
Bu kitapta geçen kişi ve kurumların tümü hayal ürünüdür.
ON YEDİ EYLÜL (IV)
55. BÖLÜM: “KAYIP HALKA”
⚖️
“Oyunculuktan anlıyordu, oyuna bileti önden aldı.”
HÂKİM BAKIŞ AÇISI
“Sayın Savcım,” diyerek aralık duran kapının ardından Varan Alp Çakmak’a seslenen kalem memuru, çekingen bir bakışla gerisini işaret etti. “Dayınız geldi.”
Dün gece kısa bir telefon konuşmasıyla Ümit Haldun İnal ile görüşen Varan Alp, dayısını adliyeye çağırmıştı. Yüz yüze konuşmanın daha iyi olacağını düşünmüştü. Şimdiyse yanlış bir karar mı verdi, diye düşünerek gerilmişti çünkü bazen öfkesine hâkim olamıyordu.
“İçeri gelsin,” diyerek ayağa kalktı, ardından ağır ağır kapıya doğru yürümeye başladı.
Ümit Haldun İnal, kalem memuru kapının önünden çekilir çekilmez korumalarıyla birlikte yeğeninin makamına giriş yaptı.
Varan Alp’in gözleri önce dayısına, ardından arkasından gelen iki korumaya değdi. Tekrardan dayısına döndüğü an sinir harbiyle “Artık tuvalete de bunlarla mı giriyorsun?” diye sordu. “Ben senin yeğeninim, farkında mısın? Söyle, çıksınlar.”
Ümit Haldun İnal, bıkkın bir ifadeyle korumalarına dönüp gitmeleri için gözleriyle kapıyı işaret etti. “Siz çıkın. Kapının önünde bekleyin.”
Varan Alp, esefle kınar gibi dayısına bakmaya devam etti. Hafif çatık kaşlarının altındaki kısık gözlerinden adeta öfke fışkırıyordu. Ona karşı olan öfkesini gizlemeye de hiç niyeti yoktu. Kimseden çekinmiyor, aksine dayısından nefret ettiğini cümle alem bilsin istiyordu.
Odada yalnız kalan dayı yeğen, birbirlerine kısaca baktılar.
Ümit Haldun İnal, yeğeninin öfke dolu bakışlarını fark ettiği an sandalyeye oturmak için yürümeye başladı. İkinci adımında “Bakma öyle,” dedi kısık bir sesle. Rahatça oturdu, ardından bacağını bacağının üstüne attı. “Beni öldürecekmiş gibi bakıyorsun. Eskiden ne çok severdik birbirimizi… Gözlerinin içi gülerdi. Annen…”
“Annemi karıştırma şimdi.” Varan Alp, dayısının tam karşısına oturdu ve öfkeyle bakmaya devam etti. “Seni öldürmek falan da istemiyorum. Beni oğlunla karıştırma. Ben onun gibi katil değilim.”
“Öldü. Buna rağmen hâlâ arkasından konuşuyorsun. İnsanın ölüye biraz saygısı olur.”
Dayısının keyifsiz sesi, Varan Alp’i zerre alakadar etmiyordu. Aynı nefretle “Hak ettiği yer dört duvarın ardında çürümekti ama…” dedi ve sonra kendisini büyük bir sabırla susturdu. “O gecenin görüntülerini kim, nasıl silmiş olabilir? O gece İlkhan’ı nerede gizledin? Sen neredeydin? Niye onu yalnız bıraktın? Güvenlikler nereye kayboldu? Her şey çok şüpheli. Bana hepsini anlatacaksın, dayı. Anlatmazsan gerçekten bozuşuruz. Bir yere kadar saygımız var, ondan sonrası için hiç kalmadı.”
“Baş sağlığı dilemedin.”
Varan Alp sinirle gözlerini yumdu. “Melek’in ölüm yıl dönümüydü, bir mevlit okuttursaydın… Bir şey yapsaydın… Ansaydın mesela. Ben sana bunları söylüyor muyum? Senin de söylemeye hakkın yok. Sorularımı cevapla şimdi.”
Yaşlı adamın gözleri yeğeninin odasında gezindi. Askılıkta duran cübbesine, masasındaki dosyalara ve bilgisayara kısa bakışlar attı. En sonunda tekrardan yeğenine döndü ve “Sen davanın savcısı değilsin, Alp. Bunları davanın savcısı sormalı, sen de eğer uygun görürse ona sorup ondan öğrenirsin,” dedi. “İşini öğretmek gibi olmasın ama başkasının davasına burnunu sokma be oğlum. Bunu kendine de diğerlerine de yapma. Bana acımı hatırlatmaktan başka bir şey yapmıyorsun.”
“Gizli bir oda var, değil mi?” diye sordu, dayısı sorularına cevap vermeyince. “Sen bir şeyler gizliyorsun. Ne olduysa orada oldu. Kimse senden gizli binana girip oğlunu öldürdükten sonra hem kamera görüntülerini hem mobese görüntülerini hem de içeriyi temizleyemez. Sen bir şeyler saklıyorsun, dayı. Ne saklıyorsan söyle. Birini mi koruyorsun?”
Ümit Haldun İnal yüzünü ekşitti. “Saçma sapan konuşma. Biliyorsun o şebekeyi. Bilmiyormuş gibi konuşma. Beni de iyice delirteceksiniz artık…” Kırışmış alnını ovdu sinirle.
“Mermi yok, kovan yok, kan yok, kesici alet yok… Oğlun olacak şerefsiz yaralandıktan sonra çatı katına çıkarken kan damlaları bırakmış ardında, onun dışında her yer tertemiz. Bu nasıl olabiliyor? Senin mantığın alıyor mu mesela? Bizi geri zekâlı mı zannediyorsun?”
“Alp,” diyerek yeğenini susturan siyasetçi, sesini hafifçe yükseltmişti. “Ne gizli odasından bahsediyorsun? Dizi mi çekiyoruz? Neyle suçluyorsun sen beni? Parti binasında gizli oda ne arasın? İyice eğlence işine çevirdiniz.” Gitmek için ayağa kalktı.
“Ne eğlencesi dayı, ne eğlencesi?” Varan Alp de ayağa kalkıp dayısının karşısında durdu. Tehdit eder gibi işaret parmağını kaldırdı ve “O bina tekrardan aranacak. Hiçbir yerde delil yok!” diye hiddetle söylendi. “Önce kızını öldürmesine rağmen sırf oğlun diye o şerefsizi savundun. Şimdi de kim bilir gizli odanda ne var da oğlunu öldürmelerine rağmen bir şeyler gizliyorsun. Sen çocuklarını gerçekten sevmiyorsun.”
“Ahmak ahmak konuşma,” diyerek Varan Alp’in kalkan elini sertçe indiren dayısı, dolu gözlerle bir süre sadece yeğenine baktı. “Kimseyi koruduğum yok, gizli bir oda da yok. Ha ama merak ediyorsan güvenliklerin ifadelerini Onur Savcı’dan alıp okuyabilirsin. Sen dua et de…” deyip biraz uzaklaştı. “Görgü tanığı vardı da düştüğünü gördü, saatini söyledi, havai fişeklerden bahsetti. Yoksa o kızı kimse kurtaramazdı. Bunu kim yaptıysa,” diyerek yeğeninin gözlerinin içine baktı. “Belli ki Miray’ın kötülüğünü istiyor. Ne işi vardı kızın kartının orada? Daha önce parti binasına sadece bir kez geldi, onda da ortalığı karıştırmıştı zaten, biliyorsun. Üstünden de geçmiş bir sene.” Kaşları çatıldı. “Sonra hiç gelmedi, yani kartını düşürmüş de olamaz, Alp. Bu da birinin kartını çaldığını, bilerek yerleştirdiğini, sonra da oğlumu…” Titrek bir nefes verdi. “Öldürdüğünü gösterir. Benden bu kadar.”
Varan Alp, duyduklarını sindirmeye çalışırken dayısının odasından çıkışını izledi. Ardından “Dur bir dakika,” diyerek onu durdurdu.
Ağır bir hareketle yeğenine dönen adam, “Ne?” dedi sadece.
“Sen o gece neredeydin?” diye sordu Varan Alp, dayısının dolu gözlerine bakarak.
Bir süre bekleyen Ümit Haldun İnal, zorla da olsa dudaklarını araladı ve “Melek’in yanındaydım,” dedi. Başını salladı bir süre.
“İnsan mezar ziyaretine akşam mı gider?” Dayısına doğru bir iki adım attı. “Niye akşam gittin?”
“Eğer bir gün senin de hayatta en sevdiğin şey elinden kayıp giderse,” dedi dayısı, oldukça titrek bir sesle. “Sabah akşam fark etmez, enkazının yanında durursun.”
“İlkhan’ı parti binasına sen mi götürdün?”
“Soru sorma Alp. Git, ifademi oku.” Kapıya ulaşıp kulpuna dokundu, sonra da “Beni bir daha böyle aptal sorular için rahatsız etme,” dedi son sözünü söyler gibi.
Ümit Haldun İnal çekip gidince Varan Alp bir süre aynı pozisyonda, ayakta bekledi ve zemine bakarak olanı biteni zihin süzgecinden geçirdi. Bu olay zincirinde öyle bir boşluk vardı ki yeri dolmadan çözebilmek mümkün değildi. Sadece çatı katından itilseydi belki bir şekilde açıklanabilirdi ancak öncesinde yaşananları tahmin etmeye çalıştığında, neler olduğunu kestiremiyordu.
Odasından büyük adımlarla ve sinirle ayrıldı, Onur Savcı’nın makamının yolunu tuttu. Bir anlığına kalem memuru Niyazi’yi yollayıp dosyayı isteyebileceğini düşünse de Onur’un sorun çıkarabileceği ihtimali onu öfkelendirdiğinden hızla ilerlemeye devam etti.
Kapısına tıklayıp aniden içeri girince Halegül Komiser’in de içeride olduğunu anladı fakat yine de içeriye girdi.
Onur rahatsızca ayağa kalkıp “Dan diye ne giriyorsun?” diye sordu, korkuyla.
“Ben de tam çıkıyordum, savcım.”
