3. Bölüm
Elveria / TEK KUR?UN / 2. GEÇMİŞİN AYAK SESLERİ

2. GEÇMİŞİN AYAK SESLERİ

Elveria
elveria_

Oy verelim ve satır arası yorum yapalım lütfen 💕

Kitapta geçen örgüt, tim, üs isimleri tamamen benim uydurmamdır.

Yaşanan olayların gerçeklik ile alakası yoktur.

Güm Güm ~ Ayşe Hatun Onal

Deblüman ~ Günü Gelir

Sezen Aksu ~ Her Şeyi Yak

Şarkılarımız Yıldız için...

Yıldız Yürek. Ocak. 2028

Hayat bazen tatlı, bazen acıdır derler. Ben hayattan tat almayalı çok oluyordu. Ama uzun zaman sonra ağzımda acı bir tat hissettim. En son bir sorgu odasında tüm duygularımı kısım kısım benden almışlardı. Her gün biraz biraz, bir başka birisi. Bugünse biri, geç kalmış bir özrü avucuma bırakmış, helallik almadan göçüp bu dünyadan gitmek istiyordu.

Yalan! Özürleri, sözleri, duyguları bile yalan. İnanma, kendini kandırma.

Hakkım helal değildi. Ellerim yandı. Elini yere bırakıp ayağa kalktım. Öztürk çoktan yanına çökmüş, yaralının durumunu kontrol etmeye başlamıştı. Çantasından çıkardığı malzemelerle damar yolu açmaya çalışıyordu. "Durumu nasıl?" diye ona sordum.

Yaşamak zorundaydı. Görevimde başarısız olamazdım.

Başını iki yana salladı. "Kritik, komutanım. Çok ağır işkence görmüş. Dişinin içinde sakladığı maddeyi de yutmuş. Zehirlenme belirtileri var."

"Panzehirin yok mu?"

"Hayır komutanım benim yanımda yok. Zehrin yayılmasını önleyen ilaç verdim ancak etkisini göstermesi zaman alabilir. Nabzı zayıf. Tahliye edilmesi gerekiyor," dedi. Göğsünden çok kan akıyordu. Bir taraftan ona tampon yapıyordu.

"Ne yaparsan yap, yüzbaşını yaşat, Öztürk. Ya da kendine mezar kaz." Ölümü bu kadar kolay olmamalıydı.

Korkudan yutkundu. "Emredersiniz, komutanım." Dizlerime tutunarak yerden ayağa kalktım. Onlara arkamı döndüm. Kamuflajımın ön cebinden telsizi elime aldım. Düğmeye bastım.

"Yürek konuşuyor, Kale."

Kimliğimi gizli tutmak için kullandığım bir tabirdi. Zira bordo bereli kadınların sayısı çok çok azdı. Bu yüzden kimliğimi gizlemek zorundaydım. Soy ismimi kullanıyordum.

Karşı taraftan hemen yanıt geldi. "Kale dinlemede. Rapor bildir, Yürek."

"Komutanım, görev başarılı. Yüzbaşını bulduk. Al - Nar elimizde. Ne yapmamızı emredersiniz?"

O adamı diri diri yakacaktım.

"Yüzbaşının sağlık durumu nedir?"

Korktuğum soru gelmişti. Sesimi oldukça sabit tutmaya çalıştım. Nefretim sesime yansımamalıydı.

"Yüzbaşı ağır yaralı. Yoğun işkence görmüş. Zehirlenme mevcut. Komutanım, emredersiniz Yıldız Timi komutanla birlikte karargâha gelsinler. Duygusal davranmaları bizi sekteye uğratabilir."

Gözlerimi devirdim. Dünyada başka tim ismi yok muydu arkadaş?

"Haklısın, Yüzbaşım. Sen ve Kılıç Timi'yle Al-Narı sorgulayın. Bunu askerime kimler yapmış, istihbaratını topla, raporla bana bildir. Gerekeni yapın, Yüzbaşı. Helikopter kırk beş dakika içinde buluşma noktasına intikal edecek. Kolay gelsin. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı. Emredersiniz, komutanım."

İstediğim cevabı almanın rahatlığıyla telsizi kapattım. O timin disiplin sorunu olduğundan emindim. Onun yönettiği time gözüm kapalı güvenemezdim. Vicdanım derinlerden bir yerden önyargılı olduğumu söylüyordu. Ama bu gün onun konuşacağı gün değildi.

Timle iletişimimi sağlayan kulaklığa dokundum.

"Yıldız Timi, Kılıç 1 konuşuyor. Komutanınız burada ağır yaralı. Sıhhiye personeli Öztürk'le birlikte kırk beş dakika içinde buluşma yerinde olacaksınız. Emir komuta Teğmen Çelik'te. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı, komutanım. Emredersiniz." dediler.

"Mert'le Yusuf, ikiniz askerî sedyeyi de getirin. Komutanı taşımanız gerekiyor."

Buradan bir an evvel çıkmam gerekiyordu. Mağaranın atmosferi beni boğuyordu. Ben ayaktayken, o yerde kan kusuyordu. Tıpkı bir zamanlar benim gibi. Ağzından köpükler çıkıyordu. Zehri yutmuştu. Bir asker sadece umudunu keserse o zehri içerdi. Çünkü şehadet, esaretten evlaydı.

Ölüyor muydu?

Sakın. Tek damla gözyaşına değmez. Ona kalbin ağrımasın. Tabii varsa...

Gözlerimi kapatıp mağaranın girişine yöneldim. Ellerimde titreme hissettim. Korkudan mı titriyordu, öfkeden mi umursamadım. Yumruğumu sıkıp öfkeme sarıldım.

Al - Nar madem ki alevlerin savaşçısıydı, o zaman savaşmalıydı.

Mağaranın kavşağında Mert ve Yusuf'la karşılaştım. Ellerinde askerî sedyeyi taşıyorlardı. Beni görünce durup başlarıyla selam verdiler.

"Komutanım," diyerek söze girdi Yusuf. "Mert keskin nişancı. İsterseniz burada destek için bırakalım."

Gözlerimle Mert'i süzdükten sonra yüzümü hafifçe ekşitip çatılı olan kaşlarımı çattım. Madem timinde olan kadın bir askere mobbing uyguluyordu, fazlasıyla karşılığını alacaktı.

Küstah bir ses tonuyla, "Gerek yok." dedim.

Sakin ol, Beyaz Kurt. Topla kendini ve görevine odaklan.

"Emredersiniz," dediler ve mağaraya doğru adımladılar.

