54. Bölüm
Esma Tonguc / 17 EYLÜL / 53. SADECE BİZ

53. SADECE BİZ

Esma Tonguc
esmatonguc

 

Whatsapp kanalım Instagram hesabımın öne çıkan hikayeler kısmında.

Instagram: esmatonguc

Herkese keyifli okumalar!

 

 

Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.

ON YEDİ EYLÜL (IV)

53. BÖLÜM: “SADECE BİZ”

⚖️

“Dünya tersine döner ve kıyamet yaklaşır.”

Uyumamak için fazlaca direndiğim bir gecenin ardından gelen sabahtan da hayır görmeyeceğimi tahmin etmeliydim. Ne kadar sıkıcı ve boğucu geçebilirse o kadar geçmişti ve hiçbir şekilde gelişme yoktu. İlkhan’ın otopsisi, akbilimin üzerindeki kan damlasından alınan örneklerin incelenmesi gibi birçok sorun neticelenmemişti.

“Sayın Savcım, buyurun,” diyerek beni dalmak üzere olduğum uykumdan alıkoyan Hüsnü abiye doğru başımı kaldırdım. Beni görünce tebessüm etti ve “Geçmiş olsun,” diyerek solumda duran çalışma masasına çay bardağını bıraktı.

Dakikalardır aynı pozisyonda durduğum için duruşumu dikleştirirken biraz kolum ağrıdı. Hüsnü abi odadan çıkınca da Varan Alp’in bitkin bedenine dönüp ne durumda olduğunu kontrol ettim.

Kaç gecedir uykusuzdu, kim bilir…

Parmaklarının arasına aldığı çay bardağını aldığı gibi bıraktı ve arkasına yaslandıktan sonra gözleri bana döndü. Tebessüm ederken “Yine sıcak diye içmiyorsun herhalde,” diye takıldım, ardından cevap vermesine fırsat vermeden “Hadi, sen çayını içtikten sonra eve git, biraz uyu Varan Alp,” dedim. “Bedenini bu kadar uykusuz bırakmak çok tehlikeli.”

Güldü. “Ne açıdan?”

Gözlerimi devirdikten sonra çay bardağımı elime alıp bir yudum çay aldım, sonra da “Hâlâ işin dalgasındasın, harika gerçekten,” deyip bardağı geri bıraktım.

“Üç saate yakın uyudum ben, sorun yok.” Doğrulduktan sonra gözleriyle beni işaret etti. “Şu akbilin üstündeki kan damlaları hakkında bilgi aldıktan sonra beraber çıkarız.” Tüm ciddiyetsizliği gitti, hatta ses tonu sıkıntılı çıkmaya başladı. “Umarım sana ait değildir, Halegül Komiser’in dediği gibi. Umarım İlkhan’a da ait değildir.”

Bacaklarımı salladığımı fark edip durdurdum, sonra da ayağa kalktım. “O akbil parti binasına nasıl gidebilir, aklım almıyor. Biri benden çaldı da bilerek mi bıraktı? Ki bu en makul seçenek.”

Başıyla onaylarken telefonu çalmaya başladı. Merakla karşısına oturdum ve telefonunu açmasını bekledim.

“Halegül Komiser arıyor,” dedikten sonra telefonu açıp hoparlöre verdi.

“Savcım gelişme var,” deyince kalp atışım hızlandı.

Varan Alp hemen “Kan örnekleri mi karşılaştırıldı? Miray’ın mı?” diye sordu.

Halegül’ün sesi tedirgin geliyordu. “Hayır, mobese görüntüleri geldi.”

Kaşlarımı çatarken bir yandan rahatladım, bir yandan daha çok korkmaya başladım. Nerenin mobese görüntüsüydü, Allah bilir…

“Onur Savcım bakıyor ama…” dediğinde ikimiz de ayaklandık. “Sanırım gelip bakmanız gerekiyor çünkü içerisi mahşer yeri. Bizi de almıyor.”

Varan Alp aceleyle telefonunu kapatırken “Sen burada kal,” dedi. Cevap vermemi beklemeden hızlıca odadan çıkınca ne yapacağımı bilemedim.

Bir iki saniye durduktan sonra “Nasıl bekleyeceğim acaba…” dedim ve peşine takıldım. Kapıyı araladım ve emniyetin ortasına kadar kararsız adımlarla ilerledim, daha sonra merakımdan ötürü mobese odasına doğru bu kez emin adımlarla yürümeye başladım.

Mobese odasının bulunduğu koridora ilk girdiğimde, eş zamanlı olarak uğultulu sesler işittim. Odanın içindeki birden fazla polis memuru ya da savcı, birbiriyle hararetli bir şekilde konuşuyor olmalıydı.

Halegül’ü kapının önünde görünce ağır adımlarla yanına ilerledim, beni görmesi yaklaşık on saniye sürdü.

Hayretle “Hey!” dedikten sonra bedenini hızlıca bana çevirdi. “Kızım sen ne yapıyorsun burada? Bak, zaten nezarette olman lazım… Onur Savcı’nın haberi yok senin emniyetin içinde pıt pıt gezdiğinden. Çabuk Teo’nun odasına, hadi!”

Asla ikna olmayacak inatçı bir tip olduğundan yapacağım şey her ne kadar düşüncesizce olsa da kapıyı dan diye açtım ve gözümü içeriye diktim.

Odanın içerisindeki herkes yüzünü bana çevirince Halegül’ün neden içeriye alınmadığını anlamam pek uzun sürmedi.

Burada Yenilikçi Halk Partisi üyeleri ve Ümit Haldun İnal olmak üzere birçok siyasetçi vardı. Mobese odasından sorumlu olan polis memuru dışında hiçbir komiser yoktu. Erkin, Onur, Kamil Savcı ve Gönenç Müdür vardı.

Beni karşılarında gördüklerinde hepsi kaşlarını çatmıştı.

Halegül arkamdan “Geri zekalı,” diye fısıldayınca istemsizce bir adım geriye gittim.

Gönenç Müdür hayretle “Şüpheli niçin nezarette değil?” diye sorunca sertçe yutkundum. Ardından gözü başımdaki sargıya değdi, sonra tekrar bana doğru döndü. “Serbest mi bıraktınız Onur Savcım?”

İstemsizce mobese odasındaki televizyona doğru döndüğümde kaşlarım çatıldı.

Ben oradaydım.

Taksiden iniyordum ve bakışlarım yukarıya doğru sabitlenmişti. Şok içerisinde bir noktaya bakıyordum. Yüzümdeki korkulu ifadeyi fark edince şaşkınlıkla izlemeye devam edecektim fakat kaydı durdurdular.

“Ayakta duracak hali yoktu,” diye durumu açıklayan Varan Alp, yanıma kadar yürüyüp kaş göz işareti yaparak geri dönmem için iki kez ikaz edercesine öksürdü.

Varan Alp’in bedeni tam önümde durunca içeriye tamamen girip “Ben bu anları hatırlamıyorum,” dedim. Televizyonu işaret ettim.

Onur bu söylediğimle birlikte “Saat 23.57’de parti binasının önüne gelmişsin,” deyince hayretle bir adım daha attım. Söylediğinin verdiği şokla birlikte açıklama yapacakken “Muhtemelen patlayan havai fişeklere bakıyorsun,” diye açıklama yaptı. “Belki de maktulü çatı katından düşerken gördün.”

Varan Alp sert bir sesle “Kendisinin parti binasına girerken herhangi bir görüntüsü yok, bu açıdan da göremez zaten,” deyince refleksle koluna tutundum.

“Belki de maktul 00.00’dan sonra aşağıya itildi,” diyerek beni işaret eden Onur’un bu hallerine asla mana veremedim.

Aklınca intikam mı alıyordu? Gerçekten benim mi ittiğimi düşünüyordu?

Kamil Savcı, “Şüphelinin yanında şüphelerini konuşacak kadar profesyonelliğinizden mi oldunuz, Sayın Savcım?” diye sorunca Varan Alp bana kapıyı işaret etti. “Yapma Allah aşkına…”

Benim orada ne işim vardı?

“Aykut nerede?” diye sordum öfkeyle. “Avukatımla da paylaşılsın bu görüntüler. Sonra kendisiyle görüşmek istiyorum, hemen!”

Kendimi bir hışımla mobese odasının dışına attıktan sonra elimi boynuma götürdüm. Varan Alp, ardından Erkin hemen sonra da Halegül odadan çıkıp karşıma dikildiler.

Varan Alp hemen “Miray, şimdi hemen abimin odasına gidiyorsun, biz senin yanına gelmeden de çıkmıyorsun,” dedi. “Bak, daha kan örnekleri karşılaştırılmadı… O iş bilmez sözde savcı herif yüzünden herkesin gözünde suçlu sensin. Niye yerinde durmuyorsun ki?”