Halegül ikisini yalnız bırakmak için bir adım attı.
Varan Alp de o sırada “Miray’ın olayında bir gelişme var mı, Halegül Komiser?” diye sordu.
Halegül durdu ve az önce malumat verdiği Onur’a kaçamak bir bakış attı. “Savcım, hayır. Maalesef hiçbir bilgi yok, yani elle tutulur hiçbir şey çıkmadı. Detayları Miray’la ve avukatı Aykut Sayer’le de görüşeceğim. Birkaç saate sizin de bilginiz olur.”
Varan Alp keyifsizlikle başını salladı, sonra da “Tamam, sen çıkabilirsin,” dedi. Halegül beklemeden odadan ayrılınca masasının başında ayakta duran ve neden odasına geldiğini anlamaya çalışan Onur’un boş gözlerine baktı. “Kapını tıklayıp girdik ya, ne bekliyorsun başka?”
Kaşları çatılan Onur, “Varan Alp Savcı,” dedi ve sandalyesine oturdu. “Sen davada mağdursun, sana bilgi vermek istemiyorum. Hatta gerekçe de vermiyorum…” deyip arkasına yaslandı. “Sana bilgi vermeyeceğim. Boşuna gelmişsin.”
“Ne demek bilgi vermeyeceğim?” diyerek masanın önüne kadar yürüdü Varan Alp de. “Kimsin de bana bilgi vermiyorsun? Benim dayımın partisinin binasında, benim maalesef kuzenim olan adam öldürülmüş, nöbetçiyken ben bakmışım, bana bilgi vermiyorsun…”
“Tam da bu yüzden vermiyorum!”
Manasız bir bakış attı. “Ne anlatıyorsun? Kaç yerden beni ilgilendiriyor, kafan almıyor mu? Derdin ne senin? Açık konuş.”
Onur, uzun zamandır tartışmak istediği adam karşısında ona meydan okuyunca dayanamadı ve “Açık mı konuşayım?” diye sordu.
“Konuş bir zahmet!” diye yüksek bir sesle yanıt verdi Varan Alp.
Onur nefretle gözlerini kıstı. “Senden hiç hazzetmiyorum.”
İstemsizce gülen Varan Alp, “Çok profesyonelsin, bravo…” dedi ve masasının üstünde duran dosyalara kısa bir bakış attı. “İşle başka şeyleri birbirine karıştırma. Ver şu dosyayı, hazzetmediğin adamı görmek zorunda kalma.”
Onur bıkkın bir nefes verdi. “Miray’a canım çok sıkkın,” deyince Varan Alp’in tüm vücudu sinirden kasılmaya başladı. “Maalesef işle aşk bazen birbirine karışıyor. Onu öyle yara bere içinde görünce aklım gitti.”
Varan Alp sertçe yutkunup aklından Miray’a verdiği sözü geçirdi, sonra bir şekilde sakin kaldı ve “Senin aklın hep o başka yerlerde zaten,” dedi. “Davayı da bilerek aldın, yoksa senin gibi pısırığa niye versinler? Söyle bakalım, sen bu işin neresindesin mesela? Miray’la sözde seneler sonra tekrardan karşılaştınız, enteresan. Bunun tesadüf olduğuna da inanmıyorum.”
Onur, sırf daha da canını sıkmak için “İstanbul’da karşılaşmamız tesadüftü tabii ama Ankara’ya gelmesi kaderdi. Ankara’ya gelmeyi tercih etti,” dedi ve gülümsedi. “Çok güzel zamanlar geçirdik. Senin yaptığın hadsizlikleri bana anlattı, benim omuzumda ağladı.”
Tüm vücudu kaynar kazan gibi olan Varan Alp, “Sen onu yanlış anlamışsın,” dedi zorla da olsa. Elini ensesine götürdü ve karşısındaki adama zarar vereceğini düşündüğü için odadan çıkma kararı aldı. “İki yüzüne gülünce fırsattan istifade yapmışsındır bir şeyler tabii. Ama o izin vermemiştir. Ha eğer izin vermemesine rağmen devam edersen böyle makul bir şekilde konuşmam seninle. Herkesin sabrının bir sınırı var.”
Onur kışkırtıcı bir tınıyla “Beni mi döveceksin yoksa?” diye sordu. “Çok örnek bir savcısın gerçekten. Yeni nesil seni görüp örnek almalı.”
“Çok konuşma da ver şu dosyayı,” diyerek asıl konuya geri döndü Varan Alp. “Belli, o kıt beyninle çözemeyeceksin, ver de biz halledelim.”
Onur daha fazla uzamaması adına “Kamil Savcı ile iletişim akışı sağlarız. Sen benimle bir daha muhatap olma,” dedi ve kapıyı işaret etti.
“Çok meraklıyız sanki…” diyerek odadan öfkeyle çıkan Varan Alp, kapıyı oldukça sert kapattı.
Onur, Varan Alp’in çıktığı an itibariyle telefonunu eline alıp hemen bir numarayı tuşladı. Kulağına götürdüğü telefon, ikinci çalışında açtı.
“Alo?” Ayağa kalktı ve camın önüne kadar yürüdü. “Dediğin gibi, bayağı sorguladı ama hassas karnını kullanıp dikkatini dağıttım. Geçiştirdim meseleyi. Ne kadar işe yarar, bilemem. Sen de benim dediklerimi yapmaya devam edeceksin, unutma.”
⚖️
MİRAY HİLDE LALEZAR
Elimdeki tabağa göz ucuyla baktıktan sonra derin derin nefesler alıp verdim ve cesurca duruşumu dikleştirdim. Elif’in dairesinin önündeydim ve zile basmak üzereydim. İçeriye girip az önce duyduklarım için ağızlarını arayacaktım.
Zile bastığım an içimde bir şeyler koptu.
Kapı on saniye sonra açıldı. Karşımda Saide Hanım’ı gördüm ve sanki hayatımız çok yolunda gidiyormuş gibi yalandan otuz iki diş sırıttım.
“Size poğaça getirdim!” dedim ve içeriye davet bile edilmeden hızlıca girdim.
“Kızım, ne zahmet ettin buraya kadar…” deyince tabağı ona uzattım.
“Ne zahmeti, aşk olsun…” Gözüm içeriye doğru dönünce bana sorgulayıcı bir bakış attı, sonra da tabağı elimden aldı. “Mir Beyaz da burada mı acaba? Elif’i de görsem iyi olur, 17 Eylül’den beri görmedim ikisini de.”
“Kızım, evet…” dedi bir süre bekledikten sonra. Vardı bu kadında da bir donukluk, kesin bir şeyler dönüyordu. “İçeride, salondalar.”
Hiçbir şey söylemeden salona doğru yürüdüm. İkisinin de gözü kapıda olduğu için hemen göz göze geldik. Beni gördüklerinde önce birbirlerine baktılar, sonra aceleyle ayağa kalktılar. Yüzümde oldukça rahat bir ifade oluşturmaya çalışsam da beceremedim.
“Mir Beyaz,” dedim ve önce onun yanına yürüdüm. “Konuşmadık kaç gündür…”
Alnımdaki yaraya bakan Mir Beyaz, “Miray,” dedi şaşkınlıkla. “Senin başına ne oldu? Bir yere mi çarptın?”
Haberi olmadığını anlayınca kaşlarımı çattım. Gerçi dün onu emniyette görmemiştim, demek ki uğramamıştı ve haberi yoktu.
Elif korkuyla “Yoksa biri bir şey mi yaptı?” diye sordu. “Bir yere çarpmakla olacak şey mi bu canım? Miray?”
“Otursanıza,” dedim, ne diyeceğimi bilemeyerek. “Sizinle biraz konuşalım.”
Mir Beyaz’ın yanına, Elif’in çaprazına oturduktan sonra göz ucuyla kapıyı kontrol ettiğimde, Saide Hanım’ın olmadığını teyit ettim ve bizimkilere doğru döndüm. İkisi de meraklı gözlerle beni izliyordu.
Fazla uzatmak istemiyordum, bu nedenle ağızlarını arayabileceğim şüpheli bir tınıyla “Dün gece, yani 17’yi 18’e bağlayan gece…” diyerek konuşmaya başladım. “Ben Varan Alp’in yanından çıkıp gitmişim. Nereye gittiğimi asla bilmiyorum çünkü kafama bir darbe almışım, nerede aldıysam, onu da bilmiyorum…” Derin bir nefes verdiğim sırada ikisinin de kaşları çatıldı. “Yenilikçi Halk Partisi binasının önünde durup İlkhan’ın çatıdan düştüğü ana tanık olmuşum, mobeselerde öyle görünüyor.”
“Ne?” dedi Mir Beyaz, hiddetle. “Yuh!”
Elif korkuyla sertçe yutkundu, sonra da “Nasıl yani? Mobeselerde derken?” demeye başladı peş peşe. Kıpırdanıp dururken şüpheli hareketlerine anlam vermeye çalıştım. “Sen hatırlamıyor musun? Görmedin mi ki o anı?”
“Elif, hatırlamıyorum,” diyerek cümlelerimi yineledim. “Hiçbir şey hatırlamıyorum. Biri beni darp mı etti, ben oraya neden gittim?.. Koray’ın olayı da cabası.”
“Koray’ın olayı neymiş ki?” diye soran Mir Beyaz’a çevirdim yüzümü bu kez.
“Ya boş ver,” dedim ve nasıl benden ne sakladıklarını öğrenebileceğimi düşündüm. “Siz ne yaptınız peki o gece?” Ardından hin bir bakış attım çünkü aklıma Menderes geldi. “Menderes’in adamları buradaymış gerçi, güvendeymişsiniz.”
Elif donakaldı ve bir müddet sadece Mir Beyaz’a baktı.
Mir Beyaz gülümsedi ve “Tabii ki canım, bizi boş ver sen, biz güvendeydik,” deyip omuzuma dokundu. “Bakayım boynuna.”
Yenilgiyle bıkkın bir nefes verdim ve saçlarımı biraz geriye attım. Ardından “Canım çok yanmıyor, beni de boş verin,” dedim. “Siz sanki biraz ürkmüşsünüz gibi geldi. Elif’in beti benzi attı.”