Nasıl olmuştu? Meslekten men edilmesi gerekiyordu. Geri mi dönmüştü? Yine aynı timde mi olacaktık? Onun yönettiği tim felaketten başka bir şey getirmezdi.

Yeniden hayatımızı mahvedecek. Bizimle oynayacak, sonra da fırlatıp atacak.

Kulaklığımda Teğmen Çelik'in sesini duydum. "Araca bindik. Helikopterin buluşma noktasına intikal ediyoruz."

"Dikkatli olun." dedim.

Benim görülecek bir hesabım vardı. Ne olursa olsun Şahiner bu vatanın bir evladı, bu ülkenin komutanıydı. Ona yapılan saygısızlık hepimize yapılmıştı.

Tüm nefretimi bir çuvala koyup kalbimin kenarına aldım. Kulaklığıma dokundum.

"Kılıç Timi, hazırlanın. Görülecek bir hesabımız var."

🪖

Karşımda dizleri üstüne çökmüş, yine arkadan kepçelediğimiz Al-Nar duruyordu. Bakışlarım önce gözlerinde, sonra iğrenç vücudunda gezindi. Kadınları, çocukları yaktığı için Ateş Savaşçısı namını kazanmıştı. Onu cehennemine kavuşturacaktım.

Nam salmış olabilirdi. Ama bu, korkak olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Bir yüzbaşıya bu şekilde işkence etmek, her alçağın yapabileceği bir şey değildi. Tek başına yapmış olamazdı. En fazla onu öldürürdü. Bu kadar ileriye gidemezdi.

Sakin adımlarla yanına yaklaştım. Kafasını tutup geriye çektiğimde bana baktı. Maskemi çıkardım, kadın olduğuma şaşırmıştı. "Ne güzel," dedim alayla. "Afiyettesindir inşallah."

"Kadın komutan mı?" dedi hafif şiveyle. Kafasını geriye doğru ittim.

"Kadın komutan, aynen." Ben ayakta dururken, ayaklarımın altında diz çökmüş hâlde bile beni hor görüyordu, dimağını siktiğim. "Ne oldu, beğenemedin mi?"

"Yok." Ağzını gere gere konuşmaya başlamıştı. "Çok beğendim," dedi imayla. Berkay'a baktığımda, kafasına bir tokat indirdiğinde elleri üzerine çöktü. "Ağzını topla lan!" dedi sert bir sesle.

"Hiç gerek yoktu bunlara," diyerek ellerimi iki yana açtım. "Biz medeni insanlarız sonuçta. Siz medeniyet seversiniz, öyle diyorsunuz ya. Ben soracağım, sen söyleyeceksin."

Psikopata bağlanmama son on saniye kalmıştı.

"Kiminle birlikte yaptınız?"

"Neyi?" Beni alaya alarak güldü. Aynen onun gibi güldüm.

On saniye dolmuştu.

"Yatırın!" dediğimde ellerinden tutup onu geri yatıran askerlere baktı. Çırpınmaya çalışınca silahımı çıkarıp iki el omuzlarına ateş ettim.

"Lan, sizde benim yüzbaşıma el uzatacak göt var mı? Siz, ananızın karnında doğarken bile titriyordunuz lan." Topuğumu cinsel organına dayayıp bastırdım. Gırtlağını sıkmaya devam ettim. Kulağına eğildim ve fısıldadım. "Şimdi sen mi konuşmaya başlarsın, yoksa biz her uzvunu önce yakıp sonra tek tek keselim mi, ha?"

"Asker!" diye bağırdım. "Ateş hazır mı?"

"Hazır, komutanım," dediler.

"Güzel." Boğazını sıkmayı bırakıp eğildiğim yerden kalktım. "Yakın!"

"Dur, dur!" diye bağırıp çırpınmaya başladı. Bizimkiler ellerinde kızgın maşayla tam yanına yaklaşmışlar ki elimi kaldırarak onları durdurdum. "Dinliyorum."

"Adlarını bilmiyorum," dedi. "Bir adam vardı. Yüzünde maske vardı. O geldi. Her şeyi yaptı."

"İnanmadım," diyerek kafamı yana yatırdığımda Yusuf'la Batuhan başçavuş ona biraz daha yaklaştı.

"Ebu Çelib ismini biliyor," diye bağırdığında durdurdum onları. "Ben ismini bilmiyorum. Bana sadece bölge ayarla, bir asker elimizde, bir şeyler soracağız, dedi. Sonrasına senin namın yürür, dediler. Yoksa ben kabul etmezdim."

Kabul etmezmiş yoksa.

Adamın tam yanına geldim. Ayağımı boğazına dayadım. Kendini paralıyordu. "Yemin ederim, doğruyu söylüyorum."

"Yemin verme lan. Senin saygı duyduğun bir şeyler var mı ki yemin veriyorsun?" Ayağım hâlâ boğazındayken öne eğildim. Ağzı açık şekilde nefes almaya çalışıyordu.

Bir avuç toprak alıp ağzına tıktım. "Sizin bizden alabileceğiniz toprak tanesi bu kadar bile değil. Biliyor musun niye? Çünkü birazdan her uzvunu teker teker yakacağım ve yaktıktan sonra küllerin yine bu toprağa dökülecek."

"Merak etme, Ebu Çelibi. Yakında o da yanına gelecek." O, ağzına tıktığım toprakla çenesini kapattım. "Dünyada en büyük ölüm, yanarak ölmek. Ateşi seviyor musun? Bakarım, cayır cayır yanarken bile sevecek misin? Bence buna alış. Çünkü cehennemde daha fazlası olacak."

"Yakın!" dedim askerlere. Karşısında duran kayaya oturdum. Önce onu bir yere zincirlediler. Sonra da üzerine benzin döktüler. Zippo'yu yakarak bana getirdi Berkay.

"Yaşadıkları yaşama vakti," diyerek çakmağı üzerine attım. Vücudu yavaş yavaş alev aldı. Çığlıkları dağlarda yankılandı.

Rahat uyusun kadınlar, çocuklar ve bir kişi.

🪖

Bazı anlar insanın hayatından silinmez. Bir kafese koyar sanki seni. Nefes almak istersin, alamazsın. Yaşamak ölüm gibi gelir. Şu an o anlardan birindeydim. Aldığım nefesler boğazımda bir düğüm olmuş, çözülmüyordu.

Avcumun içinde olan soğuk anahtarı kapının deliğine sokmaya çalışıyordum. Alaydaydım, bu hâli kimsenin görmemesi gerekiyordu. Olmuyordu. Vücudum titriyordu.

Korkudan mı?

Öfkeden mi?

Bence saf kan nefretten. Nefretin ağırlığından titriyordum.