Kapıyı yavaşça kapatan Erkin, “Yahu çıkmaz bir şey!” deyince hepimizin yüzü ona doğru döndü. “Kız 23.57’de binanın önüne gelmiş, üç dakikada nasıl yukarı çıksın? Üst yaya geçidinin asansörü yok, merdivenlerden koşa koşa çıksa bile en az beş dakika sürer karşıya geçmesi. Akıl var, mantık var. Görgü tanığı dememiş mi, 23.57 civarı düştü diye… Miray’ı burada tutmasının anlamı yok. Tek görgü tanığı var, onun söyledikleri çok kıymetli. Sen boşa tasalanma.”

“İyi de…” dedikten sonra söyleyip söylememek konusunda kararsız kaldım. Sabırsızca, dişlerimin arasından “Ya arkadaşlar, ben neden gittim bu lanet binanın önüne?” diye sorduğumda Halegül bıkkın bir nefes verdi.

Varan Alp hemen “Neyse ne, düşünme bunu şimdi,” deyip koluma dokundu. Kendimi hemen geri çektim.

Erkin mantık yürütürcesine “Acaba İlkhan seni bilinmeyen numaradan falan mı aradı? Belki arama o yüzden gözükmüyordur telefonunda,” dedi. “Olabilir yani bunlar.”

Halegül, “Hayır savcım, Miray silmediyse illaki görünür arama,” deyince Erkin geçiştirircesine başıyla onayladı. “En iyisi sen Teoman’ın odasına geç. Kan örnekleri karşılaştırılsın, sonra muhtemelen Onur Savcı seni serbest bırakır. Umarım… Yani sonuçta İlkhan itildikten sonra da binaya girmiş olabilirsin. Bu ihtimal de çok yüksek.”

Geçiştirircesine başımla onaylarken dibimizde duran kapı sertçe açıldı, sonra da içeriden Onur çıktı. Herkese dik dik baktıktan sonra yüzünü Varan Alp’e doğru kaldırıp yeşil gözlerini devirdi.

“Savcım sen niye benim nezarete attığım şüpheliyi nezarethaneden çıkarıyorsun?” diye sorunca bir bu eksikti, diye düşünüp elimi alnıma çarptım.

Ben içimden sabır çekerken Varan Alp, “Görmüyor musun yaralı olduğunu?” diye sorunca Onur kısaca bana baktı. Öfkeyle söylenmeye devam etti: “Miray’ın uyumaması lazım, ifadesinde de söylemiş, sen kalkıp nezarethaneye atıyorsun! İnsanlığından mı oldun? Sen işini şahsileştiriyor musun yoksa genel olarak beceremiyor musun?”

Erkin ikisinin arasına girerken Onur sinir bozucu bir gülümsemeyle “Asıl şahsileştiren sensin,” deyip beni işaret etti. “Zamanında sinir olduğun için nezarethaneye attığını hatırlatayım.”

Bunu ona anlatmamıştım. Muhtemelen emniyetteyken kulağına gelmişti. Çünkü Varan Alp’in beni nezarethaneye gönderdiği gün o da emniyetteydi.

“Lan bilmeden ne konuşuyorsun sen?” diye hafifçe sesini yükselten Varan Alp, hem uykusuz hem de yorgundu. Sinirlenip köpürmesi kadar doğal bir durum yoktu.

Onur’a doğru iki adım attıktan sonra tam dudaklarını aralayıp konuşacakken gözleri bana doğru döndü. “Ben kimseyi öldürmedim,” dedim yüzüne doğru. Açık yeşil gözleri boynuma değince kaşları çatıldı. “Ama biri beni darp etti. Önce onun peşine düş bence.”

Başımdaki yaraya baktıktan hemen sonra gözleri koluma değdi, sonra da “Seni darp mı ettiler?” diye sordu. “Kim?”

Varan Alp, bu söylediğimle birlikte “Miray, buraya gel,” deyince arkamı döndüm.

Erkin de şokla birlikte “Sen bir yere düşmemiş miydin?” diye sordu.

Hızlı bir hareketle kolumu sıyırdıktan sonra ağrıyan bölgeye doğru kısa bir bakış attım. Tam da tahmin ettiğim gibi, o bölgede izler vardı. Sanki biri kolumu sıkmış gibiydi.

Varan Alp yanıma doğru iki adım atıp koluma baktıktan sonra sıkıntıyla dokundu, yeterince kontrol ettikten sonra da elini geri çekip gözlerimin içine baktı. Hemen kafamı çevirdim ve Halegül’e doğru döndüm.

Erkin’le yan yana duran Halegül, dudaklarını ısırıp yaslandığı duvardan uzaklaştı ve konuşmaya başladı:

“Ben hızlandırmaya çalışacağım,” dedi Varan Alp’e doğru dönerek. “Çevredeki mobeselerden bir şey çıkmamıştı, Miray’ın ambulansla alındığı bölgeye baktırayım.” Hızlı adımlarla koridorun sonuna doğru yürüdü.

Onur, “Benim böyle bir durumdan haberim yoktu,” derken ona doğru dönmeme sebep oldu. Göz göze gelir gelmez “Elimden geleni yaparım,” dedi. “Ama bildiğiniz gibi şu an ilgilenmem gereken bir cinayet soruşturması daha var ne yazık ki…”

Tekrardan mobese odasına doğru dönüp içeriye girince Erkin, Varan Alp ve ben koridorun ortasında yalnız kaldık. Darp edildiğimi iddia ettiğim andan beri ifadeleri garipleşen Varan Alp’e doğru başımı kaldırdım ve neden yanında söylediğimi düşünüp kendime öfkelendim. İkisinin tartışmasını başka bir şekilde de durdurabilirdim.

Dün yaşadığım şey her neyse beni oldukça zedelemiş gibiydi. Hiç olmadığım kadar duygusal ve düşüncesizdim.

Göz ucuyla Erkin’e baktığımda mavi gözlerini kuşkuyla boynuma dikmiş, öylece bakıyordu. Dalgın birkaç saniyelik bakışının ardından sinirle “Ben bir içeriye gireyim de ne konuşuyorlar, öğreneyim,” dedikten sonra iki adım atıp tekrardan mobese odasına girdi.

“Kimsenin bu durumdan haberi yok, değil mi?” diye sorduğumda, Varan Alp’in yüzüne ancak bakabildim. “Kimseye söylemeyelim.”

Keyifsiz bir tınıyla “Söylemeyiz, tamam,” derken gözü tekrardan boynumdaki morluğa değdi muhtemelen. “Ama anlaşılıyor, illaki fark ederler. Hem sen neden gizlemek istiyorsun ki? Senin mi suçun?”

Bıkkın bir nefesin ardından “Evet,” diye itiraf ettim. “Ben neden senin evinden kaçarcasına çıktım? Niye polisleri atlatıp suçluymuşum gibi o lanet dayının lanet partisinin binasına gittim acaba? Benim suçum işte!”

Ne yaşadığımı bilmeden kendime yüklenmekte haksız da olabilirdim ama kafam o kadar karışıktı ki… Geçen senenin tekrarı gibi hastaneden emniyete gelmiştim ve boğuluyor gibiydim.

Kendimi tam da şu koridorun sonundaki pencerenin önüne attıktan sonra uyuyakaldığım o gecenin Miray’ı gibi hissediyordum.

İstemsizce oraya doğru yürümeye başladım.

Diğer odalara oldukça uzak olan koridorun sonuna doğru yürüyüp kafamı tekrardan pencereye yasladım. Saçlarım rüzgârla birlikte geriye doğru savrulurken gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Gözlerim yavaş yavaş aralandıktan sonra arkamı döndüm, döner dönmez de Varan Alp’i gördüm.

“Melek’in öldüğü gece de buraya gelmiştim,” dedikten sonra sırtımı duvara yasladım. “Bedenim o kadar bitkindi ki böyle bırakmıştım kendimi.”

Tıpkı o günkü gibi duvara yaslana yaslana çömeldim ve en sonunda yere oturdum.

Gözlerim zemine değince “Burada bazen sandalyelere bile oturmazdım,” diye itiraf ettim. “Eskiden tabii. Ne o gün ne bugün şu pis zemin bile umurumda olmadı.”

Başımı hafifçe yukarı kaldırıp yüzüne bakmaya çalışırken elini bana uzattı ve “Ben de seni oradan kaldırmıştım,” dedi. Tam elimi uzatıyordum ki bir anda eğilip beni kucakladı. Beklemediğim için bir süre etrafıma şaşkınca baktım, ona döndüğümde de “Böyle kaldırmıştım,” diye açıklama yaptı.

İstemsizce gülümsedikten sonra koluna vurup “Gerçekten ‘saklamak’tan anladığın bu mu? On metre ileride bütün akrabaların, arkadaşların kamera görüntülerimi izliyor, farkındasındır umarım. İndir beni!” dedim. Öfkeli hallerimi zevkle izlediğini fark edince “Ne yapmaya çalışıyorsun tam olarak?” diye sordum.