Mir Beyaz “Ya,” dedi kıkırdayarak. “Elif’in her zamanki hâli.”
Elif arkasına yaslandı ve rahat olmaya çalışarak “Ben iyiyim Miray,” dedi. “Asıl sen söyle. İlkhan’ı kim öldürmüş? Şüpheliler var mı?”
Mir Beyaz elini omuzumdan çekti, ben de ne kadar şaşıracaklarını ölçmek için “Tabii ki var,” dedim.
Elif “Kim?” diye sordu ve yalnızca gözlerini kıstı. Acaba sakladıkları şey İlkhan’la alakalı değil mi, diye düşündüm ve biraz daha inceledim Elif’in ifadesini.
Mir Beyaz’a dönüp “Ben,” deyince ikisi de şok oldu.
“Nasıl sen?” dedi Mir Beyaz. “Parti binasına gittin diye mi? E hani düştüğü an orada değildin? Hiçbir şey anlamadım Miray. Şunu bir düzgün anlat.”
Elif de “İnşallah tutuklanmazsın,” dedi korkuyla. “Bir şey yapalım, engel olalım.”
“Sakin…” dedim ve parti binasıyla alakalı bir sır saklamadıklarına emin oldum.
İyi de o zaman neden katilin teki ve HTS gibi kelimeler kullanmışlardı? Ne yapmış olabilirlerdi ki?
Bir süre durdum, sonra da “Mobese görüntülerine saatler sonra ulaştık, ondan önce de parti binasında benim akbilim bulundu,” diye izah ettim durumu.
“Oha!” dedi Mir Beyaz yüksek bir sesle.
“Akbil mi?” dedi Elif de ne diyeceğini bilemeyerek. “Bildiğimiz, İstanbul kart.”
Başımla onayladım. “Üzerinde iki farklı kişiye ait kan damlası tespit edildi. Biri B RH +, diğeri de benim kan grubuma aitti. Biliyorsunuz, İlkhan’la kan grubumuz aynı. Kartın üstünde İlkhan’ın değil de benim DNA’ma ait bir kan damlası tespit edilseydi parti binasına girdiğimi düşüneceklerdi. Ama öyle olmadı. Bir de görgü tanığı var tabii… Görgü tanığı İlkhan’ın 23.57’de düştüğünü söyledi, ben de tam o saatte parti binasının karşı caddesinde belirli bir bölgeye doğru başımı kaldırıp şok olmuşum. Hatırlamadığım için neye şaşırdığımı bilemiyoruz ama havai fişeğe ya da İlkhan’a şaşırdığımı düşünüyoruz haliyle.”
“Anladım,” dedi Mir Beyaz, sonra da Elif’e kaçamak bir bakış atıp bana döndü. “Peki senin kafan, boynun?”
“Evet?” dedim anlamayarak.
“O şerefsiz İlkhan yapmış olabilir mi? Binaya girdikten sonra akbilini düşürmüş olmayasın?”
Dudaklarımı büzdüm. “Bilmem.”
“Siz nasıl hissediyorsunuz? Konuşamadık.” Özellikle Mir Beyaz’ı merak etmiştim. “Ölmesi size ne hissettirdi?”
Elif boşluğa dalmış gibi halıya bakarak “Nötr,” dedi.
Mir Beyaz ise “İnşallah acı çekerek ölmüştür,” demeyi tercih etti.
“Vücudunda çizikler varmış, bir kurşun yarası varmış.”
Elif bana doğru dönüp “Kurşun yarası,” diye tekrar etti. “Peki kim vurmuş onu? Madem vurmuş, niye sonra aşağı atmış?”
Yorgunlukla arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde bağladım. Sıkıntılı bir tınıyla “Bilmiyorum ki Elif…” dedim. “Neyse ki hepimiz evlerimizdeydik, yani sizler… HTS kayıtlarınız da burada çıkar muhtemelen. En şüpheli biz görünürdük tabii…”
“Medya yıkılıyor,” diyen Mir Beyaz’a döndüğümde sosyal medyanın varlığını yeni anımsadım ve gözlerimi kocaman açtım. “Seni de haber yapmışlardır muhtemelen. Ben çok bakmadım ama…”
Ofladım. “Bir bu eksikti gerçekten.”
Elif araya girerek “Miray’ı haber yapmamışlar, olsa görürdüm, sürekli bakıyorum,” dedi.
Pek rahatlamasam da “İyi bari,” dedim. “Ben eve gideyim artık. Mir Beyaz, sen de gelmek ister misin? Biran teyze ve Buse nerede bu arada? Evde yoklar sanırım.”
Mir Beyaz ayaklandı, sonra da “Ben de geleyim, olur,” dedi. “Koray meselesini de anlatırsın belki. Olur mu?”
“Tamam,” dedikten sonra ayağa kalktım.
Ne sakladıklarını asla anlayamadığım için kendime kızdım. Kafamı çarptığımdan mıdır, nedir, sorgulayıcı üslubumu kaybetmiş gibi hissediyordum. Bu konuda Varan Alp’e ihtiyacım olabilirdi. Üst üste soru sorup detayları yakalayabilirdi.
Zaten ona söylemem lazımdı. Söz vermiştim.
Mir Beyaz’la birlikte birkaç dakika içinde Eliflerin evinden ayrıldık. Dışarıya çıktıktan sonra sitenin bahçesinde yürürken de pek konuşmadık, ta ki ablamların bloğunun önüne gelene kadar.
Sanki ne sakladıysa bir anda söyleyecekmiş gibi kolumu tutan Mir Beyaz, “Miray,” dedi ve ona dönmeme sebep oldu.
Heyecanla karışık bir stresle “Evet?” dedim ben de.
Tahminimin aksine gözleri alnıma kaydı ve “Ya sana ne oldu?” dedi büyük bir acıyla. Daha çok kendisine kızıyor gibiydi. “Ben tam anlamadım, çok üstünkörü anlattın. Şunu bir adamakıllı anlatır mısın?”
Elini kolumdan çekince “Üstüne çok fazla konuşmak istemiyorum,” diye açıkça söyledim. “Çünkü ne olduğunu hatırlamamak çok sinir bozucu. Bir anda uyandım, hastanedeydim, bu kadar. Sadece bir kere…”
“Bir kere?”
Meraklı bakışlarını es geçemedim. “Ya bir kere şey… Bir görüntü geldi gözümün önüne. Bakış açımda kaldırım vardı. Herhalde yere düşmeden önce gördüğüm son şey oydu. Belki de değildir… Zihnim uyduruyor da olabilir. Ama duygu durumuma bakacak olursak travmatik bir deneyim kazandığım kesin.”
“Biri sana vurmuş mu?” Kısık gözleriyle boynumdaki morlukları inceledi. “Kim yapar böyle bir şeyi? Kim cesaret eder ya?”
Konuyu değiştirmek için gözlerimi kaçırdım, sonra da “Koray meselesi var bir de…” dedim öfkeyle. “Sen o gece neredeydin tam olarak?”
“Evde?” dedi anlamamış gibi. “Koray dışarı mı çıkmış?”
“Maalesef.”
“Yuh!” dedi hemen. Bugünkü şokları bünyesine fazla geldi muhtemelen. İyice gözlerini belertip “Bu çocuğu tokat manyağı yapacağım en son,” dedi. “Zar zor cezaevinden çıkardık. Bir götü rahat dursun ama…”
“Menderes’in buraya gönderdiği korumalardan biri peşine takılmış, çözmüşler durumu. Neyse ki telefon sinyalleri parti binasından çok çok uzakta. Yine de bu Koray’ı dövmeyeceğimiz anlamına gelmiyor.”
Mir Beyaz, “Yok ya,” dedi ve ileriyi işaret etti. “Gerçekten pataklamak lazım. Dayağı eksik kalmış bunun.”
“Bir yandan da…” Yürümeye başladık. “Kızamıyorum. Ya tabii ki kızıyorum ama…”
Söylediklerimi saçma buldu zannımca. “Ne diyorsun ya?”
“Herhalde hasta bir çocuk varmış, cezaevindeki arkadaşlarıyla birlikte para toplamak için aptal bir ticarete başvurmuşlar.”
Mir Beyaz, “Bu aptal ticaret dediğin şey tam olarak ne?” diye sorduğunda asansörün önünde durduk.
“Uyuşturucu.”
“Çüş!” dedikten sonra sertçe yutkundu. “Bu çocuk harbiden geri zekâlı, bak gerçekten… Ne yaptın, konuştun mu? Bir de gidip ben konuşayım en iyisi.”
Asansör gelince içeridekilerin çıkmasını bekledik, sonra biz girdik. Kapı kapanır kapanmaz “Babam, annem, ablam, Teo… Hepsi biliyor,” diye dünkü tartışmamızı anlatmaya başladım. “Hepsine kızdım. Koray’ın da o sırada sesi soluğu çıkmadı. Ben bir konuşacağım onunla baş başa. Bir yandan cezaevinden yeni çıktı, üstüne gitmeyeyim diyorum ama diğer yandan da gerçekten aptal gibi davranıyor.”
“Teo da biliyor yani,” diye tekrar etti dediğimi. “Engel olamamışlar mı?”
“Haberleri yokmuş anladığım kadarıyla. Sonra bir ton kızmışlar tabii… Buket ağzından kaçırmasa ben de meseleyi pek çakmayacaktım.”
Göz göze gelince “Senin başın için ne dediler peki? Bir şey mi uydurdun yoksa anlattın mı?” diyerek konuşmak istemediğimi belirtmeme rağmen aynı konuyu devam ettirme çabasında inatçılığını sürdürdü.
Sakin kalmaya çalışırcasına sesli bir nefes verdim. “Biliyorlar. Gerçi ortada bilinecek ne var, meçhul.”
Asansör katta durdu, inip daireye kadar yürüdük. Ben zile basarken Mir Beyaz da “Psikolojik bir durum herhalde anlattığın şey. Hatırlamaman yani…” diye devam etti.
Başımı ona doğru kaldırıp geçiştirircesine salladım.
“Değil mi?” dedi o da tereddüt edercesine.
“Hastaneye gideceğim, sonucum çıkmıştır muhtemelen.”
