19. Bölüm
Hatice / Mavi Çiçek / Bölüm 18 | Kalbe Dokunan Hisler

Bölüm 18 | Kalbe Dokunan Hisler

Hatice
bayankimbilir

Selamlar canlarım!

Bu bölüm yazarken en zorlandığım bölümlerden biri oldu. Halbuki ilk yarısını hızlı yazmıştım ama sonra sınavlarım, staj, hastalığım ve kurgu ile ilgili çıkan sorunlar ile tamamlamam uzun sürdü maalesef. Yine dolu dolu bir bölüm oldu ama beklediğinize değecek, emin olun.

Gerekli güncellemeleri kitabın instagram sayfasında yapıyorum zaten, oradan da takip edebilirsiniz.

Oy ve kıymetli yorumlarınızı bekliyorum, keyifli okumalar dilerim:)

 

 

 

 

18. BÖLÜM

 

 

 

KALBE DEĞEN HİSLER

 

 

 

 

Kaybetmiştim kendimi ta ki seni görene kadar

 

 

 

Ta ki seni görene kadar

 

“Sadece bizim çocuğumuz değil diğer çocukları da rahat bırakmıyormuş bu çocuk! Bu kaçıncı olay müdür bey?”

“Lütfen biraz sakin olun Keshav Bey. Valimiz de burada. Sorun neyse konuşup halledelim” diye konuştu Müdür Bhuvan. Yüzündeki sıkıntılı ifade artarken Çetan’a kaçamak bir bakış atmıştı aynı zamanda.

Müdür Bhuvan Çetan’ı aramış ve Barun’un bir sınıf arkadaşını yaraladığını söylemişti. Çetan da bu durumun artık kaçıncı olduğunu saymayı bırakmıştı. Öfkeliydi. Buna rağmen odaya girer girmez yaptığı ilk şey oğlunu endişeyle süzmek olmuştu. Onun da yaralanmış olma ihtimali öfkesini bir anlığına bastırmıştı. Barun da hiçbir hasar yokken karşısında babası ile ayakta duran çocuğun kaşının üstüne pansuman yapmışlardı.

Çetan bakışlarını tekrar oğluna çevirirken “Nasıl oldu bu?” diye sordu. Sesi hiçbir duygu barındırmıyordu.

Barun’un kalbi korkuyla çarpmaya başladı o an. Babası daha önce ona hiç bu kadar uzak davranmamıştı. Gerçekten kızmış olduğunu anladı bu yüzden.

Benim bir suçum yok diye düşündü. Annesi hakkında kötü sözler söylemişti Devrat. Kanı bozuk demişti Barun için. Onu öfkeyle itip tahtaya yapıştırmıştı Barun da. Devrat da ona karşılık verip yakasını kavramış birbirlerine girmişlerdi. Barun onu tekrar itip kendinden uzaklaştırmak istediğinde Devrat gerilemişti ancak başka biri ona bu esnada çelme takmış ve düşerek kafasını sıranın köşesine vurmasını sağlamıştı.

Bunu yapan Kumar’dı görmüştü. Başta bunu neden yaptığını anlayamamıştı çünkü Devrat onun arkadaşıydı. Devrat’ın alnından kan aktığını görünce panikleyen Barun öğretmenlerini çağırmak için sınıfın kapısına yönelmişti. Ancak sınıftan diğer kişiler çoktan haber vermişti öğretmenlerine. Kumar’ın asıl niyetini ise o zaman anlamıştı Barun.

Kumar, Devrat’ı bu hale getirenin Barun olduğunu söylemişti öğretmenlerine. Devrat ve sınıftakiler de bunu doğruladığında kendini müdürün odasında bulmuştu.

Kumar ve arkadaşlarının onunla derdi neydi bilmiyordu. Onlara hiçbir şey yapmamıştı. Yalnızca onu aralarına almak istemişler ancak Barun onların okuldaki bazı öğrencilere ne kadar kötü davrandıklarını görmüş ve onlarla arkadaş olmak istemediğini söylemişti. Ne olduysa o günden sonra başlamıştı.

Kumar’a babası söylemişti valinin oğlu ile yakın olmasını. “Öğretmeniniz çok saygılı ve çalışkan bir öğrencim diye gururla bahsediyor ondan. Sen ne yapıyorsun o sırada? O aldığın notlardan bahsetmiyorum bile! Sende Shankar’ların varisisin, biraz o çocuğu örnek al” demişti babası öfkeyle.

Kumar Barun’u bir süre izlediğinde babasının ve öğretmenlerinin yanıldığını düşünmüştü. O yalnızca rol yapıyordu. Kibrinden kimseyle konuşmuyordu. Tıpkı kendisi gibi dini de farklıydı. Annesi de Hintli değildi hem. Ona göre ilginin üzerinde olmasını seviyordu.

Ancak onun aksine Kumar’ın bir sürü arkadaşı vardı. Fen bilimleri dersleri hariç diğer dersleri onun da yüksekti. Üstelik o öfkeden gözü dönüp çevresine zarar vermiyordu. Ondan kat kat daha iyiydi ve bunu herkese kanıtlamak istiyordu.

“Oğlunuz sırf yanından geçerken oğlum ona çarptı diye öfkelenmiş ve onu itip kafasını sıraya vurmasını sağlamış” diye konuştu Devrat’ın babası Keshav Bey.

“Hayır, ben yapmadım!” dedi Barun öfkeyle.

“Kavga etmedin yani oğlumla öyle mi? Bütün sınıf neden bunu senin yaptığını söylüyor o zaman?”

Barun’un göğsü öfkeyle kalkıp iniyordu. Devrat’a baktı. Onun öfkesini kullanmışlar ve oyuna getirmişlerdi.

Çetan sıkıntıyla yüzünü sıvazladı. Öfkesini kontrol edemediği için böyle saldırganlaştığını biliyordu oğlunun. Bu yüzden herkes bunu söylüyorken onun kavga etmediğine inanmak güçtü. Sümeyra bunu duyunca çok üzülecekti ve bu onun öfkesini iki kat arttırıyordu.

“Kavga ettik ama ben düşürmedim onu. Kumar yaptı” dedi Barun sertçe.

“Şimdi de suçu başkasına at. Hem de oğlumun en yakın arkadaşına?” diye parladı Keshav. Ardından Çetan’a baktı “Oğlunuz size güvenerek sınıf arkadaşlarına mafyacılık taslıyormuş Çetan Bey, haberiniz var mı?”

Çetan’ın kaşları hafifçe çatılırken “Ne?” diye soludu.

“Bütün bunları valinin oğlu olmasına güvenerek yapıyor. Ne de olsa ceza da almıyor. Hepiniz aynı değil misiniz? Yüksek tabakadansınız diye halktan insanları ezmeyi kendinize hak bilirsiniz”

“Haddinizi bilin Keshav Bey!” dedi Çetan sesini yükselterek. Sağ eli yumruk olmuştu. Kimse ona ve ailesine mevkisini kötüye kullandığını söyleyemezdi. “Oğlum asla böyle bir şey yapmaz!”

Keshav da kaşlarını çatmıştı. Oğlunun omuzlarını sıkarken ona doğru eğildi hafifçe “Valinin oğlunun sana ne dediğini söyle oğlum”

Devrat Çetan’ın öfkeli halinden korkarken ürkek bakışlarını odadaki herkeste gezdirmişti. Babası tekrar omzunu sıkıp ona destek olduğunu belirtirken “Korkma oğlum söyle” diyerek teşvik etti onu.

Devrat en son Barun’a bakarken dudaklarını araladı “Sen kimsin ki? Sana benim kim olduğumu göstereceğim ve bir daha benimle konuşmaya cüret edemeyeceksin, dedi”

Barun’un öfkesi iki artarken yüzü kızarmıştı. Küçük elleri ise iki yanında yumruk olmuştu. Evet, böyle söylemişti ama bu şekilde değil. Annesi hakkında bir daha öyle konuşmaması için bunları söylemişti.

Çetan bedeninin buz kestiğini hissetti. Boğazındaki yumruyla oğluna döndü “Doğru mu bu Barun?” diye sordu yine. Devrat yalan söylüyor olmalıydı.

Barun’un öfke saçan gözleri ise Devrat’a kitlenmişti o an. Ondan ne istiyorlardı? Neden ona kötü davranıyorlardı? Devrat’ın dudağının kenarının kıvrıldığını gördüğünde daha fazla tutamadı kendini ve ona doğru koştu. Onu soktuğu bu haksız durumla bir de eğleniyor muydu?

Keshav hızla oğlunu arkasına alırken Çetan şaşkınlığından kurtulmuş ve onu omuzlarından tutarak önünü kesmişti. “Barun!” diyerek onu kendine getirmeye çalışırken o da burnundan soluyordu.

Oğlu henüz on yaşındaydı ama öfkesi yetişkin bir insanı devirebilecek boyuttaydı... Çetan bu haline üzüldüğü kadar nefret de ediyordu. Çünkü ona birini hatırlatıyordu: Kayınpederi Adnan Eroğlu’nu...

Oldukları durum yetmiyormuş gibi oğlu bir de müdür odasında tekrar çocuğa saldırıyordu. Sinirleri iyice gerildi “Dur dedim sana!”

“Hepsinden nefret ediyorum!”

“Barun!” Çetan’ın sert sesi oğlunu kendine getirirken durulduğunu görüp onu eski yerine ilerletti Çetan. Barun ise bakışlarını önünden çekmiyordu hala. Bu hali Çetan’ı çileden çıkardı. Çenesini tutup ona bakmasını sağladı “Böyle mi söyledin ona?” diye konuştu aynı sert sesle. Aklı hala o ihtimaldeydi ve oğlunun saldırmaya çalışması bu ihtimali güçlendiriyordu. Yine de inanmak istemedi.

“Evet! Söyledim! Ama o-” Barun öfkeyle babasına da patladığında cümlesini kesen sol yanağına yediği tokat olmuştu. Yüzü sağa doğru düşerken kulaklarında yediği tokadın sesi yankılandı. Babası ona vurmuştu...

Çetan havadaki elini yumruk yaparken dişlerini sıktı. Öfkeliydi ama aynı zamanda canı hiç bu kadar yanmamıştı da. Aynı şekilde oğlu da ona görünmez bir tokat atmış gibi hissediyordu. Elini yanına indirirken hayal kırıklığıyla baktı oğluna.

Onlar onu böyle mi yetiştirmişti? Nasıl kendini başkalarından üstün görürdü aklı almıyordu... Bu konu Çetan’ın hassas noktasıydı. Ailesi yüzünden hep bu konuda yargılanmıştı. En büyük gayesi kendini halkından üstün görmediğini onlara kanıtlamaktı bu yüzden. Ancak şimdi öğreniyordu ki bunu oğluna aşılamayı becerememişti...

“Müdür Bey” diye konuşarak ortamdaki gerici sessizliği bozdu Çetan. Sesi şimdi durgun ve soğuktu. Bakışlarını oğlundan çekip müdürün masasına kitledi. Kimsenin yüzüne bakmak istemiyordu. “Onun adına hepinizden özür dilerim. Tekrarı bir daha yaşanmayacak. Siz de gereken ceza neyse verin, lütfen”

Müdür de Keshav Bey de şaşkındı. Gerçeklere rağmen ona vurmasını ve ceza vermesini istemesini beklemiyorlardı kesinlikle.

Barun kafasını çevirip babasına baktı sonunda. Sol yanağı yanıyordu. Gözlerinin dolduğunu hissederken dudaklarını birbirine bastırdı. Ağlamamak için sıktı kendini. Babası daha önce ona kızmıştı ama bunlar çok kısa sürmüştü. Ona elini hiç kaldırmamıştı. Ama şimdi ona gerçekten çok kızmış olmalıydı ki ona vurmuştu. Kalbi bu defa üzüntüyle çarptı göğsüne.

Müdür bir hafta uzaklaştırma vermişti. Normalde okuldan da atılabilirdi çünkü bu ilk değildi. Ancak o kadar ileri gitmeye cesareti yoktu. Valinin oğluydu neticede. Çetan’ı son seneleri olduğundan başını yakmaya gerek olmadığını söyleyerek ikna etmişti.

Barun babasının ayaklarına bakarak konuşulanları dinledi sadece. Babasının utandığını görmek onu daha çok üzüp öfkelendirse de hiçbir şey yapamadı. Okuldan çıkıp arabaya binene kadar da sürdü bu sessizliği.

“İnanamıyorum Barun sana” diye sitem etti Çetan oğluna. Direksiyondaki elleri sımsıkıyken öfkeli gözleri yoldaydı. Hala duyduklarını ve olanları hazmedemiyordu. “Nasıl böyle davranırsın arkadaşlarına? Biz seni böyle mi yetiştirdik oğlum?”

Çetan’ın sesindeki hayal kırıklığı Barun’un göğsüne oturdu. Kendini suçlu hissetti. Devrat’a hiç bulaşmamalıydı. Kendini tutmalıydı ama yapamamıştı. Oyunlarına gelmişti. Babasına anlatsa artık ona inanmayacağını düşündü. Bu yüzden en iyi bildiği şeyi yaptı ve sustu.

“Arkadaşını yaraladığını ve onunla nasıl konuştuğunu öğrenince annen de ne kadar üzülecek hiç düşündün mü?”

Oturduğu arka koltuğa sindi iyice Barun. Annesi çok üzülecekti. O da inanmayacaktı bu defa ona... Kötü bir çocuktu gerçekten. Ailesini üzmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.

“Özür dilerim baba”

Çetan dikiz aynasından ona baktığından kafasını eğmiş kucağındaki elleriyle oynadığını gördü. Pişmanlığı gün yüzüne çıktı tekrar. Kahretsin! Nasıl vurmuştu ona? Nasıl yakmıştı biricik oğlunun canını? Gururu daha ağır basmış ve gözü dönmüştü bir an. Kendisine sövdü tekrar. Bunu nasıl açıklayacaktı eşine? Çok üzülecek ve çok kızacaktı Sümeyra... Sıkıntıyla bir nefes bıraktı.

Eve geldiklerinde Barun çantasını sırtına alıp babasını takip etti. Henüz saat erken olduğundan Sümeyra hala işte ve Aisha da okuldaydı bu yüzden evde kimse yoktu. Barun direkt odasına atmıştı kendini.

Çetan’ın omuzları düşerken peşinden gidip özür dilemek istedi. Babası gibi olmamak için söz vermişti kendine. Bir adım atmıştı ki telefonu çaldı. Arayan sekreteriydi. Onu acil tekrar valiliğe çağırıyorlardı.

“Geliyorum” dedi Barun’un odasının kapısına bakarken. İç geçirdi sıkıntıyla. En iyisi akşam konuşmaktı. Hem o zamana ikisinin de öfkesi dinerdi. Aralarında halledip Sümeyra’ya bu durumu hiç taşımazlardı belki de.

Ancak Sümeyra ondan önce eve gelirse bu pek mümkün olmazdı. Öğrenirdi olanları muhtemelen. Kendisi söyleyemezdi zaten. Barun’a anlatma da diyemezdi. Yüzü yoktu böyle bir şeye ve gelecek her lafı hak ediyordu. Düşük omuzlarla geldiği gibi sessizce çıktı evden.

Barun çantasını öylece kapının sağına attı. Ayağını sürüyerek yatağına ilerledi. Normalde dışarıdan gelir gelmez yaptığı ilk iş ellerini yıkamak ve üzerini değiştirmek olurdu. Ancak hiçbirini yapmadı. Sırtı kapıya dönük bir şekilde yatağına oturdu. Sol yanağına dokundu sonra. Babasının söyledikleri ve o çocuğun söyledikleri geldi aklına. Dudakları titrerken kendini sıkmayı bıraktı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarını ıslattı.

Yorganını kaldırdı ve yatağın içine girip bedenini gizledi. Sessizce dökülen yaşları yastığını ıslatmaya devam etti. Bir süre sonra da uykuya yenik düştü küçük bedeni.

 

 

 

 

*********

 

“En çok kelimeyi ben okudum biliyor musun anne? Yüz altmış dört kelime!” Aisha minik ayaklarından ayakkabılarını çıkarırken Sümeyra da kendi çantasını çıkarıp vestiyere asıyordu.

“Aferin benim kızıma” diyerek başının tepesinden öptü onu Sümeyra. Ardından terlediği için sırtına koyduğu havluyu çıkardı “Mor pijamanı yıkadım canım, yatağının üzerinde. Hemen değiştir üzerini ve mutfağa gel”

“Tamam annecim”

Aisha çantasını alıp odasına gitti. Sümeyra iç çekerken holün diğer ucuna baktı dalgınca. Aklı oğlundaydı. Seslerini duyup gelir sanmıştı ama gelmemişti. Kavga ettiğini duyduğunda aklı çıkmıştı. İşten izin alacaktı ama Çetan endişelenmemesini kendisinin gidebileceğini söylemişti.

Ondan neler olduğuna dair telefon beklerken içi içini yemişti. Neyse ki büyük bir şey olmadığını öğrenmişti. Barun’un iyi olduğunu yaralanmadığını söylemişti Çetan ama içi hiç rahat etmemişti yine. Kendisi görmeden bu kötü hissin geçeceğini de sanmıyordu.

Holün bitimi salona çıkıyordu direkt. Barun orada değildi. Mutfağa baktığında onlar için yaptığı yemeklere de dokunmadığını gördü. Çoğu zaman onlardan geç gelirdi eve Sümeyra ve bu yüzden yemeklerini önceden yapardı özenle.

Çetan kızdığı ve uzaklaştırma verdikleri için hala üzgün olduğunu düşünüp odasına kapandığını anladı Sümeyra. Kapısını tıklattı ama içeriden bir ses gelmedi. Kapıyı açıp girdiğinde onun yatağında olduğunu gördü. Uyuyor muydu? Bu saatte hem de?

Yatağı dolanıp önünde diz çöktü. Yorganı yalnızca gözleri gözükecek şekilde üzerine çekmiş olduğunu gördü oğlunun. Yaz kış fark etmez üzerinde bir şey olmadan uyuyamazdı. Bir şeye sarılarak uyumayı seviyordu oğlu.

Elini uzatıp yorganını aşağı çekti usulca. Yüzü ortaya çıktı böylelikle. Terleyen saçlarının alnına düştüğünü gördü. Hafifçe tebessüm ederken yanağına dokundu. Bu sırada üzerini değiştirmeden yatağa girmiş olduğunu fark etti. Küçücük boyuna rağmen titiz bir çocuktu oğlu. Kirliliğe ve dağınıklığa asla tahammülü yoktu. Şimdi onu böyle görmek bugünkü olanlara gerçekten çok üzülmüş olabileceğini düşündürttü ona.

Görüştüğü bir pedagog, sessiz ve içine kapanık çocukların sevinçlerini bile bastırabildiğini söylemişti. Duygularını ifade edemeyen bu çocuklar, zamanla biriktirdikleri hisleri farklı yollarla dışa vurur; çoğu zaman bu yol ise öfkenin dili olurmuş.

Saçlarını okşarken iç geçirdi üzüntüyle. Beceremiyordu anneliği belki de. Yanında annesi olsaydı belki de nerede yanlış yaptığını ya da ne yapması gerektiğini sorabilirdi ona... İçi özlemle ezilirken gözlerinin dolduğunu hissetti.

Barun gözlerini aralarken karşısında gördüğü yüz ile “Anne” diye konuştu kısık bir sesle.

“Canım” Sümeyra kendini toparlarken ona sevgiyle seslendi. Ne yaşanırsa yaşansın onu hala çok sevdiklerini hissetmesini istiyordu.

Barun yerinde doğruldu. Sümeyra gözlerinin içinin kıpkırmızı olduğunu gördüğünde onun ağladığını anladı. Kalbi endişeyle kasılırken “Neden ağladın oğlum? Bir yerin mi ağrıyor? Vurdu mu o çocukta sana?” diyerek ellerini boynunda ve bedeninde gezdirdi.

Barun dudaklarını birbirine bastırırken yutkundu. Kafasını iki yana salladı. Babasının ona vurduğunu söylemek istemedi. Daha çok üzülürdü annesi. Üstelik hak etmişti de.

“Nasıl yaralandı peki arkadaşın? Anlat bana neler olduğunu canım”

Oğlunun arkadaşlarına mafya gibi davrandığına inanmak istemiyordu. Sırf ona çarptı diye kavga çıkarmasının da altında bir şeyler arıyordu bu yüzden. Çabuk öfkelendiğini biliyordu ama belli ki o çocuk daha önce canını sıkan biriydi. Yalnız sebebi bu olamazdı.

Barun neler olduğunu anlatamazdı. O çocuk çok kötü şeyler söylemişti annesi hakkında. Onunla dalga geçmişlerdi. Annesine anlatırsa o da çok üzülür ve kendini suçlardı. Çoğu kavgasının sebebi bu oluyordu zaten ve Barun annesi üzülmesin diye hep susmak zorunda kalıyordu.

Üstüne babası da inanmamıştı ona bugün. Öyle kırılmıştı ki küçük kalbi artık kimse ona inanmayacak gibi geliyordu ve bu durum diline ket vuruyordu.

Barun sessiz kaldığında onun elini tuttu Sümeyra. “Asaf, oğlum. Sana hiçbir sorunun şiddetle çözülmediğini anlatmıştım hatırlıyorsun değil mi? Hatta sana aslında en çok zararı kendimize verdiğimizi söylemiştim?”

Barun kafasını eğerken “Özür dilerim anne” diye konuştu yalnızca. Hatırlıyordu hepsini. Kendini tutmaya çalışıyor ve annesinin sözlerini hatırlatıyordu kendine ama bugün yapamamıştı işte. Kışkırtmalarına gelmişti.

Sümeyra bu pişman ve üzgün haline daha fazla dayanamadı. Onu kollarının arasına aldı hemen “Dileme canım benim. Suçlama kendini daha fazla tamam mı? Yaşandı ve bitti. Okulun için de üzülme, hallederiz bir şekilde”

Barun’un gözleri dolarken onun sıcaklığına ve kokusuna sığındı. Annesinin sıcak öpücüklerini hissetti saçlarının arasında. Buradan ayrılmak istemiyordu. Okula gitmek istemiyordu. Hep onun yanında kalsa olmaz mıydı? O zaman kimse zarar veremezdi ona.

Oğlunu kendinden hafifçe uzaklaştırdı Sümeyra. Alnına düşen saçlarını geriye tarayıp yüzünü sevdi usulca. Yanaklarına da kokusunu içine çekerek derin öpücükler kondurdu.

Bilmeden merhem oldu oğlunun yaralarına. Bugün yaşanan tüm kötü hislerin geçtiğini hissetti Barun bu yüzden. Annesi doğru söylüyordu gerçekten. Öpünce geçiyordu...

Sümeyra onu yataktan kaldırıp üzerini değiştirmesine yardım etti. Her ne kadar Barun büyüdüğünü söyleyip mızmızlansa da ayrılmadı yanından. Aisha da onlara katıldı daha sonra. Birlikte mutfağa geçip Sümeyra’nın hazırladığı yemekleri yediler.

Çetan’ın işi uzun sürdüğünden akşam eve geç geldi. Gün boyu aklından çıkmadı ona vurduğu an bu yüzden huzursuzluğu iki kat arttı. Eve geldiğinde geç kalmıştı, oğlu çoktan uyumuştu. Sümeyra’nın ona normal davranmasından Barun’un hiçbir şey anlatmadığını anlayınca canı daha çok yandı.

Baba olmanın tadını ilk onunla tatmıştı. İlk kelimesinden ilk adımına kadar her anı daha dün gibi aklındaydı Çetan’ın. Büyüdükçe kendine en yakın dostunu yetiştiriyormuş gibi hissediyordu. Yaşından olgun tavırları ve annesinden kaptığı teselli cümleleriyle bazen yalnızca onun kollarında kendini güçlü hissediyordu. Bu yüzden aralarındaki bağın zedelenmesi hatta kopması demek onun can damarından birinin kesilmesi demekti. Bunu nasıl göze alırdı?

Yarın akşam mutlaka ondan özür dilemeli ve kırılan kalbini onarmalıydı. Oğlu onu affederdi. O da bunun bir daha yaşanmayacağına dair söz verirdi ona. İçini böyle rahatlattı ve suçluluk duygusunu bastırdı.

Sümeyra ile odalarında sırtlarını yatağa yaslamış bugün olanları konuşmuşlardı tekrar. Çetan sabahki öfkesinden gram kalmamış durgun bir sesle Barun’un tavrından ve cezadan bahsetmişti ona. Tokat attığını söyleyememişti yine.

Sümeyra başını kocasının göğsüne yaslarken sıkıntıyla iç geçirdi “Psikolog için tekrar ikna etmeye mi çalışsam onu?”

“Baskı yapmak da iyi bir sonuç vermeyebilirmiş güzelim, doktor öyle söyledi biliyorsun. Şimdilik erteleyelim bunu” diye konuştu Çetan buruk bir sesle. Nergis kokusunu içine çekerken saçlarına bir öpücük kondurdu.

“Korkuyorum Çetan... İçine daha çok kapanmasından çok korkuyorum. Ya hayatı boyunca hep yalnız kalırsa bu yüzden?” Sümeyra’nın kalbi acıyla kasılırken gözlerinden yaşlar süzülmesine engel olamadı. Yutkundu “Ya hiç derdini paylaşıp sırtını yaslayabileceği bir dostu olmazsa? Ya o güzel ruhunu göremezse hiçbir kadın? Almazsa kimseyi hayatına?”

Çetan onun ağladığını anladığında yüzüne eğildi ve gözyaşlarını sildi usulca. “Korkma canım. Öyle bir şey olmayacak” Alnından öptü onu sevgiyle. İçindeki endişeyi biraz olsun dindirmek istedi. “Oğlumuz henüz çok küçük. Önünde uzun bir yol var. Aşacak bu durumu. Onu anlayan bir dosta sahip olacak. Hatta birden fazla dostu olacak. Çok sevdiği bir kadın girecek hayatına sonra. Onunla bir aile kuracak bizim gibi...”

“O günleri görmeyi çok istiyorum Çetan” diye konuştu Sümeyra burnunu çekerken. Küçük bir çocuk gibiydi bu isteğini dile getirirken o an.

“Göreceğiz inşallah canım, sen içini ferah tut. Birimiz olmazsa bile diğerimiz onların mutluluğunu gözetir hep zaten”

“İkimiz de olalım” dedi Sümeyra hemen. Bu ihtimalden hiç hoşlanmamıştı. Çetan bu huysuz ifadesine tebessüm ederken kafasını salladı.

Çetan hep kendisinin ilk vefat edeceğini düşündüğünden bunu böyle dile getiriyordu ama içten içe tam tersi olmasından deli gibi korkuyordu. Sümeyra başını tekrar göğsüne yaslarken kollarını sıkıca bedenine doladı bu yüzden. O olmadan devam edemezdi... Gözlerini kırpıştırıp bu düşünceden uzaklaştı.

Konuyu tekrar Barun’a getirirken “Hatta sen oğlun seni unuttu diye gelinini kıskanacaksın. Huysuz bir kaynana olacaksın” diye konuştu alayla.

“Hiç de bile. Birincisi oğlum beni unutmaz. İkincisi gelinim değil ikinci bir kızım olur oğlumun sevdiği kadın. İsterse arkadaş olurum ona. Seni ve Barun’u çekiştiririz arkanızdan. Harika bir ikili olabiliriz bence”

“Şuna bak ya ne oğluna ne gelinine toz konduruyor?” diye eğlendi Çetan onunla. Amacı zaten onun yüzünü güldürmek ve kötü düşüncelerini unutturmaktı. Bu da işe yaramıştı.

“Ne sandın?”

Çetan Barun’un büyümüş halini ve yanında bir kadın ile hayal etti kısa bir an. “Bizimle tanıştırmaya getirdiğini düşünsene kızı. Utançtan dört köşe bizimki”

Sümeyra güldü bu fikre “Kıyamam ya utanır değil mi?” diye sordu sesindeki heyecanlı tonla.

“Kesin ama belli etmez. Ona şöyle dillerden düşmeyecek bir düğün yaparız. Geleneği de bozmayız bir zeybek oynarız beraber oğlumla” diye konuştu Çetan.

Sümeyra İzmirli olduğundan düğünlerde zeybek oynamak bir gelenekti ailelerinde. Babası ve annesi de oynamıştı. Onların Türkiye’de düğünleri olmasa da Çetan onun için zeybek oynamayı öğrenmiş ve nikahtan sonra karşılıklı oynamışlardı. O gün Sümeyra eksik olsa bile dünyanın en mutlu geliniydi.

“Neden yalnızca Asaf’tan bahsediyoruz? Ya Şeyda?” diye sordu Sümeyra hafifçe sırıtarak.

Çetan’ın keyifli ifadesi ise donmuştu “Ben kızımı vermem çünkü. Hem onunla anlaşma yaptık biz”

“Ne anlaşması?”

“Otuz yaşına kadar evlenmeyecek, söz verdi” dedi Çetan ciddi bir şekilde.

Sümeyra onun bu haline gülerken “Yedi yaşındaki bir çocuktan bunun için söz mü aldın Çetan? İnanamıyorum sana” diye konuştu.

“Ya ne olacaktı?”

“Sen başkasının kızını alırken sorun yok ama?”

Çetan’ın ciddi ifadesi anlık bocalarken “Orayı karıştırma. Bu benim kızım” diye toparladı zar zor.

“Reşit olur olmaz bir oğlanın elinden tutup çıkarsın karşımıza da gör sen” dedi Sümeyra gülerken. Keyfi hiç olmadığı kadar yerine gelmişti şu an.

Çetan’ın huysuzca kaşları çatılırken karısının güldüğünü duyunca kızamadı böyle söylediği için. “Konuyu dağıtmayalım lütfen. Barun’un düğünündeydik. Bu arada Barun evlenmeden de evlenemez Aisha, onu da belirtmek isterim”

Sümeyra kafasını iki yana sallarken hala gülüyordu. “O işler pek öyle olmuyor ama sen bilirsin” dedi onu kışkırtarak.

“Daha dede ve babaanne olacağız” diyerek onu duymazlıktan geldi Çetan ve söylediklerini düşünmemeye çalıştı. “Halil abi diyor ki torun baldan tatlıymış. İlk torunumuz kız mı olur erkek mi sence?”

Sümeyra ona babaanne diyerek Aisha’nın evlenme düşüncesini reddettiğini görünce gülmeden edemedi yine. Heyecanla sorduğu soruyu düşündü sonra. “Kız olsun. Asaf’ımdan harika bir kız babası olur bence...”

Şimdi bile kız kardeşiyle öyle güzel ilgileniyordu ki içi gidiyordu onları izlerken. Hoşlanmamasına rağmen onunla evcilik oynuyor Şeyda’nın yaptığı yaramazlıkların üstünü kapatıp her daim ona karşı korumacı bir tavır sergiliyordu.

“İki kız iki erkek olsa... Dört torun. Yeter bence” diyen Çetan’ın düşünceli sesiyle dikkati ona döndü Sümeyra’nın.

Koluna bir fiske attı gülerek yine. Hesap yaptığı şeye baktı gerçekten? Bu aklına üçüncü çocuk için onu ikna etme sebeplerini getirince yanakları kızardı.

‘Allah’ın hakkı üçtür, hayatım’

Kendi laflarıyla onu vuruyordu bir de kurnaz adam. Onun öğrettiği şeylerle konuşması yine de çok tatlıydı ama.

Çocuk istemiyor değildi. İstiyordu ama hazır hissetmiyordu kendini hiç. Bir oğlu ve bir kızı vardı zaten. Bazen yeter gibi de geliyordu.

“Ne oldu, bir şey demedin?” dediğinde Çetan daldığı düşüncelerden koptu.

Yutkunurken kendini toparladı hemen. “Söylediklerini hayal ediyordum sadece”

“Nasıl hayaller ama? Güzel olur değil mi?”