Merak konusu.

“Üşütürsün betonda,” dedikten sonra ağır ağır yürümeye başladı.

“Özellikle Teoman’dan saklayacağız, dedik. Sayende ilk Teoman öğrenecek.” Bıkkınlıkla etrafı kontrol ederken hâlâ yürümesi ve beni takmaması pek anlamlıydı. Başımı sağıma doğru çevirip koridorun sonuna baktıktan sonra “Bir de emniyetteyiz, rezil olacağım,” diyerek ofladım.

Kontrollü bir hareketle beni şükürler olsun ki zemine bıraktığında katlanan kıyafetimi düzeltip indirdim, o da o sırada “Sen canlandırma yaptığın için,” diye açıklama yapmaya başladı. “Ben de canlandırma yaptım.”

“Çok yeri ve zamanıydı çünkü!” diye kızdıktan sonra ilerlemeye devam ettik.

“Seni mutsuz görünce içime bir şey oturuyor, o yüzden,” dediğini duyduğum an hüzünle başımı ona çevirdim, o da önüme geçerek beni durdurdu. “Şu an benim sana olan duygularımı birilerinin bilmesini, senin mutsuz olmana tercih ederim. Umurumda bile değiller.”

Söylediği cümle her zamanki gibi içimi yumuşatınca tebessüm edip “Biliyorum,” dedim ben de. “Teşekkür ederim. Ama buradan çıkmadan,” diyerek etrafıma baktım istemsizce. “Ya da neden parti binasına gittiğimi anlamadan içim rahat etmeyecek. Diken üstünde gibiyim. Bir de şu darp işi tuz biber oldu. Biri beni dövmüş, ben kim olduğunu hatırlamıyorum.”

Hak verircesine başını salladı ve “Biliyorum,” dedi, tıpkı benim gibi. “Ama zaten araştırıyoruz. Kim yaptıysa da bulacağız, cezasını da çekecek. Gidip bizzat seni ambulans nereden aldıysa bakacağım. Tamam mı?”

Başımla onaylarken mobese odasının kapısı aralandı. İkimizin bakışları da o tarafa doğru döndüğünde, Ümit Haldun İnal odadan ağır ağır çıkıyordu. Kan kırmızısı gözleri ikimize doğru döndüğünde, içimde körüklenen nefret dolayısıyla elimi yumruk yapıp sıktım.

Şerefsiz oğlu tam da hak ettiği gibi öldüğü için ağlıyordu.

Melek’i öldüren oğlu.

Bize doğru iki adım attıktan sonra “Ne işin vardı orada?” diye sordu.

Emin adımlarla karşısına geçerken Varan Alp kolumdan tuttu ama ittirerek kolumu kaldırdım. İşaret parmağımı ona doğru kaldırıp “Senin şerefsiz oğlunu parti binasına sakladığını öğrenmişimdir belki?” dedim meydan okurcasına. “En yakın arkadaşımı ki senin de kızın oluyor hani, unuttuysan hatırlatayım, öldüren oğlunu!” Sesim biraz yükselince arkadan bir iki siyasetçi daha çıktı ama umurumda olmadı. “Vallahi bana sorarsan kim yaptıysa eline sağlık, derim.”

Yaşlı adamın kızaran gözleri öfkeyle yüzüme sabitlendiğinde daha da zevk aldım söylediklerimden. O ise “Sen yapmışsındır diye düşündük,” dedi duygusuz bir tınıyla. “Malum, şu haline bakılırsa oğlumla karşılıklı birbirinizi hırpalamışsınız gibi duruyor.”

“Siz saçmalıyorsunuz bence,” deyip benden önce konuşan Varan Alp’e aramızdan çekilmesi için kolumla bariyer yaptım. “Her zamanki gibi.”

Araya girdim:

“Hayır, hiç de saçmalamıyor, Varan Alp,” der demez Varan Alp hızlı bir hareketle başını bana çevirdi. Zevkle dayısına dönüp “Ben yapmak isterdim, Melek’i nasıl öldürdüys…” derken Ümit Haldun İnal sözümü kesti:

“Yeter!” Öfkeli çıkan sesine nazaran yüz ifadesi pek durgundu. “Haddini aşma. Anladık!”

Benden iğrenircesine başını çevirip arkadaşlarına dönen sözde iyi siyasetçi bu adam, arkasına bile bakmadan yürüdü. Mobese odasının içinde olup koridora bakan Onur ve Gönenç Müdür dışında herkes koridora yığılmış durumdaydı. Geldiklerini fark etmemiştim.

Kamil Savcı mobese odasının kapısını Onur’un suratına kapattıktan sonra Erkin’le birlikte yanımıza geldi, o sırada Varan Alp tabii ki “Sen delirdin mi? Adamların yanında niye böyle şeyler söylüyorsun? Ya kan damlası senin DNA’nla uyuşursa?” diyerek içimi baydı.

“Söylememe fırsat vermedi, Sevgili Dayın.”

Öfkeyle başını başka bir yöne çeviren Varan Alp’in imdadına Kamil Savcı, omuzuna dokunup destek çıkarak yetişti. Ardından da “Onur bizim gibi düşünüyor Allah’tan,” diyerek içeride ne konuşulduysa anlatmaya başladı. “Görgü tanığının ifadesine dayanarak Miray’ı serbest bırakacağını söyledi. Ha ama tabii, akbilinin üzerindeki kan damlası Miray’a ait çıkarsa biraz daha tutabilir.”

“Tutmaz tutmaz, bırakır…” diye hızlıca araya girdi Erkin. “Seni darp eden kişi her kimse, ondan şüpheleniyorlar. Tabii varsayım ama… Kuvvetli bir delil var, senin İlkhan’ı aşağıya atmadığına dair. Yani birazdan çıkabilirsin.”

Başımla onayladıktan sonra “Gerçekten artık buradan çıkmak istiyorum,” diye itiraf ettim. “Ama yine de kan örneklerinin sonucunu bekleyeceğim. Bir de İlkhan’ın otopsisinin bitmesine ne kadar kaldı?”

Üçü de tahmin edercesine gözlerini tavana sabitleyince istemsizce gülümsedim. Neydi bu şimdi? Savcı refleksi mi?

Kamil Savcı, “Ankara’da olsak üç dört saat derdim ama…” deyince başımla onayladım. “İstanbul olunca… Bence biraz daha zamanı var. Seni bırakırlar zaten, eve git, ben Onur’dan alırım haberleri. Zaten emniyette köstebeklerim var.” Sol gözünü kırptı. “Bu arada sen iyi misin?” Hüzünle başımı işaret etti. “Vallahi ben de düştüğünü düşündüm. Kim, ne istesin bu kızcağızdan… Allahlarından bulsunlar.”

Sesli bir nefesin ardından “İyiyim, hatırlamıyorum, hatırlamamam iyi mi ya da kötü mü karar veremiyorum… Araftayım yani,” diye açıkladım durumumu.

Kamil Savcı, Varan Alp’in omuzuna dokunurken göz temasımızı kesmedi ve “Bir şeyler atıştırdınız mı?” diye sordu.

“Yedik,” dediğimde başıyla onayladı, sonra da Varan Alp’e döndü.

“Tamam o zaman.” Zoraki bir tebessümle önce Erkin’e, sonra da bana kısaca baktı. “Müsaadenizi isteyelim. Varan Alp’le konuşmam gereken bir durum var. Bir gelişme olursa birbirimizi haberdar ederiz.”

Kamil Savcı, yangından mal kaçırır gibi Varan Alp’i kendisiyle birlikte sürükleyince arkalarından bakmak için başımı çevirdim. Ardından kaşlarımı çatarak Erkin’e döndüm.

Şüpheyle, tıpkı benim gibi arkalarından bakan Erkin bıkkın bir nefes verdikten sonra bana dönünce göz göze geldik. Hemen “Yine ne çeviriyor acaba Kamil abisi?” diye sordu. “Kesin bir şey buldu ve bize söylemiyor.”

Anlam veremediğim için yüzümü ekşittim. “Niye böyle bir şey yapsın?”

Erkin kısa bir düşünce ifadesinin ardından tıpkı savunmalarımda yaptığım gibi başını geriye attı ve “Öyle davrandı Miray. Yoksa,” dedi ve sustu. “Ben sana şeyi soracaktım.”

Etrafına kısaca baktıktan sonra tekrar bana dönünce istemsizce neden bu kadar hareketli ve şüpheli davrandığını düşündüm.

“Ne oldu Erkin?”

“Mir Beyaz’la konuştun mu hiç?” diye sorunca konuşup konuşmadığımdan ziyade neden böyle bir soru sormuş olabileceği hakkında teoriler ürettim.

Sertçe yutkunurken “Mir Beyaz’la konuştum mu?” diye tekrar ettim sorusunu. “Emniyete geldikten sonrasını mı soruyorsun?”

