4. Bölüm

3. GEÇMİŞ GEÇMİYOR

Elveria
elveria_

Oy verelim ve satır arası yorum yapalım lütfen. 💕

 

 

Kitapta geçen örgüt, tim, üs isimleri tamamen benim uydurmamdır.

 

Yaşanan olayların gerçeklik ile alakası yoktur.


•~•~•~•~•~•~•~•~•~•~•~••~~•~•~•~•~•~•~•

Tufan Şahiner. Şubat 2028


1 ay sonra...

Tufan, elleri arkadan kelepçeyle bağlanmış hâlde dondurucu depoda yerde uzanmıştı. Gözlerini yavaşça araladığında acıyla inledi. Vücudu üşümüyordu, donmuştu. Bir buzun üzerine atılmıştı.

"Günaydın," diye bir ses duydu. Gözünü tam açamasa da deponun köşelerine baktı. Ve aradığını buldu. Bir kamera vardı ve ona bakıyordu. Kamera.

Evet, beklediği sınavdaydı. Tüm gücünü bacaklarına vererek kendini yüzüstü çevirdi. Önce ellerindeki kelepçelerden kurtulmalıydı.

Başparmak eklemini yerinden çıkardı. Ağzından hafif bir inleme döküldü. Önce bir elini çıkardı, sonra diğerini. Kelepçeler elektrikliydi. Kırmaya kalksa ellerine elektrik gelecekti. Çıkardığı parmağını geri yerine takarken soğuk vücuduna işliyor, ağrıları daha da artıyordu.

Ayaklarındaki ipi çözdü ve ayağa kalkmaya çalıştı. Buzla kaplı zemin kaymasına neden oluyordu. Üzerindeki gömlekle atleti çıkardı. Bu, daha da üşümesine neden olmuştu. Çıkardıklarını ayaklarının altına bağlayarak dengesini sağladı. Çıkış için ne kapı ne de pencere vardı.

Havalandırma kanalına tırmanmayı düşündü ama tüm oda buzla kaplıydı. Kenarda duran metal parça dikkatini çekti. İhtiyatlı adımlarla ona doğru yürüdü. Yanına geldiğinde metalin tamamının kaplanmadığını fark etti. Yalın ayak topuğunu vurarak üzerindeki buzları kırmaya çalıştı. Başardı da. Boru biraz arınınca bağlantı noktalarını açmaya başladı.

Elleri iyice tahriş olmuş, vücudundan akan kan donmaya başlamıştı. İçinden dualar ediyordu. Mesleğinden uzak kalmak o kadar fazla canını yakmıştı ki bu acılar ona az geliyordu.

Boruya sıkıca tutunup kendisini sürükleyerek kanalın bulunduğu duvarın önüne getirdi. Burada küçük bir çatlak aradı. Çıkışa yakın bir yerde aradığını buldu. Kenara çekildi.

"Ya Allah," diyerek tüm gücüyle boruyu çatlağa sapladı. Bir kere değil, birkaç kez.

Tavandan kopan kalın buz kütlesi aşağı düşüp zeminde bir yükselti oluşturdu. Kemerini belinden çıkarıp yükseltiye çıktı ve boruyu biraz daha yukarıya sapladı. Ona tutunarak kemeri ızgaraya geçirdi. Kendini hafifçe yukarı ittiğinde ayağını kopan buz kütlesinin üzerine yasladı. Izgaranın ucundaki kilidi, kemerinin kabzasındaki minik metal parça sayesinde çözdü ve kapağı açtı.

Ellerini kanalın soğuk metal duvarlarına tutundu. Onu izleyen birisi vardı elbette. "Genelin üzerinde, ama kendi rekorunun altında."

Sürünerek ilerlemeye devam etti. Yüzüstü hareket ettiği için göğsündeki yaralar acıyordu. Yolun sonunda çalışmayan pervaneyi kırdı ve nihayet dışarı çıkmayı başardı.

Kendini doğrudan yere attı. Taşın üzerinde duran kulaklığı kutusundan çıkarıp kulağına taktı. "Emredin, komutanım."

"Karşında bir parkur var. Bitir ve sonunda bulunan depoya gir."

"Emredersiniz."

Kenarda onu bekleyen kum dolu iki torbayı da sırtına aldı. Ağırlıkları omuzlarına biner binmez dizleri hafifçe çöktü. Daha birkaç dakika önce donmuş bir odadan çıkmıştı. Vücudu hâlâ titriyordu. Parmakları uyuşmuş, göğsündeki yaralar soğuktan hissizleşmişti.

Tufan başını kaldırıp parkurun sonuna baktı. Orada bir bina vardı. Depo, bir tepenin üzerindeydi.

Kulaklığından gelen ses yeniden duyuldu. "Başladığın andan itibaren süre işliyor."

Tufan cevap vermedi. Kum torbalarını sıkıca kavrayıp koşmaya başladı. Elli metre kadar ilerledikten sonra onları bıraktı. Altı etaptan oluşan parkuru dengeli bir biçimde geçti.

Parkurun sonunda yanda duran iki kum torbasını aldı ve çamurlu araziye girdi.

Çıplak tabanları yüzünden dengesini korumakta zorlanıyordu. Çamurlu yolun sonuna geldiğinde torbaları bıraktı. Dikenli tellerin arasından sürünerek bu aşamayı da geçip atış sahasına vardı.