Sümeyra konuştuklarını bir an hayal etti gerçekten ve kalbindeki erimeyi hissetti. İçi umutla doldu. Bu gözlerinin yaşarmasına sebep olmuştu. Onların mutlu olmalarını ve kendi ailelerini kurmasını çok istiyordu. Hangi anne baba çocukları için bunu istemezdi ki?

“Daha dün hiç büyümesinler diye yakınıyorduk şimdi evlenip çoluk çocuğa karıştıklarını hayal ediyoruz... Çok garip aynı zamanda çok güzel... İçimin heyecandan kıpır kıpır olması normal mi?”

Çetan gülümserken ipek saçlarını okşadı usulca “Bende aynısını sana soracaktım”

Gülümsedi Sümeyra da. Göğsüne sindi iyice. Onun gibi hızla çarpan kalbini dinlerken içinde kötü hislere dair tek bir iz kalmamıştı. Bu kollarında olduğu adam sayesindeydi “Seni çok seviyorum”

“Bende seni çok seviyorum, güzelim” dedi hiç beklemeden Çetan ve onu göğsüne hapsetti iyice.

 

 

 

 

*********

 

Sümeyra oğlunun elinden daha sıkı tutarken okul koridorunda müdürün odasına ilerlediler. Barun’un yanında konuşup kendini daha kötü hissetmesin diye onu koridordaki koltuklardan birine oturtup odaya yalnız girdi.

Şanslıydı ki Keshav Bey de sağlık raporu bırakmaya gelmişti ve oradaydı. Karşısındaki koltuğa otururken “Aslında bende sizin adresinizi istemek için gelmiştim buraya Keshav Bey. Sizinle konuşmak istiyorum” dedi gergin bir sesle.

Keshav’ın kaşları hafifçe çatılırken “Ne konuşacaksınız benimle?” diye sordu.

“Ben dün yaşananlar için çok üzgünüm. Asaf Barun iyi yürekli bir çocuktur gerçekten, eminim isteyerek yakmamıştır arkadaşının canını. Lütfen bu seferlik onu affedin ve şikayetinizi geri çekin”

“Sümitra Hanım-”

Sümeyra müdürün itiraz etmesine izin vermezken bakışlarını ona çevirdi “Müdür Bey, Barun’un derslerinde ne kadar başarılı olduğunu siz de biliyorsunuz. Okulunuzu o temsil ediyor. Böyle bir öğrenciyi derslerinden geri bırakmayın, lütfen”

“Barun burada da saldırmaya çalıştı arkadaşına Sümitra Hanım”

“Söz veriyorum tekrarı olmayacak. Yeter ki bu cezadan vazgeçin”

“Ceza vermemizi isteyen eşinizdi” diye konuştu Keshav Bey de.

Sümeyra bunu biliyordu. Çetan soyadlarını kullanarak arkadaşlarına üstünlük taslamasına çok sinirlenmişti Barun’un. Bu yüzden öfkeyle hareket etmişti. Pişman olduğunu biliyordu eşinin görmüştü gözlerinde ama geri adım atmazdı Çetan. Bundan dolayı o onun yerine bu geri adımı atmaya karar vermişti.

“Yoksa benim için ona tokat atıp haddini bildirmesi yeterli olmuştu” diye devam etti Keshav Bey.

Sümeyra’nın yüzündeki ifade donarken “Anlamadım?” dedi kuru bir sesle. Yanlış çevirmiş olmalıydı.

“Vali Bey’in oğlunuza tokat atması yeterli olmuştu benim için diyorum. Oğlunuzun ihtiyacı olan terbiye bu çünkü. Başka şekilde yola gelmez o çocuk”

‘Vali Bey’in oğlunuza tokat atması yeterliydi...’

Sümeyra’nın kulağında yankılanan yalnızca buydu o an. Böyle bir şeyden ne Çetan bahsetmişti ne de Barun söylemişti. Yanlış olmalıydı. Çetan asla böyle bir şey yapmazdı. Çocuklarına el kaldırmazdı.

Aklına Barun’un ağlamış olduğu ve gündüz uyumasına rağmen akşamda erken uyuduğu geldi. Sanki Çetan’dan kaçar gibi... Kafasını iki yana salladı hızla. Hayır. Bu insanlar yalan söylüyordu.

Karşısındaki adamın son sözlerini hatırladı. Onu uzlaşabileceği gerçek bir veli olduğunu düşünmüştü ama yanılmıştı. Bu zihniyetteki birine laf anlatılmazdı.

Duruşunu dikleştirdi. Kaşları öfkeyle çatılmışken sert bakışları karşısındaki adamın yüzündeydi. “Çocuğumuzu nasıl terbiye edeceğimizi sizden öğrenecek değiliz. Şiddeti bir çözüm olarak gören bir ebeveynin yetiştirdiği bir çocuk kim bilir nasıl karşılık vermiştir benim çocuğuma? Bu yüzden sırf yaralandı diye mağdur olan neden yalnızca sizin oğlunuz oluyor?”

Keshav Bey de öfkeyle yerinde doğrulurken “Hem suçlusunuz hem de hala üste çıkmaya çalışıyorsunuz. Az önce üzgün olduğunuzu söylüyordunuz şimdi ne değişti?” diye konuştu sertçe.

“Oğlunuz yaralandığı için hala üzgünüm. Ancak benim oğlum ne kadar suçluysa en az sizin oğlunuzda suçlu bu olayda. Kavga tek kişilik olmaz. Bu yüzden bir ceza verilecekse iki tarafında almasını istiyorum. Aksi takdirde hem okul hem de müdür bey sizin için soruşturma açılmasını isteyeceğim. Bizzat eşimden”

Müdür Bhuvan’ın gözleri korkuyla büyürken “Sümitra Hanım, ne şikâyeti tanrı aşkına? Yapmayın. Orta yolu bulabiliriz birlikte” diye konuştu hemen.

Sümeyra delici bakışlarını Keshav’dan çekip müdüre baktı “İsteğim oldukça açık. Kararınızı verin”

“Elbette. Kesinlikle haklısınız bu konuda. Her iki taraf da dersini almış gibiydi. Bu yüzden okul hayatlarıyla oynamaya gerek yok. Bu seferlik görmezden geleceğim bu durumu. Barun da yarın devam edebilir okuluna” dedi Bhuvan. Gergince yerinde kıpırdanıyordu. Karı koca ayrı korku salıyorlar millete diye geçirdi içinden.

Keshav şaşırıp öfkelense de ağzını açamadı. Yoksa bu kadın sadece oğluna değil ona da bela olacak gibi duruyordu. Desaililerin kibirli halleri hiç şaşırtmıyordu.

Sahte, resmi bir tebessüm sundu onlara Sümeyra. Ardından yerinden ayaklandı “Buna sevindim. Tekrarı yaşanmayacak emin olabilirsiniz Müdür Bey. Şimdi izninizle”

Odadan çıkıp ardından kapıyı kapattığı an gözlerinde akmayı bekleyen yaşlar yanaklarına süzüldü. Koridorun sonunda oğlunu bıraktığı koltuğa ilerledi ağır adımlarla. Barun’un ayağının ucuyla zemine bir şeyler çizdiğini gördü.

Onun dün uyandıktan sonra ona ürkek bakan kahvelerini hatırladı Sümeyra. O da vurur diye mi korkmuştu oğlu ondan? Bundan değil ama annesinin de onu suçlayacağından korkuttuğundan bir şey anlatmadığından emindi. Kalbi üzüntüyle kasıldı.

Gözyaşları hızlanırken dün kaçırdığı çoğu şey şimdi bir bir düştü önüne. Çetan’ın doğru dürüst yüzünde durmayan bakışları gibi...

Oysa gece beraber hayallerine yenilerine eklemişler ve her şeyin düzeleceğine dair umut beslemişlerdi.

Barun’un önünde diz çöktüğünde oğlu dalmış olduğundan yerinde irkildi. Bakışları ona döndüğünde ise ağladığını görünce kaşları endişeyle çatıldı anında.

“Anne...” ellerini yüzüne uzatırken müdürün kapısına kaçamak bir bakış attı “Ne oldu anne? Neden ağlıyorsun?”

Onu müdürün ağlattığını sanıyordu. Bu haliyle bile onu koruma derdindeydi. Dudakları kıvrılırken yüzündeki ellerini tuttu ve küçük parmaklarına öpücükler kondurdu. “Asaf... Şimdi sana bir soru soracağım oğlum ve sende cevap vereceksin bana tamam mı?”

Dürüst olmasını söylemesine gerek yoktu. Yalan söylemezdi oğlu. Özellikle annesine asla yalan söylemezdi.

Barun kafasını sallayarak onu onaylarken gözlerinin dolmasına engel olamamıştı. Annesi neden canı çok yanıyormuş gibi gözyaşı döküyordu?

“Dün baban sana... tokat mı attı, oğlum?”

Kalp atışları hızlandı Barun’un. Annesi bunu nasıl öğrenmişti? Bakışlarını annesinin boynunda asılı olan hayat ağacı kolyesine indirdi.

Oğlunun sessizliği ona bir cevap olduğunda canı daha fazla yandı Sümeyra’nın. Titrek bir nefes aldı. “Neden söylemedin bunu bana... Baban mı istedi?”

Hala inanamıyordu. Sevdiği adam canlarından çok sevdikleri oğullarının canını yakmıştı... Bunu nasıl yapmıştı?

“Hayır” dedi hemen Barun. Sesi kısıktı ve bakışlarını kaldırmamıştı hala.

Burnunu çekti Sümeyra. Yüzünden öptü yine sevgiyle. Ardından onu kollarının arasına aldı. Yapabilse o küçük yüreğinin kırılan her parçasından da öpmek ve sarmak istiyordu.

Bir süre öyle kaldıktan sonra Sümeyra yanaklarını kuruladı hızla. Ardından ayağa kalkıp onu da kaldırdı. Okuldan ayrılıp arabaya bindiler. Doğruca valiliğe sürdü arabayı Sümeyra. Hala yanlış anladığına tutunmak istiyordu. Konduramıyordu.

Kafasındaki düşüncelerden kurtulmak için Barun’a müdürün verdiği karardan bahsetti. Onun adına söz verdiğini de söyledi. Dikkatli davranmasını ve öfkelendiğinde birlikte buldukları taktiği yapmasını istedi ondan. Barun ona söz verirken onu onayladı. Sözünü tutmak için her şeyi yapacaktı.

Valiliğe geldiklerinde Sümeyra’nın adımları seriydi. Barun bu konuşmadan etkilenmesin diye onu girişteki koltuklara oturttu. “Burada bekle beni tamam mı oğlum? Babanla konuşup geleceğim”

Barun kafasını sallayarak onayladı onu ama kalbi korkuyla atmaya başlamıştı yine. Onun gidişini izledi öylece. Annesinin yüzünü hiç bu kadar sert görmemişti. Öfkelenmiş gibiydi. Ona vurduğu için babasına mı kızacaktı? Kavga ederler miydi bu yüzden?

Yerinde duramadı ve danışma kısmına koştu. Onların yanına gitmeliydi. Tekrar onlardan özür dilemeli ve olanları unutmalarını istemeliydi.

Boyu yaşıtlarına göre uzun olsa da danışma masası çok daha uzundu. Görevli kadını göremiyordu. Sinirlendi ve masanın süsleme olan çıkıntılarından birine basıp kendini yukarı çekti. Sekreter Aditi şaşkınlıkla gözlerini büyütüp ona bakarken diğer iki çalışan kadının bakışları da ona dönmüştü.

“Babam nerede Aditi Hanım?” diye sordu yaşına yakışmayan ciddi bir sesle. Bu ve Aditi’ye ‘Hanım’ demesi diğer kadınları güldürmüştü.

“Küçük bir beyefendi”

“Sevdirse kendini ısıracağım o yanaklarını da görecek” diyordu bir diğeri.

Barun kaşları çatık aynı şekilde Aditi’ye bakıyordu o sırada. Onları duymadı. Aditi kibar bir gülümseme sundu ona “Babanız ikinci kattaki toplantı salonunda Barun Bey” dedi.

“Teşekkür ederim” dedi ve kendini yere bırakıp merdivenlere koştu.

Tatil günlerinin çoğunda burada babasının peşinden dolandığından her yere hakimdi. Çalışanlara da öyle. Birçoğu kendi aralarında bizim çocuklarımız da ileride belki ona çalışacak diye konuşuyor ve ona ayrı saygı ve sevgi duyuyorlardı.

Toplantı salonun olduğu koridora geldiğinde asansörün önündeki birkaç takım elbiseli adam aralarında konuşmayı bırakıp ona baktılar. Şaşkın ve hoşnutsuz gibiydiler.

Sümeyra toplantı salonuna dalmış ve Çetan’a acil konuşmaları gerektiğini söylemişti. Çetan bu duruma şaşırmadan edememişti. Eşini ilk defa bu denli öfkeli görüyordu ve bu endişelenmesine sebep olmuştu. Korktuğu başına gelmiş oğluyla konuşamadan Sümeyra her şeyi öğrenmiş miydi yoksa? Bu nasıl olmuştu?

Misafirlerinden özür dileyip izin istedi ve toplantıyı başka bir zamana ertelediğini söylemek zorunda kalmıştı bu yüzden.

Barun kapının önüne geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Annesinin titreyen sesini duydu bu sırada “... doğru mu?”

“Ne duydun hayatım? Hem iyi görünmüyorsun, gel biraz oturalım şöyle”

“Hayır” dedi annesi sertçe. Sesi babasına karşı ilk defa bu kadar yüksek ve soğuktu. “Müdür Bhuvan’ın yanına gittim bugün. Keshav Bey de oradaydı. Başka bir ceza verilmesini isteyecektim oğlumuza”

“Sümeyra...”

“Yaklaşma sakın” demişti annesi güçsüzce. Küçük kalbi sıkıştı iyice. Ne oluyordu? “Ona... oğlumuza tokat atmışsın... Doğru mu Çetan?”

“Sümeyra... ben özür dilerim... Gözüm döndü o an gerçekten. Köpek gibi pişman oldum zaten sonra... Konuşacaktım bugün de Barun ile. Düzelteceğim aramızı gerçekten”

Barun’un dudağı büküldü üzgünce. İçten içe sevinmişti aslında. Babası ona vurduğu için pişmandı. Artık onu suçlamıyordu.

Annesinin hıçkırık seslerini duydu. “Senin hiç düşünmeden kırdığın o kalp seni düşünüp tek kelime etmedi dün bana... Annesine bile sustu... senin yüzünden!”

“Lütfen ağlama... Affettireceğim kendimi yemin ederim. Lütfen”

“Babam gibi olmaktan korkuyorum demiştin... her kendini kaybettiğinde ona vuracaksan oğlunda senin ailene yaptığın gibi ileride bize sırtını dönecek...”

“Hayır. Asla” diye konuştu babası kesin bir dille. Gömleğinin yeniyle yanaklarından akan yaşları sildi Barun. İçi suçlulukla kavruldu. Onun yüzünden anne ve babası ilk defa böyle tartışıyorlardı “Böyle söyleme lütfen. Bir daha asla olmayacak bu... sana söz veriyorum”

“Bir daha ne ona ne de Şeyda’ya elini kaldırırsan seni asla affetmem Çetan... Onları ne şartlar altında dünyaya getirdim biliyorsun. Onları... üzerine titreyerek büyütürken bizim dahi yaptığımız bir yanlıştan kalplerinin kırılmasına tahammülüm yok anlıyor musun?”

Burnunu çekti Barun. Annesine sarılmak istedi. Boşuna üzüldüğünü düşündü. Ne olursa olsun onlara sırtını dönmezdi ki Barun. O zaman yalnız kalırdı. Okulda hep yalnız kalıyordu ve bu çok kötü bir şeydi.

“Anlıyorum bir tanem. Haklısın... Özür dilerim... Ne olur affettirmeme izin ver kendimi?”

Barun hafifçe kafasını uzatmıştı bu sırada içeri. Gözleri anında babasının yaşlarla parlayan gözleri ile kesişmişti. “Oğlum” Çetan ona doğru ilerlerken Sümeyra yanaklarını kurulamaya çalıştı. Oğlunun yeni geldiğini zannediyordu.

Çetan onu odanın içine çekerken önünde diz çöküp ellerini tuttu. Barun babası ile ellerine bakarken yanaklarına yaşlar süzüldü “Özür dilerim... bir daha kavga etmeyeceğim gerçekten. Sizi de hiç bırakmayacağım. Lütfen küsmeyin”

Sümeyra onları duyduğunu anladığında kafasını çevirdi diğer tarafa ve ağlamaya devam etti. Çetan’ın yüreği de bin parçaydı şimdi. Oğlunun vurduğu yanağını severken “Küsmeyeceğiz. Anne ve babalar arada konuşur böyle... tamam mı? Kimse kimseyi de bırakmayacak, korkma oğlum” diye konuştu.

Barun bakışlarını babasının yüzüne çıkardığında sol gözünden akan yaşı gördü. Şaşırmadan edemedi. Babasını en son ağlarken Şeyda’yı ilk kucağına aldığında görmüştü. Elini uzattı ve sildi yine yaşlarını babasının.

Çetan onun karşısında iyice küçüldüğünü hissederken onu kendine çekti ve kollarını sardı küçük bedenine. Eğilip vurduğu yanağına art arda öpücükler bıraktı sonra “Sana vurduğum için özür dilerim oğlum. Affet beni... söz bir daha olmayacak”

Barun çok düşünmedi kollarını babasının boynuna sardı sıkıca. Babası onu affetmişti. Onu hala çok seviyordu... Barun da onu affetti. O da babasını hala çok seviyordu çünkü ve hep çok sevecekti.

 

 

 

 

*********

 

“Abi, babam ve annem bize hediye almışlar! Hem de istediğim yürüyen bebek vardı ya ondan almışlar bana” Aisha heyecanla ellerini çırpıp Barun’u çağırırken Sümeyra kızının heyecanına gülümsemeden edemedi.

Barun annesine baktığında bu gülümsemeyi gördü ve şaşırdı “Hediye mi?”

“Evet! Sana da istediğin uzaktan kumandalı arabayı almışlar” Aisha onun adına iki kat sevinçle onu yanıtlarken Barun’un da anlık heyecanla yüzü parladı.

Tokat meselesinin üzerinden bir hafta geçmişti. Barun okula devam ediyordu. Babası ile araları eskisi gibiydi yine. Annesi ile babası da korktuğu gibi gerçekten küsmemişlerdi. İstediği olmuş ve o gün hiç yaşanmamış gibi davranıyorlardı ve bu onu mutlu ediyordu. Unutmadıkları tek şey ise babası ile birbirlerine verdikleri sözlerdi.

“Hadi abi senin odandalar gidip bakalım” diyen Aisha onu kolundan tutup çekiştirdi.

Barun bir iki adım ilerlemişti ki kolu acıdığından anlık yüzünü buruşturdu. Hemen yüz ifadesini toplarken dudaklarını birbirine bastırdı.

Ancak Sümeyra oğlunun yüzündeki değişimi yakalamıştı. Kaşları hafifçe çatılırken “Asaf” diyerek onlara yaklaştığında Aisha hala onu götürmeye çalışıyordu.

Barun’un kalbi korkuyla göğsüne çarptı. Annesi görmüş müydü yoksa?

“Şeydacım bir dakika durur musun?” Sümeyra kızının kolunu nazikçe tutup onu hafifçe oğlundan uzaklaştırdı. Ardından boylarını eşitlemek adına önüne diz çöktü. “Oğlum, bir yerin mi ağrıyor? Ne oldu?”

Kızı sert çekmemişti kolunu ama ne olduysa oğlu acıyla yüzünü buruşturmuştu. Onu konuşturmadıkça içini açmak kolay olmazdı. Bir şey sakladığından şüphelendi ve öyle baktı gözlerine.

Barun gözlerini kaçırırken “Hayır, anne” diye konuştu. Yalan değildi ağrımıyor sadece dokununca acıyordu kolundaki yara.

İki gün olmuştu kolu yara olalı. Kumar ve arkadaşları uğraşmışlardı yine onunla. Okulda yaptıklarına göz yumarken okul çıkışı kendine hâkim olamıyor saldırıyordu onlara Barun da. Ancak fazlaydılar ve ikisi ortaokula gidenlerdendi. Onu yere düşürdüklerinde bir cam parçası sürtmüştü kolunu ve çocuklardan biri bilerek koluna basmıştı.

Barun onlar gittikten sonra bir apartman önüne oturmuş ve kanayan kolunu ıslak mendiliyle silmişti. Canı çok yanmıştı ama sıkmıştı kendini. Onlara olan öfkesi hiç dinmeyecek gibiydi. Nefret ediyordu hepsinden.

O da Kumar’ın formasını yırtmıştı. İki gün geçmesine rağmen hiçbir şikâyet gelmemişti hakkında. Onlarda işin büyüklere taşınmasını istemiyorlardı çünkü. O zaman eğlencelerinin bir anlamı kalmıyordu onlara göre. Ne de olsa Barun ceza almıyor bir şekilde yırtıyordu. Ceza alan onlar olmamak için olabildiğince sessiz oynuyorlardı oyunlarını. Bu durum da artık Barun’un işine geliyordu çünkü anne ve babasına söz vermişti.

Darbelerinden özellikle yüzünü koruyordu. Eğer görünür bir yerinden yaralanırsa anne ve babasına açıklayamazdı. Kavga ettiğini anlar ve yine tartışırlar, sözünü tutmadığı için de çok üzülürlerdi.

Kanayan yarası olduğunda kıyafetine bulaşmamasını sağlıyordu ya da annesinden önce eve gidip kıyafetlerini makineye atıp çalıştırıyordu. Sümeyra da bu durumu o yorulmasın diye yaptığını sanıyordu...

Bedenindeki morlukları saklamak için ise büyüdüğünü söyleyip yalandan kızarak annesinin üzerini değiştirmesine izin vermiyordu. Kendisi yaralarını öpüyor ve hemen iyileşmesi için Kerem’den aldığı merhemi sürüyordu gizlice.

Bu durumun ortaokula geçince biteceğine inanarak kendini teselli ediyordu Barun. Ne yazık ki bu durum ilerleyen yıllarda da devam etmişti... Saklamaya alışan ruhu da hayatı boyunca yaralarını hep kendi başına sarmıştı.

Annesi tuttuğu kolunu önüne çekti. Gömleğinin düğmesini açtığında korktu ama durdurması onu daha çok endişelendireceğinden hiçbir şey yapmadı.

Sümeyra kolunun içindeki morluğu gördüğünde kesik bir nefes bıraktı “Asaf... bu nasıl oldu böyle?”

“Abi!” Aisha’nın dolan gözlerini gördüğünde yutkunmaya çalıştı Barun.

“Düştüm” dedi en sonunda, sesi zar zor çıkıyordu ve hala annesinin yüzüne bakamıyordu. Ona yalan söylemek istemiyordu. “Oyun oynarken” diye tamamladı cümlesini.

Bu da yalan değildi sonuçta. O değil ama Kumar ve arkadaşları onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamışlardı.

“Annecim niye söylemiyorsun bana yaralandığını? Merhem sürerdim hemen iyileşirdi” diye sitem etti Sümeyra oğluna. Kaşları üzüntüyle çatılmıştı.

Asaf onun yüzüne baktığında “Unutmuşum” dedi. Gerçekten varlığını unutursa sakladığı için suçlu da hissetmediğini fark etmişti.

“Çok acıyor mu abi?” diye sordu Aisha da ona sokulurken. Barun kafasını iki yana salladı.

Sümeyra ikisini de koltuğa oturtup odasından merhem kutusunu almaya gitti. Oğlunun koluna baktığında yüreği ezildi tekrar. Gözleri doldu. O üzülmesin diye söylemediğini biliyordu. Daha önce de yapmıştı bunu. Bu, yaşından olgun tavırları bazen onu çok üzüyordu.

Çenesine dokundu ve gözlerinin içine baktı “Oğlum” dedi içli bir sesle. “Yaralarını herkesten saklayabilirsin ama benden saklamana gerek yok tamam mı? Biliyorsun ya annelerin sihirli güçleri var. Yaraları hemen iyileştirirler”

“Tamam anne”

“Öpünce de geçer değil mi anne, öyle söylemiştin?” diye sordu Aisha abisinin diğer yanından.

Sümeyra onu onayladığında eğilip oğlunun yarasından öptü. Aisha da öpmek istediğinde Sümeyra ona yardımcı oldu. Barun tebessüm ederken daha iyi hissediyordu kendini. Bir şey anlamadıkları için mutluydu. Ardından krem sürdüler koluna.

Sümeyra onları yanaklarından da öptükten sonra göğsüne yasladı ve sıkıca sardı. Barun huzurla gözlerini kapattı usulca. Onun için annesinin kollarının arası tüm kötü şeyleri unuttuğu gizli bir mabetti...

Bu sırada dış kapının açılma sesini duydular. “Beni karşılamaya gelen kimse yok mu? Küçük canavarlar olması lazım neredeler? Güzeller güzeli karım da mı yok?” diye söylenen Çetan’ın sesini duydular daha sonra.

Üçü de gülerken Aisha yerinde zıplayıp holün başına koştu “Buradayız baba”

Çetan onu yakalamak isteyerek küçük adımlarla koştuğunda Aisha gülerek annesinin yanına kaçtı yine. Sümeyra ve Barun da ayaklanmıştı koltuktan. Çetan yüzündeki gülümseme ile karşılarında belirdi.

“Hoş geldin hayatım” dedi Sümeyra. Barun ve Aisha da onu taklit ettiler.

“Hoş buldum” dedi Çetan sevgiyle. Kolları onlara sarılmak için yanıp tutuştu. Ellerini havaya kaldırırken “Ellerimi yıkayıp geliyorum hemen” diye konuştu ve koşar adım lavaboya ilerledi.

Geri geldiğinde karısına sarıldı hemen. Kokusunu içine çekerek yanağını öptüğünde Sümeyra da sarılışına karşılık vermişti içtenlikle.

O gün hiç olmadığı kadar kırılmıştı kocasına ama onun da ne kadar pişman olduğunu gördüğünde kendini affettirmesine izin vermişti. Onu çok seviyordu ve ondan başka kimsesi yoktu Sümeyra’nın... Birlikte bunu da aşabilirlerdi. Bu kararda oğlunun onu affetmesinin de payı vardı elbette.

Aisha babasının bacağına yapıştığında Çetan onu kucağına aldı “Abim düşmüş biliyor musun baba, kolu yara olmuş annemle onu iyileştirdik”

Çetan’ın kaşları hafifçe çatılırken bakışları Sümeyra ile kesişti. Sümeyra ise onaylamaz bir şekilde kafasını iki yana sallıyordu. Kızının ağzında bakla ıslanmıyordu gerçekten. Oğlu susuyor diye kızı da her şeyi anlatıyor diye yakınıyordu. Ne ironiydi ama.

“Önemli bir şey değil hayatım. Oynarken düşmüş” diye yanıtladı kocasının endişeli bakışlarını.

Çetan Barun’un saçlarını okşarken “Ne oynuyordun da düştün öyle oğlum?” diye sordu merakla.

Oğlu bu konuda çekingen olduğundan toplu oyunlara katılmazdı. Genelde kendi başına ya da Aisha ile oynardı. Bu yüzden merak etmişti ne olduğunu. Sümeyra da bu detayı hiç düşünmediğini eşi sorunca fark etmişti.

Barun başta ne cevap vereceğini bilemese de “Kovalamaca” dedi daha sonra.

Çetan’ın kaşları hafifçe havalanmıştı. Belli ki oğlu arkadaş edinmeye başlamıştı. Bu Sümeyra’yı olduğu gibi onu da mutlu etmişti.

“Bundan sonra daha dikkatli ol olur mu?” dedi Çetan. Barun kafasını salladı hemen. Çetan merakla bakışlarını çocuklarının üzerinde gezdirdi daha sonra “Ee hediyelerinizi beğendiniz mi?”

“Daha bakmadık baba” dedi Aisha heyecanla.

“Tam vaktinde gelmişim desenize” diye sevindi Çetan da ona katılarak. Ardından Barun’un elinden tutup koltuğa çıkardı. Ona sırtını dönüp kolunu boynuna sardırdı. “Sende atla sırtıma hemen hediyelere bakalım hadi”

Barun gülerken hemen sarıldı boynuna ve bacaklarını babasının belline sardı. Çetan da ona diğer eliyle destek olmuştu.

“Araba mı aldın gerçekten bana baba?” diye sordu Barun kafasını ona doğru eğerken.

“Evet, sana koleksiyon yapacağız dedim ya birlikte. Yeni parçamızı görmeye hazır mısın?”

İçi sevinçle dolarken kafasını salladı hemen Barun. Aisha da elini kaldırırken “Bende bebek koleksiyonu yapmak istiyorum baba” diye konuştu. Abisi ne yaparsa onu yapma derdindeydi.

Çetan “Senin bebekleri satsak yeni bir ev alabiliriz zaten kızım” diye konuştu gülerek. Sümeyra ona dirseğini geçirdiğinde Çetan ona yaramaz bir tebessüm gönderdi. Allah’tan eşi vardı da kızını ikna edip yarısını kimsesi olmayan çocuklara bağışlıyorlardı.

İçi gitti yeşillerine bakarken Çetan’ın. Bir gün böyle bir ailesi olacağını hiç düşünmemişti. Annesi ve babasının istediği bir kadınla evlenir ve babası gibi ömrünü işiyle çürütürdü diye düşünmüştü hep. Ancak bir iş gezisi ve Sümeyra ile kesişen yolları onu bambaşka bir adama çevirmişti. Hayaller kurmuş ve hayattaki tek amacını o hayalleri gerçekleştirmek yapmıştı.

“Ne? Ne bakıyorsun öyle?” diyen Sümeyra ile irkildi hafifçe.

Gülümsemesi tüm yüzüne yayılırken “Hiç” dedi. Sümeyra bakışlarından utanırken gözlerini kaçırdı. Kalbinin hala ilk günkü gibi çarpması inanılmazdı gerçekten.

“Gel seni de alayım kucağıma” diye konuştu Çetan bu halinden keyif alırken.

“Saçmalama istersen Çetan, Hulk mısın sen?”

Barun ve Aisha onları sırıtarak izliyorlardı. “Babam ondan da güçlü anne. Hepimizi taşıyabilir” diyerek babasına destek çıktı Aisha.

Çetan kızını gösterirken “Bak gördün mü?” diye sırıttı. Onun gücü bu üç kişiye bağlıydı; karısı, oğlu ve kızı...

Barun kafasını eğdi yine babasına doğru. “Baba istersen ben Şeyda’yı alayım sen annemi al”

Çetan’ın içi ısındı oğlunun bu düşüncesine. Şakağını öptü ona dönerek. “Sağ ol oğlum. Ama merak etme ben hepinizi taşırım. Sen biraz daha büyü o zaman paylaşırız seninle gücümüzü”

“Tamam”

“Şimdi sen sıkıca dola ayaklarını belime. Boynuma da sıkı tutun tamam mı?” dedi Çetan onu yönlendirerek. Ardından onu tutmayı bıraktı. “İyi misin oğlum? Sıkı tutun bak”

“İyiyim baba” dedi Barun hemen. Aisha sanki düşse onu tutabilecekmiş gibi abisinin koluna sarılmıştı iki eliyle.

“Çetan?” diye uyardı Sümeyra şaşkınlıkla. Kocası gerçekten ciddiydi. Üçünü birden taşıyacaktı. Oda çok uzak değildi ama buna ne gerek vardı şimdi? “Kendini hala genç mi sanıyorsun sen ayrıca? Belini inciteceksin saçmalama”

“Bu Hulk’tan daha ağır bir hakaret oldu yalnız canım eşim. Şimdiki gençlere taş çıkartırım ben. Sana da kanıtlayacağım şimdi gör”

Çetan ona yaklaştı iyice ve hafifçe önünde eğilip boştaki kolunu bacaklarına sardı. “Gerçekten çocuk gibisin” diye söyleniyordu Sümeyra bu sırada. Çetan onu da kucağına aldı.

