
🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...
🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...
54. Bölüm
Sırtımı soğuk duvara daha sert yasladım. Boran’ın o sert, tavizsiz sesi tekrar duyuldu. “Tamam Ömer, tamam. Buna da tamam. Lanet olsun.”
Artık duyamıyordum sanki onu. Yeni bir görev aldığı belliydi. Bana son demişti ama bu sefer uluslararası başka bir durumun içine giriyordu sanki bana söz vermemiş gibi. Sırtım duvarda asılı kalırken üzerimdeki nemli havlunun ağırlığı bir anda tonlarca yük gibi omuzlarıma bindi. Az önce dudaklarımdaki tuzu öperek temizleyen o adamın, şimdi başkalarının hayatını zehirleyecek gemilerin koordinatlarını verdiğini bilmek zihnimi bulandırıyordu.
"Son" demişti. "Son bir hamle" demişti. Ama aşağıdan gelen o buz gibi "Tamam" sesi, aramızdaki tüm o kutsal yeminleri Moretti’nin kanlı masasına meze yapmıştı. İşte şimdi büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım onun tarafından. Hiç olmaz sanmıştım ama olmuştu…
Beynim benden izinsiz bacaklarıma komut verdiğinde birkaç adım atıp merdivenlerden indim. O anda Boran’ın bakışları benim durduğum noktaya çarptı. Telefon hala kulağındaydı ama sesi aniden kesildi. Göz göze geldiğimizde, o sarsılmaz liderin bakışlarına bir anlık bir dehşet, ardından buz gibi bir sessizlik çöktü.
İfadesizce, gözlerini benden ayırmadan telefona doğru buz gibi bir sesle fısıldadı. "Ömer, kapat. Sonra konuşacağız."
Aramızdaki o birkaç metrelik mesafe, sanki ucu bucağı olmayan bir uçuruma dönüştü. Boran’ın az önceki o korumacı, denizde beni kucağında taşıyan yumuşaklığı tamamen silinmiş; yerine karanlık işlerin yorgunluğu ve barut kokusu sinmişti.
"İnci..." dedi, sesi hem bir açıklama yapma isteğiyle hem de yakalanmış olmanın verdiği o sert savunma mekanizmasıyla boğuktu.
"Uyuşturucu öyle mi?" dedim, sesim koridorda titriyordu ama bir o kadar da keskin bir şekilde yankılanıyordu. Basamaklardan birkaç adım daha indim; gözlerim dolmuştu ama bu hüzünden çok saf, yakıcı bir öfkeydi.
Boran, elindeki telefonu masaya bırakırken bakışlarını bir saniye bile üzerimden çekmedi. "İnci, sandığın gibi değil..." diye başladı ama cümlesini tamamlamasına izin vermedim.
"Bana söz vermiştin!" diye bağırdım, sesim boş evde bir tokat gibi patladı. "Aylar önce, bana evde son demiştin Boran. Aylar geçti, hep o son hamleyi bekledim ve şimdi ben aşağı indiğimde uluslararası bir uyuşturucu ticaretinden bahsettiğini duyuyorum!”
Boran bana doğru bir adım atmaya yeltendi ama gözlerimdeki o sert ifadeyi görünce duraksadı. Yüzü kaskatı kesilmişti. Gözlerimi kapatarak sakin olmaya, kendimi telkin etmeye çalıştım. Ama olamıyordum. Bu masa, o insanlar söz konusu olduğunda olamıyordum çünkü işin ucunda Boran vardı, onun canı vardı.
Gözlerimi tekrar açtığımda, karşımdaki adamın o sarsılmaz Demirhanlı duruşunun altındaki çatlakları görüyordum. O çatlaklardan sızan şey sadece öfke değil, beni kaybetme korkusunun verdiği o çiğ ve savunmasız acıydı.
"Ya aylardır tek kelime etmiyorum, sormuyorum!" dedim, sesimdeki hayal kırıklığı her bir harfe siniyordu. "Gidiyorsun, geliyorsun toplantılara... Her seferinde 'tamam' diyorum, 'bu sefer son gerçekten'. Kanıtları topluyor, polisi yönlendiriyor, bu işi kökten temizleyecek diyorum.” dedim alayla gülerek. “Ne kadar aptalım, ben böyle düşünürken uluslararası uyuşturucu baronunun sevkiyatını mı yapacaksın sen?”
Elimi saçlarımın arasına geçirdim öfkeyle. Anlayamıyordum, anlamayacaktım da. “Koskoca İstanbul mafyaları bitti, Türkiye’nin mafyaları bitti, şimdi dünyaya açıldın. Bu mu senin sözünü tutma şeklin?”
Boran’ın yüzündeki o sert ifade, yerini derin bir çaresizliğe ve suçluluk duygusuna bıraktı. Gözlerini bir an için benden kaçırıp yere doğru baktı. Sonra tam gözlerimin içine baktı. “Girmiyorum, durdurmaya çalışıyorum sadece. Ömer’e itiraz etmeye çalışıyorum ama son çare bu diyor bana. Bundan sonra bitecek, o sevkiyattan sonra her şey bitecek diyor.”
"Bana ne Ömer’den Boran! Ömer’in sonları bitmiyor!" diye bağırdım, ellerimi hırsla açarak. "Sen farkında değil misin? Seni bu işin içine çeken zaten o adamlar. Her seferinde önüne bir 'son çare' sürüyorlar, sen de o masaya oturuyorsun. Ne zaman bitecek Boran? O sevkiyattan sonra biri ölecek, sonra 'onun intikamı son' diyecekler. Sonra başka bir liman çıkacak, 'bu son geçit' diyecekler."
Boran’ın yüzü, söylediklerimin her bir kelimesiyle daha da kireç gibi bembeyaz oldu. Omuzları ilk defa bu kadar çökmüş, o sarsılmaz Demirhanlı heybeti yerini bir enkazın sessizliğine bırakmıştı. Haklılığımın ağırlığı, salondaki o barut kokulu havayı daha da çekilmez kılıyordu.
Merdivenlerden bir basamak daha indim, şimdi tam karşısındaydım. Gözlerindeki o çaresizliği görmek öfkemi dindirmiyordu. Daha artmasına neden oluyordu.
"Ömer’e itiraz ediyormuşsun..." dedim acı bir gülümsemeyle. "İtiraz etmek yetmiyor Boran. O dünyadan kopmak için 'hayır' demek gerekiyor. Sen o telefonu açtığın an, o masaya oturduğun an, o uyuşturucu kelimesini ağzına aldığın an zaten kirleniyorsun. Anlamıyor musun sen bunu?”
“O mallar limana indiği an baskın yapılacak, tonlarca uyuşturucu ülkeye girmiş olacak ve bunun tek müsebbibi bu masadakiler olacak. Sonra bitecek her şey.” Boran’ın sesi, kendi yalanına inanmak isteyen bir adamın o çiğ ve umutsuz tınısıyla titriyordu. "Bitecek her şey" derken gözlerinde gördüğüm o boşluk, aslında neye mal olacağını bildiği bir kumarın son saniyeleri gibiydi.
Kendime hakim olamayarak hıçkırdım. Dayanamıyordum. Polislerin onu böyle kullanmasına dayanamıyordum. Koskoca sevkiyatın altına girmesine, canını tehlikeye atmasına dayanamıyordum. "Neden her operasyonun göbeğinde Boran Demirhanlı var? Neden her pisliğin temizleyicisi sen olmak zorundasın?”
İsyanım, boğazımda düğümlenen o acı hıçkırıkla birlikte evin duvarlarında yankılandı. Artık sadece kızgın değildim; ruhumun en derin yerinden gelen, Boran’ı kaybetme korkusuyla harmanlanmış saf bir acı içindeydim.
“Bırak kim ne yapıyorsa yapsın. Biz çekilelim, gidelim. Elinde yeteri kadar delil var, her şey var. Ama, hayır sen bırakamıyorsun o gücü, değil mi?” dedim birden. Kendime engel olamamıştım.
Bu son cümlem, salonun ortasına atılmış bir bomba gibi düştü. Boran, sanki yüzüne bir tokat yemiş gibi sarsıldı; omuzları kaskatı kesildi, gözlerindeki o hüzünlü bakış bir anda yerini buz gibi, dehşet verici bir sessizliğe bıraktı. Gözlerinde derin bir kırgınlık belirdi.
"Güç mü?" dedi kısık, yaralı bir sesle. "Sen benim bu işleri güç için yaptığımı mı sanıyorsun gerçekten? Ben o masada otururken her saniye kendimden iğreniyorum İnci! Sırf o pislik senin dünyana dokunmasın diye, ben kendi dünyamı karartıyorum. Ama sen beni hiç anlamamışsın ki!"
Hızla masanın üzerinden ceketini ve anahtarlarını aldı. Hareketleri o kadar kesin ve sertti ki, artık geri dönüşü olmadığını anladım. Gözlerimden akan yaşlar artık sadece hüzünden değil, aylardır biriken o büyük yorgunluğun ve hayal kırıklığının patlamasıydı. Boran kapıya doğru hamle yaparken sesim evin içinde bir feryat gibi yükseldi.
"Üç gün ya!" diye bağırdım, ellerim titreyerek yanıma düştü. "Sadece her şeyden uzak, huzurlu üç gün istedim Boran. Çok mu şey bekledim?"
Boran elini kapı koluna atmışken duraksadı, sırtı bana dönüktü ama omuzlarının gerginliğinden nefes bile almadığını hissedebiliyordum.
"Günler sonra ilk kez gerçekten güzel bir haber almışken içimizde o mucizenin heyecanı varken..." dedim, sesim hıçkırıklarımın arasında boğuluyordu. "Huzurlu üç gün geçirelim, sadece biz olalım istedim. Denizdeki o adamla eve dönelim istedim. Ama bitmiyor!"
Ellerimi yüzüme kapatıp hırsla bir adım öne attım. "Bitmiyor Boran! Ne senin operasyonların bitiyor ne Moretti’lerin sevkiyatları, ne de kanlı gölgeleri! Biz ne zaman nefes alacağız? Ne zaman bir telefonu korkmadan açacağız?"
Boran’ın kapı kolundaki eli kaskatı kesildi. Bana döndüğünde gözlerindeki o parçalanmış ifadeyi görmek canımı yakıyordu ama içimdeki o zehirli hayal kırıklığı durmak bilmiyordu. Sustuğum, yuttuğum ne varsa bir yanardağ patlaması gibi dökülmeye başladı dudaklarımdan.
"Bir de bu durumda çocuk istiyoruz." dedim, sesim hıçkırıklarımın arasından titreyerek çıktı. "Şu halimize bak... Babası her an bir kurşuna ya da bir sevkiyata kurban gidebilecek bir mafya lideri, annesi daha kendi hayatını, kendi huzurunu rayına oturtamamış bir kadın... Biz bu karanlığın tam ortasına bir can getirmek istiyoruz, öyle mi? Belki de bu yüzden olmuyor işte.”
Boran "çocuk" kelimesini duyduğu an sanki görünmez bir el kalbini yerinden sökmüş gibi sarsıldı. Elindeki anahtarlar parmaklarının arasından kayıp parkeye tok bir sesle düştü ama o bunu fark etmedi bile. Bakışları, az önceki o sert ve otoriter halinden tamamen sıyrılmış; yerini daha önce hiç görmediğim kadar çıplak, saf bir yıkıma bırakmıştı.
"İnci..." derken sesi bir fısıltıdan farksızdı. O tek kelimenin içine sığdırdığı acı, benim aylardır biriktirdiğim feryattan daha ağırdı.
"Yalan mı?" diye devam ettim, hıçkırıklarımın arasında nefes almaya çalışarak. "Daha dün o test sonucuna bakarken kurduğumuz hayaller nerede, şu anki gerçekliğimiz nerede? Ben o çocuğa ne anlatacağım Boran? Babasının neden her telefon çaldığında kaskatı kesildiğini, neden evimizin etrafında etten bir duvarla yaşadığımızı nasıl açıklayacağım?"
Boran yavaşça, sanki her adımı ona fiziksel bir acı veriyormuş gibi bana doğru yürüdü. Aramızdaki o kanlı, uyuşturucu ve Moretti kokan mesafeyi kapattı. Elleri titreyerek yüzüme uzandı ama dokunmadı; parmakları yanaklarımdaki yaşların birkaç milimetre uzağında havada asılı kaldı.
"Mafya lideri..." diye mırıldandı, bu yakıştırma ruhuna en ağır mermiden daha derin saplanmış gibiydi. "Senin gözünde sadece bu muyum? Gelecek olan o canın babası değil de sadece bir suç örgütünün başı mıyım?"
"Sen benim her şeyimsin!" diye haykırdım, ellerimle göğsüne vurdum ama bu seferki vuruşum zayıftı, sadece tutunmak istiyordum. "Ama bu hayat... Bu hayat seni yiyip bitiriyor, bizi tüketiyor. Ben o bebeği bir babasız kalma ihtimaline, bir kan davasının ortasına doğurmak istemiyorum Boran. Seni o kadar çok seviyorum ki, seni kaybetme düşüncesi beni bu kadar acımasız yapıyor."
Boran aniden kollarını etrafıma doladı ve beni öyle bir hırsla, öyle bir çaresizlikle göğsüne bastırdı ki kemiklerimin sızladığını hissettim. Başını boynuma gömdü.
"Sana yemin ederim." diye boğuk bir sesle konuştu boynuma doğru. "Sana ve o gelmek üzere olan mucizeye yemin ederim... O liman benim son savaşım olacak. Ya o limandan temiz çıkacağım ya da o liman benim sonum olacak ama o sevkiyatın gölgesinin senin ve bebeğimizin üzerine düşmesine asla izin vermeyeceğim. Sen beni bir mafya lideri olarak değil, çocuklarının kahramanı olarak göreceksin."
"Ya sen ne diyorsun!" diyerek ellerimi göğsüne koyup onu var gücümle ittim. Boran, bu ani tepkimle birkaç adım gerilerken gözlerimdeki dehşet ve öfke bu kez sönmek bilmeyen bir yangına dönüştü. "Hâlâ ne diyorsun sen? 'Sonum olacak' ne demek Boran? Sen kendini ne sanıyorsun?"
Hıçkırıklarımın arasından çıkan sesim artık sadece bir feryat değil, ruhumun isyanıydı. "Bana bak." dedim işaret parmağımı göğsüne sertçe bastırarak. "Bana kahramanlık masalları anlatma, yeter artık! Ben bir kahramanla evlenmedim, ben sadece Boran'la evlendim! Ben senin bir liman baskınında, bir uyuşturucu sevkiyatının ortasında 'sonuna' kavuşmanı istemiyorum!"
Bir adım daha üzerine yürüdüm, o geri çekilse de ben durmadım. "Senin sonun, benim de sonum demek! Sen nasıl bu kadar bencil olabilirsin? Nasıl bir yemin bu? 'Ya temiz çıkarım ya sonum olur' derken hiç mi için sızlamıyor senin!"
Boran’ın yüzündeki o suçluluk ve acı karışımı ifade beni daha da çileden çıkarıyordu. "Eğer o limandan çıkamayacaksan, o temizliğin ne anlamı kalır? Ölü bir kahraman adamın karısı olmak istemiyorum! Ben yaşayan, nefes alan, yanımda olan kocamı istiyorum! Moretti’si de, limanı da, uyuşturucusu da yerin dibine batsın!"
Ellerimi hırsla havaya kaldırıp iki yanıma düşürdüm. "Hâlâ gidip o düğümü çözmekten bahsediyorsun. Gidip canını ortaya koymaktan bahsediyorsun. Git o zaman! Git ve beni burada, bu halde, bu yarım kalmış hayallerle bırak! Ama sakın bana 'kahraman' olmaktan bahsetme. Çünkü ailesini arkasında bırakıp ölüme koşan adam kahraman değildir benim için!”
Boran cümlelerimle sanki kalbine bir hançer saplanmış gibi gözlerini yumdu. Ama ben susmuyordum; içimdeki o zehirli korku, ancak onu bu karardan döndürebilirse akıp gidecekti. "Hadi." dedim sesim kısılarak. "Git ve o liman senin sonun olsun. Ama bil ki, sen o gün orada bitersen, sana yemin ederim ne seni affederim ne kendimi affederim. Giderim senin sonun olan adamlara kendimi öldürttürürüm.”