“Tomografi mi çektiler?” diye sorduğu an kapı açıldı.
Kapıyı babam açtığı için konuşmamızı sürdürmedim, hiçbir şey söylemeden içeriye girdim. Mir Beyaz babama selam verdikten sonra beni takip etti ve salona girdik.
Koltuğun üstünde elindeki kumandayı ağzına sokan ve geldiğimiz için bizi izleyen Rüzgar’ı gördükten hemen sonra ablamın masanın üzerinde sarma sardığını fark ettim.
“Nerede kaldın Miray?” diye soran ablamın yanına doğru yürüdüm, bir sandalye çekip yanına oturdum.
“Hiç ya…” dedim bıkkınlıkla. “Eliflere uğradım. Biran teyzeler evde değildi.”
Ablam kaşlarını çatarak Mir Beyaz’a döndü ve başını salladı. “Neredeler ki Mir Beyaz?”
“Annemle Buse mi?” diye sorunca ben de ona doğru döndüm. Rüzgar’ı kucağına almış, onunla oynuyordu. “Onlar en son markete gideceklerdi.”
Sıkıntıdan nefesim daralınca elimi cebime götürüp telefonumu çıkardım. Varan Alp’ten mesaj geldiğini görünce kilidi açtım ve cevap verdim:
Varan Alp:
Dayımla konuştum.
Miray:
Ne dedi?
Yanına mı geldi?
Varan Alp:
Evet, adliyeye geldi.
Hiçbir şey söylemedi galiba.
Boş konuşuyormuşum.
Miray:
Boş ver.
Varan Alp:
Boş verdim. 😊
Sen ne yaptın?
Miray:
Çok tuhaf şeyler öğrendim.
Daha doğrusu duydum ama öğrenemedim.
Sana ihtiyacım var.
Varan Alp:
Nasıl bir şey öğrendin?
Pardon öğrenemedin.
Miray:
Yüz yüze konuşmamız lazım.
Varan Alp:
Tamam, konuşalım.
Öğle arasında alayım mı seni?
Ablam yüksek bir sesle “Değil mi Miray?” diye sorunca irkilerek telefonu masaya bıraktım. Boş boş yeşil gözlerine bakınca sorgularcasına sol gözünü kırptı. “Diyorum ki, hastaneye bugün içinde uğrayacaksın, değil mi?”
Gözlerimi kırpıştırdım, sonra da “Tabii, öğlen uğrarım. Zaten öğleden önce bir işim var,” diyerek telefonu tekrardan elime aldım. “Sonra hastaneye geçerim.”
Arkadan babamın sesi geldi: “Ben seni götürürüm.”
Hızla telefonumu kilitledikten sonra kucağıma bıraktım, sonra da “Baba, ben kendim giderim,” dedim kısaca. “Bir işim de var halletmem gereken.”
Babam yanımdaki sandalyeyi ağır ağır çekti. Otururken de “Ne işi?” diye sordu.
“Iııı,” derken gülümsedim. “Büroda.”
“Kızım sen hâlini görmüyor musun? Zaten daha ne olduğunu bilmiyoruz, bir de gidip iş başı mı yapacaksın? Olmaz öyle şey. O patronuna da söyle, seni böyle çalıştıracaksa gitsin hukuktan önce insanlık öğrensin.” Bir anda öğüt vermeye başladı: “Bu hayatta insanın, kendi evladından önemli hiçbir şeyi olamaz. Ana baba olunca beni anlarsınız. Bayılacaksın, düşüp kalacaksın, sonra ben kendime nasıl hesap vereceğim?” Üç kez cıkladı. “Olmaz öyle şey…” diye ağzının içinden konuşa konuşa tekrar etti.
Ablam ve Mir Beyaz tuhaf tuhaf bakışlar atarken ben yalnızca gülümsedim. “Babacığım, ben neredeyse bir senedir yalnız yaşıyorum zaten, beni merak etme.”
“O başka…” diyerek sol elini kaldırdı. “O zaman başın yaralı değildi.”
Aklıma karın boşluğumdan vurulduğum günler geldi, sonra bıkkınlıkla bir nefes verdim. Kendi içimde birkaç saniye daha düşündükten sonra bunalıp kollarımı göğsümde bağladım. Telefonumdan mesaj sesi gelince de ayaklanarak odadan ayrıldım.
Varan Alp:
?
Miray:
Babam beni hastaneye götürecekmiş.
Varan Alp:
Biz birlikte gideriz.
Bir bahane bulup çık sen.
Miray:
Maalesef ikna olacak gibi değil.
Çok huysuz.
Zaten herkese sinirliyim.
Varan Alp:
Bana?
Miray:
Sana sinirli değilim.
Varan Alp:
😊
Tamam, seni alacağım o zaman.
Miray:
Nasıl yani? Sana da sinirli olsaydım almayacak mıydın?
Varan Alp:
Her türlü alacaktım.
Yanlış cümle kurdum.
Miray:
Sen bu Türkçeyle nasıl iddianame hazırlıyorsun?
Daha mesaj yazamıyorsun! :))
Varan Alp:
İddianame çok yazdım ama mesaj geçmişim çok yok.
Dipnot: Sen hariç.
Miray:
Bu ne ya kamyon arkası lafı gibi…
Artık sana da sinirliyim.
Varan Alp:
Ne yaptık ben ya?
Miray:
Ne yaptık?
Varan Alp:
Yine yanlış yazdım. 😊
Miray:
Anlaşıldı, bu mesaj işleri bizden geçmiş.
Akşam görüşürüz Varan Alp.
Babamla daha fazla muhatap olmak istemiyorum.
Varan Alp:
Ben halledeceğim.
Ama istersen akşam da görüşürüz 😉
Telefon ekranıma anlamsız bir bakış atarken annemle koridorda çarpıştık. Benim gibi leyla olan annem, muhtemelen onlara sinirli olduğum için bana kızamadı ve “Kızım,” dedi gülümseyerek. “Hadi, hazırlanalım, birlikte hastaneye gidelim.”
Pes edercesine “Ay yuh ya!” dedim hiddetli bir tınıyla. “İstiyorsanız babamla aranıza gireyim, ikiniz de elimden tutun, öyle gidelim.”
Annem isyankâr cümlelerimi tuhaf bir anlayışla karşıladı. “Tamam, babanla birlikte gidin. Benim zaten dışarı çıkacak enerjim yok, kızım.”
Öylece kaldım. “Bir şey mi oldu?” diye sordum sonra da.
“Genel. Kimsenin keyfi yok evde. Koray’ın açtığı belalar bitseydi babanın huysuzluğuna yine bir şekilde katlanırdım da…” dediğinde kısmen hak verdim. “Bir de senin başına gelenler tuz biber oldu. Sen iyi ol da… Biz de Gebze’ye döneriz artık.”
Annemin beyaz teni, yanaklarındaki allığı oldukça ortaya çıkarırken yüzündeki silik tebessüm saniyesinde yok oldu. Benden bir cevap beklercesine yüzüme bakınca başımla onayladım.
“İyiyim ben, siz istiyorsanız dönebilirsiniz.” Ruhen iyi olmasam da öyleymiş gibi görünmek için iki gözümü birden kırparak gülümsedim. “Zaten burada daha fazla kalırsanız Koray’ı tokat manyağı yaparım ben.” Bu konuda ciddiydim.
Annem tarafsızlık maskesini anında indirdi ve “Aman kızım,” dedi fısıltıyla. “Çocuk kendisini harap etti dünden beri. Bak, ben demiyorum, Koray haklı… Zaten biz ona çok kızdık, çok bağırdık. Ama bu çocuk aylardır senin yüzüne bakıyor, ona sen yardım ediyorsun, senden çekiniyor. Biz zaten yeterince üzdük onu, bir de sen üstüne gidersen…”
İstemsizce ve zannımca sinirden bir gülümsemeyle annemin lafını kesmiş bulundum. “Anne Koray sizi takmıyor ki… O çocuğa bir tek ben sert davrandım, o yüzden bir tek beni ciddiye alıyor. Ben bunu size her zaman söyledim de beni dinleyen yoktu tabii… Ayrıca nerede? Tamam, kızmayacağım.” Annem bıkkın bir nefes verince “Kızmayacağım,” diye yineledim. “Sadece konuşacağım.”
“Rüzgar’ın odasında,” diyerek önümden çekildi.
Rüzgar’ın odasına doğru ilerlerken hiçbir şey düşünmedim, kapıyı açıp içeride Koray’ı görünceyse maalesef sadece yoğun bir hüzün hissettim. Dünkü sinirimden eser kalmadığı için kendime kızsam da kardeşimin içinde bulunduğu psikolojik durumu tahmin etmem direkt kızgınlığımı da alıp götürmüştü.
Ona öfkeliymiş gibi davranmayı tercih ettim.
Başını kaldırıp bana bakarken kapıyı kapattım ve gözlerinin muhtemelen ya uykusuzluktan ya da ağlamaktan şişmiş olduğunu fark ettim.
“Abla,” dedi hemen savunmaya geçerek. Hatta ayağa kalktı.
“Niye kahvaltıya gelmedin? Uyuyormuş taklidi yapmak için fazla yetişkin değil misin Koray?” dedikten sonra koltuğa doğru yürüyüp oturdum.
Ona bağırmadığım için şaşırmış gibi bir iki saniye yüzüme aval aval baktı, sonra da yanıma oturdu. Kendisini benden uzaklaştırırken göz temasımızı birkaç kez kesti.
“Şeyden gelmedim ben,” deyip karnına dokundu. “Midem bulanıyordu.”
“Madde kullandın mı?” diye sordum aklıma ilk o geldiği için.
Koray’ın yüzü kireç gibi oldu, sonra da “Hayır, kullanmadım, merak da etmedim,” diye hızlı hızlı konuşmaya başladı. “Yani tadını merak etmedim. Niye kafa yapayım abla ben?”
“Niye madde taşıyordun o zaman?” diye sordum, olayı iyice anlatması için.
“Abla bak, cezaevindeki bir abimizin kardeşi hastaydı. Sadece bir gecelik bana ihtiyaçları oldu. Tanıdığı kimse yoktu o abinin. Ben de kıramadım.”
