47. Bölüm

Seni Deli Gömleğiyle Bağlamak Lazım

Yıldız Akyürek
yildiz_sena

 

Ahhhh... Yanıyorum desem yeridir. Zat-ı şahaneleri dışarıda beklemek için hava çok sıcak. O yüzden klimanın altındaki koltuğa uzanmış dana gibi yatıyorum.

 

 

Yine de yanıyorum. Çünkü içim kıpır kıpır. Bir yere gideceğiz ama nereye? Tuhaf şeyler düşünmeyeceğim. Söz konusu Turşu olduğundan beni cehenneme bile götürecek olabilir. Önceden haber verse bari, onunla cehenneme gidecek değilim. Âşık olduk da bu kadarı fazla. Aman ne aşk ne aşk.

 

 

Sevmiyormuş gibi takılalım. Yoksa üstüne atlarım. Delirmişim. Üstüne atlanacak biri mi? Öyle galiba. Sırada çok insan var, onun üstüne atlamak isteyen. Herkes delirmiş. En çok da ben. Bunları düşündükçe gülesim geliyor bir o eksikmiş gibi. Sonra da bana "Ne salak salak gülüyorsun?!" diyor. Haklı aslında. Ahahahahaha.

 

 

Süslendim iki saat. Süslenmek dediğimin üzerimdeki karşılığını görseniz kahkahalarla gülerdiniz herhalde. Açık mavi bir gömlek ve efil efil siyah bir pantolon giydim. Saçıma onun verdiği kelebekli tokaları takmıştım, çıkardım. Yüzüm sıcaktan erimesin diye makyaj yapmadım. Dudaklarıma hafiften bir kırmızılık verdim sadece. Dün gece böyle hayal etmemiştim. Bu saydıklarımı yapmam da iki saat sürdü gerçekten. Çünkü kararsızlıktan yerlere yattım, saçımı başımı yoldum.

 

 

En iyisi ne biliyor musun? Her zamanki gibi takıl. Sen süslensen ne süslenmesen ne? Zaten bir şeye özenince daha beter oluyor. Ot gibi yaşa, ot gibiyim evet şu an. Amaaaan.

 

 

Beni beğensin istiyorum ama o beğensin diye süslendiğimi anlamasın istiyorum. İkisi de imkansız. Ben salağım. Bunu düşündüğüm için kendimi boğmak istiyorum. Pehh sus konuşma. Yok ol, def ol, kaybol. Ağğğhh sinirlerim bozuldu. Kes sesini. İsteklerine başlicam senin.

 

 

Konuyu değişsene çıldıracağım şurada. Olmuyor ki.

 

 

Anneannem topladığı naneleri seçiyor, kurutacakmış onları. Yardım ederdim de düşman turşunun ne zaman geleceği belli olmaz. Bir de nane kokmak istemiyorum. Nane yemek istiyorum. Eheheh ama başka nane. Sinan'a bulaşmak mesela. Gerçekten gülüyorum salak salak.

 

 

Beynini kullan Asya. Var dimi var, eminiz. İç çektim, ananemle bakışlarımız buluştu. Yakalandım.

 

 

"Tam dondurma yemelik gün."

 

 

"Paran yoksa vereyim guzum, alırsın."

 

 

"Yaa çok teşekkür ederim. Bakkalda çalışıyorum ya var."

 

 

"Olsun guzum yine de vereyim." göğsünden çıkardığı bir miktar parayı koltuğun üstüne koydu. Gülesim geldi. Hep gülesim geliyor zaten.

 

 

Telefonum titreyince karnımın üstünden alıp ekranına baktım. Sinan turşusu "Dışarıya çık." yazmış. Doğruldum hemen.

 

 

"Ben çıkıyorum anneanne. Sinan gelmiş."

 

 

"Tamam yavrum, akıllı olun, sağa sola bulaşmayın. Paranı da unutma."

 

 

"Ben akıllıyım da Sinan'ı bilemem." ahahahah. Anneannem de güldü. Yanağını öpüp parayı aldım ve evden çıktım. Ayakkabılarımı giyip bahçeden de dışarı attım kendimi. Bisikletinin üstünde beni bekliyordu Sinan efendi.

 

 

"Atla." dedi selam bile vermeden. Hâlâ mı sinirli?

 

 

Onun bisikletine binip kollarımı ona sarsam kendimi prenses gibi mi hissederim? Öyle hissetmek istediğimi sanmıyorum. Fakat ona sarılmak güzel olabilir. Kızım sanki sarılabileceksin de. Normal şartlarda sarılmamam gerekirdi. Hatta bu durumu reddetmem... Ahhhh düşünmekten bıktım. Gidip bisikletimi mi alsam acaba?

 

 

Öyle de ona sarılmamış olurum. Sarılmak mı istiyorsun? Dedim ya üstüne atlarım diye, ne soruyorsun. Bu konuyu unutmamış mıydık? Aşkıma teslim olup içimden geldiğince sarılmalı mıyım? Yoksa beynimi mi kullanmalıyım? Beynin boşa yaratılmadı Asya.

 

 

"Kızım ne boş boş bakıyorsun atlasana lan."

 

 

"Bisikletle mi gideceğiz?"

 

 

Öyle bir baktı ki ben bile beynimin olmadığını düşündüm. Nefes verdi.

 

 

Binip kendi kendime o klişe romantizmi yaşamalı mıyım?

 

 

Lannn ne romantizmi ben ona değmek istiyorum.

 

 

Bu da biraz şey oldu. Sapık mısın kızım sen!

 

 

Zaten imkansız değil mi aşkın? Öyle. Önüne çıkan fırsatları değerlendir.

 

 

Bisikletin arkasına oturup ellerimi beline koydum. Kalbim pamuk tarlasına döndü. Onu seviyorum, korumak istiyorum. Ağğğğh çıldıracağım. Bir gün gidecek olsam, o beni sevmese ve bunları bilmeyecek olsa bile... Onu sevip koruyacağım. Kanım kaynıyor. Sarılıp, başımı sırtına yaslamak ve sırtını sevmek istiyorum. Hayalimde yaptım bile. O yüzden sırıtıyorum. Aferin bana.

 

 

Bileklerimden tutup beni çektiğinde hülyalara dalmış olduğumdan afalladım. Kollarımı beline sardı.