Bu son cümle, salonun havasını bir anda dondurdu. Boran’ın gözleri dehşetle irileşti, yüzündeki o sarsılmaz ifade ilk kez yerini saf bir panik ve korkuya bıraktı. Söylediğim şeyin bir blöf olmadığını, içimdeki o yıkıcı acının beni nereye sürükleyebileceğini o saniyede anladı.
"İnci!" diye bağırdı, sesi bu sefer otoriteden değil,ruhunun derinliklerinden gelen bir korkuyla sarsılıyordu. "Ne diyorsun sen? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin!"
Onu cevaplamadım. Bakışlarımdaki o donuk ve kararlı ifadeyi bir an bile bozmadan arkamı döndüm. Merdivenlere doğru yürürken adımlarımın parkede çıkardığı sesler, kalbimin ritmi gibi düzensizdi. Islak elbisem her adımda bacaklarıma dolanıyor, beni aşağı çekmeye çalışıyordu ama durmadım.
"İnci, dur! Saçmalama!" Boran’ın ayak seslerini arkamda duydum, peşimden merdivenlere yönelmişti. " Merdivenlerin yarısına geldiğimde durmadan, omzumun üzerinden bile bakmadan, "Sen kendi sonunu seçiyorsan, ben de benimkini seçiyorum Boran." dedim buz gibi bir sesle.
Başka hiçbir şey söylemesine, açıklama yapmasına ya da savunmaya geçmesine izin vermedim. Odaya girer girmez banyoya daldım ve kapıyı kilitledim. Sıcak suyu sonuna kadar açtım; buhar odayı kaplarken üzerimdeki elbiseyi bir kenara atıp suyun altına girdim. Sıcak su tenimi yakarken gözyaşlarım suyun sıcaklığına karışıp akmaya başladı.
Yere çökerek dizlerimi kendime çektim ve başımı yaslayıp hıçkırarak ağlamaya başladım. O an, az önce söylediğim her kelime birer birer zihnime geri döndü. "Babası mafya lideri" demiştim ona... "Belki de bu yüzden olmuyor" diyerek en büyük yarasını deşmiştim. Oysa Boran bu savaşı sadece kendisi için değil, o hayalini kurduğumuz gelecek için veriyordu biliyordum ama dayanamıyordum.
Sıcak suyun buharı banyonun her köşesini kaplarken, suyun o tok sesi hıçkırıklarımı örtmeye yetmiyordu. Suyun altında küçüldükçe küçüldüm. Boran’ın o masaya her oturuşunda aslında benden bir parça kopardığını, her "son" dediğinde bizi biraz daha tükettiğini biliyordum. Ama ona "mafya lideri" demek... Onu en çok kaçmaya çalıştığı şeyle, kendi aynasıyla vurmak kalbimi sızlatıyordu.
Bir anda içim pişmanlıkla doldu. Onu anlamaya çalışıyordum şimdi; Demirhanlı olmanın bir seçim değil, bir mecburiyet olduğunu, o masada oturmazsa neler olacağını biliyordum. O, ellerini kirletmeyi seçiyordu ki benim ellerim temiz kalsındı ama korkuyordum, sadece korkuyordum.
Söylediğim her bir kelimenin Boran’ın ruhunda açtığı yarayı düşündükçe su tenimi daha çok yakıyordu. Onu en hassas yerinden, baba olma hayalinden vurmuştum ama o anki can havliyle, zihnimdeki o korkunç senaryoları durdurmanın tek yolunun bu olduğunu sanmıştım. Boran’ın omuzlarındaki yükü hafifletmek yerine, üzerine koca bir enkaz bırakmıştım.
Eğer şimdi o kapıdan çıkıp o adamlara gittiyse düşüncesi kanıma karışırken benden duyduğu son sözlerin bu olma ihtimali nefesimi kesti. Bir anlığına suyun sıcaklığını hissetmez oldum; yerini iliklerime kadar işleyen o dondurucu buz gibi gerçek aldı. Hızla duşumu aldıktan sonra panikle musluğu kapattım.
Suyun sesi kesilir kesilmez, sessizliğin içindeki o ağır boşluk banyonun her köşesine sindi. Bornozuma alelacele sarılırken ellerim zangır zangır titriyordu. Kalbim, göğüs kafesimi delip dışarı çıkmak istercesine çarpıyordu.
Odanın kapısını açıp çıktığım anda Boran'ın odayı dolduran ağır ve huzursuz varlığı, az önce zihnimde kurduğum o korkunç veda senaryosunu bir nebze olsun dağıttı. Adımları düzensizdi, ensesindeki eli sanki oradaki görünmez bir yükü söküp atmaya çalışır gibi sıkıca kenetlenmişti. Kapının açılma sesiyle birlikte olduğu yerde çakıldı ve bakışları anında bana döndü.
Gözlerindeki o ifadeyi ömrüm boyunca unutamazdım. Öfke sönmüş, yerini saf bir keder ve daha önce onda hiç görmediğim bir yenilmişlik duygusuna bırakmıştı. Islak saçlarımdan bornozuma süzülen damlalar parkeye düşerken, ikimiz de konuşamadık. Odanın içindeki hava, az önceki kavganın ve benim o zehirli cümlelerimin ağırlığıyla hala asılı duruyordu.
"Gitmemişsin..." diyebildim sadece. Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, buharın etkisinden mi yoksa ağlamaktan mı olduğunu anlayamadım. Boran derin, sarsıcı bir nefes aldı. Bakışlarını benden kaçırıp pencereden dışarıdaki karanlığa dikti. "Gidemedim." dedi hırıltılı bir tonda. “Senden o cümleleri duya duya nasıl giderdim?”
"Gidemedim." diye tekrarladı, bu sefer daha çok kendi kendine bir itirafta bulunur gibi. "Bana her şeyi söyleyeceğini biliyordum. Kızacağını, bağıracağını... Ama beni o masalardaki heriflerle bir tutup, o masadaki kanı üzerine sıçratacağını düşünmemiştim."
Ona doğru bir adım atmak istedim ama bornozumun altındaki dizlerim dermanını kaybetmişti. Boran, elini yavaşça pencere pervazına yasladı; parmak boğumları bembeyaz olana kadar orayı sıktı.
"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun İnci?" diye sordu. Sesi titremiyordu ama o kadar ruhsuzdu ki, bu hali bağırmasından çok daha fazla canımı yaktı. "Babası mafya lideri olduğu için o çocuğun gelmediğine... bizim bir mucizeyi hak etmediğimize gerçekten inanıyor musun?"
Onca söylediğim, onu yaftaladığım her şeyi bir kenara bırakmış tek bir şeye takılmıştı ve haklıydı da. Onu "mafya" diye suçlamam canını yakmıştı, evet; ama ona "babalıkla" ilgili imada bulunmam, onu can evinden vurmuştu.
Pişmanlık, bir zehir gibi damarlarıma yayıldı. Az önce öfkeyle fırlattığım o kelimelerin ne kadar ağır ne kadar adaletsiz olduğunu şimdi Boran’ın o çökmüş omuzlarında görüyordum. Beklediğim yerde daha fazla duramayarak titreyen adımlarla yanına gittim ve birkaç adım uzağında durdum.
"Özür dilerim. Yemin ederim öyle düşünmüyorum. Ben sadece...” deyip duraksadım. "Ben sadece çok korkuyorum Boran..." Sesim, odadaki ağır sessizliği delip geçen ince bir cam kırığı gibiydi. "Seni kaybetme düşüncesi zihnimi o kadar bulandırıyor ki, seni durdurabilmek için en iğrenç silahlara sarılıyorum. Canını yakarsam, kalbini kırarsam vazgeçersin diye düşündüm."
Bir adım daha attım, aramızdaki o soğuk mesafeyi tamamen kapattım. Titreyen ellerimi yavaşça göğsüne koydum; kalbi, az önce denizde bana sarılan o adamınki gibi değil, idama giden bir mahkûmunki gibi ritimsiz ve yorgun atıyordu.
Hala yüzüme bakmıyordu. Bakışları hala dışarıdaki bir noktaya çakılıydı. "Canımı yakmak mı?" dedi acı bir tebessümle. "İnci, sen benim canımı yakmadın. Sen benim bu hayattaki tek tutunacak dalımı kırdın.”
"Öyle demek istemedim, ne olur bak bana." diyerek ellerini tuttum ve zorla kendime çevirdim. Gözyaşlarım tekrar yanaklarımdan süzülmeye başladı. "Çok pişmanım. Söylediğim her kelime için, o ağır cümleler için...”
Boran, ellerini ellerimin arasından kurtarmadı ama dokunuşuma karşılık da vermedi. Bakışları nihayet bana döndüğünde, o her zaman parlayan kahverengi gözlerin sönmüş, sadece geride külleri kalmış bir yangın yerine döndüğünü gördüm. O sarsılmaz, o yıkılmaz adam, karşımda ruhu çekilmiş bir gölge gibi duruyordu.
Başını yavaşça sallarken kuruyan dudaklarından dökülen her kelime aylardır süregelen o sessiz savaşın özeti gibiydi. "Biliyor musun…" dedi, sesi bir fısıltı kadar yorgun ama bir gerçek kadar keskindi. "Biz sadece bu konu yüzünden tartışıyoruz. Sadece bu... Geri kalan her şeyde, nefes alışımızda bile biriz ama tek kavga sebebimiz bu lanet olası masa. Bizim aramıza giren tek şey bu karanlık. Haklısın, bu masada otururken senin o hayal ettiğin adam olamıyorum. Ama bu masa olmazsa, senin o masumiyetini koruyacak bir Boran da kalmıyor."
Boran’ın bu kabullenişi, az önceki tüm haykırışlarımdan daha fazla canımı yaktı. Haklıydı. Bizim dünyamızda sevgi; kahvaltı masalarındaki gülüşlerden ya da akşam üzerleri içilen kahvelerden değil, Boran’ın o karanlık masalarda verdiği tavizlerden besleniyordu. O, dışarıdaki canavarlarla pazarlık yapıyordu ki ben içeride, o güvenli fanusun içinde çiçek açmaya devam edebileyim.
"Ama ben o masumiyeti istemiyorum Boran." dedim, ellerine daha sıkı sarılarak. "Eğer bedeli senin ruhunsa, eğer bedeli aramızdaki bu uçurumsa, ben o masumiyetten vazgeçerim ki. Sen yeter ki yanımda ol. Yeter ki benden kopma."
Boran, acı bir tebessümle yüzüme baktı. Elini yavaşça kaldırıp yanağımdaki bir damla yaşı sildi. Başparmağı dudaklarımın kenarında titreyerek duraksadı. "Sen vazgeçsen de ben vazgeçemem." diye fısıldadı. Elimi yanağına koydum, titreyen parmaklarımla sakallarını okşadım. "Kavga etmek istemiyorum. Bu masanın bizi bizden çalmasını istemiyorum. Onlar yüzünden birbirimize girelim istemiyorum."
"Ben de istemiyorum." dedi Boran. Sonra derin bir iç çekti. “İki gün önce, toplantı sabahı neden durgun olduğumu sormuştun, hatırlıyor musun?” dediğinde başımı salladım. Boran karşılık verdi. “Bu yüzden işte, sırf sana verdiğim sözü tutamadığım için. Öyle senin sandığın gibi bu pozisyonun bana getirdiği güçten memnun değilim ben.”
Sitemle harmanlanmış cümlelerini duyduğumda gözlerimi kapattım pişmanlıkla. “Biliyorum…” diye fısıldadım. Gözlerimi aralarken gözlerine baktım. “Biliyorum, Boran. Düşüncelerini, içindekileri biliyorum. Ama şu an ne desem söylediklerimi unutturmaya yetmeyecek.”
Başparmaklarıyla gözyaşlarımı silerken dokunuşu o kadar ihtimamlıydı ki, az önce birbirimizi parçalayan biz değilmişiz gibi hissettim. "Özür dilerim..." diye fısıldadım tekrar. "Seni bu masaya mahkûm ettiğim, seni anlamak yerine sadece yargıladığım için özür dilerim. Baba olmanla ilgili... O kadar ağır konuşmamalıydım. Sen dünyanın en merhametli babası olacaksın. Kendi dünyasını karartıp benimkini aydınlatan bir adam, bir çocuğun dünyasını güneş gibi ısıtır. Ben sadece... seni kaybetmekten çok korktum. Ondan tüm bu çıkışlarım. Sende ölürüm falan deyince…"
Boran’ın başparmağı yanağımda duraksadı. Az önceki o yumuşak, ihtimamlı dokunuş yerini kaskatı bir gerginliğe bıraktı. Gözlerindeki o kederli bakış aniden keskinleşti, hafifçe çatılan kaşlarının altındaki o kahverengi hareler koyulaştı. Elini yanağımdan çekmedi ama parmak uçlarının titrediğini hissettim.
"Ölüm..." dedi, kelimeyi sanki zehirli bir şeyi telaffuz ediyormuş gibi iğrenerek söyledi. "Sen de bende aynı yerden canını yakayım dedin. Benim en büyük korkumu, senin yokluğunu tutup önüme koydun."
Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı; nefesi artık pişmanlıktan değil, duyduğu o dehşet verici ihtimalin verdiği öfkeyle sıcaktı. "Ölümümü dile getireyim, kendimi öldürteyim dedin..." Sesi, bir feryadın bastırılmış hali gibi derinden geliyordu. “Bunu bir silah gibi kullanmak istedin.”
Sertçe yutkundu, gözlerindeki o kırgınlık şimdi yerini sarsıcı bir dehşete bırakmıştı. "Bir daha..." dedi sesi titreyerek. "Bir daha sakın benim yokluğum üzerinden kendi canını pazarlık konusu yapma. Beni mafya olmakla suçla, bana bağır, beni bu evden kov... Ama sakın bir daha 'senin öldüğün yerde ben de ölürüm' deme.”
Gözlerinin içine yutkunarak baktım. “Birbirimiz konusunda ikimizde acımasız oluyoruz, bunun düşüncesi bile ikimizi de çıldırtıyor.” Derken başımı hafifçe yere doğru eğdim. Sonra devam ettim. “Sen aynı cümleleri dile getirmezsen, bende getirmem Boran. Ama senden tekrar o cümleleri duyarsam benden aynı cümleleri duyarsın, özür dilerim.”
Boran, bu karşılıklı restleşmenin getirdiği ağırlıkla derin bir nefes aldı. Gözlerini bir anlığına kapatıp başını hafifçe yana eğdi; sanki bu düğümü nasıl çözeceğimizi, bu birbirini yakıp yıkan sevdayı nasıl ehlileştireceğimizi düşünüyordu. Haklıydım; o benim için canını ortaya koyduğunda bunu bir "görev" ya da "fedakârlık" olarak görüyordu, ama ben aynı şeyi dile getirdiğimde bu onun için dünyanın sonu oluyordu.
"Haklısın." dedi sesi pürüzlü ve kabullenmiş bir tonda. "İkimiz de birbirimizin yumuşak karnını çok iyi biliyoruz ve canımız yandığında ilk oraya saldırıyoruz."
Yavaşça çenemi tutup başımı kaldırdı, gözlerimi tekrar kendi gözlerine hapsetti. Bakışlarındaki o sert ifade, yerini yorgun bir anlaşmaya bırakmıştı.
"Anlaştık İnci." dedi, sesi bu sefer bir yemin kadar netti. "Ben o 'son' kelimesini bir daha ağzıma almayacağım. O limanı bir bitiş çizgisi olarak değil, bir başlangıç olarak göreceğim. Ama sen de..." Duraksadı, parmak uçları yanağımda usulca gezindi. "Sen de o korkunç ihtimalleri zihninden söküp atacaksın. Sen benim bu dünyadaki tek nefes alma alanımsın. Eğer orayı da ölüm kokusuyla doldurursan, ben nereye sığınırım?"
Sertçe yutkundu ve alnını tekrar alnıma yasladı. "Özür dileme artık." diye fısıldadı ne diyeceğimi biliyormuş gibi. “Ben sana ne dedim, senin çıkışların benim pusulam. Bana kızdığında, bana bağırdığında aslında beni bu dünyanın kirinden çekip çıkarıyorsun. Senin o 'çıkışların' bana kim olduğumu, kime ait olduğumu hatırlatıyor. Bu yüzden sana kızmıyorum.”
Boran’ın bu sözleri, kalbimdeki o taşlaşmış suçluluk duygusunu bir anda eritti. O, benim öfkemde bile bir şifa buluyordu; çünkü benim isyanım, aslında ona duyduğum o hastalıklı olmayan, saf ve korumacı sevginin bir tezahürüydü.
