içime. O kokuyu. O anı. O hissi. Ciğerlerime doldurdum, damarlarıma karıştırdım, kalbime gönderdim. Sonra başımı göğsünden kaldırdım. Gözlerinin içine baktım. O derin, toprak rengi gözlerin tam merkezine. Kaybolmak istedim orada. Sonsuza kadar.

“Seni ömrüme işliyorum,” dedim.

"Niye böyle konuşuyorsun Mete?" diye fısıldadı. Sesinde bir endişe, bir korku, bir titreme vardı. "Niye sanki... sanki..."

Cümlesini bitiremedi. Bitirmesine izin vermedim.

Parmağımı uzattım, dudağına koydum.

"Şşş," dedim. "Korkma. Sadece hissediyorum. İlk defa bu kadar güçlü hissediyorum. Sanki hayatımın tam ortasındayım. Sanki bütün yollar bu ana çıkıyormuş. Ve ben, bu anı sonsuza kadar saklamak istiyorum. Hepsi bu."

Eyşan, başını hafifçe yana eğdi, gözlerimi süzdü. O bakış, ruhumu okuyor gibiydi.

"Hepsi bu mu?"

Bir an durdum.

"Hepsi bu," dedim. Ama sesim pek inandırıcı değildi. O da anladı.

Yalandı. Hepsi bu değildi. İçimde bir yerlerde, tarif edemediğim bir sızı vardı. Bir önsezi. Bir korku. Sanki bu an, bir veda provası gibiydi.

Sanki onu ömrüme işlemek, bir gün onsuz kalma ihtimaline karşı aldığım bir önlemdi.

Ama bunu söyleyemezdim.

Söyleyemezdim.

Eyşan, elimi tuttu, parmaklarımız birbirine kenetlendi. Sımsıkı. Bırakmayacak gibi.

"Ben de seni ömrüme işliyorum Mete," dedi. "Her gün biraz daha. Her an biraz daha. O kadar çok işledim ki, artık nerede ben bitiyorum nerede sen başlıyorsun bilmiyorum."

Dudaklarımı, onun alnına bastırdım. Sonra gözlerine. Sonra burnunun ucuna. Sonra dudaklarının kenarına. Her öpücük, bir mühür gibiydi.

"Bebekler uyudu," diye fısıldadı Eyşan.

Baktım. İkisi de mışıl mışıldı. Minik göğüsleri inip kalkıyor, dudaklarında hâlâ sütün izi vardı. Dünyanın en masum, en huzurlu hali.

"Onlar da işlenecek," dedim. "Onlar da ömrüme. Siz üçünüz, benim ömrümün tamamısınız."

Eyşan, başını omzuma yasladı. Saçları yanağıma değiyor, o vanilya kokusu etrafımı sarıyordu.

"Sonsuza kadar," dedi.

"Sonsuza kadar," diye tekrarladım.

Dışarıda rüzgâr uğulduyordu. Uzaklarda bir yerde, belki de çok yakında, savaşın ayak sesleri vardı. Ama şimdi, şu anda, sadece biz vardık. Dört kişi. Bir yatakta. Bir gecede. Bir ömre bedel bir anda.

Ve ben, o anın içinde, Eyşan'ı ömrüme işlemeye devam ediyordum…

9 Aralık 2022 / Şırnak

Asena Eyşan Çakır, Ağzından

Hayatım, sanki yarım kalmış bir cümlenin ardına konmuş üç nokta gibiydi.

O üç noktada üç ayrı düşünce, üç ayrı hasret, üç ayrı korku birbirine kenetlenmiş, ilmek ilmek ruhumu örüyordu. Her biri ayrı bir yöne çeken, ayrı bir acıyı hatırlatan, ayrı bir özlemi körükleyen düşüncelerdi. O düşüncelerdeki sonu tahmin etmek, gözü kapalı bir uçurumun kenarında yürümek gibiydi benim için.

Toprak Luna'yı ve Bilge Kaan'ı, Dirvana ile Gülhatun nineye, Yonca'ya emanet etmiştik. Yoncaların olduğu ev, yeterince kalabalıktı. Annesi ve babası da oradaydı, yalnız bırakmıyorlardı bizi.

Onları bırakıp geldiğim o anı hâlâ içimde taşıyordum. Küçücük bedenlerinin sıcaklığı, tenimde bir yara gibi duruyordu. Kokuları, ellerimde kalmış bir izdi. Gözlerini kapatıp onları düşündüğümde, hâlâ o minik parmaklarının avucumda bıraktığı hissi duyabiliyordum. Ama şimdi, bu soğuk, bu beton kokan komuta merkezinde, onlar yoktu. Oturduğum sandalyeden, ayakta duran Caner ile Bora'nın ellerindeki dosyalara bakarken bile düşüncelerimde bebeklerimin sesleri hiç susmuyordu.

O sesler, sürekli bir fon müziği gibi zihnimin arka planında çalıyordu. Minik çığlıkları, doyduklarında çıkardıkları o tatlı memnuniyet mırıltıları, uykularında attıkları o içli iç çekişler... Hepsi oradaydı. Hiçbiri gitmemişti. Sadece fiziken uzaktaydılar, ama ruhumda, kalbimde, her hücremde onlar vardı.

Bebeklerimden ayrı kalmak, benim için çok zordu.

Sanki göğsümden bir parça sökülüp alınmıştı da, o boşluk rüzgârla doluyor, her nefeste biraz daha acıtıyordu. Onlar yanımda yokken, ellerim boşlukta aranıyor, kollarım bir şeyleri sarmalamak için açılıp kapandığında hep bir hiçlikle buluşuyordu. Memelerim doluyor, sütüm onları bekliyor, bedenim onların sıcaklığını özlüyordu.

Ama buradaydım. Olmam gereken yerde.

Bir anne olarak değil, bir komutan olarak. Bir kadın olarak değil, bir asker olarak.

Bebeklerimin güvenliği için, onların geleceği için, onların nefes alabildiği bir dünya için buradaydım. Ama bu bilgi, göğsümdeki o boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Sadece sızıyı hafifletiyor, acıya anlam katıyordu.

"Selçuk," dedi Caner, elindeki dosyadan kafasını kaldırırken. Işığın vurduğu yerde, yorgunluğu gözlerinin altına çökmüş, alnında ince çizgiler belirmişti. "1 Aralık 2022 tarihinden beri kayıp. Elias Farouq'un adamlarının olduğu ve tünediği bütün alanlara baskınlar yapıldı, kullandığı cihazların son sinyalleri araştırıldı ama hiçbirinde kayda değer bir iz bulunmadı."

Kayıp.

Bu kelimeyi ne kadar çok duymuştum hayatımda. Kaç kez kapıları çalmış, kaç kez yürekleri dağlamıştı. Şimdi de Selçuk için söyleniyordu. İki sene boyunca kayıp olan ben, şimdi yeniden bir tekerrürün altında eziliyordum.

"Kayda değer bir iz yok," diye tekrarladım, sesim düşüncelerimin arasından süzülüp gelirken. "Yani Elias, onu öyle bir yere sakladı ki, ne sinyal veriyor ne iz bırakıyor.”

Caner, başını salladı. Dosyayı masaya bıraktı, parmak uçlarıyla sayfaların kenarını düzeltti. O hareket, onun düşüncelerini toparlama anıydı.

"Ya da öyle bir yerde tutuyor ki, aramayı hiç aklımıza getirmiyoruz," dedi Bora, sessizliğin içinden süzülen bir yorum gibi. Gözlerimi Bora'ya çevirdim. Gözleri, soğuk ve hesaplıydı. Ama içlerinde, sadece profesyonel bir analiz değil, bir endişe de vardı. Selçuk'u düşünüyordu. Hepimiz düşünüyorduk.

"Ne demek istiyorsun?" diye sordum.

"Elias Farouq, sıradan bir düşman değil. Bunun ne demek olduğunu en iyi sen biliyorsun. O, savaşı sadece cephede değil, zihinlerde de kazanmaya çalışan bir hasta. Selçuk'u öyle bir yere koymuştur ki, belki de her gün önünden geçip duruyoruzdur. Ama görmüyoruzdur. Çünkü görmemizi istemediği için değil, göreceğimizi hiç düşünmediğimiz için."

"Bir ihtimal daha var," dedi Caner, parmaklarıyla masaya hafifçe vururken. "Selçuk'u canlı yem olarak kullanıyor olabilir. Bizi tuzağa çekmek için."

"Biliyorum," dedim. "Düşündüm."

"Ve?"

"Ve bekliyoruz. Onun hamlesini."