 

 

Kör istedi bir göz mevlam verdi iki göz.

 

 

"Seni yerlerden toplamak istemiyorum." Allah Allah lafa bak.

 

 

"Amma da gerginsin he. Hava sıcak diye fazla bunaltmak istemedim." yani tam olarak öyle değil. Hatta hiç değil. Korkuyorum kız. Ya yanlış anlarsa? Yani aslında teknik olarak doğru anlamış olur. Doğru anlamasın işte. Anlamasın.

 

 

"Mecburen bunalacağız. Kafan gözün dağılırsa uğraşamam seninle." Hah hah hah çok komik. Hıh. Ciddi zaten şaka yapmıyor. Neyse ona değil kollarımın arasındaki vücuduna odaklanacağım. Bana olan olmuş. Aklımdan oldum.

 

 

"İyi lan bunal o zaman." güya inadına yapıyorum. Kollarımı daha çok sıktım ve başımı sırtına yasladım. "Geber. Nefes alama." sarıldığım için. Diğer türlü değil. Beddua değil. İptal iptal.

 

 

Gülerek pedalları çevirdi. Nereye gideceğimizi sormadım. Söyleyecek olsa bile sormazdım. Cehennem olabilir mi? Kabull.

 

 

Parfümü ne kadar da güzel. Gıcık bir kişilik ama seviyorum napim?

 

 

Zihnimde çalan neşeli şarkıların haddi hesabı yok.

 

 

Ben bu hallere düşecek insan mıydım? Halimden de memnunum bu arada. Ahahahahah. Mutluyum. Sağlıklı düşünemiyorum. Sinan'ın beyni ikimize de yeter. Gülmek istemiyorum ama dayanamıyorum. O yüzden kahkaha attım. Evde kendi kendime güldüğüm zamanlardaki gibi.

 

 

"Hayırdır? Delirdin mi?" Sinan'ın bu soruyu soracağını biliyordum.

 

 

Delirdim tabi. "Aklıma eski günler gelince gülesim geldi ister istemez."

 

 

"Eski günler genellikle hüzün veriyordu sanki."

 

 

"Komik olanları da var."

 

 

"Mesela?" yav niye soruyorsun? Hee de geç.

 

 

"Meselaaa... Kanka olmadan önceki halimiz falan. Yani o halden bu hale geçmek komik geliyor."

 

 

Nefes verdi. Ağzının içinde bir şeyler geveledi ama anlamadım. Sövmüyordur umarım. Ahhaahah. Omzunu ısırdım. "Ne diyorsun be!"

 

 

"Ahhh manyak mısın!"

 

 

"Sen de fısır fısır konuşma! Sövüyor musun sövmüyor musun belli değil!"

 

 

"Kızım sen bittin! Seni mahvedeceğim! Bunun karşılığı olmayacak mı sanıyorsun!"

 

 

Haaah aferin. Çok güzel. Yandık. Yok bee bir şey yapmaz. Yapmaz demi. Yapar mı yoksa?

 

 

İçim içimi yedi mahalleden çıkana kadar.

 

 

"Nereye gidiyoruz lan?"

 

 

"Sus lan. Konuşmaya hakkın yok senin."

 

 

Dilimi dişlerime vurarak ocak gibi tısladım. "Çı çı çı." Dün söyletmedik diye yapıyor böyle. "Eğer cehenneme gidiyorsak önde sen varsın. Haberin olsun."

 

 

"Ateş benim." aboo harbi yakıyorsun. Zaten yanıyorum. Niye sırıtıyorum? Öhhöm kendine gel. Cevap ver şuna kendini bir şey sanmasın.

 

 

"Ben de havayım. Hadi bir gideyim de kal ortada." gerçi yanan benim. Yanmamalıydım. Yandık bi kere. Yapacak bir şey yok.

 

 

Kahkaha attı sinir bozucu bir şekilde. "Cehennem ateşini büyütmek için seni götürüyorum."

 

 

Gıcık la bu. "Karşılığını alırım. Maaşıma zam yap."

 

 

"Haah her şeyi fırsata çevir aferin."

 

 

"Bedava mı çalışayım lan? Tabi ki fırsata çevireceğim. Bütün işi ben yapıyorum nasılsa. Sen anca oturuyorsun o dönerli koltuğunda."

 

 

"Salak! Patron benim."

 

 

"Sensin be salak!"

 

 

"Seni yarı yolda atar giderim lan!"

 

 

"At lan! Sanki ben çok meraklıyım böyle gitmeye!" kollarımı çektim belinden.

 

 

"Lağğğnn! Salak!"

 

 

"Sensin salak!"

 

 

"Asyaaaa beni çıldırtma!" o yavaşlamaya çalışırken dengem şaştı. Kolumu boynuna sardım.

 

 

"Lağğğn ölüyodum!"

 

 

"Gerizekalı!!" bağırmasına rağmen sesi boğuk çıktı. Boğdum mu lan gene!

 

 

Allahtan sonunda durabildik. Hemen kolumu çektim. Öldürücü bakışlarıyla yüzüme döndüğünde gözlerim büyüdü. Sonra sırıttım. Aynı gülüşle bisikletten indim.

 

 

"Ben gideyim, hayırlı işler. Belki bir gün bir yerlerde karşılaşırız falan. Nasip. Olabilir öyle şeyler. Belki de tanımayız falan..." boğazım gıdıklandığı için öksürdüm.

 

 

Aynı bakışlarla bana bakıyor lan bu, tıkandı mı ne yaptı? Dondu mu? Hu huu. Eh iyi kaçayım madem.

 

 

Salak bir yere gidiyordunuz ya. Yavv iki tiyatro yapayım dedim tınlamadı.

 

 

Boğazını temizledi. "Ihıhım. Sen tuttun."

 

 

"Ha ha ha" az boğdum şunu. Göz devirme dansındayken gözlerim, bisikletten indi. Karşımda dikildi. O yukarıdan bana bakınca cinleniyorum. Omuzlarımı kavradı. Korkmalı mıyım? Ne korkacam be!

 

 

Beni arkama döndürdü. Sonra beni omuzlarımdan tutmak suretiyle bisiklete doğru ilerletti. Oturmamı sağlayıp arkama geçti. Elcikleri kavradı ve yine pedalları çevirdi.