Kapıyı açıp içeriye girdiğimde sırtımı yaslayacak yer arıyordum. Kriz geçirmek üzereydim. Üç buçuk saatlik operasyondan dönüşümden ve karargâhta hesap sunarken ellerimde titreme vardı. İlacımı içmem lazımdı.

Zehir kanımda dolanmadıkça kafamdaki sesler susmayacaktı.

Elim arkadaki kapıya tutundu, kendimi hiç dolaşmak fırsatımın olmadığı odaya, yatağın önüne attım. Elimi yatağın üzerinde olan çantanın içine soktum. Yoktu. Çantayı ters çevirip yatağın üzerine boşalttım. Telefon, not defteri, ıslak mendil, bir sürü şey vardı ama ilaç şişesi yoktu.

Korkudan yutkundum. İki korku ruhumu esir etti. Ya alayda düşürdüysem şişeyi? Biterdim. Mesleğimden olurdum. Üstüm öyle çizilirdi ki yeniden kendimi aklayamazdım. Bavulda olma ihtimaline tutundum. Ayağa kalkmak istediğimde bacaklarım öyle titredi ki yere çöktüm.

Yerde hızlıca bavulun önüne emekledim. Titrek ellerimle bavulun fermuarını açıp kapağını çevirdim. Giysilerimi, iç çamaşırlarımı, elbiselerimi, her şeyi fırlatıp içini boşaltmaya başladım. Yoktu!

Omuzlarım çöktü. Bitmiştim. Her anlamda. Ellerim titriyor, kafamdaki sesler susmuyordu. Gözlerim dolmaya başlamıştı. Ağlayamazdım. Bir adam gelip hayatımı mahvedemezdi. Canımı yine yakamazdı.

Düşüncelerimi kontrol edemiyordum, kafamın içi sürekli o güne gidiyordu. Ellerimle kafamı iki taraftan tutup sıktım. "Sus," diye yalvardım sanki o anılara.

Yine bir karanlık odadaydım. Yine vücuduma elektrik veriyorlardı. Yine o sözleri duyuyordum...

"İçtiğin suya, yediğin yemeğe tükürdün sen!" dedi Cemile, sanki kafamın içindeymiş gibi. Ablam gibi gördüğüm tek kişi.

Vücudum titredi. Bavulun yanında yere uzandım. Kardeşim dediklerimden işkence görmenin acısını taşıyamıyordum.

"Sus," dedim. Kimse susmadı.

"Aldığın nefes bile haram sana," diyen, abim diye bağrıma bastığım Zafer'di. Ekibin komutanıydı belki ama benim en güvenli limanımdı. Kaybolursam gelir beni bulur, yakalanırsam en çok o sarardı yaralarımı. Haykırıyordu kafamın içinde.

Bir çığlık koptu dudaklarımdan. Nefes alamadım. Sanki su yine ciğerlerimi delmeye başladı. Ama hiç durmadı.

"Damarlarında akan kan bile bozuk. Soyunu kurutmak lazım senin," demişti Erdem. En yakın arkadaşım. Akademide sıra arkadaşım, kardeşimdi.

Elim karnıma gitti, vücudum titriyordu. Sanki o ayları yeniden yaşıyordum. Kendimi korumak istedim. Bitmiyordu acım, kaybım, yasım. Tam unuttum derken bir türlü hatırlıyordu kendini. Çektiğim işkencelerden çok, denilen cümleler ruhumdan parça parça bir şeyler almıştı. Geriye boşluklar kalmıştı.

Kalbimdeyse koca bir delik. Kafamda dönüp dolaşan, gözümün önünden hiç gitmeyen tek bir cümle vardı. O da sevdiğim adamdan bana gelen tek kurşun gibi kalbimi delmişti.

O cümle kafamda dönmeye başladı. Sanki kalbim durdu. Tüm sesler sustu. Kafamın içinde dönen tüm cümleler bir bir silindi. Ama bu ses hiç susmadı...

"Sen benim gözümde sade-"

"Sus," diye feryat ettim. Elimi göğsümün üstünden kalbime götürdüm. "Yeter, acıma bu kadar."

Dönüp dolaştı kafamda onun sesi, gözümün önünden gitmedi bakışları. Kutu kutu ilaçlar bitirirdim, bu cümleyi silebilmek için. Unutamadım...

Şimdi çıkmış, benden özür diliyordu. Ölürken hem de. Yattığım yerde bacaklarımı kendime çektim. Hiçbir özür kafamdaki sesi bastıramazdı. Sesleri...

Yaşamayı hak etmiyorsun, Yıldız.

"Affetmiyorum seni, ölsen bile huzur içinde olmayacaksın," diye fısıldadım. "Tıpkı benim gibi."

Yerde C'nin pozisyonunda dururken telefonumun melodisi yükseldi. Belki de ilk çalışı değildi ama ben şimdi fark ediyordum. Titrek ellerimle yatağın üzerindeki telefona uzandım. Elime almaya çalıştığımda yere düştü. Yerden alıp sırtüstü uzandım.

GİZLİ NUMARA'dan gelen bir aramaydı. Ondan geliyordu.

A.T.

Aramayı açıp hoparlöre aldım ve telefon elimden kayıp gitti. Alayda olan yatakhanelerin en iyi yanı ses geçirmiyor oluşuydu.

"Dağılmışsın," dedi otoriter bir sesle. "Hâlâ ilk günkü gibi zayıfsın."

"İlacım nerede?" dedim kafamı yerden kaldırmaya çalışarak. Uğultu vardı kulaklarımda. Cümleler kafamın içinde mermi olmuş, her yere saplanıyorlardı. Kendimi toparlamak istedim.

"Senin her ilacın bende." Sesinden alay dökülüyordu.

"Böyle anlaşmadık! Sen bana söz verdin. Onu m-" Lafımı bitiremedim. Zira onunla konuşmak neredeyse imkânsızdı. O konuşur, sen itaat ederdin.

"Kimi, Tufan'ı mı? Karşılaştınız mı?" diye sorunca cevabını bildiği soruyu yanıtsız bıraktım. "Suskunluğunu evet olarak alıyorum."

"Neden yaptın bunu?" Hesap sormak elbette haddim değildi ama nedenini bilmek hakkımdı. "Sadece nedenini bilmek istiyorum."

"4 aylık azaba karşı 4 yıllık hasret yeterli diye düşündüm. Oldukça adil. İtirazın varsa istifa edebilirsin." Sesindeki tehditkâr tınıyı biliyordum. Çöktüğümün farkındaydı ve bunu sonuna kadar kullanacaktı.