İki kez öksürdü ve “Evet, tabii. Geceyi hatırlamıyorsun sonuçta,” dedi soru sorar gibi.

“Gece konuşup konuşmadığımı da mı merak ediyorsun?” Kafam allak bullak olmuştu. “Açık açık sorsana. Az önce Kamil Savcı’nın ne çevirdiğini sordun ya… Ben de şimdi aynısını sana soruyorum Erkin.”

Dalga geçer gibi güldükten sonra “Ne alakası var? Ben sadece dün Mir Beyaz’ı göremedim,” deyince gözlerim fal taşı gibi açıldı.

“Ne?”

Endişelendiğimi fark edince “Yok, öyle değil,” diye açıklamaya başladı. “Akşam, saat dokuz gibi falan… Ben Elif’in yanındaydım, işte Menderes’in oraya da uğradım,” dediğinde rahat bir nefes verdim.

“Ya tamam…” dedim ve refleksle alnıma vurdum fakat biraz canım yandı. “Mir Beyaz’la yoldaydık biz. Ben Varan Alp’e vardığımda saat 22.00 falandı. Yani 21.00 civarı yoldaydık. Biz İstanbul’a biraz geç döndük.”

“Anladım,” dedikten sonra müsaade edercesine eliyle ileriyi işaret etti. “Sen daha fazla ayakta durma, buralarda dolanma.”

İlerlerken “Elif nasıldı?” diye sorduğumda yüzünü aniden bana çevirdi.

Ardından yüzünü buruştururken “Nasıl olduğunu anlayabilecek kadar yanında durmadım. Sadece evde mi, diye kontrol ettim,” dedi bıkkın tavrıyla. “Evde olduklarını görünce de çıktım zaten.”

Teoman’ın odasının kapısını açarken “Ben tatsızım ya biraz,” dedim dürüst olarak. “Malum, kim olduğunu bilmediğim biri tarafından darp edilmişim…”

Erkin de peşimden Teoman’ın odasına girip kapıyı kapattı. Sandalyeye oturdum ve sırtımı yasladım. Yorgun bir bakış atarken o da karşımdaki sandalyeye geçti ve gözlerimin içine bir süre bakmadı.

Başını sonunda odanın başka taraflarına çevirmekten vazgeçip bana döndü ve “Bulacağız onu,” dedi. “Hatırlamaman da isabet olmuş, boş ver.”

“Eee, sen anlat,” deyince kaşlarını çattı.

“Neyi?”

Uyumamak ve geceyi düşünmemek için gözlerimi kocaman açtım ve “Neyi olacak?” dedim gülümseyerek. Erkin merakla doğrulunca “Elif’le ne iş?” diye sorarak gözlerimi kırptım.

Dudakları aralandı, sonra da dalga geçer gibi güldü. “O ne demek şimdi?”

“Hadi hadi, anlat. Bak, uyumamam gerekiyor.” Kafamdaki sargıyı işaret edince gözü bir süre başımda ve boynumdaki yaralarda gezindi. “Dün gece de malum, düşünüp delirmek istemiyorum. Mecburen anlatacaksın Erkin.”

Yüzünü ekşitti. “Sen anlat, ben dinleyeyim o zaman. Varan Alp’le ne iş? Niye gittin evine? Bir saat de kalmışsın.”

Beklemediğim için “Konuyu saptırma Erkin,” dedim gözlerimi kısarak. “Niye gittiğimi gayet iyi biliyorsun. Zaten en fazla bir saat kalmışımdır. Oturduk, düşündük. Zaten 17 Eylül’dü, keyfimiz yerinde değildi. Ama senin durumun öyle mi?” Sırıttım. “Gizli kaçamaklar, sır saklamalar, eve götürüp emniyete bırakmalar falan… Ya Elif’in özel koruması oldun ya da…”

Birkaç kez cıkladı, sonra da “Sen rüya görmüşsün,” dedi. “Kadın beni apaçık tehdit etti. Bana ne diyor, biliyor musun? Annesine bir şey olursa beni öldürürmüş, beni!” Kendisini işaret edince gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Öfkeyle “Yapar da… Ben eminim yani,” derken ses tonu miskinleşti fakat iki saniye sonra hiddetle “Sen de eğlenecek konu arıyorsan gidip Kamil abinizle Halegül’ü falan konuşun,” dedi bozuk Türkçeli yabancılar gibi.

“Yine Türkçen bozuldu,” dedim keyifle. “Elif seni tehdit etti, sen de baktın kızcağız seni tehdit ediyor, âşık oldun tabii…”

Cümlemi bitirmeme fırsat bile vermeden “Oha!” dedi.

“Ben gördüğümü söylüyorum.”

Kaşları çatıldı. “Ne gördün be?”

“Yok Mir Beyaz neden Doktor Hanım’ı da arabasına götürmüş… İşte kızcağız korkudan bayılmıştır, uyumuyordur falan… Doktor, sen arabada bekle…” dediğimde onu taklit ettiğimi anlayıp esefle gözlerini devirdi.

Mimiksiz yüzüyle “Sen kafanı çarpınca saksı gitti herhalde,” deyince kollarımı göğsümde bağladım ve epey uykum geldiği için gözlerimi kapatmamak için kırpıştırıp durdum.

“O da sana boş değil bence,” dedim yalandan.

“Ne?” dedi hemen. “Nasıl yani?”

Meraklı bakışlarını gizlemeye çalıştığını fark edince “Ağzını ararım, merak etme,” dedim imayla. “Sonra sana söyler miyim, bilemiyorum.”

“Umurumda değil.”

Kapıya iki kez tıklanınca ikimiz de başımızı çevirdik. Varan Alp’i ve peşinden gelen Halegül’ü görünce merakla bir gelişme var mı, yok mu, söylemeleri için ayaklandım.

Halegül içeriye girip “Serbestsin,” dedi ve elindeki tutanağı havaya kaldırdı.

Rahat bir nefes verdikten sonra “Aykut mu geldi?” diye sordum.

Halegül başını salladı. “Herif başımızı şişirdi, bu nasıl bir karakter ya… Böyle bir avukatı meslek hayatımda ilk kez görüyorum. Orijinal deli,” dedi tutanağı Teoman’ın masasının üstüne bırakırken.

Gülümserken masadan bir kalem aldım ve tutanağa göz gezdirdikten sonra imzaladım. Halegül’e geri verirken Varan Alp’le göz göze geldik ve gülümsedik.

Erkin de hemen “Aykut kadar değişik bir karakter görmedim,” diyerek dedikodu yapmaya başladı. “Adam bana geçmiş olsun ziyaretine gelip nazar boncuklu telefon kılıfı hediye etti.”

Hepimiz güldük, hatta Halegül kahkaha attı.

“Savcım hiç şaşırmadım,” dedikten sonra tutanağın üstüne serbest bırakıldığım saati yazıp masanın üzerinden aldı. “Evet Miraycığım, serbestsin. Evine git de biraz dinlen, çok yoruldun. Teoman çantanı çalışma masasının arkasındaki sandalyeye bıraktığını söyledi.”

“Sen de yalandan sert davrandın Halegül, unutmayacağım bunu,” dedim Teo’nun odanın diğer ucuna bıraktığı çantamı alırken.

Halegül kaşlarını çattı ve arkasında bekleyen Varan Alp’e ve yanındaki sandalyede oturan Erkin’e kısa bir bakış attıktan sonra “Neyse,” dedi sessizce. “Biz telefonlaşırız.”

“Telefon demişken…”

Lafımı tamamlamama fırsat kalmadan odaya Teoman’ın girmesiyle elinde telefonumu ve cüzdanımı görmem bir oldu. İçeriye girer girmez herkese kısaca baktı ve en son bana dönüp “Hadi, gidiyoruz,” dedi. “Çantanı şuraya bıraktım, al gel.”

Tatsız sesi ve gün içindeki huysuz tavırları dolayısıyla Melek’ten dolayı üzgün olduğunu düşünüp “Sen mi bırakacaksın beni?” diye sordum.

Cevap bile vermeden ilerledi ve “Hadi Miray!” diye bağırdı çıkarken.

Kaşlarımı çatıp yürümeye başladım ve kapının pervazında duran Varan Alp’e doğru ilerleyip “Nesi var bunun be?” diye sordum sessizce.

Omuzuma dokundu ve “Seray’la kavga etmişler,” dedi tekdüze sesiyle.

“Her zaman ediyorlar zaten,” dedim ben de kendimi tutamayıp. “Hatta senin bu manyak abin kavga etmekten zevk alıyor, haberin olsun.”

Varan Alp, Teoman’ın gittiğine emin olduktan sonra “Varınca ara beni,” dedi. “Ben de burada gelişme olursa yazarım.”