“Barıştık mı yani?” dedim tereddütle. Boran hafifçe kaşlarını çattı. “Küsmüş müydük?”
Boran’ın bu sorusu üzerine dudaklarımda acı tatlı bir tebessüm belirdi. Az önce salonun ortasında birbirimize mermiden daha ağır sözler söyleyen, birbirimizin en derin yaralarını deşen biz değilmişiz gibi, o her zamanki sarsılmaz ve korumacı tavrına bürünüvermişti. Boran için "küsmek" lüks bir duyguydu; o ya savaşır ya korurdu, bizim aramızda ise sadece hayatta kalma mücadelesi vardı.
"Küsmemiştik ama... birbirimizi paramparça etmiştik." dedim fısıltıyla, elimi hala göğsündeki o sıcaklığın üzerinde tutarak.
Boran, elimi kendi avucunun içine aldı ve parmaklarımı dudaklarına götürüp kısa, derin bir öpücük bıraktı. "Bizim birbirimize küsme şansımız yok güzelim." dedi, sesi az önceki yorgunluğundan arınmış, o tanıdığım derin tınısına kavuşmuştu. "Ben senin nefes alışından bile sorumluyken, sana nasıl küsebilirim? Sadece... bazen birbirimizi duymak için bağırmamız gerekiyor, hepsi bu."
Hafifçe geri çekildi, gözlerinin içindeki o karanlık harelerin yerini tekrar şefkate bıraktığını gördüm. Bundan faydalanarak merakla konuştum. “O zaman bu meseleyi bana detaylıca anlat.” Dediğimde Boran burnundan sesli bir nefes vererek güldü. “Bende ne zaman soracaksın diyordum.”
Başımı omzuma doğru eğip konuyu çarpıtma dercesine gözlerine bakarken Boran derin bir nefes aldı ve cevap verdi. “Net bir şey yok. Adamın uyuşturucu kralı olduğunu biliyoruz. Bir görüşme gerçekleşecek, anlaşma sağlanırsa Türkiye’ye mal getirecek ve o uyuşturucular İstanbul’a girdiği an sevkiyat baskın yiyecek.”
“Peki Moretti o baskından sonra sana bilenmeyecek mi?” dedim korkuyla. Boran, bu sorumla birlikte bakışlarını kısa bir an yere indirdi, sanki o ihtimali zihninde çoktan tartmış ama benden saklamak istemiş gibiydi. Sonra tekrar gözlerimin içine baktı ve belli belirsiz başını salladı. "Belki de..." dedi, sesi dürüstlüğün getirdiği o tok tınıdaydı. "Moretti gibi adamlar kolay kolay pes etmez, haklısın. Ama şu an her şey birer varsayım."
Elini yavaşça yanağıma götürdü, başparmağıyla dudağımın kenarını hafifçe okşadı. Az önceki o gergin adamdan eser kalmamıştı; şimdi sadece beni yatıştırmaya çalışan, korumacı Boran vardı karşımda. "Plan henüz kesin değil güzelim. Her şey görüşmeden sonra, o adamla yüz yüze geldiğimde netleşecek. Adamla bir tanışalım, niyetini tam olarak bir tartayım; sonrasını o zaman düşüneceğiz."
Yüzündeki sert hatlar yumuşadı, gözlerinde o güven veren, her şeyi halledebileceğini fısıldayan ışık tekrar belirdi. "Ama şimdi..." dedi hafifçe gülümseyerek, "Sen o güzel kafanı bunlarla yorma artık. Zaten yeterince yorduk birbirimizi.”
Boran’ın bu "şimdilik kapatıyoruz" tavrı beni tamamen rahatlatmasa da, en azından aramızdaki o kalın duvarın yıkıldığını hissetmek nefes almamı sağladı. Kalbim "Ya yine olmazsa?" diye haykırırken, ona olan kırgınlığım ve sevgim birbirine karışmışken, bu yemine tutunmaktan başka çarem yoktu. Ona koşulsuz şartsız güvenirdim, güvenmek zorundaydım.
Gözlerindeki çelik gibi kararlılık, ıslak kirpiklerimin altındaki o hüzne çarptığı an kırıldı. Bakışlarımdaki o kırılganlık, o bitmek bilmeyen hayal kırıklığına rağmen hala ona tutunmaya çalışan yanım, onun en büyük zayıflığıydı. Dudaklarını birbirine kenetledi, gözlerinde bir saniyelik bir pişmanlık parladı; sanki o an bütün dünyayı yakıp sadece benim o bakışlarımı düzeltmek istiyordu.
Daha fazla dayanamadı. “Gel buraya." diye mırıldandı, sesi bir emirden çok bir sığınma talebi gibiydi. Tek bir hamleyle beni kendine doğru çekti. Kollarını bana öyle bir sardı ki, dışarıdaki fırtına da masada duran o lanetli telefon da Moretti’nin zehirli gölgesi de bir anlığına yok oldu. Başımı göğsüne yasladığımda, kalbinin hala ne kadar düzensiz ve hırçın attığını duydum.
“Cümlelerimi unutabilecek misin?” diye fısıldadım kırılgan bir tonda. Barışmıştık ama benim içimde tereddüt vardı hala. Boran, bu sorumla birlikte kollarını etrafımda daha da sıkılaştırdı; sanki beni göğsünün içine hapsedip dış dünyadan, hatta kendi pişmanlığımdan bile korumak istiyordu. Çenesini başımın üzerine yasladı, derin ve titrek bir nefes aldı. Odanın içindeki buhar dağılmıştı ama aramızdaki o yoğun duygu seli hala nefes kesiciydi.
“Unutmayacağım İnci.” diye fısıldadı, sesi bu sefer her zamankinden daha çıplak ve savunmasızdı. “Unutmayacağım ki, seni bir daha o cümleleri kurmak zorunda bırakmayayım. O sözler senin diline zehir gibi dolandıysa, o zehri oraya ben koydum demektir.”
Başımı hafifçe kaldırıp ona baktığımda gözlerindeki o hüzünlü parıltının içinde kendi yansımamı gördüm. Az önce birbirimize fırlattığımız o keskin kelimeler hala odanın köşelerinde yankılanıyor gibiydi ama Boran’ın sıcaklığı, o buz gibi havayı yavaş yavaş dağıtıyordu.
“Söylediklerin canımı yaktı, yalan söyleyemem.” dedi, elini yanağıma koyup başparmağıyla gözaltımdaki nemi silerek. “Ama haklı tarafında vardı, en azından bana ne yapmam gerektiğini hatırlattı.”
Elini yanağımdan çekmedi; aksine, avcuyla yüzümü bir sığınakmış gibi kavradı. Parmak uçlarının tenimdeki sıcaklığı, az önce kalbime batan o buz gibi kelimelerin açtığı yaraları dindirmeye çalışıyordu sanki. Gözlerimi kapatıp avucunun sıcaklığına biraz daha yaslandım.
Az önceki o hırçın, her şeyi yakıp yıkmak isteyen öfke, yerini dizginlenemez bir bitkinliğe bırakmıştı. Parmak uçlarının tenimde bıraktığı o karıncalanma, sadece cildimi değil, ruhumun en derinindeki o kırılgan yeri de sızlatıyordu.
"Canını yakmak istememiştim." diye fısıldadım, tekrar. “Biliyorum birtanem, bana hatırlatmana gerek yok.” Diye fısıldadıktan sonra saçlarımı öptü uzunca koklaya koklaya.
Tam o sırada cebindeki telefonu evin sessizliğini yırtarcasına tekrar çalmaya başladı. İkimiz de irkilirken Boran tek elini belimden çekerek arka cebinden telefonu çıkardı ve ekrana baktı. Bende onunla aynı anda ekrana baktığımda babaannesinin aradığını gördüm.
Derin bir nefes alıp yeşil tuşu kaydırdı ve telefonu kulağına götürdü. "Efendim babaanne?" dedi, sesi bir anda o her zamanki saygılı ama kontrollü tonuna bürünmüştü. Karşıdan gelen sesleri duyamazken, “Haberim var.” Dedi birden. Muhtemelen Derin’den bahsediyordu.
Derin bir iç çekip bana doğru baktı. Muhtemelen eve çağırıyordu. Benden onay alırcasına bakarken başımı salladım. Bu konunun konuşulması gerekiyordu çünkü. “Tamam, geliyoruz.” Dedikten sonra telefonu kapattı.
“Mevzuyu biliyorsun.” Dedi Boran açıklama yapmak adına. Ardından ekledi. “Bir duş alayım, çıkalım olur mu?” dediğinde onayladım. “Olur, bende hazırlanayım.”
Boran direkt olarak banyoya yöneldiğinde bende hızlıca gardıroba ilerleyerek kurtarıcı olması için getirdiğim ip askılı siyah bluz ve kot pantolonu giydim. Ardından saçıma ellerimle şekil verip yüzüme azıcık bir makyaj yaptıktan sonra yatağa oturdum.
Boran’ın banyodan gelen su sesini dinlerken içimdeki o ince sızı bir türlü dinmiyordu. Söylediğim her kelime, birer ok gibi zihnimde dönüp duruyordu. Haklıydım, korkularımda sonuna kadar haklıydım ama onu en zayıf yerinden; bir gün sahip olmayı hayal ettiğimiz o masum canın gelmeyişinden vurmak... Bu, benim bile kendime yakıştıramadığım bir darbeydi.
Düşüncelerim su sesinin kesilmesiyle birlikte sona ererken Boran’ın banyodan çıktığını gördüm. Saçlarından süzülen su damlaları çıplak omuzlarından süzülüyordu. Bakışlarımız buluştuğunda konuştu. “Hazırlanmışsın, bende hazırlanayım. Çıkalım sonra.”
Başımı usulca salladım. Boran dolaptan buz mavisi, polo yaka bir tişört ve kot pantolon çıkardıktan sonra üzerindeki havluyu çıkarıp giyinmeye başladı. Onu izlerken aklımda hala onu kırdığım vardı ama o olmamış gibi davranıyordu.
Üzerini giyinip eliyle saçlarını geriye attıktan sonra tekrar bana baktı. “Gidelim hadi.” Oturduğum yerden kalkıp odadan çıkarken Boran’da peşimden geldi. Evden çıktığımızda direkt kapının önündeki Fatih karşıladı bizi. “Konağa gidiyoruz Fatih. Sen arkamızdan gel.” Fatih duyduğu cümle ile şaşırırken başını salladı olumlu anlamda. “Tamam abi.”
Arabaya bindiğimizde ikimizde emniyet kemerimizi taktık. Boran arabayı çalıştırıp Ağva yolundan konağa giden ana yola doğru ilerlemeye başladı. Sağır eden sessizlik rahatsız ettiği halde camdan dışarı bakmaya koyuldum. Ne diyeceğimi bilmiyordum.
“Ne o kaptan, bugün o enerjik şarkılarından yok mu?” Boran’ın düne ithafen söylediği cümleyle istemsizce gülümsedim. “Açayım mı?” dedim hevesle. Boran ses tonumdaki tereddüdü duyarak hafif kaşlarını çatıp bana doğru baktı. “O ses tonu ne öyle, elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi.”
Omuz silktim. “Bana hala kırgınsın gibi hissediyorum çünkü." dedim, sesim arabanın içindeki o ağır havada dağılıp gitti. Boran yoldan gözlerini çekip birkaç saniye bana bakarken küçük bir tebessüm etti. “Ondan mı bu sessizliğin?”
"Evet." dedim başımı cama doğru yaslayarak. "Senin o sessizliğinin altında kendi suçluluğumu dinliyorum. Az önce söylediklerimin ne kadar ağır olduğunu düşündükçe şarkı açmaya bile yüzüm yokmuş gibi geliyor. Tabii bende kızgınım sana cümlelerinle."
Boran, sağ elini direksiyondan çekip dizimin üzerindeki elimi kavradı. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip sıkıca kenetledi. "İnci, bak bana." dedi, sesi otoyolun uğultusunu bastıracak kadar net ve sıcaktı. Bakışlarımı camdan çekip ona döndüğümde, o sarsılmaz adamın gözlerinde sadece sevgi dolu bir kabulleniş gördüm.
"Sana kırgın kalamam ben. Kızarım, sarsılırım, belki bir anlığına dünyam başıma yıkılır ama günün sonunda yine senin yanına devrilirim.” Dedi şefkatle. Ardından ekledi. “Hem karı koca arasında olur böyle şeyler, evliliğin tadı tuzu.”
Boran’ın bu olgunluğu ve "evliliğin tadı tuzu" diyerek konuyu kapatmaya çalışması, üzerimdeki o devasa suçluluk yükünü bir nebze olsun hafifletmişti. Parmaklarımın arasındaki elini biraz daha sıktım; o sıcaklık, az önce kendimi içine hapsettiğim o soğuk hücrenin kapısını araladı.
"Tadı tuzu mu?" dedim, dudaklarımda buruk ama gerçek bir tebessüm belirirken. "Ben sanırım tuzu biraz fazla kaçırdım bu sefer.”
Boran, gözlerini yoldan ayırmadan elimi kaldırıp dudaklarına götürdü ve parmak boğumlarımın üzerine derin, korumacı bir öpücük bıraktı. "Geçti gitti güzelim. O an söylediklerini değil, neden söylediğini biliyorum. Korku insana her şeyi yaptırır, en çok da sevdiklerini vurdurur. Tansiyonumuz azıcık yükselmiş olabilir ama biz alışığız, hele ki bu senden geliyorsa iyileşmesi de ışık hızında olur."
Çok kısa bana dönüp göz kırptığında istemsizce gülümsedim. Boran’ın o tek bir göz kırpışı, ruhumdaki bütün o karanlık bulutları dağıtmaya yetmişti. Onun bu sarsılmaz hoşgörüsü karşısında bazen kendimi gerçekten "elinden oyuncağı alınmış o çocuk" gibi hissediyordum; ama bu çocukluğun tek sığınağı da yine onun o geniş omuzlarıydı.
“Hadi bakalım, patlat o şarkılarından bir tane.” Dediğinde “Emriniz olur.” Dedim gülüşümün büyümesine izin vererek. Uzanarak radyoyu açıp telefonumu bağladım hızlıca. Ardından dünkü gibi enerjimizi yerine getirecek bir şarkı açtım.
Şarkının sesi yükseldiği an, arabanın içini dünkü o neşeli ritimler doldurdu. Boran, direksiyonun üzerinde parmaklarıyla tempoya eşlik ederken yüzündeki o yorgun ifade yerini daha yumuşak, daha huzurlu bir gülümsemeye bıraktı. Az önceki fırtınalı kavga, sanki Ağva’nın sisine karışıp geride kalmıştı. Şarkının enerjisiyle ben de koltuğumda hafifçe sallanmaya başladım; içimdeki o suçluluk duygusu, yerini Boran’ın bana verdiği güvene bırakıyordu.
Elimi vitesin üzerindeki elinin üzerine koydum. Şarkı nakarata girdiğinde ikimiz de aynı anda mırıldanmaya başladık.
Bu keyfimiz konağa gelene kadar sürdü yalnızca. Konağın kapısına yaklaşırken Boran radyonun sesini kıstı. Bahçeden içeri girdiğimizde her şeyin yerli yerinde olduğunu gördüm. Korumalar bile aynı yerindelerdi.
Boran kontağı kapattı, bir süre direksiyonu bırakmadı. Omuzlarındaki o ağır yükle son bir kez derin nefes aldı ve bana dönüp konuştu. "Cehennemin tam ortasına geldik…”
Arabadan indiğimizde, bizi kapıda bekleyen manzara beklediğimiz o büyük gürültüden çok daha sarsıcıydı. Zümra babaanne, o sarsılmaz Demirhanlı otoritesinin simgesi olan kadın, kapının eşiğinde duruyordu. Ama her zamanki gibi dik ve mağrur değildi; omuzları çökmüş, yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti. Bizi görünce bastonuna daha sıkı sarıldı, gözlerindeki o bitkinlik kilometrelerce öteden okunuyordu.
İçeri girdiğimizde evin o geniş salonu, tarihin en gergin mahkemelerinden birine ev sahipliği yapıyor gibiydi. Herkes oradaydı. Mert ve Derin, salonun bir köşesinde sanki tüm dünyaya karşı tek başınaymış gibi el ele tutuşmuş, savunma pozisyonunda bekliyorlardı.