Sümeyra bir eliyle kolunu tutarken diğeriyle Barun’a destek oldu. Sıkı tutunmasını söyledi tekrar. Çetan ‘İşte tüm dünyam etrafımda kollarımın arasında’ diye düşündü. Boynu hafif kızarmıştı ama zorlandığını çaktırmamaya çalıştı. Odaya doğru ilerlemeye başladığında ise adımları dikkatliydi.

“Daha hızlı gitmem için öpücük depolamam gerekiyormuş yalnız?” dedi bir yandan da.

Üçü birbirine bakıp sırıtırken Aisha yanağına sulu bir öpücük kondurdu. Barun da onu takip etti hemen. Sümeyra da diğer yanağından öptüğünde gerçekten hızlanmasıyla hepsinin dudaklarından birer kahkaha döküldü ve evlerinin duvarlarına bir yaşanmışlık olarak sindi.

 

 

ASAF BARUN KHAN

Onun kırgın bakan gözlerini gördükten sonra sırtımı dönüp gitmek neden bu kadar zor gelmişti bilmiyordum. Üstüne bir de ‘git’ demişti... İç geçirdim sıkıntıyla.

Onu kandırmamıştım. Kumar’ın bakışlarından dahi rahatsız olduğunu görmeme rağmen onu nasıl olur da tekrar karşısına çıkarmamı beklerdi? Üstelik Kumar gibi pisliklerin bulunduğu bu iğrenç mekâna onu götürmemi istiyordu?

Bakışlarını sırtımda hissettim. Bu bana çok kızgın olmadığını, gönlünü alabilmek için bir umut verdi o an. Dönüp bakarsam gözlerini kaçırır endişemden ona bakma isteğimi bastırdım.

Girişteki iki güvenliğin arasından öylece geçtim. Yüksek sesli müzik ve alkol kokusu burnuma vurduğunda yüzümü buruşturmadan edemedim. Böyle ortamlardan nefret ederdim ve o beni buraya bilerek çağırmıştı. Rahatsız olacağım ne varsa üzerime salacaktı.

Mekânın üst kat merdivenlerini es geçip alt kata indim. Birkaç sarhoş kişi yanımdan geçti. Müziğin kaynağı olan yere geldiğimde orta alan pist gibiydi ve oldukça doluydu. Pistin etrafında masalar ve onların ardında kalan duvar diplerinde koltuklu alanlar vardı. Sarmaş dolaş takılanların hepsi oradaydı.

Şimdiden başıma ağrılar girmişti. Bu seste nasıl eğlenebiliyordu bu insanlar hiçbir zaman anlamayacaktım.

Uzak kalan bar köşesinin önünde Kumar’ı görmemle adımlarımı oraya yönlendirdim. Kollarındaki kızıl saçlı bir kadınla dans ediyordu. Beni gördüğü an dudaklarındaki gülümseme büyürken kadını ardında bırakıp bana doğru ilerledi.

“Oo hoş geldin eski dostum” diyerek elini uzattı. Üzerinde mavi bir gömlek ve beyaz bir kot şort vardı. Siyah, uzun kıvırcık saçlarını serbest bırakması ona daha serseri bir hava katmıştı.

Dişlerimi sıkarken düz yüz ifademi bozmayıp yüzüne bakmaya devam ettim. Dostmuş… O da biliyordu ki ben ona hiçbir zaman o yakınlığı göstermemiştim.

Elini sıkmayışıma bozulmadı aksine yüzündeki keyif artarken “Geleceğini biliyordum. E hani Geeta’yı getirmemişsin?” diye konuştu.

Yumruğumu sıktım. “Senin çöplüğüne sokmam onu”

“Kalbimi kırıyorsun ama” derken gülüyordu. Boş bir bakış attım yalnızca.

Bir planı vardı. Konunun Ezgi olmasına imkân yoktu. Hata yapmamıştım. Mümkün değildi bir şey öğrenmesi. O halde ne istiyordu?

Beni bar tezgahına yönlendirdi. Az önce dans ettiği kadın da onunla gelmişti. Üzerinde esmer tenini çok kapatmayan kırmızı bir elbise vardı. Kumar barmenlerden birine bir el işareti yaparken mekandaki müzik sesi azaldı.

Yüksek bar taburelerine yan yana oturduk. Kadın ise onun yönlendirmesine uyarak kucağına oturmuştu. Burada çalışıyor olmalıydı. Kumar yanımıza gelen barmen ile konuşurken sabırsızca sol ayağımla ritim tuttum.

“Nasıl buldun mekânı? Yurt dışında gittiklerine benzemiyordur tabii?” diye sordu. Sanki gerçekten eski dosttuk da havadan sudan konuşuyordu bir de.

Bu tarz bir mekâna ilk defa gelmiyordum, evet. Ranvir sağ olsun birkaç mekân bellemişti İngiltere’de. Ancak onunkiler eğlence mekanlarıydı. Burada olduğu gibi kadınlar çalıştırılmaz ve kullanılmazdı.

“Buraya seninle sohbet etmeye gelmedim”

Genç barmen bir viski şişesi ve iki bardak koydu tezgâha. Kumar bardakları kendisi doldururken birini önüme doğru itti. “İç biraz gevşersin. Bu kadar gerginlik fazla”

“İçmeyeceğim” derken bakışlarımı yüzünden ayırmadım. Alkol kullanmazdım. Kontrolünü kaybetmek benim için korkunç bir şeydi.

Kumar içkisinden kucağındaki kadına da verirken “O halde Jiva’ya ne dersin?” diye konuştu.

Kaşlarım hafifçe çatılırken onun keyifli bakışları ardımda bir yere kaydı. Ardından omzumda bir el hissettim “Merhaba”

İstemsizce gerilirken bakışlarım sesin sahibine döndü. Genç sarışın bir kadındı. Üzerinde neredeyse bir şey yokken altında ise kısa siyah bir şort vardı. Oturduğum için neredeyse aynı boydaydık.

Gülümserken sessizliğimden cesaret almış gibi aramızdaki mesafeyi kapattı. “Ben Jiva, senin ismin nedir yakışıklı?”

Sert ifademi bozmazken bileğini tuttum ve kendimden uzaklaştırdım. Ters bakışlarım Kumar’a döndü “Yalnız konuşalım”

“Ne kadar da kabasın” diye çıkıştı adının Jiva olduğunu öğrendiğim kadın. Aramızdan uzandı ve dokunmadığım içki bardağımı eline aldı. Onu içerken bakışlarını üzerimde hissettim ama benim bakışlarım Kumar’ın yüzündeydi hala.

“Öyle bakma dostum, bu mekân kuralıdır zaten. Burada damsız eğlenemezsin. Bu yüzden Geeta’yı da davet etmiştim” diye konuştu Kumar pişkince. Göz kırptı sonra “Eğlenmene bak. Merak etme Geeta’ya bir şey söylemem”

Kaşlarım iyice çatıldı. Gerçekten sevgili olduğumuzu mu düşünüyordu? Delici bakışlarımı yüzünde gezdirmeye devam ettim. Onu bu kadınlarla bir tutması hatta o pis ağzıyla ismini zikretmesi bile sinirlerimi yıpratırken yumruğumu sıktım.

Sakin ol Barun. Bilerek yapıyor. Sakin ol. İstediğini verme.

“Sen yoksa Jiva’yı mı beğenmedin? İstersen değiştirebiliriz?”

Sanki eşya değiştiriyordu pezevenk! Yüzümü buruşturmamak için tuttum kendimi. “Kes şunu artık”

“Ah doğru sen kumrallardan hoşlanıyordun” diyerek oyununu sürdürdü ve bakışlarını mekânda gezdirdi.

Jiva onu görmemi engelleyerek aramıza girdiğinde elindeki boş bardağı tezgâha koydu. Bakışları bana döndü sonra. Koyu gözlerindeki beğenmişlikle beni süzerken “Ben senin için kumralda olurum tatlım” dedi. Omuzlarım gerildi.

Elini yüzüme uzattığında elimi havaya kaldırarak onu durdurdum “Sakın! Daha kaba halimi görmek istemiyorsan uzak dur benden”

Şaşkınlıkla kaşları hafifçe çatılsa da pes etmeyip yanıma geçti tekrar. Elini omzuma koyarken “Neden bu kadar gerginsin? İstersen yalnız da kalabiliriz?” diye konuştuğunda nefesini tenimde hissetmek irkilmeme sebep oldu.

Onu reddediyor olmam ona zevk veriyor gibiydi. Zoru oynadığımı falan mı sanıyordu? Sinirle bir soluk bıraktım. Eli öyle hızlı hareket ediyordu ki ne ara koluma indiğini anlamadım. Kaçmadım bu defa. Bu kendi kolumdan tiksinmeme sebep oldu.

Gözlerimi yüzüne dikerken “İstemiyorum. Git kendine başka müşteri bul” diye konuştum katı bir sesle. Emrivakilerden hiç hoşlanmazdım ama karşımdaki bir kadındı. Çizgimi aşmamak için tuttum kendimi.

“Şu an bu mekânda kollarında olmak istediğim tek adam sensin” dedi arsızca gülerken. Eli sırtıma uzandı “Şu yüze, vücuda, kaslara bak. Sence seni bırakır mıyım?”

Aramızdaki mesafeyi iyice kapatırken parmaklarının çeneme değmesiyle elini tuttum sıkıca. Tahammül sınırım çoktan aşılmıştı. Elini bırakmadan onu geri ittiğimde keyifli ifadesi bozuldu.

Öfkeli gözlerimi yüzüne dikerken elini sıktım “Canını yakmak istemiyorum. Eğer aklın varsa sabrımı daha fazla zorlamazsın” diye konuştum dişlerimin arasından.

Bakışları dudaklarıma inerken “Aklım varsa da seni gördükten sonra gitti maalesef” dedi arzu dolu bir sesle.

Yüzümü öfke ve tiksintiyle buruşturdum. İçim üzerimdeki gömleği değiştirme isteğiyle doldu. Elini sertçe bırakırken yerimden ayaklandım. Bu saçmalığa katlanmaya gelmemiştim buraya.

“Hey dostum nereye?” Kumar’ın şaşkın sesiyle sert bakışlarım ona döndü. O da ayağa kalkmıştı.

“Senin kurduğun oyunu oynamaya gelmedim buraya. Ne halin varsa gör”

“Misafirperverlik yapalım dedik anlamayan sensin. Gel istediğin gibi olsun” diyerek kızlara uzaklaşın işareti yaptı. “Konuşmamız bitince gelirsiniz hanımlar hadi”

Misafirperverlikmiş… Onun ağzından bu kelimeyi duymak bile öfkemi harladı o an. Sanki bu kelime yalnızca bana özeldi.

Bana özel değildi… Bana Ezgi’yi hatırlatıyor ve onu hatırlatan bir şeyin onun ağzından duymak istemiyordum.

Jiva ağzının içinde homurdanırken bir hayli bozulmuştu. Bakışlarını çekmemişti üzerimden ancak dönüp bakmadım. Diğer kadın yalnızca gülmüş ve Kumar’ın yanağından makas alıp dediğini yapmıştı.

Onlar yanımızdan uzaklaştığında Kumar’ın bakışları bana döndü. Hala ayakta dikiliyordum. Bu durum oldukça hoşuna gitmişti tabii şerefsizin. Gülümserken eliyle tekrar bar taburesini gösterdi.

Umarım kayda değer bir şeyler anlatırdı yoksa ben bu herifi dövmeden buradan çıkamayacak gibi duruyordum.

Hayır, dövmek yok Barun. İstediği bu zaten. Öfkene yenilmen.

Sıkıntıyla iç geçirdim ve tekrar karşısına oturdum. Hiçbir şey olmamış gibi içkisini yenilerken “Bu sadıklığın kime? Nişanlın Lila’ya mı yoksa sevgilin Geeta’ya mı?” diye konuştu.

Sabır çektim içimden. Ona laf anlatmayacaktım, zaten her türlü kendi bildiğini okuyacaktı. “Özel hayatım seni ilgilendirmez. Sana bir daha karşıma çıkma demiştim. Babanın verdiği ceza yeterli gelmedi anlaşılan?”

Aisha’ya yaptıklarını yanına bırakmamıştım tabii ki. Onun beni tanıdığından daha iyi tanıyordum onu. Babasının ona yönetmek için vermiş olduğu şirketi paravan olarak kullanıp özel davetler ayarlıyor ve arka planda bahis geceleri düzenliyordu.

Onun canını yakabilecek bir açığını ararken o sebep kendisi önüme çıkmıştı. Ranvir’in kuzeni orada batmış ve ondan yardım istemişti. Olayın iç yüzünü böyle öğrenirken arkasında onun olduğunu anlamamız da uzun sürmemişti.

Ailesinin haberi yoktu. Bu işte olduğunu kanıtlamış ve polise gitmeden önce ailesiyle görüşmüştüm çünkü biliyordum babası onu olmasa bile itibarını korumak için olayın gizli kalmasını sağlar ve dışarı çıkarırdı onu. Bu yüzden basınla aynı anda polise haberin gidileceğini söylemek ve onun ailesinin gözünde nasıl düştüğünü görmek istedim.

Her şey planladığım ve istediğim gibi oldu. Babası ona tokat atıp küfürler ederken onlar için bir yüz karası olduğunu söyledi. Yıkılmışlardı çünkü küçük oğullarının işlediği suç yüzünden her şeylerini kaybedeceklerdi.

Hesaba katmadığım şey ise annesi olmuştu. Oğlunu bir daha göremeyeceğini anlayınca gözyaşları içinde ayaklarıma kapanmış ve onu affetmemi istemişti. Vicdanıma oynamalarına izin vermek istemedim ama yapamadım.

Bu hayatta kayıtsız kalamayacağım tek şey bir kadının gözyaşlarıydı… Bir annenin gözyaşları…

Bir daha bana ve sevdiklerime bulaşmaması, cezasını babasının kesmesi üzerine onlarla anlaşma yaptım. O andan sonra babası da kapandı ellerime. Şartlarımı kabul ederken Kumar’ın elindeki her şeyini aldı ve onu buradan uzaklaştırdı. Medyaya her şeyi farklı sunmuştu tabii. Kumar’ın çalışmak değil gezmek istediğini, şirketteki haklarını abisine verdiğini söylemişti.

Geçen sene ülkeye geri döndüğünü duymuştum ama karşıma bir kere bile çıkmamıştı. Ta ki restoranda karşılaştığımız o güne kadar…

“Kabul ediyorum, güzel bir intikamdı” dedi bakışları bana dönerken. Dudaklarındaki gülümseme yerini korusa da artık keyifli değildi. “Ne zamandan beri planlıyordun bunu? Çocukluğundan beri mi?”

“Ben hiçbir zaman senin için intikam planı kurmamıştım. Çünkü intikam önemli kişiler için alınır. Neden senin gibi birini hayatımda önemli biri haline getireyim ki?” diye konuştum öylece. Koyu gözlerinden öfke parıltıları geçti ama aldırmadım. “Ama ben senin için çok önemliyim değil mi? Bu yüzden bu hayattaki en sevdiğim insanın canını yaktın? Ama bilmediğin bir şey vardı ki ben bana yapılana sessiz kalırım ama sevdiklerime yapılanı yanına bırakmam”

Aisha’nın ağlayan sesi doldu zihnime. Beni yanında istemediğini söyleyişi… Onu artık sevmediğimi düşündüğünü söylemesi… Çünkü sevseydim onu dört yıl boyunca yalnız bırakmazdım… Tezgâhın üzerindeki sağ elim yumruk oldu.

“Aisha seni o kadar sevmiyormuş ama ha ne dersin? Aranız hala kötüymüş üstelik”

Dişlerimi sıktım. Onun hakkında konuşacağım son insandı kendisi. “Derdin ne yine? Neden karşıma çıkıyorsun?” diyerek asıl konuya geri döndüm.

Bu tavrım onu güldürdü. Bakışları elindeki bardağa indi “Sahip olduğum her şeyi elimden alırken seni öylece izleyeceğimi mi sandın Barun Khan?” Bakışları yüzüme çıktı. Gözlerindeki hırsı gördüm. Hiç değişmemişti. On yaşındaki Kumar bile böyle bakıyordu bana.

“Ne istiyorsun?”

“Benim güzel kadınlara zaafım vardır, Barun” dedi sonunda konuşarak. Bakışları bardağında gelişi güzel salladığı içeceğindeydi. “Birini gözüme kestirdim mi mutlaka benim olmasını isterim. Aisha da öyleydi mesela-”

Yumruğumu tezgâha vurduğumda cümlesi yarım kaldı “Gebertirim seni!”

“Sakin ol dostum, tamam” diyerek teslim oluyormuş gibi iki elinin havaya kaldırdı ve güldü. “Onlar eski defterler haklısın. Biz yenilere bakalım... Mesela ülkenin en güzel kadını kim? Lila Sharma. Peki o benim teklifimi neden geri çeviriyor? Senin yüzünden”

Ne? Kaşlarım hafifçe çatılırken “Sorun bu mu yani? Lila’nın seni değil beni seçmesi mi?”

Yüzü ciddileşti ve içkisini tek dikişte içti. “Sence Lila, Geeta ile sevgili olduğunu öğrense ne olur? Hala seni ister mi?” diye sordu meraklı bir sesle. Cevap verme gereği duymadım. Tek kaşını kaldırdı “Lila’yı koltuk sevdan için yanında tuttuğunu düşünürsek işini mi seçersin yoksa aşkını mı?”

“İstediğini yap. Çünkü ne Lila ile nişanlıyım ne de Geeta ile sevgiliyim. Kendi kafanda kur ve oyna”

“Hala inkâr ediyorsun yani? Hadi ama Barun? Bir bakışıyla tüm öfkeni yutan bir kadından bahsediyoruz?” dediğinde kaşlarımı çatmaktan alnıma bir ağrı girdi. Yurttaki olanlardan bahsediyordu. Kafasını düşünceli bir şekilde sağa doğru eğerken gözlerime baktı “Beni hastanelik ederken gözün Aisha’yı bile görmemişti oysa”

Bu son damlaydı. Yerimden kalkmam ve onu yakasından yakalamam göz açıp kapayıncaya kadar olmuştu. Öyle ki gözlerinden kısa bir şaşkınlık geçmişti onun da. Yumruğumu çenesine gömdüm. Bedeninin sarsılmasına izin vermeyip diğer elimle yakasını tutmaya devam ettim.

“Ne zannediyorsun lan sen kendini? Hayatın iki dudağımın arasındayken neyine güveniyorsun şerefsiz!”

Yakınımızda olanlardan birkaç çığlık sesi geldi. Birileri müdahale etmeye kalktığında Kumar eliyle onları geri gönderdi. Bakışları yüzüme döndüğünde patlayan dudağının kenarı kıvrılmıştı alayla.

“Bir okul gezisinde Sadhu* ile karşılaşmıştık ve senin hakkında bir şeyler söylemişti hatırlıyor musun?” dedi, beni öfkelendirmekten aldığı keyifle. “Dokunduğu her şeyi kirleten bir bataklık çiçeği… Kaderinde yazılı olan gerçek”

(*Dünyadan vazgeçip kendini tanrıya adayan gezgin bir Hindu kesişi)

İfadem sekteye uğradı. O yaşlı kadının yüzü bile aklımdaydı, söylediklerini nasıl unutabilirdim ki? Üstelik söyledikleri bir bir çıkıp başkalarının ağzından da duyarken…

“Güzel ama zehirli… Tıpkı Shiva’nın çiçeği Datora gibi… **”

(** Shiva Hinduizm’in dönüştüren ya da yok eden olarak bilinen önemli tanrılarından biridir. Datora Çiçeği ise zehirli bir çiçektir ve sık sık Shiva’ya adanır)

“Ne saçmalıyorsun lan sen?” derken yakasını daha çok çektim.

“Doğru olmadığını inkâr edebilir misin? Aisha’dan bu yüzden uzak durmuyor musun? Çünkü ona yaklaştın ve benimle tanıştı”

Cümlesi yumruğumla son buldu. Burnundan kan akmaya başlarken göğsüm öfkeden hızla kalkıp iniyordu. Yüzünü yüzüme yaklaştırdım “Onun adını bir kez daha o pis ağzına alırsan seni başka taraflarından nefes alacak hale getiririm! Duydun mu?”

“Tanrı seni lanetlemiş, evlat. İçinde dinmeyecek bir öfke var. Bir nehir gibisin ama kıyın yok… Kim sana yaklaşsa sürüklenir”

O gün kadının elinden kurtulmaya çalışırken saçmaladığını düşünmüştüm. Ancak doğruydu. Lanet gibi bir şeydi bu ve etrafımda olan herkese zarar veriyordu.

Onu iterek bıraktığımda dengesini sağlamayıp tezgâha yaslandı. Çalışanlar kanamasını durdurmasına yardım ederken biri kolumdan tuttu. Güvenliklerden biriydi.

“Çek elini!” dedim ters bir şekilde.

Çatılmış kaşlarıyla Kumar’a baktığında o an pimi çekilmiş bir bomba gibi hissettim. Kolunu ters çevirip yumruğumu onun da yüzüne indirdiğimde artık herkesin bakışı üzerimizdeydi.

Bunu beklemediğinden çenesini tutarken bir iki adım geriledi. Öfkelenmişti. Boyu en az benim kadar uzun ve cüsseliydi. Muhtemelen kim olduğumu bilmiyordu yoksa kolumdan tutmayı geç bakışlarını yüzümde bile tutamazdı.

Sağ duyum devreye girdi o an. Olay büyürse Ranvir anlar ve buraya gelirdi. Ezgi de peşinden gelirdi… Onu burada bu pislik herifin karşısında görürsem kendime hiç engel olamazdım.

Sakinleş. Sakinleş. Sakinleş.

Bana doğru tekrar bir adım atmıştı ki “Geri çekil” diyen Kumar ile bakışları ona döndü.

“Efendim-”

Kumar “Herkes işine dönsün” dedi onu umursamadan. Burnuna tampon yaptıklarından sesi boğuk çıkıyordu.

Müzik tekrar yükselirken herkes eğlencesine geri döndü. Güvenlik görevlisi de bana son bir bakış atıp yerine dönmüştü.

Sakinleşmek adına derin nefesler aldım ama ortamın boğucu havası buna hiç yardımcı olmadı. Kumar’a sert bir bakış atıp sırtımı döndüm. Dışarı çıkmalıydım. Nefes almalıydım.

“Nereye Barun Khan? Daha Virat Shankar hakkında konuşacaktık?” Kumar’ın ardımdan bağıran sesiyle adımım havada kaldı.

Kaşlarım çatıldı iyice. Virat mı? O ne alakaydı?

Olduğum yerde ona doğru döndüm. Kanı üzerindeki gömleğe de bulaşmıştı. Dağılan üstünü başını toplamaya çalışıyordu.

Bakışlarım kendi elime indi kısa bir an. Eklem yerlerimdeki kabuk tutan yaralar tekrar kanamaya başlamıştı. Sanırım elim artık hiç iyileşmeyecekti.

İyileşmeyen tek yaram değildi ne de olsa.

“Virat Shankar’ın peşinde değil misin?” diye soran Kumar’ın sesiyle bakışlarım gözlerine çıktı. Planı buydu... Beni bu yüzden çağırmıştı.

Ağır adımlarımla ilerleyip önünde durdum. Gitmeyeceğimi anladığında destek almak ister gibi sol kolunu arkasındaki tezgâha yasladı. Başı hala dönüyor olmalıydı. Üçüncüyü yeseydi muhtemelen bilinci kapanacaktı.

“Nereden tanıyorsun onu?” dedim buz gibi sesimle.

“Onu mu yoksa Büyük Patron’u mu?” dedi gözleri yüzümde gezinirken. Bakışlarına dik bir şekilde karşılık vermeye devam ederken şaşırmadan edemedim. O bunları nereden biliyordu? Gözlerimdeki soruyu gördü. “Bir senin mi kolun uzun Barun Khan?”

“Lafı dolandırma! Sende mi onlarla iş yapıyorsun?” diye çıkıştım sabırsızca.

Cıkladı. Barmenin ne ara doldurduğunu görmediğim içki bardağını aldı tezgâhtan. “Ben öyle riskli işlere bulaşmam. Oradan tanıdıklarımız var diyelim”

“Gördün mü Büyük Patron’u?” diye sordum şüpheyle.

Komik bir şey söylemişim gibi güldü. “Görmüş olsaydım şu an karşında konuşuyor olmazdım”

Onu görenleri öldürüyor muydu yani? Nasıl bir psikopatlıktı bu?

“Anlayacağın aklın varsa onlara bulaşmazsın. Bu adamlar uğraştığın iş adamlarına benzemez. Kim olduğuna bakmaz alırlar canını” diye konuşmaya devam etti.

Ona şüpheyle bakmaya devam ederken “Gören de canım için endişe ediyorsun sanacak? Halbuki ölsem en çok senin işine gelir” dedim.

Gerçekten bir şeyler biliyor muydu yoksa oyun mu oynuyordu?

“Bak onu doğru dedin. Ancak bu işte bir çıkarım olmayacaksa ölmeni istemem doğrusu. E sende beni dinlemeyecek peşlerini bırakmayacaksın ne de olsa. Bu yüzden karşındayım. Elimde onları yakalamana yarayacak önemli bilgiler var”

Kısılan gözlerimle yüzünü inceledim. Kafamı hafifçe sağa yatırdım “Ne istiyorsun?”

Elbette bildiklerini karşılıksız söylemeyecekti. Çıkardan kastı da buydu şerefsizin. Ne isteyecekti? Onun hakkındaki elimdeki kanıtları vermemi mi?

Gülümsedi. Sanki günlerdir bu anı bekliyordu. “Karşılığında Geeta ile bir akşam geçirmek istiyorum”

Ne? 

Bunu beklemediğimden anlık bocaladım. Üzerine yürümem ise kaçınılmaz oldu. Sağ yumruğumu tezgâha vururken diğer elimle yakasını kavradım tekrar “Haddini bil! O, bar köşelerinde vakit geçirdiğin kadınlardan biri değil!”

“Bu yüzden ayrı bir ilgimi çekiyor ya işte. Hem Geeta da çok güzel bir kadın. Masum bir yüzü ve harika bir fiziği var... Söyledim sana zaafım olduğunu” Ciddi olduğunu göstermek ister gibi bakışlarını yüzümden ayırmadı. Dişlerimi sıkarken ensemin sinirden uyuştuğunu hissettim. “Merak etme sadece bir akşam yemeği yiyeceğiz”

“Öyle bir şey olmayacak! Bilgilerin sende kalsın!”

Vurursan duramazsın. Kaybetme kendini. Nefes al ver. Nefes al ver. İstediğini verme. Kaybetme kendini. Vurursan duramazsın. Nefes al ver.

İterek yakasını bıraktım. Öfke kor bir ateş gibi kanımda geziyordu sanki. Ben bir şey bildiğinden bile emin değilken o Ezgi ile sadece bir yemek yiyeceğine inanmamı istiyordu? Ben ona bakmasını bile istemiyordum bir de aynı masaya oturmalarına göz mü yumacaktım?

“Belki onları yakalama fırsatın varken bir kadın için bunu geri mi çevireceksin? Gerçekten kim bu Geeta, Barun Khan?”

“Kapa çeneni ve sakın bir daha bunu aklından bile geçirme! Çıkma yoluma yoksa bu defa annen bile koruyamaz seni!”

Hızla çıkışa doğru yönelirken burnumdan soluyordum. Burada biraz daha kalırsam elimde kalacaktı.

“Merak etme, kendi ellerinle getireceksin o kadını bana Barun!” dediğini duydum ardımdan.

Ellerimin içi kaşınırken yumruklarımı sıktım. Durmadım. Şakaklarım zonkluyordu. Merdivenleri hızla çıkarken gömleğimin yakasını açtım.

“Hey bekle!”

“Geeta da çok güzel bir kadın. Masum bir yüzü ve harika bir fiziği var”

Dişlerimi sıkarken sinirle saçlarımı karıştırdım. Güvenliklerin yanından çıkıp dışarı çıktığımda temiz hava yüzüme hücum etti. Derin bir nefes alıp verdim.

Bu sırada biri kolumdan tuttu. Jiva karşıma geçerken göz devirdim. “Sana sesleniyorum sert adam neden durmuyorsun?” dedi nefes nefese.

Kolumu elinden kurtarırken oldukça nettim “Bir de seninle uğraşamam. Defol git!”

Gülümsemesi yer aldı boyalı dudaklarında ve aramızdaki mesafeyi kapattı. Parmaklarını omzumda gezdirirken “İnan bana seni pişman etmeyeceğim. Evim buraya yakın, oraya gidelim ne dersin?” diye konuştu.

Beni tahrik ettiğini mi düşünüyordu bu kadın? Midemi bulandırıyordu oysa yalnızca.

Artık sabrım kalmadığından elini sertçe tutmuştum ki bu defa onu savurmama izin vermeden elime yapıştı ve aynı hızla bedenini bedenime yasladı. Kaşlarım iyice çatılırken onu omzundan tutup ittim.

Sinirden el ayarım kaçınca fazla hızlı itmiş olmalıyım ki topuklarının üzerine dengesini zor sağladı. Yüzünde ise mağlup bir ifade vardı.

İşaret parmağımı yüzüne doğru sallarken “Bir daha bana elini sürmeye kalkarsan uzun bir süre hapishaneyi evin olarak bellemek zorunda kalırsın!” diye soludum. Polis lafı gözlerine korkunun oturmasını ve bir adım gerilemesine sebep olmuştu.

“İnsanın en azından bir öz saygısı olur! Kendini düşürdüğün şu duruma bak! Git kendin gibi düşük insanların peşinden koş” diye söylendim. Dumura uğramış gibi hiçbir şey söyleyemedi.

İlla laftan anlaması için ona hakaret etmem mi gerekiyordu?

Öfkeyle bir soluk bırakırken yanından ayrılmak için döndüm. Kafamı kaldırdığımda Ezgi ile göz göze geldik. Anlık yerimde duraksadım. Arabada olmasını bekliyordum. İçimdeki kor alev dönüşüp göğsümde bir ağrıya sebep oldu birden.

Neydi bu? Kalp krizi mi geçiriyordum?

İçimde hep o anı bekleyen bir yer şu an ölmek istedi. İç geçirdim. Henüz değildi. Nisha’ya sözüm vardı. Ezgi’ye de…

Onlara doğru yaklaşırken onun kaşlarını çatmış olduğunu Ranvir’in ise meraklı bakışlarını fark ettim. Ezgi’den bakışlarımı kaçırırken üzerindeki ceketime baktım. Kollarını aşağıya indirmişti yine. Anlaşılan ben gittiğimden beri dışarıdaydılar. Üşümüş ve ellerini saklamıştı.

“Karşılığında Geeta ile bir akşam geçirmek istiyorum”

Babası bilseydi kızının adının böyle iğrenç teklifler içerisinde geçtiğini ne kadar korkar ne kadar öfkelenirdi? Ve bu benim yüzümdendi… Öfkem dirildi tekrar. Bugün bitene kadar da kolay kolay dinmeyecek gibi gözüküyordu. Bir an önce buradan gitmek istiyordum.

Önlerinde durduğumda “Gidelim” dedim bu yüzden hemen.

Ne Ranvir ne de o hareket etti. “Ne oluyor dostum?” diye sordu Ranvir şaşkın bir sesle.

O şerefsiz ile konuştuklarımızı anlatmayacaktım. En azından Ezgi yanımızdayken. Bunu bilmesine gerek yoktu.