Etrafımızdaki kalabalık ve ardımızda bıraktığımız Erkin ve Halegül dolayısıyla mesafeli bir sesle “Görüşürüz,” dedim ve saçlarımı biraz geriye atarak gözlerimi kırptım.

Önce saçlarıma, sonra gözlerimin içine baktı ve tebessüm etti. “Görüşelim.”

Çantamı boynuma dolayarak emniyetten çıkmak için merdivenlere yöneldim. Her bir adımımda şükür ede ede inerken Teoman aceleyle indiği için sinirlendim ve bu yüzden ben de acele ettim.

Merdivenlerden inerken arkaya attığım saçlarımı önüme doğru getirdim ki boynumdaki yaralar görünmesin. Milletin ‘yazık’ adlı samimiyetsiz bakışlarıyla uğraşmak bir yana dursun, görmeye bile dayanamazdım.

Sinirlerim bozuktu.

Son katı inerken çantamın içini karıştırmak için başımı eğdim fakat boynum acıdı, tam da o sırada karşımda biri dikildi ve korkuyla durakladım.

Karşımdaki kişinin Öznil olduğunu fark edince istemsizce geriye çekildim ve “Ne bakıyorsun?” dedim beni inceleyince.

Kaşlarını çattı ve “Başına bakıyordum,” dedi titreyen sesiyle.

Yüzümü ekşittim ve “Önüne bak, önüne…” dedim sinirle. “Geçmiş olsun, demeyeceksen müsaade et de geçeyim. İşim gücüm var.”

Boynuma baktı, sonra tekrardan başıma. “Bir şeyin yoktur umarım, geçmiş olsun.”

Bıkkın bir nefes vererek yanından geçtim ve söylene söylene yürümeye devam ettim. Cümle kurmayı bile beceremiyordu, başımıza avukat kesiliyordu bir de.

Teo’nun aracını ararken aniden dışarıya çıktığım için gözlerim acıdı. Güneşten dolayı gözlerimi kısa kısa ileriye yürüdüm ve sonunda aracını buldum.

Kapıyı açıp içeriye geçerken “Niye beklemiyorsun beni Teo? Arkandan atlı mı kovalıyor? Ne bu acele, anlamadım…” dedim yersiz bir öfkeyle. Öznil’e öfkelenip Teo’ya çatmıştım yine.

Soluma doğru dönüp yüzünü kontrol ettiğimde, cıklarken bana döndü ve “Evdekiler seni böyle görürse…” dedi ve sustu. “Ne diyeceğiz onlara?”

“Kolumda ve boynumda da morluklar var…” Ne diyeceğimi bilemeyerek bir süre duraksadım. “Merdivenlerden düştüğümü söylesek inanırlar sanki?”

Yanağını dişlerken arkasına yaslandı ve “Of!” dedi hiddetle. Ses tonu dolayısıyla ürkünce yüzümü başka bir yöne çevirdim ve emniyet kemerimi bağladım.

Arabayı çalıştırdı ve “Olanı söyleyelim en iyisi,” dedi.

“Saçmalama! Annemle babam böyle bir şeyi bilmemeli. Zaten dün gece meraktan yüz kere aramışlar beni… Kim bilir neler düşündüler…”

Aramızdaki boşluğa bıraktığı telefonuma uzandım. Annemi arayıp tüm gece emniyette olduğumu söyleyecektim. Başımdaki sargıyı da merdivenlerden düşmekle açıklayabilirdim herhalde fakat endişelenmesine sebep olabilirdi.

⚖️

Başım tam anlamıyla çatır çatır çatlıyordu.

Eve geldiğimden beri kafamdaki sargı hakkında teori üreten annem, sadece benim değil tüm aile üyelerinin başını çatlatmış olabilirdi. Yaklaşık beş saattir ablamlarda olmama rağmen annem susmak bilmemişti. Saat başı konuşmaya başlıyor, on beş dakika yalan söylediğimi iddia ediyor ve ardından babama ya da Koray’a çatıyordu.

Neyse ki yarım saat önce Leman Hanım ve Buket gelmişti, annem bu sayede az da olsa teori üretmeyi bırakmıştı. Laflarının arasında boynumdaki yarayı da sıkıştırıp “acaba” demesi dışında her şey iyiye gidiyordu.

“Sargın ne zaman değişecekmiş, Miray Hanım?” diyen imalı ses, elbette anneme aitti. “Ona göre pansuman yaparız. Ama eğer merdivenden düşmediğin belli olursa bilemeyeceğim. Tamam mı kızım?”

Anneme doğru dönerken Leman Hanım’la göz göze geldik. Tam cevap verecektim ki yanı başımda oturan Buket, “Miray merdivenden mi düşmüş?” diye sordu.

Dudaklarını ısırınca zoraki bir tebessümle başımı bir aşağı bir yukarı salladım. “Evet Buketçiğim ama önemli bir şey yok, merak etme.”

Masmavi gözlerini kocaman açarak, “Miray, biliyor musun,” soru zincirine başladı.

“Bilmiyorum,” dedim ben de hemen.

Kıkırdayarak annemi işaret etti ve “Bengü teyze sana inanmıyor, galiba kendi kafana vurduğunu düşünüyor,” dedi keyifle. “Bengü teyze öyle şey mi olur?” Elindeki kırmızı arabayı koltuğun üzerine bıraktı ve “Miray neden kendine vursun?” dedi ısrarla. “Anneler çok değişik düşünüyor.”

Zavallı Buket, henüz Türkiye gerçekleriyle yüzleşmemiş saf bir kız çocuğuydu. Başka bir kişinin bana saldıracağı fikri temiz zihninden ve kalbinden geçmemiş olacak ki annemin, benim kendime vurduğum fikri dolayısıyla kızdığını zannetmişti.

Yanağını acıtmadan sıkarak “Doğru söylüyorsun Buketçiğim, anneler böyle,” dedim ve gülümsedim.

Annemin tehditvari bakışı beni korkuturken Leman Hanım, “Bengü Hanım, Miray yalan söyledi diyelim… Teoman söylemez,” demeye başladı. “Hadi Teoman söyledi diyelim… Tüm emniyet şahittir. Boş verin, gitsin.”

Kendisi de inanmamış gibiydi ama neyse…

Buket kafamdaki sargıya bakarken fırsattan istifade “Hadi, Buket,” dedim ve ayağa kalktım. “Biz seninle misafir odasına gidelim, araba oyunu oynayalım.”

Buket bu fikri sahiplenip koltuğun üzerine bıraktığı arabayı geri aldı ve “Yaşasın, sıkılmıştım zaten annemle Bengü teyzeden!” deyip salondan koşa koşa çıktı.

Anneme dönüp “Ben de bıktım anne, maalesef,” dedim pek ciddiyetsiz bir tavırla. Leman Hanım’a dönüp samimiyetsiz bir tebessüm ettim, sonra da salondan koşar adımlarla çıktım.

Aslında Buket’i kullanarak salondan kaçmak iyi bir fikir olsa da Buket’le yalnız kalmak stratejik bir karar mıydı, bilememiştim.

Yorgunluğumu belli etmemek için enerjik bir sese “Evet,” dedim ve misafir odasına girdim. “Yan odada Rüzgar uyuduğu için sessiz oynamamız gerekiyor, anlaştık mı?”

Buket dudaklarını birbirine bastırdı, oldukça şımarık bir yüz ifadesiyle başını salladı. Sonra da oynamaya başladık, elimden geldiğince oyununa ayak uydurmaya çalıştım.

Oyun oynarken arabaları konuşturduğumuz için bazı cümlelerinde babasını özlediğini, amcasının onu en son birkaç gün önce okuldayken ziyaret ettiğini söylemişti. Ne kadar kötü insanlar olduklarından bihaber olduğu için ona üzüldüm, belli etmemeye özen göstersem de enerjim o kadar düştü ki o da bir süre sonra moralimin bozuk olduğunu anladı.

“Miray,” dedi ve tıpkı benim gibi yatağın başına sırtını yaslayıp bacaklarını uzattı.

“Efendim?”

Yastığı kendisine doğru çekiştirdi ve “Başın acıyor mu?” diye sordu.

“Hayır.”

Yalan söylediğimi anlamaması için gülümserken “Hıı,” dedi çokbilmiş bir sesle. “Ben bir kere kolumun üstüne düşmüştüm, senin kafandaki sargıdan sarmışlardı ve çok acımıştı. Yalan söyleme.”

“Tamam, biraz acıyor.” Telefonumdan saati kontrol edecekken Varan Alp’ten cevapsız bir arama olduğun fark ettim ve telefonu direkt elime aldım. Buket’in çenesi durmak bilmediği için söylediği cümlelerin birçoğunu dinleyemedim. Sonra da “Aaa, telefonum çalıyor!” dedim yalandan bir şaşkınlıkla.

Buket kafasını kaldırıp telefonuma bakarken ekrandaki yazıyı okuduğu için Varan Alp’i aradığımı gördü.