 

 

Lan. Dilim dutuldu. Dulum titildi. Nefesi yüzümü ohşayır. Kollarının arasında mapsoldum. Ağğğh! Panik yapma! Asıl böyle düşerim ben. Bir anda yükselsem ve saçmalasam kendimi kendimden atasım gelir ve... Ölürüm.

 

 

"Bu sefer ateşe önce sen gidiyorsun he."

 

 

Neğğğğğy!

 

 

"Seni tutar atarım cayır cayır yakarım." desem de kalbim patlamak üzere.

 

 

"İntikam çok güzel bir şey. Tadına bakmak gerek." intikam mı? Yine ne oldu?

 

 

Omzumu ısırdığında mevzuyu anladım. Küçük çığlığım onun kahkahasıyla örtüldü.

 

 

"Ulan! Hele bir inelim! Hele bir inelim dayağın kralını yiyeceksin!"

 

 

Gülüşü daha da büyüdü. "Puahahahahahahahah."

 

 

"Iğğğğğğhhh!" dayak istiyor. Keşke fırsatım varken boğsaydım şunu. "Keşke fırsatım varken boğsaydım seni!" sinir ediyor beni. Bir de ben buna âşığım. O bana değil. Keşke tam tersi olsaydı. Sürünseydiiiiiii! Ama yok. Ben sürünüyorum.

 

 

"Sakin ollll. Tımarhanene yaklaştık. Biraz daha sabırrr."

 

 

Aaağğğğhhh!

 

 

Gerçekten sakin olabilmeliyim! Benimi kullanabilmek için! Dirseğimi yüzüne çakacağım ikimiz de geberip gideceğiz oh olacak. Gebermeyiz belki de ya.

 

 

Neyse inene kadar sabret. Yapıştıracağım ağzının üstüne. Olan ona olsun. Bana niye oluyor? Hiiiç yani.

 

 

Daha önce hiç görmediğim bir evin önünde durduk. Hemen Sinan'a döndüm. Üstten bakışları ve kıvrılmış dudağından bir şeyler çıkarmam gerekiyor mu düşünmedim hiç. Odaklanmam gereken şeye yöneldi tüm aklım fikrim.

 

 

Ellerimi yanaklarına koydum. Hafiften çatıldı kaşları. Bakışları değişti. Beklemediği bir davranış sanırım. Başını biraz daha kendime doğru eğdim.

 

 

Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı hafif geri çektim ve kafamı kafasına vurdum.

 

 

İkimiz de "Ahhhhh!" diye bağırırken dengemiz şaştı. Bisikletle birlikte yere indik.

 

 

Başımın altına koyduğu yumuşacık eli ve vücuduma sardığı kolu sayesinde canım yanmadı. Ama onun için aynı şeyi söyleyemeyeceğim sanırım.

 

 

Gözlerimi açtığımda kara gözlerine çarptım.

 

 

" Seni deli gömleğiyle bağlamak lazım." senin kollarınla bağlasak beni. Ne diyorum lağğnn! Hoşşt. Kendime sinirlendiğim için kaşlarımı çattım, muhtemelen Sinan üzerine alındı.

 

 

Kalktım mümkün olan en hızlı şekilde. Onun da kolunu tutup doğrulmasına yardım ettim. Kollarındaki taşı toprağı temizledim. Kendi üstümdeki tozları da silkeledim ayrı bir telaşla. Ne yaşıyorum ben lan?

 

 

"Buraya niye geldik? Bu ev kimin? Cehenneme de pek benzemiyor gibi, her yanı yeşillik dolu." duvarları da beyaz, klasik.

 

 

"Çok konuşma da yürü. Ebemizin hörekesini gördük sayende." bileğimi tutup kapıya doğru ilerledi benimle.

 

 

Hep bileğimi tutuyor bu da. Aslında tatlı.

 

 

Sadece nefes alsa bile tatlı diyecek kapasite var sende. Üstelik kötü kötü laflar ediyor sana. Ne salaksın kızım.

 

 

Hemen kolumu çektim. " Yolu görüyorum kör değilim."

 

 

"Her şeyin içine ediyorsun." ne diyo lan bu?

 

 

"Ne diyon lan sen?"

 

 

"Dediğimi duyuyorsun, sağır değilsin."

 

 

"Aman be. Senle geldiğime dua et."

 

 

Kollarımı tutup beni kendine döndürdü. "Kızım dünden beri beni çıldırtıyorsun! Buraya geldiysek bir sebebi var dimi!"

 

 

"Ne bağırıyorsun lan! Az önce sağır olmadığımı söylemiştin!"

 

 

"Asya bak!... Sadece sen deli olsan neyse! Niye çevrendekileri delirtiyorsun!"

 

 

"Manyak mısın be! Napıyorum ben sanki!"

 

 

Gözü döndü birazcık, nefes verip beni bıraktı. Alnındaki kızarıklığa sırıtıp önüme döndüm. Hiçbir şey yapmadım ben. O hak etti.

 

 

Burası neresi ki? Yaz aşkının evine mi getirdi beni yoksa? Yok artık ne işimiz var orada? Öyle bir şeyse bu sefer tekme atarım kafasına. Haddini bilsin.

 

 

Ben ona yan yan bakarken kapıyı tıklattı. Gerçi yine gülesim var. Sinan'ı delirtmek çok hoş. Yakındık bir de. Başım acıyor ya. Kafa atmak çok mantıklı değilmiş.

 

 

Gerçekten aşk kafa yapıyor he. Âşık olmasaydım sorgulayacağım tek şey bu eve neden geldiğimiz olurdu ve onu bıktırırdım. Şu an ona teslim olmuşum, nereye götürürse götürsün kafasındayım.

 

 

Elini sırtıma koyup sıvazladı. Şaşırdım tabi. Az önce çok sinirli değil miydi? Bana şefkat gösteriyor.

 

 

Ona herhangi bir bakış atmaya fırsat bulamadan kapı açıldı. Sarıya yakın kumral bir adam bizi karşıladı.

 

 

"Merhaba, hoş geldiniz."

 

 

Tanımadığım için Sinan'a döndüm bir cevap alırım umuduyla.

 

 

"Merhaba." dedi sadece.

 

 

"Telefonda konuştuğum sizdiniz değil mi?"

 

 

"Evet, Sinan ben."