Bakışlarımı Ezgi’nin yüzüne kaldırdığımda o ardıma bakıyordu. Jiva hala gitmemiş olmalıydı. Ezgi’nin gözleri bana döndüğünde “Kim o kadın?” diye sormasını beklemiyordum. Daha doğrusu benimle konuşmasını beklemiyordum. En son küsmüş gibiydi bana çünkü.

Aramızda geçenlerin ne kadarını görmüşlerdi bilmiyordum “Çalışan. Tanımıyorum” dedim hemen kısaca.

Ranvir omzuma hafif bir fiske atarken “Tabii tabii öyledir. Biz de seni Kumar ile konuşuyorsun sanıyoruz” diye konuştu alayla.

Ona ters bir bakış attım “Hiç sırası değil”

Gerçekten canımın sıkkın olduğunu görmüş olmalı ki ciddi ifadesine geri dönmüş ve merakla kaşları çatılmıştı.

Ezgi’ye dönmemle onun ileri doğru atılıp “Hayırdır! Ne bakıyorsun?” diye öfkeyle bağırması bir olmuştu.

Jiva ise kollarını göğsünde bağlamış kaşlarını çatmış bir şekilde ona bakıyordu. İngilizce konuştuğu için onu anlamamıştı ama bağırdığından dolayı güvenlikler holden dışarı çıkmıştı.

Şaşkınlığımdan sıyrılıp onu önüme alırken kollarından tuttum. “Ne yapıyorsun?”

“Dik dik bakıyor oradan? Derdi neyse gelsin söylesin” derken gerçekten öfkeliydi. Bana bakmıyor hala onu görmeye çalışıyordu ama izin vermedim. Bu düğün günü bahçedeki halini hatırlattı o an bana.

“Yanlış anlamışsın. Bir derdi yok, olamaz da. Bağırıp olayı büyütme lütfen”

Bakışları yüzüme kalktığında çatılan kaşları düzeldi yavaşça. Dudaklarını birbirine bastırırken gözlerini kaçırdı ve kollarını kurtardı benden.

“Geeta? Ne çıktı kız içinden öyle?” dedi Ranvir şaşkınlıkla.

Sağ eliyle sol kolunu tutarken ceketi çekiştirdi. Utanmıştı. Neden birden böyle parlamıştı bilmiyorum ama muhtemelen bana olan sinirindendi.

“Tamam uzatmayın. Gidelim artık buradan” diyerek Ranvir’in daha da üzerine gitmesini istemedim.

Anahtarı Ranvir’e attım. Araba kullanmak istemiyordum şu an. Ranvir ikiletmeden şoför koltuğuna geçerken Ezgi’nin ardındaki kapıyı açtım ve geçmesini bekledim. Jiva çoktan içeri girmişti. Güvenlikler de öyle.

Ezgi arabaya binmek yerine sırtını kapıya verip bana baktı “O kadınla mı konuşuyordun içeride gerçekten?”

Onu yanımda götürmediğim için bir de onu böyle kandırdığımı mı düşünüyordu? Başımı hafifçe sola doğru eğdim.

O sırada dikkatimi çeken başka bir şeyle kaşlarım iyice çatıldı “Sen… ağladın mı?”

Gözleri nemliydi ve uzun kirpikleri birbirine yapışmıştı. Bakışlarından şaşkınlık geçerken “Hayır, ne alaka?” diye konuştu bocalayarak.

Ne zaman yalan söylese gözlerini kırpıştırıyordu. İyi bir yalancı değildi kesinlikle. İnanmadım bu yüzden söylediğine. Ne olmuştu ben içerideyken?

“Onu Kumar musallat etti başıma. Derdi benimle birlikte olmaktı ve peşimi bırakmadı. Sadece bu” diye açıkladım onu kandırmadığımı anlasın diye.

Gözlerini kaçırdı kısa bir an. Dudaklarını dişlediğini gördüm. Arabaya binmek gibi bir hamle yapmadı yine. Pembeleşen yanaklarına baktım. Onu dışarıda tuttuğu için Ranvir’i azarlamayı aklımın bir köşesine not ettim.

Dalgın bakışları göğsümdeyken sesli bir nefes bırakıp gözlerime baktı tekrar. Yumuşamıştı hareleri. Sarıp sarmaladı o an tüm benliğimi. İçimdeki o fırtınanın durulduğunu hissettim.

“Bir bakışıyla öfkeni yutan bir kadından bahsediyoruz?”

Kaşlarım hafifçe çatıldı. Bu etkisini görmezden gelemedim o an. Neden böyle hissediyordum? Neden ona karşı kendime engel olamıyordum?

“İyi misin?” diye sordu tereddütle. Sesi de sıcacıktı şimdi. Yanında oturup saatlerce bir şeyler dinleyesim geldi ondan. O zaman belki de Kumar ve geçmişin sesi silinirdi kafamdan. İç geçirdim.

Küslüğü ayrı dert, konuşması ayrı dert oluyordu bu kadının içime… Yutkundum gözlerinin içine bakarken.

“Merak etme, kendi ellerinle getireceksin bana o kadını Barun!”

Kafamı eğerken gözlerimi kapattım öfkeyle. Derin bir nefes alıp verdim. Bu olmayacaktı. Onu korurdum. Her şeye rağmen. Kendimden bile…

Elini kolumda hissettiğimde düşüncelerimden sıyrıldım. “Barun?”

Tekrar gözlerine bakarken “Haklıydın… Hiç gelmemeliydim” dedim öylece.

Neden böyle söylediğimi anladı. Konuşmanın kötü geçtiğini de. Gözlerine yerleşen hüznü gördüm sonra. İçimi biliyormuş gibi baktı yine ama bu farklıydı... Neden öyle bakmıştı şimdi?

Kendimi daha kötü hissederken gözlerimi kaçırdığım gibi ondan da kaçmak istedim. Bir süre onu görmesem daha iyi olacaktı. Ona bakmak Kumar ile yaptığımız konuşmayı hatırlatıyor canımı daha çok sıkıyordu çünkü.

Daha fazla konuşmak istemeyeceğimi anlamış olmalı ki bakışlarını üzerimden çekti ve açtığım kapıdan içeri girdi. Sıkıntıyla nefes bırakırken kapısını örttüm. Diğer tarafa dolanıp yolcu koltuğunun kapısını açtım.

 

EZGİ KAYHAN

Aptalsın Ezgi, aptalsın! Ne diye bağırıyorsun kadına? Üstüne kim olduğunu soruyorsun? Sana ne! Dudaklarımı dişledim sıkıntıyla. Barun yanlış anlamamış gibiydi yine de.

Sesli bir şekilde ofladığımda Ranvir dikiz aynasından bana baktı. Gergince tebessüm etmeye çalıştım. O da çok şaşırmış ve tuhaf bakışlarını üzerimden ayırmamıştı. Barun da arabaya bindiğinde Ranvir arabayı çalıştırdı.

Öndeki onun arabasını hatırladım o an “Diğer araba ne olacak?” diye sordum.

“Çocuklara söylerim alırlar sonra” dedi Ranvir.

Yola çıktığımızda Barun camını indirdi. Sağ eli alnına masaj yaparken kafasını geri yasladı. Yorgun görünüyordu. Çocukken ailesinden bile sakladığı yaralarını hatırlayınca bu görüntü daha çok üzdü beni nedense.

Öfkeden boynunun bile kızarmış olduğunu görünce konuşmanın hiç iyi geçmediğini anlamıştım. Kumar’ın ona yaptıklarını düşününce onunla karşı karşıya gelmenin ne kadar zor ve kötü hissettirdiğini düşündüm. Bu yüzden nasıl olduğunu merak etmiştim ve o geldiğine pişman olduğunu söylemişti. Ne konuştuklarını deli gibi merak ediyordum ama onun anlatmasını bekliyordum.

Hakkımda bir şey öğrendiği için mi bu kadar öfkelenmişti yoksa?

Ağlamış olduğumu da anlamıştı hemen!

“Neden bana Kumar’ın karşına çıktığını ve restoranda yaşananlardan bahsetmedin?” diye sorularına başladı Ranvir. Anlaşılan ona sakinleşmesi için bu kadar süre vermişti.

“Gerek duymadım”

“Ne demek gerek duymadım? Şerefsiz, Geeta’ya sarkıntılık etmiş! O Geeta’ya yürüyen ayaklarını kıracaktım, bak bir daha senin de karşına çıkabilecek miydi!”

Ranvir’in sesindeki ciddiyet ürpermeme sebep oldu. Barun sesli bir nefes bırakırken elini indirdi. Gözlerini kapatırken yutkunduğunu gördüm. Bence hala sakin sayılmazdı.

Cevap vermemesi de Ranvir’i öfkelendirmiş olacak ki üzerine gitmeye devam etti “Neden çağırmış seni? Geeta hakkında bir şey mi öğrenmiş?”

“Hayır” diyen düz sesini duyduğumda gerilen omuzlarım gevşedi.

“Ne konuştunuz öyleyse?”

“Anlatmama değecek şeyler değil” dedi yalnızca. Neden bu haldeydi o zaman?

“Biz öğrenmek istiyoruz yine de” dedim bende merakla.

Bir an duraksadı. Anlatacak sandım ama o “Anlatmayacağım” dedi net bir sesle. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Neyin inadıydı bu şimdi?

Ranvir’in de ona attığı sorgulayıcı bakışları fark ettim ama o sessiz kalmayı tercih etti. Sanırım o anlamıştı bu inadın sebebini. Haksızlıktı! Ben anlamamıştım ama.

Geri kalan yol boyunca da hiç konuşmadık. Evin bahçesinde durduğumuzda Ranvir “İyi geceler” dedi. Barun kuru bir sesle ona karşılık verirken arabadan indi hemen.

Şaşkınlığımdan kurtulup “İyi geceler ortak” dedim ve gülümsedim. Bir nevi bu akşam için bir teşekkürdü bu ve o da bunu anlamıştı. Gülümseyip başını eğdi.

Arabadan indiğimde Ranvir hareket edip bahçeden çıktı. Barun ise basamakları tırmanmaya başlamıştı çoktan. Neydi bu acele? Benden mi kaçıyordu? O halde çok doğru yapıyordu çünkü onu konuşturacaktım!

Basamakları hızla çıktım ama ona yetişemedim. Hole girdik. “Barun”

Durmadı. İlerlemeye devam etti. Sinirlenirken bende adımlarımı hızlandırdım. Bu sırada ayağımdaki ayakkabıları yerine koymam gerektiğini hatırladım.

Bir elimi duvara yaslayıp ayakkabıları çıkardım aceleyle. “Bekle beni konuşacağız” dedim bir yandan da.

Onun yürümeye devam ettiğini gördüğümde daha çok sinirlendim ve elimdeki ayakkabıyı sırtına atmak için havaya kaldırdım. “Sana bekle diyorum!”

Birden durup arkasına dönünce elim havada öyle kaldım. Ancak o benden de ayrı bir şok yaşadı. Kaşları havaya kalkarken bir bana bir havadaki elime baktı “Sen… ne yapıyorsun? Delirdin mi?”

“Delirttun ula delirttun!” diye yükseldim. Sonra fazla yükseldiğimi fark edip elimi indirdim ve sesli bir nefes bıraktım. O ise hala şok içinde izliyordu beni. “Niye beklemiyorsun beni?”

Bana doğru adımladı “Salonda bekleyecektim zaten…” dedi masumca. Yanımda durduğunda kısılan gözleriyle yüzüme baktı “Önce tehdit etmeler şimdi de ayakkabı fırlatmaya kalkmalar falan, hayırdır?”

“Ne bekliyordun? Öyle tatlı tatlı durduğuma bakma üç abiyle büyüdüm ben” dedim, atarlı atarlı. Eğilip ayakkabıları elime aldım. “Tepem atarsa çirkef tarafımı konuştururum ona göre”

Soldaki ayakkabı odasına yöneldiğimde “Çirkef mi?” dediğini duydum.

Kavita’nın ayakkabılarını yerine koydum. “Çirkef; birtakım çirkin davranışlarda bulunmak, saldırgan olmak demek” diye açıkladım bir yandan da.

Çıktığımda onu hala aynı yerinde gördüm. İşte böyle adam ol.

Salona girdiğimizde yerdeki pijamamın hala aynı yerde durduğunu gördüm. Rezillikti. Onu elime alırken gitmeden önce olanlar geldi aklıma.

Karşısında durduğumda üzerimdeki ceketinin düğmelerini çözdüm. Beni izledi öylece. Utanan halini hatırlarken dudaklarımın kıvrılmasına engel olamadım. “Merak etme içinde bluz var” dedim alayla.

Burnundan gülerken “Deli kız” diye mırıldandı. Bakışlarım yüzüne çıktığında ifadesinin yumuşamış olduğunu gördüm.

Gülümsedim şirince. Onun da rahatlaması iyi hissettirdi. Ceketini ona geri uzattım. Aslında veresim gelmedi hiç. Sıcacıktı ve çok güzel kokuyordu. Pijama üstümü üzerime geçirdim ama önünü iliklemedim. Daha mühim konular vardı.

“Gerçekten ne konuştuğunuzu anlatmayacak mısın?” diye sordum.

Yüzü düştü anında “Hayır, bilmesen daha iyi”

“Neden ki?” dedim dudak büzerek.

Gözlerini yüzümden kaçırırken iç geçirdi “Önemli değil çünkü. Sende o adamı düşünmekten vazgeç artık”

Ofladım “Ben o adamı değil seni düşünüyorum” dedim pat diye. Kaşları hafifçe çatılırken dudaklarımı ısırdım telaşla “Yani o adamla muhatap olmaya gerek yok, zaten yeterince başında bela var diye şey ediyorum ben” diye kıvırdım sonra yanlış anlamaması için.

Neyi kastettiğimi anlamıştı. Dudaklarını birbirine bastırdı. Anlatmak istemiyordu gerçekten. Zorlayacak değildim.

“Sen beni dinle, daha fazla bela alma başına” dedim bu yüzden konuşma konusunu kapatarak.

“Çok mu bela varmış benim başımda?”

“Evet, mesela ben” dedim ellerimi çenemin altında açtım sırıtarak.

Gülümsedi usulca. Bunu beklemiyordum. Dudaklarının yanında çıkan çizgilere baktım. Çok güzeldi…

Derin bakışları karnımda karıncalanmaya sebep olurken “Tatlı bela” diye konuştu.

Yanaklarıma hücum eden ısıyı hissettim. Tatlı mı? Bana tatlı mı demişti şimdi bu adam?

Bakışlarımı yere indirirken kâküllerime dokundum. “Gözlerim ela. Sana fe-” derken kendimi son anda frenleyip hafifçe öksürdüm.

“Ne?”

Yüzümü buruşturdum. “Gözleri ela başa bela, diye bir laf vardır da onu diyordum” dedim elimi önemli değil der gibi havada sallayarak. Bakışlarım yüzüne çıktı.

Kaşlarının hafifçe çatılmış olduğunu gördüm. Gözlerimin içine bakarken “Gözlerin gerçekten ela mı?” diye sordu meraklı bir sesle.

“Bu nasıl bir soru böyle?” dedim gülmeme engel olamadan.

Kaşları eski halini alsa da gözlerindeki merak hala oradaydı. “Her baktığımda rengi değişiyor gibi geliyor bazen… Ondan…”

Gülümsemem çizgi halini alırken “Şu an hangi renk mesela gözlerim?” diye sordum merak ederek.

“Ağlamışsın… Yeşil şimdi” dediğinde yutkundum. Bu defa inkâr edemedim çünkü soru sormuyordu, emindi. “Sonbahar yeşili gibi ama… yakışmayan bir hüzün var, sıcaklık var… ve umut var. O hep var”

Kalbimde bir sıcaklık hissettim ve sanki bu tüm bedenime yayıldı. Gözlerine yakışmayan bir hüzün mü? Sanki konuşurken kelimelerini hep özenle seçiyordu. Bir cümleden bile nasıl etkilenebilirdi ki yoksa insan değil mi?

Gözlerimde hep umut görüyormuş bir de... Bu bir iltifat ise ilk defa gözlerim hakkında böyle bir iltifat alıyordum ve bu çok hoşuma gitmişti. Bakışlarımı kaçırmamak için uğraştım ama o böyle bakarken çok zordu.

Senin de gözlerinde hep hüzün var Asaf Barun.

“Ela aslında ama çoğu zaman açık kahve olduğunu söylerler. Giydiklerime göre de değişiyor. Lisede falan ela olduğunu öğrenmiştim bende öyle düşün” dedim gülerek. Gözlerindeki merak hala yerli yerinde olsa da yüzü yumuşadı.

“Neden ağladın peki?” dediğinde bundan kaçış olmayacağını anladım.

Dudaklarımı birbirine bastırırken gözlerimi kaçırdım. “Ranvir nasıl tanıştığınızı anlattı da... Kumar ile tanışıklığınızı öğrenmiş oldum. Aynı zamanda Aisha ile aranızın onun yüzünden bozuk olduğunu öğrendim… Tutamadım kendimi biraz, öyle yani”

“O mu anlattı bunların hepsini?”

Yanlış anlamaması için “Hayır, o sadece nasıl tanıştığınızı anlattı. Ben parçaları birleştirdim diyelim” diye konuştum hemen.

“Aisha anlatmıştı o zaman bir şeyler?”

Üzgün bakışlarım yüzüne çıkarken kafamı salladım. “Bir hata yaptım, yanlış kişiye âşık oldum demişti…” dedim hüzünle. Restorandan çıkışını hatırlarken kendimi kötü hissettim yine “Bugün restorandan ayrılırken sana söylediklerim için özür dilerim, Barun. Bilseydim öyle söylemezdim gerçekten”

Kafasını iki yana sallarken “Haklıydın, özür dilemene gerek yok” diye konuştu durgunlaşan sesiyle.

Kaşlarım hafifçe çatıldı. İtiraz edeceğim sırada anlık alnına giden sol eline indi gözlerim. Elinin üzerindeki gördüğüm kan gözlerimin büyümesine sebep oldu.

Eline doğru atılırken “Eline ne oldu?” diye soludum.

Bir an neyden bahsettiğimi anlamamış gibi eline baktı. Ardından elini benden saklamak ister gibi bedeninin yanına indirdi. “Önemli bir şey değil”

Bu hali aklıma yine küçük Barun’u getirdiğinde içim burkuldu. Kolunu tuttum “Önemli. Pansuman yapıp saralım yoksa hiç iyileşmez” diyerek onu hareket etmesi için çektim.

Anlaşılan Kumar onu yalnızca öfkelendirmemiş yumruğundan da nasibini almıştı. Kesin hak etmiştir. Oh olsun.

Yerinden oynamadı “Tamam, ben hallederim”

“Bu kadar önemseseydin başta yaralı elinle vurmazdın ona” diye çıkıştım. Kolunu bırakmazken ilerlemesi için çekiştirdim tekrar. Bu defa karşı gelmedi. “Şimdi güzelce saracağız sende sesini çıkarmayacaksın, gel”

“Sen mi saracaksın?” dedi şaşkın bir sesle.

Kaşlarım hafifçe çatılırken “Evet. Sana bırakınca ne olduğunu gördük” dedim laf çarpmaya devam ederek.

İç geçirdi “Kan görmek hoşuna gitmiyor bu yüzden demiştim… Kendini zorlamana gerek yok, ben hallederim”

Adımlarım duraksadı. Bunu nerede fark etmişti bilmiyorum ama aklıma ilk gelen Nisha’nın başına yaptığım tampon gelmişti. Yutkundum.

“Sorun yok, yapabilirim” dedim, bu sırada ikinci kata geldik ve onu salona yönlendirdim.

Bakışlarım televizyon ünitesi ve yanlarındaki komidinlerde gezerken “Burada ilk yardım çantası var mı?” diye sordum.

Hala oturmamış yanımda dikiliyordu. Onun da bakışları oraya döndü. “Bilmiyorum”

İçim burkuldu bu cevabıyla. Seninle bu evde yabancı olma konusunda yarışırız deyişi geldi aklıma. Sanki o da bunu düşünüyormuş gibi etrafımızı garip bir sessizlik sardı. Dilimi ısırdım üzüntüyle.

“Neyse buluruz” diyerek sıyrıldım o hüzünlü havadan. “Sen geç otur”

Ünitenin yanına ilerleyip çekmeceleri karıştırdım. Burada yoksa mecbur odaya çıkacaktım. Aisha’nın odasında var mıydı bilmiyordum ama o ben hallederim dediğine göre onun odasında vardı. Buna gerek kalmadan en alt çekmecede küçük bir ilk yardım çantası buldum.

“Buldum” dedim ve çantayı alıp uzun koltuklardan birine oturmuş onun yanına ilerledim.

Ben yanına oturunca ortadaki sehpayı sağ eliyle önümüze çekti. Çantayı onun üzerine koydum ve açtım. Daha önce yara kapatmıştım elbette. Öğrencilerim de bana çok şey öğretiyor derken ciddiydim.

Bazı şeylerden hiç hoşlanmasa da sevdikleri için katlanmak zorunda kalabiliyordu insan… Çünkü o an tek düşündüğün onların canının yanıyor oluşu oluyordu.

Tentürdiyot şişesini, birkaç pamuk parçasını ve sargı bezini çıkardım. Ardından sessizce beni izleyen ona döndüm. Göz göze geldiğimizde tebessüm ettim. O hala yüzüme bakarken kollarımı sıvadım.

Saçlarımı da toplasam iyi olurdu aslında ama yanımda tokam yoktu. Bu yüzden yalnızca önümdeki tutamları da alıp ensemde birleştirdim.

Ardından uzanıp sol elini ellerimin arasına aldım ve bacağımın üzerine koydum yavaşça. Teni soğuktu yine ve bu da üzüyordu artık beni. Yaralarına ve üzerindeki kana bakarken içim ezildi.

Yaralarını nasıl sakladığını ya da annesi ile babası da böyle yaralarını sararken onlardan gerçeği ve canının ne kadar yandığını nasıl sakladığını sormak istedim... ama onu üzmekten korktum.

“Başta sarıp krem sürerek iyi baksaydın şimdi bu kadar kötü olmazdı. Ya iz falan kalırsa?” diye konuştum, sesimi kızgın çıkarmak istemiştim ama daha çok üzgün çıkmıştı.

Bakışlarım tekrar yüzüne çıktığında hala bana bakıyor olduğunu gördüm. Yutkundu gözlerimin içine bakarken. “Sorun değil benim için”

Başka yara izlerin yok değil mi Asaf Barun? Bunu alıştığın için söylemiyorsun değil mi?

Bakışlarımı kaçırırken sehpaya uzandım ve bir pamuk parçası kopardım. Üzerine biraz tentürdiyot damlattım. Sol elimle parmaklarını tutarken eline doğru eğdim yüzümü. Eklem yerlerine baktım tekrar. Benim ufak iğne izimde bile sızlamıştı yaram onunki daha çok acıyacaktı. Dudaklarımı dişledim.

“Bu çok acıtabilir” dedim pamuğu eline yaklaştırırken.

“Biliyorum” dediğinde daha çok üzüldüm. Keşke hiç bilmeseydi… “Korkma, acı eşiğim yüksektir”

Gözlerim nemlendi. Yüzüne bakmadım bu yüzden. Önce elinin üzerine bulaşan kanları temizledim. Bir ekleminin üzerindeki yarasının kanlarını temizlediğimde canının ne kadar yanabileceğini düşünüp yüzümü buruşturmuştum. Parmaklarını sıktım istemsizce. Yaralarına uzun süre bakamıyordum çünkü midem kaldırmazdı.

Diğerlerine de aynı işlemi dikkatle uygularken hiç sesini çıkarmadı. Ben ise kendimi tutmak konusunda onun kadar başarılı değildim. Bir yerde tuttuğum nefesimi bıraktım benim canım acıyormuş gibi.

Saçlarım önüme düştüğünde gelişigüzel omzumdan geri attım. Ancak işe yaramayıp tekrar önüme düştüler. Elimdeki pamuğu bırakacağım sırada onun eli uzandı saçlarıma. Aklım acısında olduğu için durmayıp işime devam ederken o saçlarımı nazikçe tutup sırtıma doğru bıraktı.

Tentürdiyot uygulamam bitince dayanamayıp eline eğdim iyice yüzümü ve yaralarına üfledim. Bu defa elimi sıkan onun parmaklarıydı.

Bakışlarım yüzüne dönerken gözlerinde yoğun bir bakış vardı. “Çok mu yanıyor?” dedim yüzümü daha çok buruştururken.

Yutkundu. “İyiyim” dedi yalnızca. Pek inandırıcı gelmediğinden eline üflemeye devam ettim bir süre.

“Yaraların kapanana kadar bunu düzenli olarak sürmemiz gerekiyor. Yoksa bir işe yaramaz” dedim krem kutusunun kapağını açarken.

Yara olan kısımlara sürdüm yavaşça. Tenimle dokunmak midemi kaldırdı en sonunda ama bunu görmezden geldim. Dayanabilirdim, bitmişti.

“Tamam. Ben yapacağım düzenli olarak, sen zorlama kendini daha fazla”

Gözlerine baktım “Söz mü?”

“Söz” dedi kafasını eğerken.

“İyileşene kadar sargısını da çıkarmayacaksın ve kimseye vurmayacaksın bu elle bir daha? Buna da söz mü?”

Yutkundu gözlerime bakarken. “Söz”

Rahatlamış bir şekilde gülümsedim. Sözünü tutacağına inanıyordum. Elini bıraktım ve sargı bezine uzanıp elini sarmak için ne kadar keseceğimi hesapladım.

“Çetan amca da hiç öyle çabuk parlayan biri gibi durmuyor. Annen de pamuk gibi bir kadınmış… Sen kime çektin acaba böyle?” dedim düşünceli bir şekilde. Aramızdaki bu garip sessizliği de bozmak istemiştim aslında.

“Dedeme…”

“Vasant dede mi? A o da hiç göstermiyor” dedim şaşkınlıkla. Bakışlarım yüzüne çıkmıştı.

Kafasını iki yana sallarken “O değil. Annemin babası... Yani bu hayatta en nefret ettiğim adama benziyorum” diye konuştu kuru bir sesle.

Ellerim duraksarken şaşkınlıkla yüzüne baktım. O dedesi hiç gelmemişti aklıma. Oysa bir ara Aisha ile konuşurken Barun’un inatçılığının Erzurumlu diye ona çektiğini söylediğimi hatırladım. Ondan bu kadar nefret ettiğini bilmiyordum. Hem de Kumar’dan bile çok…

Çünkü annesini affetmemişler ve onu yalnız bırakmışlardı... Üstelik ne hastanede yattığında ziyarete ne de cenazesine gelmişlerdi…

Bakışları yaralı elindeyken “Muhtemelen sonumda onun gibi olacak…” diye mırıldandığını duydum.

Kaşlarım hafifçe çatıldı “O ne demek oluyor?”

Omuzları gerildi. Onu duymamı beklemiyordu sanırım. Kaçacağını sanmıştım ama bakışları yüzüme çıktı zar zor. Ademelması hareket etti birkaç defa. “Bu gidişle kimse kalmayacak yanımda… Tek başıma ölüp gideceğim”

Kalbim öyle kırıldı ki boğazıma bir yumru oturdu. Yutkunmaya çalıştım. Bu evde her ne kadar kalabalık bir ailenin içinde de olsa varlığı ve yokluğu çok da önemseniyor gibi durmuyordu. Dedesi ve babaannesi de bir gün giderse onu burada tutacak kimse kalmayacakmış gibiydi... Geçmişte Akash ile aralarında yaşanan olay yüzünden ona güvenmiyor olmalıydılar ve Barun da bunu yalanlayacak hiçbir şey yapmayarak onlardan uzak durmayı seçiyordu.

Ranvir onu bırakmazdı ama… Barun’un onun için ne kadar kıymetli olduğunu kendisi anlatmıştı birkaç saat önce. Ancak Barun onun da bir gün onu bırakacağına inanıyordu…

“Deden… ölmüş mü?”

Omuz silkti. “Beş yıl önce gittiğimde çok hasta olduğunu ama kimsenin yüzüne bakmadığını öğrendim. Ailesinin bile…”

Aisha onu evden kovduğunda Türkiye’ye gitmişti. Anlaşılan ilk gitmeyi planladığı yer askerlik değil onların yanıydı.

“Sen onları mı aradın?” diye sordum sesimdeki şaşkınlığı saklamayarak. Şimdi kahvelerine öyle bir hüzün oturmuştu ki bu aynı hüznü göğsümde hissetmeme sebep oldu. “Aslında ilk planın askerlik yapmak değildi değil mi?”

Kafasını iki yana salladı usulca. “Değildi… Annemin yanına gittim ilk. Sonra… kendilerini affettirecek bir açıklamaları olduğuna inanmak isteyerek ailesinin yaşadığı yere gittim. Evi hatırlıyordum ama sokaklar çok değişmişti. Bir esnafa dedemi sorduğumda ‘onunkine pek yaşamak denmez’ demişti. Annem vefat ettikten sonra anneannem onu boşamış ve evden kovmuş. Baya ortalık karışmış olmalı ki mahalleli ayağa kalkmış ve bu olay hala hatırlanıyordu”

Gözlerim dolduğunda bakışlarımı eline indirdim. Parmaklarını tuttum tekrardan. “Sonra ne olmuş?” derken kestiğim sargı bezini yarasına göre ayarladım ve elini sarmaya başladım.

“Kimse bakmamış sanırım ona. Kendisi de öyle olacak ki hastalanmış. Anneannem eve getirtmiş onu tekrar. Esnaf adam çocuklarına dua etmesini yoksa anneannemin ona asla bakmayacağını söylemişti”

“Sen gördün mü peki onu?” diye sorduğumda sesim kısık çıkmıştı.

“Hayır, benim niyetim onunla yüzleşmek değildi” dedi duygudan yoksun bir sesle.

“Anneannemi gördüm demiştin? O… ne yaptı seni görünce?”

Elimi sıktı hafifçe. Canını yaktığımı düşünüp yüzüne baktım. Onun da bakışları ellerimizden gözlerime çıktı. “Hiçbir şey. Tanımadı çünkü beni… Evin önünde beklerken cesaretim kaybolmuştu zaten sonra onu gördüm. Ellerinde market poşetleri vardı. Fenalaştı birden. Yardım edip eve götürdüm onu”

“Ona neden söylemedin kim olduğunu?” dedim üzgünce. Onu orada öyle beklerken hayal etmek içime dert olmuştu. Geçmeyecek gibiydi. “Annene hala kızgın olsa bile sen onun torunusun. Senin bir suçun olmadığını düşünüp belki yanında kalmanı isterdi hep? Sonuçta sende onları affetmek istemişsin…”

“Bu da boş bir umuttu Ezgi...” dedi, sanki bütün umutları hep boşa çıkıyormuş ve bunun için çok üzülüyormuş gibiydi sesi. Nisha geldi aklıma ve gözlerim doldu. “Duvarlarda vitrinlerde onlarca fotoğraf vardı ama hiçbirinde biz yoktuk... Biz onlar için hiç yoktuk... Eğer isteselerdi bizi onca zaman geçmiş ararlardı, çaba gösterirlerdi değil mi? Ancak onlar annem gibi bizi de istemediler”

Kendimi ağlamamak için sıkarken bakışlarımı kaçırdım. Sargı bezinin düğümünü attım sıkıca. Parmaklarını bırakmayıp elini ellerimin arasına aldım. “Sende bunu fark edip söyleyemedin? Belki de başka şeyler oldu… yine de onları dinlesen olmaz mıydı?” dedim kafamı kaldırmadan.

“Merak etmedim. O saatten sonra onların düzenini de bozmak istemedim… Burada herkesin huzurunu bozarken onların yanında kalabileceğimi düşünmek benim aptallığımdı zaten”

Kaşlarım çatıldı hafifçe. Gözlerine baktım dayanamayarak. Dolu gözlerimi görmek bakışlarının iyice yumuşamasına sebep olmuştu. Söyleyemediği kelimeleri okudum o an güzel kahvelerinden ve sol gözümden bir damla yaş süzüldü yanağıma.