Gerekçesi sinirlerimi hoplatınca bir süre gözlerimi yumdum, sonra da “Ya sen salak mısın?” diye patladım bir anda. “Bunun cezası ne kadar, biliyor musun sen? Çok sevdin herhalde abilerini. İstiyorsan git, tutmayalım seni. Menderes olmasaydı kim bilir kaç sene daha şu çok sevdiğin annenden mahrum kalacaktın… İnsan bir iyilik yaparken bile önce kendisini düşünür Koray. Aklını mı kaybettin sen?”
Koray’ın gözleri doldu, mahzun mahzun bakmaya başladı. “O çocuk hasta olmasaydı ben hiç böyle bir işe bulaşmazdım, yemin ederim.”
“Ben sana ne olacaktı, onu söyleyeyim: Menderes’in koruması senin elinden o maddeleri almasaydı ya polise yakalanacaktın ya da bu işe devam etmek için yüksek yerlerden tehdit alacaktın. O işler o kadar basit değil. Seni neyin içine çektiklerini hesap edebiliyor olman gerekiyor. Kaç yaşına geldin, bir akıllanamadın. Üstelik bunu yaptığın tarihe bak bir de… 17 Eylül, dışarı çıkmaman gereken bir gün. Bunu da mı düşünemedin? Hadi dışarı çıktın diyelim, öyle bir geri zekâlılık yaptın… Ya annemi, ablamı, babamı, beni de mi düşünmedin?”
Koray’ın ağlaması derinleşti, zar zor konuştu: “Bitiyordu 17 Eylül.” Gözlerimi devirince bu kez de af dilemeye başladı: “Abla, yemin ederim bir daha yapmayacağım. Hatta cezaevindeki kimseyle konuşmayacağım. Söz veriyorum.”
“Önce Menderes’e teşekkür et,” dediğimde başını salladı. “Ama sonra bir daha onunla da muhatap olma. Onun da çevresi malum…” diyerek uyarımı geçtim. “Anlaştık mı?”
Dünden razıymış gibi başıyla onayladı. “Kimseye söyleme sen de…” deyince gözlerimi kıstım. “Tamam mı? Eniştem de söylemeyecek. Varan Alp’in falan haberi olmasın.”
Sertçe yutkunduktan sonra “Hı,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. “Tamam, tamam.”
İki kez omuzuna dokundum, o da “O öğrenirse beni şikâyet eder, değil mi?” diye sordu emin olamayınca.
Cevap vermek istemediğim için “Elinde kanıt yok, olmadan da edemez,” dedim daha fazla düşünüp beynini yememesi için. “Sen bunları düşünme. Gebze’ye döndükten sonra okuluna odaklanıyorsun, tamam mı?”
“Ne zaman dönecekmişiz?” diye sordu dönmek istemiyormuş gibi.
“Yarın öbür gün dönersiniz herhalde,” diye yanıtladım, annemin söylediklerinden ne anladıysam. “Şimdi hastaneye gideceğiz başım için. Eğer sonuçlar temiz çıkarsa yarın dönersiniz diye düşünüyorum. Zaten okulun başlayacak, dönmeniz lazım.”
Kendini toparlarcasına gözlerine ve yanağına dokundu, sonra da “Tamam,” dedi keyifsiz bir tınıyla. “Bize artık bir şey yapamazlar, değil mi?”
Bu soruyu duymak beni bir anlığına dehşete düşürdü. Henüz çözülmemiş düğümler vardı, dolayısıyla kardeşime net bir cevap veremiyordum.
Tekrardan sırf kafayı yememesi için “Yok canım,” dedim gülümseyerek. “İlkhan artık ölü.”
Koray başını eğdi, sonra da “Ama kim öldürdü, belli değil,” dedi kısık bir sesle. “Ya bize de zarar verirse? Bu belalar ne zaman son bulacak?”
Kafasındaki soruları anlayabiliyordum. Hele de cezaevinden yeni çıkan genç bir çocuk olduğu için ona hak da veriyordum. İki gün önce meçhul bir hadise atlatmış olmanın verdiği gerginlik de onu anlamam için epey yardımcı oluyordu zaten.
Bu kez dürüst olarak “Koray, bilmiyorum,” demeyi tercih ettim. “Ama bir şekilde hayatımıza devam etmek zorundayız. En azından 17 Eylül geçti, diyerek bir yerden devam etmek zorundayız. Anladın mı? Sen okuluna, ben işime… Diğer türlü yaşamaya yaşamak denmez. Korkarak bir yere varamayız. Anladın mı?”
“Bulacaksınız, değil mi?” diyerek konuyu eşelemeye devam etti. “Onu kimin öldürdüğünü bulduktan sonra her şey bitecek.”
“Halledeceğiz,” diyerek omuzuna dokundum.
Bir süre gözlerimin içine baktı, sonra da “Tamam o zaman,” dedi.
Elimi geri çektikten sonra ayağa kalktım. “Biz hastaneye geçeceğiz, sen de git ve yemeğini ye. Midesi bulanıyormuş… Paşama bak!” dedim yalandan kızarak. “Kalk, mutfağa, hadi…”
Odadan beraber çıktık.
Ablam yolumuzu keserek “Hop!” deyince ikimiz de keyifsiz olduğumuz için aval aval bakmaya başladık. Koridorun ortasında tuhaf bir biçimde dikildiğimiz esnada babam da yanımıza geldi.
“Ne oldu?” dedim ben de bu daracık yerde durdurulduğumuz için pek anlam veremeyen bir tınıyla.
Ablam önce utana sıkıla “Ya şey diyecektim,” dedi ve sonra toparlandı. “Hani Rüzgar’ın da doğum günü şey ya…”
Yeğenimin de 17 Eylül’de doğmuş olması trajikliğini anımsadığım an, ilk doğum gününden mahrum olmasının verdiği hüzünle dudaklarımı büzdüm.
“Maalesef, oldu öyle bir hata,” diyen babam, duygusal bakışmalarımıza pek tezat bir şekilde kızgındı. Bu yüzden ona bakarak kaşlarımı çattım.
Ablam pek aldırmadı, hepimize tek tek bakarak “Diyorum ki, hazır ortalık sakinken doğum gününü mü kutlasak? Bizim evlilik yıl dönümümüz ya yarın bir de…” diye bir teklifte bulununca dudaklarımı büzdüm. “Ha ama şey!” dedi ablam, babama dönerek. “Siz gideceksiniz sonuçta, sizsiz kutlamak istemiyorum, o yüzden… Yoksa biliyorsunuz, acele etmezdim.”
“Sen bilirsin kızım,” dedi babam da.
Ablam bana doğru döndü. “Miray? Çok mu saçma olur sence doğum gününü kutlasak?”
“Ablacığım,” dedim hemen. “Niye saçma olsun? Yani pek anlamaz ama sonuçta ilk doğum günü, özel bir anı. İleride fotoğraflarını, videolarını gösteririz. Saçma olmaz bence.”
Koray üfledikten sonra “Bence saçma,” deyince ablamın yüzü düştü.
“Ne? Niye ki?” diye sordu ablam da art arda.
Koray’ın omuzuna dokunup yalandan biraz sıktım. “Davul Koray,” dedim babamın ona taktığı lakabı söyleyerek. “Pasta keseceğiz sadece.”
“Abla,” dedi Koray da kendisini biraz çekerek. Biraz babama çarpınca babam ona tip tip bakmaya başladı. “Pardon baba.”
“Ne?” dedim ben de.
“Pardon da… Pasta keseceğiz, diyorsun. Az kalsın bizi keseceklerdi iki gün önce.” Kaşlarını çattı. “17 Ekim falan olsun doğum günü. Ne bu acele? Eylül ayında herhangi bir kutlama yapmak istemezdim ben de açıkçası.”
Babam iki kez öksürüp dikkatleri üstüne çektiği an “Ben de vallahi o Leman’ın kızının bağırışıyla Rüzgar’ın ağlayışını birlikte çekemiyorum Seray,” dedi.
Ben kıkırdarken ablam da “Aşk olsun baba,” demeye başladı.
Mir Beyaz bir anda yanımızda belirip “Ne oluyor be?” dedi. Koridorda durduğumuz için tuhaf bakışlar attı. “Hayırdır, toplanma alanı falan mı burası?”
“Ablam önümüzü kesti Mir Beyaz abi,” dedi Koray da.
Mir Beyaz, Koray’a ölümcül bir bakış attıktan sonra “Sen bir gel benimle, bir de ben keseyim önünü,” deyince Mir Beyaz’ın yanına doğru yürüyüp önünde durdum. Birkaç kaş göz işareti yapınca önce anlamadı ama sonra sessiz kalmayı tercih etti.
“Gel benimle Mir Beyaz,” deyip koluna girdim.
Mutfağa doğru yürüdüm, o da benimle birlikte yürüdü. Fısıltıyla “Koray, kimseye söylememem için tembihte bulundu,” deyince kaşlarını kaldırıp indirdi.
“Anladım, tamam, sıkıntı yok. Yani sen konuştuysan bana laf düşmez zaten.” Mutfağa girip kapıyı kapattım. O sırada Mir Beyaz da “Ben emniyete geçeceğim, istiyorsan seni hastaneye bırakayım,” dedi.
“Aaa!” dedim ve normal dışı bir sevinçle ellerimi birbirine çarptım. “Çok mantıklı bir şey söyledin. Böylece babam gelmemiş olur ve…”
Başını bir sağa bir sola hızlıca salladı. “Ve?”
Yutkundum. “Hiçbir şey?” dedim gülümsemeye devam ederek.
“Kızım kafayı mı yedin sen?”
Gülümsemem durdu. “Yemedim.”
“Çok değişik hareketler sergiliyorsun bugün. Emniyet, sorgular falan yaramamış sana. Gerçi kafana darbe aldığını düşünürsek…”
Sevimsiz bir bakış attım. “Sen kendine bak önce.”
“Neyse, tamam.” Toparlanır gibi ceketinin fermuarını çekti. “Bir emniyete gideyim de ne olup bittiğini öğreneyim.”