Cihan, pencere kenarında durmuş öfkeyle dışarıyı izliyordu. Defne ve Gamze yan yana oturmuş, Zümra babaanneye bakıyordu.
Boran elimi tutup benimle salonun ortasına ilerlerken herkesin yüzünde tek tek gezdirdi bakışlarını. O sırada kanepede oturan ikiliyi gördü. Tam Mert’e dönüp o beklenen patlamayı yapacaktı ki, Zümra babaanne titreyen ama kararlı bir sesle sessizliği böldü. "Oturun. Bağırıp çağırmanın, birbirinizi kırmanın bir anlamı yok.”
Boran kaşlarını çatarak babaannesine döndüğünde Zümra babaanne tekrar konuştu. "Olan oldu Boran." dedi fısıltıyla. Boran’ın çenesi öyle bir kasıldı ki, boynundaki damarların belirginleştiğini elimin altındaki kolundan bile hissedebiliyordum. Salonun ortasındaki o buz gibi hava, babaannemin bu "kabulleniş" kokan cümlesiyle iyice ağırlaştı. Boran, Mert ve Derin’e yönelttiği o hiddetli bakışlarını yavaşça babaannesine çevirdi.
"Olan oldu mu?" diye sordu. Sesi bu sefer yükselmedi, aksine o kadar kısık ve derinden çıktı ki, salonun içindeki herkesin iliği dondu. "Tek diyeceğin bu mu? Bunun için mi çağırdın bizi?”
Zümra babaanne gözlerini kaçırdı. Otoritesinden geriye sadece yorgun bir gölge kalmıştı. "Nikah kıyılmış Boran, ne diyeceğiz. Geri dönüşü yok. Bu saatten sonra kızımızı kapının önüne mi koyalım? El alem 'Demirhanlılar kızlarını koruyamadı' mı desin?"
“Desin.” Dedi Boran hiddetle. Zümra babaanne eliyle şakağını kaşıyarak sakin bir tonda konuştu. “Aynısını sende yapmıştın seneler önce, karının elini tutup gelmiştin konağa. Biz şirketteki birinden öğrenmiştik evlendiğini. Seni örnek aldı diye kardeşine mi kızıyorsun? İkiniz de yangından mal kaçırır gibi evlendiniz.”
Zümra babaanne bu sözleri söylediği an, salona sanki bir yıldırım düştü. Boran’ın bana kenetli olan eli anlık bir refleksle kaskatı kesildi; parmak boğumlarının bembeyaz olduğunu hissedebiliyordum. Yüzünde öyle bir ifade belirdi ki; hem geçmişin yükü hem de bugünün ihaneti arasında kalmış gibiydi. Gözlerini kısarak babaannesine baktı.
Bense çok şaşkındım. Ondan asla böyle bir çıkış beklememiştim. Derinleri kabullenirdi evet ama Boran’ın yüzüne bunu vuracağı ihtimali aklımın ucundan geçmemişti.
“Babaanne ne diyorsun sen?” dedi Cihan bakışlarını bize çevirerek. Ardından hiddetle ekledi. “Abim otuz yaşında adamdı evlendiğinde, okulunu bitirmiş koskoca evi, şirketi çekip çeviriyordu. Zira İnci’de öyle kendi mesleğini eline almıştı. Baba parası yemiyordu. Senin söylediğin laf mı şimdi? Derinle abimler bir mi?”
Cihan’ın sesi salonun duvarlarında yankılanırken Zümra babaannemin yüzündeki o sarsılmaz ifade bir an değişti. Cihan, içimdeki o feryadı dile getirmişti ama Boran’ın o kaskatı kesilmiş hali içimi ürpertiyordu. Kardeşi için dünyayı yakarken kendi mutluluğuyla, benimle olan evliliğiyle vurulmuştu.
Boran, Cihan’ın bu çıkışıyla birlikte bakışlarını babaannesinden çekmedi, çekemedi. Çünkü bu cümle herhangi birinin söyleyeceği bir söz değildi. Onu büyüten, ona Demirhanlı olmayı öğreten, her düştüğünde elinden tutan kadının; onun hayatının en büyük kararını bir "yangından mal kaçırma" olarak nitelendirmesi, şımarıklıklarla eş değer tutulması Boran’ın ruhunda deprem etkisi yaratmıştı bunu anlamamak imkansızdı.
“Bırak Cihan.” Dedi nice sonra sessizce. “Belli ki Zümra Hanım bugün içindeki o adaletli Demirhanlı kadınını bir yere kapatmış.”
Boran’ın sesi öyle bir ton taşıyordu ki; hayal kırıklığının keskinliği, babaannemle arasına çektiği o mesafeli "Zümra Hanım" hitabıyla mühürlenmişti. Zümra babaanne, bu hitabı duyduğu an bastonuna dayanan ellerinin titrediğini gizleyemedi. Boran’ın ona karşı olan sarsılmaz saygısının yerini, buz gibi bir yabancılaşma almıştı.
“Beni örnek alıyorsa en azından okulunun bitmesini bekleyecekti. Benim sevdiğim kadını alıp bu eve getirmemle, Derin’in küçücük yaşta sırf abim bize izin vermez bahaneleriyle evlenmesi bir tutulamaz.” Boran’ın sesi, salonun yüksek tavanlarında yankılanırken, her bir kelimesi Zümra babaannemin yüzündeki o sarsılmaz maskeyi biraz daha çatlatıyordu.
Boran, bir adım daha yaklaştı babaannesine. O aradaki mesafeli duruşu, fiziksel yakınlığından daha çok can yakıyordu. "Ben İnci’nin elini tuttuğumda, o kendi ayakları üzerinde duran bir kadındı. Ben hayatımı kurmuştum, sorumluluğumu almıştım. Biz yangından mal kaçırmadık Zümra Hanım; biz bir hayat kurduk." Dedi. "Zümra Hanım" vurgusunu her seferinde bir öncekine göre daha ağır bir yük gibi omuzlarına bırakarak. "Ama Derin şu an sadece kendi çocukluğunu değil, belki de geleceğini yaktı. Ve siz, bu ateşi söndürmek yerine benim kurduğum yuvayı yakıt olarak kullanıyorsunuz."
Zümra babaanne, bastonuna daha sıkı sarıldı. Gözlerinde ilk kez bir savunma değil, derin bir pişmanlık parıltısı geçti ama Demirhanlı gururu geri adım atmasına engel oldu. “Evlenmişler Boran, evlenmişler. Derin artık onun karısı. Senin kabul etmemen bir şeyi değiştirmeyecek.”
Boran’ın yüzünde, sanki biri tüm dünyayı omuzlarına yüklemiş gibi bir ifade belirdi. Gözlerini kapattı, dişlerini o kadar sert sıktı ki çenesindeki kasların seğirdiğini buradan görebiliyordum. Babaannesinin bu "teslimiyeti", o sarsılmaz Demirhanlı çınarının bu denli kolay eğilmesi, Boran için gerçek yıkımın başladığı andı.
Zümra babaanne sözlerine devam etti Boran bir şey söylemediğinde. “Mert’i bu eve kimin getirdiği belli, genç kız olan eve onunla aynı yaşlarda olan bir çocuğu getirirsen olacaklardan kaçınamazsın.”
Zümra babaannenin bu son darbesi, salondaki tüm havayı bir anda buz kesti. Bu sadece bir kabulleniş değil, aynı zamanda Boran’ı suçlamaydı. Mert’i bu eve yıllar önce getiren, ona kol kanat geren Boran’dı; şimdi babaannesi, Derin’in bu hatasının faturasını doğrudan Boran’ın geçmişteki merhametine kesiyordu.
“Babaanne ileri gidiyorsun!” dedi Cihan birden patlayarak. “Evlenen senin akılsız torunun suçlusu Boran abim mi? Gıkın çıkmıyor Derin’e!”
Cihan’ın bu çıkışı, salondaki o buz gibi sessizliği parçalayan son çığlık oldu. Zümra Hanım, bastonuna dayanan elleri titrerken bakışlarını Cihan’a çevirdi ama tek bir kelime bile edemedi. Haklıydı; Zümra Hanım şu an canı yanan tarafı susturmak yerine, can yakan tarafı korumaya alıyordu.
Boran’ın tepkisi ise beklediğimden çok daha sarsıcı oldu. Bağırmadı, çağırmadı. Sadece benden elini yavaşça çekti. O elin benden kopuşu, sanki ruhundan bir parçanın koptuğunun habercisiydi. Bakışlarını önce Mert’e, sonra babaannesine çevirdi. Gözlerindeki o ışığın sönüşünü, yerine devasa bir boşluğun yerleştiğini gördüm.
“Demek öyle…” dedi Boran. Sesi o kadar derinden ve o kadar yorgun geliyordu ki, salonun en ücra köşesindeki mermerler bile sızladı. “Benim merhametim, benim kardeşliğim bugün bu evde bir suç dosyası olarak önüme konuldu, öyle mi?”
Yavaşça bir adım geri attı. Zümra babaanneye bakarken yüzünde ilk kez bir yabancıya bakar gibi bir ifade vardı. “Ben Mert’i aldığımda bu eve, bana yoldaş olsun, beraber bu aileyi koruyalım istedim. Beni sırtımdan vuracağını hiç düşünmedim.”
Mert’e döndü. Mert, Boran’ın bu halini gördükçe yerin dibine girmek istiyor gibiydi ama Boran’ın artık ona karşı öfkesi bile kalmamıştı. Boran bir adım daha geriledi, sanki üzerinde durduğu zemin aniden kaymış gibiydi. Gözleri dolmuştu ama bu bir ağlama isteği değil, saf bir hayal kırıklığının dışavurumuydu.
"Haklısın." dedi, başını yavaşça sallayarak. "Hata bende. En büyük hatayı, bu evin duvarlarının içinde hala bir 'aile' olduğuna inanarak yaptım ben. Mert’i getiren benim, doğru. Ama onun bu ihanetine göz yuman, 'olan oldu' diyerek onu bu sofraya oturtacak sensin. Hele ki torununun evladının ölümüne sebep olmuş bir adam olduğu halde.”
“Abi tetiği Mert çekmedi! Neden o yapmış gibi konuşuyorsun. O yapmadı. Onu yapan kişi Bahadır’dı. Yengemin kuzeni, onun kanı. Ondan hesap bile sormadınız, neden Mert yapmış gibi davranıyorsunuz. Neden hala onu suçluyorsunuz!”
Derin’in o zehirli cümleleri salonun ortasına döküldüğünde, göğüs kafesime sanki tonlarca ağırlık bindi. Kocasını korumak için konuşurken aslında beni ne kadar yaraladığını hiç düşünmüyordu. Bütün bunların benim kanımdan ziyade babasının yüzünden olduğunu bilmediği için bu kadar kolay konuşuyordu ama ezip geçiyordu ikimizi de. O kendi aşkını temize çekmeye çalışırken, benim en mahrem acımı, evladımın yasını bir kalkan gibi kullanıyordu.
Nasıl bu kadar bencil olabiliyordu?
Boran yavaşça Derin’e döndü. Bakışlarındaki o yıkım, yerini öyle soğuk bir karanlığa bıraktı ki, salonun içindeki nefesler kesildi. “Sana bundan sonra benim diyecek tek bir sözüm yok Derin Sağlam. Senin de olmasın. Bencilliğinizi, hastalıklı sevdanızı da alıp ne bok yiyorsanız yiyin. Sizin bu kirli aşkınızın faturasını ben zaten bir kez en ağır şekilde ödedim. Bir kez daha o acının üzerinden kendinizi aklamanıza izin vermeyeceğim.”
Boran’ın dudaklarından dökülen o isim, salondaki tüm duvarları üzerimize yıkmış gibi bir etki yarattı. "Derin Sağlam..." Boran, sadece bir soyadı söylememişti; yıllarca kanatları altına aldığı, gözünden sakındığı kardeşini tek bir hamlede hayatımızdan, ailemizden ve kalbinden söküp atmıştı. Derin artık bir Demirhanlı değildi; o, Boran için artık herhangi biriydi, hatta belki de en derin yarasını deşen bir yabancıydı.
Gözlerim doldu, görüşüm o sarsıcı gerçekle birlikte buğulandı. Kirpiklerimin ucunda asılı kalan o yaşlar, sadece Derin’in bencilliğine değil, bizim en mahrem acımızın bu kadar hoyratça bir savunma malzemesi yapılmasınaydı. Derin, kocasını aklamak için bizim mezarımızı deşmiş, henüz kokusunu bile alamadığımız o masum canın yasını yere çalmıştı. Kalbimde o sönmeyen yangın, onun bu soğukkanlı bencilliğiyle bir kez daha harlanmıştı.
“Nasıl biri oldun sen böyle, bizim büyüttüğümüz, üzerine titrediğimiz kardeşimiz nasıl bu hale gelebilir. Nasıl hem suçlu hem güçlü olabilirsin.” Dedi Cihan inanamayarak. Defne de Derin’e çatık kaşlarla bakarken bir şey söylememek için kendini zor tutuyor gibiydi.
“Ben sadece kocamı koruyorum.” Dedi Derin. Bana doğru bakarken gözlerini kaçırdı.
Derin’in o cılız, suçluluk dolu ama bir o kadar da kibir barındıran savunması, salonun ortasındaki o buz kütlesini parçalamaya yetmedi. "Sadece kocamı koruyorum" derken, aslında bir aileyi, bir maziyi ve bizim en derin yaramızı nasıl hiçe saydığını hala idrak edemiyor gibiydi. Gözlerini benden kaçırması, vicdanının hala bir yerlerde sızladığının kanıtı mıydı yoksa bakışlarımdaki o saf acıyla yüzleşmeye cesareti olmaması mı, bilmiyordum.
Gözlerimi ondan ayırmadım. O an ne bir öfke hissettim ne de bir nefret; sadece derin bir boşluk... Bir zamanlar "canım" dediğim, abisiyle aramdaki en büyük köprü olan o küçük kızın şimdi beni en hassas yerimden, o bitmeyen yasımın içinden vurması içimdeki bir yerleri ebediyen susturmuştu.
“Kocanı korumuyorsun Derin.” dedim, sesim o kadar durgundu ki salondaki herkes bir anlığına nefesini tuttu. “Sen sadece kendine, yaptığın bu büyük hatayı meşrulaştıracak bir kurban arıyorsun ve bizi seçtin. Canın sağ olsun.”
“Yenge ben…” diyerek bana doğru bir adım atmaya yeltendi dudakları titreyerek. Belki özür dileyecek, belki durumu toparlamaya çalışacaktı ama Boran, bir aslanın avını koruduğu o kadim içgüdüyle önüme geçti. Derin’le aramıza ördüğü o görünmez duvar, artık aşılamaz bir uçurumdu.
Mert ile göz göze geldim o anda. Özür diler gibi baktı gözlerime. Bakışlarımı çektim anında. Bu yaptıkları gerçekten olmamıştı, hem de hiç olmamıştı. Artık onları savunacak ne tek bir sözüm ne de isteğim kalmıştı.
“Tamam…” dedi Boran. Başını salladı kabullenmişlikle. “Mert’i ben getirdim. Mert kardeşimle ilgilenmeyerek karımı koruma görevini layığıyla yerine getirdi, ben o kadar kötü bir ağabeyim ki kardeşim benden korktu, onu Mert’ten ayıracağım sandı. Kırgınlığımın, sessizliğimin nedenini çok güzel anlayıp layığıyla arkamdan iş çevirip evlendi. Her şeyin bir sebebi var yani, tamam.”
Boran’ın sesi o kadar ruhsuz, o kadar kabullenmiş çıkıyordu ki, bu sakinlik salondaki en büyük bağırıştan daha sarsıcıydı. Kendini suçluyordu ama bu bir özeleştiri değil, ailesinin ona attığı her bir cümleyi zehirli birer madalya gibi göğsüne takıp onlardan tamamen kopuşunun ilanıydı.
Mert’in o çaresiz bakışlarını üzerimde hissetsem de başımı bir milim bile ona doğru çevirmedim. Az önce Derin’in dudaklarından dökülen o kelimeler, aramızdaki son köprüyü de havaya uçurmuştu. Benim en büyük acımı, tutamadığım yasımı, doğmamış bebeğimi bir pazarlık konusu yapmışlardı. Artık bu evde, bu insanların arasında nefes almak bile ciğerlerimi yakıyordu.