O aslında yalnızca bir yere ait hissetmek istiyordu… Bana da bu yüzden yardım ettiğini, bir yere ait hissettiğim ve oraya dönmek için çabaladığımdan şanslı olduğumu söylemişti. Aisha onu yanında istemeyince o kadar yalnız hissetmiş olmalıydı ki annesinin ailesine kızgın olmasına rağmen onlarla yaşamak istemişti…

Askerliğini de bu yüzden uzatmış olmalıydı. Bu yüzden Ranvir’e geri dönmeyeceğini Dilek’e orada kalacağını söylemişti… Belli ki orada kendini yabancı hissetmemişti. Ya da yaşamak için bu yoldan başka bir şey bulamamıştı…

“Ezgi…” sesiyle düşüncelerimden sıyrıldığımda parmaklarının tersini yanağımda hissettim. Onu anladığımı görmüştü. Göz bebekleri titredi sanki. Başını hafifçe sola doğru eğdi. İç geçirdi sonra üzgünce. “Önce konuşturuyorsun sonra buna pişman ediyorsun beni”

Tebessüm etmeye çalıştım bu sitemine. Ona sarılmak istiyordum. Ama elini sıkabildim yalnızca. “Ben sulu göz bir insanım bunu anlamışsındır artık bence. Bu yüzden böyle durumlarda takma beni”

Eli tenimi okşamayı bırakıp geri çekilirken “Takarım” dedi kabul etmeyen bir sesle.

"İnatçı adam! Her şeyi tak böyle kafana saçların erkenden ağarsın o zaman!" diye söylendim yalandan.

Gülümsedi hafifçe bana bakarken. "Öyle mi oluyormuş?"

"Öyle oluyor tabii"

Baş parmağı elimin tersini okşuyordu hafifçe ama sanki bunun farkında değil gibiydi. İçimi gıdıklayan hoş bir etkisi olduğunu inkâr edemeyecektim. Çekemedim elimi.

Yutkunurken "Peki babanın sebeplerini merak ettin mi hiç?" diye sordum merakla.

Kaşları hafifçe çatılırken "Babamın mı?" diye konuştu. Neyden bahsettiğimi anlamamıştı.

Dudaklarımı yaladım. "Evet. Ben... Çetan amcanın neden seni İngiltere'ye gönderdiğini biliyorum. Akash ile aranızda geçen olayı da..."

Yüzündeki ifade öyle dağıldı ki ciddileşen yüz ifadesi ilk defa korkuttu beni "Aisha mı anlattı?" diye konuştuğunda sesi de donuklaşmıştı.

Gerilirken "Evet. Bir de Akash ile de konuşmuştum" dedim.

Gözlerinden kısa bir şaşkınlık geçti. Bakışlarını kaçırırken yutkunduğunu gördüm. Ellerimize baktı. Sonra yavaşça ellerini çekti ellerimin arasından. Ellerimin arasındaki boşluğa bakarken afalladım. Bakışlarım tekrar onun yüzüne çıktığında o geriye çıkmış ve aramızdaki mesafeyi açmıştı.

"Gerçeği öğrenmene rağmen hala yanımda mı duruyorsun?" diye konuştuğunda sesindeki donukluk beni rahatsız etti.

Kaşlarım çatıldı. "Senin onu öldürmeye çalıştığını düşündüğümü sanmıyorsun herhalde?" dedim hayretle. Sessiz kaldığında gerçekten bunu kastettiğini fark ettim "Yapma Barun... Bir kaza olmalı eminim. Akash da hatırlamıyor doğru düzgün bir şey zaten. Sen anlatır mısın ne olduğunu?"

İnatla bakışlarıma karşılık vermedi "Anlatacak bir şey yok. Ne duyduysan o"

"Öyle olmadığına eminim. Sen öyle biri değilsin"

Kafasını çevirdiğinde bakışlarını yüzüme dikti. "Nereden biliyorsun, çocukken ki beni tanıyor musun ki? Öfkeden gözümün dönmüş halini gördün mü hiç? Bu yüzden o kadar emin olma"

Keskin kahvelerine aynı inançla baktım. "Evet, o hallerini görmedim" dedim umursamaz bir sesle. Ardından yavaşça sağ elimi göğsüne yasladım. Gözlerindeki o sis dağılırken ifadesi bocaladı "Ama burayı gördüm... Kaç yaşında olursan ol burası değişmez, Asaf"

Öfkelendiğinden olsa gerek parmaklarıma çarpan kalp atışları hızlıydı. Yutkundu gözlerimin içine bakarken ve sargılı eliyle göğsünde duran elimi tuttu.

"Göründüğü gibi değil Ezgi..." dedi kafasını hafifçe iki yana sallarken. Bunu yalnızca bu olay için söylemediğini anladığımdan hafifçe kaşlarım çatılmıştı. "Düşündüğün kadar iyi biri değilim ben. Yalnızca iyi biri olmaya çalışıyorum"

Neden böyle konuştuğunu anlayamazken o bakışlarını kaçırıp ellerimize indirdi. Elimi kendinden uzaklaştırıp kucağıma bıraktı tekrar.

"Kaçma Asaf" derken buldum kendimi. Sesim öyle üzgün çıkmıştı ki bende bunu beklemiyordum. "Ben anlarım seni... anlatsan bana her şeyi olmaz mı?"

Yönünü önüne dönerken anlık duraksamış ve omuzları gerilmişti. Sessizce elleriyle oynadı bir süre. Olmaz demediği ve kalkıp gitmediği için benimle konuşacağını anlayıp onu bekledim. Ancak sanırım bir türlü nasıl başlayacağını bilemedi.

Ona yardım etmek adına "Akash seni eski evlerine çağırdığında neden onunla gittin?" diye sordum.

Sustu. Cevap vermedi bir süre. O güne gitmişti zihni belki de. "Evine gideceğimizi bilmiyordum. Sadece önemli bir şey konuşmamız gerek demişti" diye yanıtladı beni, sesi dalgındı.

"Ondan nefret etmiyorsun?"

Kafasını iki yana salladı "Benim derdim hiçbir zaman onunla değildi... Onların varlığını kabullenmek istemiyordum. Ödüm kopuyordu onları kabullenirsem annemi unuturum diye... ve herkesin öyle olacağını düşünüyordum"

Alt dudağım üzgünce sarkarken bakışlarımı yan profilinden ayırmadım "Akash aslında ikinizin de benzer yaralara sahip olduğunu ve kavga ederek Çetan amcayı daha fazla üzmemek adına seninle konuşmak istediğini söylemişti" dedim temkinli bir sesle.

"Biliyorum... Köylüler tarafından yakılan evlerini gezdirirken babasıyla olan anılarından bahsetmişti bana"

"Evet, sonra ne olduysa tartışmaya başlamışsınız. Gerisini hatırlamıyor. Tek hatırladığı balkondan düşerken elini tuttuğun..."

"Sana neden evlerinin yakılmış olduğunu da anlatmış olmalı, sormadığına göre?"

"Evet" dedim üzgünce.

Saçma bir gelenek uğruna annesini yakmak istemişlerdi. Çetan amca da bu olay yüzünden onları eve getirmişti zaten.

Kafasını eğerken iç geçirdi. "Bana bir süre onlara katlanmamı ve olay çıkarmamızı söyledi. Biraz para biriktirdikten sonra annesini de alıp gideceğini anlattı. Bunun olmayacağını biliyordum çünkü babaannem buna asla izin vermezdi. Babamın o kadınla evlenerek zaten soyadlarını iki paralık ettiğini söylemişti. Boşanmalarına katiyen müsaade etmeyecekti. Ona da boşa hayal kurmamasını söyledim. Öfkeliydim çünkü ona karşı yumuşamak istemiyordum... O da 'O halde senin de bazı şeyleri kabullenmen gerek' dedi. Onları hiçbir zaman ailemin bir parçası olarak görmeyeceğimi söyledim. O da öfkelendi ve hala çocuk gibi davrandığımı söyledi. O zamanlar kendimi tutmak konusunda iyi değildim... Vurdum ona. Girdik birbirimize... Sonra yalnız olmadığımızı fark ettik..."

Kaşlarım hafifçe çatılırken kalbim korkuyla hızlandı. İçimde artan merakla devam etmesini bekledim.

"Köylülerden bir grup genç Akash'ın döndüğünü duyunca onun canını yakmaya gelmişler. Altı kişiydiler. Akash kaçmamı istedi ama... gitmedim. Benim de kim olduğumu biliyorlardı ve bana karşı da aynı nefret vardı gözlerinde. Yine de Akash'ın üzerine oynadılar. Annesi hakkında atıp tuttular. Akash onlara saldırdığında ikisi tuttu beni. Diğer dördü onu dövdü. Bizden büyük ve güçlüydüler. Akash biriyle boğuşurken karşısındaki onu öyle kuvvetle itti ki... Akash korkuluklarla birlikte balkondan düştü... Öyle delirdim ki o an gözüm döndü öfkeden. Nasıl çıkıp koştum aralarından bilmiyorum. Akash son anda zemine tutunmuştu çünkü görmüştüm elini. Elini yakaladığımda diğer eliyle kolumdan tuttu. Yüzü kan içindeydi. Bilincinin kapanmak üzere olduğunu görmek daha çok korkuttu beni. O yardım etmezse onu yukarı çekemezdim çünkü. Dayanmasını söyledim"

Şaşkınlık içerisinde ağzımı kapatmıştım. Olayın iç yüzü bambaşkaymış meğer... Biliyordum. Onları öyle hayal etmek kalbimi sıkıştırdı. Bunlar nasıl insanlardı? İki çocuktan öc alacak kadar nasıl gözleri dönebiliyordu böyle?

"Tabii diğerleri varlığını belli ettiler hemen. Biri saçımdan tutup kafamı geri çekerken ‘elini bırak yoksa ardından seni de gönderirim’ dedi... Bırakmadım. Kafamı sertçe bırakırken sağ tarafımdan sert bir darbe aldım ve bedenimin savrulduğunu hissettim. Akash'ın elleri de kaymıştı ellerimin arasından... Bilincim kapanmış olmalı ki gözlerimi araladığımda kimseyi göremedim. Olanları hatırlayıp balkondan aşağı baktığımda Akash'ın kanlar içindeki bedenini gördüm...Ambulansı nasıl çağırdığımı hastaneye nasıl gittiğimizi hatırlamıyorum"

Gözlerim doldu üzgünce. Herkes onu suçlarken aslında o onun için korkmuş ve onu korumak için çabalamıştı. Söylememişti ne kadar korktuğunu ama sesinden anlayabiliyordum.

"Peki sen polislere her şeyi anlatmadın mı, neden kimse o kişilerin varlığını bilmiyor?" diye sordum aklıma takılan şeyle.

"Anlattım ama tanımıyordum hiçbirini. Köylülerde kendi gençlerini koruyunca şüpheli olarak kayda değer kimseyi bulamadılar. Bir çocuğun ifadesine karşı bir köyün ifadesi... Üstüne darp izlerimiz, o yıkık evde bulunmamız ve orada sadece ikimiz olmamız tüm okları üzerime çevirdi. Ragini de şikayetçi oldu benden. Oğlunu öldürmemden korkuyordu zaten. Öfkemden hala çok korkar... herkes gibi"

Kafamı yavaşça iki yana salladım. O, Akash’ı korumaya çalışırken herkese onun katil olabileceğini düşünmesine sebep olmuşlardı... Kimse ona inanmamıştı...

"Peki Çetan amca? O bir şey yapmıştır?"

Bir süre sessiz kaldı ve bu sessizlik kalbimin tekrar korkuyla hızlanmasına sebep olmuştu. Kötü şeyler olmuştu...

"Bir şey yapmadı. Hayal kırıklığıyla baktı bana... İnanmadı yapmadığıma. Öfkeyle beni sarsarken bunu ona neden yaptığımı sordu. Ona söyleyebildiğim tek şey benim bir şey yapmadığımdı. Zaten sonra polisler geldi hastaneye. Şüpheli olarak ifademin alınacağını söylediler. Babamdan izin istiyorlardı. İstese orada sakin bir yerde bile ifade alabilirlerdi ama öyle öfkeliydi ki o an bana beni karakola götürmelerine mâni olmadı. O an bir şeylerin koptuğunu hissettim aramızda... Bir daha eskisi gibi olmayacağımızı anladım"

Gerçekten buna nasıl inanırdı? Başka bir şey olmalıydı... buna inanmak istemedim. Kalbim üzüntüyle kasılırken ona sarılmak istedim yine. O ise ellerine bakarak konuşmaya devam etti "Akash uyandı ama ne gerçekleri ne de aramızda geçenleri hatırlamayınca suç üzerime yapıştı. Ragini'yi kim ikna ettiyse şikayetini geri çekti. Böylelikle dosya kapandı. Babam da işte bir daha buna yeltenmeyeyim diye İngiltere'ye gönderdi beni"

"Sana böyle mi söyledi?" dedim şaşkınlıkla.

"Hayır ama bariz değil mi neden olduğu?"

Kafamı iki yana sallarken "Hayır, Aisha'ya bu olayın unutulması ve biraz derslerine odaklanman için gönderdiğini söylemiş" diye konuştum.

Sessiz kaldı kısa bir süre. "Onu üzmemek için öyle söylemiştir" dedi buna inanmayarak.

"Bence onu bir kere dinlemelisin Asaf. Onu dinledikten sonra belki onu affedersin ya da affetmezsin senin bileceğin iş" diye konuştum yumuşak bir sesle.

İç geçirdi. Bakışları bana döndü sonra. Yoğun bakan kahvelerini görmek içimi titretti. Yutkunduğunu gördüm "Artık benim için sebeplerin bir önemi yok Ezgi"

Çok kırılmış olmalıydı. Öyle ki babasını silecek ve annesi gibi onu da toprağa verdiğini söyleyecek kadar... Alt dudağım sarktı üzgünce. Keşke onlar için de bir şey yapabilseydim. Belki Aisha ile aralarını düzeltirsem babasına da bir şans vermek isterdi? Aisha isterse onun için bile yapabilirdi...

"Ya pişman olursan bunun için? Benim durumumu örnek al mesela... Allah korusun ya Çetan amcaya bir şey olsa ve böyle küs ayrılırsanız? Pişman olmaz mısın?"

Bunu hiç düşünmediğinin farkındaydım. Bakışlarını ellerine çevirdi tekrar "Bilmiyorum... Yaratıcıdan onlardan önce canımı almasını istiyorum zaten. Belki bu defa yüzüme güler"

Kaşlarım çatılırken sinirle koluna bir fiske attım. Şaşkın bakışları bana döndü hemen. "İkidir ölüm diyorsun düzgün konuşsana ya!"

"Sen öyle söyledin diye ben-"

"Ben Allah korusun dedim, misal dedim. Sen gelmiş ciddi ciddi ağza alıyorsun. Yaşamayı sevmediğini bu kadar belli etmeseydin bari" dedim bozulmuş bir sesle. Aslında üzülmüştüm ama biraz daha düşünürsem ağlayabilirdim.

Dudağının kenarı kıvrılmıştı. "Kızma, tamam"

Gülümsemesine bakarken omuzlarım düştü "Aramız iyi mi?" diye sordum çekinerek. O suçlu ve soğuk hali gitmişti. Anlattığı için rahatlamıştı belki de.

"Neden kötü olsun?" dedi.

"Geçmişte olanlar için seni çok darlıyormuş ve zorluyormuşum gibi hissettim, üzgünüm"

Çatılan kaşları düzeldi "İstemesem konuşmam Ezgi, inan. Ama... ödeşirsek de hiç fena olmaz?"

"Nasıl yani?"

"Yani her şey karşılıklı olsun... Bende seni dinlemek isterim, sen de istersen tabii?"

Göğsümdeki kuş öyle bir kanat çırptı ki o an midem kasıldı. "Ben... zaten sen anlatırken bile çok konuşuyorum. Hem ne anlatacağım ki?"

"Ne anlatmak istersen... Ders bile anlatabilirsin, dinlerim"

Ben başını şişiriyorum diye endişelenirken o daha fazla konuşmamı istiyordu resmen. Bunu gerçekten isteyen ve önemseyen insan sayısı o kadar azdı ki onun da o kişiler arasında olmasına inanamıyordum.

"Sonra pişman olursan ben karışmam ama?" dedim gülerek.

Bakışları kısa bir an gülümsememe inerken "Olmam" diye konuştu içten bir şekilde.

Gülümsemem büyüdü. "Başkasının gördüğünü bilemem ama benim gördüğüm Asaf Barun, çok iyi bir adam" derken buldum kendimi. Baştaki kendini kötülemesine atıfta bulunmuştum.

Bunu anlarken gözlerindeki ışık söndü yavaşça. Ellerine çevirdi sonra bakışlarını yine "Nisha'ya yardım ediyor olmama şahit olduğun ve sana yardım ediyor olduğum için böyle düşünüyor olmalısın ama bunların hepsi, kaymakam olmam da dahil yalnızca kendi vicdanımı rahatlatmak için" Sesindeki tını bunu kendine de ilk defa itiraf ediyormuş gibiydi.

Kendini yanındaki insanların huzurunu bozan biri olarak görmesi beni yine derinden üzerken aynı zamanda çok tanıdık hissettirmişti. Bende kendimi bazen çevremdekilerin başına dert açmak için geldiğimi düşünürdüm. Ne kadar kırıcı bir duygu olduğunu biliyordum.

Hissettiği üzüntüyü göğsümde bu yüzden mi hissediyordum?

"Ben öyle biri olduğunu düşünmüyorum. Eminim ki seni seven insanlar da öyle düşünmüyordur. Önemli olan da bu değil mi zaten?" diye sordum.

Bakışlarını önünde oynadığı ellerinden ayırmadı. "Benim için önemli olan onların huzuru... Bu da benimle mümkün olmuyor maalesef"

Buna öyle inanmıştı ki kim ne söylerse söylesin onu bu düşünceden vazgeçiremezdi sanki. Bu yüzden uzak tutuyordu kendini herkesten. Bu yüzden bu kadar umutsuz konuşuyordu. İçim burkuldu.

"Yanılıyorsun Asaf. Bunu er geç sende anlayacaksın"

"Gerçekten neden bu kadar inanıyorsun bana? Hiç yalan söylediğim geçmedi mi aklından Ezgi? Tek şahit benim sonuçta, belki de suçumu gizlemek için uydurdum tüm bunları?" diye konuştu merakla. İçten içe buna inanmakta güçlük çektiğini anladım.

"Bu zamana kadar bana hep dürüsttün çünkü" derken kafamı eğdim biraz daha. Buruk bir tebessüm ettim gözlerinin içine bakarken. "Üstelik sen küçük bir çocuğa bile yalan söyleyemiyorsun ki... bana nasıl yalan söyleyeceksin?"

Önce Nisha sonra Aamir ve Mahit geldi aklıma... Kahvelerinde küçük Asaf'ın anlaşılmayı bekleyen bakışları vardı sanki. Uzanıp o çocuğa sarılmak ve dizlerimde uyutmak istedim.

“Çok garip geliyor... Öz babam inanmazken bana... senin bana bu kadar güvenmen” dedi kuru bir sesle. Bakışlarını kaçırıp ellerine çevirdi. Dudağının kenarındaki kırık tebessümü fark ettim “Ona olanları anlatmam bile diye düşünmüştüm biliyor musun? Yapmadım dersem babam bilir zaten demiştim. Korkmuştum yine de yalan yok. Daha önceki kavgalarımız yüzünden ve öfkemi bildiğinden ya inanmazsa bana demiştim. Ama tanıyor beni dedim. Yanılmışım... Babam hiç tanımıyormuş beni”

Gözlerim doldu tekrar. Çetan amca belki de öyle düşünmüştü ama pişmandı her şey için. Fenalaştığı o akşam Barun’un onun için söylediklerini tekrar ederken titreyen sesini unutmamıştım. Dokunsam ağlayacak gibiydi koskoca adam.

Yutkunurken boğazımdaki yumruyu göndermeye çalıştım “Bazen büyüklerde hata yapar, Asaf. Hatta en çok büyükler hata yapar biliyor musun? Ve bu çoğu zaman sevdiklerini korumak uğruna olur”

“Kıracaklarını bile bile de yaparlar mı?” diye sordu durgunlaşan sesiyle.

“Yaparlar” dedim üzgünce.

O da farkındaydı babasının pişmanlığının biliyorum. Sebeplerin bir önemi yok diyordu ama ben yüzleşmekten kaçtığını görüyordum. Bir de şu çevresindekilerin huzurunu bozduğu düşüncesi vardı. Bu yüzden de kaçıyordu belki de.

Anlık bir cesaretle uzandım ve oynadığı ellerinin arasına elimi koyarak sargılı elini tuttum. Bakışları bana dönerken hüzünle parlayan kahveleri gözlerime tutundu. Tamamen o vardı gözlerinde şimdi. Hislerini apaçık gösteriyordu. Sargının üzerinden tenini okşarken gözlerindeki o kara bulutların nasıl dağıldığını gördüm. Kirpikleri titredi.

“Ne kadar çok korktuğunu görüyorum, Asaf. Ancak insan korkularıyla yaşamayı da öğrenmek zorunda kalır... Çünkü yaşamak biraz da budur; her şeye rağmen devam etmek”

Yutkundu. Ne demek istediğimi anlamıştı. Korktuğu her şeyle yüzleşmesini istiyordum. Bakışlarını ellerimize indirdi. Ben ise yakınımdaki yüzünden ayırmadım bakışlarımı. Kirpiklerinin gölgesinde, belirgin sus çizgisinde ve kirli sakalında gezindi gözlerim.

“Ben... o kadar cesur biri değilim”

Elini hafifçe sıktığımda bakışları usulca bana döndü. “Öylesin... Sadece biraz cesarete ihtiyacın var” dedim tüm kalbimle.

Öyle uzun baktı ki gözlerimin içine bu defa titreyen benim kalbimdi sanki. Şu kısa ömrümde ilk defa bir adamın gözlerine bu kadar uzun bakıyordum. Çok garipti... çok güzeldi... gözleri.

Onun gözleri de uzaktan koyu gözüküyordu ama aslında kakao renginde parlak bir kahverengiydi. Kendi yansımamı gördüm sonra gözlerinde. Bu onun gözünden kendimi görmek gibiydi... Büyüleyici bir etkiydi kesinlikle.

Gözlerinin anlattıklarına odaklandığımda ise kendi içinde bir çelişki de olduğunu gördüm. Beni anladığını ve bu konuda düşündüğünü görmek bile umut etmemi sağladı. İçim sevinçle ısındı.

"Tuhaf bir kadınsın gerçekten" dedi birden.

"Tuhaf mı?" kaşlarımı bozulmuş gibi yalandan çatarken elimi kendime çektim usulca. Saçımı geriye attım "Paaladır o paala"

Yüzü yumuşadı "Ona da alışmışsın iyice"

"Sayende! İnsan der ki harikasın, bir tanesin! Ama yok anca paala paala" diye söylendim.

Dudakları kıvrılırken derin bakışları yüzümde geziniyordu "Bence şu an işine geleni anlıyor gibisin? Sana güzel olduğunu da söylemiştim, tatlı olduğunu da..."

Bu kadar açık olmasını beklemediğimden kalakaldım bir an. Yanaklarım ısındı "Geç oldu sanki ha, uyuyalım artık değil mi?" derken yerimden ayaklandım.

Bileğimden tuttu birden. Ona baktım utana sıkıla "Küstün mü? Ciddi değildim, sadece uğraşıyorum" diye konuştu hızla.

Bir çocuk gibiydi şu an yüz ifadesi. Çok tatlıydı. Gülmek istedim ama tuttum kendimi. "Küsmedim" diyerek yavaşça geri yerime oturdum. Elini kendine çekerken ona bakıyordum. "Güzel ve tatlı olduğumu söylerken de mi ciddi değildin?"

"Hayır, onda ciddiydim... Hem ben söylemesem bile sen bu gerçekle her aynaya baktığında karşılaşıyor olmalısın"

Netliği karşısında nutkum tutulurken bakakaldım yine bir an. Bakışlarımı kaçırırken dudaklarımda tutmaya çalıştığım bir sırıtma vardı. "Yani benim görmem farklı, başkasının görmesi farklıdır..."

"Haklısın"

"Sen aynaya her baktığında bunun farkında mısın peki? Bence fark etmelisin" derken buldum kendimi. Ne? Ne diyorsun Ezgi?

"Güzel olduğumu mu?" diyen onun sesi ise keyifli geliyordu.

Salaktım valla. Dudaklarımı dişledim. Buradan geri dönüş yok kızım! "Hmm hm"

"Değildim... Açıkçası ilk güzel olduğumu söyleyen kişi sen olabilirsin"

Ona döndü bakışlarım. Bana bakıyor olduğu için göz göze geldik. Gerçekten ciddi gözüküyordu. Yani normaldi bunu ilk duyması. Genelde erkeklere yakışıklı denirdi güzel değil. Tüh yazık etmişlerdi söylemeyerek gerçekten. Bence güzeldi de. Gözlerine baksalar yeterdi hem.

Ay ne diyorum ben?!

"Kalkalım istersen? Sende uykundan olma daha fazla" dediğinde sanki o uyumayacakmış gibi konuşuyordu hep. Sabaha kadar çalışacaktı belki de yine.

Kafamı sallayıp yerimden ayaklandım ve sehpadaki dağıttığım çantayı toplamaya başladım. O da bana yardım etti.

Çantayı yerine koyup önümde durduğunda "Yarın sabah kaymakamlıkta bir işim yok, evde olacağım. Bu yüzden babanlarla görüntülü konuşma işini yapabiliriz diye düşünüyorum?" diye konuştu.

Gözlerim heyecanla büyüdü "Gerçekten mi?"

Kafasını eğdi hafifçe tebessüm ederken "Gerçekten"

"Keşke bunu şimdi söylemeseydin, şimdi ben nasıl uyuyacağım heyecandan" dedim sitemle.

"Paala"

Güldüm "Sensin paala"

Kafasını iki yana salladı. Bir elini cebine koyarken "Babamla da konuştum. O da onlarla konuşmak istiyormuş zaten. Yarın sabah bir toplantısı varmış. Ondan sonra gelecek. Sende istersen Aisha'ya söylersin, katılmak isterse o da gelir" diye konuştu.

Çetan amcayla ne ara konuşmuştu bilmiyordum. Belki de restorandan ayrıldıktan sonraydı... Bu sebepten onunla konuşmuştu. İçim sıkıldı onu zorlamış gibi hissettiğimden.

"Ben üzgünüm Asaf, seni böyle zor bir durumda bıraktığım için"

Kaşları hafifçe çatılırken "Bunu dert etme demiştim, hallederim sorun yok" diye konuştu hoşnutsuz bir sesle. Ona inanmak istedim.

İçim ısınırken kalbim sevinçle vurdu yine göğsüme. Ve o an tutamayacağımı anladım kendimi. Etrafa kısa bir bakış attım hızla birileri var mı diye. Yalnız olduğumuzdan emin olunca bir cesaretle kapattım aramızdaki mesafeyi ve parmak uçlarımda kalkıp kollarımı boynuna sardım. Omuzları gerildi yine ama ilki kadar uzun sürmedi şaşkınlığı. Ellerini sırtımda hissettim sonra.

"Teşekkür ederim" dedim yanağımı omzuna yaslarken. Ellerinin aksine kolları sıcacıktı. Yoğunlaşan hoş kokusunu soludum. O anca güven veren bir dağ olabilirdi daha azı değil. "Sen huzur bozan değilsin Asaf. Bunu senin kalbini gören birinin söylemesi mümkün değil. Onlara kulak asıp kendini kendi gözünde değersizleştirme lütfen, inan bana hiçbir şey buna değmez çünkü"

Ellerinin baskısı artarken sıcak nefesini saçlarımda hissettim. "Teşekkür ederim" dediğini duydum boğuk gelen sesiyle. Gülümsedim.

Ona sarılmak çok güzel bir histi... Sanki bunu dışımdan söylemişim gibi utanırken kendimi geri çektim. Ayaklarımın üzerine geri indiğimde o da kollarını gevşetti. Dudaklarımdaki gülümsemeyi bozmadan bir adım geri çekildim. Kızardığımdan emindim ama gözlerimi çekemedim derin kahvelerinden.

Birden önümün kararmasıyla gözlerini kaybettim. “Asaf!” Kalbim korkuyla hızlanırken refleksle öne atılıp elimi uzattım.

"Buradayım Ezgi, sakin ol birkaç saniye sonra yanacak meşaleler"

Gece yarısı olmuştu. Ben bunu tamamen unutmuştum. Kolunu buldum karanlıkta ve tuttum. Onun elini hissettim o elimin üzerinde sonra. Diğer elim göğsüme giderken sakin kalmaya çalıştım. Asaf buradaydı. Bir şey yoktu. Meşaleler tek tek yanmaya başladı.

Onu ve üzerimdeki gözlerini seçti gözlerim. Rahat bir nefes bıraktım. Bu ne kadar dip dibe durduğumuzu fark edene kadar sürdü. Koala gibi yapışmıştım çünkü koluna adamın.

Başını eğmişti yüzüme doğru "İyi misin?" diye sordu.

"İyiyim... Unutmuşum, birden kararınca etraf ondan korktum" Kafasını sallarken elini çekti usulca. Bende elimi çekerken bir adım geri çıktım.

"Haydi gel gidelim" diyerek kafasıyla işaret verdi. Yönlendirmesine uyup merdivenlere doğru ilerledim.

Bir adım arkamdan beni takip etti. Üçüncü kata geldiğimizde ona dönmüştüm ki o da bana doğru geldiğinden göğsüne tosladım.

Elimle başımı tutarken "Nereye geliyorsun?" diye konuştum.

"Odanın kapısına kadar eşlik edecektim" dedi açıklama yapan şapşal sesiyle. Korktuğum için bunu istediğini anlamam içimin ısınmasına sebep oldu yine.

Tebessüm ederken "Sağ ol, gidebilirim kendim" diye konuştum.

"Pekâlâ"

"İyi geceler o halde"

Başını eğdi "İyi geceler"

Arkamı dönüp koridora girdim ve Aisha'nın odasına ilerledim. Bakışlarını sırtımda hissetsem de dönüp bakmadım. Neden gitmiyordu o da? Gidebilirim demiştim.

Odanın kapısını açmadan ona baktım dayanamayarak. Hala onu bıraktığım yerde duruyordu. Yüzünde hiçbir ifade okunmadı loş ışıktan. Ben gülümsedim ama. Sonrasında içeri girdim.

Aisha onu bıraktığım gibi hala yatağında uyuyordu. Onu uyandırmamaya dikkat ederek ışığı kapattım ve yatağa ilerledim. Ona heyecandan uyuyamam demiştim ama öğrendiklerim ve onun kalp kırıklığı heyecanıma gölge düşürmüştü. Abajurdan yayılan ışığa bakarken iç geçirdim. Ona söylediklerimden ve sarılmamdan sonra daha iyi hissediyor olmasını diledim. Acıyan gözlerimi kapattım ve uykunun beni içine çekmesini bekledim.

 

 

*********

Düşme hissiyle korkuyla gözlerimi araladığımda refleksle üzerimdeki örtüye sarıldım. Sesli bir nefes bırakırken odayı esir alan güneş ışınlarını fark ettim. Aisha uyanmış ve perdeleri aralamıştı. Yatakta doğrulduğumda elimi hala hızla atan kalbimin üzerine koydum. Uçağımın düştüğü o anı görmüştüm. Paraşütüm açılmamıştı ve hızla gökyüzünden düşüyordum.