"İyi değilim," diyerek kendimi açıklama ihtiyacı hissettim. "Kafamda o se-"

"Kalk o yerden, asker! Ben seni bu şekilde çök diye eğitmedim. Meleğinden olmak istemezsin bence." Evet, zayıf noktayı buldu mu bastıracaktı.

"Beni o ilaçlara bağımlı hâle siz ettiniz." Kendimi dizginlemek adına nefesimi verdim. "Bir kere kullanmama izin verin, lütfen."

"Kardeşini ara, neyi ne için yaptığını hatırla ve düştüğün yerden kalk." Yumruğumu sıkarak yerden kalkıp oturur pozisyonu aldım. Sırtımı yatağa yasladım. "Eğer intikam istiyorsan güçlü kalmaya devam et. Çünkü karşında eskisinden de güçlü bir adam var."

"O ne demek?"

"Sen değiştiysen o da değişti demek."

Ben değişmedim. Ben yok oldum.

"Görev hak-" diyecek olmuştum ki lafı yine ağzıma tıktı.

"Benimle iletişime bu konuda geçme. Sana, daha doğrusu size güveniyorum. Allah kolaylık versin," dedi ve kapattı.

Belimi doğrulttum ve yattığım yerden biraz daha dikeldim. 'Kardeşini ara, neyi ne için yaptığını hatırla ve düştüğün yerden kalk,' demişti. Telefonu elime alıp rehbere girdim. Kardeşimi aradım.

İki kere çaldıktan sonra açtı. "Efendim, ablaların ablası." Nefes nefese açmıştı telefonu. Yüzümde minik bir gülümseme oluştu. "Hayırdır, sen beni aramazdın?"

"Ne var, merak ettim kardeşimi, olamaz mı?"

"Sesin bir durgun senin, hayırdır, beni mi özledin?" dedi.

"Yok, iyiyim. Seni özlemedim, uçaktan yeni indim sayılır. Yorgunum," diye geçiştirmeye çalıştım. "Sizde uçuşların durumu ne? Ne zaman sana üsteğmen deriz, ha?"

"Abla ya," diye isyan etti. "Ona daha var."

"Günler kalmıştır," dedim ona destek olarak.

Karşı taraftan ses gelmedi. "Okan, iyi misin canımın içi?"

"O iş biraz yaş gibi," dedi. Kaşlarım çatıldı. Yaşı diğerlerinden küçük olması rütbe atılmasına mâni değildi ki. Şu anda teğmen olarak NATO'da görev yapıyordu. Onunla gurur duyuyordum.

"Bir sıkıntı mı var? Disiplin cezası mı aldın?" Başka açıklaması olamazdı.

"Abla, sonra konuşsak olur mu? Ama ceza almadım da. Boş ver, sen niye aramıştın beni?" Konuyu değiştirme çabasını anlıyordum. Ama üstelemedim, kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini hissetmeliydi. Kendim öğrenirdim.

"Sesini duydum, iyi geldi," dedim. "Bir şey lazım mı?"

"Ablaların kraliçesi, maaşın yatmıştır. Sen bana biraz şey ateşlesene." Evet, asıl konuya gelmiştik. Gevşek ve yüzsüzdü.

"Sana ateşleye ateşleye kibritim kalmadı vallahi. Yok para falan, sık boğazını biraz." Aramayı bitirince para yollayacaktım. "Ayrıca ben maaş alıyorsam sen de alıyorsun."

"Abla ya, yapma gözünü seveyim. Lazım bana, alacaklarım var. Ablaların en eli bolu. Sultanların en cömerti," diye yağ yakmaya çoktan başlamıştı.

"Sümbül Ağa'ya bağlama," dedim. "Bakarız, hadi kapattım. Bir mallık yapma yeter." Telefonu direkt suratına kapattım. Banka hesabımdan onu mutlu edecek kadar para gönderdim.

Okan'ı benim kardeşim olduğu için sıkıştırma ihtimalleri yoktur. Zira nasıl ki torpili yoksa baskı da olamazdı. Üniversitede değildik. Komutanlar bize kafayı takan hocalar değildiler. Bu konuyu araştırmam gerekiyordu.

Oturduğum yerde nefes egzersizi yaparak kendimi sakinleştirdim. Elim boynumda olan yıldız kolyesine gitti. Ona bir umut tutundum.

Dışarı çıkıp bahçeye indim ve peş peşe üç sigara yaktım. Geçmişimi, mahvolmuş geleceğimi ve bizim için kaybettiklerimi düşündüm. Ne zaman üçüncü sigarayı da bitirdiğimi fark etmedim bile.

🪖

Odamda oturmuş, dün olan operasyonun raporunu yazıyordum. Odanın kapısı tıklandı. "Gel," dedim.

Sarı saçlarını özenle toplamış, elinde bir kâğıtla Asya içeri girdi. Gözlerinin altı kararmış, gözleri ağlamaktan kızarmıştı. İçeri girdikten sonra karşıma geçip esas duruşta selamını verdi.

"Komutanım, bir konuyu arz etmek isterim."

"Rahat, astsubayım. Buyur, konu nedir?" Kalemimi masaya bırakıp ellerimi masanın üzerinde birleştirdim. Maksadım ona güven vermekti. Buna ihtiyacı vardı.

Elinde tuttuğu kâğıdı bana uzattı.

İstifa dilekçesini.

Kaşlarım çatıldı. Dilekçeyi okumadan Asya'nın yüzüne baktım. Mahcup bir şekilde başını eğdi.

"Bu ne, astsubayım?" dedim.

"İstifa dilekçesi, komutanım."

"Onu ben de görüyorum. Ama nedenini soruyorum?"

Elimle masamın karşısında duran sandalyeyi işaret ettim. "Otur. Derdin ne? Neden kaçmayı seçiyorsun?"

Oturdu.

"Kaçmayı seçmiyorum. Sadece yetersizim ve bunun bedelini ödüyorum, o kadar. Benim yüzümden Tufan Yüzbaşım can çekişiyor. Benim hatam."

"Komutanını mesleğimden bile çok mu seviyorsun?" dedim.

"Mesleğimi seviyorum ama hepimiz için Tufan Yüzbaşının yeri ayrıdır. Onun yanında yetersiz askere yer yoktur." diye bakışlarını kaçırdı. "Vakti zamanında yetişseydim istihbaratı böyle olmayacaktı. Hata üstüne hata yapıyorum."

Burnunu çekti. Gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu. Eskiden çok yakından tanıdığım ve şu anda benden uzak olan birini bana hatırlattı.