Caner'in yüzünde, endişeyle karışık bir sabırsızlık oluştu.

“Açık konuş,” dedi, sadece.

Bakışlarım, bizden başka birini barındırmayan komuta merkezinin alanında gezindi. Yeniden Caner’e döndüğümde arkama yaslandım.

“Bu benim açık halim, Zirve. Hamlesini bekliyorum.”

Bora'nın kaşları çatıldığında masanın önündeki sandalyeyi çekip oturdu. Caner de onu taklit ettiğinde derin bir nefes aldım. İki çift göz, sorgulayıcı bir şekilde üzerimdeydi.

“Aklında bir şeyler var,” kafasını iki yana salladı. “Aklınızda bir şeyler var. Sadece senin değil, Mete’nin de. Mete’yi sürekli düşünceli görüyorum. Gülüyor, konuşuyor ama bir şeyler saklıyorsunuz.”

Boşuna Mete, Bora'yı seçmemişti dostu olarak. O kadar yakından tanıyordu ki bizi, en ufak kırışıklığımızı, en gizli bakışımızı okuyabiliyordu.

Kaşlarımı kaldırıp sessiz kalmayı tercih ettiğimde Caner'in masaya doğru eğildiğini fark ettim. Göz ucuyla ona baktığımda kafasını iki yana salladı. Gözlerindeki endişe, benim de sahip olduğum bir duyguydu. Ama onunki daha ateşli, daha sabırsız, daha yanıcıydı.

“Ne planlıyorsunuz? Bunu bize söylemek zorundasınız. Olası bir tehdit oluşursa elimiz kolumuz bağlı kalır,” dedi. Gözlerindeki endişe anbean öfkeye dönüşmeye başladı. Dişlerini sıkarken devam etti: “Benim karım, düşük tehlikesi yaşayabilecek bir potansiyel taşıyor. Onu en ufak korkutacak bir harekete asla izin vermem.”

Caner'in onları kaybetme duygusunun, yüreğinde nasıl bir ateş yaktığını tahmin edebiliyordum. Onu korumak, onları kollamak, sevdiklerine bir daha acı yaşatmamak... Artık onun tek amacı buydu.

“Onların haberi olmayacak, Caner. İçini rahat tut.”

Caner, “İçini rahat mı tut?” diye tısladı. Gözleri, öfkeyle parladı. O masum mavi, şimdi fırtına bulutları gibi grileşmişti. "İçimi rahat mı tutayım?" diye tekrarladı, bu sefer daha yüksek sesle. "Eyşan, sen benim ne yaşadığımı görmedin. Lara'nın o halini görmedin. Kanını görmedin. Ben o anı bir daha yaşamaktan korkuyorum. Her gece aynı kâbusu görüyorum. Ben sırf bu konu yüzünden karımın yanına gitmiyorum, bana baktığında bir şey anlamasın diye. Ve sen bana şimdi 'içini rahat tut' mu diyorsun?"

Ayağa kalktı. Sandalyesi arkaya devrildi, metalik bir sesle yere çarptı. Ama umursamadı. Masaya doğru eğildi, avuçlarını masanın yüzeyine dayadı.

"Ne planlıyorsunuz?" diye sordu, bu sefer bir yalvarış gibiydi sesi. "Lütfen. Bana söyle. Ne yapacaksınız? Mete ne planlıyor? Sen ne planlıyorsun? Elias'a karşı nasıl bir hamle yapacaksınız?"

Bir an durdum. Gözlerinin içine baktım. O gözlerde, sadece öfke değil, korku vardı. Çaresizlik vardı. Bir kardeşin, bir dostun, bir baba adayının en kırılgan hali vardı.

"Caner," dedim, sesimi olabildiğince yumuşatarak. "Açıklayacağım. Ama önce sakin olmanı istiyorum."

Gözleri bir an için kısıldı sonra derin bir nefes aldı. Doğruldu, sandalyesini yerden kaldırdı, oturdu. Ellerini masanın üzerine koydu, parmaklarını birbirine kenetledi. Bekledi. Bora da sessizdi. O da bekliyordu.

“Elias’ın Selçuk’u tutmasının en büyük sebebi benim. Bunun hepimiz farkındayız. Elias, benden intikam almak istiyor. Bu zamana kadar yaşadıkları için, her şeyi yeniden tasarlayarak benden intikam almayı düşünüyor.”

Bora, çenesine elini çıkartarak sertçe yanaklarını sıvazladı.

"Bu piç, Selçuk'u kullanarak sizi kendine çekebilir. Tehdit edebilir. Biz de bunun farkındayız Eyşan." Elini masaya yaslayıp kaşlarını kaldırdı. Gözlerinde, sadece bir analiz değil, bir uyarı vardı. "Ama bizim istediğimiz şey, sizi bir tuzak gibi Elias'ın önüne atmak değil."

"Ne olmasını bekliyorsun, Çilingir?" dedim, kaşlarımı çatarken. Sesim, istediğimden daha sert çıkmıştı. Ama içimde birikenler, artık taşmak üzereydi. "Elias Farouq, benim yaptıklarım yüzünden ailesini kaybetti. Hoş, bir kez daha gelsem dünyaya yine aynısını yapardım ama bedelleri ağır oldu."

Bir an durdum. O an, geçmişin bütün yükü omuzlarıma çöktü. Selçuk'un karısının ve çocuğunun o kara günü gözümün önünden geçti. Selçuk’un, Elias Farouq’un ölmediğini öğrendiği gün attığı haykırışlar hâlâ kulaklarımdaydı.

"Selçuk, benim yüzümden ailesini kaybetti." Sesim çatladı, toparladım. "Bana bir kez aynı hakkı, yeniden gelme hakkını verselerdi, sırf o kaybetmesin diye bu yaptıklarımı asla yapmazdım. Direkt olarak Elias'ı öldürürdüm."

Derin bir nefes alarak arkama yaslandım. Sandalyenin soğuk metal sırtlığı, tenime değdi. O his, beni biraz olsun kendime getirdi.

"Ve şimdi benim bir ailem var." Gözlerimi sırayla ikisine de gezdirdim. "Kaybedilen her şeyi üzerimde bir kumar gibi oynayacaklar. Selçuk'u ne ve nasıl tehdit edeceğini bilmiyorum ama bir gün telefonlar çaldığında çağırdıkları kişi ben olacağım."

Cümlem, odanın ortasında asılı kaldı.

Caner'in elleri, masanın üzerinde hafifçe titredi. O titreme, onun içindeki fırtınanın dışa vurumuydu. Bora ise tamamen hareketsizdi. Bir heykel gibi. Sadece gözleri oynuyordu, düşüncelerinin peşinden giden iki kara nokta.

"Telefon çaldığında," diye tekrarladı Caner, sesi fısıltı gibiydi. "Sen gidecek misin yani öylece?"

Gözlerimin içine bakıyordu. O bakışta, binlerce soru vardı. "Mete buna izin vermez ki?" sorusu. "Ya bebeklerin annesiz kalırsa?" sorusu. "Ya bu sefer kazanamazsak?" sorusu.

"Gitmek zorunda mıyım?" dedim. "Selçuk, benim yüzümden ailesini kaybetti Caner. Ona bir daha aynı şeyi yaşatabilir miyim? Onu Elias'ın elinde bırakıp, 'Ben annelik yapacağım,' diyebilir miyim?"

"Yapabilirsin," dedi Bora. Sesi, her zamanki gibi sakindi. Ama içinde, garip bir şey vardı. Belki de anlayış. Belki de kabulleniş. "Yapmak zorundasın. Çünkü sen sadece Selçuk'un dostu değilsin. Sen, iki bebeğin annesisin. Ayrıca, Mete senin tek başına gitmene asla ve asla izin vermez. Peşinde Mete’yi de mi sürükleyeceksin? Bu çok aptalca."

"Biliyorum," dedim. "Ama ben aynı zamanda Güvercin Timi'nin komutanıyım. Selçuk, benim adamım. Benim sorumluluğum. Onu orada bırakıp evimde oturamam, Çilingir. Ayrıca, Mete’nin bundan haberi var. Bir plan yaptık."

“Bizim de senden almaya çalıştığımız bilgi de bu zaten, Eyşan. Ne planı yaptınız?” dedi, Caner. “Oraya tek başınıza gidemezsiniz. Giderseniz, Elias'ın tam da istediği şeyi yapmış olursunuz. Sadece seni değil, bu sefer Mete’yi de tuzağa çekmiş olur. Diyelim ki gittiniz. Bizim haberimiz olmadı. Ee, biz ne yapacağız? Arkanızdan gelip sizi kurtarmaya çalışırken, belki de daha büyük bir tuzağa düşeceğiz?"