Yerimde titredim tekrar. "Rüyaydı. Sadece rüya"

Sabah namazına kalktığımda sıcaklamış ve üzerimdeki pijamayı çıkarıp öyle yatmıştım. Ayaklarımı yataktan sarkıtırken saçlarımı karıştırıp ensemi havalandırdım.

Bu sırada açık olduğunu yeni fark ettiğim banyo kapısından Aisha'nın kısık sesi geliyordu. Sanırım Hintçe bir şarkı söylüyordu. Yatak örtüsünü düzeltip onun yanına gittim.

Duş almış ve saçlarıyla uğraşıyordu. Beni fark edince şarkısına ara verip "Günaydın Geeta" dedi gülümseyerek.

"Günaydın" dedim aynı şekilde karşılık verirken.

Şaşkındım aslında. Dün akşam yaşananlardan sonra ruh hali kötü olur sanmıştım. Belki de hala üzgündü ama bana yansıtmak istemiyordu.

Yine de sormadan edemedim "İyi misin Aisha?"

Saçlarındaki elleri anlık duraksadı. Bakışları ise zemindeydi "İyiyim merak etme" Sonra inanmamı ister gibi gözlerime bakıp gülümsedi. Buruktu yeşilleri ama daha fazla üstelemedim. Başımı eğdim hafifçe.

Kenara çekilip havluyla saçlarını başında sabitlerken odasına geçti. Bende yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladım. "Bugün işe gitmiyor musun?" dedim geri odaya girerken. Hem saat dokuzu geçiyordu hem de hala üzerinde pijamaları vardı.

Dolabını karıştırmaya başlamıştı. "Hayır, bugün gitmeyeceğim"

Aklıma babamlarla yapacağımız konuşma gelince "Bugün bizimkilerle görüntülü konuşacağız. Hatta Çetan amca da olacak... Sen de katılmak ister misin? Barun istersen senin de katılabileceğini söylemişti"

Bana dönerken "Nasıl yani? Abim konuşmak için bizi de mi çağırdı?" diye konuştu şaşkınlıkla.

"Tam olarak öyle sayılmaz... Babam istedi sizinle konuşmak bu yüzden o da ayarladı" dedim utana sıkıla.

Yüzü düşerken "Anladım... yine zorunda kaldı yani" diye konuştu. Kalbim acırken başımı yana doğru eğdim hafifçe.

Bakışlarını tekrar yüzüme çıkardığında tebessüm etmeye çalıştı. "Bende katılırım tabii ki. Çok sevinirim hatta"

"Teşekkür ederim" dedim minnetle.

Kendimi kötü hissetmemeye çalıştım. Benim amacım da buydu zaten. Onları bir araya getirmeliydim ki aralarını iyi yapabileyim. Aklıma Kumar ile konuştukları geldi. Ona söylemeli miydim?

Kafasını eğdi tebessüm ederek. "Kaymakamlıkta mı konuşacağız?"

"Hayır, evde dedi"

Kaşları hafifçe çatılırken "O zaman biz kahvaltı edene kadar döner abim herhalde" diye konuştu düşünceli bir sesle.

Kaş çatma sırası bana geçmişti. "Barun evde değil mi?"

"Yok. Aastha yengeme yardım etmek için aşağı inmiştim. Yengem sabah yedi gibi çıktığını söyledi evden. Bende evde ben varım diye seni götürmediğini düşünmüştüm" diye açıkladı.

Hani işi yoktu bugün? Dosya hakkında bir gelişme mi olmuştu acaba? Yoksa Kumar ile ilgili mi bir şey olmuştu?

"Hadi biz giyinip kahvaltımızı edelim" diye konuşan Aisha ile düşüncelerimden sıyrılıp onun gibi harekete geçtim.

O, açık pembe renginde sarisini giyerken ben koyu mavi bir kot pantolon ve bebe mavisi, yarım kol ve omuz detaylı bir üst giymiştim. Fularımı ise pantolonumun bel kısmına bağlamıştım. Aisha günlük makyajını yaparken bende saçlarımı tarayıp tek örgü şeklinde örmüştüm.

Ardından o saçıyla uğraşmış ben masaya oturmuştum. Yüzüme biraz renk kattım ki babamlar tenimin solgunluğunu görüp daha kötü hissetmesinler...

Parfümümü sıkarken "Neden bana evde ayakkabı giymediğinizi söylemedin? Ev sandaletleri giyiyormuşsunuz" diye söylendim aklıma gelen şeyle.

"Sorun değil çünkü. Misafirsin ayrıca sen, nasıl rahat ediyorsan öyle olmanı istedim. Her sabah temizleniyor zaten ev merak etme" diye konuştu küpelerini takarken.

"Olsun, sen yine de varsa fazla sandalet bana da ver" dedim.

Sonra Kalindi Hanım tabii ki kızardı evimin kurallarına uymuyorsunuz diye... Kahvaltıda onun da olabileceğini düşünüp gerildim istemsizce. Barun da yoktu. Bir şey demezdi umarım.

Aisha bana da evde giydiklerinden düz taban bir sandalet verirken onları giyip odadan çıktık. Merdivenlere yönelirken bakışlarım onun odasına kaydı. Gelmiş miydi acaba? İyi miydi merak ediyordum?

Ben... neden onu merak ediyordum ya? Kocaman adam, bakardı başının çaresine. Bana neydi?

Kaşlarımı çatıp önüme dönerken merdivenleri indik. Tahmin ettiğim gibi Kalindi Hanım masadaki yerindeydi. Sağında Ragini Hanım ve Akash vardı. Akash, nöbetten dönmüş olmalıydı. Üzerinde takım elbisesi vardı. Onların sırtı bize dönük olduğundan henüz bizi görmemişlerdi.

Diğer tarafta ise İndu Hanım, Amrita Hanım ve Saras abi vardı. Saras abi bize gülümserken başını eğmişti. Çetan amca ve Barat Bey çoktan işe gitmiş olmalıydı. King ve Nalini de yoktu. Nalini okuldaydı belki de. King ise Saras abi henüz işe gitmediğine göre o da hala uyuyor olabilirdi. Gözlerim masanın diğer ucundaki çocuklar ile kesişti.

İkimize de bakarak "Günaydın" diye şakıdılar.

Böylelikle herkesin bakışı bize dönmüştü. Gergince gülümsedim. Aisha ile onlara karşılık verirken Akash'ın sağında durduk. O gergin hava hala ortamdayken muhtemelen her şeyden habersiz Akash da bize günaydın dedi. Kafamı eğdim gülümseyerek.

Kalindi Hanım'ın bakışlarını üzerimde hissediyordum. İçimde odaya geri gitme isteği ağır bastı yine. Aisha sandalyesini geri çekerken ben hareket edemedim bu yüzden. Aisha bana baktığında bir şey yokmuş gibi kafasıyla sandalyemi işaret etti.

Bu sırada hole giren Barun'u fark ettim. Bir eli siyah pantolonun cebindeyken diğeri sol elinde küçük, üzerinde sarı marka amblemi olan siyah bir poşet çanta vardı. Gömlek yerine yine polo yaka bir tişört giymişti. Bu defa beyazdı tişörtü ve bedenini sarmış geniş omuzlarını ortaya çıkarmıştı. Bakışları önündeyken düşünceli gözüküyordu her zamanki gibi.

Sanki bakışlarımı hissetmiş gibi başını kaldırıp doğrudan benimle göz göze geldi. Bu aniden karnımda bir yumruk etkisine sebep oldu. Aisha bakışlarımı takip ederken Barun'unda anlık gözleri ona değdi. Ardından masaya bakıp tekrar bana baktı ve yanımıza ilerlemeye başladı.

Her bir adımında karnımda o etkinin büyüdüğünü hissettim. Ne oluyordu? Neden heyecanlanmıştım?

Yaklaştıkça gözlerindeki sıkıntıyı fark ettim. Bir şey canını sıkmış gibiydi. Bakışlarım sol eline indi. Sardığım sargı hala elindeydi. Söz vermişti zaten. Tekrar gözlerine baktığımda tam karşımdaydı.

Gülümsedim "Günaydın"

"Günaydın" dedi sıcak bir sesle. Bu sırada Manu ve Mina da ona muhtemelen günaydın dediler. Yüzü iyice yumuşarken onlara da karşılık verdi.

Aisha'ya baktığımda onun bakışlarının Barun'un elindeki sargıda olduğunu gördüm. Sormak istedi muhtemelen ama hiçbir şey diyemedi. Barun bu sırada ona bakan babaannesine başıyla selam vermişti.

Kalindi Hanım bir şeyler söylerken eliyle masayı gösterdi. Sanırım kahvaltı et diyordu ona da. Sol kolumla oynarken dün yaşananları düşünmemeye çalıştım. Araları eskisi gibiydi ama bariz bir soğukluk ve meydan okuma havası vardı hala. Bir şey yapmak istedim bunun için.

Barun tekrar bana baktığında "Kahvaltını et sonra çalışma odama gelirsin, seninle konuşmamız gerekiyor" diye konuştu. Anlaşılan bize katılmayacaktı.

"Bir sorun mu var?" Yüzüm düşmüştü istemsizce. Sanırım o olsa daha rahat ederdim.

"Hayır. Ailen açısından da her şey yolunda merak etme. Abini arayıp haber verdim bugün konuşabiliriz diye. O da gereken ayarlamaları yapıp haber verecek bana"

Kafamı salladım onu onaylarken. İçim kıpır kıpır oldu onları göreceğimi hatırlayınca.

Bir adım geri çıktığında "Barun" diyen Aastha ablanın sesiyle durup ona baktı. Elinde bir servis tabağı vardı. "Öneri verip kaçmak yok demiştim. Sende sofraya haydi"

"Ne önerisi?" dedim gülümsemesine karşılık verirken. Tabağı masaya bıraktığında içindekinin patates kızartması olduğunu gördüm.

"Senin için ne hazırlasam diye düşünüyordum. Çetan amca olmayınca Barun'a sordum. O da bunun için gelmiş yanıma zaten sabah" derken gülüyordu.

Onlar tarafından böyle düşünülmek içimi ısıttı. Teşekkür ettim ikisine de. Bende çağırmak istedim Barun'u bu sebepten ama burada yemek yemenin onu rahatsız ettiğini bildiğimden yapmadım. Belki de dışarıda yemişti çoktan bir şeyler.

Aisha da benim için Aastha ablaya teşekkür ederken yerine oturdu sessizce. Barun'un gitmesini bekledim ama o diğer tarafa yönelip masayı dolandı. Çocukların arkasından geçerken Manu'nun saçlarına dokundu. Bizimle kalacağını anlayınca içimdeki sıkıntı yok olup gitti o an. Bende Aisha'nın yanındaki yerime otururken o da poşetini boş sandalyeye bırakıp karşımdaki yerini aldı.

Aastha abla istediği için mi kalmıştı yoksa anlamış mıydı gerginliğimi bilmiyordum. Önündeki tepsisini düz çevirirken ekmekleri olan Paratha'dan aldı bir tane. Onu izlemeyi bırakıp bende doldurmaya başladım tepsimi. Bir çalışan gelip bana Masala Çayı bırakırken ona da kupada kahve bırakmıştı. Diğerleri yemekten sonra içiyordu anlaşılan. Bunu da Barun'un isteyip istemediğini merak ettim.

Masada Saras abi ve Akash bir şeyler konuşuyorlardı yalnızca. Aastha abla çocuklarla ilgilenirken bende bir yandan onunla sohbet ettim.

"Çocuklar geç kalmadı mı okula?"

"Öğretmenimiz hastaymış. Bugün evdeyiz anlayacağın" diye yanıtladı beni Aastha abla. Üzerlerinde üniformaları da bu yüzden yoktu anlaşılan.

"Çok sıkıcı bir gün olacak" dedi Manu huysuz bir sesle. Okulu sevdiğini görmek gülümsetti beni.

Mina bakışlarını bana çevirirken "Sen bizimle oynar mısın Geetacım?" diye konuştu. King gibi o da ismime ‘-cım’ eki getirmesi dikkatimden kaçmamıştı. Gülümsedim.

Aastha ablanın kaşlarını çattığını gördüğümde ondan önce davrandım "Bende evdeyim bugün. Boş olduğumda gelirim yanınıza o zaman?"

İkisinin yüzü de aydınlanırken kafalarını sallayıp onayladılar beni. Ardından kendi aralarında Hintçe konuşarak bir tartışmaya girdiler. Muhtemelen ne oynayacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Aastha abla onlara bakarken kafasını iki yana salladı.

Kalindi Hanım konuştu bu esnada. Barun dediğinden onunla konuştuğunu anladım. Aastha ablanın sesi araya girerken çocukları gönderdiğini gördüm. Ortam gerilmiş ve herkes onlara bakmaya başlamıştı. Barun ona bakarken tek kaşını kaldırdı ve ona yanıt verdi.

Aisha'ya yaklaşırken "Aisha, ne oluyor?" diye fısıldadım. Aisha yanıt vermeden Kalindi Hanım'ın bakışları bana dönünce yerimde doğruldum. Barun ona ne söylediyse hoşnutsuzluğu iki kat artmıştı.

Kollarını kaldırdı birden "Dün yaşananlar için üzgünüm, öfkeden gözüm dönmüştü. Ne yaptığımı bilmiyordum çok" diye konuştu işaret diliyle.

Şaşkınlıkla gözlerim büyürken Barun'a baktım. Gerçekten doğru mu görmüştüm? Bir nevi benden özür diliyordu?

Şaşkınlığımı üzerimden atmak zor olsa da kafamı iki yana salladım "Sorun değil Kalindi Hanım, buna gerek yok. Bende çok üzgünüm dün yaşananlar için" dedim.

Kayıtsız ifadesi sürse de kafasını eğdi yalnızca. Barun aramız iyi demişti ama bariz bir soğukluk vardı işte. Bu içimdeki korkuyu alevlendirdi. Hazır konu açılmışken tekrar konuşmaya karar verdim bu yüzden "Ben başka bir şeyi merak ediyorum Kalindi Hanım"

Kaşları hafifçe çatılırken "Nedir?" diye sordu.

Gözlerimi sert bakan kahvelerinden ayırmadım "Benden neden hoşlanmıyorsunuz? Sizi rahatsız edecek bir şey mi yaptım?" diye sordum açıkça.

Yüz ifadesi iyice sertleşti. "Torunumun mesleğini riske atman ve adımıza gelecek lekeden endişelenmem yeterli değil mi?"

Dudaklarımı birbirine bastırdım üzgünce. Barun uyarı içeren sesiyle konuştuğunda ona bakmadı. Bende kesmedim bakışlarımızı ve kollarımı kaldırdım tekrar "Benim elimde olan bir şey olsa böyle olsun istemezdim gerçekten... Ben kurallarınıza uymaya hazırım ama. Sizin izniniz olmadan Vasant dedenin yanına da girmeyeceğim bundan sonra zaten"

Şaşırma sırası Kalindi Hanım'dayken benden böyle bir adım beklemediği kesindi. Sanırım masada şu an işaret dilini yalnızca İndu Hanım ve Aisha anlıyordu çünkü diğer şaşıranlarda onlardı. Aisha'nın koluma dokunduğunu hissettim ama bakmadım.

Kalindi Hanım bakışlarını Barun'a çevirdiğinde bende Barun’un bakışlarını üzerimde hissediyordum ama korkumdan hemen bakamadım gözlerine.

Bakarsam vazgeçebilirdim bu yüzden konuşmaya devam ettim. "Bende köklü bir ailede büyüdüm. Laf söz olur diye endişe duymanız yabancı gelmiyor yani bana. Anlıyorum sizi. Bu yüzden bana istediklerinizi söylerseniz ben size uymaya çalışırım"

"Beni anlamana sevindim. Çünkü doğru olan buydu" Kısa sürse de yüzünde ilk defa bana bakarken memnun bir ifade oluştu. "Bilmen gereken ev içi kurallarını sana Aisha anlatır-"

Barun'un araya girip Hintçe konuşmasıyla devam etmeyip ona baktı. Barun'un sesi ise beklediğim gibi öfkeli geliyordu. Kalp atışlarım hızlandı. Kalindi Hanım ona düz bir sesle cevap verirken bakışlarımı usulca Barun'a çevirdim.

O da bana baktığında kahvelerindeki hoşnutsuzluk barizdi. Hatta kızmıştı bana. Kalbim üzüntüyle kasıldı. Haklıydı çünkü. O, dün bunun için diklenmişti babaannesine ama ben şimdi her şeyi boşa çıkarmıştım.

Ancak doğru olan buydu... Ailesini bir yerden onarmaya çalışırken bir yerden koparamazdım. Ne kadar belli etmese de onlara değer veriyordu çünkü. Dün halletmiş olsa bile ben burada kaldığım süre boyunca bu durum sürekli sorun olacaktı. Buna gerek yoktu. O benim için fedakarlıklar yapıyordu bende onun için yapabilirdim.

Kalindi Hanım'ın soğukkanlı ifadesi bozulmazken kollarını kaldırıp "O bundan rahatsız değilken sen neden itiraz edip hala bana karşı çıkıyorsun?" diye sordu Barun'a.

Benim de konuşmada kalmamı istediğinden işaret dili kullanıyordu. Barun’un hala karşı çıktığını da anladım böylelikle.

Ona bakarken "Barun" diye seslendim bana bakması için.

Yapmadı... Öfkeyle yerinden kalkarken poşetini aldı ve merdivenlere ilerlemeye başladı. Korkuyla kalbim hızlanırken sandalyemden kalktım bende.

Aisha elimi tuttu bu defa. "Geeta, gitme. Öfkeli şu an konuşmaz seninle"

Beni korkutan da buydu. Şimdi konuşmazsa bir daha konuşmazdı belki de benimle... Kafamı iki yana salladım ve elimi çektim "Gitmem gerek"

Bana bakan Kalindi Hanım'a başımı eğdim hafifçe. Ardından merdivenlere adımladım hızla. Merdivenleri çoktan yarıladığını gördüğümde odasına gidiyor olduğunu anladım. Yetişemeyecek olmanın korkusuyla ikişer ikişer çıktım basamakları.

Çalışma odasına ilerlediğini gördüğümde aramızdaki mesafe azalmıştı. "Barun" dedim nefes nefese.

Dönüp bakmaması ayrı kalbimi kırarken pes etmeyip peşinden gittim. Odaya girip kapıyı kapatacağını sandım ama kapatmadı. İçeriye girip ben kapattım kapıyı. Hiçbir şey demedi burada olmama.

Poşetini masaya bıraktıktan sonra yüzünü gökyüzünü odasına alan camlara çevirdi. Ona doğru adımlarken kendime soluklanmak için birkaç dakika verdim bende. O ise eliyle yüzünü kapatırken sakinleşmeye çalışıyor gibiydi.

"Barun…"

Elini indirirken istediğim gibi bana döndü. Bununla birlikte sıcak bir meltem esti sanki korkudan üşüyen kalbime. Keskin kahveleri gözlerime baktığında içim titredi "Ne yapmaya çalışıyorsun, Geeta?" dedi uzak sesiyle.

Şaşkınlıkla bocaladım bir an. Bana ilk defa yalnızken sahte ismimi kullandığını fark ettim. Gerçekten uzaklaşıyor olduğunu hissettim benden bu yüzden. Bu... beni neden bu kadar korkutuyordu?

Geri adım atmadım yine de. Anlardı o beni. Hep anlamıştı...

"Doğru olan bu gerçekten Barun...Benim için sorun olmadığına karar verdim. Yapabilirim"

"Yani ben dün boş yere buna karşı çıkıp tartıştım onlarla öyle mi? Ben zorla da olsa onları ikna etmiş ve senin yalnızca benim sorumluluğumda olduğunu söylemiştim... Ama sen az önce ezip geçtin tüm bu çabamı"

Kafamı iki yana salladım telaşla "Hayır, Barun öyle değil lütfen" gözlerim doldu. Onunla tartışmak neden bu kadar kırıcıydı? "Sen de biliyorsun dün çözmüş olsan bile başka bir şey olacak ve bu olay yine patlak verecek... Aranız açılacak. Babaannenin istediğini yaptırmadan durmayacağını sen söylemiştin"

Bakışlarını kaçırırken kabullenmek istemiyormuş gibi kafasını iki yana salladı. Sesli bir nefes bıraktı ve gözlerime baktı tekrar "Gerçekler umurumda değil, bunu yapmak zorunda değilsin" dedi yumuşayan sesiyle.

Kalbim umutla attı bu defa. 'Biliyorum' dercesine baktım gözlerinin içine. “Benim için sorun yok diyorum neden bu kadar rahatsız ediyor bu durum seni?”

“Çünkü istemediğin bir şeye zorunda bırakılmanın nasıl bir yük olduğunu biliyorum... Desai kuralları yalnızca itibar ve mevki üzerinedir. Duyguların ve isteklerin bir önemi yok onlar için. Onları seviyor ve saygı duyuyor olmam bu saçmalığı onayladığım anlamına gelmiyor” diye konuştu tane tane. Başı hafifçe sola eğilirken gözlerini kapatıp iç geçirdi “Senin de sırf burada kalmak zorundasın diye böyle bir yükü taşımanı istemiyorum”

Yutkundum. Bahsettiği şeyi anlıyordum. Bu durum evde yaşayanların hayatına müdahale etmekti basbayağı. ‘Onlarla görüşme’ ‘Bunları giyme’ ‘Oraya gitme’ gibi basit görünse de aslında ciddi baskı oluşturan kurallardı.

Onu neye zorunda bırakmışlardı da yük olmuştu ona böyle? Öyle ki benim de aynı şeyleri hissetmemden korkuyordu... Kalbim o sıcak hisle titredi.

“Kararından vazgeçeceksin değil mi?” diyen sesi ile koptum düşüncelerimden.

Onu üzmek isteyeceğim son şey bile değildi ama geri adım da atamazdım yoksa bunun sonuçları onu daha çok üzebilirdi.

"Özür dilerim" dedim suçlulukla. Vazgeçmeyeceğimi anladığında ensesini ovdu uyuşmuş gibi "Bir sorun çıkarsa ben yine sana geleceğim zaten... sözümü unutmadım"

Onun içini rahatlatma çabam da pek işe yaramış gibi durmadı. Ama itiraz da etmedi. Hala sana gelmemi istiyorsun Asaf Barun değil mi?

"İstediğin gibi olsun" dedi o garip sessizliği bozarak. Kahveleri nemli harelerim ile buluştu. Kararlılık akıyordu bakışlarından "Ama zorlandığını gördüğüm ilk an buna bir son veririm ve daha büyük bir sorun çıkar ortaya haberin olsun"

"Öyle deme lütfen" dedim üzgünce.

Sanki gözlerime uzun baksa vazgeçecekmiş gibi bakışları yüzümde dolandı "Öyle... son sözüm bu"

Buna izin vermeyecektim. Daha büyük bir sorun çıkmayacaktı. Yapabilirdim. "Peki" dedim kabullenerek.

Kafasını eğdi o da öylece. Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Aramız iyi... değil mi?" diye sordum.

Bir şey arar gibi gözlerime baktı bir süre. Dudağının kenarı hafifçe kıvrılırken "İyi" dedi sevdiğim sıcak ses tonuyla. Omuzlarım gevşediğinde kendimi kastığımı yeni fark ediyordum.

"O halde..." derken iki adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım ve bir sille indirdim koluna. Kaşları şaşkınlıkla havalanıp bir bana bir elime baktı. İşaret parmağımı ona doğru sallarken yüzüne bakmak için kafamı kaldırdım "Bir daha sana seslenmeme rağmen bana sırtını dönüp gidersen çok kötü olur"

İfadesi eski haline dönerken ademelması hareket etmişti "Öfkeliydim bu yüzden istemeden seni kırmaktan... korktum"

Öfkeli ifadem dağıldı anında. Midemdeki o düğüm kendini belli etti yine. Yutkundum. "Yine de dönme bana sırtını... bu daha çok kırdı kalbimi" dedim bende itiraf ederek.

Kirpikleri titredi sanki. “Özür dilerim” dedi gerçekten üzgün bir sesle.

Gülümsedim usulca. Her şeyi çözmemiz içimin biraz daha hafiflemesine sebep olmuştu. Onun da ifadesi yumuşasa da gözlerindeki o sıkıntı gitmemiş gibiydi. Bunu soracağım sırada o benden önce davranıp konuştu.

"Madem geldin emanetini vereyim sana"

Kaşlarım hafifçe çatıldı "Ne emaneti?"

Masasının yanına ilerledi ve üzerindeki poşeti aldı. Ardından tekrar önüme gelip bana uzattı. Meraklı bakışlarla poşetin içindeki siyah kadife kutuyu çıkardım. Kutunun kapağını araladığımda Yiğit abimin aldığı bilekliğim ile karşılaştım. Nefesimi tuttum bir an. Ona verdiğim tamamen çıkmıştı aklımdan. Gözlerim doldu anında.

"Tamir edeceğime söz vermiştim... Yeni bir çiçek eklettim ancak renkli olabileceği hiç aklıma gelmedi. Bu yüzden kendim seçtim rengini ama beğenmezsen değiştirebiliriz" diye açıkladı tane tane.

Kırılıp kaybolan çiçeği renkli değildi gümüştü aslında. Boşuna dert etmişti. Yeni çiçeğime baktığımda mavi olduğunu gördüm. İnce düşüncesi ve bu kadar özenmesi içimi tarif edemediğim sıcak bir hisle kapladı.

"Çok güzel olmuş... çok beğendim. Bu çok kıymetliydi benim için Asaf, ne kadar teşekkür etsem az" diye konuşabildim en sonunda.

Dudaklarının kenarında beliren çizgileri gösterdiği içten bir gülümseme sundu bana. Beğenmeme gerçekten mutlu olmuş gibiydi o da. Bilekliği elime alırken kutuyu sağımda kalan masaya bıraktım. Sağ bileğime geçirdim usulca ve kolumda duruşuna baktım.

Her şey uçaktan paraşütle atlamak zorunda kaldığım andan itibaren başlamıştı. Öleceğimi sanmıştım... Ancak beni asıl öldürecek olanın sevdiklerimin canıyla sınanmam olacağını bilmiyordum. Dünyam başıma yıkılıyormuş gibi hissetmiştim ilk defa.

Rüyamda düştüğüm çukur ve içinde çıkmak için verdiğim çırpınışlarım geldi aklıma. Sonra onu takip etmemi söyleyen o adamı hatırladım. Yüzünü hiçbir zaman görmemiştim. Yalnızca babam olmadığından emindim. Bakışlarım karşımdaki adama döndü. O adam Asaf Barun olabilir miydi? Burada bana yolumu gösteren ondan başka adam kim vardı ki zaten? Yoluma ışık olan...

Tekrar kolumdaki bilekliğime baktım. Sağ gözümden bir yaş yuvarlandı yanağıma. Onu kurularken gülümsedim. "Her şey yoluna giriyor değil mi? Bazen bu yaşadıklarımın rüya olduğunu kaymakamlıkta babamın kalbinin... durduğu anda olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden uyanırken korkuyla aralıyorum hala gözlerimi ya da kâbus görüyorum. Bunlar da geçecek değil mi?”

"Kolay şeyler değildi yaşadıkların ama hepsi geride kaldı, Ezgi. Bunlar da eminim zamanla geçecektir"

Babama sarılsam hepsi geçerdi aslında...

Ona baktım dolu gözlerimle “Teşekkür ederim... Sayende hem benim hem ailemin içi daha rahat. Aisha olmasa beni sana getirmese ne olurdu düşünmek bile istemiyorum. Sana ve ona hep minnettar kalacağım bu yüzden”

Ne diyeceğini bilemez gibi hafifçe başını eğdi yalnızca. Elimi yanıma indirsem de diğer elimle bilekliğimi okşamayı bırakamadım. "Sen bunun için mi dışarı çıkmıştın sabah?" diye sordum.

"Evet" Cevabı hoşuma gitse de gözlerini kaçırması bir şey saklıyormuş hissi uyandırdı içimde

"Başka bir şey mi oldu? Bir sorun mu var?"

Çenesini kaşırken söyleyip söylememekte kararsız kalmış gibiydi. Bu söyleyeceğinin iyi bir şey olmadığını gösteriyordu. Meraklı bakışlarıma daha fazla kayıtsız kalamayıp bana baktı. Kahvelerine sıkıntı çökmüştü yine.

"Önemli bir sorun değil, dert etmeyeceksen söyleyeceğim?"

"Ne oldu?"

İç geçirdi "Pakistan polisi sizin uçağın olayını araştırırken uçakta üç kişinin bulunduğunu öğrenmiş. Henüz pilotlar sorgulanamadığı ve kaza Hindistan'ın sınırına yakın olduğu için dosya şüpheli olarak ele alınmış. Üçüncü kişiyi arıyorlar... yani seni. Bizimle de iletişime geçmişler dün"

Kalbim korkuyla göğsüme vururken "Ne olmuş peki? Öğrenmişler mi senin yanında olduğumu?" diye sordum telaşla. Her şey yoluna giriyor derken erken konuşmuştum sanırım.

"Kimliğini bilmiyorlar ki seni bulsunlar burada. Ayrıca bulsalar bile korkmana gerek yok. Sen suçlu değilsin. Ne olduğunu anlattığında pilotlar da uyanıp bunu doğruladığında ortada bir tehlike kalmayacak" diye açıkladı yatıştıran bir sesle.

"Sen nereden öğrendin peki bunları?"

Onun canını sıkanın aslında bu olduğunu gördüm. "Vali aradı... Son zamanlarda bu olayla ilgili dikkatimi çeken bir şey olup olmadığını sordu... Bende bunu ilk defa ondan duyduğumu söyleyip geçiştirdim"

Bir nevi doğruyu söylemişti. Olayın bu raddeye geldiğini ondan öğrenmişti. Bu yine de içimi rahatlatmadı. "Benden şüpheleniyor olabilir mi? Ağzını aramak istedi belki de?" dedim korkuyla.

"Seninle karşılaşmadı bile, bu mümkün değil"

"Lila Hanım ile karşılaştık ama... o şüphelenip babasına bahsetmiş olmasın benden? Beni sakladığını öğrenirse ne olur?"

Kaşları hafifçe çatılırken "Ezgi, bir sakin ol önce... Senden şüphelenmeleri için bir neden yok ortada. Babaannem konuşmuştu senin hakkında onlarla. Dedemin tarafından uzak bir akraba olarak bahsetmiş senden. Ben saklasam bile onun böyle bir şey yapacağına inanmazlar" diye konuştu.

Kalindi Hanım hoşnutsuz olmakta haklıydı o halde bu oyun için. Kendi yakınlarına benim yüzümden yalan söylüyordu... Belki de bu yüzden sevmemişti beni de.

"Biz en iyisi konsolosluğa gidelim hemen. Şimdi gidelim hatta, hadi" diyerek kapıya doğru döndüm.

Bileğimden tuttu nazikçe. Ona döndü bakışlarım. "Gideceğiz zaten merak etme ama şimdi değil. Önce babanlarla konuşmamız gerek"

"Onlar biliyor zaten gideceğimizi. Daha fazla vakit kaybetmeyelim Asaf, ne olacaksa olsun"

Bileğime hafifçe baskı uyguladığında bir adım atmak zorunda kaldım ona doğru. "Babana bir söz verdim Ezgi, onunla konuşmadan bir adım atmayacağım" dedi kararlı bir sesle.

Yutkundum "Babam beni kendisi gelip almak istediği için... başka bir yol bul der diye mi erteliyorsun konsolosa gitmeyi?"

Kahveleri yumuşarken baş parmağının tenimdeki hareketlerini hissettim "Evet... hala kararlıysa seni almak için konsoloslukla ona göre konuşurum. Ya da oraya gitmeni istemezse başka bir yol bulurum"

"Neden?"

"Sen her defasında beni düştüğüm umutsuzluktan çıkarmanın bir yolunu buluyorsun çünkü... Her şey karşılıklı unuttun mu?"