 

 

Adam güldü. "Çok yaramaz bu arada. Ve de doymuyor." dudaklarım aralandı söylediğiyle.

 

 

"Sahibine çekmiş." Nasıl ya? İçimi heyecan kapladı. Sabırsızlıkla yerimde sallandım.

 

 

"Gelin hadi." ev sahibinin daveti ve kenara çekilişi üzerine hemen eve girdim ve etrafa bakındım. Onu görme umuduyla. Göremeyince yutkundum. Odanın birinin kapısından patilerini uzatınca heyecanla gözlerim parladı. Ardından başı da göründü. Kısa bir süre sessizce bakıştık.

 

 

Sonra yerinde zıplayıp bana doğru uçar gibi geldi. Dizlerimin üzerine çöküp kedimi kucakladığımda dünyalar benimdi. Ahh nasıl da özlemişim. Duygulanınca ağlamaklı bir ifadeye büründüm. Gerçekten hiç bulamayacağımı düşünmeye başlamıştım. Tüylerini okşayıp başını öptüm.

 

 

Kendimi tutamayıp sessiz hıçkırıklar ve iç çekişlerle ağlayacağımı hiç beklemiyordum. Yavrum o benim. Sırdaşım. Triplerini bile özledim.

 

 

"Siz hasret giderirken ben kahve yapayım. Rahat takılın. Soldaki odada oturabilirsiniz." ev sahibi oturmamız için bizi yönlendirip mutfağa gitti.

 

 

Kedim beni unutmamış. Ben okşadıkça o mırıltılar çıkradı. O mırıltılar çıkardıkça ben okşadım.

 

 

Kollarımın arasından çıkıp yanımdan geçti. O giderken bakışlarımla takip ettim onu. Haffiten arkama doğru dönmek zorunda kaldım. Sinan'ın paçalarına sürtünüp o eğilemeden yanından sıyrılıp mutfağa koştu. Gözlerimi Sinan'ın yüzüne kaldırdım. Huzurlu ve tatmin olmuş bir gülümseyişi vardı.

 

 

Ayağa kalktım, aheste aheste ona doğru yürüdüm. Aramızdaki mesafe kapanınca boynuna atladım. Onu seviyorum. Başka şansım yok. Başka şans istemiyorum. Onun beni sıktığı gibi sıktım onu. Kolları belimi sarınca onun kadar asla sıkamayacağımı anladım. Ahahah.

 

 

"Teşekkür ederim."

 

 

Sesi derinden geldi. "Ne demek." Ahh bu sesi, bir ruh gibi dolaşıyor içimde, yakıyor her yanımı.

 

 

"Özür dilerim, gelirken çok çektirdim sana." sarılmayı uzatmak için konu açtığımı kimse bilmemeli.

 

 

"Alıştım ben sana, sıkıntı yok." ha yani ben deliymişim, bunlar benden beklenirmiş, şaşırmıyormuş. Hak versem kendime ihanet etmiş olur muyum? Onu görünce beynim eriyor artık. Bundan büyük ihanet mi olur? Aşk, insanın kendine en büyük ihaneti galiba. Ama nasıl hoş. Mutluluk patlaması yaşıyor hücrelerim. Toz oluyor ruhum, rengârenk. Rastgele tuvale vurulmuş bir fırça darbesi gibi. Renkli zerreciklerle daha da büyüyor.

 

 

Sonra bütün renkler siyaha dönüyor. Ruhum kafesine hapsoluyor. Kollarım yavaşça boynundan kayıyor. Kayarken başımı yaslamak istediğim göğsüne değiyor. Kolları belimden ayrılıyor ve parmak uçlarımda yükseldiğimden topuklarım yere iniyor. Ona ulaşamayacağımı anlıyor ve uzaklaşıyorum. İmkansız tabelasına çarpıyorum önümü görmeden uçarken. Ne diyordu şarkıda 'Sonsuz uçurumlardaki çiçeklere dokunamazsın.'

 

 

Ben gideceğim. O sevmeyecek.

 

 

Fakat gidene kadar onu seveceğim.

 

 

Zaten bu dünya böyle değil mi? Herkes gidecek.

 

 

Gülümseyip ev sahibinin tarif ettiği odaya gittim. Oturdum koltuğun birine. O kadar sade bir oda ki sadece iki tane bej rengi koltuk var. Sinan da yanıma oturdu. Ona bakmayı tasvif etmiyorum şu an. Bu hızlı duygu dönüşümüm şüphesini çekebilir.

 

 

Bıktım kendimden. Yıprandım ruh halimdeki uçurumlardan. Kalbim acıyor lan. Ağlamamak için güldüm. Duygusallık beni sinir ediyor zaten.

 

 

Dışarıdan bakınca insanlar ne kadar ot ve düz değil mi? İçeride olanlardan kimsenin haberi yok.

 

 

O yüzden Sinan'ı yargılamak da kolaydı. Kim derdi ki daha önceden mikroplu dediği kediyi benim için bulacak.

 

 

"Teşekkür ederim." dedim yine. Bir cevap alamayınca ona döndüm. Bende olan bakışlarını kaçırdı.

 

 

"Sıkıntılı insansın." omzuna yapıştırırdım da neyse.

 

 

Nefes verdim. Sustum. Kahveler gelene kadar ağzımızı açmadık.

 

 

Kahvemi bana uzatırken gülümsedi. "Benim adım Serkan, tanışamadık."

 

 

Bardağı alıp ben de gülümsedim. "Memnun oldum ben de Asya."

 

 

Sinan'a da kahvesini verip karşımızdaki koltuğa oturdu. Dibek kahvesi yapmış bize. Bu havada soğuk bir şeyler tercih ederdim. Fakat kokusu güzel. "Teşekkür ederim, kedimi bulup bize ulaştığınız için. Biz çok aramıştık."

 

 

"Ne demek canım. Ben bulmadım zaten o beni buldu. Çatıya çıkmış nasıl çıkmışsa. Onu oradan aldım ama şehir dışında işim vardı o yüzden köye, annemlerin yanına bırakmıştım. İlanınızı buraya döndükten çok sonra fark ettim. Merkezde dolaşırken karşıma çıktı. Aynı kedi olduğunu anlayınca ilandaki numaradan size ulaştım."

 

 

" Sağ olun. Sağ salim bulduğumuz için çok mutluyum."