"Karşınızda ağlamam bile acizlik. Tim için yetersizim. Masa başında iş yapmaya bile layık değilim. Bu yüzden istifamı yazdım." diyerek gözyaşlarını kendi sildi.

"Dosyanı okudum. Yetimhanede büyümüşsün." Gözlerinde gördüğüm tanıdık duygu buydu. Kimsesizlik.

Evet der gibi kafasını salladı.

"Bir ailen yok. İstifa edip ne yapmayı düşünüyorsun?"

"Bilmiyorum ki. MİT'e de istifamı vereceğim. Onlar ne derse onu yaparım. Olmadı, fitness hocalığı yapabilirim." deyip gülümsedi. Sonra karşısında arkadaşının olmadığını hatırlar gibi ifadesini toparladı. "Kusura bakmayın, komutanım."

İstifayı elime alıp sümenin altına koydum. "Dilekçeni işleme aldıracağım. Yolun açık olsun."

Ayağa kalktı. Başı öne eğikti. Mahcuptu.

"Tufan Komutan'la ilgili bir gelişme olursa benimle de paylaşır mısınız, komutanım?"

"Gizliliği bozamam, biliyorsun. Ne de olsa yakında askerî personel olmaycaksın, öyle değil mi?" Başını sallayarak beni onayladı. Yine de askerî selamını verip odadan çıkmaya yeltenmişti ki ona seslendim.

"Fırtına Kuşu." Lakabını bilmeme şaşırmıştı. Bana döndü.

"Tufan'da uçmayı seversin, anladık. Bir kere de benim için uçar mısın?"

"Emredin, komutanım." diyerek esas duruşa geçti.

Ben kimseden kolay kolay vazgeçmezdim.

🪖

İhsan Albay'a operasyon için yazdığım raporu getirmiştim. Albayın emir eri beni görüp hazır ola geçti. "Buyurun, Yüzbaşım." dedi.

"İhsan Albay'ımla görüşmemi kendisine haber et." Sesimde taviz vermez bir tını vardı. Böyle olmak zorundaydım. Kimseyle samimiyet kurmazdım. Düşük rütbeli askerlerle özellikle soğuk davranırdım. Samimiyet sınır ihlali getirirdi. Ben sınırlarımın aşılmasını sevmezdim.

Sonuçta hudut namustur.

"Emredersiniz, komutanım." diyerek Albayın odasının kapısını çalıp içeri girdi. Elimde yazdığım rapora bakıyordum.

"Yüzbaşı Tufan Şahiner ağır yaralı hâlde helikopterle hastaneye sevk edildi."

Asker odadan çıktı. "Komutanım, Albayım sizi emrediyor."

Odaya geçtiğimde Atatürk portresinin önünde oturan İhsan Albay'ı gördüm. Hazır ola geçip selam verdim. Raporu verdikten sonra tekrar hazır ola geçtim. Karşısındaki dosyayı okuduğu müddetçe hazırolda bekledim. Bana baktıktan sonra, "Rahatta bekle, yüzbaşım." dedi ve oturmam için işaret verdi.

Rahata geçtim ve orada olan sandalyelerden birine kuruldum. Ellerim diz hizamda, raporu incelemesini bitirmesini bekledim.

"Al, Nara, ne yaptın?"

"Emriniz üzerine gerekeni yaptık, komutanım." Boğazımı temizleyerek imalı bir sesle devam ettim. "Alevleri çok seviyordu, biz de sevenleri kavuşturduk."

Yüzü memnun bir ifade almıştı.

"Tufan Yüzbaşının durumu nasıldı?"

Sormayın işte o soruyu, komutanım. Ama yine de yüzümü ve mimiklerimi sabit tuttum.

"Kötü, komutanım." diyerek gerçeği apaçık önüne serdim. "Göğüs kafesinde kocaman bir yara var. İyileşmesi zaman alacak gibi gözüküyor."

"Yeni işinin başına geri gelmişti." İçine çektiği nefesi ağır ağır geri verdi. Başını sağa sola salladı. "Üstlerden özel olarak ikiniz bu görev için istendiniz."

Neden demeyecektim. Emirler sorgulanmazdı.

"Komutanım, ben görevin içeriğini ne zaman öğrenebilirim?" Kafamı kurcalayan soru buydu. Üstlerden böyle bir emrin nedenini merak ediyordum.

"Tufan Komutan sağ salim ayağa kalkınca hep beraber öğreneceksiniz. Ama şimdilik emir ve içeriği oldukça gizli."

"Ya kalkamazsa? Durumu çok ağır."

Umarım sonsuza kadar o yatağa mahkûm olurdu.

"Evelallah kalkacak." dedi otoriter bir sesle.

"Kalksa bile ona itimat edebilir miyiz?" diye kafamı kurcalayan soruyu sordum. Ağır işkencelere maruz kalan kimseye kolay kolay güvenilmezdi.

"Ben kimseye kolay kolay itimat etmem. Elbette bir sınava tabi tutulacak. Sınavı geçerse iki timi birleştirerek özel bir tim kurulacak." Ellerini birleştirdi.

"Ya geçmezse?" Temennim bu yöndeydi.

"Geçmemesini dilersin?" Sanki aklımı okuyordu. Ona karşı duygularımı kimsenin bilmemesi lazımdı.

"Zayıf insanların etrafımda olmamasını dilerim sadece, komutanım." Gözlerimi kaçırdım. İyi bir yabancı değildim. "Hakkında hayırlısı."

"Onunla bizzat ilgilenmeni istiyorum. İyi anlaşacağınızı söylediler. Vaktin olunca hastaneye uğrayıp bizzat bilgi al." Oturduğu koltuktan ayağa kalktı. Onunla birlikte kalkıp hazır ola geçtim. "Bu müddette Yıldız Timi de sana emanet."

"Emredersiniz, komutanım."

Bu görevden yırtmanın bir yolunu bulmalıydım.

🪖

Gazinodan içeri girince gözlerim Kılıç'ı buldu. Koltuğun köşesinde çayını yudumlarken sudoku çözen Berkay vardı. Sudoku ben diyorum. O, farklı bir isim diyordu o garip şekilli sorulara. Büyümüş de küçülmüş değil, yaşlanmış da gençlenmişlerdendi bu.

Benim geldiğimi anlayınca "Dikkat!" diye bağırdı. Herkes hazır ola geçmeye çalışıyordu ki elimi sallayarak "Rahat olun." dedim.

Yıldız Timi, Kılıç'tan kenarda oturuyorlardı. Önlerinde olan böreklere ve çaya kimse dokunmamıştı. Yüzbaşı Şahiner'i özlüyorlardı. İsmi lazım değil.