Kahvelerindeki o sıcak bakış göğsümde kanatlanan kuşa bir yuva gibiydi sanki. Onu çağırıyordu... Hipnoz olmuş gibi kafamı sallayabildim yalnızca.

"Konsolosluğa gidip her şeyi anlattığımda... sen ceza alır mısın?"

Orada prosedür tam olarak nasıl işliyor bilmiyordum. Yasalar da farklıydı muhtemelen. Bu belirsizlik de beni oldukça geriyordu bu yüzden. Bunu gözlerimden okuduğunu hissettim.

"Almayacağım. Ben yanlış bir şey yapmadım. Yalnızca seni sakladım ve bunu yaparken herhangi bir yasayı çiğnemedim. Seni saklamamın sebebini de başına gelen olayı duyunca anlayacaklardır"

Bu içimi rahatlattı. Benim yüzümden başına başka bir dert açılmasını istemiyordum artık. Aklıma gelen şeyle dudaklarımı araladım tekrar "Buraya geri dönmeme izin verirler mi peki?"

"Seni şüpheli gibi tutmayacaklar. Gerçekleri anlattığında onların gözünde yalnızca mağdur bir vatandaş olacaksın. İstersen dönersin, istersen kalacağın başka bir yer ayarlarlar sana"

"Peki sen... geri dönmemi ister misin?"

"İsterim" dedi hiç düşünmeden. Dudaklarını yalayıp tekrar konuştuğunda zaman bir anlığına durmuş gibi hissettim "Burada ben evde olmasam bile yalnız olmazsın çünkü... hem ailenin hem de benim aklım sende kalmaz"

O, olmadığı zaman benim aklıma gelişi gibi bende onun aklına geliyor muydum gerçekten? O da... hissediyor olabilir miydi aramızdaki bu his akışını? Kalp atışlarım hızlandı bu düşünceyle. Halbuki en son ona kapılmamak için ikna etmiştim kendimi. Şimdi neden heyecanlanıyordum?

"Anladım" dedim, anlamamıştım oysa. Kalbim ve mantığım birbirine girmiş kafam karışmıştı. Kuruyan dudaklarımı ıslattım.

"Yüksek ihtimal geri dönmek zorunda kalacaksın ama" dedi düşünceli bir sesle. Soru soran bakışlarımı görünce açıklamaya devam etti "Devlet bu olayın basına sızmasını istemez bu yüzden oyuna devam etmemizi isteyeceklerdir. Olayın büyümemesi için dosya gizli olarak yürütülür anlayacağın"

Bende mümkün olursa gidene kadar burada kalmak isterdim zaten. Tabii bu durum Kalindi Hanım'ın yine hoşuna gitmeyecekti. En azından torununun mesleği risk altında olmayacaktı artık.

Kapı tıklatılırken bakışlarımız koptu. Barun ardımdaki kapıya bakarken o bir şey diyemeden kapı açıldı. "Ah" diyen Aisha'nın sesini duydum.

Ona doğru döndüğümde Barun'un hala bileğimi tutuyor olduğunu fark ettim. Aisha'nın bakışları da oraya kaydığında Barun ile aynı anda geri çektik ellerimizi. İçimi derin bir utanç kapladı. Basılmışız gibi hissetmem normal miydi?

"Ben ses gelmeyince açmıştım kapıyı" diye açıkladı kendini ama sesi hala şaşkın geliyordu.

Bizi öyle gördüğü için miydi bu yoksa onun benimle konuşmuş olduğunu gördüğü için miydi emin değildim. İnşallah ikincisidir.

"Konuşuyorduk" dedim hemen. Söylediğimi kavradığımda yüzümü buruşturmamak için sıktım kendimi.

Neden bizi başka bir şekilde görmüş gibi davranıyorsun Ezgi? Yüzüm yanıyordu. Kıpkırmızı olmuştum kesin.

"Neye karar verdiniz peki?” diye sordu merakla. Bakışları abisine döndü sonra "Geeta, sizi düşündüğü için buna karar vermiş olmalı abi. Ona kızma lütfen"

Beni düşünmesi içimi ısıttı. "Merak etme Aisha, çözdük bu sorunu. Abin kararıma saygı duydu ve aramız iyi" dedim gülümsemeye çalışarak. Ensemin terlediğini hissettim gerginlikten.

Yeşillerinden bir şaşkınlık dalgası geçti yine. Abisine baktı tekrar. Bende ona baktım.

"Babaannemi biliyorsun" dedi Barun durgun sesiyle. Bakışları kardeşinin üzerindeydi "Söylememe gerek yok ama onu yalnız bırakma...”

Kalp atışlarım kulaklarıma tırmandı. İki kelimesinden bile bu kadar etkilenmem normal değildi kesinlikle. Kafamı iki yana salladım hafifçe. Kendimi tokatlayasım vardı tam şu an.

“Geeta inat edip söylemeyebilir ama sen babaannemin ileri gittiğini düşündüğün an gelip bana söyle" diye devam ettiğini duyduğumda kaşlarım çatıldı anında.

“İnat eder söylemem öyle mi?”

Bana baktı. Tek kaşı havalanırken “Evet, beni değil babaannemi dinleyerek yaptığın gibi” diye laf çarpmayı da ihmal etmedi.

Ona kötü kötü bakarken sağ elimi belime yasladım “Ben derdimi anlatamıyorum galiba Kaymakam Efendi!”

“Anlatıyorsun merak etme”

“O zaman? Hala inat diyorsun? Sen beni delirtmeyi seviyor olabilir misin? Sonra Ezgi niye beni tehdit ediyor, niye arkamdan ayakkabı sallıyor! Neden acaba?”

“Ne?” dedi Aisha şaşkınca kıkırdarken. Bakışlarımız ona döndü. Bir an onun burada olduğunu unutmuştum. “Sen abimi tehdit edip ayakkabı mı fırlattın? Neden?”

Kaşlarım eski haline dönerken bunların Kumar ile görüşmeye gitmeden önce yaşananlar olduğunu hatırlayınca duraksadım “Abin arada aşırı gıcık bir insana dönüşüyor Aisha’cım. Deli ediyor beni, o arada böyle şeyler yaşanıyor işte” diye açıkladım şirince.

Aisha şaşkın bir tebessümle baktı bize. Barun ise hala üste çıkma derdindeydi “Sen zaten delisin ben ekstra bir şey yapmıyorum”

“Öyle mi?”

“Öyle”

“Sizin bu kadar iyi anlaştığınızı bilmiyordum” diye araya girmişti Aisha.

“Ya ya tabii” dedim.

“Sen onu dinleme, söyle bana” dedi Barun tekrar Aisha’ya.

Son cümlesini düşündüm. Aisha ile aralarında bir köprü oluşturmuş gibiydi. Aisha aramızda duvarlar var diye ağlıyordu ama artık onların olmadığını görecekti. Abisi onu hala çok seviyordu... Birbirlerine verdikleri değeri tekrar anlamalarını sağlayacaktım kesinlikle.

"Tamam abi, söylerim" dedi, dudakları içten bir şekilde kıvrıldı. Onun da o köprüyü hissetmiş olmasını ve bunun için bile mutlu olmasını buruk bir tebessümle izledim. Ben bu kızı çok seviyordum gerçekten.

Bana baktığında tebessümüm büyüdü. "Geeta'nın ailesiyle ne zaman konuşacağız peki?" diye sordu tekrar abisine dönerek.

"Babam bir saate geleceğini söyledi. O gelince konuşuruz, burada olacağım ben"

Onu kafamızı sallayarak onayladık. Ardından odadan ayrıldık. "Karnın doydu mu senin, geri inelim masaya?" diye sordu Aisha.

"Doydum merak etme"

Yerinde durduğunda bende ona doğru döndüm. Çekingen bakışları yüzümde dolanıyordu "Ben böyle bir şeye mecbur kaldığın için çok üzgünüm Geeta…"

Kafamı iki yana sallayarak devam etmesini engelledim "Sorun değil Aisha gerçekten. Abinle babaannenin arasının bozulmasına sebep olmak istemedim ve doğru olan da buydu. Babamlarla konuştuktan sonra Kalindi Hanım ile tekrar konuşacağım sende gelirsin değil mi?"

"Gelirim tabii. Şimdi ne yapacaksın?"

Gülümsemem büyüdü "Çocuklara söz vermiştim onların yanına gideceğim, sende gelmek ister misin?"

"Olur"

Birlikte çocukların odasına ilerledik. Çocuklar çoktan oyun alanlarını kurmuş ve oynamaya başlamışlardı bile. Onlara dahil olurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.

Aastha abla yanımıza gelip Çetan amcanın geldiğini ve bizi çağırdığını söylediğinde çocukları kendi halinde bıraktık ve yanlarından ayrıldık.

“Sen var ya çok fenasın” diye söyleniyordu Aisha.

Terlemiştim. Yüzüm pespembe olmalıydı. Elimle yüzüme yelpaze yaparken “Aa neden?” dedim gülerek.

Bu sırada merdivenlerin başında duran Çetan amcayı gördüm. Üzerinde beyaz bir gömlek altında ise koyu gri kumaş bir pantolon vardı. Yaşına rağmen vücudu hiç yaşlanmamış gibiydi. Kafası eğikken düşünceli gözüküyordu bu yüzden bizi fark etmemişti henüz. Bir an ona değil Barun’a bakıyormuş gibi hissettim...

“Neden olacak? Bir anda çocuk oldun sanki. Ne ara uyum sağladın anlamadım bile. Üstelik aynı dili bile konuşamıyorken yaptın bunu” diye konuşan Aisha’nın sesiyle ona döndüm. Sesinde hem şaşkınlık hem de hayranlık var gibiydi.

Gülümsedim hafifçe. Utanmıştım. Aslında özel bir çaba sarf etmiyordum bunun için. İçimden nasıl geliyorsa öyle davranıyordum ve onların da sevgisini kazanmış halde buluyordum kendimi. Bugün Manu bile iyi yaklaşmıştı bana ve takım olacağımız zaman benimle olmak istediğini söylemişti.

Çocukların dili zor değildi aslında. Sevgi ve ilgiden başka bir şey istemiyorlardı. Ve bende onlardan bolca vardı.

Çetan amca bizi fark ettiğinde önüne gelmiştik. Dalgın ifadesinden sıyrılıp hafifçe tebessüm etti bize.

“Hoş geldin baba”

“Hoş bulduk canım” dedi ve onun kolunu okşadı sevgiyle Çetan amca.

Uzaktan göstermiyordu ama yüzüne yakından bakınca yılların yaşanmışlığı yüzünden okunuyordu. Bedenine göre daha yaşlı gözüküyordu böyle. Barun’un kırgın kahveleri battı göğsüme o an. Ona inanmamış mıydı gerçekten? Ne düşünmüştü o an, ondan da dinlemek istiyordum.

Bir yanım ise çok karışmamamı söylüyordu. Özel konulardı ve ben yalnızca bir misafirdim. Her şeyi çok kurcalayarak durumlarını daha da kötüye sürüklemek istemezdim. Daha kötüsü nasıl olacaksa artık...

Çetan amcanın bakışları bana dönerken kaşları düşünceli bir şekilde çatıldı. Aisha’ya baktı tekrar “Ben bir şeyler duydum ama? Amcan, Geeta’nın dedenin yanına girdiğini ve babaannenin de Geeta’ya kurallara uyması gerektiğini söylemiş. Abin engel olmaya çalışmış ama Geeta bugün kabul etmiş sanırım?”

Tıpkı Barun gibi hiç hoşlanmamış gözüküyordu bu durumdan. Aisha’dan önce davranıp ben dudaklarımı araladım. “Babanız ile daha önce de görüşmüştük. Barun biliyordu, Kalindi Hanım’ın hassas olduğunu söylemişti bu konuda ama sorun olmaz demişti”

Çetan amca Hint işaret dili biliyor olmama şaşırırken ona nedenini açıklayıp dün ve bugün kahvaltıda olanlardan bahsettim. Neden bu kararı verdiğimi de söylediğimde yüzünde hem mahcup hem de anlayışlı bir ifade oluşmuştu.

“Üzgünüm kızım, bu yaşananalar için. Annem... herkesin kendi kontrolünde olmasını ister. Ben çocukken bile böyleydi bu yüzden yalnızca sana böyle davrandığını düşünme lütfen” diye konuştu mahcupça.

Kafamı iki yana salladım “Biliyorum. Dert etmeyin, idare edebilirim. Hem Aisha da yanımda sıkıntı olmayacaktır”

“Yine de başka bir sorun olursa bana söylemekten çekinme lütfen, ben konuşurum annemle” diye tembihledi beni.

“Söylerim. Barun da aynı güvenceyi verdi... artık içim daha rahat, Khan ailesi arkamda” dedim gülümseyerek.

Çetan amcanın gözlerinden kısa bir şaşkınlık geçti. Barun ile aynı tavrı sergilemelerineydi sanırım bu. Ardından Aisha gibi o da gülümsememe karşılık verdi. Gülümsemelerinde içtenliğin yanında bir burukluk vardı ve bunun sebebini yeni fark ediyordum.

Khan ailesi demiştim. Bölünmüş bir şekildeyken aile olamazlardı... Kalbim kırıldı bu düşünceyle. Eskiden nasıl bir aileydiler acaba? Sümeyra Hanım hayattayken daha mutluydular muhtemelen...

Onları gerçek bir aile olarak görmeyi çok isterdim. Eğer Barun ve Aisha’nın arasını düzeltebilirsem buna olan inancım artardı. Bu umuda tutundum.

“Hazırsanız geçelim o zaman? Ailen telefon başında ağaç olmuşlardır” dedi Çetan amca neşeyle.

Kalbim heyecanla vurdu göğsüme. Onlar için zor bir konuşma olacaktı çünkü eminim ki sorunsuz bir aile rolü oynayacaklardı bizimkilere. Ancak üçü de bu bir sorun değilmiş gibi davranıyorlardı. Sırf bu yüzden bile barışmaları için elimden gelen her şeyi yapmak istiyordum.

Bakışlarımı baba kız üzerinde gezdirirken “Konuşmaya katıldığınız için çok teşekkür ederim, bu benim için çok kıymetli gerçekten. İyi ki varsınız” diye konuştum.

İkisi de anlayışla tebessüm ederken Çetan amca elini başımın üzerine koyup saçlarımı okşadı. Neden çekindiğimi anlamış gibiydi. Kahvelerindeki parlaklıkta derin bir özlem görmeyi beklemiyordum sadece. Nedenini bilmiyordum ama rahmetli eşiyle alakalı ona bir şey hatırlatmış olduğum ihtimali kalbimi kırdı. İlk zamanlar Türkçe konuştuğumuzda da aynı bakışı görmüştüm çünkü gözlerinde.

Aisha koluma girerken birlikte Barun’un çalışma odasına ilerledik. Çetan amca kapıyı tıklatıp önden girdi. Bizde ardından girdik. İkisini de saran gerginliği hissetmemek ise mümkün değildi.

“Tekrar gaza bas” diye İngilizce konuşan Barun’un sesiyle bakışlarım ona döndü. Göz göze geldik. Masasındaydı. Bilgisayarı önünde açıktı. Çalışıyordu sanırım. Bize eliyle koltukları gösterdi.

Aisha ortamızda olacak şekilde yan yana oturduk koltuğa. Barun bilgisayar ekranına geri dönerken klavyeden tuş sesleri geldi. “Yağı az muhtemelen. Başka bir sorun gözükmüyor. Test sürüşü için evrakları hazırlayıp gönderirim. Ekip hazırda bulunsun bu yüzden”

Acaba kaç ayda bir İngiltere’ye gidip geliyordu? Ya da orada ne kadar kalıyordu? Aynı zamanda kaymakamdı sonuçta orada çok uzun kalamıyordur bence.

“Sorun değil, hallederim. Toplantı nisanın ilk haftasına ayarlansın. Mart sonu gibi orada olurum” dediğinde kaşlarım düşünceli bir şekilde çatıldı.

Benim mart ayına kalmamı düşünmüyordu sanırım. Belki de kalırdım ama onun beklemesine gerek yoktu elbette. Çetan amca ve Aisha buradaydı.

Konuşması bittikten sonra tuş sesleri doldurdu yalnızca odayı. Ne onlar ne de Barun konuştu. Bu sessizlik beni gerdiğinde “Bizimkiler aradı mı tekrar?” diye sordum ona doğru dönüp.

Bakışları ekrandayken “Hayır, bizi bekliyorlar” dedi ve bilgisayarını alıp yerinden ayaklandı. Yüzüme baktığında gülümsedim. Heyecanım içimi kıpır kıpır ediyordu. İfadesi yumuşayıp sıcak bir hal alırken onun da en az Çetan amcalar kadar gergin olduğunu görebiliyordum.

Yanımıza gelip bilgisayarını sehpaya bıraktı. Yalnızca benim yanım boştu ama oraya sığacağını sanmıyordum. Muhtemelen o da aynı şeyi düşünmüş olmalı ki masasının ardındaki sandalyesini almak için döndüğünde “Dur” diyerek onu durdurdum ve yerimden kalkıp Aisha’nın önüne yere oturdum.

“Saçmalama Ezgi, ne yapıyorsun?” dedi huysuz sesiyle.

Bakışlarım bilgisayar ekranındayken “Böyle daha yakınım. Sen geç benim yerime” diye konuştum.

Amacım sadece onları yan yana oturtmak değildi gerçekten, onlara yakından bakmak istiyordum aynı zamanda. Bilgisayar ekranından da olsa uzakta kalmak istemedim onlardan. Heyecanla yerimde kıpırdandım.

“Böyle yerde de olmadı kızım ama?” dedi Çetan amca.

“Sorun yok, gerçekten”

Barun’un uzatmak istemediğinden olsa gerek koltuğa oturduğunu gördüm ekran yansımasından. Sonra bilgisayara doğru uzandı sağ eli. Kolu omzuma değdi. Etrafımı saran yoğun kokusunu içime çekmeden yapamadım.

Arama sesini duyduğumda yerimde dikleştim ve ekrana kilitlendim. Kalbim ağzıma tırmandı birden. Sağ elimi göğsüme götürürken sakin kalmaya çalıştım.

Arama yanıtlandığında ekranda birinin çenesi vardı. “Hah bağlandı” diyen Oğuz abimin sesiyle bunun o olduğunu anladım. Kameradan uzaklaştığında babamların da kadraja girmesiyle nefesimi tuttum bir an.

Hastane odasındaydılar. İkili koltuklara yan yana oturmuştu annem ve babam. Babamın yanındaki kolçağa Alperen annemin yanındaki kolçakta da Oğuz abim oturuyordu... Bedenlerinin yalnızca üst kısmı gözüküyordu. Hepsi bana bakarken benim bakışlarım en son babamda durdu.

Beklediğimin aksine hastane kıyafetleri içerisinde değil kendi lacivert pijamaları üstündeydi. Yüzünde sıyrıklar ve alnının sağ köşesinde bir bant vardı. Gözlerinde ise derin bir yorgunluk ve özlem... İçim ezilirken gözlerimden akan yaşları hissettim.

Diğerleri ilk benim konuşmamı bekliyor olacaklar ki bir şey dememişlerdi ama ben konuşamadım. Boğazım düğümlenmişti.

“Kızçem... Kurban olduğum ağlama” diyen annemin sesiyle yaşlı gözlerim ona döndü. O da günlük kıyafetleri içerisindeydi. Yeşil gözleri boncuk gibi parlarken sanki tam karşısındaymışım gibi bakıyordu bana. Her an uzanıp beni göğsüne çekecekmiş gibi...

Gözyaşlarım hızlanırken abilerimde de gezindi gözlerim. Alperen’in bakışları yerdeydi yalnızca. Oğuz abim ise her zamanki sıcak tebessümüyle bakıyordu bana.

Dizlerimi kendime çekip kollarımı bacaklarıma sararken “Sizi çok özledim” diyebildim boğuk çıkan sesimle.

Aisha’nın ellerini omuzlarımda hissettim. Hafifçe okşadı tenimi. Babama döndü bakışlarım. Onun bakışları ise hiç üzerimden ayrılmamış gibiydi. İyi olduğumdan emin olmaya çalışıyordu sanki hala... Gözlerimi ayıramadım bende bu yüzden. Alt dudağım sarktı. Ona sarılmak istiyordum.

Allah’ım ne olur, bunu bir kere daha nasip et bana...

Babam iç geçirdiğinde sanki o da aynı şeyi dilemiş gibi hissettim. Gözyaşlarım hızlandı. Onun Ela gözlerinde ise öyle bir rahatlama peydah oldu ki içim titredi onlara bakarken. Bir kere daha yaşadığımdan emin olmuştu sanki... Benim gibi rüya sanmıştı belki de onunla konuşmalarımı ama şimdi uzakta olsam bile tam karşısındaydım.

Sağ elini kaldırdı sonra birden ve ekranda bana doğru uzattı yavaşça. Kalbim acıyla sancırken ekrana dokunan elinin titrediğini gördüm. Hıçkırdım yaşlarımdan önümü göremezken.

“Baba” derken ağlamam şiddetli bir hal aldı.

Babamın yüzünde ikinci defa o çaresizlik ifadesini gördüm. İlki Oğuz abim karşısında diz çöküp ağlarken ona Dilan abla için bir şey yapmasını yalvardığındaydı... Bu beni derinden sarstı. Şu an yalnız da değildik üstelik ama duygularını saklamıyordu ilk defa. Saklayamıyordu...

Eli ekranda yüzümdeydi. Gözyaşlarımı siliyordu sanki... Hıçkırdım. Gözlerimi kapattım nasırlı tenini gerçekten tenimde hissetmek isteyerek.

“İki gözüm” dedi ağır sesiyle.

Annemin de ağladığını gördüm. Diğerleri ise hiç sesini çıkarmamış sessizce bizi izliyorlardı.

Başımı dizlerime yaslarken yüzümü sakladım onlardan ve ağlamaya devam ettim. Aisha’nın elini başımda hissettim önce. Ardından üzerime eğilip kollarını etrafıma sardı.

“O iyi Hasan Bey, gerçekten” diyen Barun’un hüzünlü sesini duydum.

“Sağ olasın oğlum, Allah razı olsun senden” dedi annem de.

Kendimi toparlamaya çalıştım. Ağlamak yoktu artık. Her şey düzeliyordu. Geçecekti bu günlerde. Kafamı kaldırıp yanaklarımı kuruladım hızla. Bu sırada önüme bir bardak su uzandı. Onun Barun olduğuna bakmama gerek yoktu.

“Teşekkür ederim” dedim ve suyu alıp içtim. Babama baktım sonra tekrar “İyisin baba değil mi?” diye sordum titreyen sesimle.

“İyiyim iki gözüm” dedi bakışları yüzümde gezinip en son gözlerimde durdu “He bunlar doktora uyup abartıyolar iyice”

Gülümsedim bu huysuz haline. “Doktor abartıyor yani?”

“He. Bak sende gördün” dediğinde annemin gülerken kafasını iki yana salladığını gördüm.

“Şükür... Yiğit abim nasıl peki?”

Gözlerinden kısa bir gölgelenme geçti hepsinin “O da iyi olacak inşallah, gızım merak etme. Sen nasılsın? Bi sorun yok dimi?”

“Sizi gördüm çok daha iyi oldum gerçekten” dedim gülümseyerek. Bu sırada Oğuz abimin arkama attığı garip bakışları yakaladım. Barun’a mı bakıyordu?

“Şükür” dedi babam iç geçirirken. Sanki karşısında durduğuma inanamıyormuş gibiydi hala bakışları.

Oğuz abime baktım "Yiğit abimin durumu hakkında doktor ne diyor abi? Ciddi bir hasarı yok değil mi?" diye sordum. Bunu hiç açmıyorlardı ama şimdi geçiştiremezlerdi. Bu yüzden sormuştum bir nevi.

"Çürükleri var bedeninde. Kolunda ve kaburgasında çatlaklar var. Sinirleri de hasar görmüş bu yüzden uyandıktan sonra muayene edip daha net konuşacağını söyledi doktor" diye açıkladı abim durgunlaşan sesiyle.

Kafamı eğerken gözlerim doldu tekrar. Yaraları iyileşirdi, hallederdik. Önemli olan yaşıyor olmasıydı bizim için artık. Yine de üzülmeden edemedim. Zor bir süreç bekliyordu her türlü bizi. Bunu atlatacaktık inanıyordum.

"Çok geçmiş olsun" dedi Çetan amca üzgün bir sesle. Aisha da onu takip etti. Bizimkiler kafalarını eğerek kabul ettiler iyi dileklerini.

“Sizi tanıştırayım” diyerek konuyu değiştirdim. Kafamı ardıma çevirip onlardan onay aldım. Ekrandan sırayla onları gösterirken “Babam Hasan. Annem Meryem. Ortanca abim Oğuz ve küçük abim Alperen” diye konuştum.

“Çok memnun oldum. Ben Çetan, Asaf Barun’un babasıyım” diyerek kendini tanıttı Çetan amca. Babamların bakışları ondaydı şimdi. “Kızım Şeyda Aisha”

Aisha “Bende tanıştığımıza çok memnun oldum” diye konuştu sevecen bir sesle.

Annemin yüzü iyice aydınlanırken sıcak bakışları ona dönmüştü “Maşallah kizum, pek de güzelsun”

“Teşekkür ederim” dedi Aisha utanmış gibi.

Bir hâl hatır faslı döndü sonra aralarında. Kalp atışlarım biraz düzene girmiş rahatlamıştım. Barun da iyi olduğunu söylerken normalden uzun süzmüşlerdi onu. Bunca zaman onlarla iletişimde olan Barun’du. Onlara güven veren adamı merak ettiklerini biliyordum.

Babamın kaşlarını hafifçe çatmış olduğunu gördüm. Oğuz abim gibi tuhaf bakmıştı Barun’a. Benim anlamadığım ne oluyordu bilmiyordum?

“Rüyalar yok mu? Onlar nerede?” diye sormuştum.

Beni yanıtlayan Oğuz abim olmuştu “Onlar eve gitmişlerdi. Mesaj attım, yoldalar sanırım”

Kafamı salladım. Bu sırada annem “Eşinuz bize katılamayacak herhalde?” diye sordu Çetan amcaya.

Gerilirken bu konuda yalnız olmadığımı hissettim. Üzerimize çöken kısa sessizlik onların da şüphelenmesini sağlamıştı elbette.

“Eşim on iki sene önce vefat etti Meryem Hanım” dedi Çetan amca kuru bir sesle.

Annemin yüz ifadesi soldu hemen. Dudaklarını birbirine bastırdı pişmanlıkla. “Kusura bakmayun lütfen. Allah rahmet eylesun” dedi. Mahcup bakışlarla Barun’a da bakmıştı. Tahmin ettiğim gibi çok üzülmüştü onlar adına.

Babamlar da baş sağlığı dilerken Çetan amca teşekkür etti. “Burada olsaydı eminim o da böyle iyi bir evlat yetiştirdiğiniz için size teşekkür ederdi” diye konuştu sonra.

Bu içimi sıcacık ederken gözlerim doldu. Annem içtenlikle gülümserken babam “Ona evinizi açtınız, yardımcı oldunuz. Bu zor zamanda içimiz biraz olsun rahatsa bu sizin sayenizde... Allah razı olsun sizden” diye konuştu minnettar bir sesle.

“Siz de sağ olun. Aklınız burada kalmasın, Ezgi evine dönene kadar bize emanet artık” dedi Çetan amca da güven vermek istercesine.

“Allah razı olsun” dedi annem yine. Babam da memnun olmuş gibiydi bunu duyduğuna. Ancak gözlerindeki dalgınlık geçmemişti sanki. Yorgun olmalıydı hala.

“Asaf, daha önce Adana’ya gelmiş miydin hiç?” diye soran Oğuz abimle bakışlarımız ona döndü. Bir şey hatırlamaya çalışır gibi kaşlarının hafifçe çatılmış olduğunu gördüm “Siman çok tanıdık geliyo”

“Bende soracaktım onu?” dedi babam da abime katılarak. Bu yüzden arada öyle tuhaf bakıp durmuşlardı anlaşılan.

Şaşkınca ikisine bakarken Barun’un Oğuz abimle aynı yıl aynı yerde askerlik yaptıklarını hatırladım. “Abi aslında siz aynı yıl Hakkari’de askerlik yapmışsınız. Oradan hatırlıyor olabilir misin?”

Hadi abim orada görmüştü ya babam neden öyle düşünüyordu?

“Hadi canım” dedi abim şaşkınlıkla ve yerinden ayaklandı usulca. Yüzündeki aydınlanma ile bir şeyler hatırladığı belli olmuştu. “Sen komando birliğindeki Asaf’sın... İzmirli melez asker”

Melez asker mi? Sanki kendi aralarında böyle anıyorlarmış gibi söylemişti bunu. Tanınan biri miydi yani askerde? Melez olduğu içindi sanırım bu da.

Barun “Evet” dediğinde onun da abimi hatırladığını anlayarak ona döndüm şaşkınlıkla. Göz göze geldik “Sende mi tanıdın?” diye soludum.

Kafasını eğdi “Askeriyeden ayrılırken gelip konuşmuştu benimle. Oradan biliyorum ben. Emin olmam için görmem gerekiyordu”

Adamdaki hafıza şaka olmalıydı. Bir kere görmüştü ama hala hatırlıyordu. Maşallah.

Herkes ayrı bir şok içerisindeyken annem babama doğru dönmüş “Sen nereden hatırlayisun uşağı bey?” diye sormuştu.

“Yemin töreninden sonra oturmuştuk ya çardakta. Arkadaşının ailesi ile bizimle aynı çardaktaydı” diye açıkladı babam.

“Vay anasını” diyen Alperen duygularımızın tercümanı olmuştu.

Resmen kısa da olsa birbirlerini görmüşlerdi daha önce. Kim derdi ki yıllar sonra yine böyle bir olayla tekrar karşılaşacaklarını...

Oğuz abim kafasını sallarken “Evet, hatırladım bende” diye konuştu.

“Valla yok oralari bende. Yaşlanduk eskisi gibi değil hafıza” dedi annem gülerek.

“Siz gelmemiş miydiniz o gün?” diye sordu babam Çetan amcaya bakarak.

Yüzüm düştü. Askere gittiğini tıpkı Ranvir gibi daha sonra öğrenmiş olmalıydılar. Ne cevap vereceğini beklerken gerilmeden edemedim.

Ancak Barun ondan önce davrandı “Gelmek istediler ama ben istememiştim efendim. Bir tören için o kadar yol gelmelerine gerek yoktu”

Yalan söylemediğini bildiğimden gerçekten böyle bir şey yaşanıp yaşanmadığını merak ettim. Babam kafasını eğdi anladım der gibi.

“Senin için kalacak diyorlardı zaten. Ben şimdiye rütbe yükseltmişsindir diye düşünmüştüm. İlk başta da o yüzden ihtimal vermedim zaten o Asaf olduğuna” diye konuştu Oğuz abim. Tekrar eski yerine oturmuştu.

“Sene sonuna kadar kaldım sonra geri dönmeye karar verdim”

“Dayanamadın tabii Şükrü komutana, ne çektirdi bize be” dedi sitemle Oğuz abim.

Dudaklarım kıvrılırken onun vereceği yanıtı bekledim. “Zor bir adamdı kesinlikle” dedi kabullenerek.

“Emekli olmuş ama öyle duydum”

“Evet”

Erkeklerin konu askerlik anıları olunca kendilerini kaptırış hiç sekmiyordu gerçekten. Şu an sanki kırk yıllık dostmuş gibi davranmaları normal değildi yoksa.

“Vay be. Kırk yıl düşünsem seninle tekrar karşılaşacağımızı sanmazdım” dedi Oğuz abim, içten içe hala şaşkındı anlaşılan.