 

 

"Rica ederim. Şimdi yemek yiyor mutfakta, doymuyor." güldü Serkan bey. "Ama özlerim ben onu ara sıra görmeye gelirsem sorun olmaz herhalde."

 

 

"Olmaz herhalde. Size minnettarız." Olur mu olmaz mı kararsızım.

 

 

"Olmazsa sevinirim."

 

 

"Ben size bakkalın adresini veririm özlediğinizde oraya gelirsiniz, kediyi de oraya getiririz. Her zaman evde olmuyoruz. Öyle olursa göremezsiniz muhtemelen." Sinan haklı, çoğunlukla bakkaldayız.

 

 

"Pekâla. Numaran var bende zaten, iletişime geçeriz. Önceden haber verip gelirim." dedi Serkan bey.

 

 

Başıyla onayladı Sinan. Kedim dönene kadar biraz daha havadan sudan muhabbet ettik.

 

 

Kedimi alıp çıktığımızda çok farklı bir ruh halindeydim. Emek vermiş de karşılığını almış gibi. Ne alakaysa.

 

 

Yürüyerek döndüğümüz için Sinan bisikletini yanında sürüklüyor. Serkan bey bizi arabayla bırakmayı teklif etti ancak kabul etmedik.

 

 

Şu an tek korkum kedimin kucağımdan fırlayıp tekrar kaybolması. Olmayacak öyle bir şey. Sıkı sıkı sardım onu kollarımla.

 

 

"Giderken bakkala uğrayalım mı?" diye sordum.

 

 

"Bakkala mı?"

 

 

"Evet. Bence dondurmayı hak ettik. Bu sefer ben ısmarlayacağım. İtiraz edersen kedimi üstüne salarım." ahahah yaparım bilirsin.

 

 

Güven beyi hiç çekesim yok ama dondurma istiyorum. Yandık lağğ.

 

 

"Asya farkında mısın bilmiyorum bakkal bizim. Ismarlamana gerek yok."

 

 

"Sus be ne anladık öyle. Ben alacağım işte o kadar. Ananem dondurma için para verdi zaten." ben değil de dondurmayı hak eden Sinan. Ona almak istiyorum. Benim de canım çekiyor.

 

 

"Hey Allahım. Tamam yürü."

 

 

"Yürüyorum kör müsün?"

 

 

Sabır çekti, karşılık vermedi. Noluyor Sinan'a? Güneş başına geçti herhalde. Bugünden beri benimle uğraşıyor bıkmış olabilir. Ahahah. İyi davranmak istiyorum sonra bir şeyler oluyor laf atıyorum. O kadar çok sarılmak istiyorum ki, güzel şeyler de söylemek istiyorum ama böyle oluyor.

 

 

Ne bileyim ben lan. İlk defa âşık oluyorum. Yazık bana. Ahahahahha. Bir erkeğe âşık olacağıma cümle âlemdeki varlıkları tek tek sayarak onlara âşık olurum diyordum. Ee şimdi ne oldu?

 

 

Sinan erkek değil. Çok daha fazlası. Düşünmeyeceğim bunuuuu.

 

 

Bakkala yaklaştığımızda adımlarımı hızlandırdım. Aşk insanı böyle bir şey yapıyor. Hahahah. Böyle sürekli bir koşuşturmalar, çocuksu hareketler. Heyecandan mı neşeden mi? Bilinmez.

 

 

İçeriye girdim aklımda renk renk dondurma hayaliyle. Ben böyle miydim? Kasanın orada İskender'i görünce şaşırdım.

 

 

"Aaa İskender. Sen mi bakıyorsun buraya? Bak kedimi bulduk." gülümseyerek ona yaklaştım.

 

 

O da gülümsedi. "Adına sevindim." kedimi onun kucağına verdim. Sanki çocuğumu veriyorum. Ahahaha

 

 

"Kaçmasın sıkı tut."

 

 

"Tamam." dedi hafiften gülerek.

 

 

Sinan dükkâna girip kapıyı kapattı. Kedim kaçamaz böyle. Belki de kaçmak istemez. Bilmiyorum ki.

 

 

"Eee benimkiler nerede? Onlarsız dondurma yersek ayıp ederiz. Arayım da gelsinler."

 

 

"Onlar denize gidecekti." kucağında kurtlanan kedimi bırakmak zorunda kaldı.

 

 

"Öyleyse üçümüz takılalım." ben, eski sevgilim ve savaştığım aşkım. Trajikomik.

 

 

Dondurma dolabının yanına gittim. "Neli seviyorsunuz?" dolabın kapağını ittim. İkisinden de ses çıkmayınca göz devirip kafama göre üç tane seçtim. Dolabın kapağını kapatıp dondurmaları kasaya götürdüm. Ücretini İskender'e uzattım.

 

 

"Senin paran burada geçmez." hah bir de İskender başladı.

 

 

"Ya alır mısın? Anneannem dondurma için verdi bu parayı."

 

 

"Almam."

 

 

"O zaman ben de dondurma almam."

 

 

İskender, yanındaki tabureye oturmakta olan Sinan'a döndü. Kısa bir süre bakışıp aynı anda "Satmıyoruz." dediler. Gıcıklar.

 

 

Parayı kasanın üstüne koyup kendi dondurmamı aldım. Yerdeki taburelerin birini onlardan uzak bir köşeye park edip oturdum. Kedim bacaklarıma bulaştı. Dondurmamın paketini alıp reklamlardaki gibi ısırdım. Sonra pişman oldum tabi. Dişlerim donduuuu. Ama çaktırmayacağım.

 

 

Bu ikisiyle ne zaman yalnız kalsam çıt çıkarmıyorlar. Konuşmuyorlar, konu açmıyorlar. Dümdüz duruyorlar. Sorun benle mi ilgili acaba? İskender'le önceden sevgiliydim az konuşmamız normal ama o ikisinin benim yanımdayken konuşmaması tuhaf. Yoksa Sinan'a âşık olduğumu mu anladılar.

 

 

Saçmalama öyle olsa Sinan mesafe koyardı. Yakın davranıyor hâlâ bana.