Benim time baktığımda gözlerimi kırpıştırdım. Böreği ağızlarına tıkamakla meşguldüler. Efe iki tanesini aynı anda yemeye çalışıyordu. Rezaletlerdi. Batuhan abi, elinde telefonla konuşarak gelip koltuğa kuruldu. Yüzünde güller açıyordu. O kadar hevesliydi ki beni bile görmedi. Ben de zaten üstelemedim.

Leyla yengeyle konuştuktan sonra hep kısa devre yapıyordu.

"Yavaş ye lan. Tepsiyi de yutacak mısın?" Efe'nin kafasına gerekli şamarı indiren Yusuf'tu. İnleyerek kafasını tuttu. Sıhiyecimizin kafası sağlıklı bile değilken, canımızı kimlere emanet ediyorduk.

Efe, elinde olan ısırılmış iki börekten birini Yusuf'a uzattı. "Buyurun komutanım, beraber yiyelim."

"Isırılmış böreği yemeyeceksin, değil mi Akay?" diyen Berkay'dan başkası olmazdı. Takıntılar kralıydı kendisi. Bir asker bana da acı çay getirdi. Çayımdan bir yudum aldım.

"Neden komutanım, yılan kertenkele yiyorsunuz? Bir ısırığın lafı mı olur?" Efe'nin elinde tuttuğu böreklerden birini aldı ve ısırdı. Berkay yüzünü ekşiterek bilmecesini çözmeye devam etti.

"Komutanım," diyen Yusuf'tu. "Biz ne zaman yemeye gideriz?"

"Evet komutanım ya. Şu an zaten yeni geldik, karnımız da aç kaldı. Böyle bir gün kebaba gidelim, rakıyla."

"Çocuklar, ciddi olamazsınız, değil mi? Daha yeni geldik. İki gün oldu geleli."

"Operasyondan döndük. Biz normalde döndükten sonra gideriz, kebap yeriz." diyen tabii ki akıl kıtı Efe'ydi. Canımız hâlâ buna mı emanetti?

"E, zaten normal, ne diyorsun? Sence şu anda normal bir durumda mıyız? Karşımızda oturan tim komutanının ne hâlde olduğunu merak ediyor. Daha onun sonuçları bile çıkmadı. Adam uyansın, bakarız. Gideriz elbette," dedim.

"Ya şey, komutanım ya, bir şey diyeceğim. Yıldız Timi var ya... Hep ismini söylediğim için korkuyorum ya. Yıldız Komutanı bir gün Yıldız Timi'ne de bir gün Yıldız Komutanı diyeceğim diye." Kafası karışmıştı çocuğun. Haklıydı tabii, karışırdı. "Ne diyecektim, unuttum." diye mırıldandı.

"Allah sana yar ve yardımcı olsun Öztürk," diyen Batuhan abiydi. Efe hiç üzerine alınmadan, "Sağ ol abi," dedi.

"Bize lazım o hayır duası. Canımız bu salağa emanet," diyerek bir şamar daha iliştirdi kafasına.

"Ben demedim mi Efe'yi fazla hırpalamak yok? Zaten kuş kadar aklı var, o da çıkacak aklından."

"Bence de," diyerek Berkay da bana katıldı. "Efe, sakın âşık olayım falan deme. Biz o hâlini hiç kaldıramayız."

Bir an hepimiz Efe'nin ekstra salak olma ihtimalini düşünüp kulağımızı aynı anda çekip önümüzdeki masaya vurduk. Allah korusun.

Ellerini gökyüzüne açmış dua eden Batuhan abiydi. Ve hepimiz bir ağızdan "Âmin." diyerek Efe'nin bahtını bağladık. "Bahtım bağlandı," diyerek cebinden müzik çalarını çıkarıp kulaklıklarını taktı ve kendini ortamdan soyutladı.

Özel bir çocuktu. Ama onu çok seviyorum, küçük kardeşim gibiydi.

Bakışlarımı Yıldız Timi'ne odakladım.

Bunun ismini koyanın ta ben-

Tövbe estağfurullah.

"Tuna Teğmenim," diye şu anki geçici komutanlarına seslendim. "Senin bilgin dâhilinde olsun istedim. Astsubay Asya Fırtına, istifa dilekçesini bugün bana verdi."

"Ne?" diye şaşkın sesler yükseldi.

"Evet," dedim. "Maalesef. Ben de işleme aldım zaten istifasını. Haberin olsun istedim sadece," diye belirttim.

"Komutanım," diyen Mert'ti. "Ne demek istifasını verdi?"

Sert bakışlarımı ta da mavi gözlerine odakladım. "Ne o, mutlu olursun diye düşündüm. Sonuçta, sen layık olmadığını düşünmüyor muydun?"

"Komutanım, öyle demek istememiştim ben," diye mırın kırın etti. "Neyse, sonuçta istifasını verdi," dedim. Daha da vicdanının rahat etmesini istiyordum. Ama hiç de öyle olmadı.

"Hakkında hayırlısı olmuş. Bence iyi de olmuş," dedi. Ayağa kalktı, esas duruşa geçip selam vererek oradan ayrıldı.

Ama buradan çıkar çıkmaz Asya'yı arayacağı belliydi.

🪖

Kapıdan içeri girdiğimde burnuma hastanenin ilaç kokan kokusu doldu. Kapıdan içeri girdiğimde burnuma hastanenin o keskin, ilaç kokusu doldu. Midem burkuldu. Koridorun beyaz duvarları ve tavandaki soğuk ışıklar ban o tanıdık huzursuzluğu geri getirdi. Parmaklarımı avucumun içinde sıkarken adımlarım danışma bankosuna yöneldi. Burada geçirdiğim her saniye, içimde kaçmak isteyen bir şeyleri uyandırıyordu.

Evet altı gündür oyalıyordum ama görevden yırtamamıştım. Öyle düşünmem bile hataydı.

Üzerinde mor önlük olan bir kadına çıkarıp kimliğimi gösterdim. "Merhaba, bir personelimiz acil yatışla bu hastaneye getirilmiş. Doktoruyla ilgili özel konuşmam gerekiyor."

Kadın önce şaşırdı sonra gülümseyerek bilgisayarına yöneldi. "Merhaba tabii hemen sistemden bakıyorum."

"Hastanın kimliği kayıtlı değil," dedi. "Ama acil koduyla gelen tek hasta var o da ikinci katta doktor beyin odadı sağdan üçüncü kapı."

"Teşekkür ederim." dedim. Ve kolidoru geçerek merdivenlere yöneldim. İkinci kata çıkıp odanın kapısını buldum. Elim kapının kulpuna gidemedi sanki. Yumruğumu sıkıp nefesimi dışarı verdim.

Bu bir görev Yıldız kendine gel.

Kapının önünde birkaç saniye durup kendimi duyacaklarıma hazırladım. Derin bir nefes aldım, yüzüme her zamanki ifadesizliği yerleştirdim ve kapıyı iki kez tıklattım.

"Gelin."

Kapıyı açıp içeri girdim. Beyaz önlüklü doktor, masasının arkasında birkaç dosyayı inceliyordu. Beni görünce ayağa kalktı. Göz göze geldiğimiz anda yüzündeki ifadenin ciddileştiğini fark ettim.

"Merhaba, doktor bey. Ben Yüzbaşı Yürek. Personeliniz hakkında bilgi almak için buradayım." Doktora elimi uzattım.

"Memnun oldum, komutanım. Ben Doktor Kenan Ertaş."

Elimi kısa bir süre sıktım Ardından doğrudan konuya girdim. "Sağlık durumu nasıl? Gözlerini ne zaman açar?"

Kenan Bey, masanın üzerindeki dosyayı eline aldı. Birkaç sayfayı çevirdikten sonra gözlerini bana kaldırdı.

"Durumu ciddi, komutanım. Dün yapılan tetkiklerde akciğerlerinde bazı anormal hücresel bulgular ve ciddi hasar belirtileri tespit ettik. Ayrıca vücudunda sıvı birikimi var. Bunun nedenini henüz kesin olarak belirleyemedik. Eğer bu sıvı birikimi enfeksiyon ya da başka bir sistemik rahatsızlıkla bağlantılıysa tablo daha da ağırlaşabilir."

Çenesini hafifçe sıktı.

"Kan tahlillerinde de bazı değerler normalin oldukça dışında. Enfeksiyon ihtimalini göz ardı edemiyoruz. Bazı viral ya da bakteriyel etkenlerden şüpheleniyoruz. Ancak elimizdeki imkânlar sınırlı. Daha kapsamlı analizler yapılmadan kesin bir şey söylemek doğru olmaz."

"Vücuduna dışarıdan müdahale edildiğini düşünüyor musunuz?" diyerek aklıma gelen en büyük ihtimali söyledim. Doktorun yüzündeki ifade değişti. Dosyayı kapatıktan sonra sesi daha da ağırlaştı.

"Evet. Vücudunda çok sayıda ilaç ve kimyasal madde kullanıldığına dair bulgular var. Bazılarının ne amaçla verildiğini henüz belirleyemedik."

"Ne tür ilaçlar bunlar?"

"Merkezi sinir sistemini baskılayabilecek bazı maddeler tespit ettik. Bunların yanında kalp ritmini, bilinç düzeyini ve vücudun normal işleyişini etkileyebilecek ilaçlar da kullanılmış olabilir."

Kaşlarımı çattım. "Uyuşturucu mu?" dedim.

"Bazıları uyuşturucu ya da benzeri maddeler olabilir. Fakat kesin konuşmak için toksikoloji sonuçlarını beklememiz gerekiyor. Özellikle uzun süre ve yüksek dozda kullanılmışsa kalp, karaciğer, böbrekler ve sinir sistemi üzerinde ciddi etkiler bırakabilir." bunları söylerken dosyayı yeniden açtı. Kısa bir sessizlik oldu.

"Lakin," diye devam etti, "şu an elimizdeki imkânlar kısıtlı olduğu için yalnızca tespit edebildiğimiz bulgular üzerinden ilerleyebiliyoruz."

"Ne zaman uyanır?" Benim için önemli olan buydu.

Doktor derin bir nefes aldı. "Bunu kesin olarak söyleyemeyiz."

"Yaklaşık bir süre?"

"Komutanım, böyle bir durumda saat ya da gün vermek doğru olmaz. Beynin ne kadar süre baskı altında kaldığını, kullanılan maddelerin dozlarını ve vücudunun tedaviye nasıl cevap vereceğini bilmiyoruz."

"Yine de uyanma ihtimali var mı?" diyerek sorumu yeniledim.

"Var. Bir doktorumuz, mevcut bulgulara göre uyanma ihtimalini umut verici buluyor. Şu anda bilincinin tamamen kapalı olduğunu düşünmüyoruz. Beyin aktivitesi mevcut. Fakat vücudu çok yorgun. Özellikle dolaşım sistemi ve solunum kapasitesi ciddi şekilde zayıflamış durumda."

"Yani zihni açık ama bedeni tepki veremiyor öyle mi?" Kendi kendini kapatmış mıydı beyini?

"Bunu kesin şekilde söylemek için henüz erken. Ancak zininin uyanmasını tetikleyecek bir an ya da bir anı olursa uyanma ihtimali artar. Yaşadığı yoğun işkence gereği beğin kendini kapatmış."

Kollarımı göğsümde birleştirdim. Uyanması gerekiyordu. Sağlam şekilde aklına ihtiyacımız vardı. "Zihninde herhangi bir sorun, ileride kalıcı bir hasara dönüşebilecek bir kusur vesaire mevcut mu?"

"Bunu ancak uyandıktan sonra anlayabiliriz." Doktorun bakışları dosyadaki fotoğraflara kaydı. Ve fotoğrafları bana uzattı.

"Bazı senboller üzerine kazınmış. İşinize yarar diye düşündüm." Aldıktan sonra fotoğrafları ters çevirerek çantama koydum.

Kenan bey devam etti "Kalp ve dolaşım sistemi de oldukça zayıf. Kalbi şu anda vücudun ihtiyaç duyduğu kanı yeterli verimlilikte pompalayamıyor. Dört, beş sene önce kalp krizi geçirdiği için işimiz fazlasıyla zor."

"Kalp krizi mi geçirmiş?" dedim. Bu konudan haberim yoktu.

"Evet. Tıbbî kayıtlarda yok ama kalbinde atan pıhtılaşmadan anladık bunu." Fazlasıyla açıklayıcı konuşutordu ama hiçbir konuda kesin konuşmuyordu.

"Ne kadar müddette ayağa kalka bilir?"

"En az birkaç ay."

Gözlerimi üzerinde tuttum. Bana tam bir tarih vermek zorundaydı.

"İyimser bir tabloyla bir ay civarında temel fiziksel toparlanma başlayabilir. Fakat tamamen eski hâline dönmesi daha uzun sürebilir. Üstelik bu, tedaviye vereceği cevaba bağlı. Vücudu direnirse iyileşme süreci hızlanabilir. Aksi hâlde enfeksiyon, organ yetmezliği, kalp ritim bozuklukları gibi ciddi komplikasyonlarla karşılaşabiliriz."

"Peki tedavisi nasıl durumda?"

"Şimdilik destekleyici tedavi uyguluyoruz. Sıvı-elektrolit dengesini düzenliyoruz, beslenmesini kontrol altında tutuyoruz ve organ fonksiyonlarını yakından takip ediyoruz. Eksiklerini tahlillere göre tamamlayacağız."

Bir an durdu.

"En önemlisi ise istirahat. Vücudunun kendini toparlamasına izin vermemiz gerekiyor. Uyandığında da hemen normal hayatına dönmesini beklememelisiniz."

"Anladım."

Dosyayı kapattı.

"Şimdilik yapabileceğimiz en doğru şey, onu stabil tutmak ve vücudunun tedaviye cevap vermesini ve uyanmasını beklemek."

Başımı hafifçe salladım.

"Teşekkür ederim, Kenan Bey."

Doktor ayağa kalktı. Ben kapıya yönelmek üzereyken sesi arkamdan geldi.

"Bize düşen, devletimize hizmet etmek. Hepimizin görevi bu." Sonra yüzündeki sert ifade biraz yumuşadı.

"Umarım askeriniz bir an önce gözlerini açar."

Kapıya yönelirken arkamdan son kez ekledi. "Kendisini görmek isterseniz yan odada. Ancak fazla uzun kalmayın. Şu an en çok ihtiyacı olan şey dinlenmek."

Kapının koluna uzandım. "Anlaşıldı, doktor bey. Tekrar teşekkür ederim. "

Kapıyı açtım. Koridorun soğuk havası yüzüme çarptığında elim çantaya gitti ama kendimi frenledim. O fotoğraflara şuan burda bakamazdım.

Madem beyni uyanmak için bir atağa ihtiyacı vardısa onu ona verecektim.

Kapıyı kapattım. Oda soğuktu. Sırtımı demir kapıya yaslayınca içimden bir ürperti geçti.

Yatakta, gözleri kapalı uyuyordu. Altı gün olmuştu neredeyse. Kalbi yavaşlamıştı, artık eskisi gibi atmıyormuş.

Neden acaba? Kalpsiz olduğu için olabilir miydi?

Onu çıplak ellerimle boğmak istiyordum. Nefesini kesmek, sonsuza kadar yok etmek için can atıyordum.

Ama yaşıyordu.

Bunları düşünürken ayaklarım benden bağımsız, yatağa doğru yürüdü. Makinelere bağlı, çıplak vücudunun göğüs kısmında birer bandaj vardı. Sakalları birbirine karışmıştı.

Değişmişti.

Çok mu acımıştı canı?

Sana ne? Neden buradasın?

Dönmeliydim geri. Onunla başka türlü de hesaplaşabilirdim. Gözlerini açmasını sağlamak benim borcum değildi.

Yumruğumu sıkıp arkamı dönmek istedim, tıpkı onun bana döndüğü gibi. Ama yapamadım. Bir tarafım bana lanetler okurken diğer tarafım gözlerini açmasını istiyordu.

Acıma ona. Canımızı yaktı. Canını yak. Tam da onun öğrettiği gibi. Kızgın demiri al, kalbine sapla.

Tam olarak öyle yapacaktım.

Omzumun üzerinden yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı. Saçlarında tek bir ak yoktu. Oysa benim saçlarım bir cümleyle beyazlamıştı.

Duyuyordu beni, biliyordum. Zihni uyanıktı. Duymasını dediklerimi asla unutmamasını istiyordum.

Çünkü gözlerini açması için gerekli cümleleri ona söyleyecektim.

Ellerimi yatağın kenarına koyup yüzüne doğru eğildim. Nefes almak için bile bir makineye bağlıydı.

Nefesini kesmeyi her şeyden çok isterdim.

"Cayır cayır yaktım seni bu hâle sokan adamı," diyerek başladım. "Ama aslında seni yakmak istedim o ateşte. Acıların artsın, hiç dinmesin istedim. Dört sene oluyor, zaman su gibi akıp gidiyor. Öfkem hiç dinmiyor. Kırgınlığım küle dönüşmüyor. İçimde sana ait tek bir iyi hatıra bile kalmadı. Bir değil, bin özür dilesen bile seni affetmem."

Ellerimi yatağından çektim ve bir adım geriye gittim. "Bu yüzden uyanma, yüzbaşı. Uyanırsan yaşattığın acının bin misli sana yaşatacağım. Ve yemin ederim, seni affetmeyeceğim. Çünkü seni affetmek, kendime edeceğim en büyük ihanet olur. Ve ben asla kimseye ihanet etmem."

Tam arkamı dönüp giderken bir el bileğime tutunmaya çalıştı. Beni duyduğunu biliyordum. Ve iyileşiyordu.

Hızlıca kapıya yöneldim. Kapıda duran hemşirelere tek bir kelime söyledim. "Uyandı."

🪖

Arabama bindikten sonra cantamda olan fotoğrafları çıkardım. En üste olan fotoda Şahinerin göğsünde olan yara vardı. Yara sanki bir sembole benziyordu. Doktor haklıydı.

Ters durmuş bir üçgen ve bir çembere.

Kafamda şimşek çıkınca migren ağrım tuttu sandım. Olamazdı. Geri dönmüş olamazlardı.

🪖

Nasılsınızzzz?

Kusura bakmayın bu saatte atıyorum bölümü çünkü eve şimdi girdim ve girer girmez yükledim.

[B]Konuşalım tartışalım bölüm nasıldı?

A. T. kimdi sizce? Ve Yıldıza dedikleri?

Yıldız geçmişte neler yaşadı?

Okan& Yıldız sahnesi özlediniz mi onları? Teğmen pilotumuz olur kendisi🫠

Al-Nar sahnesi peki?

Yıldız Tufan hesaplaşması?

Tufanın vücuduna enjekte edilen ilaçlar peki?

Kimler gelmişti geri?

Not: Hastane sahnesini dayımdan yardım aralak yazdım biraz da yazarlık şeyleri eklidim falan filan öyle ortaya çıktı.

(Dayım onkoloji doktoru hatalar varsa affola)

🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟🌟

Hesaplarımız şurada takip ederseniz çok sevinirim. İlk haberler hep orda😍

Instagram: Elveriia_

Tiktok: Elveria_

WhatsApp kanalı qr kodu medyada bol bol sohbet ediyoruz.🪖

Satır arası yorumlarınız merak ediyorum 😘

YILDIZA BASMAYI UNUTMAYALIM🌟

GÖRÜŞÜRÜZZZZZ😘

 

Bölüm : 06.05.2025 00:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...