“Yaşlanmışsın” diye konuştu Barun bunun üzerine. Sesi keyifli bir tondaydı. Hatta görmesem de dudaklarının kıvrıldığını hissettim.

Abimin yalandan kaşları çatıldı anında “Diyene bak hele! Saçına aklar düşmüş. Çalışmaktan mı acaba yoksa yengeden dolayı mı?” diye takıldı.

Barun’a dönüp baktım. Saçlarında ak falan yoktu. Çetan amcanın saçları bile tek tük ağarmıştı, ona çekmiş olmalıydı bu konuda da. Ona dönen bakışlarımla o da bana gözlerini çevirmişti. Yüzünde tahmin ettiğim gibi gerçekten sıcak bir ifade vardı. Bu nedense mutlu etmişti beni.

Gülümsememi bozmadan önüme döndüm. Bu sırada Barun “Çalışmaktandır” diyerek kabullendi abimin dediğini.

“Bundan bekar olduğunu mu çıkarmalıyım?”

“Evet”

“Tüh” dedi abim gerçekten canı sıkılmış gibi. “Evde kalmışsın o zaman benden söylemesi”

Güldüm elimde olmadan. Hatta Aisha’nın da küçük kıkırtısı geldi kulağıma. Annem ve Alperen’in de dudaklarında sıcak bir tebessüm vardı.

Alperen ile kısa bir an göz göze geldik ama bilerek gözlerini kaçırdı benden. Üzerinde ona yakışmayan garip bir sükûnet vardı. Konuşma başlayalı bir kere bile sataşmamıştı bana üstelik. Yakında çıkardı kokusu...

“Eyvallah” diyen Barun’un sesiyle konuşmaya geri döndüm. Oğuz abim kafasını eğerken elini göğsüne vurmuştu. Yüzünde sıcak bir ifade vardı.

Barun da sevda yönüyle karşı atak yapabilirdi ama onun gönül durumunu az çok bildiğinden konusunu bile açmamıştı. Bu ince tavrı içime dokundu o an.

Abimin dudakları çizgi haline dönerken “Arkadaşın Yavuz ile görüşüyor musunuz? O nasıl?” diye sordu merakla.

“Evet, o da iyi. Evlendi, bir oğlu var”

Abimin yüzündeki ifade buruk bir hal aldı “Çok sevindim onun adına. Selamlarımı ilet mutlaka”

“Numarasını atayım kendin ilet istersen?” diye sordu Barun.

“Olur, sağ olasın”

“Onu nereden tanıyorsun abi?” diye araya girdim merakla.

Oğuz abimin bakışları bana dönerken “Onları tanımayan yoktu muhtemelen askeriyede güzelim. Kendileri o senenin kahramanları” diye konuştu övgüyle.

Şaşkınlıkla kaşlarım havalanırken dönüp ona baktım yine. Abimin neyden bahsettiğini hatırlamış gibi kafasını eğmiş ensesini ovuyordu. Utanmış mıydı?

Çetan amca ve Aisha’nın meraklı bakışlarının abimde olduklarını gördüm. Anlaşılan onlar da bir şey bilmiyordu.

“Hani bir ara uzun bir süre bizden haber alamamıştınız? Askeriyeye saldırı olmuştu” dedi abim, sesi durgunlaşmıştı.

Hatırlıyordum o zamanı. Delirmiştik resmen. Annem hastaneye kaldırılmış ben Adana’ya gitmek için en yakın bileti ararken kafayı yemiştim.

Hepimizin hatırladığını görünce devam etti abim “İşte o zaman... bizim o saldırıdan önce haberimiz olmasaydı şu an karşınızda olmayabilirdim... Asaf ve Yavuz sayesinde onca can kurtuldu”

“Nasıl yani?” diye solumuştu Aisha şaşkınca. Saldırıdan dahi haberleri yoksa gerçekten çok sonra öğrenmişlerdi askerde olduğunu. İnanamıyordum...

Alperen ise çok başka bir yerdeydi “Oha! Onlara bahsetmedin mi? Ben olsam bütün Adana duymuştu bunu. Herkese ballandıra ballandıra anlatırdım”

Oğuz abim tip bir bakış attı Alperen’e. Konu kahramanlık değildi çünkü. Altından kötü şeyler çıkacaktı...

“Abim böyle şeyleri hemen haber vermez ondan... biz endişelenmeyelim diye yani, uzaktayız ya” diye toparlamaya çalıştı Aisha iyi aile oyunlarını.

Annemler kafalarını eğerken buruk bir tebessüm etmişti. Babamın bana bakıyor olduğunu fark ettim. Sanki anlamış gibiydi ters bir şeyler olduğunu.

Gözlerimi kaçırırken “Nasıl kurtardılar abi sizi, onu anlatıyordun?” diye konuştum.

Oğuz abim sesli bir nefes bıraktı. Bakışları dalıp gitti kısa bir an. O günleri kafasında tekrar yaşıyor gibiydi “Asaf’ın olduğu tim esir düşmüştü... 1-2 hafta haber alamadık onlardan, iz sürdük” dediğinde Aisha’nın titrek nefesini duydum. Bende nefesimi tutarken yutkunmaya çalıştım. Abim bakışlarını Asaf’a çevirdi “Beş arkadaşımız şehit oldu. Asaf ve Yavuz kaçmayı başarmışlar... Yavuz’un durumunun daha ağır olduğunu duymuştum geldiklerinde. Bizimkiler onları bulduğunda Asaf sırtında taşıyormuş onu... Asaf saldırı planladıklarını, tahmini sayılarını söylemiş. Öyle uyardılar bizi, önlem alıp güvenliği arttırmıştık biz de”

Onu o şekilde yaralı ve sırtında arkadaşıyla hayal etmek boğazımı düğümledi. Ölümden dönmüştü... Üstelik o gün abimin sesini duyup rahatlayarak ağlarken aslında bunu ona borçluymuşum...

Peki ya o? Onun kim yanında olmuştu o zaman?

Aisha’nın ağlayan sesini duymamla içim titreyerek ona doğru döndüm olduğum yerde. “Kusura bakmayın lütfen, biz de çok korkmuştuk öğrendiğimizde” diye konuştu boğuk sesiyle. Kafasını eğmiş titreyen elleriyle yanaklarını kurulamaya çalışıyordu.

Kalbim öyle kırıldı ki... Ellerini tutarken gözyaşlarını silmesinde yardımcı oldum. Çetan amca da kolunu ona sardığında bakışlarım ona döndü. Beti benzi atmıştı adamın. Yüzünde ise derin bir keder vardı.

Oğlu belki de orada şehit olabilirdi ama onun hiçbir şeyden haberi yoktu... Barun’a kaydı bakışlarım. Yerinde kaskatı kesilmiş gibiydi. Bakışları yerdeydi. Eminim o istememişti ailesine haber verilmesini. Böyle bir hakları var mıydı bilmiyorum ama bir şekilde bunu sağlamış olmalıydı. Kızmadan edemedim bu yaptığına.

“Kızcağızı da ağlattun uşağım, ha nereden açıldi bu konu?” diye konuştu annem.

“Kusura bakmayasın bacım” dedi abim üzgünce.

Aisha kafasını iki yana sallarken daha fazla ağlamamak için kendini sıktığını hissettim. “Hayır, dert etmeyin lütfen. Ben tutamadım kendimi” dedi tebessüm etmeye çalışarak.

Normalde kendini toparlama konusunda iyiydi ama konu sevdiği birini kaybetme korkusu olduğunda hiçbir şeyle baş edemiyor gibiydi...

“İyi misin?” dedim bana bakmasını isteyerek.

Kızaran yeşilleri bana döndüğünde korkusu ve üzüntüsü kalbime battı. Abisi ölümün kıyısından dönmüştü ama onun bundan yeni haberi oluyordu...

Ellerimi sıkarken “İyiyim” dedi. Kendini tutamadığı için konuşmayı mahvettiğini düşünüyordu. Gözlerine yerleşen mahcubiyetin bu yüzden olduğunu anladım. Kafamı iki yana sallayarak gülümsedim. Ona sarılmayı konuşmadan sonraya sakladım.

Önüme döndüğümde bizimkilere buruk bir tebessüm ettim. Babam Barun’a bakarken “Desene sana iki can borçluyuz artık” diye konuştu.

Gülümserken gözlerime biriken yaşlar düştü yanaklarıma. Sildim hemen. Oğuz abim ve annem de onaylamıştı üstelik babamı.

“Estağfurullah, bana hiçbir şey borçlu değilsiniz” dedi Barun, sıcak ama çekingen bir ses tonuyla. Annem ve babamla hep bu ses tonuyla konuştuğunu fark ettim.

Babamın onaylamayan bakışlarını gördüm ama uzatmadı. Yerinde kıpırdandı sonra huzursuzca “Geri dönüş mevzusunu konuşalım öyleyse?”

Benim de omuzlarım dikleşirken “Evet, baba. Bizim acilen konsolosluğa gitmemiz gerekiyor artık” diye konuştum hızlıca. Yüzü ciddileşmişti anında. Onlara da Pakistan polisini ve valinin tutumunu açıkladım.

Anlatacaklarım bittiğinde kısa bir sessizliğin ardından babam düşünceli bakışlarını Barun’a çevirdi. “Benim isteğim değişmedi kaymakam oğlum. Gelip kendim almak isterim gızımı... Konsolosluk buna izin verir mi? Pek bilmem o işler nasıl yürür?”

Anlaşılan Rüya ve Berat da ikna edememişti onu...

“Elbette olur. Bu yolu isterseniz ben konuşacağım bizzat zaten onlarla” diye konuştu Barun.

Bu yol mu? Başka bir yol mu vardı?

Babamın da benim gibi kaşları hafifçe çatılırken “Başka nasıl bir yol var?” diye sordu.

“Siz konsolos işine pek sıcak bakmıyor gibisiniz? Yanılıyor muyum?”

Babamın bakışları kısa bir an bana döndü. İç geçirdi. “İçim pek rahat değil, bilmiyorum” dedi itiraf eder gibi. Kalbim üzüntüyle kasılırken gözlerim doldu. Sırf ben öyle bir ortama girip korkmayayım üzülmeyeyim diye başka bir yol istiyordu... “Ancak başından beri böyle yaparız diye konuştuk. Başka şekilde senin de başını zora sokmayalım?”

“Sağ olun ama beni dert etmeyin” dedi Barun, sesinde hafif bir şaşkınlık tınısı sezmiştim. Ardından bulduğu diğer yolu açıkladı. “Eğer içiniz rahat edecekse oraya hiç gitmeyiz. Oyun devam eder. Siz yine onun kimliği ve pasaportuyla gelirsiniz. Onu alır gidersiniz, sıkıntı olmaz”

Kaşlarım çatıldı anında. Bunu ne ara düşünmüştü?

“Nasıl ya? Vize kontrolü yok mu çıkışta? Ezgi’nin girişi göremezlerse ne olacak?” dedi Oğuz abim.

“Buradan çıkışta vize kontrolü yok. Hem benim misafirim olduğu biliniyor, şüphe hiç çekmez”

Babamın gözlerinden kısa bir an şaşkınlık geçtiğini gördüm. Kararsız kalmıştı ama bu fikrin aklına daha çok yattığına emindim.

“Olmaz” dedim kararlı bir sesle. Omzumun üzerinden Barun’a kısa bir bakış attığımda o da bana baktı. Yine kendini riske atıyordu. Buna gerek yoktu. “Senin ne zaman buraya geleceğin belli değil baba ama belli ki kısa bir süre değil bu. Ya o zamana kadar oyunun ortaya çıkacak bir şey olursa? Bunu bilemeyiz. Asaf’ın mesleği riske girer, her şey daha kötü olur”

“Bu olmayacak” dedi Barun hemen. Babamın da onun bu kendinden emin haline güvendiğine emindim.

Ona baktım yine “Olabilir! Ben bu riski almak istemiyorum” dedim net bir şekilde. Önüme dönerken kararlı bakışlarımı babama çevirdim “Konsolosluğa gitmek en mantıklısı baba. Benim için endişelenme, hallederim. Böylelikle o da bende tehlike altında olmayacağız”

“Kızçem haklıdur, bey. Üstesinden gelur benum kizım. Hem yalnız olmayacak ki orada Asaf oğlum da gideceymiş ya onunla” diye konuştu annem.

Babam gözlerimin içine baktı kararlığımı ölçermiş gibi. “Elbette mühim olan ikinizin de tehlikede olmaması” dedi beni onaylayarak.

“Bende onlarla gideceğim merak etmeyin Hasan Bey” dedi Çetan amca araya girerek. “Emekli valiyim bende. Babam eski bakanlardan biri... anlayacağınız devlet dairelerinden tanıdığımız çok. Sorunsuz bir şekilde atlatırız bu görüşmeyi de. Yeter ki çocuklarımız güvende olsun”

Vasant dede bakan mıydı? Bu köklü aile muhabbeti oradan geliyordu demek. Soydan soya devlet memurluğunu aktarıyorlardı anlaşılan.

Babamın düşünceli ifadesi pek dağılmasa da kararlı duruşum işe yaramıştı. Kafasını sallayarak onayladı bizi. “Peki nasıl işleyecek bu durum? Ezgi’yi sizin eve geri mi gönderecekler? Nasıl iletişim kuracam onunla?” diye sıraladı sorularını. İçi rahat edene kadar darlayacak gibi duruyordu onları.

“Dosyayı muhtemelen gizli tutacaklar Hasan Bey. Bu yüzden oyun devam edecek ve Ezgi yine yanımızda olacak siz gelene kadar” diye açıkladı Çetan amca da Barun’un bana söylediği gibi. Ardından keyifli ses tonuyla devam etti. “Bu arada telefon istememe ısrarı kızınızın inadıydı, siz bir şeyler derseniz belki vazgeçer artık”

Utanırken yüzümü kapattım. Beni şikâyet etmesini beklemiyordum. Hepsi bu halime gülerken buna hiç şaşırmış gibi durmuyorlardı.

“Düşünmem lazım tekrar” dedim ortamın yumuşayan havasına ayak uydurarak. Bu içimi rahatlatmıştı biraz.

“İlk olarak Ezgi’nin Türk olduğunu kanıtlayacaklar. Onunla konuşup olayı detaylı dinlerler daha sonra” diye işleyişten bahsetmeye başladı Barun. Herkesin dikkatli bakışları onda toplanmıştı. “Ezgi söyler zaten sizin gelip almak istediğinizi. Benimle konuştuklarında bende söylerim. Bu durum değerlendirilir. Muhtemelen sorun çıkarmazlar. Yine birkaç saat sürer bu görüşme”

“Bizi de ararlar mı?” diye sordu babam.

“Sanmam. Sizinle buraya gelmenize yakın iletişime geçmek isteyebilirler. Öyle bir şey olursa yine konuşuruz zaten” dedi Barun.

Oğuz abim kafasına bir şey takılmış gibi çenesini sıvazlarken “Peki Pakistan polisi sorun çıkarır mı?” diye sordu.

“Ezgi tanık olarak geçer dosyada ve pilotların ifadesini beklememizi söyleyecekler muhtemelen. Bir sorun çıkmaz yani” diye onu yanıtlayan Çetan amcaydı bu defa.

Babamın bakışları hala Barun’dayken “Bu kadar süredir onu sakladın diye sana ceza verirler mi şimdi?” diye sordu ona. İçim ısındı bu merakıyla.

“Dert etmeyin efendim, ceza almam. Yasa dışı bir şey yapmadım sonuçta. Her şeyi anlatınca doğru olanı yaptığımı anlayacaklardır” dedi Barun, sanırım o da böyle bir soru beklemiyordu.

Kafasını eğdi babam anladım der gibi. “Var olun. Allah razı olsun”

Annemler de onu destekleyerek kafalarını eğerken Çetan amca “Sizden de” demişti. Neden böyle bir karşılık verdiğini bilmiyordum ama sesi gerçekten içtendi. Annem ve abimlerin dudaklarında birer tebessüm oluştu.

Kısa bir sessizliğin ardından annem “Ne zaman gidersiniz oraya?” diye sordu.

Çetan amcaya dönüp bakarken “Müsaitseniz bugün gidebilir miyiz Çetan amca?” diye sordum. Bir an önce olup bitsin istiyordum.

Çetan amca Barun’a baktı. Ona sormamıştım çünkü o zaten gidebileceğimizi ama önce babamlarla konuşmamız gerektiğini söylemişti. Çetan amca tekrar bana baktığımda “Olur kızım, müsaidim” dedi.

Tebessüm edip kafamı eğdim ve önüme döndüm. “Biz çıktıktan sonra yine konuşuruz sizinle o zaman?”

“Tamam kızım” dedi babam. Yüz ifadesi durulmuştu yine nedense. Hala yanımda olamayışına içerliyor olamazdı değil mi?

İç geçirdim “İyi olacağım baba, güvenmiyor musun bana artık?” diye sordum alıngan bir sesle.

Gözlerimin içine baktı. Ademelmasının yavaşça hareket ettiğini gördüm. Sanki ekrandan çekip kollarının arasına almak istedi beni... İlk defa hislerini bu kadar açık görüyordum ela gözlerinden. Tahmin ettiğimden çok korkutmuştum onu ve hala atlatabilmiş değildi olanları. Sanki ben atlatmıştım tamamen... Gözlerim doldu anında.

Bende sana sarılmayı çok istiyorum baba.

Ona sarılacaktım ve bir daha hiç ayrılmayacaktım yanından... Şu an ki sınıfımı mezun ettikten sonra Adana’ya tayinimi isteyecektim. Evet, buna şu an karar vermiştim.

“Sen hep iyi ol iki gözüm” dedi konuşabildiğinde. Annemin onun elini tuttuğunu gördüm destek olmak istercesine sonra. Kafamı sallayıp onu onaylarken ağlamam kaçınılmaz olmuştu.

Bu sırada bir kapı açılma sesinin ardından Rüya’nın “Yetiştik mi?” diyen sesi geldi. Ardından kendisi göründü. Gözleri direkt ekrana dönüp benimle göz göze gelirken annemlerin arkasında kaldı. Koltuğa sıkıca tutunduğunu gördüm “Ezgi... aptal kız”

Gözlerim dolarken gülümsedim. Aslında seni seviyorum diyordu. Onun sevgi dili de buydu. Diğerleri gibi onun da göz altları çökmüştü. Yorgun görünüyordu.

Ardından odaya giren Berat ve Melike’ye döndü gözlerim. Melike, Rüya’ya göre daha sakinken gözleri bendeydi. Berat’ın onu belinden ilerlettiğini gördüm. Bu hafifçe kaşlarımı çatmama sebep oldu. Kalbim endişeyle çarptı göğsüme.

Solmuş yüzünden mavilerine çıktı gözlerim “İyi misin Mell?” diye konuştum.

Buruk bir şekilde gülümserken gözyaşları yanaklarına düşmeye başladı. “Daha iyiyim şu an”

Bana ihtiyacı vardı... O söylemese de ben anlardım onu. Bizim haberlerimiz yetmiyormuş gibi bir haftayı geçkin de hastanedeydi. Oradan nefret ettiğini ve onu ne kadar kötü etkilediğini biliyordum. Babamın yanında olmasını isterken bu aklımda yoktu ama olsa bile çaresizlikten özür dileyerek de olsa ondan bunu yine isterdim.

“Özür dilerim” dedim bir işe yaramayacak olsa da.

Onun ise hiçbir kırgınlığı yoktu bana karşı. Anlıyordu o da o an ne kadar çaresiz olduğumu. Kafasını iki yana salladı ve gülümsedi.

“Bizi çok korkuttun Ezgi, neyse ki herkes iyi şükür. Aklın burada kalmasın” diye konuşan Berat’a baktım. Hala Melike’ye ayakta durması için destek oluyordu.

“Teşekkür ederim. İyi ki varsınız” dedim tüm kalbimle.

Aynı hisleri paylaştığımızı okudum gözlerinden. Ardından onları da tanıştırdım Çetan amcalarla. Rüya’nın Barun ile konuşurken ki mahcupluğu görülmeye değerdi.

“E neye karar verildi şimdi? Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu Rüya.

“Babam gelene kadar buradayım. Konsolosluğa gideceğiz az sonra” dedim. Rüya direkt Oğuz abime bakarken abim kafasını eğdi sonra anlatırım der gibi.

Bunun üzerine Rüya babama huysuz bir bakış attı. Onu ikna edemediği için hala sinirli gibiydi. Babam onun bakışlarını fark edip “He bu kız benim üzerime çok geliyo, haberin olsun gızım” diye konuştu onu bana şikâyet ederek.

“Bir de suçlu olduk. Pes doğrusu Hasan amca” dedi Rüya inanamıyormuş gibi. Güldük bu hallerine. Normalde de sürekli birbirleriyle sürtüşürlerdi. Hoşlarına gidiyordu bu besbelli.

“Lütfen babamı rahat bırakın yoksa gelince bozuşuruz” dedim babamın istediğini ona vererek. Omuzları dikleşti ve bana göz kırpmayı ihmal etmedi. Gülümsedim.

“Babasinun kizu ne olacak”

Bu sırada Berat’ın telefonu çaldı. “Mehmetler görüntülü arıyor. Onlar da görmek istiyordu seni” dedi bana bakarak. Ardından çağrıyı yanıtlayıp ekranı bize doğru çevirdi.

Mehmet ve Sıla yan yana belirdi ekranda. “Ezgi! Şükürler olsun Allah’ım! Sana bir şey olsaydı ben kiminle İskender yemeye gidecektim!” diye bağırmaya başladı birden Mehmet.

Sıla ona kolunu geçirirken çatılan kaşlarını düzeltip bana baktı. “Ezgicim çok geçmiş olsun canım, çok korkuttun bizi. İyisin değil mi?” diye konuştu ince sesiyle.

“İyiyim, şükür. Teşekkür ederim” dedim gülerken.

“Ne zaman dönüyorsun? Bak burada bir sürü yeni mekân açıldı, hemen keşfe çıkmamız gerekiyor” dedi Mehmet merakla. Gülümsedim. İyi hissetmem için böyle konuştuğunu biliyordum. Çok korkmuş olmalıydılar onlar da.

“Sen rotayı oluştur Memolim. Çok uzun sürmeyecek hasretimiz” dedim bu yüzden ve göz kırptım. İçten bir şekilde tebessüm etti bana. Onları da çok özlemiştim.

Tekrar bir tanışma faslı döndü onlarla da. Mehmet hızını alamayıp Çetan amcaları da İskender yemeye davet etti hatta. Böylelikle onların Türkiye’ye ne sıklıkla gelip gittikleri konusu açıldı.

“Rahmetli eşim Sümeyra’nın ailesi istememişti evliliğimizi. Kaçarak evlendik. Bu yüzden ailesiyle görüşmüyoruz yıllardır” diye konuştu Çetan amca durgunlaşan sesiyle. Bizimkilerin yüzünde oluşan şaşkınlık ve üzüntüyü okudum. “Mezarı İzmir de. Onu ziyarete geliyoruz yalnızca. Bir de Antep de yaşayan bir aile dostumuz var. Rahmetli oğulları buralı bir kızla evliydi. Altı ay burada kalıp onun restoranını işletiyorlar burada. Belki Ezgi bahsetmiştir. Antep de olurlarsa onların yanına uğruyoruz bir de”

Annemlere Türk bir tanıdıklarının restoranı olduğunu söylediğimden onlar kimden bahsettiğini anlamışlardı. Kerem için de ayrı üzülürlerken baş sağlığı dilediler onun için.

“Artık Adana’ya da bekliyoruz o halde?” dedi Oğuz abim ortamın hüzünlü havasını dağıtarak. Barun’a döndü sonra bakışları “Antep’e gelmişken bizi de unutmazsınız ha tertip?”

“Tertip derken?” dedi Rüya şaşkınca ikisine bakıyordu. Güldüm elimde olmadan.

“Abimle kaymakam aynı yerde askerlik yapmışlar. Biraz daha erken gelseydiniz askerlik anılarına şahit olabilirdiniz” dedi Alperen alayla.

Diğerlerinin de ağzı açık kalırken Berat’ın “Yok artık” dediğini duydum.

“Unutmam, eyvallah” diye konuştu Barun Oğuz abime karşı. “Yalnız bu işler karşılıklı tertip?”

Şaşkınlıkla gözlerim büyürken Alperen kendini tutamıyormuş gibi bir kahkaha patlattı. Bakışlar ona dönünce “Abimi Hindistan da hayal ettim de bir an kusura bakmayın” dedi, dudaklarını birbirine bastırdı sonra gülmesini durdurmaya çalışarak. Kim bilir ne şekilde hayal etmişti onu?

Oğuz abim tip bir bakış attı ona. Ardından Barun’a döndü tekrar “Sen hele bir gel. Belki seni geri göndermeyeceğim? Başını bağlayacağım burada ne malum? Bak buranın kızları en güzelidir” dedi ve üzerine göz kırptı.

“Oha abi” derken buldum kendimi. Babamlar buradaydı ve onların muhabbet pek iyi yerlere gitmiyordu. Yüzümün yandığını hissettim. Neden utandım ben şu an?

“Ne var kız?” dedi abim tek kaşını kaldırırken.

Yutkundum. “Başını bağlamak için mi çağırıyorsun adamı oraya?” dedim ayıplarcasına.

“Hayır tabii canım. Hem midesini dolduracağım hem de kalbini... Bunun vaadini veriyorum yalnızca” diye konuştu abim bu masum bir teklifmiş gibi.

“Ooo bu iyiydi kral” dedi Alperen abime destek çıkarak. Barun’un üzerine gitti o da. “Ben olsam yolumu direkt Adana’ya çevirirdim Kaymakam Bey”

Berat ve Melike gülerken Rüya göz deviriyordu. Annemin de gülerek kafasını iki yana salladığını gördüm. Babama baktığımda dalgın bakışlarını üzerimde yakaladım. Tebessümüm genişledi hafifçe. O da özlem dolu bir tebessüm sundu bana.

“Ya Şeyda? Ona neden kalbini doldurma vaadi yok?” diye soran Rüya’ya döndü bakışlarım. Sesindeki düşmanca tınıdan feministlik damarının tuttuğunu anlamıştım. Ancak buradaki hava anında gerilmişti.

Alperen “Ona da var. Adana erkekleri de en yakışıklısıdır” dedi kendinden emin bir sesle.

Rüya yüzünü buruşturdu “Görmesek inanacağız”

Alperen de ona yüzünü buruştururken dil çıkardı. “Urfalı erkekler neden dışlandı? Lütfen onları da unutmayın” dedi Mehmet de bir yandan.

Rüya onları umursamayıp ekrana döndü ve Aisha’ya baktı “Kendi türünü savunuyorlar tatlım, erkekleri bilirsin. Yoksa hepsi aynı. Sen lütfen kanma bunlara”

“Ula o benim tertibime özel bir teklifti size noluyo?” diye çıkıştı onlara Oğuz abim. Bize baktı sonra “Bazen böyle boş konuşur bu Çetin amca kusura bakmayasın. Şeyda bacımın meselesi size kalmış tabii”

Çetan amcaya baktığımda hafifçe tebessüm ettiğini gördüm. Abimin ismini yanlış söylemesine de bir şey dememişti çünkü çok tatlıydı bence de.

“Görmemişin bir tertibi olmuş salmaz artık” dedi Alperen ağzının içinde ama hepimiz duymuştuk.

“Sorun yok” dedi Barun araya girerek. Oğuz abim ona baktı “Şeyda daha küçük zaten”

Güldüm elimde olmadan “Benden bir yaş büyük bile” dedim onu bozarak. Dönüp Aisha’ya baktığımda şaşkın yeşillerini abisinden çekip bana indirdi. Dudaklarında buruk bir tebessüm vardı.

“Sende küçüksün Ezgi” dedi Oğuz abim ciddiyetle.

Yüzümdeki ifade bozuldu anında “Abi ya” dedim sitemle. Beni savunmalıydı tertibini değil! Tek kaşını kaldırdığında şirince sırıttım. Bunun üzerine sert ifadesini bozup gülümsedi usulca.

Annem sesli bir iç geçirdi. “Sizin sohbet bitmeyecek belli olayi. Şu meseleyi bi halledin de kızçem ondan sonra konuşuruk bol bol” diye konuştu.

“Haklısın anne”

“Hasan Bey, istediğiniz zaman görüntülü de arayabilirsiniz beni. Önceden haber vermeniz yeterli” dedi Barun. Babamın üzerimden ayrılmayan bakışlarını o da fark etmiş olmalıydı. Bu yüzden özellikle ona ithafen konuşmuştu. İçim ısındı.

Gel de etkilenme bu adamdan şimdi?

Babam ona baktığında yüzü yumuşadı. Elaları nemlenmiş gibi parlıyordu hala. Bakışlarından geçen minneti okudum ona karşı. Başını eğdi sonra hafifçe.

Gözlerim dolarken herkesin üzerinde tek tek gezdirdim bakışlarımı. Avucumu öpüp onlara el salladım sonra. “Kendinize çok iyi bakın, çok seviyorum sizi”

Onlar da bana el sallarken beni sevdiklerini dile getirdiler. Bakışlarım en son yine babamda dururken el sallamayan yalnızca oydu. Avucumu tekrar öpüp ona da kocaman gülümserken “En çok seni seviyorum tabii ki babacım” dedim cilveyle.

Sanırım kaç yaşıma gelirsem geleyim ona cilve yapmak hep hoşuma gidecekti ve bundan hiç vazgeçmeyecektim.

İçten gülümsemelerinden birini sundu bana hemen. Bu sırada annemlerin Barunlar ile vedalaştığını duydum. Sağ gözümden bir damla yaş yanağıma süzülürken elim aramayı kapatma tuşuna hiç gitmek istemedi. Burada kalmak istiyordum uzun bir süre.

Oğuz abim de bunu anlamış gibi o da uzandı önlerindeki ekrana ve aynı anda kapattık aramayı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam ettiler. Kötü hissettiğimden değil aksine hafiflemiştim biraz daha. Yalnızca derin bir özlem vardı içimde. Babamı istiyordum bir de...

Aisha’nın ellerini omuzlarımda hissettim “İyi misin canım?” dedi kısık bir sesle.

Sol elimle yanaklarımı kurulurken diğer elimle sağ omuzumdaki elini tuttum “İyiyim. Teşekkür ederim”

Hiçbiri yerinden hareket etmezken bir sessizlik çöktü odaya. Yönümü onlara çevirdiğimde Çetan amcanın kafasını eğmiş dertli bir şekilde saçlarını karıştırdığını gördüm. Onun aklının hala Barun’un askerde esir düşme olayında kaldığını biliyordum. Keza Aisha’nın da öyle. Artık rol yapmalarına gerek kalmamıştı.

Ancak Çetan amcanın patlayacağını hissettim o an. Öfkeli gibiydi çünkü. Düşününce haksız sayılmazdı. Araları iyi olmasa bile oğlunun böyle bir şeyi ondan saklamasını beklemiyordu sanırım. Sesli bir şekilde iç geçirirken hızla yerinden ayaklandı birden ve ben o yüzleşme anının geldiğini anladım.

 

 

 

 

BÖLÜM SONU

 

Eveett nasıl buldunuz bölümü?

Merak ettiklerinizi buraya alayım?

Geçmiş sahnelere ne diyorsunuz? Büyük hali yetmedi küçük Asaf Barun da yazayım dedim.

Kumar gerçekten bir şeyler biliyor mu dersiniz?

Akash ve Barun arasındaki olayın gerçek yüzüne ne diyorsunuz?

Ezgi'nin Kalindi Hanım ile uzlaşmasına ne diyorsunuz? Doğru mu yaptı sizce?

Son olarak benim de favorim olan görüntülü konuşma sahnesi... Nasıldı? Umarım duyguları geçirebilmişimdir.

Yeni bölümde görüşmek üzere, kendinize çok iyi bakın:)

Sevgilerimle...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

  

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 26.04.2026 21:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...