"Tamam..." diye fısıldadı Boran bir kez daha. Bakışlarını önce babaannesine, sonra Mert ve Derin’e çevirdi. "Madem her şeyin bir sebebi var, madem suçlu benim...” deyip duraksadı. Gözlerindeki o derin, sönmüş ifadeye bakarken içim parçalandı. "Düşmanım vursa bu kadar acımazdı..." derken sesi titredi ama hemen toparladı kendini. Artık karşısındaki Zümra Demirhanlı, onun sığındığı o bilge çınar değil; sadece bir yabancıydı.
"Meğer annem yerine koyduğum babaannemin sözleri, kardeşim dediğimin sözleri insanın canını çok yakıyormuş." dedi, her bir kelimeyi babaannesinin yüzüne bir tokat gibi çarparak. “O zaman bundan sonra Mert’i suçlayacak, Derin’i sözleriyle yaralayacak, yangından mal kaçırır gibi evlenip kardeşlerine örnek olan Boran’la görüşmezsiniz, olur biter değil mi?”
Zümra Hanım’ın, Boran’ın o yıkılmış halini ve sesindeki o derin kırılganlığı görünce, bastonunu tutan ellerinin titrediğini fark ettim. Söylediği sözün ne kadar ağır bir darbe olduğunu, Boran’ın kalbinde neyi paramparça ettiğini o an anlamıştı. Yüzündeki o sert ifade bir anda dağıldı, gözleri doldu.
"Boran..." dedi, sesi bu sefer otoriteden tamamen arınmış, pişmanlık dolu bir feryat gibi çıktı. "Öyle demek istemedim oğlum...”
Boran, babaannesine doğru dönmedi bile. Sadece başını hafifçe yana çevirdi; bakışları hüzünle buğulanmış, ruhu bir yabancının evindeymiş gibi buz kesmişti. "Anlayacağımı anladım ben." dedi, sesi o kadar alçak ve yaralıydı ki içim ezildi. "Dilin sürçmedi. Sen kalbindekini, bize dair o masada oturan gerçeği söyledin. Benim bunca yıllık emeğimin senin gözünde ne olduğunu gördüm."
Gözyaşlarım artık yanaklarımdan özgürce süzülürken Boran’ın omuzlarındaki o tarifsiz yükü hissettim. Bir adamın en büyük yıkımı, dışarıdaki düşmanı tarafından değil sırtını yasladığı o koca çınar tarafından devrilmesiymiş. Boran, yıllarca bu aileyi bir arada tutmak için kendi ruhundan, kendi gençliğinden vazgeçmişti; şimdi ise o fedakârlıklar bir çırpıda "yanlış örnek" olmaya indirgenmişti.
“Abi…” Cihan bize doğru gelirken Defne ve Gamze’de ayağa kalktı. “Boran Abi…”
Zümra Hanım bir adım atmaya yeltendi, titreyen eliyle Boran’ın koluna uzanmak istedi ama Boran öyle bir geri çekildi ki, bu hareket babaannesi için bin tokattan daha ağırdı. Boran artık ona dokunulmasına, ondan bir teselli gelmesine tahammül edemiyordu.
“Olan olmuş, madem Derin benim gibi yapmış..." Acı bir gülümseme belirdi dudaklarında. "O zaman benim gibi hayatını sürdürsün. Ben evlendim, herkesi karşıma aldım, evet. Size de kabullendirdim karımı. Ama babam da halam da kabul etmedi hiçbir zaman. Ben o gün o kapıdan çıktığımda, kendi ayaklarımın üzerinde duracak gücüm vardı."
Sonra bakışları bana döndü. Gururlu bir tebessüm etti. “Allah korusun biz İnci ile boşansak, İnci hayatını en üst düzeyde devam ettirebilir. Kendi işi var, mesleği var, vizyonu var. Kimseye muhtaç kalmaz."
Tekrar Derin’e döndü, sesi daha da sertleşti. "Peki ya o? Ben olmasam, şu an yönettiğim o şirkette payı olmasa, soyadımızın sağladığı o koruma kalkanı kalksa; o hayatını devam ettirebilir mi? Bu kız, bu evden tek başına ekmek almaya bile çıkmadı daha. Kaldı ki üniversiteye gidiyor, daha okuyor, hayatın rüzgarını bile teninde hissetmedi."
Boran babaannesine doğru bir adım attı, gözlerinin tam içine baktı. Sesi şimdi bir yargıcın son hükmü gibiydi. "Şimdi söyle babaanne... Aynı durumda mıyız? Benim tırnaklarımla kazıyarak kurduğum bu dünyayı, elindeki çocuk oyuncağıyla kıyaslamaya utanmıyor musun?”
Boran’ın bu son sorusu salonun tavanında asılı kaldı, sanki zaman o an durdu. Zümra Hanım’ın dudakları titredi ama tek bir kelime dökülmedi ağzından. Otoritesinin, o sarsılmaz Demirhanlı duruşunun Boran’ın haklılığı karşısında nasıl un ufak olduğunu gördüm. Boran, sadece bir soru sormamıştı; yıllardır bu ailenin her yükünü sırtlayan, her fırtınada göğsünü siper eden o adamın, emeğinin nasıl hiçe sayıldığının hesabını sormuştu.
Boran bakışlarını babaannesinden çekip Mert ve Derin’e yöneltti. Onlara bakarken gözlerinde artık öfke bile yoktu; sadece derin bir acıma duygusu vardı. Derin başını öne eğdi, hıçkırıkları şimdi daha derinden ve utanç doluydu.
Ama Boran’ın içindeki kırgınlık devam ediyordu, o kırgınlık artık göğsünden taşıp diline vuruyordu. "Kardeşlerim el bebek gül bebek büyüdü." dedi, her kelimeyi kalbinden söküp çıkarır gibi. "Sırf dedem istiyor diye, ben o genç yaşımda daha hayatın ne olduğunu anlamadan koca şirketin başına geçtim. Kendi gençliğimi o masalara gömdüm. Cihan 'ben istemiyorum' dediğinde, o hayallerinin peşinden gitsin diye önündeki her engeli ben kaldırdım, onun yerine ben yandım. Derin çok küçüktü... Yeri geldi ona sadece abi değil, baba oldum. Geceleri uykumdan feragat ettim o huzurla uyusun diye."
Boran’ın sesi salonun ortasında yankılanırken, sanki yıllardır sırtında taşıdığı o görünmez kırbacın izlerini tek tek masaya seriyordu. Cihan başını öne eğdi, omuzları suçlulukla sarsıldı; Derin ise hıçkırıklarını bastırmak istercesine ağzını kapattı ama artık çok geçti. Boran, feda ettiği o yılları, o uykusuz geceleri ve kendi elleriyle toprağa gömdüğü gençliğini ilk kez bir hesap pusulası gibi önlerine koyuyordu.
"Ben aşkı anlamayan birisi değilim; anlarım, hem de çok iyi anlarım." dediğinde, elimi sıkan parmaklarının daha da kenetlendiğini hissettim. O an, bizim o fırtınalı ama bir o kadar da birbirimize sığındığımız yıllarımız geçti gözlerimin önünden. "Ama siz benim neye kızdığımı, neden bu kadar canımın yandığını anlamayacak kadar bile beni tanımıyorsunuz."
Zümra Hanım, bastonuna sanki hayata tutunur gibi asılmıştı. Boran’ın bu cümlesi, onun yıllarca gurur duyduğu o "aile reisi" otoritesini, aslında torununu hiç tanımayan bir yabancıya indirgemişti. Salonun her bir köşesinde Boran’ın emeği, alın teri ve feda edilmiş gençliği vardı ama içinde oturanlar, o emeğin sahibinin ruhundaki yangını göremeyecek kadar kendi dünyalarına hapsolmuşlardı.
"Tanımıyorsunuz..." diye fısıldadı Boran, sesi bir yaprak gibi titrerken. "Beni sadece sorunları çözen, önünüze dünyaları seren o çelikten adam sandınız. O çeliğin altında kanayan bir kalp olduğunu, o kalbin de bir sınırı olduğunu hiç düşünmediniz."
Mert, Boran’ın bu yaralı hali karşısında artık ayakta duracak gücü bulamayıp koltuğun kenarına tutundu. Derin’in hıçkırıkları ise artık bir pişmanlık senfonisine dönüşmüştü ama nafileydi. Boran için o bağlar, az önce Derin’in bencilce savunmasıyla ve babaannesinin haksız kıyasıyla birer birer kopmuştu.
Boran bakışlarını yavaşça benden ayırıp salondakilerin üzerinde gezdirdi. Bu bakış, bir vedaydı. "Bundan sonra beni tanımanıza da gerek kalmadı." dedi, sesi artık bir mezar taşı kadar soğuk ve durağandı.
"Tüm hayallerimi, tüm gençliğimi sizin istekleriniz, bu ailenin bekası için feda etmişken; tek bir kez kendi nefesim için, sevdiğim kadınla kimseden habersiz evlendim diye... beni o ikisiyle bir tutuyorsun ya…beni, o hiçbir sorumluluk almamış çocuklarla bir kefeye koyuyorsun ya..." Boran duraksadı, acı bir tebessümle başını salladı. "Gerçekten bundan sonra sana söyleyecek hiçbir şeyim yok. Söylenecek her şeyi sen bugün bu salonun ortasında bitirdin."
Zümra babaanne, duyduğu bu ağır gerçeklerle adeta koltuğunda küçüldü. Yüzü pişmanlıktan öyle bir hal aldı ki, elindeki bastonu bırakıp Boran’a uzanmak istedi. "Oğlum... Boran'ım, kurban olduğum..." diye fısıldadı sesi titreyerek ama Boran’ın yüzünde oluşan o buzdan maske, Zümra Hanım’ın "kurban olduğum" diyen feryadıyla bile erimedi.
Aksine, o kelimeler şimdi Boran’ın ruhunda çarptığı her yeri parçalayan birer cam kırığına dönüşüyordu. Yıllarca bu ailenin her fırtınasında en önde duran, göğsünü mermilere siper eden o adamın, bugün bizzat ailesi tarafından sırtından vuruluşunu izlemek ciğerimi yakıyordu.
Boran, babaannesinin uzanan eline bakmadı bile. Baksa, biliyordum ki o çocukluğundan beri sığındığı merhamete yenik düşecekti; ama bugün o merhamet, gururunun altında ezilmişti. Elimi tutan parmaklarının kaskatı kesildiğini, avcumun içindeki elinin titrediğini hissedebiliyordum. Bu bir korku titremesi değildi; bu, bir adamın içindeki en sağlam bağın kopuş anındaki sarsıntısıydı.
"Gidiyoruz." dedi Boran, bu kez sadece bana değil, sanki tüm dünyaya bir rest çekerek. "Bundan sonra ne Demirhanlı soyadı, ne bu konağın kuralları ne de senin o haksız adaletin... Hiçbiri benim için bir şey ifade etmiyor."
Hızla kapıya yöneldiğimizde Cihan arkamızdan "Abi yapma, dur konuşalım!" diye bağırıyordu ama Boran’ın adımları bir an bile teklemedi.
“Abi... Ne olur." dedi Derin hıçkırıklar içinde. "Benim yüzümden aranızı bozmayın. Ne olur birbirinize böyle bakmayın. Hatalıyım, biliyorum ama seninle babaannemin böyle kopmasına dayanamam lütfen..."
“Boran, oğlum. Konuşalım bir ne olursun.” Zümra Hanım hızlı hızlı bize gelirken feryatlarını duyabiliyorduk. "Boran! Dur oğlum, gitme böyle! Dur dinle beni!"
Boran adımlarını durdurdu ama arkasına dönmedi. Derin bir nefes alıp yavaşça, sanki her hareketi canını yakıyormuş gibi babaannesine ve kardeşine döndü. Gözlerindeki o hüzünlü ve yabancı bakış, babaannesini olduğu yerde durdurdu.
Acı bir gülüşle mırıldandı. "Sana bir şey söyleyeyim mi?" dedi, gözlerini kısarak. "Bir torunun malum, düğün dernek yapmadan, gizli saklı evlendi. Demirhanlı soyadınız bir kez daha sarsılmasın, el alem laf söz etmesin diye şimdi onlara şanlı bir düğün de yap. Takarsın altınlarını, kurarsın sofralarını... Sarsılan o itibarınızı belki böyle yamarsınız."
Boran’ın sesi bu kez gürlemedi, aksine öyle bir tondan konuştu ki; her kelimesi Zümra Hanım’ın ve arkasındaki o devasa soyadının temellerine sızan zehir gibiydi. Alaycı ama kalbinin derinliklerinden sökülüp gelen o "düğün" teklifi, aslında bu konağın sahte itibarının cenaze töreniydi.
"Yap bence." dedi Boran, sesi rüzgârın uğultusuyla yarışarak. "Mert’e yakışır bir damatlık, Derin’e o çok istediği bembeyaz gelinliği giydirirsin. Sonra da çıkıp herkese 'Biz istedik, biz verdik' dersiniz. Senin o çok sevdiğin 'usul' bunu gerektirir, değil mi?"
Zümra Hanım’ın yüzü kireç gibi oldu, titreyen eliyle kapının pervazına tutundu. Boran’ın bu alaycı teklifi, onun tüm hayatı boyunca savunduğu değerlerin ne kadar sığ olduğunu yüzüne bir tokat gibi çarpıyordu. Derin ise olduğu yerde öylece donup kalmıştı; abisinin o babacan şefkatinin yerine geçen bu buz gibi alaycılık, giyeceği her gelinliği şimdiden kana bulamıştı.
Boran bana döndü. Bakışlarındaki o yıkılmışlık, yerini sadece bana ait olan o sarsılmaz aidiyete bıraktı. Elimi öyle bir kavradı ki, sanki o an yeryüzünde durduğumuz o zemin bile ayaklarımızın altından kaysa, o eli bırakmayacağını biliyordum. “Gidelim, burada bizim için alacak nefes kalmadı.”
Zümra Hanım bu cümleyle kalakalırken arkamıza bakmadan arabaya doğru yürüdük. Hiçbir tepki veremiyordum resmen. Arabaya bindiğimizde motoru öyle bir hırsla çalıştırdı ki, lastiklerin çakılları savuruşu sessizliği bir bıçak gibi yardı.
Konağın o devasa bahçe kapısından ana yola çıktığımızda, Boran’ın direksiyonu tutan ellerinin bembeyaz olduğunu gördüm. İstanbul’un ışıkları, yüzündeki o derin yıkımı birer birer aydınlatıyordu. Bir süre sadece yolun uğultusu ve Boran’ın kesik nefesleri duyuldu.
Çökmeye başlayan karanlık, arabanın içindeki o yoğun ve boğucu sessizliği dağıtmaya yetmiyordu. Boran’ın yan profili, yol kenarındaki ışıklar üzerimizden her geçtiğinde bir anlığına aydınlanıyor, sonra tekrar koyu bir gölgenin içine hapsoluyordu. O sarsılmaz, o her şeyi göğüsleyen adamın direksiyonun başında aslında bir heykel gibi kaskatı kesildiğini görmek içimi acıtıyordu.
Gözleri yoldaydı ama bakışlarının çok daha ötede, çocukluğuna dair yıkılan o son kalede olduğunu biliyordum.
Çok öfkeliydim. Derin’in bencilliğine, Zümra babaannenin o taşlaşmış, adaletten uzak kalbine, Mert’in her şeyi yakıp yıkan sorumsuzluğuna... Hepsinin o salonun ortasında birleşip Boran’ı en zayıf yerinden, bizim kanayan yaramızdan vurmalarına karşı içimde bir volkan patlıyordu.
Boran'ın sessizliği, aslında binlerce çığlıktan daha gürültülüydü. Yan profiline baktıkça, o ışıkların gelip gidişinde yüzündeki yıkımı izledikçe sinirlerim daha da geriliyordu. Elimi koltuğun kenarına öyle sert bastırmıştım ki tırnaklarımın etime geçtiğini hissedebiliyordum.
"Bunu sana yapmalarına izin vermemeliydim." diye geçirdim içimden, ama o an her şey o kadar hızlı ve acımasız gelişmişti ki...
Sinirliydim. Çünkü Boran, hayatı boyunca bu ailenin her fırtınasında en önde duran o sarsılmaz kalkan olmuşken; şimdi o kalkanın üzerine basıp geçmeye çalışmaları adaletsizliğin en büyüğüydü. Onu, her şeyi tırnaklarıyla kazıyarak kuran bu adamı, hiçbir sorumluluk almamış o çocuklarla bir tutmaları... Bu düşünce beynimin içinde bir matkap gibi dönüyordu.
Gözlerim dolmuştu ama bu sefer acıdan değil, bu büyük haksızlığın verdiği o yakıcı sinirden. Dudaklarımı birbirine bastırdım; eğer konuşursam, içimdeki o öfke sadece konağı değil, tüm İstanbul’u yakacakmış gibi hissediyordum.
Yine de bir şeyler söylemem gerekiyormuş gibi hissediyordum. "Boran..." diye fısıldadım, sesim arabanın içindeki o ağır motor sesine karışıp kaybolacak gibi oldu.
Cevap vermedi. Sesimi duymuyormuş gibi değil de, duyarsa içindeki o barajın patlayacağını biliyormuş gibi kaskatıydı. Arabayı aniden sağa kırdığında lastiklerin asfaltta çıkardığı o acı feryat, aslında onun ruhunun çığlığıydı. Toz bulutu daha yere inmeden kapıyı hırsla açıp dışarı fırladı.
Adımları düzensiz ama öfke doluydu. Yol kenarındaki o soğuk, gri çelik bariyerlere kadar gidip ellerini üzerine dayadı. İstanbul’un altımızda uzanan o ışıltılı ama ruhsuz boşluğuna doğru bakarken birden omuzlarının sarsıldığını gördüm. Bu öyle bir haykırıştı ki; içinde ihanet, hayal kırıklığı, yılların yorgunluğu ve en çok da çaresizlik vardı.
Titreyen ellerimle kapıyı açıp peşinden indim. Gece rüzgârı saçlarımı yüzüme savururken yavaşça ona yaklaştım. Bariyerlere tutunan parmak boğumları, hırstan bembeyaz kesilmişti. Arkasına geçtim, ellerimi beline dolayıp yüzümü o geniş, kaskatı kesilmiş sırtına yasladım.
“Buradayım...” diye fısıldadım, kollarımı biraz daha sıkılaştırarak. “Buradayım. Geçti, bitti.”
Vücudu, kucağında bomba patlamış bir binanın sarsıntısı gibi titriyordu. Ellerini bariyerlerden çekip benim ellerimin üzerine koydu ama tutmak için değil; sanki tutunacak tek dalı benmişim gibi kenetlendi.
Hiçbir şey demedi, diyemedi. O an kelimeler zaten aramızdaki o devasa boşluğu doldurmaya yetmezdi. Sırtındaki o gerginliğin, kaskatı kesilmiş kaslarının yavaş yavaş benim dokunuşumla yumuşadığını hissettim. Başını hafifçe arkaya, omzuma doğru eğdi; sadece nefes alıyordu, ama o nefesler sanki ciğerlerine batan cam kırıkları gibi kesik kesikti.
Gece rüzgârı yanımızdan hızla geçen araçların uğultusunu aramıza taşırken, ben sadece oradaydım. Göğsümü sırtına biraz daha bastırdım, kalbimin atışını onun duymasını istedim. "Benim kalbim senin için çarpıyor." der gibi.
Bir süre öylece, İstanbul’un otoyol kenarındaki o gri boşluğa bakarak bekledik. Boran’ın sessizliği bir teslimiyet değil, bir arınma gibiydi. İçindeki o büyük fırtınanın yerini, yorgun bir durgunluğa bırakmasına izin verdim. Elimi karnının üzerinde kenetleyip başımı iki kürek kemiğinin arasına iyice gömdüm.
Ona destek olmak için sadece varlığımı sundum; sorgulamadan, anlatmasını beklemeden. Boran derin bir nefes alıp ciğerlerini o soğuk havayla doldurduğunda, ellerimi daha sıkı tuttu. Bu bir teşekkürdü. Bu, "Sen yanımda olmasan bu karanlıkta kaybolurdum." demenin sessiz, en saf haliydi.
Gecenin karanlığında, otoyolun uğultusunda sadece ikimizin nefesi kaldı…
*****
Boran Demirhanlı’nın anlatımından,
Gecenin ayazı, ince tişörtümden sızıp tenimi ısırıyordu ama ruhumdaki o buz kütlesinin yanında bu soğuk, bir yaz esintisi gibi kalırdı. Gırtlağımda biriken o yumru, yıllardır taşıdığım Demirhanlı soyadının bütün ağırlığından daha ağırdı o an. Ciğerlerime çektiğim gece havası, sanki buz tutmuş cam kırıkları gibi nefes borumu kanatarak iniyordu aşağıya. Odanın sessizliği, kulaklarımda uğuldayan o ihanetin sesini bastırmaya yetmiyordu.
Karanlığın içinde, şehrin uzak ışıklarına bakarken aslında hiçbir şey görmüyordum. Sadece o masayı görüyordum. Babaannemin o buz gibi sesini duyuyordum. Ömrümü verdiğim, uykularımı feda ettiğim o devasa çınarın meğer kökleri çürümüş de haberim yoktu benim.
Ellerim balkonun soğuk demirlerine kenetlendi. Parmak boğumlarımın bembeyaz kesildiğini hissediyordum ama acıyı duymuyordum. İçimdeki acı o kadar büyüktü ki, fiziksel olan her şey anlamını yitirmişti. Bağırmak, yıkmak, o konağı o insanların başına geçirmek istiyordum ama yapamadım. Sadece boşluğa doğru, ciğerlerim sökülürcesine haykırmak istiyordum.
"Ben ne için savaştım?" diye sordum karanlığa doğru.
Otuz yıl... Dile kolay, koca bir ömrün her saniyesini bir başkasının konforu, güvenliği ve onuru için feda etmiştim. Dedem öldüğünde, babam her şeyi bana bıraktığında omuzlarıma çöken o devasa tabutu tek başıma taşımıştım. O zamanlar daha yüzümde sakal terlememişti ama ben, bir ailenin kalkanı olmaya da o gün yemin etmiştim. Şimdi ise o kalkanı, bizzat koruduğum eller paramparça etmişti.
Babaannemin o ses tonu... Her kelimesi zehirli bir ok gibi saplanmıştı sırtıma. Ben İnci’ye her baktığımda kutsal bir mabede girer gibi huzur bulurken, onlar bizim sevdamızı bir kaçış, bir hırsızlık gibi görmüşlerdi. Oysa ben o yangının tam ortasında, herkesi kurtarıp en son kendimi dışarı atmıştım. Kendi hayatımdan çalıp onlara vermiştim.
Kendime bile geç kalmışken, henüz kendi kanatlarım rüzgâra karşı gelmeyi öğrenememişken, başkalarına gökyüzü olmaya çalışmıştım. Daha yirmilerimde, omuzlarımda koca bir imparatorluğun yüküyle Mert’i elinden tutup bu eve getirirken amacım sadece bir yoldaş, bir kardeş kazanmaktı. Ama bu da yüzüme vurulmuştu bugün.
Ya Derin… El bebek gül bebek büyüttüğüm, üzerine titrediğim o küçük kız... Gözlerimin içine bakarken kullandığı o "aşk" kelimesi... Ben onun için canımı ortaya koyarken, o benim en büyük yaramı, İnci’yle olan o zorlu savaşımı kendi hatasına kılıf yapmıştı. Nankörlük, insana en yakınından gelince sadece kalbini kırmıyormuş; insanın kemiklerini sızlatıyor, nefesini kesiyormuş.
Mert, Derin, Zümra Hanım… Ailemin parçaları. Tek birinin bile beni anlamaması, tanımaması ne diye tanımlanırdı ki? Yalnızlık. Ama bu öyle kalabalıkların içindeki o romantik yalnızlıklardan değildi. Bu, etten kemikten bir duvar örüp, o duvarın arkasında can çekişirken herkesin o duvarın gölgesinde serinlemesiydi.
İnci’nin o sözü kulaklarımda uğuldadı. "Belki de bu yüzden çocuğumuz olmuyor..."
Bu düşünce, balkondaki o yalnızlığımda beni iki büklüm etti. Acaba haklı mıydı? Kader, benim bu kanlı ellerimin arasına masum bir can vermekten mi kaçıyordu? Ben her gece yastığa başımı koyduğumda, limanlardaki operasyonları, masadaki düşmanları, ailemdeki nankörlüğü düşünürken; o çocuk hangi huzura uyanacaktı? Belki de evren bana, "Sen önce kendi içindeki o küçük çocuğu kurtar, sonra babalığa soyun." diyordu.
Acı acı güldüm karanlığa karşı. Boran Demirhanlı... Dışarıdan bakınca heybetli bir kale, içeriden bakınca tavanı çökmüş bir harabe.
Tam o an, harabeye dönmüş ruhumun enkazı altında ezilirken sırtımda o tanıdık, şifalı sıcaklığı hissettim. İnci... Kollarını belime dolayıp yüzünü iki kürek kemiğimin arasına yasladığında, kaskatı kesilmiş bedenimdeki o buz dağı ilk kez çatırdadı. O her nefes alışında, sırtıma vuran o sıcaklıkta, az önce zihnimde yankılanan o uğursuz sesler bir bir sustu.
Sustukça, içimdeki o vahşi hayvanın pençelerini geri çektiğini, yerini derin bir yorgunluğa bıraktığını hissettim. İnci’nin elleri ellerimin üzerine kapandı; narin parmakları, bembeyaz olmuş eklemlerimi buldu. Onu korumak için dünyayı yakmaya yemin etmiştim ama meğer bu yangında en çok onun kanatlarını kavurmuştum. Babaannemin, kardeşimin, Mert’in zehri benim üzerimden ona bulaşmıştı ya; işte kendimi asıl o zaman affedemiyordum.
İnci içeride uyuyor sanıyordum; o derin, huzurlu uykusunda beni bekleyen karanlıktan habersizdir diyordum. Ama yanılmıştım. O, benim zihnimdeki fırtınayı, ruhumdaki o devrilen çınarın gürültüsünü duymuştu. Hep de duyardı.
“Neden uyandın?” diye fısıldadım elini sıkıca tutarak. İnci belimi daha sıkı sararken karşılık verdi. “Sen böyle içine atıp kendini karanlığa vurmuşken nasıl uyurum, içim geçmiş sadece.”
Sesi, az önce zihnimde yankılanan o nankör haykırışların üzerine serilmiş yumuşak bir kadife gibiydi. İnci, benim fırtınamın ortasındaki tek limandı ve ben, o limanı bile kendi ellerimle dalgalandırmıştım. Kaskatı kesilmiş omuzlarımın yavaşça düştüğünü, içimdeki o zehirli hırsın onun nefesiyle seyreldiğini hissettim.
Parmaklarının ellerimin üzerinde gezinişi, darmadağın olmuş bir yapbozun parçalarını birleştirir gibiydi. Yavaşça kollarının arasında ona doğru döndüm. Balkonun loş ışığı, yüzündeki o hüzünlü ama şefkat dolu ifadeyi aydınlatıyordu. Gözlerinde, saatler önce maruz kaldığı o haksız saldırının izlerini aradım; ama o, kendi yarasını gizleyip benimkini sarmaya gelmişti yine.
Ellerimi yanaklarına koydum. Teninin sıcaklığı, buz tutmuş parmaklarımı sızlattı. İnci ısıtmak istercesine ellerimin üzerine ellerini yasladı ve sıkıca tuttu.
Onun bu küçük, şefkat dolu hamlesi içimdeki o devasa boşluğun kenarlarını usulca yamamaya başladı. Avuçlarımın içindeki soğukluk, onun sıcaklığıyla erirken; sanki kaybettiğim o çocukluk güvenimi, o çalınan aile hissimi de beraberinde geri getiriyordu. Ellerimi öyle sıkı tutuyordu ki. "Gitmiyorum, buradayım ve seni bu karanlığın içinde bırakmayacağım," demenin binlerce farklı yolunu parmak uçlarıyla anlatıyordu bana.
Gözlerimi bir an bile ondan ayıramadım. Saatler önce ona en ağır ithamları yapanlar, benim canımdan bir parçaydı; ama tam karşımda duran, ellerimi ısıtan bu kadın benim canımın ta kendisiydi. "Boran…" dedi, sesi gecenin sessizliğini incitmekten korkar gibi fısıltıyla döküldü dudaklarından. "Bak bana. Gözlerimin içine bak."
Baktım. O yeşil gözlerde ne babaannemin o yargılayan buzdan bakışları vardı, ne de Derin’in o sarsılmış nankörlüğü. Sadece kabulleniş vardı. Sadece sevgi. Sadece aşk. Sadece yanımda olma, yaralarımı sarma isteği…
"Ellerin çok soğuk." diye mırıldandı, ellerimi dudaklarına götürüp sıcak nefesini tenime bıraktı. "Ama kalbinin ne kadar yandığını biliyorum. Orayı ben soğutamam belki ama bu yangında seninle yanabilirim. Bırak artık omuzlarındaki o koca dünyayı.”
İnci’nin bu cümlesi, ruhumda yıllardır gergin duran o son halatı da kopardı. Omuzlarım, sanki üzerimdeki o ağır Demirhanlı zırhı bir anda yere düşmüş gibi hafifledi.
Gözlerimi kapattım. Dudaklarının sıcaklığı ellerime değerken, o nefes sadece tenimi değil, buz tutmuş ruhumu da ısıttı. Yıllarca herkesin benden beklediği o sarsılmaz duruşun, o "her şeyi halleden Boran" maskesinin altında ne kadar yorulduğumu bir tek o anlamıştı. Babaannem beni bir sütun, kardeşlerim bir kalkan sanırken; İnci beni sadece bir adam, canı yanan bir insan olarak görüyordu.
O an, boğazımdaki o sert yumru ilk kez çözüldü. Başımı yavaşça öne eğip alnımı onun omzuna yasladım. Demirhanlı olmanın, reis olmanın, her şeyi çözmek zorunda olan o sarsılmaz adam olmanın ağırlığı altından sıyrıldım. Sadece Boran oldum. Yaralı, yorgun ve tek sığınağı karısının şefkati olan o adam...
"Bırak yıkılsın o kale Boran’ım." dedi, sesi şifalı bir rüzgar gibi esti içimdeki yangına. "Bırak o enkazın altında kalsın o ağır sıfatlar. Sen sadece benim Boran’ımsın. Canımın içisin, can yoldaşımsın, hayat arkadaşımsın."
İnci’nin ağzından dökülen her bir sıfat, ruhumdaki o paslanmış zincirleri birer birer kırdı. "Boran'ım" dediğinde, kendimi ilk kez bir yere ait hissettim; bir mülke, bir mirasa değil, sadece bir kalbe. Onun omzunda, yıllardır dik tutmaya çalıştığım başım ilk kez ağırlaştı. Omuzlarım çöktü ama bu bir yenilgi değildi; bu, on yıldır üzerinde taşıdığım o ağır Demirhanlı zırhını toprağa bırakmanın hafifliğiydi.
Sırtımda hissettiğim elleri, bana bir zamanlar kaybettiğim o huzuru fısıldıyordu. Parmakları, yıllardır kaskatı tuttuğum ensemdeki saçlarımın arasına süzüldüğünde, sanki dünyadaki tüm sesler bir anda sustu. Rüzgârın kamçılayan sesi, kulaklarımda yankılanan o nankör cümleler... Hepsi o şefkatli dokunuşla beraber silinip gitti.
Avuçları ensemi kavradı, parmak uçları saç diplerimde usulca dolaşırken içimdeki o son direnç kırıntısı da un ufak oldu. Başımı biraz daha omzuna gömdüm. Dudaklarını saçlarımın arasına bastırdığını hissettim; sıcak, derin ve her şeyi iyileştiren bir öpücüktü bu. Bir kadının değil, bir yurdun evladını kucaklaması gibiydi.
"Buradayım…" dedi yine, sesi saçlarımın arasından kalbime sızdı. "Hep buradayım."
O öptükçe, başımdaki o sönmek bilmeyen basınç dağıldı. On yıldır kimsenin dokunmaya cesaret edemediği, herkesin korktuğu ya da bir şeyler beklediği o adamın saçlarını okşuyordu. Meğer ben sadece sevilmeyi özlemişim. Bir çıkar gözetmeden, sadece ben olduğum için, bu kadar hesapsızca sevilmeyi...
Ellerini saçlarımda hissetmek, annesini kaybetmiş bir çocuğun yıllar sonra bulduğu o güvenli limana demir atması gibiydi. Gözlerimi kapattım ve sadece onun kokusunu içime çektim. Saçlarımı öpüşü, ruhumdaki o kirli ihanet lekelerini temizleyen en kutsal su gibiydi.