 

 

İmkansızlığımız buradan bile belli. Sinan, İskender'le benim aramı yapmıştı. Ve çok yakın dostlar. Hatta kardeşler. Tek imkansızlık sebebi bu olmadığı için buna ayrıca üzülmeyeceğim. Amaann. Nolursa olsun. Hep dert hep tasa büründüm yasa. Bence hayatını yaşa. Sonuçta adın yazılacak mermer taşa.

 

 

Sıkıldım. Dondurmalar eriyecek bu salaklar hâlâ yemiyor. Çok da tın. Yine dayanamadım. "Niye yemiyorsunuz? Ben ısmarlayınca haram mı oluyor? Korkmayın ölmezsiniz." erkek egosu mu gururu mu o saçma şeyden mi acaba? Sinirlerim bozuldu. Gıcık canlılar. En iyisi eve gideyim. Katlanamıyorum.

 

 

Kedimi kucakladığım gibi kapıya doğru hırsla yürüdüm. Dondurmayı ağzıma tutturup kapıyı açtım ve dışarı atladım. Ne halleri varsa görsünler.

 

 

Hayatımda böyle saçma canlılar görmedim. Gerçekten erkeklerle kafam uyuşmuyor. Onlar bize alsa yeriz yani. Yani tamam bazen inat ederim ama böyle de yapmam. Gerçekten gıcıklar. İçimdeki bir gıdım neşeyi bile tarumar ettiler.

 

 

Pislikler. Sinirlendim. Ot kafalı onlar. Ben aslında o kadar da odun değilim. Abartıyorlar.

 

 

Nasıl sinirlendiysem makineye bağlamışım. Hemen eve geldim. Salona gidene kadar kedimi bırakmadım.

 

 

Anneannem bu sefer de dizisini seyrederek fasulye seçiyor. Kedim kucağımdan atlayıp ona doğru gittiğinde kadın şok geçirdi.

 

 

"Kızzz nereden çıktı geldi? Nasıl buldun?" fasulye tepsisini bırakıp kedimi kucakladı.

 

 

"Sokaklara astığımız ilan sayesinde." O gıcık Turşu Sinan'dan bahsedecek değilim.

 

 

"Oyy gara fişeğim sen geri mi döndün?" fazla sevgiden sıkılan kedicik ananemi de satarak yumuşak minderine doğru fırladı. Ben de kendimi koltuğa bırakarak yayıldım. Yeter yahu, canım çıktı. "Sinan'la o yüzden gittiniz demek."

 

 

"Hıhım."

 

 

"İlk geldiğinde amma da kavga ediyordunuz. Bak şimdi ne güzel anlaşıyorsunuz guzum."

 

 

"Hımm tabi. Öyle güzel anlaşıyoruz ki."

 

 

"Niye yavrum bir şey mi oldu?" dizisinin sesini kısıp bana döndü tamamen.

 

 

"Ne olacak ya? Erkekler çok salak anane."

 

 

"Niye gııızzzz?"

 

 

"Bir halttan anlamıyorlar. Boyları devrilesiceler."

 

 

"Kız ne oldu doğru düzgün anlat."

 

 

"Ya anane ya, onlara dondurma aldım ama yemediler. Sinirlerim bozuldu." sıcaktan yanan yanaklarıma dokundum ellerimin tersiyle.

 

 

"Dayak istiyorlar demek. Gelsinler buraya bir terlikleyeceğim onları. Ne demek benim pamuk guzumun aldığı dondurmaları yememek."

 

 

"Sahi mi?" neşelendim hemen. Kocaman gülümsedim.

 

 

"Sahi ya. Göstereceğim ben onlara." ehehehehe. Yine de konuşmayacağım onlarla. Gıcıklar. Terlik bile yetmez onlara.

 

 

"Göster. Hıh. Pis erkekler."

 

 

"Öyle kızım öyle. Ne laftan anlarlar ne incelikten."

 

 

"Dedem de öyle miydi?"

 

 

"Deden bin beterdi. Onun gibi keçisini bu yeryüzü görmemiştir."

 

 

Kahkahama anneannem de eşlik etti. "Sen de çeke çeke ona çekmişsin." demesiyle benim kahkaham dindi.

 

 

"Ben ne yaptım ya? Erkeklere saydırmıyor muyduk en son?"

 

 

"Sen de az değilsin." çı çı çı. Ey Allahım. Ben gayet de masumum. Neyse ben onlara gününü göstereceğim. Çile edeceğim. Nihahahaahahah. Uykum geldi he. Sıcağın etkisi mi bilmiyorum. Mayıştım. Gözlerimi yumdum, ben gidiciyim.

 

🖤 

 

 

Anneannem beni uyandırdığında hava çoktan kararmıştı. Susuzluktan ağzım içine yapışmış, beynim bulanmış garip bir haldeydim. Sarhoş sarhoş yemek yiyip odama çıktım. Tır çarpmış gibiyim.

 

 

Yatağıma uzanıp tavanı izlemeye koyuldum. Bazen de pencereden dışarı sarkıyor bakışlarım.

 

 

Uyuyup uyanınca beynim mi sıfırlandı, bilmiyorum. Mümkün mü? Her şey bir rüyaymış ve ben deliymişim. Rüya olup olmaması konusunda hangi safta yer aldığımı bilmiyorum. Kafam karışık. Bir kere de düzgün olsa şaşacağım.

 

 

Nefes verdim. Mutsuzum galiba. Yüreğimi yakan şeyler azalmak yerine artıyor.

 

 

Sus lan. Bugün kedimi bulduk o yüzden üzülmek yasak. Bak bir umut boşa çıkmadı. O yüzden umutlara sırtını dönme. Nadiren de olsa umutların elinde kalmıyor. Hem ne demişler; çıkmadık candan ümit kesilmez. Hâlâ hayattayım. Kedim de hâlâ hayatta. Ve sevdiceğim de öyle. Bu ne kadar büyük bir lütuf biliyor musun?

 

 

​Ona kızgın olman bir şeyi değiştirmez.

 

 

Ahhh ahh! Suç bende. Benim için çabalayan İskender'e âşık olamadım aramızı yapan kankasına âşık oldum. Gerçi benim de kankam. Ne büyük konuşmuşum zamanında. Düşünmemek ne zor arkadaş.

 

 

​Bütün erkekler aynı. Kasıntı gururları başlarına geçsin. Sen hâlâ orada mısın ya? İntikamını almadan buradan çıkmam. Sinir hastası ettiler beni. Yeseler ölecekler sanki.