Sözleri, mantıklıydı. Çok mantıklı. Ama mantık, bazen yüreğin sesini bastıramıyordu.

"Ne yapmamı öneriyorsun?" diye sordum. "Selçuk'u orada bırakıp beklememi mi? Elias'ın bir sonraki hamlesini mi?"

"Hayır," dedi Bora. "Ama hamleyi senin yapmanı da istemiyoruz. Birlikte yapmalıyız. Planlı, programlı, akıllıca. Elias'ın oyununa gelmeden, onu alt etmenin bir yolunu bulmalıyız."

"Ya zamanımız yoksa?" diye sordum. "Ya Selçuk'un zamanı tükeniyorsa?"

O soru, odanın ortasında bir bomba gibi patladı. Kimse cevap veremedi. Çünkü cevabı bilmiyorduk. Zamanı bilmiyorduk. Selçuk'un ne kadar dayanabileceğini bilmiyorduk. Elias'ın ne yapacağını bilmiyorduk. Tek bildiğimiz, beklediğimizdi. Ve beklemek, en ağır savaştı.

"Eyşan," dedi Caner, sesi bu sefer daha yumuşaktı. "Seni anlıyorum. Gerçekten anlıyorum. Ama lütfen. Bir şey yapmadan önce bize danış. Birlikte karar verelim. Birlikte hareket edelim. Çünkü ancak birlikte kazanabiliriz."

🕊️

Koridor, ayaklarımın altında sonsuza uzanan bir zaman tüneli gibiydi. Askeriyenin o soğuk, rutubet kokan dehlizlerinde yürürken, her adımım geçmişin tozlu sayfalarını hışırdatıyor, her nefesim eski bir hatıranın buğusunu çekiyordu ciğerlerime.

Beton duvarların arasında sıkışıp kalmış bu koridor, aslında yılların içinde bir yolculuktu. Zamanın akrebi geriye doğru dönüyor, beni bambaşka bir zamana, bambaşka bir bana, belki de hiç yaşanmamış gibi duran ama ruhumun en derin çatlaklarına kazınmış o günlere götürüyordu.

Ankara.

O soğuk, bozkırın ortasında yükselen başkent. Üzerinde taşıdığı ağırlıkla dimdik duran, tarihin yükünü omuzlarında hissettirmeden taşıyan o şehir. Ve orada, bir zamanlar, biz vardık. Üç genç asker, üç toy yürek, üç vatan sevdalısı. Selçuk, Alperen ve ben.

Anıtkabir'in o muazzam taşlarında yankılanan adımlarımız, nöbet değişimlerindeki o vakur duruşumuz, mermerin soğuk yüzüne vuran siluetlerimiz Hepsi orada duruyordu. Zamanın tozlu raflarında, hiç solmadan, hiç eskimeyen, hiçbir acının soldurmaya gücünün yetmediği bir fotoğraf gibi. O günler, şimdi düşününce, sanki başka bir dünyaya aitti. Sanki o üç insan, bugün bu koridorlarda yürüyen bizler değildik. Belki de değildik. Belki de o çocuklar, o masumiyetin içinde, o temiz duygularla, oralarda bir yerde, Anıtkabir'in taşlarına sinmiş, hâlâ nöbet tutuyorlardı.

Alperen’in kaldığı odanın önüne geldiğimde bir an için durdum. Bu kapının ardında sadece yaralı bir dost değil, aynı zamanda benim de kendi yaralarımdan bir parça vardı. Selçuk'un yokluğu, hepimizin yüreğinde aynı büyüklükte bir boşluk açmıştı.

Nefesimi topladım. Elimi kapının soğuk metal tokmağına koydum. Bir an tereddüt ettim. İçeride neyle karşılaşacaktım? Gözlerinde ne görecektim? O eski günlerin parıltısı mı, yoksa yeni yaraların karanlığı mı? Belki de hiçbir şey göremeyecektim. Belki de o gözler, artık hiçbir şeyi görmüyor, sadece içlerindeki o karanlığa bakıyorlardı.

Kulpu indirip içeriye adım attım. Alperen, yatağın kenarında oturuyordu. Başı öne eğik, omuzları çökmüş, elleri dizlerinin üzerinde cansız birer yaprak gibi duruyordu. Üzerindeki hastane kıyafeti, ona hiç yakışmamıştı. O kıyafet, onun gibi bir askere değil, belki de başka bir dünyaya aitti. Onu daha da kırılgan, daha da savunmasız gösteriyordu. O koca adam, o güçlü asker, şimdi bir çocuk kadar naif, bir kuş kadar ürkek, bir geyik kadar tedirgindi. Sanki en ufak bir seste, en ufak bir harekette dağılacak gibiydi.

Beni duymuş olmalıydı. Kapının açıldığını duymuş, adımlarımın sesini işitmişti. Ama başını kaldırmadı. Belki kaldıramıyordu. Belki gözlerime bakmaya cesareti yoktu. Belki de o gözlerde kendi suçluluğunun yansımasını görmekten, kendi acısının bir başkasının yüzünde vücut bulmuş haline katlanmaktan korkuyordu. Ya da belki, sadece, o an için, dünyanın tüm ağırlığı boynuna binmişti de başını kaldıracak mecali kalmamıştı.

Kapıyı arkamdan usulca kapattım. Ağır adımlarla yürüdüm. Her adımım, yılların üzerinden geçiyordu. Ankara'nın soğuk taşları, Anıtkabir'in mermerleri, nöbet değişimlerinin o vakur anları, Selçuk'un kahkahaları, Alperen'in gülümsemeleri, benim o zamanki saf halim... Hepsi ayaklarımın altında, birer birer, sessizce yankılanıyor, her adımda biraz daha canlanıyor, biraz daha ağırlaşıyordu.

Yanına geldim. Öylece durdum. Bir an için, sadece onun nefes alışını dinledim. Düzensiz, sarsak, hıçkırıklarla kesilen bir nefes. Ağlamıyordu ama ağlamak üzereydi. Gözyaşları, henüz dökülmemiş bir yağmur gibi, gözlerinin ardında birikmiş, orada, o karanlıkta bekliyor, taşacakları anı kolluyorlardı. O nefes, bir insanın içindeki fırtınanın dışa vurumuydu. O nefes, bir ruhun çırpınışlarının sesiydi.

Yavaşça, dizlerimin üzerine çöktüm. Onun hizasına indim. Yüzüne bakabilmek için, ona ulaşabilmek için, belki de ona kendimi ulaşılır kılmak için. Çünkü bazen, bir insanın yanında olmak, onunla aynı hizada durmak, onun gözlerinin içine bakabilmek, her şeyden önemliydi.

"Alperen," dedim. Sesim o kadar yumuşaktı ki, neredeyse duyamayacaktı. Bir rüzgâr fısıltısı, bir yaprak hışırtısı, bir kuş kanadının sesi kadar hafifti. Ama duydu. Omuzları hafifçe titredi. O titreme, içindeki setin yıkılmak üzere olduğunun habercisiydi.

Başını kaldırdı.

Gözleri kan çanağına dönmüş, uykusuzluktan ve gözyaşından kızarmış, derin çukurlara gömülmüşlerdi. İçlerinde tarifsiz bir acı, sonsuz bir pişmanlık, yakıcı bir suçluluk vardı. O gözler, artık birer göz değil, içine düşüp kaybolabileceğin iki karanlık kuyuydu. İçlerinde ne bir ışık vardı ne bir umut. Sadece o dipsiz, karanlık, soğuk boşluk.

Ve ben, o gözlerde, kendimi gördüm.

Yıllar önceki beni. Kaybettiğim insanların ardından baka kaldığım o boşluğu. Çaresizliğin o yakıcı ateşini. Suçluluğun o kemirgen sızısını. O gözler, aynaya bakmak gibiydi. Ama öyle bir ayna ki, sadece yüzünü değil, ruhunun en karanlık, en derin, en saklı köşelerini gösteriyordu. O gözlerde kaybolurken, aslında kendi içimde kayboluyordum.

Alperen'in dudakları aralandı. Bir şey söylemek istedi, söyleyemedi. Kelimeler, boğazında düğümlendi, orada asılı kaldı. Ağır, anlamsız, çaresiz bir düğüm. Sadece bir hıçkırık, bir inilti, bir yaralı hayvan sesi çıktı ağzından. O ses, insana ait değildi. O ses, acının, çaresizliğin, suçluluğun vücut bulmuş haliydi. O ses, bir ruhun parçalanırken çıkardığı sesti.