“Bir aile canlarından olan insanı sadece idare eden olarak mı görür?” diye fısıldadığımda sesimdeki kırgınlık ilk kez bu kadar çıplaktı. "Şirketi yöneten, krizleri göğüsleyen, parayı getiren, herkesin güvenliğini sağlayan o sarsılmaz mekanizma… sanki ben robottum da kalbim bile yoktu.”
Bu cümleler, onca yıldır göğüs kafesimin ardında biriktirdiğim o zehirli iltihabın akışıydı. Bu dünyada bu kadar savunmasız, bu kadar "çıplak" kalabileceğim başka hiçbir yer yoktu. Ona söyleyebiliyordum; çünkü İnci benim için sadece bir eş değil, ruhumun en karanlık dehlizlerini bilen tek sırdaşımdı. Başkalarına karşı ördüğüm o aşılmaz duvarlar, onun bir tek bakışıyla un ufak oluyordu.
İnci’ye kendimi açmak, yıllardır sırtımda taşıdığım o ağır zırhı çıkarıp yaranın üzerine merhem sürülmesine izin vermek gibiydi. O, benim sustuklarımı duyan, anlatamadıklarımı kalbinde hisseden tek insandı.
"Sen bir robot değilsin." dedi, parmakları saçlarımın arasında, o iyileştirici dokunuşuna devam ederken. "Sen onlardan daha çok insansın. Kalbi olmayan bir adam, başkaları için kendi gençliğini böyle yakamazdı."
Ona daha sıkı tutundum. Sırdaşım, yoldaşım, tek gerçeğim... Başkaları beni "Demirhanlıların Reisi" olarak görürken, o sadece Boran'ı görüyordu; yorgun, kırılmış ama hala sevmeyi bilen o adamı. Onun yanında, o sarsılmaz mekanizma duruyordu. Mekanizmanın içindeki o küçük, yaralı çocuk nefes almaya başlıyordu.
Geri çekilip gözlerinin içine baktım; orada gördüğüm şefkat, hayatım boyunca aldığım tüm yaralara merhem olacak kadar derindi.
"Bir tek sen sordun." dedim, ellerini sıkıca kavrayarak. "Bir tek sen o liderlik zırhının ardındaki yorgunluğu gördün. Eğer bugün o konaktan başım dik, ruhum özgür çıkabildiysem; bu senin bana verdiğin o sessiz ama sarsılmaz güç sayesindeydi. Sen benim sadece karım değil, benim bu hayattaki tek sığınağımsın."
Elini yüzüme getirip sakallarımı okşarken parmak uçlarının tenimde bıraktığı o ince sızı aslında ruhumdaki gedikleri kapatıyordu. Gözlerimi kapattım; o an dünya dursa, zaman bu balkonda asılı kalsa ve ben sadece onun dokunuşundaki o eşsiz huzurla yaşasam yetecekti bana.
“O sığınak her zaman burada, tam göğsümün altında senin için açık canımın içi.” İnci’nin bu cümlesi, ruhumda yıllardır süren o büyük savaşın ateşkes ilanı gibiydi. Tam göğsümün altı… Orası benim vatanımdı. Demirhanlıların kanlı topraklarından, o ağır altın varaklı salonlarından çok daha kıymetli, çok daha gerçek…
Gözlerimi açıp o yeşil derinliğe tekrar baktığımda, artık içimde ne babaannemin haksız hükmünden bir iz kalmıştı ne de Derin’in nankörlüğünden. Hepsi otoyolun karanlığında, o gri bariyerlerin ardında kalmıştı. İnci’nin elini yüzümden çekmesine izin vermeden avcumun içine aldım ve avuç içini, sanki kutsal bir emaneti öper gibi uzunca öptüm.
"Söz veriyorum." dedim, sesimdeki o yaralı tını ilk kez bu kadar huzurluydu. "Bundan sonra omuzlarımdaki tek yük, senin saçlarının kokusu olacak. Kimse için yanmayacağım artık. Sadece senin için, bizim için yaşayacağım."
İnci’nin yüzünde o eşsiz, her şeyi iyileştiren tebessüm belirdi. O an anladım ki; bir adamın en büyük gücü yönettiği şirketler ya da korku saldığı düşmanları değil, arkasında dağ gibi duran, ona sadece "kendisi" olduğu için sarılan o kadının varlığıymış. Ben, Boran Demirhanlı, ilk kez bir savaşı kazanarak değil, bir savaştan vazgeçerek galip gelmiştim.
Gözlerinin içine bakıp onun yeşillerinde dinlenirken bir süre sessiz kaldım. O da benimle sustu. Biz zaten susarak anlaşırdık, susarak konuşurduk. Gözlerimiz anlatırdı bizim, kalbimiz anlardı.
Sonra düşünüp aldığım kararı bildirmek istedim ona. “Pazarı beklemeyelim, yarın gidelim Londra’ya.” Dedim kararlı bir biçimde. Sesimdeki o eski, emreden tondan eser yoktu; bu bir kararın değil, bir kurtuluşun ilanıydı.
İnci’nin gözlerinde bir anlık bir şaşkınlık belirdi, sonra o şaşkınlık yerini derin bir kabullenişe bıraktı. Benimle dünyanın öbür ucuna gelmeye hazır olduğunu o tek bir bakışıyla fısıldadı bana. “Emin misin?” dedi sorgular bir içimde. “Sonuçta ortalık karışık. Belki yani…”
"Eminim." dedim, sesimde en ufak bir tereddüt kırıntısına yer bırakmayarak. "Ortalık hep karışık olacak." diye devam ettim, başımı hafifçe sallayarak. "Eğer her şeyin durulmasını beklersek, o enkazın altında yaşlanıp gideceğiz. O yüzden gideceğiz.”
“Olur, gidelim.” Dedi gülümseyerek. Gülümsemesi, bu karanlık gecenin içinde gördüğüm tek gerçek ışıktı. "Gidelim." diye tekrarladım, sesimdeki huzur beni bile şaşırttı.
“O zaman biraz dinlenmelisin, dinlen ki yarının keyfini çıkaralım.” Haklıydı. Zihnim bir savaş meydanı gibi darmadağın olsa da bedenim, omuzlarımdaki yükün aniden boşalmasıyla birlikte kurşun gibi ağırlaşmıştı.
"Tamam." dedim, sesimdeki yorgunluğu artık gizlemeyerek. "Dinlenelim."
İnci elimi hiç bırakmadan beni odaya doğru çekti. Adımlarım ona, onun sükunetine ve bana sunduğu o güvenli limana doğru çekiliyordu.
İçeri girdiğimizde, odadaki loş ışık bile konağın o sahte ihtişamından ne kadar uzak, ne kadar "bizim" olduğumuzu fısıldıyordu. Boran Demirhanlı olarak değil, sadece ruhu yorgun bir adam olarak bıraktım kendimi yatağın kenarına.
İnci, yatağa yerleşip beni yanına çağırdı. Hiç sorgulamadan, bir çocuğun sığınağına koşması gibi başımı onun göğsüne yasladım. O an, omuzlarımdaki o görünmez rütbelerin, o ağır soyadının ve konağın soğuk duvarlarının üzerimden birer birer döküldüğünü hissettim.
Eli saçlarımın arasına süzüldü. Parmak uçlarıyla kafa derimi okşuyor, zihnimdeki o gürültülü düşünceleri tek tek ayıklıyordu sanki. Kalbinin ritmi tam kulağımın altındaydı; hayatım boyunca duyduğum en gerçek, en yalansız sesti bu. Ne limanlardaki silah sesleri, ne babaannemin o yıkıcı cümlesi, ne de masalardaki kirli pazarlıklar... Hepsi bu kalp atışının karşısında hükümsüz kaldı.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Burnumu onun tenine yaklaştırıp o tanıdık kokuyu içime çektim. İlk kez, kendimi korumak zorunda hissetmiyordum. İlk kez, birinin beni kurtarmasına izin veriyordum. İnci’nin göğsü, her nefes alışında hafifçe inip kalkarken ben de o ritme bıraktım kendimi.
Parmakları şakaklarımda gezinirken ilk kez yarın için plan yapmadığımı fark ettim. Yarını o kuracaktı, ben sadece onun adımlarına eşlik edecektim. İlk kez, yarının belirsizliği beni korkutmak yerine, keşfedilmeyi bekleyen bir özgürlük gibi heyecanlandırıyordu…
*****
İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,
Sabah güneş odanın içine doğduğunda gözlerimi aralamıştım. Gözlerim açılır açılmaz bakışlarım Boran’ı bulmuştu. Tek elini yastığın altına sokmuş yüzü bana dönük bir halde uyuyordu. Gece uyuyamamıştı çok fazla. Biliyordum. O yüzden yatakta fazla kıpırdamadan kalkıp odanın perdesini çektim güneşin girmesini engellemek için.
Banyoda işlerimi hallettikten sonra mutfağa inerek çay demledim. Kendim için bir tost hazırlayıp onu yedikten sonra Boran’ın tostunu hazırlayarak tost makinesinin içine koydum. Uyandığında pişirip sıcak sıcak yerdi.
Fazla oyalanmadan bu evde benim için hazırlanan odaya geçtim. Her şey gerçeğe döndükten sonra Boran’ın odası bizim yatak odamız olmuştu. Bende bu odayı giyinme odası olarak dizayn etmiştim. Gardırobun içinden bavulumu çıkartarak yere koyduktan sonra dolaba ilerledim. Temmuz ayında olmamıza rağmen Londra serin oluyordu, zaman zaman hatta çoğunlukla yağmur yağabiliyordu. O yüzden ona uygun kıyafetler alacaktım.
Bavulu hazırlarken aklım hala daha Boran’daydı. Nasıl bu kadar acımasız olabilmişlerdi?
Boran, o evin direğiydi. O konağa girdiğim ilk an anlamıştım ben bunu. Abileri olsa bile kardeşlerine babaları gibi fedakârlık yapmış bir adamdı. Zümra hanımın sağ koluydu. Şirketin can damarıydı. Onlar sıcak yataklarında huzurla uyusunlar diye Boran kendinden ödün vermişti.
Onca zaman onları memnun etmek için hayatından vazgeçmişken belki de ilk defa kendi için bir şey yapıp benimle evlenmesini sırf aceleye getirdi diye duymaması gereken lafları duymuştu. İçindeki merhameti gösterip kendinden küçük kişilere kol kanat germesi bile yüzüne vurulmuştu. Bir insanın yaptığı iyiliği bile yüzüne vuracak kadar mı kinlenmişti Zümra Hanım?
İçim ezildi. Boran’ın o dik duruşunun altında aslında ne kadar parçalanmış bir adam olduğunu sadece ben biliyordum. Herkes ondan güç bekliyordu, herkes ondan çözüm bekliyordu; ama kimse "Boran, sen iyi misin?" demiyordu.
Bavulun içine yerleştirdiğim hırkalardan birini avcumda sıkarken gözlerimin dolmasına engel olamadım. Çok öfkeliydim. Boran’ı sadece bir kalkan, bir banka hesabı ya da bir sorun çözücü olarak görmelerine katlanamıyordum. Onlar için harcanan onca yılın, feda edilen o gençliğin karşılığı bu buz gibi nankörlük mü olmalıydı?
Zümra Hanım’ın cümleleri zihnimde yankılandıkça, bavula koyduğum kıyafetleri daha sert düzeltmeye başladım. Boran’ın omuzlarındaki yükü bir gün olsun hafifletmeye çalışmayanlar, o yükün altında ezilirken ona bir el uzatmayanlar, şimdi kalkmış onu yargılıyorlardı.
"Kimse sormadı." diye fısıldadım kendi kendime. "Kimse onun kalbinin ne ara bu kadar yorulduğunu merak etmedi."
Düşündükçe içimdeki sinir harbi büyüyordu. Derin’in bencilce "aşk" savunması, Mert’in arkasına saklandığı o korkak sessizlik... Hepsi Boran’ın o koca yüreğinden beslenmiş, ama iş ona bir nebze huzur vermeye gelince hepsi sırtını dönmüştü.
Kendi bavulumu hazırladıktan sonra çekmecedeki pasaportumuzu, evlilik cüzdanımızı da alarak odadan çıktım. Yatak odamıza sessizce girerek kol çantamın içine onları yerleştirdikten sonra bakışlarımı Boran’a çevirdim tekrar. Uyuyordu.
Yavaşça yatağın ucuna oturdum, nefesimi bile tutarak onu izledim. Uykusunda bile kaşları hafifçe çatıktı; sanki zihni, o zehirli kelimelerle hala bir meydan savaşındaydı. Onu uyandırmadan bu bavulu hazırlamalıydım.
Ayak uçlarıma basarak yürüdüm, gardırobun kapaklarını milim milim açtım. Çıkan o hafif ahşap gıcırtısı yüreğimi ağzıma getirdi ama Boran sadece hafifçe kıpırdanıp elini boşlukta yanına, benim yattığım yere uzattı. Boşluğu hissedince yüzünü yastığa biraz daha gömdü. O an içim bir kez daha cız etti; o sarsılmaz adamın tek sığınağı, yatağın bir köşesindeki sıcaklığımdı.
Dolabından en sevdiği, ona huzur veren o yumuşak tişörtlerini, her ihtimale karşı birkaç kazak, birkaç gömleğini ve Londra’nın yağmurlarına dayanacak o koyu renkli paltosunu ve yağmurluğunu seçtim. Her bir parçayı katlarken sanki bir yarayı sarıyordum. Onun eşyalarını bavula yerleştirmek, sadece kıyafet taşımak değildi benim için; bu şehirden, o insanların nankörlüğünden onu biraz olsun söküp almaktı.
Siyah ve benim aldığım lacivert takım elbisesini çıkartarak gardırobun üzerine astım. Nikaha giderken hangisini giymek isterdi bilemiyordum. Buna o karar verirdi.
Çekmecesini araladığımda gözüme gümüş kol düğmeleri çarptı. Benim aldığım kol düğmelerini çıkartarak bavula koydum, saat çekmecesinden de severek taktığı birkaç saati çıkartıp kutusuyla birlikte bavula yerleştirdim. Parfümünü de ekleyerek bavulun fermuarını en yavaş şekilde, parmak uçlarımla çektim. O küçük metalik ses odanın sessizliğinde yankılanırken kalbim küt küt atıyordu. İşlem tamamdı. İki valiz, iki pasaport ve biriken onca keder...
Doğrulup ona baktım. Güneş perdenin kenarından sızıp yüzüne vurmaya başlamıştı. Yine de uyandırmadan odadan çıktım. Koridorun sessizliği, az önce içeride bıraktığım o huzurlu ama kırılgan atmosferi koruyordu sanki. Merdivenlerden inerken kalbimde tuhaf bir heyecan vardı.
Dışarıda, bahçede kuşların sesi geliyordu. İstanbul bugün çok güzel bir güne uyanmıştı ama bizim güneşimiz başka bir coğrafyada, başka bir gökyüzü altında parlayacaktı. Kendi kendime, "Her şey çok güzel olacak." diye fısıldadım.
Yukarıdan gelen hafif bir tıkırtı, Boran'ın uyandığını müjdeledi. Onun uyanınca ilk yaptığı şeyi biliyordum; elini yatağın diğer tarafına atıp beni arayacaktı. Boşluğu bulunca kaşlarının çatılışını, sonra mutfaktan gelen o ev kokusunu alınca yüzüne yerleşecek o buruk gülümsemeyi hayal ettim.
Birkaç dakika sonra, merdivenlerdeki o ağır ama tok adımları duydum. Boran mutfak kapısında belirdiğinde, gözlerinde hala dün gecenin yorgunluğu vardı ama bakışları beni bulunca o sert ifadesi bir anlığına gevşedi. Üzerinde darmadağın olmuş bir tişört, uykudan karışmış saçlar… bu haliyle bile karizmatikti.
Oturduğum yerden kalkarak ona doğru adımladım. “Günaydın aşkım.” Kollarımı beline sararken o da kollarını ağır ağır belime doladı. Vücudunun o sarsılmaz sıcaklığına sığındığımda dün gecenin o buz kesmiş havası mutfağın sıcaklığıyla dağılıp gitti.
"Günaydın." dedi, sesi uykudan yeni uyandığı için iyice kalınlaşmış ve pürüzleşmişti. Eğilip alnımı uzunca öptü, sonra geri çekilip gözlerimin içine baktı. "Ne zaman kalktın sen? Hiç hissetmedim."