Onun için bırakılan tüfeği kavradı. Tek bir hedef, tek bir atış hakkı vardı. Yüz metre uzaklıktaki hedefe doğrulttu silahını.

Ve tam isabet.

Hedefi indirmişti.

Atış sahasını bitirdiğinde karşısındaki manzarayla yutkundu. Önünde alevli bir havuz vardı.

Üzeri ateşle çevrili tellerle kaplıydı ve içerisinde pis su bulunuyordu. Su artık onun için sıradan bir şey değildi. Doktor fazla suya dalmaması gerektiğini, diğerlerinin buna müsait olmadığını söylemişti.

"Ne oldu, Gölge? Vaktin işliyor. Sabaha kadar seni mi bekleyeceğiz? İşimiz gücümüz var."

Kulaklığındaki ses susmuyordu.

"Bu havuzun tek iyi yanı sizi duymayacak olmam," diye mırıldandı.

Telsizi çıkardı. Nefesini tuttuğu anda bütün bedenini suyun soğuğuna bıraktı.

İlk saniyelerde ciğerleri yanıyor, kirli suyun ağır kokusu burnundan içeri doluyordu. Görüşü neredeyse yoktu. Suyun altında yalnızca karanlık ve bulanık bir boşluk vardı.

Kollarını öne uzatıp ilerlemeye başladı. Çıplak ayakları zemine değmiyordu artık. Her kulaçta biraz daha derine iniyor, başının hemen üzerinde yanan tellerin sıcaklığını suyun içinden bile hissediyordu.

Nefesi kesilmeye başlayınca kafasını dışarı çıkaramadı. Sırtüstü yüzerek burnunu birazcık dışarı çıkarıp minicik bir nefes aldı.

Bu nefes ona nefes vermekten çok nefesini kesmişti. Kirli suyun kokusu, ateşin sıcaklığı... Hepsi üzerinde bir baskı oluşturuyordu.

Buna rağmen aynı yöntemi birkaç kez kullandı. Nefesi kesilse bile durmayacaktı.

Çünkü askerlik onun mesleği değil, hayatıydı. Kaderiydi.

Onu bir kez kaybetmişti. İkincisine izin veremezdi. Gerekirse ölümü bile göze alırdı ama kaderinin elinden alınmasına izin vermezdi.

Havuzun sonuna ulaştığında üzerinde çıkıntılar bulunan bir duvarla karşılaştı. Tırmanmaya başladı. Ayağını her taşa koyduğunda canı yanıyordu. Çıkıntıların üzerindeki dikenler hem ellerine hem de ayaklarına batıyordu.

Geri dönüşü yoktu. Aşağıda onu bekleyen ateşli teller vardı.

Her şeye rağmen yükselmeye devam etti. Sadece bir kez ayağı kaydı. Ölümlerden döndü sandı Tufan. Gözleri karardı ama tutunduğu yerden ayrılmadı.

Üzeri çamur ve pislik kaplıydı. Teni nefes alamıyor, bu da nefes almasını zorlaştırıyordu.

Depoya geldiğinde kenarda duran kutudan kulaklığı alıp taktı. Deponun sonunda biri vardı. Baştan aşağı siyah giyinmişti.

"Silahı eline al," dedi kulaklıktaki hışırtılı ses.

Tabancasını kavrayıp karşısındaki kişiye doğrulttu.

"Karşında duran kişinin Yıldız olduğu söyleniyor. Tam kalbine ateş etmeni emrediyorum."

Kulaklıktan gelen ses devam etti.

"Üzerinde çelik yelek var mı yok mu bilemeyiz. Ama senin üzerin çıplak. Sen vurmazsan o sana ateş edecek. Ne yapacaksın, Gölge? Sevdiğin kadın için mesleğinden mi olacaksın? Zaaflarına mı yenileceksin?"

Tufan düşündü. Yıldız'ın onu vurma ihtimali yüzde doksandı. Acımasızdı sevdiği kadın. Ona hiç acımazdı. Çelik yelek giymiş olmasına dua etti.

Tam o an karşısındaki kadının solak olduğunu fark etti. Silahı oldukça profesyonel bir şekilde sol elinde tutuyordu.

Doğma büyüme solakmış gibi.

Dudağının bir kenarı kıvrıldı. Karşısındaki kadın onun sevdiği, âşık olduğu Yıldız değildi.

Düşünmeden tetiğe bastı. Kurşun tam kalbine isabet etti. Kadın geriye savrulup yere düştüğünde kulaklığa dokundu. "Görev başarılı. Hedef etkisiz hâle getirildi," dedi.

"Aferin," dedi mekanik ses.

"Ben sevdiğim kadını tanırım, komutanım. Artık eski Tufan yok karşınızda. O hataya bir kez düşer, bir daha yapmam." Gözleri yan taraftaki kameradaydı.

"Öyle mi dersin? Sen eski Tufan değilsin, doğru. Ama kimse eskisi gibi değil. Bir bak bakalım kimi vurdun."

Başını çevirip deponun sonunda ayağa kalkan kadına baktı. Kadın çelik yeleğinin maskesini çıkarıp kısa saçlarını savurdu.

Bu kişi Yıldız'dan başkası değildi.

Saçlarına kıymıştı. Her akşam Tufanın tel tel sevdiği saçlarına mı kıymıştı.

Oysa uzun saçlar Yıldız'a çok yakışıyordu. Gülmek gibi, dans etmek gibi. Hayatı yaşamak Yıldız'a çok yakışıyordu.