Elimi uzattım. Yavaşça, nazikçe, bir kuşu okşar gibi, bir çiçeğe dokunur gibi, bir bebeğin parmağını okşar gibi, eline koydum. Teni ateş gibiydi. Ateşi, içindeki yangından geliyordu. O yangın, öyle büyük, öyle yakıcıydı ki, teni bile kavruluyordu. O ateş, suçlulukla besleniyor, pişmanlıkla büyüyor, çaresizlikle alevleniyordu.

"Buradayım," dedim. "Ben geldim."

O an, yıllar öncesine gittik. Ankara'ya. O soğuk kış sabahlarına. Nöbet değişimlerinde birbirimize gizlice gülümsediğimiz o anlara. Selçuk'la üçümüz, Anıtkabir'in o muazzam avlusunda, vatan nöbeti tutarken hissettiğimiz o gurura. O günler, ne kadar masum, ne kadar saftı. O günler, şimdi düşününce, sanki bir rüyaydı. Sanki hiç yaşanmamış, sadece hayal edilmiş güzelliklerdi.

"Asena," diye fısıldadı Alperen. Sesinde yılların yorgunluğu, gecelerin sessiz çığlıkları, kayıpların ağırlığı vardı. "Selçuk... O, orada kaldı. Asena, Selçuk."

Ellerini kaldırdı, yüzüne kapadı. Ellerimi hızla yüzündeki elleri çekmek için kaldırdım. Parmaklarım, onun bileklerine kenetlendi. O bilekler, bir zamanlar dimdik tutardı silahını, şimdi bir çocuğun titreyen kolları gibiydi. O eller, bir zamanlar vatan için sıktığı yumrukların sahibiydi, şimdi kendi acısını gizlemek için kullanılıyordu.

"Alperen, yapma. Yalvarıyorum sana yapma."

Sesim, tanımadığım bir ses gibi çıktı. Öyle çatlak, öyle kırık, öyle çaresizdi ki. İçimde bir şeyler parçalanıyor, her kelimede biraz daha dağılıyordum.

"Elim kolum bağlı kaldı, yapma."

Gözlerimin arkası yanmaya başladı. O bildik, o eski, o hiç değişmeyen sızı. Her kayıpta, her acıda, her çaresizlikte gelen o ateş. Yanağıma akan yaşları hissedebilmiştim. İlk damla, sıcak ve ağır, yanağımdan aşağı süzüldü. Ardından bir başkası, sonra bir tane daha. Durduramıyordum. Tutamıyordum kendimi.

"Selçuk'u onun elinden kurtaracağız, sana söz veriyorum."

Ellerini güçlükle yüzünden çekip bana bakmasını sağladım. Parmaklarım, onun bileklerinde hâlâ sımsıkıydı. O eller, şimdi benim ellerimin arasında, biraz olsun sakinleşmiş, biraz olsun teslim olmuş gibiydi. Gözlerinin içine baktım. O iki yeşil denize, içinde boğulduğu o karanlık sulara. Ama bu sefer, o sularda bir şey daha vardı. Bir soru. Bir umutsuzluk. Bir inançsızlık.

"Ben ne zaman sözümden döndüm, Avcı?"

Sözlerim, odanın ağır havasında bir çığlık gibi yankılandı. Ama öyle bir çığlık ki, sesi değil, anlamı vardı. Öyle bir çığlık ki, duvarları yırtacak kadar güçlü, bir fısıltı kadar yakındı.

Alperen'in gözleri, gözlerimde bir şey aradı. Belki bir yalan, belki bir şüphe, belki de sadece bir umut ışığı. Ama bulamadı. Çünkü yoktu. Çünkü ben, bu sözü verirken, içimdeki her şeyi, bütün varlığımı, bütün inancımı koymuştum ortaya.

"Selçuk'u kurtaracağız," diye tekrarladım, bu sefer daha yavaş, daha vurgulu, daha kesin. "Nasıl olduğunu bilmiyorum. Ne zaman olacağını bilmiyorum. Ama olacağını biliyorum. Ben arkamda asla onu bırakmam.”

Arkamda bırakmak... Hayatım boyunca en nefret ettiğim şeydi bu. Kaç kez bırakmak zorunda kalmıştım geride bir şeyleri? Kaç kez arkama bakmadan yürümüştüm, içim kan ağlarken? Ama Selçuk'u bırakmayacaktım. Bırakamazdım. Bırakmak yoktu artık.

Bir an, öylece durdu. Gözleri, hâlâ gözlerimdeydi. İçlerinde, fırtınalar kopuyor, dalgalar yükseliyor, ama bir yandan da bir şeyler duruluyor, sakinleşiyor, yerli yerine oturuyordu.

“Korkuyorum Asena,” diye fısıldadı. “Zamanında başımıza gelenler bir kez daha yaşanacak diye çok korkuyorum.”

Bundan kaçamayacaktık ki…

O cümle, zihnimin içinde yankılandı durdu. Kaçamayacaktık. Ne kadar koşarsak koşalım, ne kadar saklanırsak saklanalım, geçmiş dediğin şey, bir gölge gibi peşimizden gelirdi. En ummadığın anda, en güvendiğin yerde, ensende hissederdin nefesini. Soğuk, nemli, ağır bir nefes. Ve dönüp baktığında, onu orada bulurdun. Hep aynı yüz, hep aynı acı, hep aynı korku.

Sessiz kalmak yerine ağırca kafamı iki yana salladım. O hareket, bir inkâr değildi. Bir teselli de değildi. Sadece, bir gerçeği kabullenmenin sessiz çığlığıydı belki de. Evet, korkuyordu. Ve haklıydı. Çünkü ben de korkuyordum. Ama korku, bizi durduramazdı. Daha önce durdurmadığı gibi.

"Korkabilirsin, ağlayabilirsin, sızlayabilirsin." Sesim, bir komut değil, bir izin gibiydi. Bir dostun, bir kardeşin, bir yol arkadaşının verdiği izin. "Ama ayağa kalkmak zorundasın, Alperen. Selçuk için. Bizim için. Kendin için."

Kelimeler, odanın loş ışığında birer birer süzülüp gitti Alperen'e doğru. Ona dokundu mu bilmiyorum. Ama gözlerinde bir şeyler değişti. O karanlık suların dibinde, bir ışık belirdi. Minicik, ürkek, ama inatçı bir ışık.

"Kendim için," diye tekrarladı, sesi düşünceliydi. "Uzun zaman oldu kendim için bir şey yapmayalı."

"İşte şimdi zamanı," dedim. "Kendin için de yapacaksın. Dışarıda senin için üzülen herkes için toparlanmaya çalışacaksın. Selçuk içinde güçlü duracaksın. Çünkü bizler senin dostunuz. Senin kardeşiniz. Senin kanından değiliz ama canından bir parçayız."

Gözleri, bir çengel misali gözlerime takıldığında kaşları ağırca çatıldı.

“Peki sen, hiç korkmuyor musun?”

Ona ben de korkuyorum, diyemedim. Çünkü o kelimeyi ağzıma alsam, içimdeki set yıkılacak, bütün korkular bir sel gibi önüne katıp götürecekti beni. Diyemedim. Çünkü o kelimeyi duyarsa, o da yıkılacak, tutunacak dalı kalmayacaktı. Diyemedim. Çünkü lider olmak buydu belki de. Kendi korkularını, kendi acılarını, kendi çaresizliklerini içine gömmek, onları orada, o karanlıkta, kimse görmeden, kimse duymadan yaşamak.

Ama sorusu, zihnimin bir köşesine saplanmış bir ok gibi kaldı.

Peki sen, hiç korkmuyor musun?

Korkuyordum tabii ki.

Her gece, bebeklerimin minik yüzleri gözümün önüne geliyor, uykuya dalamıyordum. Onların o masum nefeslerini, o minicik göğüslerinin inip kalkışını düşünüyordum. Ve sonra, o görüntü geliyordu. Elias'ın o tek gözü, bebeklerimin üzerinde. O soğuk, ölü bakışlar, onların teninde. Elleri, onların boğazında. Ve ben, orada, hiçbir şey yapamadan, sadece izliyordum.

Korkuyordum.

Her sabah, Mete'nin gözlerine baktığımda, içimde bir sızı başlıyordu. Onun bana bakışında gördüğüm o koruyucu ateş, aynı zamanda bir korkuydu. Onu kaybetme korkusu. Onu bir daha görememe korkusu. Onun cesedini toprağa verirken, yanında bebeklerimizle birlikte ağlama korkusu.

Korkuyordum.

Her telefon çaldığında, yüreğim ağzıma geliyordu. Her kapı vurulduğunda, içimde bir ürperti başlıyordu. Her haber geldiğinde, önce bir sessizlik oluyordu, sonra o sessizliğin içinde, kayıpların çığlığı yankılanıyordu.

Korkuyordum.

Ama bunu söyleyemezdim. Söyleyemezdim çünkü o zaman, herkes korkacaktı. Söyleyemezdim çünkü o zaman, düşman kazanacaktı. Söyleyemezdim çünkü o zaman, ben artık ben olmaktan çıkacaktım.

"Korkmuyorum," dedim. Sesim, demir gibiydi. Ama içimde, bir çocuk ağlıyordu. "Korkmaya hakkım yok."

Alperen'in gözleri, gözlerimi delip geçti. Belki bir şeyler gördü. Belki içimdeki o çocuğun ağladığını duydu. Belki de sadece, bir liderin yalnızlığını hissetti.

"Herkes korkar Asena," dedi yavaşça. "Sen de korkabilirsin. İnsan bu."

"İnsan," diye tekrarladım. "Ama ben sadece insan değilim Alperen. Ben bir anneyim. Bir komutanım. Bir askerim. Benim korkma lüksüm yok."

"Bebekler," diye fısıldadı Alperen. "Onlar için korkuyorsun, değil mi?"

Başımı salladım. İnkâr edemezdim. O kadarını söyleyebilirdim.

"Her saniye," dedim. "Her nefeste. Onları düşünmeden geçen bir anım yok. Uyurken, uyanıkken, burada, evde, her yerde. Onların kokusu burnumda, sesi kulaklarımda, sıcaklığı ellerimde. Ve ben, burada, onlardan uzakta, savaşmaya çalışıyorum. Hem onlar için, hem de onlara rağmen."

Gözlerim doldu. Ama tutundum. Ağlamak yoktu. Henüz değil.

"Peki Mete?" diye sordu. "O korkmuyor mu?"

Güldüm. Acı bir gülüştü bu. "O," dedim. "O her şeyden çok benden korkuyor. Beni kaybetmekten korkuyor. O kadar çok korkuyor ki, bazen bana bakarken gözlerinde ölümü görüyorum. Kendi ölümünü değil, benim ölümümü. Ve o korku, onu daha da güçlü yapıyor. Daha da tehlikeli. Daha da korumacı."

"Sen," dedi, "güçlü bir kadınsın Asena."

"Güçlü değilim," dedim. "Sadece, pes etmeyi seçmedim. O kadar."

Bir sessizlik oldu. Derin, anlamlı, ağır bir sessizlik. İkimiz de düşünüyorduk. İkimiz de kendi korkularımızla yüzleşiyorduk.

"Toparlan," dedim sonunda. "Dinlen. Güçlen. Çünkü önümüzdeki günler, kolay olmayacak. Ama sonunda, Selçuk'la birlikte, yine güleceğiz."

Ayağa kalktım. Kapıya doğru yürüdüm. Arkamdan seslendi:

"Asena!"

Döndüm.

“Dikkatli olun.”

Gülümsedim. Gerçek bir gülümsemeydi bu.

“Ben her zaman dikkatliyim, unuttun mu?”

Kapıyı açtım, çıktım. Derin bir nefes alarak koridor boyunca yürümeye başladım. Ayak seslerim, boş koridorda yankılanıyor, her adımda biraz daha geride bırakıyordum o odayı, o ağır havayı, o yaralı bakışları. Revir binasının sonuna geldiğimde, karşıma çıkan metal kapıyı ittim.

Dışarıya çıktığım an soğuk hava, yüzüme bir tokat gibi çarptı. Öyle keskin, öyle diri, öyle canlıydı ki bir an için nefesimin kesileceğini sandım. Arkamda bıraktığım binanın ön tarafına doğru ilerledim. Önümde uzanan boşlukta, tek bir bank duruyordu. Eski, yıpranmış, boyası yer yer dökülmüş bir banktı. Ama şu an, dünyanın en davetkâr yeri gibiydi.

Yürüdüm, banka oturdum. Soğuk metal, üniformamın ince kumaşının altından tenime işledi. Arkama yaslandım, başımı kaldırdım. Şırnak’ın dağları önümde bir kemer gibi uzanıyordu. Akşamın alacakaranlığında, masmavi bir fonun önünde, koyu yeşil ve gri tonlarıyla yükseliyorlardı. Doruklarına çökmüş incecik bulutlar, tül gibi sarmıştı onları. Sanki dağlar, bir gelin gibi duvaklanmıştı.

Güneş, dağların ardında kaybolmak üzereydi. Son ışıkları, dorukları altın rengine boyuyor, yamaçlardan aşağı süzülüp kayboluyordu. Birkaç dakikaya kadar, karanlık çökecekti. Ama o karanlıktan sonra, yine şafak sökecekti. Yine güneş doğacaktı. Yine bu dağlar, ışığın kucağında uyanacaktı.

Tıpkı bizim gibi.

Ne kadar karanlık olursa olsun, ne kadar zorlu geçerse geçsin, bir gün mutlaka şafak sökecekti. Bir gün mutlaka ışık doğacaktı.

Gözlerimi kapadım. Rüzgâr, hafif hafif esiyor, dağların kokusunu getiriyordu. Çam kokusu, toprak kokusu, biraz da kışın habercisi olan o keskin, ayazın kokusunu alabiliyordum. Arkamdan gelen hafif sarsaklı ayak sesleri duydum. Tanıdıktı. O kadar tanıdık ki, dönmeme gerek yoktu.

Gözlerim ağırca açıldı.

Bakışlarım bir mıknatıs misali sağıma doğru çekildiğinde Züğürt, gülümseyerek bana bakıyordu.

“Yağmur’un kızı.”

Dudaklarımda oluşan tebessüm için kıvrılan dudaklarımın, neredeyse çenemi titreteceğini hissetmiştim. Gülmeye bile hakkım yok muydu benim?

“Züğürt,” dedim, yanımdaki boşluğu göstererek. “Otursana?”

Ağır ağır yürüdü. Topallayarak banka yaklaştı ve aramızda, bir kişinin daha oturabileceği bir mesafe bırakarak banka oturdu. Bir süre sessizce oturduk. İkimiz de dağlara bakıyorduk. O da biliyordu, bu sessizliğin kıymetini. O da biliyordu, bazı şeylerin kelimelere ihtiyacı olmadığını.

"Anneni gördüm geçen gün."

Gözlerim ona döndü.

"Rüyamda," dedi, gülümseyerek. O gülümseme, yılların yorgunluğunu silip atan bir çocuk saflığı taşıyordu. "Oturmuş, bir dağın tepesinde, ninni söylüyordu. Sesi öyle güzel, öyle berraktı ki... Bütün dağlar susmuş dinliyordu."

Bakışları bana döndü.

“Uyusana gözlerim, geceler üşür yalnız. Ay saklanır yastığına, rüzgâr bile susar biraz.”

Aklıma Rize’de gördüğüm rüya geldi. O rüyada sisli bir vadideydim. Çevremde ne bir yol vardı ne de tanıdık bir iz. Çay tarlalarını hatırlıyordum ama yaprakları yanıktı. Annem, dere kenarında, sırtı bana dönük oturuyordu. Ona doğru yürümeye başladığımda çaylıklar yanmaya başlamıştı.

“Gül dalında kokar,” dedim, fısıldayarak. “Annem seni hep arar. Uyumayan yıldızlar var, onlar da seni sorar.”

Züğürt, gülümsemesini ağırca soldurduğunda bana doğru döndü. Yüzündeki çizgiler derinleşti, gözlerinde yaşadıklarının bilgeliği parladı.

“Her karanlıktan sonra bir şafak söker, Yağmur’un kızı.”

“Ben o şafağı görebilecek miyim, Züğürt?”

Dilimden dökülen cümle, benden habersizce çıkmıştı. Sanki içimdeki bir başka ben, en derinlerde sakladığım o korkuyu, o endişeyi, o bilinmezi haykırmıştı. Sözler ağzımdan çıktığı anda, soğuk havada birer buz parçasına dönüştü, sonra yere düşüp paramparça oldu.

Züğürt'ün gözlerinde bir şey değişti. O kadim bilgeliğin ardında, bir başka şey daha belirdi. Belki acı, belki anlayış, belki de benim bile adını koyamadığım bir duygu.

“Bismillâhillezî lâ yedurru me'asmihi şey'un fi'l-ardi ve lâ fi's-semâi ve hüve's-semî'u'l-alîm... Hasbiyallâhü lâ ilâhe illâ hüve, 'aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbü'l-arşi'l-azîm..”

Dualar, dudaklarından bir inci tanesi gibi dizildi. Her kelime, havada asılı kaldı, sonra gökyüzüne yükseldi. O an, rüzgâr bile sustu sanki. Dağlar bile eğildi bu duaya. Kaşlarım derince çatıldığında Züğürt, gözlerimin içine baktı.

“Gök, son kez yere eğilecek, Yağmur’un kızı. Ve toprağın içinden çıkan biri, sana adını tekrar hatırlatacak. Kim olduğunu unutma.”

Aramızda büyük bir sessizlik oluştuğunda, içimin üşüdüğünü hissettim. Öyle bir üşüme ki, kemiklerime kadar işledi. Sanki içimde bir kış sabahı doğuyor, tüm sıcaklığımı dondurup alıp götürüyordu. Kanım damarlarımda ağır ağır akıyor, kalbim göğsümde bir mahkûm gibi çarpıyor, nefesim boğazımda bir düğüm olup kalıyordu.

Züğürt, başka hiçbir şey demeden ayağa kalktı ve sağa dönüp yürümeye başladı.

O gidiş, bir vedadan çok, bir teslimiyetti. Bir sırrın karanlığa gömülüşü, bir kehanetin tamamlanışıydı. Topallayan adımları, taşlı zeminde sessiz bir ritim tutturdu, her vuruşta biraz daha uzaklaştı, biraz daha silikleşti, biraz daha efsaneleşti. Ta ki gecenin koynunda kaybolup gidene kadar.

Ben, bankta öylece kalakaldım. Yüreğime oturan bir taş vardı sanki. Öyle ağır, öyle soğuk, öyle büyük bir taş ki, nefes almamı bile zorlaştırıyordu. Göğüs kafesimin tam ortasında, bir mezar taşı gibi dikilmiş, üzerine Züğürt'ün sözleri kazınmıştı.

Gök, son kez yere eğilecek.

Toprağın içinden çıkan biri, sana adını tekrar hatırlatacak.

Kim olduğunu unutma.

Züğürt'ün sözleri, kulaklarımda yankılanıp duruyordu. Bir uğultu, bir dua, bir lanet gibi. Ne anlama geldiğini bilmediğim, ama bildiğim her şeyden daha ağır gelen kelimeler.

Kim olduğumu unutmak mı?

Ben kimdim ki?

Yağmur'un ve Ethem'in kızı Eyşan. Mete'nin karısı. Bilge Kaan'ın ve Toprak Luna'nın annesi. Güvercin Timi'nin komutanı. Bir asker. Bir evlat. Bir dost. Bir savaşçı. Ama ya bunların hepsi birden değilse?

Ya ben, benden daha fazlasıysam?

Dağlara baktım. Onlar hâlâ oradaydı. Dimdik, vakur, sonsuz. Binlerce yıldır oldukları gibi. Binlerce yıl daha öyle kalacaklar gibi. Onların sessizliği, benim içimdeki fırtınayı daha da büyütüyordu.

İşte tam o anda, sessizliği yırtan bir ses yükseldi.

Telefonum çalıyordu.

Öyle ani, öyle beklenmedik, öyle yersizdi ki, bir an için irkildim. Kalbim, göğsümde yeniden o eski düzensiz ritmine döndü. Elim, titreyerek cebime gitti, telefonu çıkardı. Ekranda, bilinmeyen numara yazıyordu. Bir an tereddüt ettim. Ama içimde bir ses, bu telefonu açmam gerektiğini söylüyordu. Tuşa bastım, telefonu kulağıma yasladım.

"Alo?"

Bir sessizlik oldu. Uzun, ağır, anlamlı bir sessizlik. Telefonun ucundan gelen o hafif cızırtı, boşlukta yankılanan kalp atışlarımdan başka hiçbir şey duyulmuyordu.

"Asena?"

Bu, Selçuk’un sesiydi.

-144 SAAT ÖNCE-

11 Aralık 2022 / Şırnak

Asena Eyşan Çakır, Ağzından

Bazı insanlar vardır, bir ömre bedeldir.

Bazı aşklar vardır, adını koyamazsın. İlk görüşte değildir, son görüşte de değildir. Hiç görmediğin halde hep orada olandır. Gözlerini kapadığında gördüğün, gözlerini açtığında aradığındır. Zamanın içinde kaybolmuş bir duygu, yıllar sonra su yüzüne çıkmış bir gemi enkazı gibi. Ne zaman başladığını bilmediğin, ama hep orada olduğunu bildiğin bir şey.

Mete, benim için öyleydi.

Kaçan senelerimiz, aramızda bir uçurum gibi duruyordu. Bir çocuğun büyüyüp adam olduğu, bir kızın kadın olup savaştığı seneler. O yıllarda neler oldu, kimler girdi hayatımıza, kimler çıktı, hangi acılar çekildi, hangi sevinçler yaşandı, bilmiyorum. Ama biliyorum ki, o yılların her saniyesinde, bir yerlerde, o vardı. Ve ben, farkında olmadan, ona doğru yürüyordum.

Kader miydi?

Bilmiyorum.

Ama şimdi, bu odada, beşiğin başında, onu izlerken anlıyorum ki, bütün o kayıp yıllar, bizi bu ana hazırlamak içinmiş. Bütün o acılar, bu mutluluğun kıymetini bilmemiz içinmiş. Bütün o ayrılıklar, bu kavuşmanın tadına doyulmaması içinmiş.

Mete, başını kaldırıp bana baktığında yılların içinden kopup geldiğini anlamıştım. Dişlerini göstererek gülerken elini bana doğru uzattı. Ona doğru yürümeye başladığımda her adımım geçmişimin üzerine basıyordu. Her adım, bir yılı, bir acıyı, bir hasreti ezip geçiyordu. Sonunda yanına vardım, oturdum. Eli, hemen elimi buldu, parmaklarımız birbirine kenetlendi. O kenetlenme bir hasretin bitişi, bir ömrün başlangıcıydı.

Beşiğe baktık birlikte.

İki minik canımız, iki ayrı dünyamız, tek bir beşikteydi. Onlar, bizim kayıp yıllarımızın telafisiydi. Onlar, bizim hiç yaşayamadığımız çocukluğumuz, hiç oynayamadığımız oyunlarımız, hiç söyleyemediğimiz sözlerimizdi.

Gözlerimi beşikten ayıramıyordum. O iki minik beden, öyle huzurlu, öyle masum, öyle güzeldi ki... İçimde bir şeyler eriyor, sonra yeniden şekilleniyor, sonra tekrar eriyordu. Annelik dedikleri şey buydu herhalde. İnsanın kendinden vazgeçip, bir başkasında var olması.

Mete'nin nefes alışı, kulağımda hafif bir rüzgâr gibiydi. Onun varlığı, sırtımı dayadığım bir duvar, tutunduğum bir dal, nefes aldığım bir havaydı. Bir an için, zamanın dışına çıkmıştık sanki. Ne dün vardı, ne yarın. Sadece şimdi vardı. Sadece bu an. Sadece biz.

Mete, ağırca bana döndüğünde gözleri beşikten ayrılıp gözlerime doğru kaydı. Elimi tuttu. İki elinin arasına aldı. Parmakları, parmaklarımın arasına girdi, kök saldı. Gözlerine baktım. O her baktığımda içinde kaybolduğum, o her gördüğümde yeniden âşık olduğum mavi. Ama şimdi, o mavinin tam ortasında, bir fırtına vardı. Dalgalar kabarmış, gökyüzü kararmış, rüzgâr uğulduyordu. O gözler, bana hep güven vermişti, hep sığınak olmuştu. Ama şimdi, o sığınağın da duvarlarının olduğunu, onun da korkabileceğini, onun da endişelenebileceğini görüyordum.

"Emin misin?"

Gülümsedim.

Öyle bir gülümseme ki, içimdeki bütün korkuları, bütün endişeleri, bütün kaygıları bir duvarın ardına sakladım. O duvar, tuğla tuğla örülmüştü yıllar içinde. Her kayıpta bir tuğla, her acıda bir harç. Şimdi, o duvarın ardında, bir çocuk gibi titreyerek bekliyordu korkularım. Ama dışarıda, sadece bu gülümseme vardı.

“Eminim,” dedim.

Sesim, hiç olmadığı kadar sakindi. Hiç olmadığı kadar kararlı. Hiç olmadığı kadar emin. Ama içimde, o çocuk ağlıyordu. O çocuk, "Korkuyorum," diye haykırıyordu. O çocuk, beşikteki iki minik cana bakıp, "Onları bırakıp nasıl gideceğiz?" diye soruyordu.

Ama ben, o çocuğu duymazdan geldim.

Çünkü mecburdum.

Bu yol, seçimle gelinmiş bir yol değildi. Bu yol, yazgıyla, kaderle, belki de bir lanetle çizilmişti. Geçmişte yaptıklarım, ettiğim hatalar, aldığım kararların hepsi beni bu ana getirmişti. Ve şimdi, geri dönüş yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı zaten.

Mete, ellerimi bırakmadı. Tam tersine, biraz daha sıkı tuttu. Parmakları, parmaklarıma kenetlenmiş, bir daha asla ayrılmayacak gibiydi. Gözlerindeki fırtına, yavaş yavaş dinmeye başlamıştı. Dalgalar geri çekiliyor, gökyüzü açılıyor, rüzgâr susuyordu. Ama o korku, hâlâ oradaydı. Küçülmüş, saklanmıştı ama varlığını koruyordu.

Başparmağı, elimin üzerinde gezindi. O küçük hareket, içimde bir şeyleri harekete geçirdi. Kalbim, göğsümde bir kuş gibi çırpındı. Kanatlandı, uçmak istedi, ama durdu. Çünkü Mete'nin gözleri, onu yakalamıştı.

"Güvercin," dedi.

Gözlerimin içine baktı. O mavi, şimdi daha sakin, daha duru, daha berraktı. İçinde, yıldızlar kayıyor, aylar doğuyor, güneşler batıyordu.

Parmak uçlarımız, birbirimizin yüzük parmaklarındaki alyansları okşamaya başladığında zamanın, bir kafese dönüştüğünü hissettim. İçinde bulunduğumuz an, özgürlüğümüzü kısıtlayacak anılara dönüşüyordu. Her saniye, bir altın zincir gibi dolanıyordu boynumuza. Her nefes, bir hatıra olup yerleşiyordu ciğerlerimize. Ve biz, o anın tam ortasında, hem yaşıyor hem vedalaşıyorduk.

"Kalbini, binlerce kilometre öteye," dedi, alyanslarımızı yüzük parmaklarımızdan çıkartırken.

Hareketi öyle yavaş, öyle ağır, öyle hürmetkârdı ki sanki bir mabedin kapısını aralıyor, kutsal bir emaneti yerinden almamak için kendiyle savaşıyordu. O altın halkalar, parmaklarımızdan ayrılırken, tenimizde bıraktıkları boşluk, bir yara gibi sızladı. Onları çıkarmak, derimizin altından bir kemiği sökmek gibiydi.

"Dağların ardına, denizlerin ötesine, hiç bilmediği diyarlara götürsen..."

Yüzüklerimizi bebeklerin kundaklarına sıkıştırdı.

Komodinin üzerinde isimlerimizin yazılı olduğu künyeleri aldı. O künyeler, yıllardır boynumuzdaydı. Dağlarda, savaşlarda, ölümün kıyısında hep yanımızdaydılar. Üzerlerindeki isimler, bizden başka kimse için bir anlam ifade etmezdi. Ama bizim için, birer kimlikti. Kendi künyesini kendine, benimkini ise boynuma taktı. Ellerini yanaklarıma yaslayıp alnını alnıma yasladı. Gözlerimin arkası yanıyordu, onun da ağladığını görebiliyordum.

“Yine de bir yolunu bulur, sana döner,” diye fısıldadım, usulca. “Sen nereye gidersen git. Sen ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, sana ulaşır. Benim yuvam, senin göğsün sevgilim.”

Her nefes alışında, içimde bir şeyler kopuyor, her verişinde, yeniden birleşiyordu. O nefes, benim nefesimdi. O kalp, benim kalbimdi. O can, benim canımdı.

"Eyşan," dedi yeniden, Mete. “Senin yuvan, benim göğsüm sevgilim.”

Dudaklarımızı ilk buluşturan ben oldum. Öyle bir öptüm ki onu, sanki içimdeki bütün fırtınaları dindiren, bütün korkuları susturan, bütün endişeleri yok edeceğine inandım. Onun dudakları, benim dudaklarıma kenetlendiğinde, sanki iki ayrı nehir birleşti, iki ayrı ateş kavuştu, iki ayrı ruh tek bir bedende buluştu.

Dudakları, yumuşacıktı. Bir bahar yaprağı kadar nazik, bir kuş tüyü kadar hafif. Ama aynı zamanda, bir ateş kadar sıcak, bir volkan kadar güçlü, bir fırtına kadar tutkuluydu.

O öpücükte, bütün bir ömür vardı. Bütün kayıp yıllar, bütün hasretler, bütün özlemler. O öpücükte, bütün kavuşmalar vardı, bütün sevinçler, bütün mutluluklar. O öpücükte, bütün vedalar vardı ve bütün dönüşler.

Ellerim, onun yüzünde dolaştı. Parmak uçlarım, kaşlarında, göz kapaklarında, şakaklarında, çenesinde gezindi. Her dokunuş, bir hatıra olup yerleşti hafızama. Her temas, bir fotoğraf olup asıldı kalbimin duvarlarına.

Onun elleri de benim yüzümdeydi. Elleri, yanaklarımı kavramış, başparmakları gözyaşlarımı siliyor, parmakları saçlarımın arasında dolaşıyordu. O eller, beni bırakmıyor, bırakmak istemiyor, sonsuza kadar tutmak istiyordu.

Dudaklarımız birbirinden güçlükle koparken alınlarımız, kaderimizi taşıdığına inandığımız isimlerimizin üzerinde bir mıknatıs misali kalakaldı. Gözlerimiz hâlâ birbirine kenetliydi. Son kez baktık birbirimize. Son kez, gözlerimizi gözlerimize gömdük. Son kez, nefesimizi nefesimize kattık.

“Bu dünyaya bir kez daha gelsem, yine seni severdim, Mete Mert Çakır.”

"Bırak bu dünyayı, Asena Eyşan Çakır,” dedi, Mete. “Ben seni var olmuş ve var olacak bütün âlemlerde, hangi surette olursam olayım, yine tanır, yine bulur, yine severim."

Alınlarımız birbirinden güçlükle koparken birlikte ayağa kalktık. Mete ile pusete doğru eğilirken boyunlarımıza astığımız künyelerimizin şıkırtıları, bebeklerimizin üzerinde bir ruh gibi dolaşıyordu. O incecik metal sesleri, sanki bir dua gibi yükseliyor, sonra beşiğin içinde, iki minik bedenin üzerine bir koruyucu gibi iniyordu. Her şıkırtıda, bir parçamız orada kalıyor, onların nefesine karışıyor, onların rüyalarına sızıyordu.

Ben Toprak Luna'nın alnını öperken Mete de Bilge Kaan'ın alnından öptü.

Kızımın teni, bir ipek kadar yumuşaktı. O kadar narin, o kadar masum, o kadar kırılgandı ki... Dudaklarımı alnına bastırdığımda, içimde bütün dağlar eridi, bütün denizler kurudu, bütün gökyüzü yıkıldı. O an, anladım ki, bir anne için en büyük fedakârlık, çocuğu için ondan uzaklaşmayı göze alabilmekti. En büyük sevgi, onu korumak için terk edebilmekti.

Göz ucuyla Mete'yi gördüm. O da oğlunun alnında, bir babanın duasını fısıldıyordu sessizce. Dudakları kıpırdıyor, gözleri kapalı, elleri hafifçe titriyordu. O an, onun ne kadar büyük bir baba olduğunu, ne kadar derin bir sevgi taşıdığını, ne kadar yüce bir yüreği olduğunu bir kez daha anladım.

Doğrulduğumuzda, gözlerimiz buluştu.

O bakışta, binlerce kelime vardı. Binlerce vaat, binlerce söz, binlerce yemin. O bakışta, bütün bir ömür vardı, bütün bir gelecek, bütün bir sonsuzluk.

Ve ben, o an, içimde bir şeyin sonsuza kadar yazıldığını hissettim.

Güvercin, kaderin hangi sayfasına konarsa konsun, altında hep Mete'nin adı yazacaktı. İster fırtınalı bir gökyüzünde, ister durgun bir denizin üzerinde, ister karlı dağların doruklarında... Her nereye konsam, altında onun adını okuyacaktım. Çünkü o, benim kaderime kazınmıştı.