"Biraz oldu." dedim, ellerimi göğsüne koyup omuzlarını hafifçe okşayarak. "Seni o kadar huzurlu uyurken görmek istedim ki, bölmeye kıyamadım. Gece çok yoruldun..." Yüzünde gölgeli bir ifade geçer gibi oldu; dün geceki o balkon konuşması, Zümra Hanım'ın sözleri ve sırtındaki o ağır yük bir anlığına zihnine uğradı ama hemen başını sallayarak o düşünceleri kovdu.
“Hadi gel, kahvaltı hazır.” Diyerek elinden tuttum ve onu mutfak masasına doğru çektim. Boran beni takip ederek mutfak masasına geçip oturduğunda hızla tost makinesindeki tostu çıkararak önündeki tabağa bıraktım. Ardından ikimiz içinde birer çay koyarak masaya yerleştirdim. O kahvaltısını yaparken bende çayımı içerdim.
Boran, önüne koyduğum tostu sanki hayatında ilk kez bu kadar iştah açıcı bir şey görüyormuş gibi süzdü. Sessizdik ama bu sessizlik dün geceki gibi boğucu değildi; daha çok fırtınadan sonraki o dingin sabaha benziyordu.
“Odada bavul gördüm, hazırlamışsın.” Dedi küçük bir tebessümle. Başımı salladım. “Hazırladım ikimiz içinde. Ama takım elbisen duruyor, hangisini giyeceğini bilemedim nikahta. Belki ikisini de götürmek istersin.”
“Hangi renk elbise giyiyorsun?” dedi tostundan bir ısırık alarak. İstemsizce gülümserken "Lacivert." diye fısıldadım, sesimdeki heyecanı gizleyemeyerek. Boran’ın omuzlarının bu cevapla birlikte biraz daha dikleştiğini, bakışlarındaki o yorgun bulutların arasından bir güneş sızdığını gördüm. "O zaman lacivert takımımı koyarız." dediğinde, bu sadece bir kıyafet seçimi değildi; benimle bir örnek olma, yanımda durma ve o masada bizi ayırmaya çalışan her şeye inat "biz" olma kararıydı.
“Tamam o zaman.” Dedim ellerimi birbirine vurarak. Boran bu heyecanım karşısında güldü. “Şu heyecanını gördükçe neden Londra’ya gitmeyi daha önce düşünmedim diyorum.”
“Geç olsun, güç olmasın sevgilim.” dedim gülümseyerek. Heyecanlıydım çünkü orası benim için sadece bir şehir değil, bir kurtuluş alanıydı. Kendi ayaklarımın üzerinde durduğum, o devasa Aral gölgesinin altında ezilmeden "İnci" olabildiğim, kendimce bir şeyler başardığım yerdi. Şimdi oraya Boran’la dönmek, ona benim dünyamı, o özgür nefesi göstermek istiyordum.
Boran, bu heyecanımı hayranlıkla izledi. "Doğru söylüyorsun. Geç oldu ama tam vaktinde gidiyoruz."
Sessizlik içerisinde tostunu yerken Boran’ın telefonunun zil sesi mutfakta yankılandı. Benim de bakışlarım istemsizce ekrana kayarken Cihan’ın aradığını gördüm. Boran’da ekrana bakarken iç geçirdi bir süre açıp açmamak arasında kararsız kalsa da uzanarak telefonu aldı. Zümra Hanım veya Derin arasa açmazdı ama Cihan’ı açardı.
“Efendim?” diyerek telefonu cevapladığında sesindeki o sabahki huzur yerini anında savunmacı bir ciddiyete bıraktmıştı.
Cihan’ın sesi telefonun ucundan boğuk bir şekilde geliyordu ama heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Boran sadece dinliyor, kaşları her saniye biraz daha çatılıyordu. Bakışları benden kaçıp mutfak tezgahındaki boş bir noktaya mühürlendi. Elimdeki çay bardağını masaya bırakıp pür dikkat ona odaklandım.
“Cihan, kapat bu konuyu.” dedi Boran, sesi uyarır gibi sertleşti. “Ben dün söyleyeceğimi söyledim. Kimin ne dediği, neyi savunduğu artık beni ilgilendirmiyor.”
Karşı taraftan gelen ısrarlı cümleler üzerine Boran derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. “Senin düşünceni biliyorum ama bizimle aynı fikirde değiller, Zümra Hanım ne isterse o olabilir. Bundan sonra benim dediklerimin bir önemi yok.”
Cihan’ın ısrarla bir şeyler anlatmaya çalıştığını, dil döktüğünü duyabiliyordum. Ama Boran, ilk kez bir başkasının değil, kendi kalbinin sesini dinliyordu. “Kendi kararlarının sorumluluğunu alsınlar, benim yapacağım bir şey yok bu saatten sonra.”
“Sana da benden tavsiye.” diye devam etti Boran, sesi bu kez bir abinin şefkatiyle yumuşamıştı. “Ailenden başka kimseye bir şeyler anlatmak için uğraşma. Defne ve Ata daha önemli olsun senin için. Onların sana, senin de onlara ihtiyacın var. Gerisi sadece gürültü Cihan.”
Cihan karşıdan bir şeyler söylerken dinledi Boran. Ardından tekrar konuştu. “Biz Londra’ya gidiyoruz, bir süre yokuz. Haberin olsun. Sağ ol, İnci’nin de selamı var. Görüşürüz.”
Boran telefonu kapattıktan sonra bana doğru baktı. “Defne’nin selamı varmış, çok merak etmiş bizi.” Dediğinde onayladım samimiyetle. “Aleyküm selam.”
Boran son lokmayı ağzına atarken oturduğu yerden ayağa kalktı. “Ben bir duş alayım, sonra çıkalım.” Dediğinde onayladım. “Tamamdır.”
O banyoya geçerken ben de son bir kez evi kontrol ettim. Ocağı kapattım, pencereleri kilitledim. Yukarı çıktığımda Boran'ın banyodan gelen su sesi, evin içindeki o son hüzünlü sessizliği de dağıtıyordu. Lacivert takımı siyah kılıfa koyarak kendiminkini de alıp odadan çıktım ve kapıya doğru ilerledim.
Dışarı çıktığımda Fatih karşıladı beni. “Günaydın yenge.”
“Günaydın Fatih, şunları bagaja koyar mısın?” Fatih hızlıca elimdeki elbise kılıflarını aldı. Bende o sırada tekrar eve girip hazırladığım bavulları merdivenlerden indirmeye koyuldum. O sırada Fatih’in kapının önünden sesini duydum. “Bavulları almak için eve girebilir miyim?”
“Girebilirsin Fatih.” diye seslendim, merdivenlerin yarısına kadar indirdiğim bavulun başında durup soluklanırken.
Fatih hızlı adımlarla içeri girdi ve elimdeki bavulu büyük bir nezaketle alıp diğerinin yanına geçti. "Sen yorulma yenge, ben hallederim." Dedi ve hızlı adımlarla bavulları dışarı çıkardı.
O sırada yukarıdan su sesi kesildi. Adımlarımı odaya doğru tekrar attım. Boran banyodan çıktığında, saçlarından süzülen su damlalarıyla çok daha diri görünüyordu. Gözlerindeki o kanlanmış yorgunluk gitmiş, yerini keskin bir kararlılığa bırakmıştı. Hazırladığım kıyafetleri giyerken aynadaki aksine baktı. Dün gece omuzları çöken adam, şimdi kendi küllerinden doğan bir anka kuşu gibiydi.
"Hazırım." dedi saatini bileğine takarken.
"Takımları kılıfa koydum, Fatih bagaja yerleştirdi bile." dedim ona doğru yürüyerek. Elimi göğsüne koyup tişörtün yakasını hafifçe düzelttim. "Bavullar da hazır. Her şey kapının önünde bizi bekliyor."
Boran ellerini ellerimin üzerine koyup parmaklarımı hafifçe sıktı. "O zaman gidebiliriz artık. Ama ondan önce…” deyip duraksadığında anlamaz gözlerle baktım ona. Boran elini yanağıma yaslarken fısıldadı. “Günaydın öpücüğümü almadım bu sabah.”
Gülümsemem, içimdeki tüm o gerginliği bir anda dağıtıverdi. Dün gecenin o karanlık, ağır havasından sonra Boran’ın bu küçük, muzip ama sevgi dolu sitemi ruhuma ilaç gibi gelmişti. "Demek günaydın öpücüğü... verelim hemen." diye mırıldandım, bakışlarımı onun koyulaşmış gözlerine mühürleyerek.
Parmak uçlarımda hafifçe yükseldim. Kollarım omuzlarına dolanırken elleri belimi her zamanki o sahiplenici tavrıyla kavradı. Dudaklarımız buluştuğunda, zaman sanki o odanın içinde durdu. Bu sadece bir günaydın öpücüğü değildi; "seninleyim", "buradayım" ve "her şeye rağmen yanındayım" demenin en dilsiz, en dokunaklı yoluydu. Tenindeki o taze sabun kokusu ve dudaklarındaki o sıcak kararlılık, bana dünyanın en huzurlu yerinde olduğumu bir kez daha fısıldadı.
Boran geri çekildiğinde, alnını alnıma yasladı. Gözleri kapalıydı, derin bir nefes aldı; sanki benden aldığı bu güçle bir ömür yol yürüyebilirmiş gibi. "Şimdi gerçekten gidebiliriz."
Geri çekilip elini tuttum. Parmaklarımızı birbirine kenetlediğimizde, o sarsılmaz Demirhanlı duruşuna o tanıdık, güven veren sertlik geri dönmüştü ama bu kez gözlerinde bir ışık vardı. Birlikte odadan çıktık, merdivenleri indik ve bizi bekleyen yeni hayata doğru ilk adımımızı attık.
Dışarıda Fatih, arabanın kapısını açmış bizi bekliyordu. Boran, evin kapısını son kez kilitlediğinde anahtarın o tiz sesi, geçmişin üzerine çekilen son sürgü gibi yankılandı bahçede. Arabaya bindiğimizde, İstanbul’un sabah güneşi ön camdan içeri doluyordu.
Boran şoför koltuğundaki Fatih’e "Gidebiliriz" dedi, sesi huzurlu bir nehir gibi akıyordu. Fatih arabayı bahçeden çıkarırken konuştu. “Sen, Tuncay ve İnci’nin korumaları bizimle gelecek. Birkaç kişi daha ayarla. Kalanları burada kalsın.”
Fatih başını hafifçe sallayarak dikiz aynasından Boran’a baktı. "Anlaşıldı Abi. Her şey talimat verdiğiniz gibi hazırlanıyor. Ekip uçağa binmeden havalimanında bizi karşılayacak." dedi.
Elimi Boran’ın dizinin üzerine koydum. O korumacı içgüdüsünün, sevdiklerini çemberin içine alma isteğinin hiç bitmeyeceğini biliyordum. Bu onun doğasında vardı.
"Hala her şeyi kontrol etmeye çalışıyorsun." dedim fısıltıyla, yüzümde belli belirsiz bir tebessümle. Boran bakışlarını yoldan çekip bana çevirdi. Elimi kavrayıp avucumun içini dudaklarına götürdü. "Londra’da sadece huzur istiyorum. Kimsenin huzurumuzun gölgesine bile basmasına izin vermeyeceğim." dedi.
Araba sahil yoluna çıktığında, İstanbul Boğazı’nın o masmavi suları sabah güneşiyle parlıyordu. Yalılar, tekneler ve her gün binlerce insanın koşturduğu o sokaklar birer birer gerimizde kalıyordu. Boran telefonunu cebinden çıkardı, son bir kez ekrana baktı; muhtemelen cevapsız aramalar ve mesajlar birikmişti.
Onları es geçerek Korkut’un numarasını tuşlayıp aradı. Telefon birkaç çalışta açılırken Boran konuştu. "Günaydın kardeşim." dedi Boran, sesi bir dostun güven veren tınısıyla ama bir liderin netliğiyle yankılandı arabanın içinde. "Biz Londra’ya gidiyoruz. Uçağa geçiyoruz şimdi."
Telefonun diğer ucundan Korkut’un şaşkın sesi arabanın içine kadar taştı: "Ne demek Londra? Lan Boran, sabahın köründe hangi ara valiz topladın? Şirketteki dosyalar boyumu geçti, sen 'fish and chips' yemeye mi gidiyorsun?"
Boran hafifçe güldü; bu, sabahtan beri attığı en içten kahkahaydı. "Şirket sana ve Giray’a emanet. Acil imzaları e-imza üzerinden hallederiz, bilgisayarım yanımda. Zaten artık teknoloji gelişti kardeşim, benim o koca masada oturup kaş çatmam şart değil."
Korkut’un pes etmeyen sesi gelmeye devam ediyordu: "E-imza mı? Yahu senin imzan bile bakınca insanı korkutuyor, ekrandan o etkiyi verir mi sanıyorsun? Hem Zümra Hanım sorarsa ne diyeceğim?”
Boran, muzip bir ifadeyle bana göz kırptı. "Zümra Hanım sorarsa 'Boran emekli ikramiyesini almadan kaçtı' dersin.” Deyip güldü. Sonra ekledi. “Şaka bir yana Korkut, babaannemin veya başkasının düzeni bozmasına izin verme. Giray’a da söyle, benim odadaki kahve makinesine dokunmasın, dönünce hesabını sorarım."
Korkut’un "Tamam, kahve makinen ve şirketin onurumdur. Ama dönerken bana o meşhur saatlerden getirmezsen e-imzalarını 'error' verdiririm, haberin olsun!" demesiyle Boran iyice keyiflendi.
"Kapat hadi kapat, rüşvetçi seni. Yolu yarıladık zaten." dedi ve telefonu kapattı.
Cebine koyarken bana döndü, yüzündeki o gerginlikten eser kalmamıştı. “Giray ile takıla takıla ona benzedi.” dedi Boran gülerek başını iki yana sallarken. “Adamın genetiğiyle oynadı resmen. Eskiden Korkut’a 'günaydın' desen raporla cevap verirdi, şimdi e-imza üzerinden pazarlık yapıyor.”
“Bence bu iyi bir şey.” dedim Boran’ın koluna girip başımı omzuna yaslayarak. “En azından orada, o kaosun içinde hala gülebilen birileri olduğunu bilmek seni rahatlatır.”
“Öyle.” dedi Boran, bakışları yumuşayarak. “Gözüm arkada kalmıyor en azından.”
Araba havalimanı yolunda hızla süzülürken başımı omzuna biraz daha yasladım. Dışarıda akıp giden İstanbul, sanki artık başka bir hayatın dekoru gibiydi. İçimden bir ses, asıl yolculuğun şimdi başladığını fısıldıyordu.
Özgür olduğum o şehre bu kez sevdiğim adamla, hayatımın aşkıyla gidiyordum. Orada sadece benim Boran’ım olacaktı; telefonunu kapatabilen, yağmurda yürüyen ve sadece sevdiği kadınla olan o adam...
Havaalanının kapısına vardığımızda Fatih bagajları indirirken Boran son bir kez gökyüzüne baktı. Ama bu kez yüzünde bir kaygı değil, derin bir kabulleniş vardı. Elimi tutup beni kendine çektiğinde, avucunun içindeki sıcaklık artık bir prangayı değil, yeni bir hayatın mührünü taşıyordu.
“Gidiyoruz.” dedi fısıltıyla, sesi bir yemin gibi döküldü dudaklarından.
“Gidiyoruz sevgilim.” dedim gülümseyerek.
Uçağın tekerlekleri pistten kesildiği an, sadece bedenen değil, ruhen de yükseldiğimizi hissettim. Aşağıda kalan sadece binalar değil, bizi tüketen koca bir şehirdi. Şimdi bulutların üzerinde, sadece bize ait bir sessizliğe ve o gri gökyüzünün altındaki özgürlüğümüze doğru kanat açıyorduk…
Bölüm Sonu
‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?
‣‣‣ İnci’nin tepkisi hakkında ne düşünüyorsunuz, haklı mıydı? Neyseki konuşup hallettiler hemen.
‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri nasıldı?
‣‣‣ Zümra Hanım ile Boran’ın konuşması hakkında ne düşünüyorsunuz? Ayıp etti sanki biraz…
‣‣‣ İnci ve Boran Londra’ya gidiyorlar, en azından biraz kafa dağıtacaklar… Nasıl geçecek sizce?
Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 58.11k Okunma |
6.8k Oy |
0 Takip |
57 Bölümlü Kitap |