Bir anda kafama Elif’le olan konuşması dank edince “Hı,” dedim pek samimi olamayarak. “Öğren sen. Gerçi yakında çıkar kokusu. Biz de araştırıyoruz ve bulacağız.”
“Siz?”
“Ben, Erkin, Varan Alp ve Kamil Savcı.” Hal ve hareketlerini incelemek adına bir süre bekledim. Gözümü üstüne dikip “Ayrıca kimsenin bilmediği bir detay biliyoruz,” deyince gözleri kısıldı.
“Ne detayı ya?” diye sordu gerginlikle.
Böyle bir yalanı niye ortaya attım, diye bir iki saniye kendime kızdıktan sonra “Başka bir görgü tanığı da var,” dedim. “Onur söyledi bana.”
“Neyi görmüş? İlkhan’ı atan kişiyi…” dedi sorgular gibi. Fakat ses tonu o kadar titrek ve şüpheliydi ki içime büyük bir kurt düşürdü. “Peki emniyetin niye haberi yok bundan?”
Dayanamadım ve “Çünkü emniyetin haberi olursa delil karartılır, daha önce de olduğu gibi,” dedim. “İnkâr ediyorsan et ama senin silahını masanın üzerinden alındığında belliydi her şeyin planlandığı. Emniyetin içinde de köstebekler var.”
“Tamam da bu görgü tanığı…”
İtiraz eder gibi olunca “Daha önceki tanıkların öldürüldüğüne de şâhit olduk maalesef,” diye devam ettim. “Nedim Bey mesela… Hâlâ kâbuslarıma giriyor. Adamın hiçbir suçu, günahı yoktu.”
Mir Beyaz sorgular gibi “Tamam da bu görgü tanığı ne demiş?” diye sormaya devam etti. “Neyi görmüş Miray?” Bekleyince bir adım attı. “Neyi görmüş kızım? Söylesene…”
“Bilmem.”
Kaşlarını çattı. “Sen bilmiyorsun yani…”
“Hı, ben bilmiyorum,” dedim.
Başıyla onayladı. “İyi, tamam. Hadi, ben çıkıyorum. Geliyor musun?”
Aceleyle mutfaktan çıkınca sırf Varan Alp’le görüşebilmek için peşine takıldım.
“Anne! Baba!” derken portmantodan ceketimi aldım. “Biz Mir Beyaz’la hastaneye gidiyoruz. Sizin gelmenize gerek yok. Sonra zaten büroya uğrayacağım. Geç gelebilirim.” Kapıyı araladım. “Görüşürüz!” diye bağırdım.
Mir Beyaz’ı itekleyerek kapıyı kapatınca “Yuh!” dedi.
Aceleyle ayakkabılarımı giydim. “Peşimize takılacaklar şimdi, hadi!”
“Hangi hastaneye gitmiştin?” diye sorarken merdivenlerden hızlı hızlı inmeye başladık.
“Salkım mıydı neydi… Adını unuttum. Sen beni adliyeye bırak. Ben oradan hastaneye geçerim.”
Agresif bir sesle “Ne adliyesi Miray ya?” demeye başladı. “Bir yerinde dur. Yaralısın, dinlen azıcık.”
Tabii ki onu dinlemedim ve apartmandan ayrıldık.
⚖️
Mir Beyaz’ın uyarılarından zar zor kurtulduktan sonra adliyenin yolunu tuttum. Önceki gelişlerimin tümünden ayrı olarak daha resmiyetsiz olduğum için kendimi biraz tuhaf hissettim. Üstelik başımdaki sargıdan dolayı herkesin bana bakması da cabası… Müşteki olarak adliyeye geldiğimden eminlermiş gibi acırcasına bakıyorlardı.
Asansör sırası olmamasının verdiği sevinçle hızlıca asansöre geçtim, ardından ikinci katı tuşladım. Kapı kapanmadan bir saniye evvel, maalesef Öznil’i gördüm.
Koskoca adliyede karşıma çıkmasa olmazdı!
Gözlerimi devirmemeye özen göstererek geriye çekildiğim esnada beni fark etti, sonra da yokmuşum gibi önüne döndü.
Asansördeki diğer avukat ya da vatandaşlar sıfırıncı katta inince Öznil’le yalnız kaldık. Bana doğru döndü, sonra da “Varan Alp’in yanına mı?” diye sordu.
Önce cevap vermek istemesem de boşu boşuna agresif bir ruh hâline bürünmemek için “Evet,” dedim düz bir sesle.
“Bir gelişme var mı?”
Kıvırcık saçlarını arkasına doğru topladı, ben de “Abine sorarsın,” diye yanıtladım. “Şimdi burada sana malumat veremem. Asistanın mıyım ben senin?”
Asansör ikinci katta durunca kapı açıldı, inmek için bir adım attım. Tam o esnada Öznil de “Miray,” dedi önümde durmaya devam ederek. “Biraz konuşabilir miyiz? Sadece beş dakika.”
Bıkkınlıkla “İşim var,” dedikten sonra müsaade istercesine ileriyi işaret ettim.
“Peki.”
Sırf daha fazla sinirlerimi bozmak ya da duruşma hakkında saçma sapan konuşmak için beni meşgul edeceği gerçeği bir anlığına sinirlerimin hoplamasına sebep olurken aldırmadım ve yürümeye devam ettim. Güvenliğe avukat kartımı gösterip savcıların odasının olduğu koridora doğru ilerledim, sonra da Varan Alp’in odasının önünde durdum.
Niyazi buralarda mı diye kısaca koridoru ve diğer savcı odalarının önünü inceledim. Bir iki vatandaş ve avukat dışında kimseyi göremeyince de direkt Varan Alp’in odasının kapısına tıkladım.
İçeri girdiğim an Kamil Savcı’yı ve Varan Alp’e doğru tuttuğu tableti gördüm ilk. Kapıyı kapatırken de Varan Alp’le göz göze geldik.
“Miray!” diyen Kamil Savcı, pek şaşkındı. “Hayrola? Sen dinlenmiyor muydun evde?”
Anlatacaklarımı ona da mı anlatmalıydım, diye düşünürken Varan Alp “Miray ve dinlenmek,” dedi yalandan bir tavırla. “İki kelime yan yana çok zıt duruyor.”
Sevimsiz bir gülümsemeyle yanıt verdikten sonra “İşlerim vardı, dışarı çıktım,” dedim. “Bir gelişme var mı, diye adliyeye uğrayayım, dedim.”
Varan Alp, on dakika önce mesajla onun yanına geleceğimi söylememişim gibi ısrarla “Onur Savcı’ya uğrayacakken kapıları karıştırdı herhalde… Neyse savcım sen devam et,” dedi.
Yalandan söylediklerine aldırmayarak Kamil Savcı’nın tabletinin ekranında ne olduğunu öğrenmek için yanlarına yürüdüm. O da eş zamanlı olarak “Şöyle bir şey bulundu Miray,” dedi. “Elimize tam şu anda ulaştı. Bir grup genç, parti binasına üç dakika yürüme mesafesinde olan bir parkta sosyal medyaya içerik üretiyorlarmış.”
Videoyu oynattı. Her biri en fazla yirmi yaşında olan beş kişilik bir grup, dans videosu çekiyordu. İçlerinden birinin yanlış bir hamle yapmasıyla hepsi gülmekten yarılmış, video bir süre de kahkahalarla devam etmek zorunda kalmış gibiydi. Kâküllü, kızıl genç bir kız videoyu kapatmak için kahkahasının sonlamasını beklerken iki el silah sesi duyuldu. Hepsi birden şaşkınlıkla susup arkalarına doğru baktılar.
Kamil Savcı videoyu durdurduktan sonra “Gençler haberleri duyduktan sonra çekinmişler biraz,” diye açıklamaya başladı. “Sabah saatlerinde emniyete gidip videoyu teslim etmişler, şu anda da ifadeleri alınıyor. Onur Savcı bizzat emniyete gitti, kendisi de ifadeleri izleyecek.”
Varan Alp, “Ve içlerinden biri başka bir video da çekmiş,” deyince kaşlarım çatıldı.
Kamil Savcı tabletin ekranına odaklanıp başka bir bağlantıya tıkladı. Birkaç saniye sonra yeni bir video oynatıldı.
“Arkadaşlar, şu an Yenilikçi bilmem ne parti binasından havai fişekler patlamaya başladı.” Ekranı çevirdiğinde, patlayan havai fişekleri hayretle inceledim. “Ve yeni fark ediyoruz, şu an 17 Eylül. Hani geçen sene çok olay olmuştu ya… Ümit Haldun İnal aday olmadı bu olay yüzünden. Şimdi de partisinin binasından fişek falan çıkıyor. Tesadüf olamaz herhalde.” Videodaki başka bir genç ekledi: “Az önce de silah sesi falan geldi. Biri şaka yapıyor da olabilir. Çünkü oğlu tutuklandı ya…”
Kamil Savcı videoyu durdurdu. “Burada video kesiliyor.”
“Kesiliyor, derken?” diye sorunca Kamil Savcı duraksadı.
Varan Alp, “Gençlerin videoyu kesmemiş olabileceği ihtimali üzerinde duruyoruz,” deyince iş iyice allak bullak bir şeye dönüştü.
“Kim kesecek? Dayın mı?” diye sordum.
“Evet,” dedi açıkça. “Onur’la iş birliği içerisindeyse illaki videoya dokunmuşlardır. Bizim bu gençlere ifadeden sonra tekrardan ulaşmamız lazım.”
Kamil Savcı tabletini kapattı, sonra da “Aynı şekilde düşünüyorum,” dedi. “Onur her bilgiyi hiç düşünmeden bana ulaştırıyor. Tabii güveniyor da olabilir, biliyorsunuz ki herkesle aram iyidir.” Gülümsedi. “Ama tam tersi de olabilir.”
İkisine de kısaca baktıktan sonra “Silah sesi,” dedim ve tableti işaret ettim. “Videoyu kaçta çekmeye başlamışlar, silah sesi kaçıncı dakikada duyulmuş?”
Kamil Savcı’nın telefonu çalınca “Anlat sen Miray’a,” diyerek Varan Alp’i işaret etti ve odadan ayrıldı.