Çünkü Mete Mert Çakır, benim yazgımın her satırında, her kelimesinde, her harfinde vardı.

Mete ile odamızdan çıktığımızda Caner ile Osman, salonun loş ışığında, iki gölge gibi duruyorlardı. Caner, pencerenin önünde, kolları göğsünde bağlı, yüzü asıktı. Osman, divanın kenarında, elleri dizlerinde, gözleri kapıya dikilmişti. İkisi de sanki saatlerdir oradaydı, ikisi de sanki bu anı bekliyor, ikisi de sanki duymak istemedikleri bir haberi duymuş gibiydiler.

Odadan çıktığımızı gördüklerinde ikisi de ayağa kalktı.

Hareketleri öyle ani, öyle tedirgindi ki bir anda yerlerinden fırladılar, sanki içlerinde biriken bütün endişe, bütün merak, bütün korku bedenlerini harekete geçirmişti. Osman bana bakarken Caner, ikizine bakıyordu.

Osman'a doğru adımlayıp kollarımı açtığımda Caner, bir adımla Mete'ye yaklaştı ve sertçe kendine doğru çekti. Osman'ı bir kardeş misali kucaklarken kulağımda nefesini hissettim.

“Dikkatli olun.”

Kafamı belli belirsiz sallayıp geri çekildiğimde Caner, Mete’den uzaklaşmış ona bakmaya devam ediyordu. Gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. Göz ucuyla Mete’ye baktığımda Mete, kafasıyla beni işaret etti. Caner küçük bir adımla önüme yaklaşıp kollarını sırtıma sardı. Sarılışı, öyle sıkı, öyle sahiplenici, öyle korumacıydı ki... Sanki beni hiç bırakmak istemiyor, sanki kollarının arasında tutarak kötülüklerden koruyabileceğini sanıyor, sanki bu sarılmayla bizi bu yoldan alıkoyabileceğini düşünüyordu.

"Güvercin," diye fısıldadı kulağıma. O lakap, onun dudaklarından dökülünce daha bir başka geldi. Daha sıcak, daha tanıdık, daha kardeşçe.

“Yıllarını seni aramakla geçiren ikizimi, senin yokluğunla bir kez daha üzme. Birbirinize emanetsiniz,” diye fısıldadı.

"Biz geri döneceğiz, Caner," dedim, sesim hiç olmadığı kadar emin, hiç olmadığı kadar kararlı, hiç olmadığı kadar güçlüydü. "Hep birlikte döneceğiz. Selçuk'u da alıp döneceğiz. Ve sonra, hep birlikte, bu bebekleri büyüteceğiz. Söz veriyorum."

Kolları biraz daha sıkılaştı. Bir an için, nefes almakta zorlandım. Ama şikâyet etmedim. Çünkü o sarılış, bir vedadan çok, bir tutunuştu. Sonra, yavaşça geri çekildi. Gözlerimin içine baktı. O gözlerde, artık sadece korku değil, bir inanç da vardı. Bana inanıyordu. Bize inanıyordu.

Mete yanıma geldi, elimi tuttu. Birlikte, kapıya doğru yürüdük. Arkamızda, Caner ve Osman kalakaldı. Kapıyı açıp dışarıya çıktığımızda kapı, arkamızdan kapandı. Koridorun loş ışığında, ayak seslerimiz boşluğa karışırken, arkamızdan kapının kapanışının yankısı hâlâ kulaklarımızda çınlıyordu.

Önümüzde, geceyi yırtan keskin bir ayaz ve gideceğimiz karanlık uzanıyordu. Bizi bekleyen sadece karanlık değildi.

Aynı zamanda kendi seçtiğimiz kaderin keskin rüzgârı vardı.

Merhabalaaaaar!!!!!!

Bizi özlediniz mi?

Evet, sonunda yeni bölümümüz geldi. Devamı da gelecek hiç merak etmeyin. Yeni bölüm hazır fakat küçük dokunuşları yapmak zorundayım. Son noktayı koyduğum an, sizi bölüme kavuşturacağım.

Yorumlarınızı eksik etmeyin. Onlarda sizleri çok özledi. Yavaş yavaş yerine oturtacağız bölümleri ve ardından finale doğru gidiyoruz. Korkmayın, kitabı yarıda bırakmayacağım. Güvercin'e yakışır bir final okuyacağınıza teminat verebilirim...

Koyduğum son noktada görüşmek dileğiyle...

yirmi iki nisan iki bin yirmi altı

 

Bölüm : 22.04.2026 21:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Sultan Çakır / GÜVERCİN / LXI - KADERİN KESKİN RÜZGÂRI
Sultan Çakır
GÜVERCİN

31.56k Okunma

1.65k Oy

0 Takip
90
Bölümlü Kitap
-AURORA-I - YEMİNII - İLK KURŞUNIII - MAVİIV - SORGUV - KANLI TÜYVI - SINIR7. BÖLÜM'DEN KESİTVII - GERÇEKDUYURU VE SOHBETKİTAP ADI VE KESİTVIII - TEKERRÜRIX - 25 SAAT 38 DAKİKA10. BÖLÜMDEN KESİTX - İSYANIN ARKASINDAKİ GÖLGEXI - YALANLAR VE İZLERİXII - SAVAŞIN SINIRINDAXIII - GECEYE SÜRGÜN AŞKXIV - KIRIK GÜVEN KOZASIXV - KIRILMA NOKTASIXVI - DUVARXVII - KANATLARI ISLAK GÜVERCİNXVIII PART I - SIRR-I MÜPHEMXVIII PART II - SÖNMÜŞ OCAK KÖZÜXIX - YÜKLÜ HATIRAXX - BÜLBÜLÜM ALTIN KAFESTEXXI - AL BAYRAĞIN GÖLGESİXXII - SONA BİR KALAA.E.BM.M.ÇXXIII - KORUN BIRAKTIĞI İZXXIV - BOZKURT VE TARUMARXXV - TEK KURŞUN SÖZÜXXVI - KARA KARIŞAN KANXXVII - ÖFKENİN KRİZ UYKUSUXXVIII - OMUZDA TAŞINAN YÜKXXIV - RUHU YUTAN BOŞLUKXXX - GERİ SAYIM SONUXXXI - YAKLAŞAN KASIRGAXXXII - HASSAS VE ZARİFXXXIII - DÖNENCE DÖNGÜSÜII PART - XXXIII - DÖNENCE DÖNGÜSÜXXXIV - AKREP VE YELKOVANXXXV - ŞEYTAN KILIKLI AZRAİLXXXVI - YOLUN SONUNDAKİ SAKİNLİKXXXVII - ECELİN GÖLGESİXXXVIII - OLASILIK VE KURAMXXXIX - KİMLİK KAYBIXL - BAHT VE TEKERRÜRXLI - KAYBOLAN ZAMANLAR- DUYURU -XLII - YANAN KÜLLERİN ARASINDAK.S.AA.O.ÖG.U.DGÜVERCİN HKK.XLIII - SERZENİŞİN KIYISINDAXLIV - DÜNE İÇİLEN ANT45. BÖLÜMDEN KESİTXLV - LEKE BIRAKAN İZLERMETE'DEN SİZE BİR MESAJ VAR!46. BÖLÜM'DEN KESİTBir İşçinin Günlüğü - DuyuruXLVI - KALPTEN GELEN YOL47. BÖLÜMDEN KESİTXLVII - KIRILAN SADAKAT-DUYURU-XLVIII - DİLDEKİ SÜKÛT-Duyuru-XLIX - SONUN DOĞURDUĞU İLK BAŞLANGIÇDUYURUDuyuruL - FİDES RUPTALI - ALARUM VINCULUMLII - SINAVLAR VE GEÇİŞLER-DUYURU-LIII - TANRILARIN UNUTTUĞU DÜŞÜŞ54. BÖLÜMDEN KESİTLIV - ÖLÜME GÖMÜLÜ BİR SEVDALV - EMANET VE YEMİNNeden bölüm yok - AçıklamaLVI - MÜHÜRLENMİŞ HAKİKAT57. BÖLÜMDEN KESİTLVII - SİS BÖLÜĞÜLVIII - OKYANUSTAN DOĞAN IRMAKLAR, ŞANSLI ÇÖL GEZGİNİLVIX - ŞAFAK SÖKMEDENLX - DİP KUYUSU- DUYURU -GERİ DÖNÜYORUZ!LXI - KADERİN KESKİN RÜZGÂRI
Hikayeyi Paylaş
Loading...