 

 

Kapım tıklatıldı ben saydırmak için hakaret arar iken.

 

 

​"Gel." hakaret etmek için zaman ayarlarım daha sonra.

 

 

​Kapı açıldığında içeriye gireni görmek için o tarafa çevirdim bakışlarımı. Elinde soda şişeleriyle Sinan turşusunu görünce gözlerimi devirdim.

 

 

​"Niye geldin?" Nur yüzüme hasret kalacak değil ya. Bugünkü hatasını telafi etmeye geldiyse çok bekler. Ettirmem!

 

 

​Kapıyı ayağıyla üstüne vurdu. Ne kadar da kibar.

 

 

​"Can sıkıntısı. Kalk da yukarı çıkalım."

 

 

​"O zaman yanlış adres çünkü ben canını daha çok sıkarım."

 

 

​"Nazlanma da kalk işte. Çıldırtma beni."​

 

 

"Aman, çıldırtacağım tabii ki."

 

 

​"Kalksana lan! Zorla mı kaldırayım!"

 

 

​"Eeeh! Nedir senden çektiğim!"

 

 

​"Henüz bir şey görmedin." şuna bak şuna.

 

 

​"Görecek olan sensin. Çatıdan atayım seni de gör gününü"

 

 

​"Hahah! Yalnız ineceğimi mi sanıyorsun oradan? Seni de götürürüm kendimle."

 

 

​Neyse. Biraz orada işkence ederim. Ahahah

 

 

​Yine mi dertli acaba sodalarla gelmiş? Laağğğn! Yoksa yine birine âşık mı oldu? İkinci bir Gökçe vakası gelmiyor umarım. İnanamıyorum. Ben kendimi atacağım çatıdan aşağı. En iyisi...

 

 

İçimdeki gerginliği ve telaşı gizlemeye çalışarak doğruldum. Telefonumu masanın üzerinden aldım. Hüzünlenecek olursam hüznümü saklamak için ona sığınırım. Yaz aşkına aşık olmuşsa ayrı dert, yeni biriyse daha ayrı dert. Niye rahat durmuyor ki bu? Ne biçim gönlü var. Bir ben eksiğim orada. Bir girsem, göz atsam içeriye ne olur? Diğerlerini dışarı atarım. Gıcık Turşu! Telefonumu silah gibi belime soktum.

 

 

​"Ne öyle bakıyorsun lan! Tut şunları da çıkayım yukarı." soda paketini elime tutuşturdu. Dejavuu...

 

 

​"Önce niye sen çıkıyorsun lan!" şişeleri ben de onun eline tutuşturdum. "Orman adamı." Onu kenara itip sandalyeye çıktım ve zorlu çabalarımın ardından kendini yukarıda buldum. Uyumak bu sefer bana iyi gelmedi. Sarhoş gibi yemek yiyip sonrasında hemen uzanmak da.

 

 

​Aşağıya eğilip şişeleri aldım. Kendime rahat bir pozisyon ayarladığımda o da yanıma geldi. Sodalarını geri verdim. İki tanesinin kapaklarını açtı, birini bana uzattı. Başımı iki yana sallayarak reddettim. İçer miyim ben onun şeyini artık.

 

 

​"Alsana lan."

 

 

​"Bal versen yemem artık."

 

 

​"Abartma Asya."

 

 

​"Abartmıyorum. Bundan sonra böyle."

 

 

​"İçeceksin şunu!"

 

 

​"İçmicem lan sana ne! Sırf ben aldım diye dondurmaları yemiyordunuz!"

 

 

​"Ey Allahım, O mu derdin şimdi?" Ya ne kadar kalas bir insan. Ben bunun neyini seviyorum? Aslında özünde iyi.​

 

 

"Yaptığınız bence saygısızlıktı. Neyse umrumda değil. O elindekini de almayacağım boşuna tartışmayalım. Sen de niye geldiğini anlat konuşalım bitsin."

 

 

​"Dondurma yiyesimiz yoktu belki ne abartıyorsun kızım."

 

 

​"Benim de içesim yok öyleyse."

 

 

​"Küstün yani. Küsmek yasaktı unutma."

 

 

​"Yoo yasak değil."

 

 

​"Yasak."

 

 

​"Değil."

 

 

​"Yasaaak."

 

 

​"Değiiill."

 

 

​"Yasak!"

 

 

"Değil!"

 

 

"Yasak dediysem yasak!"

 

 

"Değil dediysem değil!"

 

 

"Sodayı başından aşağı dökerim al şunu!"

 

 

"Almayacağım!" birlikte geçirdiğimiz zamanı zehir etmek istemiyorum ama bence bana saygısızlık yaptılar.

 

 

"Yalnız olsaydık yerdim Asya."

 

 

"Ne alaka? Ne fark eder yani? Birbirinize mi egonuz? Zaten ben varken bir tuhafsınız, konuşma bile konuşmuyorsunuz. Bilmediğim bir şey mi var?" bunu da niye yeni sorguluyorsam?

 

 

"Kızım yaptık bir hata. Affet işte."

 

 

"Yok yaaa."

 

 

"Barışma lan o zaman. Anlatmam ben de."

 

 

"Sen anlat, barışmasam da anlat."

 

 

"Yok yaaa."

 

 

"Offfff."

 

 

"Al bunu." şişeyi zorla almamı sağladı. "Barıştım de anlatayım."

 

 

"Barışmasak da anlatmak zorundasın ki. Yoksa patlarsın. Anlatacak kimsen yok."

 

 

"Sen öyle san. Anlatacak çooook insan var."

 

 

"O zaman niye buraya geldin?" ben niye trip moduna bağladım lan?

 

 

"Gideyim istersen." gitmeeeğğğ.

 

 

"Lan anlat işte."

 

 

"Barışmadan olmaz."

 

 

"Tamam barıştım."

 

 

"İnandırıcı değilsin."

 

 

"Ne yapayım üstüne mi atlayım?" lann bilinçaltımın dışa yansıyışına başlicam şimdi.

 

 

Dudakları tek taraflı kıvrıldı. "Tercihim değil."

 

 

"Allah Allah ben çok meraklıyım sanki üstüne atlamaya."

 

 

"İçeceğini içersen inanırım."

 

 

"Taktın sende he."