“Sen arıyorsun, akıllı!” dedi ve heyecanla sırıttı. “Varan Alp dayımı niye arıyorsun? Yoksa sevgili mi oldunuz?”

Varan Alp aramamı cevaplayınca telefonu kulağıma götürdüm fakat Buket “Alo,” bile dememe müsaade etmeden peş peşe on kez şımarık ve tiz sesiyle “Dayı!” diye bağırdı.

“Tamam, sakin ol,” dedim ve telefonu hoparlöre verdim. “Ben dayına bir soru soracağım, sonra istediğin kadar konuşursun.”

“Miray, Buket mi o?” diyen Varan Alp’in şaşkın sesini işitince istemsizce güldüm.

Buket yine bana fırsat vermeden “Evet!” diye bağırdı. “Tamam, sen sor,” dedi ve işaret parmağıyla omuzuma dokundu. “Miray sana bir tane soru soracak, sonra ben seninle konuşacağım.”

Varan Alp hemen Buket’in şımarıklığına adapte olup “Tamam, anlaştık,” dedi.

Sonunda Buket susup arkasına yaslanınca “Ne oldu kan grubu meselesi? Uyuştu mu benimkiyle?” diye sordum.

Varan Alp hemen “Hayır, başkasınınmış. Az önce çıkmış sonuçlar, ben de onun için aramıştım,” deyince göz ucuyla Buket’i inceledim. Gözlerini kapatmıştı ama otuz iki diş sırıtıyordu. “Eee? Buket Hanım!” diyen Varan Alp’in verdiği haber hoşuma gidince biraz da olsa rahatladım ve telefonumu Buket’in eline verdim.

“Buket şu an otuz iki diş sırıtıyor,” dedim pek de anlamadığımı belli eden bir tınıyla. “Ama neden, bilmiyorum. Belki sana söyler.”

“Neye gülüyorsun Buket?” Varan Alp’in sesinden anladığım kadarıyla keyfi gayet yerindeydi. “Söyle, biz de gülelim.”

Buket kıkırdadı ve “Hiç!” dedi, sonra tekrardan kıkırdadı. “Dayı, sence benim otuz iki tane mi dişim var?”

Varan Alp’le barıştıktan sonraki ilk telefon konuşmamızın bu şekilde olacağını söyleseler barışmayı tekrardan gözden geçirebilirdim.

“Bilmem, saymak lazım.”

Buket bu konudan sıkılmış olacak ki heyecanla dizlerinin üstünde durdu ve yatağı oldukça sallayan bir hareketle tekrardan zıplarcasına oturdu. Ardından “Biz Miray’la araba oyunu oynadık, sonra arabaları tamire bıraktık çünkü Miray’ın çok uykusu geliyordu,” diyerek gerekli gereksiz tüm bilgileri verdi ve sustu. “Ama keşke sen de olsaydın, uykusu gelmezdi.”

“O ne demek Buket?” diye sorduğumda kahkaha attı.

“Biz seninle ne konuşmuştuk Buket?” Varan Alp’in sesi biraz kesik gelince nerede olduğunu merak ettim ama Buket’ten dolayı soramadım. “Unuttun mu yoksa?”

Buket telefonu bana verdi ve “Al,” dedi imayla. Telefonun ekranı açılınca üstten mesaj geldi, Buket de okudu: “Zaten Obur mesaj attı.”

“Obur mu?” dedim kaşlarımı çatarak. “Ha…” dedim sonra da.

“Obur ne diyor mesajında Buket?” diye tabii ki hemen sordu Varan Alp de.

Buket hemen “Görmedim dayı, zaten Obur diye isim mi olur?” dedi abartılı jestlerle. “Miray’ın gerçekten ilginç arkadaşları var yani…”

Aniden aklıma gelen fikirle “Buketçiğim, benim başım ağrıyor ya hani,” dedim sargıyı işaret ederek. “Sen bana su getirsen olur mu? Seray ablan mutfakta zaten, ona söylersen sana verir.”

Buket telefonu işaret edip “Ama dayım kapatmasın,” dedi.

“Kapatmam, kapatmam.”

Varan Alp’in sesini duyar duymaz koşa koşa misafir odasından çıktı. Ben de acele ettiği için “İki saniye içinde gelecek ama… Koşa koşa gitti resmen,” dedim.

“Obur sana ne yazmış, önce onu söyle bakayım,” deyince kilit ekranımı açtım ve mesaja baktım.

Mesajı okuduktan sonra da gülümseyerek arkama yaslandım. “Özel bir şey yazmış, söyleyemem maalesef,” dedim nazlanarak.

“Bak ya,” dedi sabırsızca.

“Çok merak ediyorsan gelip kendin bak.” Göz ucuyla koridora baktım, Buket görünürde olmadığı için rahatça devam ettim: “Adliyeden çıktıysan tabii.”

“Oraya mı geleyim?” diye sorunca aniden kaşlarımı çattım.

“Hayır tabii ki. Bıktım artık eniştemle, ablamla, annemle ve özellikle babamla aynı ortamda durmaktan. Zaten ev o kadar kalabalık ki… Ablanlar da burada.”

Hiddetle söylemem onu güldürmüş olacak ki birkaç saniye konuşamadı, sonra da “Tamam, adliyeden çıktıktan sonra gelip seni alayım o zaman,” dedi.

Heyecanla doğruldum ve “Tamam,” dedim. “Ben birazdan eve geçeceğim. Ararsın gelince.”

“Dur şimdi, kapatırsak başımızın etini yer,” deyince kaşlarımı çattım, sonra da Buket’ten bahsettiğini anladım. “Hem sen şeyi söyle bakayım bana… Ne yazmış o meymenetsiz? Konuşmaya mı çalışıyor seninle? Gerçekten Miray, mesela bu dingil bizim sevgili olduğumuzu bilmediği için sana mesaj atabiliyor ya hani…”

Delirmemesi için “Ay sus, tamam! Kan damlasının DNA’mla uyumsuz olduğunu söylemiş, ayrıca Aykut’a belgeyi ilettiğini yazmış,” dedim. “Onur’u falan karıştırma şimdi sırrımıza, söz verdin bana.” Koridordan adım sesleri gelince “Buket geliyor,” diye fısıldadım.

“İyi, tamam,” dedi o da.

Buket, emanet gibi tuttuğu bardağı bana uzatırken bir kısmını elime döktü. Sonra da “Dayı, ben geldim, kapatmadın değil mi?” diye sordu şımarık sesiyle.

“Yok dayıcığım, kapatmadım ama birazdan kapatmam lazım.”

Buket ofladı ve “Geç kaldım çünkü Seray ve Teoman dayım maalesef Koray abiye kızıyordu,” dedi. “Artık iki saattir onları dinledim dayı. Seray sürekli 17 Eylül’de dışarı çıkmasın, falan diyordu.”

Kaşlarımı çattım ve “Nasıl yani?” dedim. “Bugün ayın 18’i, 18 demiştir.”

Buket ofladı ve “Hayır Miray!” dedi. Yatağın üstüne oturup arabaları kenara çekti. “17 Eylül yasak günü ve Koray o gün dışarı çıkmış. Bağırıyorlardı. Balkondalardı.”

Sertçe yutkunurken “Koray dışarı mı çıkmış?” diye fısıldadım.

Varan Alp’ten ses seda çıkmadı, Buket de “Koray abi de ağladı, ben de üzüldüm,” diye devam etti. “Ama aramızda kalsın Miray. Seray bana dedi ki: Miray ablanın başı ağrıyor, o duyarsa üzülür, dedi. Ama senin başın ağrımıyor, bana öyle söyledin. Biraz ağrıyor, dedin.”

Başımdan aşağı kaynar sular dökülür gibi oldu, ardından ayaklandım ve “Tamam Buket,” diyerek misafir odasından çıktım. Rüzgar’ın odasına girip kapıyı yavaşça kapattım ve “Varan Alp, duydun mu?” dedim korkuyla. “Koray dışarı çıkmış.”

Elimdeki bardağı kafama dikerken Varan Alp de “Duydum canım, sakin ol, belki gündüz çıkıp dönmüştür,” dedi. Pek inanarak söylememişti açıkçası.

“Sen gelince konuşuruz, kapatıyorum.”

Telefonu direkt kapattım ve kapıya yaslanarak içmediğim iki su damlası suyu kafama döktüm.

⚖️

Ailecek pikniğe gidildiğinde arabanın bagajına atılan ve çoğu zaman kullanılmayan kamp sandalyeleri, 18 Eylül gecesinde belki de ilk defa işe yaramıştı. Varan Alp ile birlikte bir süre sessizliği paylaştığımız bu dakikalarda, önümüzden geçen pamuk şekerciyi durdurmuş ve bana pamuk şeker almıştı. Neden böyle bir şey yaptığını sorduğumda ise geçtiğimiz sene Leman Hanım’ın sergisindeyken Koray sayesinde telefon kilit ekranımda pamuk şeker olduğunu öğrendiğini ve o zamandan beri aklından çıkmadığını söylemişti. Gülüp geçmiştim fakat elimde pamuk şekerle de komik görünüyordum. Bir de itiraf etmek gerekirse gerçekten çok seviyordum.

“Sen yemez misin?” diye sorup pamuk şekerden bir parça kopardım.

Ona uzattığımda önce kaşlarını çattı, sonra da “Hiç sevmem,” dedi. Israrla dudağına götürünce yemek zorunda kaldı, sonra da bana ciddiyetsiz bir bakış attı.

Gözlerinin kısıldığını görünce “Pamuk şekeri niye sevmez ki bir insan?” diye sordum, iç sesimle konuşur gibi.

“Elime yapışıyor, vıcık vıcık.” Gözleri sahilde bisikletiyle hızlıca geçen genç çocuğa döndü, sonra yüzünü hızlıca bana çevirdi. “Tadı fena değil ama yapısı…”

Gıcık gıcık konuştuğu için yüzümü buruşturup “Siz yemeyin savcım, aman,” dedim ve kalanını poşetin arasına sıkıştırdım. Çok tatlı gelmişti.

“Senin elinden her şeyi yerim,” derken poşeti sandalyenin koluna bıraktım. “İçerim de. Çimentolu ve tuzlu kahven de dâhil.”

İçimdeki huzursuzluk tam olarak çözüme kavuşamadığından dolayı gülen gözlerle yüzüme bakan Varan Alp’e cevap veremedim, o da bunu anında anladı ve ciddiyete büründü. Duruşunu dikleştirip sandalyeyi biraz bana çevirdi ve gözlerimin içine baktı.

“Tamam, kabul, Koray’ın dışarı çıkması çok garip,” dediğinde sanki akşamüstü başımdan aşağı kaynar sular dökülmemiş gibi tekrardan aynı hissi yaşadım. Fakat Varan Alp hiç beklemediğim bir şekilde “Ama akbilinin üstündeki kan damlası sana ait çıkmamışken, bir de başında böyle bir dert varken gidip de Koray’ı düşünme. Yapma bunu kendine.”

İstemeden gözlerimi devirdim. “Bunu onu ve Mir Beyaz’ı savunmak zorunda kaldığım onlarca duruşmaya girmeden önce söyleseydin belki bir nebze rahatlardım ama yok, hâlâ yargılanıyorlar ve hâlâ başlarını belaya sokuyorlar.”

“Daha telefon gelmedi, bir sakin ol…”

Telefonumu çıkarmak istediğimi düşünürken parmak ucumun hâlâ yapış yapış olduğunu fark edince çantamı yerden kaldırdım ve ıslak mendil çıkarıp elimi sildim, sonra da telefonumu çantamdan çıkarıp kucağıma bıraktım. Bu hareketlerimin tümünü usanmadan izleyen Varan Alp’e döndüğümde ise boynumdaki yaraya odaklandığını fark ettim. Belki de en başından beri hareketlerimi değil, başımdaki ve boynumdaki yarayı inceliyordu.

Neyin içine düşmüştük biz yine? Hiçbir fikrim yoktu.

“Ne dedin annenlere?” diye sordu tam da beklediğim gibi.

Dudaklarımı büzdüm, arkama yaslandım ve “Hiç… Merdivenden düştüm, falan dedim. Gerçi annem inanmadı ama…” dedim sıkıntılı bir tınıyla. “Haklı da kadın. İnsan bir şey diyemiyor. Başımı şişirdi.”

“Adliyeden dönerken emniyete de uğradım, Halegül Komiser ile görüştüm, hâlâ bir sonuç yok. Paramediklerle görüşmüş, senin yanında kimsenin olmadığını söylemişler. Elimizde bir ipucu da yok.”

Sıkıntıyla sıraladığı cümleleri söylerken canının benden çok yandığını hissetmiştim.

Konuyu değiştirmek istedim ama yapamadım çünkü “Ama bulacağız,” diye konuşmaya devam etti. “Araç kameralarına falan baktıracağım yarın. Nerede görüntün varsa o şekilde ilerleye ilerleye… Sonra ortaya çıkacak. Ama sen bakmazsın görüntülere.”

Zorla nefes aldım, zorla da verdim. Ardından “İçim şişti,” dedim sıkıntıyla. “Galiba bunları konuşmak istemiyorum.”

Denize bu kadar yakın olmamıza rağmen içimde nefes almamı engelleyen her neyse bir türlü gitmedi. Yanımda bu kadar güvendiğim bir insan olmasına rağmen etrafı kolaçan edişlerim bir türlü bitmedi. Bir şeylerin sonuna yaklaşmış olmamıza rağmen tekrardan başlayacak olması hissi, yakamı bırakamadı. Yani neticeye gelecek olursak bu kadar zıtlığın arasında, yaşarken ölü gibi hissetmek pek normaldi. Bu denli muğlaklığın içinde, hakikate ulaşmak istemek de en acı zıtlıktı.

“Tamam,” diyen Varan Alp, rüzgâr saçlarımı yüzüme doğru sertçe savurunca gülümsedi ve saçlarımı düzeltti. “O zaman başka bir şey konuşalım, mesela…”

Gülümsedim ve “Mesela,” diye baskın bir sesle imayla onu işaret ettim.

“Mesela?” dedi soru sorar gibi. Anlamsız anlamsız bakıyordu yüzüme.

“Ne diyecektin sen?” diye sordum gülümseyerek.

Tebessümümü iki saniye inceledikten sonra gözünü dudağımdan çekti, sonra da “Şey diyecektim,” dedi. Sonra kaşlarını çattı, “Asıl sen ne diyecektin? Öyle imalı imalı?” dedi peş peşe.

“Önce sen söyleyeceksin.” Kendimi biraz geriye çektim. “Lafını böldüm, buyur.”

Elimi kaldırıp ona müsaade edercesine ilerlettim ve geri çektim. Jestimi inceledikten sonra aynısını yapıp beni işaret etti. “Önce hanımlar.”

Küçümser bir bakış atıp “Önce honomlor,” dedim, sesimi olabildiğince kalınlaştırarak. Tabii ki güldü ama muhtemelen kızmayayım diye hemen sustu. “O kibarlık için yapılır bir kere…”

“Ben de kibarlık yapıyorum,” deyince başımı olumsuz anlamda salladım. “Ayrıca, ben… Bir şey demeyecektim. Mesela, deyip düşünecektim. Aklıma ilk ne gelirse…”

“Ne gelirdi aklına ilk?”

Sorumu pek düşünmedi, rahatça “Genelde aklıma ilk gelen,” dedi ve sustu. “Çoğu zaman sen oluyorsun.”

Çok şımarmasın diye “Anladık, tamam,” dedim ve on beş dakika evvel üşümeyeyim diye sırtıma bıraktığı ceketi düzelttim. “Benim aklıma ilk gelen sen olmuyorsun.”

Şakamı anladığı için bozuntuya vermedi ve yalandan üzülür gibi “Çok kırıcısın,” dedi. Ardından tabii ki erkek kafası olarak adlandıracağımız “Obur geliyordur kesin,” cümlesini kurdu.

“Ayıp ama…” dedim, kısmen doğru kısmen yanlış bir cümle kurarak. “Koskoca adama Obur diyorsun ya…”

“Sen öyle kaydetmişsen ben ne yapayım?” Hazırcevaplığı karizmatik bir hava katınca başımı biraz yan yatırıp onu seyrettim. “Gerçekten öyle mi kaydettin?” diye sordu sonra da. “Aranızda espri falan mıydı yoksa?” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırınca ise “Öyle miydi?” dedi sorgulayıcı bir bakışla. “Sen de onda mı öyle kayıtlısın?”

İstemsizce kahkaha attım, sonra da “Yahu insan şeyi hiç mi düşünmez?” dedim gülüşümün arasında. “Benim yeğenim daha birinci sınıfa gidiyor, kızcağız okumayı yeni yeni söküyor…” Gülmekten birkaç saniye konuşamadım. “Obur diye okumuş olamaz mı, diye sormuyorsun…”

Muhtemelen siniri bozuldu ve o da gülmeye başladı.

“Ama…” dedim ve karnıma kramp girince derin bir nefes alıp verdim. Kendimi toparladıktan sonra “Ama o kadar eminsin ki Obur diye kaydettiğimden… Hayır, Onur diye kayıtlı canım…” dedim ve ceketini biraz daha sardım kendime.

Önümüzden geçen çocuklara baktıktan sonra “Sen yine de Onur’la canım kelimesini aynı cümlede kullanma da…” deyince mana veremeyip yüzümü ekşittim.

“Canımı sana dedim Varan Alp.”

“Biliyorum,” dedi rahat bir tavırla. Ardından bir anda şikâyet dolu bir tavırla konuşmaya başladı: “Senin de maşallah, geçmişindeki herkes bir anda karşına çıkıyor. Bu nasıl bir tesadüfse… Önce Başsavcı’nın kızıyla tanışık çık, sonra Obur dingili gelsin falan…”

Geçen seneki mevzuları düşündüğüne inanamıyordum.

“Onlar geçtiğimiz sezondu yalnız,” dedim anımsatmak ister gibi. “Ayrıca!” dedim hırs dolu korkunç bir sesle. Yüzünü korkuyla bana çevirdi. “Sen beni pis eniştenin şirketinin önünde yalnız bırakmasaydın, o dönemde yanımda olsaydın Onur’u falan görmezdim canım!”

“Ben de ne zaman başlayacak, diyordum…”

Aynı hırsla “Geçmişi karıştırırsan ben de karıştırırım, ayrıca bu bir cevap değildi,” dedim hızlıca. “Soru sora sora cevap vermeyi unutmuşsun… Burada soruları ben sorarım.” Kendimi işaret ettim. “Hadi, var mı cevabın? Çok merak ediyorum, beni orada bırakıp gidince çok mu iyi oldun? Ne yaptın mesela şirketten çıkıp giderken? Yolda konuşmamızı düşünmemek için müzik mi dinledin? Sonra ne yaptın? Evine gidip uyudun mu, yoksa biriyle mi buluştun?”

Birkaç dakika önce hayatımdaki zıtlıkları düşünürken bir detayı atlamış olacağım ki, hırslı ve konuşkan tavrıma tam anlamıyla zıt sakin ve soğukkanlı duran Varan Alp bir anda tıpkı zıt kutupların birbirini çektiği gibi dudaklarını dudaklarıma değdirdi. Kısa bir öpücükle ruh halimiz birbirine harmanlanır gibi oldu; olduğumdan daha sakin bir tavra bürünürken onun yüzündeki gülümseme derinleşti ve ufak bir heyecanla kendisini geri çekti.

Sakin bir sesle “Bu da cevap değil,” dedim ama hoşuma gittiği için de sert davranamadım.

“O gün ne yaptım, biliyor musun,” deyince merakla başımı kaldırdım. Göz göze geldiğimizde, “Belki inanmazsın ama geri döndüm,” dedi.

Şaşkınlığımı gizleyemedim. “Ne?” dedim hemen. “Nasıl yani? Geri döndün, sonra yine mi gittin? Seni görmedim, sen de beni görmedin ki…”

“Geri döndüm ama…” dedikten sonra sıkıntıyla denize döndü. “Şirkete giremedim. Cesaret edemedim herhalde. Orada neler yaşadığını bilsem durmazdım gerçi de… Nereden bilecektim eniştemin azmettirici olduğunu…”

Hikâyemizin trajikomikliğini anımsadığım cümlelerine tebessümle karşılık verdim, sonra da “Vay be…” dedim hayretle. “O gün kendimi çok yalnız hissetmiştim Varan Alp.”

“Özür dilerim.”

Suçlu suçlu durunca kıyamadım ve sandalyemi biraz yakınlaştırdım, sonra da başımı omuzuna yaslayıp bir süre sessiz kaldım. Poşetine sardığım pamuk şekeri kucağıma koyup Varan Alp’in koluna iyice sarıldım. Biraz boynum acıyordu ama umurumda değildi.

Az önce bana muhtemelen öperek bulaştırdığı sakinlik dolayısıyla kısık bir sesle “Koray’ın dışarı çıktığını senden saklamazdım bu arada,” dedim.

Vücudu titredi, muhtemelen güldü. “Hani bunları düşünmeyecektik? On dakika güzel şeyler konuşacaktık Allah’tan…”

“Buket yetiştirdi ya… Belki kafana takılmıştır diye söyleyeyim, dedim. Öyle yani…”

“Ben de sana Buket’in öğrenirse anında sana yetiştireceği gizli bir sırrımı vereyim mi?” diye sorunca kaşlarımı çatarak başımı omuzundan kaldırdım.

Gözlerinin içine bakarken “Pis pis gülüyorsun,” dedim. “Neymiş o sır?”

Gözleriyle omuzunu işaret edince başımı tekrardan yasladım. Koluna sarılınca hemen “Ben birine çok fena âşığım,” dedi. Üşümeyeyim diye sırtıma bıraktığı ceket bir anda sıcakladığım için fazla geldi. Gülümsedim. “Hatta zamanında çok çok sevdiğim, şu an aramızda olmayan kuzenim de yetiştirmişti ona bu sırrı, âşık olduğumu yani. O zamandan bu zamana değişen çok fazla şey var: Mesela yaşımız, hayatımız, yaşadığımız şehir, biz… Ama değişmeyen iki şey var…”

“Neymiş?” diye sordum. Melek’i anmasıyla birlikte hafifçe yağmur çiseledi ve gözlerim doldu; gök benimle zıtlaşmadı.

Varan Alp, bir süre duraksadıktan sonra “Sevdiğim kadın ve gözleri,” dedi.

Güldüm. “Yeşil gözleri herhalde…”

“Çok güzel bir yeşil ama…” diye devam etti.

“Değiştiğine çok sevineceğin bir şey de var bu arada,” dediğimde yağmur biraz bastırdı. “Artık o da seni seviyor. Sevdiğin kadın yani.” Başımı omuzundan çekip istemsiz bir hareketle yukarıya baktım. Sonra da bana aşkla baktığını görünce “Yeşil gözlü olan,” diye ekleyerek gözlerimi işaret ettim.

“Başka yok zaten,” dedi belli belirsiz bir sesle.

Ayağa kalkınca pamuk şekerim yere düştü, hatta hemen ardından sırtıma bıraktığı ceketi de düştü.

Tüm dengemi altüst etmişti iki cümlesiyle.

Varan Alp, yaptığım sakarlıklara üç dört saniye kıkırdayınca pamuk şekeri ve hırkayı aynı anda kaldırdım, sonra da “Gülmesene,” dedim ve herkesin yağmurdan nasıl kaçtığını izledim bir süre.

“Kalkalım biz de,” dedi ve kamp sandalyelerini katladı.

Çantamı yerden kaldırıp arabaya doğru ilerlemeye başladım, o da arkamdan hızlıca gelip bana yetişti.

“Değişmeyen üçüncü şey de var, şu an aklıma geldi,” deyince hâlâ bana yaranmaya çalışmasının manasız olduğunu düşünüp cümlesinin altında bit yeniği aradım.

“Neymiş o?”

Arabaya ulaştık, eşyaları bagaja attık. Arabaya binene kadar konuşmadı. Bindiğimiz andan itibaren merakla baktığımı görünce de “Obur’un hâlâ hayatımızda oluşu,” deyince gülerek gözlerimi devirdim.

Ben “Şuna Obur deme,” derken o da emniyet kemerini bağladı. “Ayrıca ne alaka yani? Hiç görmedin sen onu. Ha… Bir kere görmüştün.”

“Evet, sana en sevdiğin şarkıyı çalmıştı, çok ayarım ben ona,” deyince utançla kaşlarımı çattım.

“Ay bir de onu da hatırlıyorsun… İnanamıyorum sana.”

Telefonum çalınca elimi cebime götürdüm, sonra da çıkardım. Pamuk şekerimi Varan Alp’le aramıza koyup telefonu açtım, omuzumla kulağımın arasına sıkıştırıp “Alo,” dedim, o sırada da emniyet kemerimi bağladım.

“Avukatım, istihbarat var, acilen toplantı yapmamız gerek.” Menderes’in sesi esrarengiz gelince çatık kaşlarım daha da çatıldı.

“Ne istihbaratı Menderes? MİT ajanı mısın sen?”

Varan Alp de söylediğim cümleyi garipsemiş olacak ki tuhaf bir bakış attı, sonra da arabayı çalıştırdı.

Menderes yine havalı olduğunu düşündüğü fakat şivesinin engel olduğu konuşma tarzıyla “Avukatım, acilen kebapçıya gel, görüşmemiz gerek, nokta,” dedi.

“Ne olduğunu söylemezsen gelmem, ünlem!” dedim bıkkın bir tavırla. Hele de bu saatte hiç gidemezdim. “Ne istihbaratı, ne oldu?”

“Anamgil kaçırıldıktan sonra bizler güvenliği sıkılaştırdık ve babamla önlemler aldık, onların neticesi çıkmış vallahi… Bir de ne göreyim… Senin kardeşin Koray’ı siteden çıkarken gören bir korumamız peşine takılmış. Konu: kardeşin.”

Şokla duruşumu dikleştirdim, sonra da “Koray nereye gitmiş Menderes?” diye sordum.

“Bunu duymak istemeyeceksin avukat… Ama söylemem lazım. En iyisi yüz yüze görüşmek. Kebapçıya gel.”

Bölüm : 24.04.2026 19:43 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...