Çok değişmişti yüzünde mutluluk kalmamıştı. Yaş almıştı ama hala çok genç duruyordu. Hala çok güzeldi. Hala gülümsese tüm çiçekleri açtıracak kadar güzeldi.

Çelik yeleğinden çıkardığı kurşunu eline almış, Tufan'a doğru yürüyordu. Her adımında nefret görürdü kenardan izleyen biri. Tufan kırgınlık gördü. Önünden geçerken onun hâline tiksintiyle baktı. Yüzünü buruşturup kurşunu önüne attı.

"Tebrik ederim, Yüzbaşı. Artık benim kanım da ellerinde."

💔

 

Yıldız Yürek. Şubat 2028


Masamın arkasında oturmuş, önümde içinde boş boş şeyler yazan dosyayı okuyarak zaman kaybediyordum. 2024 senesinde olan Altın Ejder operasyonuyla ilgili hiçbir kayıt yoktu. TSK'nin arşivinde olmamasını bir yerde anlayabiliyordum. Ama MİT'in gizli arşivinde bile hiçbir iz yoktu.

Sanki dört sene önce hiçbir olay yaşanmamış gibi. Kendi dosyamda sıradan bir bilgi aktarım görevi olarak kayda geçiyordu.

Delirecektim.

İçtiğim ilaçlar ve dört ay çektiğim işkence yüzünden her şeyi detaylı hatırlayamıyordum. Hatırlamak bir tarafa dursun, operasyonun nasıl sonuçlandığını detaylı bilmiyordum. Çünkü dosya ortada yoktu!

Sadece haberlerden bildiğim ve birleştirdiğim parçalar vardı. Bunu bilen tek bir kişi vardı. Onunla da şu an muhatap olmak istemiyordum. Zira bugün göreve dönüyordu.

Cam kapı çalınınca "Gel!" diye resmen bağırdım. Öfkeden sesimi kontrol altına alamıyordum.

Tuna Teğmen odama girip esas duruşa geçti. "Komutanım, İhsan Albay bizi toplantı odasında bekliyor."

"Geliyorum," diyerek masadan ayaklandım. Esas duruşta beni bekledi. Eşyaları anahtarlı çekmeceye yerleştirdim. Anahtarı ön cebime koyup odadan çıktık. Toplantı odasına doğru yürümeye başladık.

Bir ay müddeti bizim time de Yıldız Timi'ne de iyi gelmişti. Kaynaşmışlardı. Batuhan abi, Leyla abla'yla birlikte evlerini kurmuş, taşınmışlardı.

Yusuf, Tuna'yla aynı eve yerleşmişti. Zira onların timinden ayrılan askerin odasına yerleştiğini söylüyordu. Kira desteği için Tuna bu teklifini geri çevirmemişti. Mert, şehit çocuğu olduğu için lojmanda tek başına kalıyordu. Galiba annesiyle arası kötüydü. Efe ortada kaldığı için Mert onu yanına almıştı. Garip bir şekilde anlaşabiliyorlardı.

Ben henüz alayda, odamda kalıyordum. Asya'ya ev tutmuştum. Bazen onun yanına gidip çay, kahve içiyordum. İlk kez galiba kız arkadaşım olmuştu.

Bir ay boyunca ikimiz de resmiyeti kırmakta çok zorlanmış ama başarmıştık. Dün ikimize de panda kâğıt maske yapmıştı. Yalan yok, cildime iyi gelmişti.

Ruhuma da.

Toplantı odasından içeri girdiğimde herkes hazır ola geçti. "Rahat olun," dedim ve ben de kendi yerime geçtim. Birazdan içeri İhsan Albay girdi. Ben de herkesle birlikte hazırolda bekledim.

Geniş ekranın önüne gelince "Bugün günlerdir beklediğiniz o haberi vermek için geldim. Tufan Yüzbaşınız görevine geri dönmüştür. Hepimize hayırlı uğurlu olsun."

Yıldız Timi bu duruma oldukça sevinirken tepkilerimi sabit tutmak için büyük bir çaba veriyordum.

"Artık iki tim olmayacaksınız," diyerek konuşmasına devam etti. "Tek bir isim altında, tek bir hedef, tek bir düşman için kenetleneceksiniz."

Bana döndü bakışları. "Yüzbaşım, isim öneriniz nedir?"

Günlerdir aklımda olan o ismi zikrettim. "Kurşun, komutanım. Aynı hedefe yöneltilmiş tek bir kurşun kadar etkili ve hedefi yok eden bir tim."

"Kurşun," diye mırıldanarak kafasını salladı. "Güzel! Bundan sonra yeni tim isminiz. Hayırlı uğurlu olsun."

"Sağ olun!" dedik aynı anda.

"Görevin içeriğini bildiğiniz gibi Irak sınırında örgütün köylerde çeteleşme faaliyeti yaptığını, sivilleri esir aldığı bilgisi elimize geldi." Eli arkasında olan siyah ekrana dokundu. Ekranda aylar önce gördüğüm o sembol vardı.

Bir çember ve üzerine çizilmiş ters üçgen.

"Aldığımız istihbaratlar doğrultusunda bu çeteleri ve örgütü, bu sembolle tanınan bir yapının finanse ettiğini düşünüyoruz."

"Yılanın başını ezersek, kuyruğunun bir anlamı kalmaz mı diyorsunuz, komutanım?" diye sordum.

"Evet, yüzbaşım. Sizden istediğim bu yapıyı çökertmeniz. Sıradan bir örgüt olduğunu düşünmüyoruz," diyerek diğer slayda geçti. "Çünkü kullandıkları teknoloji sıradan değil. Bazı bölgelerde SİHA ve İHA'larımızın görüşünü kapatan radarlar kullanabiliyorlar. Bu, şu an var olan teknolojinin ötesinde."

"Komutanım," diyerek Berkay söz istedi. Kendisi Teknoloji Harp Komutanlığında müsteşar yardımcısıydı. "THK olarak ele geçirilen teknolojilerini incelemeye çalıştık ama kendi kendilerini imha eden bir sistemleri var."

Yusuf da ona birkaç bilgi ekledi. "Bazı terör unsurlarında yanlış takılmış çipler tespit ettik. Bunun kasti olduğunu düşünüyoruz."

"Denek faresi olarak kendi askerlerini mi kullanmışlar?" diye soran Batuhan Karaydı.

"O kadar da caniler yani," diye mırıldandı Mert.

 

"Hayır, onları askerleri olarak görmüyorlar," diyen bendim. "Onları feda ederek kendilerine yeni ve çok güçlü bir ordu oluşturuyorlar. Bu yüzden sivilleri esir alıyorlar."


"Tufan Yüzbaşı gelince odama gelin," dedi İhsan Albay bana doğru. "Hepinize kolay gelsin," diyerek ayağa kalktığında hepimiz hazırola geçtik.

Odadan çıktığımda düşündüğüm ve hissettiğim tek şey korkuydu.

Geçmişin beni esir alan korkusuydu.

🪖


Odada gelen raporları incelerken kapı aniden açıldı ve beklediğim kişi içeri girdi. Yüzbaşı Şahiner.

Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Herkes hazır ola geçerken ben işimin başındaydım. Henüz benimle birlikte aynı timi komuta edeceğini bilmiyordu. Kılıç timine rahat bekleyin diyerek kendi timine yöneldi.

Hepsi ona hoş geldiniz diyordu. Hepsine çaktırmadan sarılıyordu. Bu fasıl bittikten sonra gözleri timi taradı. "Benim kızım nerede?"

"Komutanım," diyerek kafasıyla beni işaret eden Tunaydı.

"İstifa etti, yüzbaşı." Direkt konuya girmişti. Yüzündeki şaşkınlık bir anda büyüdü. "Sizin esir düşmeniz konusunda kendini suçlu hissettiği için istifasını verdi. Ben de işleme aldım."

Yüzündeki şaşkınlık öyle büyüktü ki... Bunu beklemiyordu. Beni karşısında böyle bulmayı beklemiyordu. Gözleri yüzümün her zerresini izliyordu. En son gözlerime baktı.

Masamdan ayağa kalkmaya tenezzül dahi etmedim. Yıldız timinde herkes işinin başına döndü. "Vatanına hoş geldin, Yüzbaşı. Görevinin başında olmana sevindim!" diyerek gülümsedim.

Onu tanımıyormuş gibi davranıyordum. Oynadığım oyunu sürdürdü. Sonra onu hâlâ ayakta bekleyen eski Kılıç timine döndü. "Merhaba, Kılıç. Ben Yüzbaşı Tufan Şahiner." Kollarındaki Kılıç timi armasından kim olduklarını hemen anlamıştı.

Hepsi baş selamı verdiler. Ben hâlâ yerimde oturuyordum. Yutkundum. Yıllar sonra onun ismi yeniden kulaklarımda yankılanıyordu.

O da yanıma gelince başımı yana çevirdim. Baş selamı verdi. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes alıp verdikten sonra ayağa kalktım.

Buz gibi sesimle kalbine ilk bıçağı sapladım. "Aramıza hoş geldin, Yüzbaşı Şahiner. Ben Yüzbaşı Yıldız Yürek."

Elini uzattı. "Memnun oldum," dedi.

Eline baktım. Siyahlarımı yeşillerine diktim. Elimi kaldırdım. Tam elini sıkacağım anda kulağına eğilip fısıldadım.

"Ben kanlı elleri sıkmam."

Bunu söylediğim anda yüzünde bir kas seğirdi. Gözleri gözlerimi buldu. Kimse fark etmeden elini yumruk yapıp indirdi.

"Buyurun, yüzbaşım. İhsan Albay bizi bekliyor," dedim, kapıyı göstererek. Kılıç timine baktım. Kimse bize bakmıyordu.

Gözlerim yeniden gözlerini buldu. Birkaç saniye öylece baktık birbirimize. Sonra önünden geçerek yürüdüm. Onu arkamda bıraktım. Keşke sonsuza kadar arkamda kalsaydı...

Birlikte odadan çıktığımızda ben önden, o arkadan yürüyordu. Birbirimize hiçbir şey söylemedik. Zaten konuşacak bir şey de yoktu.

"Ben Şırnak'ta olduğunu bilmiyordum. Bugün olanlar için..." Elini ensesine atıp ovuşturdu. Söyleyeceklerini toparlamaya çalışıyor gibiydi. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra yeniden konuştu. "Asya'yı ziyaret edin."

Sınavda olan konuyu açmasına izin vermeyecektim. Ben orada olduğumu bile bile ateş etmişti. O an ne düşündüğünü bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı. Mesleği her şeyden önce gelirdi.

"Sizin durumunuz için kendisini suçluyor."

"İstifasını işleme aldın mı?" diye sordum. "Ani bir karar vermiş olmalı. O, mesleğine bağlı biri."

"Tıpkı sizin gibi," diyerek ona döndüm.

Sözlerimin ardından yüzündeki ifadeyi kısa bir anlığına inceledim. Bir cevap vermesini bekledim ama sessiz kaldı. Koridorun sonuna, İhsan Albay'ın odasının bulunduğu bölüme gelmiştik. Kapının önünde duran asker bizi görünce hemen esas duruşa geçti.

Benden önce davrandı. "İhsan Albay'la görüşmemiz var."

"Kendisi sizi içeride bekliyor," dedi asker.

Kapıyı açtığında önce ben, ardından Şahiner içeri girdi. Kapı arkamızdan kapandığında ikimiz de esas duruşa geçip selam verdik.

"Oturun," dedi İhsan Albay.

Karşılıklı duran koltuklara geçip oturduk. Odanın içerisindeki sessizlik birkaç saniye sürdü. İhsan Albay'ın bakışları önce bana, ardından Şahiner'e kaydı. Özellikle onun üzerinde biraz daha uzun durdu.

"Geçmiş olsun, Yüzbaşım," diyerek Şahiner'e döndü. "Allah bir daha esaret yaşatmasın."

Amin.

"Sağ olsun, komutanım. Bunu da atlattık sonuçta."

Şahiner'in sesi her zamanki gibi sakindi. Sanki bir ay önce yaşadıkları hiç olmamış gibi konuşuyordu. Dışarıdan iyi görünmesi, gerçekten iyi olduğu anlamına gelmiyordu.

"Doktorlar görevine dönmeni pek uygun bulmuyor. Sen ise inat ediyorsun," dedi İhsan Albay.

"İyiyim ben, komutanım," dedi Şahiner. "Bir an önce tepelerine çökmemiz gerekiyor. Hem sağ olsun, Kılıç Timi imdadımıza yetişti."

"Ne demek, vazifemiz," dedim.

İhsan Albay'ın bakışları yeniden ikimizin arasında dolaştı. Ardından bakışlarını Tufan'a yöneltti. "Hatırladığın herhangi bir isim ve başka bir şey var mı?"

"İki kişiyi hatırlıyorum. Birinin kod adı Ares. Sıradan bir terörist değil. Özel biri. Beni gelip kurtaracağınızı bile biliyordu. İstihbaratı öyle bir şekilde yürütüyordu ki... Yani onun oyunu beni öldürmek değildi."

"Yüzünü gördünüz mü?" dedim. "Robot resim çıkartalım."

"Hayır, siyah bir maske takıyordu. Saçları bile peruktu. Aynı benim boylarımda, büyük ihtimalle benim yaşlarımda bir erkekti." Sonra İhsan Komutan'a döndü. "Sizin bizim time anlattığınız çetelerin lideri de oradaydı. Ebu Çeleb. Bizzat izliyordu."

"Teröristler mi işkence ediyordu size?" Eğer onlar ediyorlarsa ellerinde güçlü kimyasallar olduğu anlamına geliyordu.

"Hayır," diyerek kafasını iki yana salladı. "Bazen, evet. Ama kimyasalları özel olarak getirdikleri kişiler yapıyordu. Ben..." Başını öne eğdi. "Çoğu şeyi hatırlamıyorum."

"Sorun değil," dedi İhsan Albay. Ardından önündeki dosyaya kısa bir bakış atıp asıl konuya geçti. "Çeteleşmenin sıradan bir birlik olduğunu düşünmüyorum," dedi. "Bizim kontrolümüzde olan hava sahasını kendi kontrollerine geçirmek istiyorlar."

Şahiner'in kaşları hafifçe çatıldı.

"Ama bu imkânsız," dedi. "Güvenlik protokolü, yapay zekâ vasıtasıyla çift katmanlı korumaya sahip."

"Tabii, siz konuşmadıysanız."

Odadaki hava bir anda değişti. Şahiner'in bakışları doğrudan bana döndü.

"Anlamadım?"

Bakışlarındaki şaşkınlığı gördüm. Belki de söylediklerimin nereye varacağını anlamaya çalışıyordu. Ben ise geri adım atmadım.

"Dün THK'dan gelen bilgiye göre birisi sisteme sızmaya çalışmış," dedim. Sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışıyordum. "Üstelik giriş için kullanılan bilgiler öylesine seçilmiş bilgiler değil."

Şahiner'in yüzündeki ifade biraz daha sertleşti.

"Sisteme sizin isminiz üzerinden sızılmaya çalışılmış olabilir," dedim. Bir an duraksayıp gözlerinin içine baktım. "Tabii, konuştuysanız."

"Komutanım, kusura bakmayın ama Yüzbaşı Şahiner'le birlikte görev alacaksam ona güvenmem gerekiyor," diyerek esas konuya değindim. "Ağır işkencelere ve bir sürü ilaca maruz kalmış vücudu. Bu ilaçların ona nasıl etki ettiğini bilmiyoruz. Konuşmuş olma ihtima..."

"Bana şu anda vatan haini muamelesi yapıyorsunuz, Yüzbaşı Yürek," diyerek lafımı böldü.

"Konuyu şahsileştirmeyin lütfen." Duygusal davranmamam gerekiyordu. Konu ben değil, timimin güvenliğiydi. "Ağır işkenceler aldınız, bu mümkün. Geçmişinizdeki başarısızlıklara da bakılırsa konuşmuş olmanız büyük olasılık. Askerlerimi korumak benim görevim. Bu yüzden beni suçlayamazsınız."

"Suçlamıyorum, doktor kontrolleri yapıldı zaten. Zamanımızın kıymetini-" diyecek oldu ki lafını böldüm.

"Zamanın kıymetini iyi bilen biriyim. Merak etmeyin. Devlet tek taraflı yönetilmez. Ama verilen bir açık kolay kapanmaz. Konuşma ihtimalinizi göz ardı edemem. Yanlış mıyım, Komutanım?" diyerek İhsan Albay'a döndüm.

"Bu çok ağır bir itham," dedi bana bakarak.

"Ne kadar ağır olduğunu çok iyi biliyorum." Sesimde herhangi bir duygu yoktu. Oysa ne kadar duyguyu tek bir cümleye sığdırmıştım kimse bilemezdi.

"Endişeni anlıyorum, yüzbaşım." İhsan Albay beni rahatlatmak adına oldukça sakin konuşuyordu. "Güvenlik önlemleri alındı. Herhangi bir pürüz çıkmayacak. Ben Tufan Yüzbaşı'ya güveniyorum."

Sonra ikimize döndü. "Birlikte uyum içinde çalışacağınıza inancım sonsuz." Çekmecesini açıp içinden bir dosya çıkardı.

Sonra ikimize döndü. "Birlikte uyum içinde çalışacağınıza inancım sonsuz." Çekmecesini açıp içinden iki tane dosya çıkardı. "Bu görev oldukça tehlikeli. Hepinizin ailesi var. Size bu görevi dayatamam."

Elinde tuttuğu dosyaları bize uzattı. Dosyayı alıp açtığımda karşıma gönüllülük beyanı çıktı. Bir anda başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. Kalbim göğsümün içinde hızla çarpmaya başlarken avuç içlerim terlemişti. Gözlerimi dosyadan kaldırıp onunla göz göze geldiğimde, hissettiğim şeyin yalnızca bir tesadüf olmadığını anladım.

Aynı ana gitmiştik.

Bu sözleşmenin aynısını yıllar önce de imzalamıştık. Fakat o zamanki şartlar çok daha ağırdı. Bu da onun başka bir biçimiydi.

"Bunu Kurşun Timi'ne dağıtın. İstemeyen çekilip farklı bir görevde vazife alabilir." diyerek ayağa kalktı. Şaşkınlığımı üzerimden atarak hemen ayağa kalktım.

"Emredersiniz, komutanım." diyerek esas duruşta baş selamı verdik. Odadan çıktık. Tam arkamı dönüp gidecekken bana seslendi.

"Yıldız," dedi yıllar sonra ilk kez. İsmimi onun dudaklarından duymak... Garip bir histi.

İçimde bir şeyler kırıldı, döküldü. Ne oldu anlamadım. Bir gülümsemeyi anımsadım o an. Çok uzaktaydı. Gülümsemek istedim, kahkaha atmak belki. Yapamadım. Yaptığım tek şey yumruğumu sıkarak ona dönmekti.

"Buyurun, yüzbaşım."

"Beni tanımıyormuşsun gibi davranıyorsun." Gözlerime bakıyordu. Tanıdığı, belki de ezbere bildiği o kadını arıyordu. Oysa beni hiç tanımamıştı.

"Sizi zaten tanımıyorum, yüzbaşım." Çenemi biraz daha diklettim. "Hiçbir zaman da tanıyamamışım zaten."

Bir şey söylemek için ağzını açtı. Ama diyemedi. Ne diyecekti ki? Diyecek söz kalmamıştı zaten...

Bakışlarını yere indirdiğinde bu kez sırtımı ona dönebildim. Ne olursa olsun onu bu görevden uzak tutacaktım. Odama girdiğimde kulaklarımda uğultu vardı. Migrenimin tutacağını anlıyordum. Peki kalbim niye ağrıyordu?

Niye ağrıyorsun? Kendini mi özledin? Unuttun mu, ölüler özlemez. Meftaların duyguları yoktur. Ne mutluluk ne hüzün. Sadece sabırları vardır. Gömülmeyi beklerler.

Derince bir nefes aldım. Odamda ağrı kesici ilacım vardı. Elimde tuttuğum dosyayı masanın üzerine bıraktım. Yanındaki dolabı açıp ecza kutusunu çıkarttım. Kutuyu açtığımda gördüğüm minik zarfla donup kaldım.

Sarı zarfı alıp açtım ve ecza kutusunu kapattım. Ağrım geçmemişti ama umurumda da değildi.

Geçmiş kolay kolay geçmiyor.

Bu not buraya bu kadar kolay nasıl girebilmişti? Ne zaman koyulmuştu? Ve kim tarafından?

Kâğıdı elimde buruşturdum. Zaten o nottan ne bir parmak izi ne de başka bir şey çıkacaktı.

Madem geçmiyordu geçmiş, ben de onu silip atardım. Gerekirse kendimle birlikte.

🪖


Operasyon odasında, önümüzde duran uzun masanın etrafında Kurşun Timi oturuyordu. Bir asker, önlerindeki belgelere tek tek dağıtıyordu.

"Bu operasyon gönüllülük esasına göre yürütülecek." Sesim odanın sessizliğini böldü. "Katılmak isteyenler, birazdan önünüze bırakılacak gönüllülük beyanını imzalayacak. Katılmak istemeyenler ise diğer beyanı imzalayacak ve bu operasyona dâhil edilmeyecek."

"Unutmayın," diye lafımı yanımdaki ot müsveddesi devam ettirdi. "Vatanın her yerinde yapılan görev onurludur."

Kurşun Timi, diğer beyan dağıtılmadan gönüllülük beyanlarını imzalamıştı. Yüzümde minik bir gülümseme oluştu. Kâğıtları dağıtan asker bunu fark etmiş olacak ki şaşkınlıkla bana baktı. Elindeki dosyayı aldım. İçinden gönüllülük beyanlarından birinin kopyasını çıkarıp tekrar ona uzattım. "İhsan Albaya götür. Kurşun Timi göreve hazır, de."

"Emredersiniz, komutanım." diyerek odadan çıktı.

Asker selam verip odadan çıktı.

Ben de yerimden kalktım. Tahtanın önüne geçerken elim markıra uzandı. Kapağını açıp beyaz tahtaya ilk ismi yazdım.

Ebu Çelib.

Ardından ikinci ismi. Ares.

Son olarak da hepimizin peşinde olduğu o sembolü çizdim.

Kalemi elimde tutmaya devam ederken Berkay konuştu. "Ebu Çelib, Al-Nar'dan aldığımız isimdi. Zaten bir süredir takibimizde. İşimiz kolay olacak. Uçkuruna düşkün biri."

"Niye bu zamana kadar beklediniz?" diye soran Şahiner'di.

"Yıldız Komutanım öyle emretti." diyen her zamanki gibi Efe'ydi. "Sizin hakkınızdır sonuçta."

Ben istemiştim.

Kendisi alsın kendi intikamını.

"Evet." Bakışlarımı tahtadaki ikinci isme çevirdim. "Ares hakkında elimizde pek fazla bilgi yok." Çünkü gözlerini dikmiş, beni izliyordu.

"Komutanım," Mert'in sesiyle ona döndüm. "Önce Ebu Çelib'i yakalayalım. Sorgusunu yaparsanız Ares'e bizi götürür."

"Sanmam." Şahiner, elindeki kalemi parmaklarının arasında ağır ağır döndürüyordu. Gözleri hâlâ tahtadaydı. "Onu kölesi gibi görüyordu. Öyle sağlam ayağı olmayan birine güveneceğini sanmıyorum."

"Ama yine de bizi başka bir kapıya götürebilir." Bu kez konuşan bendim. "Hem sizin açınızdan hem de bizi çetelerin başına götürebilecek biri."

"Hedefimiz o zaman Ebu Çelib." dedi.

"E zaten." dedim.

İşin iki can sıkan tarafı vardı.

Birincisi, onun olduğu timle operasyona çıkacak olmamdı.

İlk ve son operasyonumuz olacaktı.

İkincisi ise adamı canlı ele geçirmekti.

"Komutanım," diyen Berkay'dı. "Ekrana bir şey yansıtabilir miyim?"

Kafamı salladım.

Ekrana, o sembole benzeyen bir logo yansıdı.

"O sembolle alakalı tek bulabildiğim şey bu. Kendisi bir yapay zekâ şirketi. Geçmişi temiz gözüküyor ama bunu paravan olarak da kullanıyor olabilirler."

"Nasıl bir şirket?" diye sordum.

"Video oluşturma, fotoğraf düzenleme, asistan, yazarlık ve benzeri gibi her türlü uygulamayı üreten bir şirket. Aynı zamanda yapay zekâ ürünleri de üretiyor. Mini robotlar, sesli yazıcılar gibi."

"Silah üretiyor olabilirler." diyen Mert'ti. Onun uzmanlık alanı silahlardı.

"Ya da bomba." Bu kez Batuhan abi söze girdi. Bomba imhasındaki uzmanlığı, masadaki herkes tarafından biliniyordu.

Ekrandakı logoya baktım. "Bu şirketi araştıralım."

Şahiner başını sallalayarak beni onayladı. "MİT ve THK ile irtibatta olsun."

"Kolay gelsin." diyerek ayağa kalktım. Hepsi esas duruşa geçip, "Sağ ol!" dediler.

Benimse önemli bir görüşme yapmam lazımdı.

Kuşların uçma zamanı gelmişti.

🪖


Odamda oturmuş, faaliyetiyle ilgili araştırma yapıyordum. Şahiner'in operasyona gitmemesi konusunda kararlıydım. Masamın üzerine bırakılan nottan sonra bundan emindim. Benim geçmişim oydu, ne yapıp edip onu kendimden uzak tutmam gerekiyordu.

Bir kez daha kaybetmekten çok korkuyordum. Son bir yıldır aktif görevdeydi, ondan önce ise görevden uzaklaştırılmıştı. Bu, onun yaptığı hatanın cezasıydı ve neler yaşadığını tahmin edebiliyordum. Bir asker için ağırdı, hele onun gibi biri için... Bu, tahminden de öteydi.

Düşüncelerimin bölünmesine neden olan şey, onun kapıyı sertçe açıp odama girmesi oldu. Ela gözleri cehennem gibi yanıyordu. Belli ki haberi almıştı. Canı cehenneme.

"Kapı çalmayı öğrenmedin mi, Şahiner?" dedim sert bir sesle.

"Benim masama bu yazıyı sen mi koydun?!" Elinde tuttuğu kâğıdı önüme fırlattı.

"Ses tonuna dikkat et." Yumruğumu masaya dayayarak ayağa kalktım. "Ayrıca, evet, ben koydum. Senin için uygun olan bu. Bir başarısızlığı daha omuzların kaldıramaz bence."

"Buna sen karar veremezsin!" diye öfkeyle soludu.

"Karar değil, bir teklifti." Masadan elime bir kalem aldım. "Bu ihtimali düşünmeni istedim. Sonuçta uzaklaştırma alan bir yüzbaşı için bir görevden çekilmek fazla ağır olmaz."

Yutkundu. Şimşekler çaktı gözlerinde sanki. Az önce dimdik duran omuzları o an çöktü sanki. Canı mı yanmıştı?

Bırak yansın.

Bir şey diyecek oldu, diyemedi. Söylemek istediklerini yutmuş gibiydi. "Sen yaptın," dedi sadece.

Nedenini biliyordu. Nasılı umurumda bile değildi.

"Her hatanın bedeli vardır. Bir bedel daha ödeme," dedim. "Benzer hatalar yapmana izin verip timimi riske atacak değilim. Onlar benim ailem, ben yalnızca ailemi korumak istiyorum. Sen de öyle yapmalısın. Aileni düşün ve bu kâğıdı imzala."

Elimde tuttuğum kalemi, masaya fırlattığı belgenin üzerine bıraktım. "Bir eve bir şehit haberi yeter. Annene üzül."

Aliye teyzeyi seviyordum. Annemden görmediğim anne sıcaklığını onda bulmuştum bazen. Tabii, kısa sürmüştü.

Kalemi eline aldı. İmzalayacaktı. Ondan kurtuluyordum. Görevim başarılı olacaktı. Belgeye baktı. Ne yapıyordu o?

Kâğıdı ortadan ikiye yırttı. Sonra onu yeniden parçaladı. Kâğıt parçalarını avucunda sıkıp buruşturdu. Yumruğunu masama koyup eğildi. Göz göze geldik.

"Ne yaparsan yap, beni görevimden alamayacaksın. Hislerine bu kadar güveniyorsan buyur, gel. Bu timi birlikte yönetelim."

"Benim senin laflarına karnım tok." Masanın arkasından geçip önünde durdum. Aramızda bir adımlık mesafe vardı. "Ne istiyorsun sen? Bir eve bir tane şehit haberi yetmedi mi? Anneni hiç mi düşünmüyorsun? Bu görevin ne kadar tehlikeli olduğunu sen benden daha iyi biliyorsun."

"Sen," dedi ağır ağır. "O belgeyi imzalamamı gerçekten annem için mi istiyorsun?"

Aramızdaki bir adımlık mesafeyi tamamen kapattı. Kokusu yıllar sonra burnuma değdi. Unutmaya çalıştıkça daha da belirginleşmiş bir anı gibi. Tiksinmek istedim, kalbim bu kadar hızlı atmasın, buz tutsun istedim.

Ama nafileydi.

Göğsümün içinde kalbim öylesine sert çarpıyordu ki onun da duyacağından korktum.

Bakışları yüzümden ayrılmadı. Sanki söyleyemediğim her şeyi gözlerimin içinden okumaya çalışıyordu. "Yoksa bir gün kapına da o haber gelir diye mi korkuyorsun?"

Çenem titremesin diye dişlerimi birbirine bastırdım. Ellerimi yanlarımda yumruk yaptım. Ona karşı duyduğum öfkeyi tutunacak bir dal gibi kullanmaya çalıştım. Ama o ihtimal, bütün öfkemi bir anda anlamsızlaştıracak kadar korkunçtu.

Geri adım atıp aramıza gereken mesafeyi koyduğumda gülümsedi. Parmağımı kaldırıp ona doğrulttum. "Sen şehit olsan mezarına bile uğramam. Kimse uğramaz zaten." Daha fazla canını yakmalıydım. "Kurur kalır toprağın."

Arkamı dönüp odadan çıkmak için kapıya dokunduğumda sesi kulağıma ulaştı. "Ben sana onu yaşatmam, uğramanı da istemem, merak etme. Senin döktüğün suyla can bulacaksa toprağım, varsın hep kuru kalsın."

Kapıyı açıp odadan çıktım. Yumruğumu kalbime vurdum. Sus, dedim vicdanıma. Vaktiyle nasıl sustuysan şimdi öyle sus. Koridorda ilerlerken telefonuma ezbere bildiğim o numaradan bir mesaj düştü.

Bu savaşı ya birlikte kazanacağız ya da birbirimize yenileceğiz.

Sadece bir teklif.

 

❤️‍🩹🪖

 

Bölüm nasıldıı??

 

Elektrikler yoktu geç geldi🥲

 

Bu geçiş bölümü oldu. Olaylar şimdi başlıyorrrrrr hihihihihihihihi

 

Not kimden ve nasıl geldi?

 

Yıldız Tufana ne yaptı?

 

Kime haber verdi Yıldız?

 

Tufan'ın sınavda Yıldız'ı vurması🥲

 

Şimdi bu kızın gidip 0.5i yazması gerekiyor Gizli Komşum için

 

SİZİ ÇOK SEVİYORUMMMMM

 

Bölüm : 06.05.2025 00:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...