 

 

"Barıştıysan içersin, içersen anlatırım."

 

 

"Tamam lan uzatma." içtim hemen bir yudum.

 

 

"Aferin."

 

 

"Ee anlat şimdi."

 

 

Sırıttı ve beni süzdü imalı bakışlarıyla. "Neyi?"

 

 

Kahkaha attım sinirden. Sonra tek elimle yakasını kavradım. "Olum deli etme beni! Oyun mu oynuyorsun lan sen benle!"

 

 

Hareketim onu hiç etkilemedi. "Evet. Oynuyorum. Çok sarıyor."

 

 

Hay ben bunun... Ona zaafım olmasa çatıdan aşağı atmıştım şimdi. Atamıyorum da.

 

 

Ulan... Öpsem mi şunu?

 

 

Yok artık! Yakasını bırakıp önüme döndüm. Gözlerim dudaklarım iç sesimin arsızlığına şaşıyor. Sodayı başıma diktim.

 

 

"Git başımdan." insan sevdiğini kovar mı? Ben insan mıyım bir şüphelendim şu an.

 

 

"Bir şey anlatmaya gelmemiştim salak. Vakit geçirmeye geldim işte. Dümdüz."

 

 

"Hee anladım. O zaman niye bir şey anlatacağım diyorsun?"

 

 

"Her gelişimde aynı boku soruyorsun. Niye geldin, niye geldin?"

 

 

Bu sefer ben sırıttım. "Ehehehehe. Seni gıcık etmek için."

 

 

"Öyleyse sana yaptığım her şeyi hak ediyorsun."

 

 

O kadar âşık ve salağım ki gülümsedim. Malım ben maall. Sonra sertleştim. "Kafam yerinde değil. Eve dönünce uyumuştum hemen. Yemek saatinde uyandım."

 

 

"Gözlerinden belli kızım. Bu sefer gerçekten kırmızılar."

 

 

Gözlerine daldım. Kara elmaslar. Onun gözleri varken uzaktaki yıldızları kim takar.

 

 

Biraz daha böyle durursam kendime hakim olamayacağım. Kaçacak yeri yok. Onu öpsem kaçamaz. Ya beni aşağı atarsa? Ahahah.

 

 

Önüme döndüm yine. Ahh ahh. Şu an onu kaybedersem ölürüm muhtemelen. Biraz daha benimle kalsın. Ben saklayamayacak seviyeye gelinceye kadar.

 

 

Başını omzuma yasladığında elektrik çarpıyor sandım. Sonra tüm zerrelerim dondu. Bu şekilde durabilmek için nasıl büküldü acaba? Ona bakamıyorum, dondum ya şurada. Kastım kendimi, taşa döndüm lağğ. Sakin ol kızım.

 

 

"Yalnızlığımı sana itiraf edeyim dedim." yaa kıyamam.

 

 

"Yalnız değilsin. Biz varız. Biliyorsun."

 

 

"Biliyorum. Gideceğini de biliyorum."

 

 

"Diğerleri gitmeyecek."

 

 

"Diğerleri gitti çoktan."

 

 

"Ne? Diğerleri gitti derken?"

 

 

İç çekti. "Herkes kendi dünyasında."

 

 

"Doğru ama dünyalarımız o kadar da ayrı değil ki."

 

 

Sessiz kaldı. Onu sarmak istiyorum ama kollarım hareket etmiyor. Ne korkakmışım. Eğer âşık olduğumu bilmeseydim sarılırdım. Şimdi çok çekilmez hissediyorum.

 

 

"Üzülme olum. Biz varız dedim ya. Hem şey de demiştik. Zafer hep bizim, biz bitti demeden bitmez." onun lafları. Öyle hoşuma gidiyor ki. Ben yanmışım.

 

 

Telefonum belimde titreyince irkildim. O da başını kaldırdı omzumdan. Güzel anımı bölen varlığı belimden çekip aldım. Sinan'ın bakışlarını da ekranda yakaladım.

 

 

Dayımın aramasını cevapladım ve hoparlöre aldım.

 

 

"Alo."

 

 

"Alo Asya."

 

 

"Bir gelişme mi var?"

 

 

Sinan'la nefesimizi tuttuk.

 

 

"Evet. İsmini verdiğin kadının adresini buldum. Hazırsanız yarın gidelim."

 

 

Sinan'a baktım bir cevap alabilmek için. O hazırsa gideceğiz. Ne diyeceğini bilemiyor sanki.

 

 

Dudaklarını birbirine bastırıp başını salladı. Gülümsedim yalnız olduğunu düşünmesin diye.

 

 

"Hazırız, gidelim yarın." diye cevap verdim dayıma.

 

 

"Tamam, yanınıza birkaç eşya alırsınız. Bir gece kalabiliriz."

 

 

"Tamam."

 

 

"Yarın sabah sekizde alırım sizi."

 

 

"Tamam."

 

 

"Görüşürüz. İyi dinlenin."

 

 

"Görüşürüz. İyi akşamlar."

 

 

"İyi akşamlar." diyerek aramayı sonlandırdı.

 

 

Sinan'la bakıştık tek kelime etmeden. Hisleri çok karmaşık eminim. Madem konuşamıyoruz sarılalım diye düşünerek kollarımı ona sardım.

 

 

"Yalnız değilsin."

 

 

"Yavru yılan bana sarılıyorsa öyleyim demek ki."

 

 

"Sus lan değilsin. Turşuluk yapma."

 

 

Gülerek kollarını vücuduma sardığında şaşırmadan edemedim. Bu gülüşü acılı bir gülüşe benzemiyor. Ne güzel. Başımı göğsüne yasladım. Ne düşünürse düşünsün. Sert parfümünü içime çektim. Ah canım ya. Kıyamam ben ona. Bu koku da bana kıyamıyor, ne zaman mutsuz olsam burnuma doluyor.

 

 

Yüzümde mutluluk çiçekleri açmıştır herhalde. Sırtını sıvazladım okşamaya yakın. Çok da okşamak gibi değil açık vermemek için. Canım yiaaa. Ben yine pamuk oldum. Şekerden bulutlarda zıplıyorum.

 

 

Düşersem de düşeyim. Güzel yerden düşüyorum. Hahah.

 

 

Delirdim.

 

🖤 

 

Bölüm : 20.05.2026 17:48 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...