“40 geçe sanırım,” diyerek ayaklanan Varan Alp de Kamil Savcı’nın çıktığından emin olmak ister gibi kısaca kapıya baktı.
Yanıma doğru yürürken “40 geçe… 23.40’da silah patlama sesi geldiyse İlkhan nasıl 17 dakika dayandı? Kafam karıştı,” dedim mantıklı bir zemine oturmaya çalışan düşüncelerimi dile getirerek. Fakat tam tersi, düşüncelerim kafamın daha çok karışmasına neden olmuştu.
Bir adım önümde durunca bir şey söylemesini bekledim ama beni kendisine çekip sarıldı. Tüm düşüncelerimden sıyrılmama sebep olurken derin bir gülümsemeyle ben de ona sarıldım. Omuzumu öpüp geri çekilince kendimi toparladım ve saçlarımı biraz geriye attım.
“Belki başka biri yaralanmıştır,” deyince şaşkınlıkla gözlerimi araladım.
“Nasıl yani?”
“Susturucu kullanılmış olabilir daha sonrasında. Yani her ihtimali düşünmek zorundayız. Ama ben seninle bu konuları konuşmak istemiyorum,” deyip yanağıma, sonra da çeneme dokundu.
Bir anlığına hoşuma gitse de başımı iki yana sallayıp “Hayır,” dedim inatla. “Bilmek istiyorum. Farkındaysan dün baş şüpheli bendim Varan Alp.”
Bu söylediğim onu kısmen güldürdü ama bir saniye sonra kaşlarını çattı. “Sen bana bir şey söyleyecektin asıl,” dedikten sonra kesik bir nefes aldım. “Tek başına çözemediğin… Neydi o?”
Sesli bir nefes verdim ve ağır ağır ondan uzaklaştıktan sonra masasının yamacında duran sandalyelerden birine geçtim. Birkaç saniye zihnimdekileri toparlamak için sustum, o da karşıma oturunca direkt her şeyi söylemeye başladım:
“Aslında konu İlkhan değil de… O gece neredeyse herkes dışarıdaymış.”
Düz bakışlarıyla sessizliğini korudu. Sonra da devam etmem için “Kim dışarıdaymış?” diye sordu. “Sitede o kadar polis memuru vardı. Nasıl atlatmışlar?”
Sıkıntıyla “İşte, bilmiyorum,” dedim kısık bir sesle. Toparlandım. “Neyse ben sana direkt ne duyduysam anlatayım en iyisi.”
“Tamam, anlat.”
“Sabah annem poğaça yaptı, Biranlara da götür, dedi bana. Koray uyuyordu da… Ama iyi ki uyuyordu. Mir Beyazlarda kimse yoktu, ben de Eliflere götüreyim, diye düşündüm.” Nasıl anlatacağımı tam bilemedim, bu yüzden çat diye “Bunlar aralarında saçma sapan bir şey konuşuyorlardı,” dedim. “Bloğun önündeydim, beni görmediler, arkaları dönüktü.”
“Mir Beyaz ve Elif mi? Anlamadım.”
Başımla onayladım. “Elif yapmaması gereken bir şey yapmış. Savcı onu çok sıkıştırıyormuş?” Bu kısmı özellikle anlamadığımı vurgulayacak şekilde kaşlarımı çatarak söyledim. “HTS kayıtları hallolmuş? Elif, katilin teki yüzünden bir şey yapmış.”
Varan Alp söylediklerimi çözmeye çalışır gibi bir müddet sessiz kaldı. Ardından “Nasıl bir şeyin içine düştük yine acaba?” diyerek arkasına yaslandı. “HTS kayıtlarını halletmek… Aklıma tek bir isim geliyor.”
Gözlerimi kocaman açarak “Kim?” diye sordum.
“Dayım.”
“Oha!” dedim ben de tepkimi gizlemeyerek. “Dayınla Elif ne alaka tam olarak?”
“Tamam da HTS kayıtlarını kim halledecek ki Miray? Ya eli kolu uzun biri ya da direkt davanın savcısı. Yani Mir Beyaz gibi emniyet mensubu birinin elinin oralara kadar uzanması mümkün değil, sen de biliyorsun. Ya dayım ya da…”
Sabırsızca “Başka biri de mi var aklında?” diye sorunca başıyla onayladı.
“Ya da Onur işte. Davanın savcısı o.”
Onur’un benim dışımda kimseyle hiçbir ilişkisi olmadığını düşününce “Yok ya,” dedim ama bu söylediğim Varan Alp’i çok kızdırmasın diye de sırıttım. “Kimseyi tanımaz etmez. Ne işi olur HTS kayıtlarını halletmekle? Ayrıca bu dayın için de geçerli. Adam arkasından iş çevirdiğimi düşündü, köpürüyordu resmen!”
Varan Alp başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır Miray. Şu an ikisinden şüpheli kimse yok benim gözümde. Onur hem davanın savcısı hem de her yerden çıkıp duruyor. Ne alaka? Anlat bakalım. Neden sen geçen sene holdingden çıkınca oradaydı mesela? Ne işi vardı orada?” Tam dudaklarımı aralayıp açıklayacaktım ki “Seni takip ediyordu, bizi takip ediyordu,” demeye başladı.
Onur’dan nefret ettiği için onu karalamasını az çok anlıyordum. “Tamam,” dedim bu yüzden. Fakat hâlâ pek inandığımı söylenemezdi. “Bırak Onur’u şimdi. Dayının üstüne gidelim. O zaman İlkhan’ı dayın mı öldürdü? Bunu mu ima ediyorsun? Elif’le ya da Mir Beyaz’la bağlantısı ne?”
“Onlar görmüş olabilirler direkt. Elif’in öldürecek hâli yok ya… Kızın elleri titriyor zaten. Nasıl itecek İlkhan gibi birini aşağıya? Gücü yetmez diyeceğim ama psikolojik olarak da imkânsız bir şey. Oraya nasıl gidecekler ki bir de? Hiçbir şey anlamadım şu an.”
Başımla onayladım. “Tamam. Velev ki Elif itti. Ne yapacağız? İlkhan gibi bir şerefsizi itti, diye gidip şikâyet mi edeceğiz Varan Alp? Yapmam ben bunu.”
“Yani bilip bilmeden kimseyi hiçbir yere şikâyet edemeyiz ki Miray.”
“Onu mu diyorum ben? Gayet de ne dediğimi biliyorsun. İlkhan’ın katili kimse tamam, bulmaya çalışıyoruz ama beni aklamak için… Dönüp dolaşıp bana uğramaması için. Ayrıca bir yandan da neden oraya gittiğimi bulmak için. Onu iten ceza alsın diye değil.”
Kafasını karıştırmışım gibi bir iki saniye konuşmadı, sonra da “Kim olduğunu bulmazsak suç senin üzerine kalabilir, biliyorsun, değil mi? Şimdi Onur seni serbest bıraktı. Ya girdiysen parti binasına? Ya tanıkla konuşursa dayım, o zaman ne olacak? Tanık gelip ifadesini değiştirirse ne olacak? Senin de patlayan havai fişeğe baktığın tezi doğru olmuş olur,” diye durumu kendince açıklamaya çalıştı. “Kim olduğunu bulmamız lazım, senin oraya neden gittiğini de bulmamız lazım. Başkası ceza alsın diye değil, sen ceza alma diye.”
Oflayıp arkama yaslandım. “Ya bizimkilerden biri ittiyse?” Gözlerim doldu istemsizce. “Mir Beyaz falan…”
“Dayım Mir Beyaz’ı korumaz İlkhan için. Mir Beyaz orada olamaz. Belki Elif gitti, Mir Beyaz da onu almaya gitti. Olabilir bunlar.”
Kaşlarımı havaya kaldırdım. “Doğru,” dedim sonra da. “İten kişiyi korumak isteyen biri…”
“Dayımdır belki?” deyince gözlerimi devirdim. “Ne? Niye devirdin gözlerini? Bana ne söyledi, biliyor musun? Melek’in yanındaymış akşam, mezarlıkta… Yersen.”
“Ya tamam da… Dayın İlkhan’ı çok sahiplendi, bağrına bastı. Baştan beri ona iyi davranmasının sebebi duygusal bağ kurduktan sonra zarar vermek miydi? İntikam almak mıydı yani?”
Varan Alp bilmiyormuş gibi bir süre yüzüme baktı. “Her şey olabilir.”
“Tamam da… Bu işin içine dayın girdiyse ipucu bulmamız çok zor. Her yeri temizletmiştir. Ayrıca tüm emniyet onun emrinde, Onur da muhtemelen onun emrindedir. Kamil Savcı’nın video kesme tezi de doğrudur. Yani demem o ki, böyle güçlü adamlar, eli kolu uzun adamlar arkalarında iz bırakmaz.”
Varan Alp bana pek katılmadı. Başını olumsuz anlamda salladı. “Herkes hata yapar, herkes bir şeyleri atlar. Bak,” dedikten sonra ellerimi ellerinin arasına aldı. “Kim olursa olsun… Kimi şüpheli görürsen gör… Kamil Savcı ve ben dışında kimseye söylemiyorsun. Erkin’e ya da abime bile… Hiç kimse hiçbir şey bilmeyecek.”
“Neden Teo’ya ve Erkin’e söylemiyoruz?”
“Abim Rüzgar’a ya da Seray’a herkesi satar. O yüzden özellikle o bilmeyecek. Erkin’e söylemememizin sebebi de sürekli gelip soru sorması. Niyazi buradayken bile on tane soru sordu. Her yerde konuşabiliyor. Ağzından kaçırabilir. Bu arada, Halegül de asla bilmeyecek. Zaten Kamil abiyle araları bozuk, konuşmuyorlar. Halegül’den sadece emniyetteki gelişmeleri alacağız. Yanında hiçbir şeyden bahsetmeyeceksin.”
Alt dudağımı dişledikten sonra başımı salladım. Sonra da “Ben istemeden bir şey yaptım,” dedim. “Daha doğrusu planımız bozulabilir.”
“Ne yaptın?” diye sordu gözlerini kısarak.
“Mir Beyaz’a sadece başka bir görgü tanığı olduğunu söyledim. Gizli… Emniyetin bile bilmediği.”
Durdu, sonra da “Tamam,” dedi öylesine bir bilgi vermişim gibi. “Bu sosyal medya gençlerinden bahsettiğini söylersin.”
“İnanır mı?” diye sordum gülümseyerek.
Ellerime doğru eğilip öptü, sonra da “İnanır, hadi,” diyerek ayaklandı.
“Ne oldu?” diye sordum merakla.
“Hastaneye gitmeyecek miydin? Öğle arası zaten. Önce hastaneye gideriz, sonra yemek yeriz.”
Tam cevap verecekken kapı önce hızlıca iki kez tıklandı, sonra içeriye Kamil Savcı girdi. “Gençler,” dedikten sonra içeriye girmedi, kapıda bekledi. “Ben emniyete geçeceğim, video işi bende. Miray’ın durumu için de gelişme olursa sizi haber ederim. Tamam mı?”
“Tamam, haberleşiriz abi,” dedi Varan Alp.
Kamil Savcı bana göz kırptıktan sonra kapıyı yavaşça kapattı. Ben de “Teo duymasın,” dedim şakadan. “Kıskanır falan.”
Çok bıkmış gibi yalandan havalara giren Varan Alp, “Zaten Erkin ve abimin beni kıskandığı kadar sen kıskanmamışsındır diye düşünmeye başladım,” dedi.
Ceketini alırken “Ben hiç kıskanmam,” diyerek kısmen yalan bir itirafta bulundum. “Yani neden kıskanayım ki? Kıskanmak çok saçma bir duygu bence.”
Refleksle elimi tuttu ama sonra bıraktı. “Gidiyoruz, değil mi?” diye sordu onay almak ister gibi.
“Gidelim,” dedikten hemen sonra ağır ağır yürümeye başladık. “Ama şu ana kadar hiç kıskanmadım. Değil mi?”
Varan Alp gülüp gülmemek arasında bir ifadeyle “Arabada toka görünce torpidodan silahımı alıp beni vuracağını düşünmüştüm,” dedi.
Kapıyı açtı ve odasından çıktık. Tam o sırada “Çok komiksin. Tabii ki yanlış anlamışsın,” dedim tepkisiz bir tınıda kalarak.
“Tabii, öyledir.”
Dalga geçtiği için “Kıskanmadım,” diye tekrarladım.
“Tamam, kıskanmadın,” dedi çaresizce en son.
“Hayır, öyle söyleme,” diye inatlaşınca kıkırdadı. “Seni kıskanmadığımı içten bir şekilde söylemek zorundasın şu an.”
Gülüşünün arasında “İnanmadığım bir şeyi gerçekmiş gibi söyleyemem. Avukat mıyım ben?” deyince ağzım beş karış açık kaldı.
Takıldığı için güldüm ve “Gördük, gördük…” dedim meydan okurcasına. “Çözdüm ben seni. Egolusun. Çok…”
Asansörün önünde durduk. “Ben mi? Hiç egolu değilimdir. Hem asıl ben seni çözdüm, kıskançsın.”
“Sen anca bin parçalık yapboz çözersin. Beni çözmüş, hah…”
Durdu ve bir an kaşlarını çattı. “Biz ne yapıyoruz ya, çocuk gibi?” Durup düşününce mantıklı bir cümle kurduğu dümdüz ortadaydı.
“Evet, saçma…” dedikten sonra çantamın koluyla oynamaya başladım.
Asansör bir türlü gelmediği için ona doğru dönüp isyan edecekken yanımda olduğu için sıkılmadığımı fark ettim.
Başımı ona doğru kaldırınca “Miray,” dedi. Adımı ondan duymak tuhaf hissettirince içinde bulunduğum durum çok saçma geldi ve kendime sinirlendim. Vücudum ilk defa âşık olmuşum gibi tepkiler veriyordu.
“Efendim?” dedim düz bir sesle.
“İki ay, on dört gün,” deyince kaşlarımı çattım.
“Neymiş o?”
“Başkalarının yanında çocukluk arkadaşı gibi davranmayacağımız güne o kadarcık kaldı.” İstemsizce gülümseyince “Sana başkalarının yanındayken dokunup öpmemek zor gelmeye başladı,” dedi. Gülüşüm bir anda durdu.
Bir süre aval aval baktıktan sonra “Böylesi daha iyi olacak,” deme gereği duydum. “Hem, ayrıca…” dedim cümle kurmakta zorlanarak. “Başkalarının yanında buluşmayız zaten. İkimiz oluruz sadece.”
“İkimiz,” dedi kendince en önemli noktayı vurgulayarak. “Tek.”
“Evet,” derken asansör geldi. “Yarın hariç tabii…”
Asansör bomboş geldiği için rahatlıkla “Yarın ne var ki?” diye sordu.
Kapı kapandı, ben de ciddiye kalmayarak “Ablamla abinin yıl dönümü ve Rüzgar’ın doğum günü partisi,” dedim.
Varan Alp kaşlarını çattı. “Ne?” dedi sadece.
“Evet.”
“Bu haldeyken kutlama mı yapacağız?” diye sorarken o kadar saf ve şaşkındı ki yanaklarını sıkasım geldi. “Sonra yapardık ya… Ne aceleleri varmış?”
“Annemler Gebze’ye dönecek de… Ablam da herkes buradayken pasta kesmek istiyor. Ama haklı da… Çocuğun ilk doğum günü. Heves etmiştir de 17 Eylül’de doğduğu için söylemeye cesaret edememiştir. Zaten sadece pasta keseriz yani…”
“Annenler Gebze’ye mi gidecekler?” diye sorunca başımı ona doğru kaldırdım.
Dayanamadım ve güldüm. “Evet, gidecekler.”
“İyi.”
Asansörün kapısı açılırken “Açık açık annemler gidiyor diye sevinmen peki?” dedim hayretle. “Sana inanamıyorum. Ne bekliyorsun acaba? Onlar gidince ne olacak yani?”
“Tamam da sen kendin davet etmiştin ya evine… Hatırlatırım.”
“Ben mi? Ne zaman?” Hayretle önünde durdum. “Resmen yalan söylüyorsun! Dürüst savcı ayağı yaparken iyiydi…”
Kendinden emin bir şekilde “Kimdi o zaman ‘Ben abinlerde kalamam, burası kalabalık, eve giderim, sen de benimle kalırsın,’ diyen kişi?” diye sorunca bir düşündüm ve anında savunmaya geçtim:
“Birincisi, ısrarla soran sendin. İkincisi, ben asla ‘Gel, kal,’ gibi bir cümle kurmadım. Üçüncüsü, seni denedim ve sen de tuzağıma düştün.” Hızlı hızlı konuşunca dudaklarıma bakmaya başladı, ben de hemen arkamı döndüm.
“Dördüncüsü, beni denedin diye bir şey yok. Apaçık evine gelmemi istediğini söyledin,” diyerek ısrarla tartışmayı sürdürmeye devam etti.
“Beşincisi, çok konuşuyorsun ve boş konuşuyorsun.”
Arabasına doğru ilerlerken “Altıncısı ve sonuncusu…” dedi artık usanmış bir tınıyla. “Ne yapayım, çok seviyorum.”
⚖️
HÂKİM BAKIŞ AÇISI, EMNİYET
Kamil Kavakcı, gizlice gençlerden birini soktuğu çay ocağında inatla “Kimin telefonundan çekti peki arkadaşın o videoyu?” diyerek sorularına devam etti. “O arkadaşın kesmiş olabilir mi? Sen o sırada neredeydin?”
“Abiciğim,” diyen genç kız, bıkkınlıkla masaya vurdu. “Yahu laftan anlamıyor musun? Ben arkadaydım, onlar ön taraftaydı. Biz gerilerinden yürüyorduk. Bilmiyorum. Bil-mi-yo-rum!”
Kamil, agresif yapıda olan genci son kez uyardı: “Eğer bu söylediğin yalansa ve ortaya çıkarsa vallahi çok kötü şeyler yaparım he!”
Oltaya gelmeyen genç kız, “Ne yaparsın acaba?” diyerek meydan okumaya devam etti. “Bir git amcacığım işine… Çaycı değil misin sen? Ne yapabilirsin en fazla? Çaydanlığı üstüme mi fırlatacaksın?”
Kendisini çaycı olarak tanıttığı için pişman olan Kamil, “He, evet…” deyip müsaade etti. “Tamam, hadi git.” İleriyi işaret etti. “Müsaade sizin, hanımefendi.”
Genç kız gözlerini devirdi. “Bıyıkların göz zevkimin içine etti zaten. Ayrıca takım elbise giyip kendini emniyet müdürü mü zannediyorsun, bilmiyorum ama asıl sana müsaade. Hatta bana bir çay koy.”
Kamil Savcı üç kez cıkladı. “Ah bu Z kuşağı…”
“Z mi?” Genç kızın gözleri kısıldı. “Ben alfa kuşağıyım yalnız… Z kuşağı dinozor oldu, hâlâ Z kuşağı diyorsunuz…”
Kamil şaşkınlıkla “Alfa mı?” derken kendisinin epey yaşlandığını fark etti. “Alfa kuşağı üç yaşında değil miydi?”
“Ya abiciğim…” Genç kız bıkkınlıkla odadan ayrılmak için ayaklandı. “Bir git işine. On iki yaşındayım ben. 2016 doğumluyum. Oldu mu?”
Kamil’in kaşları havaya kalktı. “2016 nedir be! Dün mü doğdun kızım sen?”
Genç kız odayı terk ederken tuhaf bir bakışla arkasından bakan Kamil, pes edercesine sandalyeye geçti. Ağzından laf alamamıştı.
Cebinden telefonunu çıkaracağı esnada sertçe açılan kapı sesinden ötürü hafifçe irkildi. Karşısında gördüğü kişi dolayısıyla refleksle ayaklanan Kamil, yakalanmış gibi bir hissiyatla yenilgi ifadesiyle bakakaldı.
“Demek çaycı sensin… Bak bakalım, peki bu kimmiş?”
Elindeki tableti ağır ağır kaldıran kişi, gösterdiği görüntüyle Kamil Kavakcı’yı yerle bir etti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.76k Okunma |
4.55k Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |