60. Bölüm

Adavet| 56

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar dilerim...

 

🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın...

 

56. Bölüm

2 Hafta sonra…

Londra tatilinin üzerinden yaklaşık olarak iki hafta geçmişti. Bir haftadan daha uzun bir süre Londra’da kalıp geri dönmüştük. O kadar güzel günler geçirmiştim ki yaşadıklarımızı bir bir unutmuştum. Selçuk beyin o söylediği stres hayatımdan uzaklaşıp gitmişti. Sadece sevdiğim adam ve ben vardık…

Kendi kendime gülümsedim. On günlük o rüya gibi tatil, sadece ruhumu değil sanki hücrelerimi bile yenilemişti. Artık ne Lucas’ın o yenilmiş bakışları, ne Zümra Hanım, Derin, Mert ne babamın yarattığı o derin yaralar, ne de geçmişin o küflü anıları zihnimi meşgul ediyordu. Arkadaşlarımla doyasıya vakit geçirmiştim, sevdiğim adamla el ele yıllarımın geçtiği o sokaklarda yürümüştüm, kimsenin bizi tanımasından korkmadan özgürce dolaşmıştık.

Londra’nın o puslu havası bile Boran’ın yanımda olduğu her an, sanki bir film sahnesinin büyüleyici dekoru gibi gelmişti gözüme. En çok da o özgürlük hissi kalmıştı bende. Kimsenin "Aral’ların kızı" ya da "başarılı psikolog İnci Demirhanlı" diye fısıldaşmadığı, sadece sokak lezzetlerini denerken gülen, yağmurdan kaçarken bir kafeye sığınan, birbirine aşık iki insan olduğumuz o anlar... anlatılmaz yaşanırdı.

Tabii ki İstanbul’a döndüğümüz an gerçekler yine karşımıza çıkmaya başlamıştı. Burada halledilmesi gereken evraklar, danışanlar dahası aile meseleleri vardı ve illaki karşımıza çıkıyordu. Gelir gelmez Zümra Hanım aramıştı mesela ama Boran açmamıştı telefonu. Onlardan bir tek Cihan ile konuşuyordu.

Kırgındı ve haksız değildi bence. Çok haklıydı. Zümra Hanım’ın onu öyle acımasızca vurması çok kırıcıydı. Zümra Hanım, o ailede kendimi en yakın hissettiğim kişiydi belki ama şu an öyle hissedemiyordum ne yazık ki.

Düşüncelerimden sıyrılarak önümdeki dosyalara odaklandım. İncelenmesi gereken dosyalar vardı. Abim sağ olsun hoş geldin deyip evrakları bana postalamıştı.

Demirhanlı Holding ile ortak yapılacak projenin evraklarını incelerken gülümsedim. İş kadını olmanın en sevdiğim yanı sanırım sevdiğim adamla ortak iş yapmaktı. Ev dışında onunla vakit geçirebilmek, görüşebilmek paha biçilmezdi. Evraktaki maddeleri okuyarak kendimce yorumlarken not almayı ihmal etmedim. Elbette ki Boran ne yaptıysa doğruydu ve bu yüzden öğrenmem açısından iyi bir evraktı.

Kolumdaki saate bakarak iç geçirdim. Mesai bitimine daha vardı. İş çıkışı Cihanların restoranına gidecektik, öyle sözleşmiştik. Birbirimizi özlemiştik. Yarın akşamda Giray ve Korkut’u bize davet etmiştik. Fenerbahçe’nin derbisi vardı ve bizde izleyeceklerdi. Bende akşam yemekte ağırlayalım istemiştim. Seve seve kabul etmişlerdi.

Kapı çalındığında düşüncelerimden sıyrılarak komut verdim. “Girin.” Başımı kaldırıp kapıya baktığımda Bilge’nin geldiğini görüp gülümsedim. Bilge’de bana tebessüm ederken konuştu. “İnci Hanım, Zümra Hanım geldiler.”

Duyduğum cümle ile hafifçe kaşlarım çatılsa da oturduğum yerden ayaklandım. “Al içeri canım.” Bilge odadan dışarı çıkarken bende kapıya doğru yaklaştım. Zümra Hanım her zamanki gibi zarafetiyle içeri girdiğinde konuştum. "Zümra Hanım? Hoş geldiniz." dedim, sesimi en nazik tona ayarlayarak.

Ona hitap şeklimle birlikte yüzünde afallar bir ifade oluştuğunda buruk bir şekilde baktı bana. O sırada Bilge konuştu. “Ne ikram edelim size efendim?”

“Bir şey almayayım kızım, sağ ol.” Bilge, Zümra Hanım’dan sonra bana dönerken gülümsedim. “Bende bir şey istemiyorum canım, çıkabilirsin.”

Bilge odadan çıkarken elimle odamdaki kanepeyi işaret ettim. “Buyurun, oturun lütfen.”

Zümra Hanım, teklifimi geri çevirmeyip ağır adımlarla işaret ettiğim kanepeye doğru ilerledi. O her zamanki dik duruşunu bozmadan oturduğunda, odamdaki o modern ve huzurlu hava, onun klasik ve otoriter varlığıyla bir anda ağırlaştı. Elleri çantasının üzerinde kenetlenmişti. Az önceki "Zümra Hanım" hitabımın onda yarattığı o burukluk hala duruyordu.

Gözlerini odada gezdirdi; kitaplığımdaki mesleki kitaplardan, masamdaki Boran’la olan küçük fotoğrafımıza kadar her şeyi dikkatle inceledi. Bakışları fotoğrafta takılı kaldı, Boran ile ikimizin içtenlikle gülümsemesi dikkatini çekmişti belki de.

Bakışları masadaki fotoğrafımızdan ayrılıp tekrar bana döndüğünde, o her zamanki çelik gibi sert ifadesinin biraz olsun kırıldığını, yerine neredeyse hüzünlü bir takdirin yerleştiğini gördüm. Boran’ın o fotoğraftaki gülüşü, muhtemelen onun Demirhanlı malikanesinin o soğuk koridorlarında hiç görmediği, sadece benim yanımdayken açığa çıkan bir Boran’dı.

“Londra seyahatiniz nasıldı? Umarım güzel geçmiştir.” Ilımlı bir tonda söylediği cümleyle başımı salladım. “Çok güzel geçti, özlemişim oraları.” dedim, sesimdeki samimiyetle birlikte masadaki o donmuş havayı biraz olsun dağıtarak.

“Çok sevindim, hava değişimi iyi gelmiştir.” Dedi küçük bir tebessümle. Başımı sallayarak bir şey söylemezken derin bir nefes çekti ciğerlerine. “Demirhanlı Holding’den geliyorum, Boran’ın toplantısı varmış, telefonlarımı da açmıyor.”

Toplantısı yoktu bildiğim kadarıyla. Bilerek öyle söylettirmesi içimi buruklaştırsa da sesimi çıkarmadım. Boran’ı konuşması için zorlamazdım. Zorlayamazdım. Ne kadar kırıldığını ben biliyordum. Ki bir süre kendi haline bırakmak en doğrusuydu, yoksa aralarındaki ilişki daha da çıkmaza girebilirdi.

“Londra’dayken işler birikti tabii, halletmesi zaman alacaktır Zümra Hanım.” dedim, Boran’ın yalanını ustalıkla gizleyerek. Zümra Hanım başını salladı ve buruk bir tebessümle baktı gözlerime. “Zümra Hanım… oysa ne kadar zor kurmuştuk aramızdaki bağı, şimdi kopmuş görüyorum ki.”

Zümra Hanım’ın sesi, odanın içinde hüzünlü bir yankı bıraktı. O mağrur ve dik duruşu, kurduğu bu cümlenin ağırlığıyla bir anlığına sarsılır gibi oldu. Gözlerindeki o yaşlı ama keskin bakışlarda, geçmişte benimle paylaştığı o nadir sıcak anların, o zorlukla ördüğümüz güven köprüsünün özlemini gördüm.

“Bağımız kopmadı, siz hala Boran’ın babaannesisiniz. Ama…” diyecek olduğumda Zümra Hanım sözümü kesti. “Ama o mesafeyi ben koydum aramıza haklısın.” Bakışları yere indi, omuzları ilk kez yaşının ağırlığını taşıyormuş gibi hafifçe çöktü. “Ben yaptım, hiç yapmak istemesem de ben yaptım biliyorum.”

Başını yerden kaldırdığında dolan gözlerini gördüm. Yaşlı bir kadını böyle görmek kalbimi sızlattı fakat ne diyeceğimi bilemedim. Zümra Hanım tekrar konuştu. “Gitmiş evlenmiş, yüz çeviremezdim. Derin aralarında en naifi, en kırılganı, canına kıyacak kadar da yaralı. Evlenerek zaten bizden uzaklaştı, daha da uzaklaşsın istemedim. Boran’ı kırdım.”

"Boran’ı kırdınız." dedim sessizce sesimdeki sitemi gizlemeden onaylamak adına. "Çünkü o, her fırtınada tek başına ayakta kalırdı. Onun gücünü, onu ihmal etmek için bir bahane olarak kullandınız. Boran canına kıyacak kadar kırılgan değildi belki ama canı yanmayacak kadar da taş değildi. Değil."

Boran’ı böyle bir kalıba sokmalarını hazmedemiyordum. O da insandı, kalbi vardı, duyguları vardı.

Zümra Hanım, titreyen eliyle gözünün kenarını sildi. Otoriter maskesi tamamen düşmüş, karşımda sadece torunuyla bağını kaybetmiş, yaşlı ve pişman bir kadın kalmıştı.

"Haklısın... Güçlü olanın canı yanmaz sandık." diye mırıldandı. Başını eğdi tekrar. “Hayatındaki en doğru şeydi seninle evlenmesi, kendi için bir şey yapması. Bunu da yüzüne vurdum, gencecik yaşında bir çocuğa babalık, abilik yapmasını da yüzüne vurdum. Nasıl oldu bilmiyorum ama yaptım. Dilim tutulsaydı da demeseydim keşke.”

Zümra Hanım’ın bu itirafı odadaki havayı bir anda o kadar ağırlaştırdı ki, nefes almakta zorlandım. Boran’ın omuzlarındaki yükü, küçük yaşta üstlendiği o devasa sorumlulukları ve buna rağmen ailesinden takdir yerine sitem görmesini düşündükçe içim paramparça oldu tekrardan. Zümra Hanım, aslında Boran’ın en büyük fedakarlıklarını onun en büyük hatalarıymış gibi yüzüne vurmuştu.

Ayağa kalkıp masamın üzerinden bir peçete alarak ona uzattım. Onu ilk defa bu kadar savunmasız, bu kadar "çıplak" bir pişmanlıkla görüyordum. Otoriter Demirhanlı kadını gitmiş, yerine yaptığı hataların altında ezilen bir kadın gelmişti.

“Konuşmak istiyorum onunla, özür dilemek istiyorum.” Diye yakındı. Konuşmak ve konuşmamak arasında sıkışıp kalmışken konuşmaya karar verdim. “Boran’ı sizde benim kadar tanıyorsunuz, onu siz büyüttünüz Zümra Hanım. Annesi yerine koyduğu birinden duyduklarıyla sarsıldı haklı olarak, kırıldı.”

Zümra Hanım can kulağıyla beni dinlerken devam ettim sözlerime. “Belki söylemek haddim değil ama siz anlattınız, Boran dedesi için hayallerinden vazgeçti diye. Bu adam bu aile için hayallerinden vazgeçmişken, sizler için fedakârlık yapmışken bunları duyması haksızlıktı. Arkasından iş çevrildi, tepki vermesi doğaldı.”

Zümra Hanım başı yerde beni dinlerken ekledim. “Boran’ın, Derin’e neden sinirli olduğunu ikinizde hatta hiç kimse tam olarak anlamaya çalışmıyor ki. Derin’in bahanesi abi sen bizi görüştürmezsindi. Boran ne zaman engelledi onları, önlerine engel koydu? Boran hiçbir şey yapmamışken Derin’den böyle bir muamele görmeyi, hatta sizden de aynı muameleyi görmeyi hak etmedi.”

İçimden geçenleri hatta Boran’ın da düşündüklerini Zümra Hanım’a aktarırken rahatlıyordum. Birinin bunları söylemesi gerekiyordu. Boran söylemezdi. Hem birilerine içini açmak istemediği için hem de artık içini açamayacak kadar kırıldığı için.

Dayanamayarak konuşmayı sürdürdüm. “Zümra Hanım biz bebeğimizi kaybettik. Buna dolaylı yoldan, hiç istemeden sebep oldular. Evet Boran kadar kızgın değilim ben ama bazen keşke diyorum. Keşke ben o lavaboya gitmeseydim, keşke Mert peşimden gelseydi… Boran’ın da içinde aynı keşkeler var.”

Bunları söylemek benim içinde zordu. Bebeğimizi kaybettik demek çok zordu hem de. İçimde hala kanıyordu o yara her ne kadar üzerini kapatmaya çalışsam da.

“Derin’in psikolojisi iyi değil diye hepimiz sustuk bazı şeylere. Ama Derin iyileşti, iyileşmese emin olun doktoru onun şehir dışına tatile gitmesine izin vermezdi. Siz bir torununuzun psikolojisini düşünürken diğerini hiçe saydınız, kusura bakmayın ama siz Boran’ın iyi olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye ekleyip bitirdim cümlelerimi.

Son cümlemle gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki o donuklaşmış ifade, sorduğum sorunun bir ok gibi tam kalbine saplandığının kanıtıydı. Dudakları titredi, bir şey söylemek için araladı ama tek bir kelime bile dökülmedi. Sanki ilk defa o an, Boran’ın o dik duruşunun ardındaki yıkımı görmesine engel olan o devasa körlüğüyle yüzleşiyordu.

“Boran iyi değil Zümra Hanım.” dedim, sesimdeki titreşimi artık gizleme gereği duymayarak. “Boran hiçbir zaman iyi olmadı. O sadece iyi görünmeyi, her şeyi omuzlamayı çok küçük yaşta öğrendi. Siz Derin’in kırılganlığını bir kalkan gibi önüne koyarken, Boran’ın o kalkanın arkasında kan kaybedişini izlediniz. Hatta izlemediniz bile, çünkü onun her zaman ayakta kalacağına o kadar inandınız ki, canının yanabileceği ihtimalini aklınıza bile getirmediniz.”

İçimde, o kaybettiğimiz bebeğin ve Boran’ın o sessiz çığlıklarının verdiği o yakıcı öfke dalgalanıyordu. Her bir kelimem, yıllardır sustuğumuz o adaletsizliğin birer dışa vurumu gibiydi.

“Derin tatile gidebilecek kadar iyiyse, yaptığı hataların sorumluluğunu alabilecek kadar da iyidir. Ama siz hâlâ onu korumaya çalışırken, Boran’ı bu hayatta tutan tek bağı, yani ailesine olan güvenini ellerinizle kopardınız. Şimdi bana bakın ve söyleyin; gerçekten Boran’ın iyi olduğunu mu sanıyorsunuz?”

Zümra Hanım, gözlerini benden kaçırıp titreyen ellerine baktı. O her zamanki görkemli Demirhanlı kadını gitmiş, yerine kendi adaletsizliğinin enkazı altında kalmış bir kadın gelmişti.

“Ben...” dedi boğuk bir sesle, “Ben sadece her şey düzelsin istemiştim İnci. Aile dağılmasın, herkes yeniden masaya otursun diye...”

“Herkesin masaya oturması için birilerinin o masada kurban edilmesi gerekmiyordu Zümra Hanım.” dedim masanın üzerindeki Boran’la olan fotoğrafımıza bakarak.

"Haklısın..." dedi, sesi o kadar cılız çıktı ki, sanki tüm o Demirhanlı otoritesi o saniyede yerle bir olmuştu. "Hiç düşünmedim İnci. Boran her zaman bir kaya gibi durduğu için, onun içindeki o depremleri görmezden geldim. Derin’in yaralarına merhem olmaya çalışırken Boran’ın kanayan kalbine tuz bastım.”

"Sen sorana kadar fark etmedim." diye devam etti titreyen sesiyle. "Boran iyi mi, diye sormadım kendime. Çünkü o hep 'iyi' olmak zorundaydı. O Demirhanlıların direğiydi, yıkılamazdı. Ama o direği biz ellerimizle oymuşuz.”

Bir süre sessiz kaldık. Zümra Hanım’ın bu itirafları, Boran’ın neden onlara karşı bu kadar kalın duvarlar ördüğünün en büyük kanıtıydı. Boran, sadece dışlanmamıştı; o, ailesi tarafından bir "insan" olarak değil, bir "mekanizma" olarak görülmüştü.

“Boran ile konuş demeye yüzüm yok sana ama ona ne kadar üzgün olduğumu söyler misin? Ne kadar pişman olduğumu, Derin’i kaybetmeyeyim diye en sevdiğim torunumu kaybetmenin nasıl acı verdiğini anlatır mısın ona?” Zümra hanım beklentiyle bana bakarken başımı iki yana salladım. “Ben aranıza girmek istemiyorum. Çünkü bu olayda Boran’ın yanındayım, kusura bakmayın.”

Zümra Hanım, bu net ve kararlı duruşum karşısında sanki son umut kırıntısı da ellerinden kayıp gitmiş gibi sarsıldı. Gözlerindeki beklenti dolu pırıltı söndü, yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Benim taraf tutmamı ya da bir köprü olmamı umuyordu ama unuttuğu bir şey vardı: Ben Boran’ın sadece eşi değil, onun kanayan yaralarına şahitlik eden, o yaraları sarmaya çalışan tek kişiydim. Onun canını yakan bir hikâyede "ara bulucu" rolüne soyunmak, Boran’ın verdiği o haklı savaşa ihanet etmek olurdu.

"Anlıyorum." dedi Zümra Hanım, sesi artık tamamen kurumuş bir yaprak gibi cansızdı. "Onun yanında olman... Boran için hayattaki en büyük şans bu. Bizim ona vermediğimiz o sadakati sen ona veriyorsun."

Gitmek için tam ayağa kalktığı sırada kapının tıklanıp açılmasıyla başım kapıya döndü. Komut vermeden giren tek bir kişi olabilirdi o da Borandı. Tahmin ettiğim gibi kapıda göründüğünde bakışları direkt babaannesini buldu. Bilge’den öğrenmişti muhtemelen.

Zümra Hanım, ayağa kalkmış vaziyette öylece kalakaldı. Torununun bu keskin bakışları altında ezildiğini, elindeki çantayı daha sıkı kavrayışından anlayabiliyordum. Odada öyle bir sessizlik oluştu ki, Boran’ın dişlerini sıktığında çıkan o gıcırtıyı bile duyabildim.

“Boran, oğlum…” Zümra Hanım yavaş adımlarla torununa doğru ilerlerken Boran elini kaldırıp dur işareti yaptı. “Neden buradasınız Zümra Hanım? Meseleyi İnci’ye mi taşıdınız şimdi de?”

Zümra Hanım’ın az önce benim yanımda dökülen o pişmanlık dolu yaşları, Boran’ın buz kesmiş bakışları karşısında kuruyup gitmişti. “Boran’ım, merak ediyorum seni. Konuşmak istiyorum. O yüzden geldim buraya.”

Boran babaannesini dinleyip bakışlarını bana çevirirken gözlerine baktım sorun yok dercesine. Beni anlayıp odadan tamamen içeri girdiğinde ortaya doğru ilerledi ama Zümra Hanım ile arasına ördüğü o görünmez duvarı bir santim bile esnetmedi. “Demirhanlı konağında konuşmamızı yaptık, sen fikirlerini beyan ettin, ben tavsiyelerimi verdim. Konu kapandı benim için, ha içinde kalan şeyler varsa tamam dinliyorum.”

Boran’ın sesi o kadar düz ve duygusuzdu ki, bu daveti aslında Zümra Hanım için bir şanstan ziyade, aşılması imkânsız bir surun önünde durmak gibiydi. Zümra Hanım, Boran’ın bu soğuk "izin" verişiyle birlikte titreyen bir nefes aldı. "Konu senin için kapanmış olabilir Boran ama benim kalbimde her gün yeniden açılıyor." dedi, sesi o kadar kısıktı ki duyulması için odadaki herkesin susması gerekiyordu. "O gün sana söylediklerim... O kadar haksızdı ki. Özür dilerim. Beni de anla, bir an ne düşüneceğimi ne yapacağımı şaşırdım.”

Boran bir heykel gibi tepkisiz duruyordu ama çenesinin seğirmesinden içindeki fırtınanın kopmak üzere olduğunu anlıyordum. Zümra Hanım devam etti. “Derin büyük bir hata yaptı, sırtımızdan vurdu ama o evlilik meselesi duyulunca arkasında kimse olmazsa onu ezerler, bitirirler sandım. 'Demirhanlılar sahip çıkmadı' dedirtmemek için kendimce bir yol bulmaya çalıştım. Benim amacım sizin aranızı düzeltmekti, her şeyi bir usule oturtup seni bu yükten kurtarmaktı... Ama daha da batırdım. Ben ailemiz dağılmasın derken, bizzat o dağılmanın sebebi oldum."

“Derin küçük bir kız çocuğu değil ama şunu daha iyi anladım ki elinden şekeri alınınca dikkat çekmek için her yeri ateşe veren şımarık bir kızmış. Kaldı ki biz onun elinden şekerini de almadık. Neyin çaresiydi bu yaptığı?” Dedi Boran kaşlarını çatarak.

Boran’ın o keskin benzetmesi zihnimde yankılanırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Gerçekten de öyleydi; bizler o enkazın altında nefes almaya çalışırken herkes elinde kibritle dolaşan o küçük kızı teselli etme derdine düşmüştü. Boran’ın öfkesi o kadar haklı, o kadar yerindeydi ki; Zümra Hanım’ın sunduğu tüm o "aile birliği" bahaneleri bu öfkenin karşısında birer kâğıt parçası gibi yanıp kül oluyordu.

“Evlenmiş tamam, şimdi benden ne yapmamı bekliyorsun? Benim tepkimin, benim düşüncelerimin bir önemi olmadığını gördüm. Neden geldin Zümra Hanım, ben ne yapabilirim?”

Boran’ın sesi o kadar ruhsuz ve o kadar boşluktan geliyordu ki, sorusu Zümra Hanım’ın kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Zümra Hanım, titreyen elini koltuğun başına yaslamasaydı olduğu yere yığılabilirdi. Boran’ın ona "babaanne" bile demeyip o mesafeli, o yabancı "Zümra Hanım" hitabıyla seslenmesi onu yıkmıştı.

“Mert’i ben soktum onun yanına, hareketlerimle de örnek oldum. Artık elimden bir şey gelmez.” Boran, Zümra Hanım’ın ona söylediği cümleleri umursamazca söylerken Zümra Hanım yutkunamadı. “Ben öyle demek istemedim, oğlum ben asla seni böyle bir şey için suçlayamam. Sen benim ilk göz ağrımsın, en sevdiğimsin.”

Boran “ilk göz ağrım" cümlesini duyduğu anda sanki görünmez bir kamçı darbesi yemiş gibi gerildi. Dudaklarının kenarında, acıdan beslenen o alaycı gülümseme yeniden belirdi. “İnsan en sevdiğini, başkalarının yaraları sarılsın diye kan revan içinde görmezden gelir mi? Sen ben bir şey yapmadığım halde Derin’in suçunu bana mal ettin, daha ne yapabilirsin ki."

Cümlenin ağırlığı ile gözlerimi kapadım. Odanın içinde asılı kalan o cümle, aslında Boran’ın tüm hayatının özetiydi. Zümra Hanım, bu cümlenin altında adeta ezildi. Bir zamanlar o görkemli malikaneyi parmağında oynatan kadın, şimdi torununun haklı nefretinin karşısında bir kağıt bebek gibi bükülmüştü. Boran’ın alaycı gülümsemesi, onun için en ağır tokatlardan daha yakıcıydı.

"Boran..." diye fısıldadı Zümra Hanım ama devamını getiremedi. Kelimeler boğazında düğümlenmiş, vicdanı bir pranga gibi diline dolanmıştı belli ki.

“Hiçbiriniz beni anlamadınız, özellikle de o torunun.” Dedi Boran acıyla. “Ben 13 gün boyunca karımı aradım; sokak sokak, köşe köşe..." dediğinde sesindeki o titreme, benim de içimde bir yerleri yerinden oynattı. “O 13 gün boyunca her çalan telefonda, her gelen haberde öldüm ben. Gidip morgdaki bir kadını teşhis ettim biliyor musun? 'Acaba bu İnci mi?' diye o soğuk örtüyü kaldırırken ellerimin nasıl titrediğini gördün mü? O morgdan çıktığımda deli gibi gülüp ama eş zamanlı ağlarken yanımda mıydın?”

Gözlerim kapalı olduğu halde, o sahneler zihnimde canlandıkça yanağıma süzülen yaşlara engel olamadım. Boğazımdaki o devasa düğüm nefesimi keserken Boran’ın o günlerde çektiği o tarifsiz acıyı kemiklerimde hissettim. O sadece beni aramamıştı; o, her teşhis odasında, her asılsız ihbarda kendi canından parça parça vermişti.

Zümra Hanım, Boran’ın "morg" itirafıyla birlikte ellerini yüzüne kapattı. Çıkan hıçkırık, odadaki o ağır ve buz gibi havada paramparça oldu. Torununun yaşadığı o cehennemi bu kadar çıplak bir şekilde duymak, onun tüm savunmalarını yok etmişti. Hiçbir aması, hiçbir haklı sebebim vardı cümlesi Boran’ın o soğuk morg örtüsünü kaldırırken yaşadığı dehşetin karşısında duramazdı.

Boran durmadı; yılların birikmiş sitemi, bir baraj kapağı açılmışçasına dökülmeye devam etti.

“Çocuğumuzu kaybettik biz... Ama Derin gelip her seferinde bana 'Elimden bir şey gelmiyor abi' dedi, 'Keşke o güne gidebilsek' dedi. Tek yaptığı buydu; dalga geçer gibi! Mert’in hatasını böyle örteceğini, o büyük günahı basit bir temenniyle sileceğini düşündü. Sonra da gitti, o adamla evlenmeyi seçti. Bahanesi de sen bizi birleştirmeyecektin oldu, hiçbir şey yapmadığım halde hem de. Şimdi bana 'Derin’i korumak için' deme!”

Bir adım daha attı Zümra Hanım’a doğru. Sesi şimdi daha boğuk, daha yakıcıydı. “Herkes yaptıklarının bedelini üstlenmek zorunda. Ben İnci’yle sizden habersiz evlendim ve aşkıma sahip çıktım. Yine onu babamdan ve Gülsüm Hanım’dan koruyamadım ama sorumluluğumu aldım, karıma gözüm gibi bakmaya çalışıyorum. Şimdi ikisi de öyle yapmak zorunda. Ama sen hâlâ onu kayırıp hatasını kapatmaya, o ateşi söndürmek için benim dünyamı yakmaya çalışıyorsun. Bunu da beni karşına alarak yapmayı seçtin.”

Zümra Hanım içli içli ağlarken Boran derin bir nefes alıp ekledi. “Şimdi geçmişin yüklerini açıp daha fazla canımızı yakmak istemiyorum ama sen hepsini de biliyorsun. Buna rağmen bana bunları söyleyebildin. Yani söylenecek bir şey kalmadı.”

"Özür dilerim Boran... Kurban olayım affet beni." diye inledi Zümra Hanım, sesi odanın sessizliğini parçalıyordu. "N'olur bana böyle yabancı gibi davranma aslanım.”

Boran’ın yüzündeki o katı ifade, babaannesinin hıçkırıklarıyla bir an bile çözülmedi. Aksine, duyduğu her özür sanki yarasının üzerine dökülen tuz gibi canını daha çok yakıyordu. Derin, sarsıcı bir nefes daha aldı ve bakışlarını babaannesinin o perişan yüzüne sabitledi.

"Affedecek bir şey yok." dedi, sesi artık bağırmaktan yorulmuş, boşluğa düşen bir taş kadar ruhsuz çıkıyordu. "Ortada bir seçim var, bir de onun sonuçları. Tek diyebileceğim bundan sonra benden bir şey beklemeyin. Layığıyla şirketi yönetmeye devam ederim, itibarımızı korurum. Tabii şirket için başka bir düşüncen yoksa, ha varsa en kısa sürede bildirirsiniz. Belki Mert Beyi oturmak istersiniz.”

Zümra Hanım, "Mert Bey" imasıyla birlikte sanki nefesi kesilmiş gibi elini göğsüne götürdü. Boran’ın bu buz gibi, profesyonel ve bir o kadar da aşağılayıcı teklifi, aralarındaki son kan bağını da resmi bir iş akdine indirgemişti. "Aslanım" diye sayıkladığı o yaralı adam, şimdi karşısında sadece holdingin genel müdürü gibi duruyordu.

"Boran... Yapma." diye inledi Zümra Hanım, sesi hıçkırıklarının arasında boğuluyordu. "Mert kim, şirket kim? Sen bizim her şeyimizsin. Ben sadece... Ben sadece dağılmayalım istemiştim."

Boran, bu "dağılmayalım" kelimesine karşılık öyle bir güldü ki, o gülüşün içindeki acı benim ciğerime oturdu.

"Dağıldık Zümra Hanım. Hem de öyle bir dağıldık ki, toplamak için ne senin gücün yeter ne de benim sabrım." dedi, gözlerini bir an bile kırpmadan. "Sen 'dağılmayalım' derken, benim paramparça olmuş hayatımın enkazı üzerine yeni bir ev kurmaya çalışıyorsun, tabii çalışacaksın. Ama unutma o enkazın altında bizim bebeğimizin kanı var."

Oda, Boran’ın o buz gibi, keskin ve bir o kadar da haklı cümlesiyle adeta buz kesti. Bu sadece bir sitem değildi; bu, tüm bahanelerin, tüm o "aile birliği" yalanlarının üzerine dökülen son topraktı. Zümra Hanım, duyduğu bu cümleyle birlikte fiziksel bir darbe almış gibi sarsıldı. Dudakları titredi, bir şey söylemek için açıldı ama hiçbir ses çıkmadı.

Boran ise ekledi. “Tabii bu senin suçun değil, suçlu olanlarda suçsuz gibi davranıyor. Senden onları suçlamanı da hiçbir zaman beklemedim. Bu haberi aldığında Derin’i anlayışla karşılayacağını da biliyordum. Sadece belki beni onaylarsın diye düşünmüştüm. En azından Derin’e abine bunu yapmamalıydın demeni beklemiştim. Mert’i eve getirmemi, yaptığın evliliği yüzüme vurmanı beklememiştim. Canın sağ olsun.”

Zümra Hanım olduğu yerde kalakalırken yutkunamadı çünkü bir tokat yese belki bu kadar canı yanmazdı; Boran cümlesiyle artık ondan bir şey istemediğini, onu artık "karşısına alınacak biri" olarak bile görmediğini söylemişti.

Gözlerini Boran’ın o buz gibi bakışlarından kaçıramadı. Titreyen elini kalbine götürdü, sanki oradaki o fiziksel sızıyı durdurabilirmiş gibi. "Boran... Ben sadece..." diye başladı ama Boran’ın o hayal kırıklığıyla harmanlanmış vakur duruşu karşısında sustu. Söylenecek her kelime, bu büyük boşlukta anlamsız bir gürültüden ibaret kalacaktı.

“Haklısın.” diye fısıldadı sonra ruh gibi cılız bir tonla. “Ben senin yanında durmayı beceremedim. Derin’i tutmaya çalışırken seni nasıl ittiğimi, nasıl yaraladığını göremedim. Canım sağ olmasın Boran... Benim yüzümden yanan o canın hesabı bende kalsın. Ama şunu bil, sen hala benim aslanım olacaksın, en güvendiğim limanım olacaksın. Bir gün kalbin yumuşarsa bil ki kapım açık bir şekilde hep seni bekleyeceğim ben.”

Boran, babaannesinin bu duygusal veda cümlesine rağmen tek bir kasını bile oynatmadı. Bakışlarındaki o buz dağı erimedi, aksine daha da keskinleşti. Zümra Hanım, torunundan bir nebze olsun yumuşama göremeyince son umudunu da orada, o odanın zemininde bırakarak kapıya doğru yöneldi. Attığı her adımda sanki üzerinden bir parça kopuyordu.

Kapı sessizce kapandığında, Boran hâlâ aynı noktaya bakıyordu ama omuzları artık o dik duruşu taşıyamayacak kadar ağırlaşmıştı. Odanın içine çöken o sessizlik o kadar yoğundu ki, sıktığı yumruklarından gelen eklem seslerini duydum. Yavaşça yanına gittim ve titreyen ellerimi onun kaskatı kesilmiş ellerinin üzerine koydum.

"Boran..." diye fısıldadım, sesimdeki şefkatle onun o sert zırhını delmeye çalışarak. Boran, dokunuşumla birlikte sanki bir uykudan uyanmış gibi irkildi. Bakışlarını yavaşça bana çevirdiğinde, o az önceki tavizsiz adamın yerini derin bir hüzne bıraktığını gördüm.

“Çok mu ağır konuştum?” dedi, sesi bir çocuğun masumiyetiyle titrerken. Sonra dudaklarında buruk, acı bir tebessüm belirdi. “Sadece kendi yaşadıklarımı anlattım, hissettiklerimi.”

Gözlerim dolarken ellerini daha sıkı kavradım. "Ağır konuşmadın sevgilim." dedim, sesimdeki kararlılığı hissetmesini isteyerek. "Sen sadece sustuğun yılların, omuzlarında taşıdığın o görünmez yüklerin ağırlığını bıraktın bu odaya. Yaşadıklarını anlatmak bir saldırı değil, bir hak aramadır ve senin bu hakka herkesten daha çok ihtiyacın vardı."

Boran, ellerini ellerimden kurtarıp yavaşça yüzümü kavradı. Başparmağıyla yanağımdaki yaş izini sildi. Bakışları o kadar derindi ki, sanki ruhumun en ücra köşelerine kadar sızmak istiyordu.

"Benim canımı en çok ne yaktı biliyor musun İnci?" diye fısıldadı, sesi bu sefer daha durulmuş ama daha kederliydi. “Babaannemle aramız açılmasa benim ne düşündüğüm umurlarında olmayacaktı. Ben Derin’e çıkışmasam yaşadıklarımız kimsenin umurunda olmayacaktı.”

Boran’ın bu tespiti, kalbime atılan son bir dikiş gibi sızladı. Sesindeki o kederli duruluk, aslında her şeyin ne kadar yapay bir temel üzerine kurulu olduğunu anlamasının getirdiği o hazin kabullenişti. Onu ellerinden tutup sarsmak, "Sen çok daha fazlasına layıksın." demek istedim ama sadece sustum. Çünkü Boran, Demirhanlı ailesinin o meşhur "denge" politikasının kurbanı olduğunu artık çok iyi biliyordu.

“Ben susup her şeyi omuzlandığımda 'düzen' tıkır tıkır işliyordu ve kimsenin benim içimdeki fırtınayı görmeye ihtiyacı yoktu. Ne zaman ki o düzeni yıktım, o zaman 'hatalarımızı fark ettik' demeye başladılar.” Dedi hüzünlü bir gülümsemeyle.

Gözlerinin içine baktım; orada gördüğüm şey sadece bir kırgınlık değil, çok uzun süredir saklanan bir gerçeğin gün yüzüne çıkışıyla gelen o sarsıcı hafiflikti. Boran ilk kez kendini savunmuyordu; Boran ilk kez kendini tanıyordu.

"Boran..." dedim, sesimi en şefkatli tona ayarlayarak. "Düzeni yıkman gerekiyordu. Çünkü o düzen, seni yavaş yavaş yok eden bir hapishaneydi. Kendini açık etmen babaannenin düşünmesine neden olacak inan bana, Zümra Hanım ayıp etti, hem de çok ayıp etti biliyorum ama pişman olmuş. O seni gerçekten çok seviyordu, mutluluğunla mutlu oluyordu. Evlilik anlaşmamıza da bu yüzden tepki vermemiş, yanımızda olmuştu. Yani onun seni sevmediğini düşünme.”

Boran cümlemle derin bir iç çekti. Bakışları yumuşadı ama o hüzünlü ifade tamamen silinmedi. Ellerini yanaklarımdan çekip ellerimi tuttu ve parmak uçlarıyla avuç içimi hafifçe okşadı.

"Onun sevgisinden şüphem yok." dedi, sesi bu sefer daha kabullenmiş bir tonda çıkıyordu. “Evlilik anlaşmamıza tepki vermedi çünkü senin benim için ne kadar kıymetli olduğunu, beni ancak senin dengede tutabileceğini gördü.” Acı bir gülümsemeyle devam etti. "Yine de haklısın. O odadan çıkarken ki hali... Gerçekten pişmandı, yıkılmıştı. Ama benim kötü bir huyum var, sende biliyorsun. Bir kere hayal kırıklığına uğradığımda vazgeçmem kolay oluyor.”

Biliyordum. Bunu iki defa yaşamıştım. İlki Boran bana duygularını açtığında onu reddettiğimde olmuştu. Benden uzak durmuş, bana soğuk davranmıştı. İkinci de her şeyin yalan olduğunu düşünüp sanki Londra’ya gitmiş gibi yaptığım zamandı. Dönüşümde bana ne kadar kırgın ve kızgın olduğunu görmüştüm. Hatta bir sonraki vazgeçişimde kendisinin de vazgeçeceğini bana acı bir şekilde söylemişti.

Başımı belli belirsiz sallarken Boran iç geçirdi. “Yine de bu konuşmanın olması iyi oldu, rahatlamış hissediyorum. Siz söyleyin psikolog hanım, bunun tıpta ya da sizin meslekte karşılığı nedir?” şakacı bir tavırla bana döndüğünde konuşmadan sıkıldığını anlayarak gülümsedim. “Bunu kendi psikiyatrine sorman daha uygun olur sanki.”

Boran cümlemle başını omzuna eğdi. “Ayağımızın dibinde psikolog var, üstelik o kişi karım. Yardımcı olsan ne olur?”

Bu çocuksu ısrarı, az önceki o ağır ve kasvetli havayı bir anda dağıtıverdi. Odanın içindeki o buz gibi atmosfer, yerini Boran’ın muzip bakışlarına ve aramızdaki o özel çekime bıraktı. Gözlerimi hafifçe devirip mesleki bir ciddiyet takınmaya çalışsam da dudaklarımdaki gülümsemeye engel olamadım.

“Etik kurallar Boran Bey.” dedim parmağımla hayali bir gözlüğü yukarı itermiş gibi yaparak. “Bir psikolog, birinci derece yakınlarına ve özellikle de eşine terapi yapamaz. Duygusal tarafsızlığımı korumam imkânsız, anlıyorsun değil mi? Senin her cümlende tarafsız bir dinleyici değil, sadece seni çok seven bir kadın oluyorum.”

Boran kollarını belime sarıp aramızdaki mesafeyi sıfırlarken güven veren kokusu tüm duyularımı ele geçirdi. “Tarafsızlık istemiyorum ki zaten.” dedi sesi iyice alçalarak. “Ben sadece bu hafifliğin adını sormuştum. Hani şu her şeyi yüzlerine haykırdıktan sonra gelen, sanki sırtımdaki o koca holding binasını yere bırakmışım gibi hissettiren şeyin...”

Yüzümü yüzüne yaklaştırdım, burnumu hafifçe burnuna sürttüm. “Bunun mesleki adı 'katarsis' sevgilim. Duygusal boşalım... İçindeki o zehri akıttın ve artık yerini temiz bir nefese bıraktın. Ama benim literatürümdeki adı daha basit: Özgürlük.”

Boran bu cevabımla derin bir nefes aldı, gözlerini kapatıp alnını alnıma yasladı. Az önceki o gergin, çenesi seğiren adam gitmiş; yerine sadece benim yanımda huzur bulan o adam gelmişti. “Özgürlük...” diye mırıldandı. “Güzel kelime. Özellikle de senin sesinden duyulunca.”

Geri çekilip masanın üzerindeki anahtarlarını ve telefonunu eline tutuşturdum. “Madem özgürleştin, o zaman bu özgürlüğün şerefine bu kasvetli ofisten çıkıyoruz. Bugünlük bu kadar hüzün yeter bize. Hem sende beni almak için gelmiştin değil mi?”

“Evet, birlikte gidelim dedim restorana.” dedi Boran beni onaylayarak.

Ofisten el ele çıkarken Boran’ın adımlarının ne kadar hafiflediğini hissedebiliyordum. Binadan çıktığımızda İstanbul’un akşam esintisi yüzümüze çarptı, sanki o da bizi tebrik eder gibiydi. Boran arabayı çalıştırıp rotayı Cihan’ın restoranına kırdığında arabanın içindeki sessizlik artık huzur doluydu.

Boran, direksiyonun üzerindeki ellerinden birini çekip vitesin yanındaki boşlukta duran elimi kavradı. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip elimi sıkıca kenetledi. Bakışlarını bir anlığına yoldan ayırıp üzerimde gezdirdi; o her şeyi fark eden, en küçük ayrıntıyı bile kaçırmayan keskin gözleriyle beni süzdü.

“Peki ya sen?” dedi , sesi az önceki omuzlarındaki yükü atmış adamın hafifliğiyle değil, ucu bana dokunan her konuda olduğu gibi derin bir hassasiyetle titreyerek. “Nasıl hissediyorsun? Sabah sanki biraz keyifsiz gibiydin, miden nasıl oldu?”

Söylediğiyle içimde hafif bir kıpırtı oldu. Tedavinin dozları yavaş yavaş artırılıyordu. Vücudumun bu yeni sürece uyum sağlamaya çalışırken verdiği tepkileri ondan saklamaya çalışsam da, Boran’ın o radarlarından kaçmak imkansızdı.

“İyiyim sevgilim.” dedim, sesimi olabildiğince dinç tutmaya çalışarak. “İlaçların dozu biraz arttı ya, vücut alışmaya çalışıyor sadece. Sabahki o kısa süreli bir şeydi. Şimdi çok daha iyiyim, gerçekten.”

Boran bu cevabımla tatmin olmamış gibi kaşlarını hafifçe çattı, elimi dudaklarına götürüp avucumun içine koruyucu bir öpücük bıraktı. “Emin misin? Eğer en ufak bir halsizliğin ya da bulantın varsa restorana gitmek yerine eve geçip seni dinlendirebiliriz. Cihan’a bir telefon açarım, anlayışla karşılar.”

“Hayır, hayır.” dedim engelleyerek. “Lütfen, o güzel yemeklerden ve o ortamdan beni mahrum etme. Hem biraz hava değişimi ve onlarla vakit geçirmek bana da iyi gelecek. İlaçların yan etkisi olduğunu biliyoruz, doktor da uyarmıştı ya zaten. Kendimi kötü hissettiğim an sana söyleyeceğim, söz.”

Boran, bir süre daha beni inceledikten sonra derin bir nefes verip yola odaklandı ama elimi bir saniye bile bırakmadı. “Söz verdin, bak. En ufak bir değişimde rotayı doğrudan eve kırarım hatta hastaneye, hiç acımam. Senin sağlığın benim için dünyadaki her şeyden daha önemli. Senin canın yandığında benim ruhum çekiliyor, bunu biliyorsun.”

Gülümseyerek başımı omzuna yaklaştırdım. “Biliyorum canımın içi, biliyorum. Ama şu an tek ihtiyacım olan şey, kocamın yanında huzurlu bir akşam yemeği.”

“Peki madem, öyle olsun.” Dedi Boran kabullenerek.

Araba sahil yolunda süzülürken, denizin kokusu içeriye dolmaya başladı. İstanbul’un ışıkları denize vururken içimdeki o hafif bulantı yerini tatlı bir heyecana bırakıyordu. Boran’ın bu sahiplenici tavrı, her ne kadar bazen nefesimi kesse de, bu hayattaki en büyük şifamdı.

Restoranın ışıkları göründüğünde Boran arabayı park etti ve inmeden önce bana dönüp gözlerimin içine baktı. “Eğer o yemek kokuları seni rahatsız ederse hemen işaret et, tamam mı? Kimse umurumda değil, sadece sen varsın.”

“Tamam.” dedim kıkırdayarak. “Hadi, daha fazla bekletmeyelim.”

Arabadan indiğimizde Boran her zamanki gibi belime sarıldı, beni dünyadan sakınır gibi kendine çekerek restoranın girişine yöneldi. İçeri girdiğimizde bizi karşılayacak olan o neşeli kalabalığın, sabahki o tatsız bulantıyı unutturacağına emindim.

Restorana girdiğimizde, Cihan her zamanki enerjisiyle mutfaktan fırlayıp yanımıza geldi. "Ooo, Demirhanlı çifti teşrif edebildiler sonunda!" diyerek bize iyice yaklaşırken tereddütle baktı gözlerimize. “Abi bir an gelmeyeceksiniz sandım.”

Ses tonu öyle bir gelmişti ki sanki abisinin olanlardan sonra ona da kırılmasından, ondan da uzaklaşmasından korkuyordu. Ama onun hiçbir suçu yoktu, hatta o gün orada bizi savunmaya çalışmıştı. Boran’ın belimdeki eli, Cihan’ın o mahcup ve endişeli ses tonunu duyduğu an gevşedi.

Abilik korumacılığı, az önceki o yıkıcı öfkeden çok daha baskın bir duyguyla öne çıktı. Bir adım öne çıkıp Cihan’ın omzuna o ağır ama güven veren elini yerleştirdi. "Gelmeyeceksiniz de ne demek oğlum?" dedi içten bir sesle. "Ben ne zaman herhangi bir olayda kardeşlerimi ihmal ettim?”

“Etmedin, etmedin de ne bileyim sonuçta o kardeşlerden biri bunlara sebep oldu.” Dedi Cihan. Yine de Boran’ın sözleriyle üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Bunu hissetmiştim. Boran, Cihan’ın omzunu sıktı. “O onunla aramda olan bir mesele. Birinin suçunu diğerine kesmem ben. Bilmiyor musun?”

Cihan, abisinin bu sözleriyle sanki sırtındaki o görünmez yükü bir kenara bırakmış gibi derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o mahcubiyet, yerini Boran’a duyduğu sonsuz güvenin ışıltısına bıraktı. Boran, kardeşini teselli ederken bile o sarsılmaz duruşundan ödün vermiyordu; adaleti keskin, şefkati ise sadece hak edene saklıydı.

"Biliyorum abi." Dedi. Gözlerindeki o mahcup ifade dağıldı, yerini her zamanki muzip ve hayat dolu parıltıya bıraktı. "İşte benim abim!" diyerek Boran’a sarıldı sıkıca.

Boran, Cihan’ın bu içten sarılışına hiç ikiletmeden karşılık verdi gülerek. Bir kolunu kardeşinin omuzlarına dolayıp onu kendine doğru çekti ve sırtına o güven veren, tok vuruşlardan birini kondurdu. Bu sadece bir sarılma değil; "Aramıza hiçbir gölge giremez" demenin sessiz, erkeksi ve sarsılmaz bir kanıtıydı.

Cihan’ın kulağına doğru, sadece ikisinin duyabileceği ama samimiyeti odanın her köşesinden hissedilen bir sesle fısıldadı ama bende duydum. "Kafanda kurup kurup kendini bitirme bir daha. Sen benim canımsın, ötesi yok."

Geri çekildiklerinde Boran, Cihan’ın yüzündeki o rahatlamış ifadeye bakıp hafifçe gülümsedi. "Hadi." dedi neşeyle. "Açlıktan öleceğiz, daha fazla bekletme bizi kapıda."

“Geçin içeri, çok güzel bir sofra hazırladım bize.” Dedi Cihan eliyle içeriyi işaret ederek.

İçeriye geçtiğimizde annesinin kucağındaki Ata’nın o kocaman gözleriyle etrafa bakındığını ve minik ellerini havada salladığını gördük. Defne bizi görünce kocaman gülümsedi. "Hoş geldiniz! Ata da tam amcasıyla yengesini soruyordu, değil mi anneciğim?"

Defne’nin kucağındaki o minik mucizeyi görür görmez ofisteki bütün o ağır konuşmalar, hüzünler zihnimden bir anda silindi. Hızlı adımlarla masaya doğru ilerleyip kollarımı heyecanla minik Ata'ya doğru uzattım.

"Oy benim fıstığım!" diyerek onu kucağıma aldığımda Ata’nın o mis kokusu burnuma doldu. Boynuna küçük bir öpücük kondurup onu göğsüme bastırdım. "Nasıl özlemişim seni... Bakar mısınız şuna, ne kadar büyümüş! Resmen bana cevap veriyor bu gözlerle."

Ata, kucağımda olmaktan oldukça memnun, minik elleriyle bluzumun yakasına asılırken Boran’ın yanımızda durup bizi izlediğini hissettim. Başımı hafifçe kaldırıp ona baktığımda, o durgun ama hayranlık dolu ifadenin arkasına gizlenmiş o tanıdık gölgeyi gördüm. O da benim gibiydi; kucağımdaki bu mucizeye bakarken kaybettiğimiz o canın, o yarım kalan hayalin burukluğunu yaşıyordu.

"Ata Bey'in keyfi yerinde galiba." dedi Boran, parmağını Ata’nın saçlarının üzerinde gezdirerek. Sonra elini onun ellerine götürdüğünde Ata hiç beklemeden Boran’ın parmağını kavradı. "Bak Boran amcasını hemen tanıdı." dedim gülerek.

Ardından hiç beklemeden bebeği amcasına doğru uzattım. Boran, kendisine doğru uzatılan minik Ata’yı büyük bir dikkatle ve neredeyse kutsal bir emaneti devralıyormuşçasına kucağına aldı. “Aslan parçası, görmeyeli ne kadar büyümüşsün sen böyle.”

Burnunu Ata’nın o pamuk boynuna gömdü, derin bir nefes alarak o masumiyeti ciğerlerine çekti. Sanki bugün ofiste soluduğu o kirli ve yorgun havayı bu minik nefesle temizlemek istiyordu. Eliyle tenini okşarken Ata uzanarak amcasının sakallarına götürdü elini. Neredeyse bir yaşına girecekti. O yüzden hareketleri daha hızlıydı artık.

Boran, onun her bir hamlesini sanki kutsal bir töreni izlermiş gibi büyük bir dikkatle takip ediyordu. Bir ara Ata, amcasının burnunu yakalamaya çalışınca Boran kısık sesli bir kahkaha attı. Gözlerim bir anlığına Ata’nın minik parmaklarına daldığında, kaybettiğimiz o canın ağırlığını tekrar hissettim. Ama hayır; bugün hüzne teslim olma günü değildi.

İçimdeki o burukluğu büyük bir güçle geriye itip yüzüme kocaman, umut dolu bir gülümseme yerleştirdim. Boran'ın bakışlarını yakaladığımda, o gülümsemenin arkasındaki asıl mesajı ona kalbimle gönderdim: Bir gün, bizim de böyle bir mucizemiz olabilir.

Boran, sanki zihnimden geçen bu ihtimali duymuş gibi gözlerini hafifçe kıstı ve bana öyle bir şefkatle baktı ki, odadaki her şey bir anlığına flulaştı. Ata’nın minik elini sakallarının arasından alıp dudaklarına götürdü, kokusunu içine çekerken gözlerini kapatıp bana doğru hafifçe fısıldadı. "Çok güzel kokuyor değil mi?"

"Cennet gibi.” dedim sesim titreyerek.

“Ata’yı görünce bizi unuttunuz.” Defne’nin sitemle karışık şakacı sesiyle ona doğru baktım. “Seni unutmak ne mümkün.” Dedikten sonra yanına gidip sımsıkı sarıldım Defne’ye. Birbirimizden ayrıldığımızda Defne, gözlerimin içine bakıp "İyi misin?" der gibi gülümsedi; bir kadının diğerinin ruhundaki fırtınayı kelimeler olmadan anlamasıydı bu.

Gözlerimi kapatıp açarak ona iyiyim mesajı verdikten sonra yüzünde kocaman ve biraz da mahcup bir gülümsemeyle bizi izleyen Cihan’a yöneldim. Kollarımı ona doğru açtığımda gülümsedim. “Gel buraya.” Cihan bu anı bekliyormuş gibi gelip bana sarıldığında fısıldadım. “Özlemişim sizi.”

Cihan, sırtımı sıvazlarken cevap verdi. “Biz de yenge, biz de....”

Masaya geçtiğimizde Cihan’ın gerçekten de mutfakta bir "sanat eseri" yarattığını gördüm. Üzeri envaiçeşit mezeyle, taze otlarla ve iştah açıcı sıcaklarla donatılmıştı.

Boran, kucağında hala amcasının sakallarını keşfetmeye çalışan minik Ata ile sandalyeye yerleşti. Ata’nın meraklı elleri Boran’ın gömlek yakasına asılırken Boran’ın bakışlarındaki o hüzün yavaşça yerini huzurlu bir neşeye bırakıyordu.

“Cihan, döktürmüşsün yine koçum.” dedi, masadaki tabakları süzerek. “Bu kadar yorulmana gerek yoktu, biz zaten yabancı mıyız?” Cihan, mutfaktan getirdiği son tabağı masanın ortasına bırakıp o kendine has muzip tavrıyla sırıttı. “Yabancı değilsiniz de abi, özledik be! Hem İnci yengeme sözüm vardı.”

Gerçekten de tabaklara baktığımda, en sevdiğim o zeytinyağlıları ve özel soslu mezeleri gördüm. Cihan’ın bu ince düşüncesi, o günkü tüm gerginliğimi alıp götürdü. “Ellerine sağlık Cihan, tam da ihtiyacım olan şeydi.” dedim içtenlikle.

“Afiyet olsun yengelerin bir tanesi.” Dedi Cihan samimiyetle. Sonra abisinin karşısındaki yeri alarak konuştu. “Hadi başlayalım.”

Biz yemeğe başlarken Ata’nın, Boran’ın kucağında iyice yerleşmesini izleyip gülümsedi Defne. “Baksana amcasının kucağından inmeye hiç niyeti yok. Abi, ben alayım onu.” Deyip masadan kalmaya yeltendiğinde Boran durdurdu onu. “Biz halimizden memnunuz, siz hiç keyfinizi bozmayın.”

Boran’ın bu cevabı üzerine Defne geri çekilip sandalyesine yaslanırken yüzünde o her şeyi anlayan annelere özgü, hüzünlü ama şefkatli bir gülümseme belirdi. Boran, bir kolunu Ata’nın minik sırtına korumacı bir zırh gibi sarmış, diğer elini de masanın üzerinden bana uzatmıştı. Parmaklarını parmaklarıma kenetlediğinde, o sıcak dokunuşun içime akıttığı güvenle derin bir nefes aldım.

Cihan, Boran’ın bu duygusal ve sahiplenici tavrına dayanamayıp o her zamanki neşeli patavatsızlığıyla araya girdi. “Valla abi, sen böyle bakmaya devam edersen bu çocuk yarın sabah ‘amca’ diye uyanacak, bizim de pabucumuz dama atılacak!”

Cihan’ın bu esprisi masadaki tüm o son gerginlik kırıntılarını da süpürüp götürürken Boran, Ata’nın saçlarına yasladığı başını hafifçe kaldırıp Cihan’a öyle bir baktı ki, o bakışta hem bir abinin gururu hem de bir çocuğun masumiyeti vardı.

"Pabucun zaten dama atıldı Cihan, kabullensen iyi edersin." dedi gülerek. Sonra Ata’nın minik elini kendi parmağıyla meşgul ederek devam etti. "Baksana, adam benimle fısıldaşarak anlaşıyor. Senin gibi gürültü yapmıyor en azından."

Cihan sahte bir alınganlıkla elindeki çatalı bıraktı. "Gördün mü Defne? Abim resmen oğlumu benden daha çok seviyor.” Defne, Cihan’ın bu çocuksu alınganlığına karşılık kahkahayı bastı. "Kıskanma Cihan, Boran abinin Ata’ya olan bu düşkünlüğü senin için bir dinlenme fırsatı işte. Bak, bugünlük babalık mesaisini abin devraldı." diyerek ortamı daha da neşelendirdi.

Boran, Ata’yı göğsüne biraz daha yaklaştırıp burnunun ucunu bebeğin yumuşacık şakağına sürttü. Ardından Cihan’a bakıp nispet yaparcasına gülümsedi. “Kıskanç, bu çocukken de böyleydi.”

Cihan bu "çocukluk" suçlamasıyla yerinde dikleşip sanki o günlere dönmüş gibi kaşlarını yukarı kaldırdı. “Hiçte bile.”

Boran onun tepkisine gülerken bende istemsizce güldüm. Bir yandan da Cihan’ın servis ettiği nefis yemekleri yerken Defne’ye bakıp gülümsedim. “Bunlar hep böyle miydi?” Defne gülerken bir kocasına bir de Boran’a baktı. “Boran abim senden önce çok çalışırdı, az görürdük ama evet böylelerdi.”

“Ben boşuna demiyorum yengemden öncesi ve yengemden sonrası diye.” Dedi Cihan hemen. Onun bu sözleri üzerine Boran, kucağındaki Ata’yı sarsmamaya özen göstererek başını hafifçe yana eğdi ve bana o kadar derin, o kadar kabullenmiş bir bakış attı ki kalbim yerinden oynadı.

“Doğru söylüyor.” dedi Boran, sesi masadaki diğer sesleri bastıran bir samimiyetle. “İnci’den önce sadece bir hedefim vardı; daha çok çalışmak, daha çok büyümek... Ama nedenini, kimin için olduğunu hep kaçırıyordum.”

Elimi masanın altından çekip onun dizinin üzerine koydum. Boran elini elimin üzerine kapatıp parmaklarımı kenetledi. Bakışlarını tekrar Cihan’a çevirip hafifçe gülümsedi. “Sizinle bu masaya oturmayı bile unutmuştum bazen. İnci bana sadece kendimi değil, sizi de geri verdi.”

Cihan, abisinin bu nadir görülen duygusal itirafı karşısında bir an duraksadı, gözleri parladı. “E o zaman yengelerin bir tanesinin şerefine!” diyerek bardağını havaya kaldırdı. “Senin o buzlarını erittiği için ona ne kadar teşekkür etsek az.”

“Her seferinde bunu demeyi bırakmayacaksın değil mi?” dedi Boran sitemle. Sitemi, o eski günlerdeki gibi hafif ve samimi bir tonla döküldü dudaklarından. Cihan, Boran’ın bu laf atmasına karşılık sandalyesine iyice yerleşip keyifle arkasına yaslandı.

“Bırakmayacağım tabii abi.” dedi, yüzünde muzip bir ifadeyle. “Doğruları söylemek ne zamandan beri sitem konusu oldu? Sen de biliyorsun ki İnci yengem yanındayken senin o buzların eriyor, daha çekilir bir adam oluyorsun. Yoksa senin o ‘şirket yöneten asık suratlı Boran Demirhanlı’ halini biz burada ne yapalım?”

“Doğru söylediğin için bir şey demeyeceğim.” Dedi Boran kabullenerek. Bu beklenmedik ve dürüst teslimiyeti masada bir anlık sessizlik yarattı, ardından Cihan’ın zafer kazanmışçasına attığı o meşhur kahkahası duyuldu. Boran, Cihan’ın bu neşesine engel olmak yerine sadece gülümsedi ve bakışlarını bana çevirdi.

“Gördün mü yenge?” dedi Cihan, elindeki çatalı havada sallayarak. “Abimi bile dize getirdin ya, artık sırtımız yere gelmez bizim. Boran Demirhanlı bile ‘haklısın’ diyorsa, dünya gerçekten değişiyor demektir.”

Defne, Cihan’ın koluna hafifçe vurup onu susturmaya çalışsa da kendisi de gülmekten geri duramadı. “Cihan, abini fazla sıkıştırma istersen.”

Gecenin geri kalanı, Cihan’ın Boran’ın çocukken yaptığı sakarlıkları bir bir dökmesiyle, Boran’ın ise her seferinde “Öyle bir şey olmadı, uyduruyor.” diyerek kendini savunmaya çalışmasıyla geçti. Kahkahalarımız restorandaki diğer masalara taşarken Boran’ın omuzlarındaki o kaskatı duruşun tamamen gevşediğini, ruhundaki o yorgunluğun yerini huzurlu bir dinginliğe bıraktığını görmek benim için dünyanın en güzel manzarasıydı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Ata artık iyice mayışmış, Boran’ın göğsünde mışıl mışıl uykuya dalmıştı. Boran onu uyandırmamak için nefesini bile dikkatli alıyordu.

"Eee," dedi Cihan sesini biraz alçaltarak. "Bu akşamın şerefine birer kahve içeriz herhalde? Şöyle bol köpüklüsünden."

Boran, Ata’nın uykusunu bozmamak için sadece başıyla hafif bir onay verdi ama gözlerindeki o pırıltı "hayır" demeyeceğini çoktan belli etmişti. Cihan, "Hemen geliyor, bizzat ben yapacağım!" diyerek mutfağa doğru süzülürken masada o eşsiz, huzurlu sessizlik hakim oldu.

Boran’ın göğsünde uyuyan Ata, düzenli nefes alışverişleriyle sanki hepimizin ruhunu sakinleştiriyordu. Boran, bir eliyle Ata’yı korurken diğer elini masanın üzerinden bana doğru uzattı. Avucunu açtığında, hiç tereddüt etmeden elimi elinin içine bıraktım. Parmaklarını parmaklarıma kenetledi ve elimi dudaklarına götürüp uzun, şefkatli bir öpücük kondurdu.

"Bana öyle bakma." diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Nasıl bakıyormuşum?" dedim, gülümsememi gizleyemeyerek.

"Sanki dünyanın en büyük mucizesini keşfetmişsin gibi...” dediğinde gülümsemem büyüdü. “Öylesin çünkü.” dedim, sesimdeki samimiyetle gözlerinin içine bakarak.

Boran derin bir iç çekti. İçi gidermiş gibi gözlerime bakarken sanki o an sadece ikimiz varmışız gibi dünyayı etrafımızdan sildi. Gözbebeklerindeki o yoğun, hüzünle karışık hayranlık kalbimi titretti. “Güzelim benim…”

O sırada Cihan, elinde dumanı tüten, mis gibi kokan Türk kahveleriyle geri geldi. Kahve fincanlarını masaya bırakırken bile o şakacı tavrından ödün vermedi. "Hadi bakalım, bol köpüklü şifa niyetine!”

Fincanları masaya bıraktıktan sonra her zamanki hareketli tavrından sıyrılıp sandalyeyi geriye doğru çekti ve Boran’ın tam karşısına oturdu. Gözlerindeki o muzip parıltı sönmüş, yerini gerçek bir dostun, bir kardeşin taşıdığı o samimi endişeye bırakmıştı. Boran’ın kucağında uyuyan Ata’ya kısa bir an bakıp derin bir nefes aldı.

“Abi.” dedi Cihan, sesi bu sefer şakadan uzak, oldukça ciddi ve derindi. “Kahveler şifa niyetine dedik ama... Asıl meseleyi ne yapacağız?”

“Ben bir şey yapmayacağım Cihan, ağzımın payını aldım.” Dedi Boran umursamazca. O sırada Defne, sanki havada asılı kalan o gergin kelimeleri eliyle dağıtmak ister gibi, Boran’ın kucağına doğru usulca eğildi. Boran, Cihan’ın sorusuna verdiği o kısa ve keskin cevabın ardından bakışlarını tekrar kucağındaki minik bedene çevirmişti.

“Ben alayım.” dedi Defne fısıltıyla. “Amcasının göğsünde dünyayı unuttu ama belin tutulacak artık. Arabasına yatırayım onu.”

Boran, Ata’yı Defne’ye devrederken sanki bir parçası kopuyormuş gibi büyük bir titizlikle hareket etti. Defne bebeği alıp arabaya yatırırken Boran, kucağının boşalmasıyla birlikte kollarını masanın üzerine koydu, parmaklarını birleştirdi. Az önceki o "umursamaz" tavrı, aslında bir kabullenişten ziyade, yorulmuş bir adamın savunma kalkanı gibiydi.

“Bende öyle demek istiyorum ama kardeşimiz.” Dedi Cihan sıkıntıyla. Boran başını olumlu anlamda salladı. “Kardeşimiz ama o kararını vermiş Cihan, gitmiş evlenmiş.”

Boran’ın sesi, bu gerçeği dile getirirken sanki buzdan bir levhanın çatlaması gibi soğuk ama kabullenmiş bir tonda çıktı. Cihan, duyduklarını hazmetmeye çalışıyormuş gibi fincanını masaya bıraktı, bakışları masadaki bir noktaya kilitlendi.

"Gitmiş evlenmiş..." diye tekrar etti, inanamıyormuş gibi. "Yani o kadar kolay mı abi? Hala rüya gibi geliyor bana. Daha 18’inde küçücük kız, ne bu evlenme merakı aklımı kaçıracağım. Bir oku, meslek sahibi ol. Ama yok.”

Boran, Cihan’ın bu isyanı karşısında derin bir iç çekti. Az önceki o yumuşamış, yeğeniyle şifalanan adamın yerini; hayatın gerçeklerini bir tokat gibi yüzünde taşıyan, hayal kırıklığına uğramış bir ağabey almıştı.

"Ben de aynı şeyleri söyledim Cihan." dedi Boran, sesi yorgun ama bir o kadar da kesin bir kabullenişle doluydu. "Okusun istedim, kendi ayakları üzerinde dursun istedim. Arkamızdan iş çevirmesini geçtim bu nedenle karşı çıktım kocasından bağımsız bir şekilde. Suçlu ben oldum, o yüzden sende ses çıkartıp kötü olma.”

Cihan, duyduklarıyla birlikte yüzünü buruşturup başını iki yana salladı. Boran’ın o "suçlu ben oldum" deyişindeki o buruk tını, masadaki herkesin kalbine oturdu.

"Senin suçun değil abi, o sadece görmek istediği şeye bakıyor." dedi Cihan, sesi bu sefer her zamankinden daha olgun çıkıyordu. "Ama yine de... İnsanın canı yanıyor işte. Sen onun için didinirken onun gidip en istemediğin şeyi, hem de arkandan iş çevirerek yapması... Ağır be abi."

Boran, parmaklarını masanın üzerinde yavaşça gezdirip sonra benim elime kenetledi. "Ağır ya da hafif, artık bir önemi yok Cihan." dedi, sesi o derin yorgunluğu ele veriyordu. "Ben artık kimseyi zorla kurtarmaya çalışmayacağım. Birinin iyiliği için kötü adam olmaktan yoruldum. Derin artık Mert'in karısı. Bize düşen sadece izlemek. Sen de sakin kal, sesini çıkarma ki yarın bir gün başı sıkıştığında gelebileceği bir 'abi kapısı' kalsın."

Boran’ın bu sözleri, aslında bir ağabeyin verebileceği en zor ama en büyük tavizdi. Derin’i kendi hatasıyla baş başa bırakıyordu ama ona geri dönebileceği bir yol bırakmayı da ihmal etmiyordu.

Defne, masadaki bu ağır havayı dağıtmak ister gibi gülümsedi. “Hadi, daha fazla kendinizi hırpalamayın. Bu gece güzel başladık, güzel bitirelim. Herkes kendi yolunu bir şekilde bulur.”

“Eltime katılıyorum, herkes kararlarının sonucuna katlanır bir şekilde. Hepimiz öyle yapmadık mı?” dedim Defne’yi onaylayarak. Defne ona olan hitabımla gülerken Cihan’ın o şaşkın ama muzip nidası masadaki bütün o ağır havayı bir balon gibi patlatıverdi. "Eltim ha? Vay be!" diyerek sandalyesinde iyice yayıldı.

"Abi duydun mu?" dedi Cihan, Boran’a dirsek atarak. "İnci yengem resmen aile hiyerarşisine hızlı bir giriş yaptı. 'Eltim' dedi ya! Defne, kız hazırlan; yarın öbür gün altın günlerine, elti didişmelerine falan başlarsınız siz şimdi."

Defne kahkahalarla Cihan’ın omzuna vurdu. "Ağzından yel alsın Cihan! Biz İnci’yle gayet iyi anlaşıyoruz, senin o fitne fesat senaryolarına ihtiyacımız yok." Sonra bana dönüp göz kırptı. "Eltim... Valla kulağa çok hoş geliyor İnci. Alıştım bile!"

Boran, az önceki o karanlık düşüncelerinden bu kelimeyle tamamen sıyrılmıştı. Yüzünde, sadece benim görebildiğim o gururlu ve huzurlu gülümseme yayıldı. "Gördün mü Cihan?" dedi sesi artık tamamen durulmuş, keyifli bir tonda. "Kadınlar ittifakı kurdu bile. Bize de bu birliğe saygı duyup kahvelerimizi sessizce içmek düşer."

Cihan ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı. "Valla abi, ben bu ittifaka karşı gelemem.”

Hep birlikte gülüştüğümüzde, o küçük masanın etrafındaki enerji dışarıdaki tüm fırtınaları durduracak kadar güçlendi. Defne’nin gözlerindeki samimiyet, Cihan’ın neşesi ve Boran’ın benim yanımda bulduğu o sarsılmaz aidiyet duygusu; bugün ofiste yaşanan her şeyi, o ağır itirafları ve yaklaşan aile krizlerini bir süreliğine de olsa silip süpürdü.

Gecenin sonunda kahveler bittiğinde, Boran ayağa kalkıp ceketini omuzlarıma bıraktı. Cihan ve Defne ile kapıda, sanki yıllardır aynı sofraya oturuyormuşuz gibi büyük bir içtenlikle vedalaştık. İstanbul’un serin gece havası yüzümüze çarparken Boran kolunu omzuma dolayıp beni kendine sıkıca çekti.

Arabaya doğru yürürken başımı onun omzuna yasladım. Arabaya ulaştığımızda Fatih’in kapımızı açmasıyla yerlerimize yerleştik. Karanlık yolda, radyoda çalan kısık sesli bir melodi eşliğinde eve doğru süzülürken; arkamızda o dumanı tüten kahveleri ve samimiyeti, önümüzde ise ne olursa olsun el ele karşılayacağımız o yarını bırakmıştık. Gecenin sessizliği, Boran'ın varlığıyla benim için dünyanın en huzurlu şarkısına dönüşmüştü…

◔◔◔

Dün gecenin o sıcacık aile atmosferi, ruhumda dumanı tüten bir kahve gibi etkisini sürdürürken güne erken başlamıştık. Sabah evden Boranla çıkmıştık yine. O kendi arabasıyla, bende kendi arabamla şirkete gitmiştik. Şirkete uğrayıp acil evrakları hallederken bile aklımın bir köşesinde o huzurlu masanın tınıları var olmuştu ancak bugünün asıl durağı, içimdeki o ince heyecanın adresi Selçuk Bey’in muayenehanesi olmuştu.

Hastanenin o steril kokusu burnuma dolduğunda, her zamankinden farklı bir umutla dolmuştum. Selçuk Bey, o güven veren, sakin tavrıyla muayeneyi gerçekleştirirken odadaki sessizliği sadece monitörden gelen ritmik sesler bölmüş, Selçuk Bey jeli silip koltuğunda geriye yaslandığında gözlerindeki o memnun ifadeyi yakalamıştım.

“İnci Hanım, vücudunuz beklediğimizden çok daha iyi tepki veriyor, değerleriniz toparlanmış, her şey yolunda ve olumlu yönde ilerliyor. Bu süreçte moralin ne kadar önemli olduğunu biliyorsunuz; belli ki şu sıralar ruhunuzu besleyen güzel şeyler oluyor.” Demişti Selçuk Bey, yüzünde babacan bir gülümsemeyle.

Onun bu sözleri üzerine Boran’ın o şefkatli bakışları gelmişti aklıma. Şu birkaç haftadır rüya gibi günler geçiyordum onun sayesinde. Muayenehaneden adeta bulutların üzerinde çıkmıştım. Aldığım bu güzel haber, geleceğe dair kurduğumuz o kırılgan hayallerin üzerine serpilmiş bir can suyu gibi olmuştu.

Tabii var olan bulantılarımdan da bahsetmiştim ama normal olduğunu bir kez daha vurgulamıştı Selçuk Bey, o yüzden rahatlamıştım.

Eve döndüğümde üzerimdeki tatlı yorgunluğu bir kenara itip çalışma masamın başına geçmiştim. Bilgisayarımı açıp bekleyen danışanımla online görüşmemi başlatmıştım. Başka birinin hayatına dokunmak, onun sorunlarına çözüm ararken kendi iç huzurumu profesyonel bir süzgeçten geçirmek bana her zaman iyi gelirdi.

Görüşme bittiğinde bilgisayarın kapağını yavaşça kapattım ve arkama yaslandım. Şimdi evde, o sessiz huzurun içindeydim. Elimi istemsizce karnımın üzerine koydum ve Selçuk Bey’in "olumlu gelişmeler" diyen sesini tekrar duydum.

Sonra oturduğum yerden ayaklandım. Akşama misafirlerimiz vardı ve ben çok iyi ağırlamak istiyordum onları. O yüzden kollarımı sıvayarak mutfağa girdim. İlk önce müzik listemi açtıktan sonra çorba yapmak için tenceremi ocağa koydum. Tercihimi Boran’ın da çok sevdiği, içimi ısıtan süzme mercimek çorbasından yana kullandım. Soğanları pembeleşinceye kadar kavururken çıkan o tanıdık koku, evi bir anda gerçek bir yuva sıcaklığına bürüdü. Mercimekleri ekleyip suyunu verirken zihnimde akşamki menüyü çoktan şekillendirmiştim.

Misafirlerimiz için özenle seçtiğim ana yemeğin hazırlıklarına geçmeden önce mutfaktaki tempomu artırdım. Bir yandan çorba ağır ağır kaynayıp kıvam alırken diğer yandan taze baharatlarla harmanlayacağım fırın yemeği için sebzeleri doğramaya başladım. Mutfaktaki her bir tıkırtı, her bir koku beni akşamki neşeli sofraya biraz daha yaklaştırıyordu.

Akşama gelecek olanlar sadece misafir değil, Boran’ın can dostları, kardeş bildikleriydi. Ki benim içinde kardeş olmuşlardı. Onların damak tadını az çok biliyordum ve bu sofra, dün geceki o aile sıcaklığının bir devamı niteliğinde olmalıydı.

Korkut’un et yemeklerine olan düşkünlüğünü bildiğimden, ana yemeği döküm tencerede ağır ateşte pişen, lokum gibi bir kuzu incik yapmaya karar vermiş, yanına ise Giray’ın her seferinde "Yenge bunun tarifini kesinlikle almam lazım" dediği o meşhur tereyağlı, bademli pilavımdan ekleyecektim ve tabii ki çeşitli mezeler… Tatlı içinse Boran’ın çocuksu bir iştahla sevdiği fırın sütlaç yapmaya karar vermiştim.

Sırayla tüm yemekleri yapmayı sürdürürken bir yandan da açtığım şarkılara uyumlu olarak dans etmeyi sürdürdüm. Karşı dolaptan bir şeyler almak için geriye döndüğümde mutfak kapısında, kapının sövesine kolunu yaslanmış beni izleyen Boran’ı gördüğümde şaşkınlıkla elimdeki kaşığı neredeyse yere düşürecektim ama Boran’ın o hayranlık dolu, sıcacık bakışlarını görünce dudaklarımda istemsiz bir gülümseme yayıldı.

Ceketini çoktan bir kenara fırlatmış, gömleğinin kollarını hafifçe dirseklerine kadar katlamıştı. Yüzünde, günün tüm yorgunluğunu mutfağın eşiğinde bırakmış, sadece bana ve o anki neşeme odaklanmış o eşsiz ifade vardı.

"Ne zaman geldin? Hiç duymadım." dedim kalbim heyecandan hızla çarparken.

Boran, yaslandığı yerden yavaşça doğrulup bana doğru birkaç adım attı. Gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. "Birkaç dakikadır buradayım." dedi sesi o her zamanki kadifemsi tonundaydı. "Öyle güzel dans ediyordun ki, bu anı bozup büyüye gölge düşürmek istemedim. Mutfağın neşesi, evin ruhu... Seni böyle izlemek dünyanın en güzel manzarası, biliyorsun değil mi?"

Yanıma ulaştığında ellerini belime yerleştirip beni kendine çekti. Burnunu saçlarımın arasına gömüp derin bir nefes aldı. "Ve bu kokular... yine döktürmüşsün hayatım.”

Gülümseyerek başımı göğsüne yasladım. Selçuk Bey’den aldığım o müjdeli haber dilimin ucuna kadar gelse de, bu huzurlu sessizliği bozmamak için sadece onun kokusunu içime çektim. Boran’ın varlığı, mutfaktaki ocağın ısısından çok daha fazla ısıtıyordu içimi.

"Çok mu yoruldun?" diye sordum, ellerimi ensesindeki o hafif uzamış saçlarına daldırarak. "Seni görene kadardı." dedi geri çekilip gözlerimin içine derin derin bakarak. "Şimdi o holdingdeki hiçbir toplantı, hiçbir sorun aklımda değil. Sadece sen varsın.”

“O zaman karına yardım etmeye ne dersin?” dedim alttan alttan gözlerine bakarken. Boran, bu teklifim üzerine muzipçe tek kaşını kaldırdı. Gözlerinde o her zamanki hayranlığın yanına bir de oyunbaz bir parıltı eklendi. "Karım emrederse, akan sular durur." Deyip yüzünü bana doğru eğdi.

Dayanamayarak yaklaşıp dudaklarına küçük bir öpücük bırakıp geri çekildiğimde, Boran’ın bakışlarındaki o oyunbaz ifade yerini derin bir tutkuya bıraktı. Belimdeki ellerini hafifçe sıkılaştırıp beni kendine biraz daha mühürledi. "Bu kadarla kurtulabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun." diye fısıldadı. "Yardım ücretim sandığından daha pahalı olabilir İnci Demirhanlı."

Gülerek ellerimi göğsüne koyup onu hafifçe ittim. "Önce hak etmen lazım Boran Demirhanlı. Hadi üzerini değiştirip gel, bekliyorum seni.” Deyip tezgâha tekrar yaklaştım. Boran arkamdan gülüp mutfaktan çıkarken adımlarının merdivenlere doğru yöneldiğini duydum.

O yukarı çıkarken ben de tencerelerin altını son kez kontrol ettim, ocağın altını iyice kısıp yemeğin demlenmesini bekledim.

Beş dakika geçmeden Boran, üzerinde rahat bir gri tişört ve ev haliyle mutfağa geri döndüğünde az önceki o holding patronu gitmiş, tamamen benim Boran'ım gelmişti. Yanıma yaklaşıp tezgahtaki salata kasesini önüne çekti.

“Salatayı ben yapıyorum o zaman.” Deyip domatesleri aldığında onayladım. “Ellerinden öper sevgilim.”

Mezeleri yapmaya devam ederken Özcan Deniz’in bir dudaktan şarkısıyla kendimce dans etmeye koyuldum. O sırada Boran’ın sesli gülüşü yankılandı. “Şarkı seçimlerin gerçekten mükemmel.”

"Bence o ikimizin mükemmelliği." diyerek kalçalarımı ritme uygun şekilde hafifçe salladım ve elimdeki servis kaşığını bir mikrofon gibi tutup şarkının o meşhur nakaratına eşlik etmeye başladım. Boran, bir elinde domates, diğer elinde bıçakla öylece durmuş, sanki hayatında gördüğü en komik ama en güzel şeyi izliyormuş gibi bakıyordu bana.

"Bir dudaktan, bir yanaktaaan..." diye mırıldanırken Boran’ın yanına gidip yüzünü elimle kendime çevirdim. Boran, beklemediği bu sevgi seli karşısında elindeki bıçağı ve domatesi öylece kesme tahtasının üzerine bıraktı. Şarkının ritmi mutfağın içinde yankılanırken dudaklarına, yanağına ve en son boynuna kondurduğum o mühür gibi öpücüklerle bir anlığına nefesinin kesildiğini hissettim.

Gülerek geri çekildiğimde hala daha şaşkın ama huzurlu bir biçimde bana bakmayı sürdürüyordu. "Güzelim, sen bu akşam neden bu kadar enerjiksin?" dedi, sesi o hayranlık dolu gülüşüyle harmanlanarak. "Normalde de neşelisin ama bugün sanki içine güneş doğmuş gibi. Özcan Deniz bile bu kadar iştahlı söylememiştir bu şarkıyı."

Kıkırdayarak kollarımı boynuna doladım, Selçuk Bey'in o "Her şey çok yolunda" diyen sesi kulağımda yankılandı. "Belki de gerçekten içime güneş doğmuştur, olamaz mı?" dedim, gözlerimin içindeki o parıltıyı saklamadan.

Boran cümlemle kaşlarını çatar gibi oldu. Az önceki o neşeli ve oyunbaz bakışları yerini saniyeler içinde fırtına öncesi sessizliğe, derin bir sorgulamaya bıraktı. Gözbebeklerinin büyüdüğünü, bakışlarının yüzümün her bir zerresini, özellikle de dudaklarımdaki o gizleyemediğim gülümsemeyi santim santim taradığını gördüm.

"İçime güneş doğmuştur" ifadesi, onun zihnindeki o en hassas, en çok arzulanan çekmeceyi bir anda patlatmış gibiydi. "Ne demek o? Ne demek güneş doğdu?"

Yüzündeki o ifadeyi gördüğümde kalbim tekledi. Ben tedavinin iyiye gidişini, Selçuk Bey’in o umut dolu sözlerini kastederek bu kadar enerjikken; Boran’ın zihni çoktan başka bir ihtimale, o mucizeye kaymıştı.

Daha fazla yanlış anlayıp umutlanmaması ve hayal kırıklığı yaşamaması için hemen toparladım. “Bugün kontrole gittim.” Dedim elimi yanağına çıkarıp başparmağımla sakallarını usulca okşayarak.

“Bugün müydü kontrol?” Boran zihnini yoklarcasına gözlerini hafifçe kıstı, o yoğun iş temposunun arasında bu tarihi nasıl atladığını kendine yediremiyor gibiydi. Bakışlarında bir anlık suçluluk dalgalandı; yanında olamadığı için kendine kızdığı her halinden belliydi.

Ellerimi yanağından çekmeme izin vermeden kendi elini elimin üzerine koydu ve avucumu tenine biraz daha bastırdı. "Ah aptal kafam. Nasıl unuturum? Furkan’a randevuyu ajandama eklemesini söylemiştim.”

"Hayır, hayır suçlama kendini." dedim sesimdeki o yumuşak tonu koruyarak. "Önemli bir ihale hazırlığındaydın. Hem ben bunu takmadım bile, sende takma.” Gülümseyerek parmak ucumla kaşlarının arasındaki o gergin çizgiyi yumuşattım. "Önemli bir şey değil de rutin bir kontroldü sadece. Hem Selçuk Bey’in o kadar iyi haberler vereceğini ben de tahmin etmemiştim."

Boran "İyi haberler?" diyerek daha dikkatli, daha umut dolu bir ifadeyle yüzüme baktı. Kalbinin göğüs kafesine vuruşunun hızlandığını, tişörtün altındaki o ritmik hareketten seçebiliyordum.

"Her şey çok yolunda." dedim, sesimdeki samimiyetin her bir zerresini ona hissettirerek. "Vücudumun toparlanma hızı onu bile şaşırtmış. Değerlerim beklediğinden çok daha iyiymiş. Yani... Yolumuz açık Boran. Sadece biraz daha sabır ve bolca huzur lazım bize."

Boran derin bir nefes alıp başını avucumun içine yasladı. Gözlerini kapattığında, omuzlarındaki o kaskatı duruşun yerini tam bir teslimiyete bıraktığını gördüm. Sanki bugün holdingde verdiği tüm savaşların, çektiği tüm stresin yorgunluğu bu cümleyle akıp gitmişti.

"Şükürler olsun..." diye mırıldandı. Gözlerini tekrar açtığında, o koyu harelerin içinde sadece minnet ve sarsılmaz bir sevgi vardı. Uzanıp ilk önce alnımı, sonra da dudağımı, yanağımı, yüzümün her yerini öpücüklere boğarken kıkırdadım.

O sırada aklına bir şey takılmış gibi geri çekilip gözlerimin içine baktı. Sorgulayıcı, o her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek isteyen tavrı geri dönmüştü.

"Peki..." dedi, sesindeki o hafif kuşkuyla. "Selçuk Bey sadece değerlere mi baktı? Kalbine, o ritimlere falan da baktı mı? Hani bazen yoruluyorsun ya, nefes nefese kalıyorsun... Onu sordu mu? Ya o sabahki mide bulantıların? Onlardan bahsettin mi?"

Cevap vermeme fırsat vermeden tekrar konuştu. "Bak bana dürüst ol İnci. Sadece beni rahatlatmak için 'iyiyim' demiyorsun değil mi? Ah aptal kafam, gerçekten orada olmalıydım! Kendi kulaklarımla duymalıydım o açıklamaları. Gelecektim, o randevuyu saniye saniye takip edecektim. Adamın tepesine dikilip her bir hücreni soracaktım..."

Hafifçe kıkırdayıp ellerini hafifçe sıktım, onun bu tatlı ama bir o kadar da yorucu titizliği içimi ısıtıyordu. "Boran, sakin ol sevgilim. Selçuk Bey her şeye baktı. Kalp ritmim, tansiyonum, genel durumum... Hepsi mükemmel. Sabahki bulantıları da söyledim, ilaçların dozajı arttığı için vücudun verdiği normal bir tepki olduğunu, endişelenecek bir durum olmadığını üzerine basa basa vurguladı."

Boran, hala ikna olmamış gibi kaşlarını çatıp gözlerimin içine bakmaya devam etti. "Dozaj artınca vücut hırpalanıyor işte, ben de bundan korkuyorum. Yine de... Keşke orada olsaydım. Selçuk Bey’in o babacan tavrının arkasındaki her imayı yakalardım ben.”

“Ya abartma adam ne iması yapacak, hem bende kendimi iyi hissediyorum bu yetmez mi sana?” dediğimde ellerini belime yerleştirip beni kendine çekti; bakışları şimdi daha yumuşak ama hala o sorgulayıcı ciddiyetini koruyordu.

"Abartmıyorum güzelim. diye mırıldandı, sesi göğüs kafesinde yankılanan o derin tınısıyla. "Senin kendini iyi hissetmen dünyadaki en büyük servetim, bunu biliyorsun. Ama mesele senin 'iyi hissetmen' değil, senin o güçlü duruşunun arkasında neleri sakladığını benim bilmemem."

Burnunu hafifçe burnuma sürttü, bakışları dudaklarımdan gözlerime tırmandı. "Sen öyle bir kadınsın ki, canın yansa bile yüzündeki o ışığı söndürmezsin.” Hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme hala bir parça sitem barındırıyordu. “O yüzden birtanem, hiçbir şey abartı değil.”

Gözlerinin içine bakarken tebessüm ettim. “Sen böyle üzerime titrerken, nefes alışımı bile bu kadar sahiplenirken bana hiçbir şey olmaz, merak etme.” dedim, sesimdeki her tınıyı kalbine ulaştırmak ister gibi. “Ama biraz önceki öpücüklerinden birer doz daha olsa hayır demem.”

Muzipçe söylediğim şeyle Boran güldü. Belimdeki elleri, beni kendine daha da mühürlemek ister gibi sıkılaşırken, o kehribar gözlerindeki oyunbaz parıltı bir anda koyulaştı.

"Doz aşımı yapmaktan korkmuyorsun yani?" diye mırıldandı, sesi göğüs kafesinde yankılanan o düşük, etkileyici tınısına bürünerek. "Pekâlâ psikolog hanım madem reçeteyi sen yazdın, tedaviyi uygulamak da benim boynumun borcu."

Eğilip alnını alnıma yasladı, nefesi dudaklarımda sıcak bir esinti gibi gezinirken kalbimin ritmi şarkının temposuna ayak uydurdu. "Önce şuradan başlayalım..." dedi ve burnunun ucunu yavaşça yanağıma sürterek kulağımın hemen altına, o en hassas noktaya tüy hafifliğinde ama yakıcı bir öpücük bıraktı. "Bu, sabahki o tatsız bulantının telafisi olsun."

Gözlerimi istemsizce kapattığımda, dudaklarını bu kez şakağıma kondurdu. "Bu, Selçuk Bey'in yanına seni tek gönderdiğim her dakika için bir özür..."

Sonra geri çekilip gözlerimin içine öyle bir baktı ki, mutfağın ocağından yayılan ısı sönük kaldı o bakışların yanında. Elini yanağıma koyup başparmağıyla alt dudağımı usulca okşadı. "Ve bu da..." dedi, sesi iyice kısılarak. "İçindeki o güneşi hiç söndürmediğin için bir teşekkür."

Dudakları dudaklarımla buluştuğunda, Özcan Deniz’in sesi arka planda bir fon müziğine dönüştü; sadece ikimizin nefesi ve dışarıda rüzgârın uğultusu kaldı. Dudaklarımızı ayırdığımızda ellerini yüzümden çekmeden başparmaklarıyla dudaklarımın kenarını okşadı. Bakışları o kadar doluydu ki, Selçuk Bey'in verdiği müjdenin onda yarattığı o derin rahatlamayı görebiliyordum.

“Yani Boran beyciğim bu ilgilerinize, alakalarınıza devam etmeniz gerekiyor demek oluyor bu. Tabii bende şımaracağım. ” Şımarıkça söylediğim bu sözler mutfağın buharlaşmış havasında süzülürken Boran’ın dudaklarında o meşhur, tek taraflı ve hayranlık dolu gülümsemesi belirdi.

"Sen buna şımarmak mı diyorsun güzelim?" diye mırıldandı, sesindeki o kadifemsi tonu iyice koyulaştırarak. "Benim sana olan bu ilgim, daha fragman bile değil. Selçuk Bey madem 'huzur' dedi, madem 'mutluluk' dedi... O zaman Boran Demirhanlı'nın asıl mesaisi şimdi başlıyor demektir. Sadece devam etmekle kalmayacağım, seni her gün bu ilgiyle yeniden tanıştıracağım."

Elimi tutup avuç içime derin bir öpücük bıraktı; sanki oraya bir söz, bir mühür yerleştiriyordu. Bizim mucizemiz sadece bir tedavi süreci değil, birbirimize olan bu sarsılmaz inancımızdı.

"Anlaştık o zaman." Dedim ve geri çekilerek tezgâha baktım. “Hadi devam edelim, misafirlerimiz de gelirler az sonra.”

Boran "Emrin olur," diyerek hiç vakit kaybetmeden tezgâhtaki yerini aldı. O an holdingin o mesafeli, sert patronu gitmiş; evinin mutfağında karısının gözlerinin içine bakan, hayatın en basit ama en gerçek neşesine teslim olmuş bir adam gelmişti.

El birliğiyle, sanki yıllardır bu mutfakta beraber yemek yapıyormuşuz gibi bir ritim tutturduk. Ben dumanı tüten kuzu incikleri servis tabaklarına paylaştırırken, Boran da hazırladığı o "iddialı" salatayı en şık kâselerden birine yerleştirdi. Bir yandan hareket ediyor, bir yandan da birbirimize çarpmaktan, dokunmaktan kendimizi alamıyorduk.

"Şu örtüyü serelim mi artık?" dedi Boran, çekmeceden en sevdiğim keten örtüyü çıkarırken.

Birlikte salona geçtik. Örtünün bir ucundan o tuttu, diğer ucundan ben; havada süzülerek masanın üzerine yerleşen o kumaş parçası bile bana bir zafer bayrağı gibi göründü. Boran tabakları dizerken ben de porselen takımları ve bardakları yerleştirdim. Arada durup masanın ortasındaki şamdanları düzeltirken Boran arkamdan gelip belime sarıldı, çenesini omzuma yasladı.

"Çok güzel oldu." diye fısıldadı masaya bakarak. "Ama sofradan daha güzel olan bir şey var ki, o da şu an tam kollarımın arasında." Gözlerimi kapatıp başımı geriye yani Boran’ın omzuna yasladım. Boran belimdeki ellerini hafifçe sıkılaştırdı, boynuma tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı.

Gülümseyerek yavaşça kollarından sıyrıldım ve ona dönüp ellerimi göğsüne koydum. "Odaya çıkıp hazırlanayım, üzerim yemek koktu.” Dediğimde Boran muzip bir gülüşle süzdü beni. “Her halinle baş döndürücüsün.”

“Yine de ayıp olmasın.” Dediğimde onayladı. “Nasıl istersen güzelim.”

Merdivenlere doğru yönelirken arkamdan bakışlarını üzerimde hissetmek adımlarımı daha da hafifletiyordu. Odaya girdiğimde hızlıca dolabımın karşısına geçtim. Yazlık, uçuş uçuş ve üzerindeki çiçek desenleriyle adeta içimdeki o taze baharı yansıtan hafif bir elbise seçtim. Saçlarımı omuzlarımdan aşağı serbest bıraktım; Boran’ın en sevdiği halimle, doğal ve huzurlu görünmek istiyordum.

Hafif bir parfüm sıkıp dudaklarıma belli belirsiz bir parlatıcı sürdükten sonra aşağı indim tekrar. Son kez masaya bakarken çalan kapıyla birlikte Boranla aynı anda ilerledik kapıya. Hiç beklemeden kapıyı açtığımızda neşeyle konuştum. “Hoş geldiniz.”

"Yengelerin sultanı!" diye bağırdı Giray, çiçekleri bana doğru uzatırken. “Hoş bulduk.”

Giray içeri girerken elindeki çiçeği alıp gülümsedim. “Çok teşekkür ederim, çok incesiniz.”

"Ne inceliği yenge, bu çiçekler senin o güzel sofranın yanında sönük kalır." dedi Giray, içeriye adeta bir neşe kasırgası gibi daldığında. Hemen arkasından gelen Korkut, o her zamanki vakur ve güven veren gülümsemesiyle Boran’ın omzuna vurdu. "Hoş bulduk İnci, yine zahmet etmişsin. Her yer mis gibi kokuyor." diyerek samimiyetle selam verdi.

Çiçekleri kucağıma alıp onları salona buyur ettikten sonra salona geçtiğimizde, şamdanlardaki mumların yumuşak ışığı porselen takımların üzerinde oynaşıyordu. Giray dudaklarını büzüp başını hayranlıkla sallarken konuştu. “Masa resmen ye beni diye bağırıyor biliyor musunuz?”

Onun bu iştah dolu ve samimi tepkisine hepimiz kahkahalarla karşılık verdik. O an salonun havası, mum ışığının zarafetiyle dostluğun o gürültülü neşesi arasında mükemmel bir dengeye oturdu.

"Seni biliyoruz Giray, masa fısıldasa sen çığlık olarak duyarsın." dedi Boran muzip bir tonda.

Korkut ise masanın her bir detayını, özenle yerleştirilmiş tabakları ve o dumanı tüten mezeleri incelerken başıyla onayladı. "Gerçekten ellerine sağlık İnci. Şirketteki o koşturmacadan sonra bu sofra resmen bir vaha gibi göründü gözümüze." diyerek nezaketle sandalyesine yöneldi.

Ben çiçekleri vazoya yerleştirmek üzere mutfağa yönelirken "Geliyorum hemen.” Dedim. Hızlı bir şekilde vazoya çiçekleri yerleştirerek salonun en güzel köşesine yerleştirdim. Çiçeklerin taze kokusu, mutfaktan yayılan o iştah açıcı aromayla birleşince evin havası tam anlamıyla tamamlanmıştı.

Masaya yerleştiğimizde, Boran başköşede, yanında her zamanki gibi sarsılmaz bir kale gibi duran Korkut, karşısında ise her an yeni bir espri patlatmaya hazır olan Giray vardı. Kaselere çorbaları koyarak servis yaptıktan sonra Boran’ın tam yanına, kalbinin en yakınına oturdum.

"Eee…" dedi Giray, çorbasından bir kaşık alırken. "Bugün şirketteki o asık suratın neden yerini bu kadar huzurlu bir adama bıraktı şimdi anlıyorum. Ben de böyle bir sofraya ve böyle bir karşılamaya gelecek olsam, holdingi yakar yine gelirdim!"

Boran, Giray’ın söylediğine karşılık gözlerini devirirken Korkut karşılık verdi. “Sende gel oğlum, sana evlenme diyen mi var?” Korkut’un cümlesiyle başımı salladım. “Evet Giray, bana da bir arkadaş lazım sonuçta.”

Giray, bu sözlerim üzerine elindeki çatalı havada bir asaymış gibi sallayarak sahte bir panikle geri yaslandı. "Aman yenge, sen yapma bari. Boran zaten her fırsatta 'ne zaman büyüyeceksin' diye bakıyor, bir de sen beni evlendirip tamamen emekliye ayırma." dedi, o her zamanki muzip tavrıyla.

Korkut gülerek araya girdi. "Emeklilik değil oğlum, buna 'huzura ermek' deniyor. Bak şu masanın keyfine, şu ortama bak. Sen hala dışarıda ne idüğü belirsiz restoranlarda vakit öldür."

Boran, elini masanın altından dizimin üzerine koyup hafifçe sıktı. Bakışlarını Giray’dan çekip bana çevirdiğinde, Giray haklı aslında." Dedi. "Bu sofranın ve bu huzurun bir tarifi yok. Ama Korkut da haklı; insan sırtını yaslayacağı, kapıdan girdiğinde yüzündeki tüm yorgunluğu tek bir gülüşüyle silecek birini arıyor. Ben o şansı çoktan kullandım."

Boran’ın bu sözleri üzerine masada kısa, duygusal bir sessizlik oldu. Giray bir anlığına ciddileşip bize hayranlıkla baktı. "Valla ne diyeyim abi." dedi bardağını hafifçe havaya kaldırarak. "Sizin bu halinizi gördükçe insanın evlenesi gelmiyor değil. Ama senin gibi bir şansı bulmak her kula nasip olmaz. Yengem gibi birini bulursam, söz; düğün davetiyeni ilk ben getireceğim."

Gülerek araya girdim. “Utandırıyorsun beni.” Giray, bardağını bardağıma hafifçe dokundurup muzipçe göz kırptı. "Utanma yenge, gerçekler bunlar. Boran'ın bu 'demir' duvarlarını yıkan kadına saygımız sonsuz."

Korkut ise daha sakin bir sesle, "Şans değil bu Giray, emek." diyerek bize baktı. "İkisinin birbirine kattığı değer, şirketteki en büyük cirolardan bile daha kıymetli.”

“Giray’a diyoruz ama sen?” dedi Boran tek kaşını kaldırarak. Korkut, Boran’ın bu ani atağıyla bir an duraksadı; o her zamanki sarsılmaz, ciddi ifadesi hafifçe sarsılırken genzini temizleyip bakışlarını tabağına indirdi. Giray ise bu fırsatı kaçırır mı hemen sandalyesinde öne doğru atılıp ellerini çırptı.

"Hah! İşte şimdi asıl meseleye geldik." dedi Giray, gözleri parlayarak. "Abi ağzına sağlık. Korkut Beyimiz bize akıl veriyor ama kendisi maşallah buzlar kralı gibi takılıyor. Yenge, inanır mısın bu adamın kalbine giden yolun haritasını daha kimse çizemedi."

Korkut, elindeki peçeteyi yavaşça masaya bırakıp Boran’a o her zamanki tok ve sakin sesiyle karşılık verdi. "Benim durumum farklı Boran, biliyorsun. İş, güç, koşturmaca derken..."

"Geç o işleri Korkut." diyerek sözünü kesti Boran. Sesi şakacı ama alt metni oldukça ciddiydi. Elini hâlâ elimin üzerinde tutuyordu. "İşse bende de var, koşturmacaysa hepimiz yapıyoruz. Ama eve geldiğinde şu huzuru paylaşacak birinin olması... İşte o, şirketteki en zor ihaleyi bağlamaktan daha büyük bir başarı."

Korkut’un bakışları bir anlığına bana, sonra tekrar Boran’a kaydı. Yüzünde çok nadir görülen o mahcup ama samimi gülümseme belirdi. "Haklısın." dedi kısık bir sesle. "Sizin bu halinizi gördükçe, insanın 'acaba' dememesi imkânsız. Böyle huzur bulmak her yiğidin harcı değil ama... Belki de zamanı geliyordur."

Giray hemen atıldı. "Aman yarabbi! Korkut 'zamanı geliyor' dedi! Yenge, yarın ilk işimiz Korkut’a uygun bir aday listesi hazırlamak olsun. Yoksa bu adam dosyaların arasında yaşlanıp gidecek!"

Gülsem de sakin bir sesle konuştum. "Kısmetten ötesi yok." Bakışlarım istemsizce Boran’a kaydı. "İstanbul’a ilk geldiğim o günü hatırlıyorum da... Aklımda sadece kariyerim, hedeflerim vardı. Aşk, evlilik ya da birine bu kadar kökten bağlanmak listemde bile yoktu. Ama hayat işte; sen planlar yaparken o sana bambaşka, çok daha güzel bir kapı açıyor."

Boran, bu sözlerim üzerine elimi dudaklarına götürüp üzerine tüy kadar hafif ama derin bir öpücük bıraktı. O sırada Giray araya girdi. “Senin yoktu ama bu adamın vardı yenge.” Boran onun bu cümlesiyle birlikte gözlerini kısarak Giray’a "Yine mi başladın?" der gibi baktı ama o bakışın arkasında saklayamadığı bir gülümseme vardı.

“Giray’a katılıyorum bu sefer. Seni gördüğü günden ve kim olduğunu öğrendiği günden sonra her ne kadar olmaz dese de içeride bir yerlerde vardı bir şeyler.” Dedi Korkut Giray’ı onaylayarak.

“O zaman iyi ki varmış.” Dedim Boran’a doğru bakarak. Boran’ın bakışlarındaki o sert, korumacı ifade bir anda eridi; yerini sadece benim görebildiğim o sonsuz şefkate bıraktı. Giray’ın Londra hatırlatması, masadaki havayı sadece bir dost meclisinden çıkarıp bizim imkânsız gibi görünen ama ilmek ilmek işlenen kaderimizin kutlamasına dönüştürmüştü.

Dakikalar sonra sofrada çatal bıçak sesleri, Giray’ın her lokmada çıkardığı hayranlık dolu mırıltılara karıştı. Yemeklerimizi yerken Boran, bir yandan iştahla tabağını bitiriyor, bir yandan da bana dönüp her şeyin tadının ne kadar yerinde olduğunu fısıldıyordu.

Yemeğin en koyu yerinde Korkut, peçetesiyle ağzını silip arkasına yaslandı ve bana döndü. “Senin işler nasıl gidiyor, şirketin yönetimi abinde çoğunlukla. Asıl mesleğine odaklanmak daha iyi oldu değil mi?”

Korkut’un bu sorusuyla birlikte elimdeki çatalı tabağın kenarına usulca bıraktım. Şirket yönetimi, finansal tablolar ve o bitmek bilmeyen toplantılar evet, ailemiz için önemliydi ama ruhumun asıl nefes aldığı yer orası değildi. Korkut, bir dosttan öte, beni neyin gerçekten mutlu ettiğini görecek kadar dikkatli bir adamdı.

“Çok daha iyi oldu Korkut.” dedim, sesimdeki samimiyetin altını çizerek. “Abimin yönetimde olması benim için büyük bir lüks. Şirketin o sert dünyası yerine, insanın ruhuna dokunabildiğim o odaya, asıl mesleğim olan psikolojiye dönmek beni yeniden hayata bağladı. İnsanların hikayelerine eşlik etmek, onlara o ışığı göstermeye çalışmak... İşte o zaman gerçekten 'İnci' olduğumu hissediyorum.”

“Yenge…” dedi Giray o sırada ciddiyetle. “Tanıdıklara da seans yapabiliyor musun?”

“Ne o seansa mı ihtiyacın var?” Boran göz kırparak Giray’a bakarken Giray omuz silkti. “Ne var abi, elimizde psikolog varken kullanmayalım mı?”

Giray’ın bu her zamanki fırsatçı ama bir o kadar da içten hali masadaki havayı anında dağıttı. Boran, bardağındaki son yudumu alırken Giray’a o "sen asla iflah olmazsın" bakışlarından birini fırlattı ama gözlerindeki pırıltı keyfinin yerinde olduğunu söylüyordu.

"Kullanmak mı?" dedim gülerek, bardağımı masaya bırakırken. "Giray, psikoloji bir beyaz eşya değil ki garantisi olsun, 'kullanalım' diyorsun. Ayrıca etik olarak tanıdıklara, özellikle de senin gibi aileden birine seans yapmam pek mümkün değil. Objektifliğimi kaybederim, senin o bitmek bilmeyen maceralarını dinlerken gülmekten not tutamam."

Giray, sanki büyük bir haksızlığa uğramış gibi ellerini iki yana açtı. "Aşk olsun yenge. Ben de tam 'Giray neden bu kadar yakışıklı ve mütevazı?' sorusunun altındaki travmaları inceletiriz diye düşünmüştüm. Bak, Boran bile benim sayemde sabır taşına döndü, en büyük vakan benim aslında."

Boran, elini masanın altından çekip bardağıyla oynarken söze girdi. "Giray, senin travmalarını incelemeye kalksak İnci'nin kütüphanesindeki tüm kitapları baştan yazması gerekir. Hem senin ilacın seans falan değil, senin ilacın Korkut’un dediği gibi; seni dizginleyecek, o çeneni yoracak bir hayat arkadaşı."

Korkut, Boran’ın bu pasını havada yakalayıp başını salladı. "Kesinlikle. İnci, sen bence Giray’a seans yapmak yerine ona uygun bir 'karakter analizi' yapıp, o analize uyan birini bulursan asıl şifayı o zaman vermiş olursun."

Gülüşmelerimiz arasında Giray "Valla bak, bu fikir daha çok yattı aklıma." diyerek tabağındaki son lokmayı zafer edasıyla ağzına attı.

Ben ise Boran’ın dizimin üzerindeki elini tutup hafifçe sıktım. Başkalarının ruhuna dokunmak, onlara yol göstermek evet, benim mesleğimdi; ama kendi ruhumun ilacını bu sofrada, bu adamın yanında bulmuştum.

“Sen bu adamı lisede görecektin İnci, her hafta başka sevgili mi değiştirir insan?” Dedi Korkut bıkkınlıkla. Korkut’un bıkkınlıkla kurduğu o cümleyle bir anlık sessizlik oldu.

Boran, keyifle kollarını göğsünde kavuşturarak konuştu. "İnci, asıl vaka burada oturuyor. Giray’ın lise yıllığına baksan, her sayfasında başka birine yazılmış 'asla bitmeyecek' aşk yeminleri bulursun. Adam lisede okulun yarısıyla sevgili oldu, diğer yarısıyla da 'kanka' ayağına sırasını bekledi."

Giray, elindeki bardağı masaya tak diye bırakıp "İftira! Tamamen karalama kampanyası!" diye bağırdı ama yüzündeki o suçlu gülümseme her şeyi ele veriyordu. "Yenge, inanma bunlara. Ben sadece... Ben sadece sevgi dolu bir insandım. Herkesin kalbine dokunmak istedim, fena mı?"

Korkut, başını iki yana sallayarak bana döndü. "İnci, bir gün hatırlat da sana Giray’ın lise son sınıftaki o meşhur 'üçlü randevu' faciasını anlatayım. Aynı gün, aynı saatte, aynı sinemanın farklı salonlarına üç ayrı kızı çağırmıştı. Biz Boran’la dışarıda nöbet tuttuk, kızlar birbirini görmesin diye ne taklalar attık bir bilsen."

Ben gülmekten artık masaya tutunmak zorunda kalmıştım. "Giray! Gerçekten mi? Üç kız mı? Peki, nasıl bitti o sinema günü?"

Giray, utancından peçetesini yüzüne kapatırken Boran araya girdi. "Nasıl bitecek; mısır almaya çıktığında üçüyle birden karşılaştı. O gün Giray’ın olimpiyat sporcularına taş çıkartan bir hızla sinemadan kaçışını unutamıyorum. Arkasından uçan patlamış mısır kutuları hala rüyalarıma giriyor."

Üçünün o hali gözümün önüne gelir gibi olduğunda kahkahalarımı durduramadım. Hadi Giray’dan beklerdim de bu ikisi nasıl dahil olmuştu bu işe?

Gülmekten gözlerimden yaşlar gelirken bir yandan da hayretle Boran ve Korkut’a baktım. "Peki siz?" dedim, nefesimi toparlamaya çalışarak. "Siz nasıl bu işin lojistik destek ekibi oldunuz? Boran, senden böyle bir suç ortaklığı hiç beklemezdim."

Boran, suçüstü yakalanmış bir çocuk edasıyla ama büyük bir keyifle omuz silkti. "Güzelim, dostluk bazen mantığın bittiği yerde başlar." dedi gülerek. "Korkut'la sinemanın otoparkında arabayı çalışır vaziyette bekletiyorduk. Giray'ın dışarı fırlayışını görmen lazımdı; sanki arkasından mısır kutuları değil de füzeler atılıyor. Kapıyı nasıl açıp kendini içeri attığını hala anlamış değiliz."

Korkut, bardağından bir yudum su alıp o her zamanki ağırbaşlılığıyla ekledi: "Aslında biz onu kurtarmak için değil, o rezilliği en ön sıradan izlemek için oradaydık. Ama sonra baktık ki durum ciddi, mısırlar havada uçuşuyor, tamam dedik bu kadar eğlence yeter, dostumuzu sağ salim kaçıralım."

Giray, peçeteyi yüzünden indirip "Bakın, işte görüyorsun yenge, bunlar bana yardım ediyor gibi görünüp aslında başıma gelen her felaketten keyif alıyorlar!" diye sızlandı. Sonra Boran’a dönüp gözlerini kıstı. "Sanki kendisi çok sütten çıkmış ak kaşık!”

Boran kaş göz işareti yaparken kaşlarımı çatıp tüm ilgimi Giray’a verdim. “Anlat bakalım, Boran ne yapmış?”

Giray, Boran’ın o sertleşen bakışlarını ve "sus" işaretlerini gördüğü an, adeta eline büyük bir koz geçmiş bir kumarbaz gibi arkasına yaslandı. Boran’ın gerginliği onu daha da iştahlandırmıştı.

"Ooo, yenge... Madem sordun, anlatayım." dedi Giray, sesini gizemli bir tona büründürerek. “Bu var ya lisede iki kızı birbirine düşürmüştü. Tabii beyimiz okulun en havalısı ya, herkes hayran.”

Giray’ın bu yeni bombasıyla Boran’ın az önceki romantik hallerinin yarattığı o büyü bir anda dağıldı ve yerini şaşkınlık dolu bir neşeye bıraktı. Boran, bu sefer gerçekten pes etmiş gibi elini yüzüne kapatırken ben kaşlarımı kaldırıp sahte bir hesap sorma edasıyla ona döndüm.

"İki kızı birbirine mi düşürmüş?" dedim, sesimdeki merakı ve eğlenceyi gizlemeyerek. "Boran Bey, bakıyorum da sadece holding yönetmiyor, lise yıllarında resmen kaos yönetiyormuşsun!" dedikten sonra ekledim. “Tahmin edeyim o kızlardan biri de Ceyda.”

Sesim istemsizce kıskançlıkla kısıldığında Giray beni onayladı. “Bingo! Tabii ki Ceyda. Takmıştı buna kafayı.” Adeta bir tarihçi ciddiyetiyle kollarını masaya dayadı. "Bak yenge, olay tam olarak şöyle oldu." diye başladı, gözleri pırıl pırıl parlayarak.

"Lise son sınıftayız, okulun en popüler zamanları. Ceyda o zamanlar da böyle hırslı, 'benim istediğim benim olur' kafasında. Bir de Pelin vardı, o da Ceyda’dan aşağı kalmazdı. İkisi de Boran basketbol maçından çıksın da elindeki havluyu veya su şişesini ilk kim alacak diye okulun koridorlarında birbirlerine girmeye başladılar. Bir gün olay öyle bir büyüdü ki, kantinde masaların üzerinde birbirlerine Boran hakkında laf atmaya başladılar. Ceyda, 'Boran dün akşam bana mesaj attı' dedi, Pelin 'Hadi oradan, asıl benimle kantinde oturdu' dedi..."

Boran bıkkınlıkla "Giray, abartma istersen!" diye araya girse de Giray durmadı.

"Abartmıyorum yenge, aynen böyle oldu! İşin komik tarafı ne biliyor musun? Boran ikisine de ne mesaj atmıştı ne de biriyle oturmuştu. Adam o sırada Korkut’la kütüphanede uyuya kalmış! Ama bu ikisi kantini birbirine kattı, saç başa girmeye ramak kalmıştı ki Boran içeri girdi. Herkes 'Hadi, birini seç de mevzu kapansın' diye bakarken, bizimki ne yaptı? Gitti kantinciden tostunu aldı. 'Çok gürültü yapıyorsunuz.' deyip arkasına bile bakmadan çıktı gitti."

Korkut gülerek ekledi. "O gün Ceyda’nın yüzündeki o hırsı ve hayal kırıklığını unutamıyorum.”

Bakışlarımı Boran’a çevirdiğimde onun dirseğini masaya yaslamış, elini çenesine koymuş bir halde, yüzünde hafif bir bıkkınlık ama en çok da bana karşı mahcup bir gülümsemeyle beni izlediğini gördüm. Korkut ve Giray’ın anlattıkları sanki onun için çok uzak, tozlu birer rafa kaldırılmış anılardı; ama benim bakışlarımdaki o ufacık bulutlanmayı dağıtmak için can attığı her halinden belliydi.

"Bana öyle bakma güzelim." dedi Boran, sesini biraz daha alçaltarak ve sadece benim duyabileceğim o derin tona bürünerek. "O kantinde tostunu alıp çıkan çocuk, o gün kimi aradığını bilmiyordu. Ama bugün karşında oturan adam, hayatı boyunca o gürültüden kaçıp senin huzuruna sığınmak istemiş gibi hissediyor."

Giray, ortamın bir anda böyle romantik ve "tehlikeli" bir hal almasıyla hemen araya girdi. "Tamam Ceyda dosyasını sonsuza kadar kapatıyoruz! Yoksa Boran bakışlarıyla beni burada infaz edecek. Hem bu kadar nostalji yeter, asıl meseleye gelelim. Yenge, bu kuzu inciklerin üzerine şöyle okkalı bir Türk kahvesi gider mi?"

Gülümseyerek Boran’ın masanın üzerindeki elini sıktım. Ceyda’nın hırsı ya da geçmişteki o anlamsız kaos, Boran’ın gözlerindeki şu sarsılmaz aidiyetin yanında bir hiçti. Selçuk Bey’in bugün verdiği o mucizevi haberin tadını, kimsenin geçmişiyle bozmasına izin vermeyecektim.

"Gider tabii Giray." dedim neşeyle sandalyemi geriye iterek. "Siz salona geçin, ben kahveleri hazırlayıp geliyorum. Ama Boran…" dedim ona dönüp gözlerimi muzipçe kısarak. "sen mutfakta bana biraz yardım etsen iyi olur. Şu lise yıllarındaki 'taraftar grubunu' biraz daha detaylı konuşmamız gerekecek."

Boran, bu "hesap sorma" teklifine karşılık ayağa kalkıp başıyla onayladı. "Emrin olur güzelim." dedi, yüzünde o teslim olmuş ama mutlu ifadeyle. "Tüm detaylarıyla itiraf etmeye hazırım."

Masadan kalktığımızda Boran başıyla masayı işaret etti arkadaşlarına. “Oturmadan şunları da mutfağa getiriverin.” Boran’ın emriyle kaşlarım çatıldı ve omzuna doğru vurdum. “Misafirlerimize emir mi veriyorsun, olmaz öyle, oturun siz.”

Boran omzuna yediği darbeyle hafifçe sarsılıp gülerken ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı. "Emretmedim canım, sadece dostça bir öneriydi." dese de gözlerindeki o muzip parıltı, misafirlerin yanında bana takılmaktan ne kadar zevk aldığını ele veriyordu.

Giray ise bu fırsatı kaçırmayıp hemen oturduğu yere iyice yayılıp Boran’a baktı. "Gördün mü abi? Yengem varken senin borun burada ötmez. Biz misafiriz, yengem de evin kraliçesi. Sen git o tabakları taşı, biz Korkut’la stratejik planlarımıza devam edelim."

Korkut da bıyık altından gülerek başıyla onayladı. O sırada bende mutfağa yöneldim. Mutfağa girdiğimizde, salonun o gürültülü neşesi biraz geride kalmıştı. Tezgâhın üzerine tabakları bırakırken Boran bir an durup beni izledi.

Arkamdan yaklaşıp kollarını belime doladığında, göğsünün sıcaklığını sırtımda hissettim. Kollarının arasında, o güven veren sıcaklığın içinde bir anlığına mayışacak gibi olsam da, az önce masada duyduklarımın heyecanıyla kendimi hemen toparladım. Omuzlarımın üzerinden ona muzip bir bakış fırlattım.

"Hemen konuyu değiştirip romantizme bağlama Boran Demirhanlı." dedim, sesimde yapay bir ciddiyetle. "Daha kantindeki o tost meselesini ve mısır kutularından kaçış sahnelerini tam sindiremedim. Demek 'Demir Adam' imajının altında böyle bir aksiyon yıldızı yatıyormuş."

Boran, başını boynuma gömüp hafifçe güldü; nefesi tenimi ürpertiyordu. "Birtanem o zamanlar sadece hayatta kalmaya çalışıyordum diyelim. Giray’ın abartmalarına bakma sen."

"Abartma mı?" diyerek kollarının arasında ona doğru döndüm, ellerimi göğsüne koyup gözlerimi kıstım. "Adam gayet doğruları anlattı! Üstelik biri de Ceyda... Bakıyorum da o zamanlar da pek bir havalıymışız. Kantine girdiğinde herkesin susup sana bakması, basketbol takımının da kaptanıydın hayran kitlen fazladır tabii.”

Boran, ellerini belimden çekmeden beni kendine daha çok çekti. "O hayran kitlelerinin hiçbirinin önemi yok. Hem fena mı? Herkesin peşinden koştuğu adam, şimdi senin mutfağında kahve pişmesini bekliyor ve senin bir sözünle dünyayı karşısına almaya hazır."

"Vay be…" dedim gülerek, parmaklarımla tişörtünü düzeltirken. "Lafı yine ne güzel çevirdin. Selçuk Bey bugün 'stres yapma' demişti ama senin bu lise maceraların tansiyonumu yükseltecek cinsten. Neyse ki o gün kantinden kaçmışsın, yoksa Pelin ile Ceyda arasında kalıp bugünlere gelemeyebilirdin."

Boran, burnunu burnuma sürterek fısıldadı. "Ben o gün kantinden kaçmadım, ben aslında o günlerden beri seni arıyormuşum da haberim yokmuş. Şimdi bulmuşken, lise anılarına kurban etmeyelim bu güzel geceyi, ne dersin?"

Tam o sırada içeriden Giray’ın sesi mutfağa süzüldü. "Boran! Abi eğer içeride mutfak dolaplarını saymıyorsanız, o kahveler nerede kaldı? Korkut burada evlilik dosyalarını açmak üzere, yetiş!”

Giray’ın dışarıdan gelen sabırsız sesine engel olamayarak kahkahayı patlattım. Boran’ın kollarının arasında hafifçe kıpırdanıp ellerimi göğsüne koydum ve onu kapıya doğru hafifçe ittirdim.

"Duyuyorsun değil mi?” dedim muzip bir gülümsemeyle. "Hadi bakalım basketbol kaptanı, sen geç içeri de dostlarını biraz oyala. Yoksa Giray tüm lise albümünü dijital ortama dökecek bu gidişle."

Boran, benden ayrılmak istemezmiş gibi bir an daha durup alnıma küçük, sıcak bir öpücük kondurdu. "Pekâlâ." dedi teslim olmuş bir edayla. "Ama bu hesaplaşma burada bitmedi, kahvelerden sonra o kantin hikayesinin 'gerçek' kahramanının kim olduğunu sana anlatacağım."

Boran mutfaktan çıkıp salona, Giray’ın gürültülü neşesine doğru ilerlerken ben de kahvelere odaklandım. Kahveler pişerken salona geçip masadaki tabakları topladım. Kahveler hazır olduğunda fincanlara özenle paylaştırıp yanına birer parça lokum ve su koyarak tepsiyi hazırladım.

Salona doğru ilerlediğimde, Giray’ın "Abi bak, Korkut bile onaylıyor, sen o gün resmen kaçtın!" diyen sesini duydum. Boran’ın ise "Kaçmadım Giray, stratejik geri çekilme yaptım." diyen o vakur ama eğlenen sesi yankılandı.

Tepsiyle içeri girdiğimde hepsinin yüzünde o sarsılmaz dostluğun ve sıcaklığın izlerini görmek beni bir kez daha gülümsetti. Boran beni gördüğü an oturduğu yerden hafifçe doğrulup gözlerimin içine baktı; o bakışta Londra’daki yağmurdan, bugünkü mucizeye kadar her şeyin teşekkürü vardı.

"Kahveler geldi." dedim tepsiyi işaret ederek. Ardından ilk önce Korkut’a, sonra Giray’a en sonda Boran’a ikram ederek yanındaki boşluğa, onun o güven veren sıcaklığına sığındım. Boran, ben yanına oturduğum an elini omzuma atıp beni kendine doğru çekti; bu küçük ama sahiplenici hareket, az önce mutfakta yarım kalan o huzurlu anın devamı gibiydi.

Gözüm bir an duvardaki saate kaydı. Saat ilerlemişti ama salondaki heyecan henüz yeni başlıyordu. Boran’a dönüp muzip bir gülümsemeyle sordum. "Maça daha var değil mi, asıl derbi saati gelmedi henüz?"

Giray, kahvesinden koca bir yudum alıp heyecanla yerinde dikleşti. "Valla yenge, bu akşamın menüsünde önce senin o efsane inciklerin, sonra Boran’ın lise itirafları vardı ama ana yemek kesinlikle Fenerbahçe! Derbiye daha vakit var, tam o 'sinir katsayısının yükseldiği' saatlerdeyiz."

Korkut, her zamanki sakinliğiyle saatine bakıp onayladı. "Daha bir saatimiz var İnci. Ama Giray şimdiden ısınma turlarına başladı, maç başlayana kadar herhalde heyecandan stadı buraya taşıyacak."

"O zaman bu akşamın uğuru ben olayım." dedim başımı Boran’ın omzuna yaslayarak. "Bugün her şey bizim için bu kadar olumlu gitmişken derbinin sonucu da bizi şaşırtmaz herhalde."

Giray elindeki kahve fincanını havaya kaldırıp "İşte bu! Yengem de 'şans benden yana' dediğine göre, bu akşam o stattan zaferle çıkacağız beyler!" diye bağırdı. Onun bu tepkisine gülmeden edemedim. Giray cidden bu grubun neşesiydi.

Kahve eşliğinde yapılan sohbet, lise anılarından Fenerbahçe’nin transferlerine, oradan da benim psikoloji seanslarımdaki ilginç anekdotlara kadar uzandı.

"Eee hadi beyler, ısınma turları bitti!" dedi Giray, heyecanla yerinde zıplayarak. "Maçın başlamasına çok az kaldı, totemleri yapalım."

Ben de gülümseyerek ayağa kalktım. "Siz o zaman totemlere başlayın, ben de derbi sofrasının 'ağır toplarını' getireyim." dedim.

Büyük kaselere bolca cips doldurdum, yanına birkaç çeşit sos hazırladım. Buz gibi kolaları ve bardakları tepsiye dizip içeri taşıdım. Boran, ben içeri girdiğimde hemen yardıma koşup tepsiyi elimden aldı ve sehpanın üzerine yerleştirdi.

"İşte şimdi tam oldu!" dedi Giray, bir yandan patates cipsine uzanırken.

Maç başlamadan masadaki kalan son parçaları da toplayarak mutfaktaki bulaşıklarla makineye yerleştirdim çabucak. Mutfak toplandığında tekrardan yanlarına dönerek üçlünün biraz uzağında, odanın en huzurlu köşesindeki tekli koltuğuma yerleştim. Televizyonun sesi yükselmiş, Fenerbahçe marşları ve taraftar uğultusu odayı sarmıştı.

Maç başladığında onları izlemeye başladım. Boran’ın o ciddi, kararlı iş adamı profilinden sıyrılıp her atakta yerinden hafifçe doğrulması; Giray’ın her kaçan golde saç baş yolması, Korkut’un ise o ağırbaşlı halini bir kenara bırakıp hakeme ufak tefek söylenmesi beni inanılmaz eğlendiriyordu.

Boran, bir ara gözlerini ekrandan çekip bana baktı. Göz göze geldiğimizde omuzlarını silkip "Deli olduğumuzu mu düşünüyorsun?" der gibi gülümsedi. Ben ise sadece başımı iki yana sallayıp gülümsedim.

İçimden "Hayır." diye geçirdim. "Sadece çok mutluyum." Selçuk Bey’in bugün attığı o umut tohumu, şu an bu odadaki dostlukla, heyecanla ve Boran’ın o bitmek bilmeyen aşkıyla sulanıyordu. Fenerbahçe gol atsa da atmasa da, benim için bu akşamın şampiyonu çoktan belliydi.

Elime telefonu alıp sosyal medyada gezinmeye başlamışken spikerin sesinin heyecanlanmasıyla başımı televizyona çevirdim.

Fenerbahçe ceza sahasına hızla girdiğinde, salondaki tüm sesler bir anda bıçak gibi kesildi. Giray nefesini tutmuş, ellerini dizlerine vuruyordu; Boran ise oturduğu kanepenin ucuna kadar gelmiş, gözlerini ekrandan ayırmıyordu. Derken o vuruş geldi ve top ağlarla buluştu.

"GOOOL!"

Giray bir anda yerinden fırlayıp "İşte bu be! İşte bu!" diye bağırarak havaya zıplarken Korkut bile yumruğunu masaya vurup zafer nidası attı. Ama Boran’ın tepkisi hepsinden daha ateşliydi. O ağırbaşlı, mesafeli adam gitmiş; yerine heyecandan içi içine sığmayan bir Boran gelmişti.

Hemen yerinden kalkıp birkaç büyük adımla köşedeki koltuğuma ulaştı. Ben daha ne olduğunu anlamadan ellerimi tutup beni ayağa kaldırdı. "Gördün mü İnci! Attık!" diye haykırırken yüzünde öyle çocuksu, öyle saf bir mutluluk vardı ki... Belimden kavradığı gibi beni havaya kaldırıp kendi etrafında döndürmeye başladı.

"Boran! Dur, başım döndü!" diye kahkahalarla gülmeye başladım ama o beni yere indirdiğinde bile bırakmadı. İki eliyle yüzümü avuçlarının içine aldı ve alnıma, yanaklarıma, dudaklarıma derin, tutkulu öpücükler kondurdu.

"Bugün şansınla geldin." dedi nefes nefese, gözlerinin içi parlayarak.

Giray arkadan "Yengemi rahat bırak da gel, ikinci gol geliyor!" diye bağırsa da Boran bir saniye daha bana sarılıp kulağıma fısıldadı. "Bu gece, hayatımın en güzel gecesi olabilir.”

Beni tekrar yerime oturtup saçlarımı okşadıktan sonra "Sakın totemini bozma, böyle devam." diyerek tekrar televizyonun başına, Giray ve Korkut’un yanına döndü. Ben ise yüzümde engelleyemediğim bir gülümsemeyle, sevdiğim adamın o nadir görülen coşkusunu izlemeye devam ettim.

Gol sevincinin üzerinden henüz birkaç dakika geçmişti ki, salonun havası tekrar o gergin ve umut dolu sessizliğe büründü. Fenerbahçe bir kez daha baskıyı kurmuş, ikinci gol için yükleniyordu. Giray, koltuğun ucunda adeta yay gibi gerilmiş "Ver pası, ver pası!" diye televizyona talimat veriyordu.

Top, ceza sahasının hemen dışında Boran’ın en sevdiği oyuncunun ayağına geldiğinde, Boran istemsizce ayağa kalktı. "Vur artık!" diye mırıldandı, yumruklarını öyle bir sıkmıştı ki boğumları beyazlamıştı. Oyuncu vuruşunu yaptı, top kavis alarak kaleciyi geçti ve tam "Gol!" diye ayağa fırlayacakları sırada büyük bir "DAN!" sesiyle yan direğe çarpıp dışarı çıktı.

"HAYIR! YAPMA BE!"

Giray kendini halının üzerine bırakıp dramatik bir şekilde yüzünü kapatırken, Boran ellerini başına götürüp olduğu yerde bir tur döndü. "İnanılmaz! Direk mi? Gerçekten direk mi?" diyerek isyan etti. O anki hayal kırıklığı yüzünden öyle net okunuyordu ki, az önceki o romantik adamdan eser kalmamış, tamamen maça kilitlenmiş bir taraftara dönüşmüştü.

Korkut bile oturduğu yerde arkasına yaslanıp "Salaklar" diye söylendi. Boran, hırsla cips kasesine uzanıp bir tane ağzına attıktan sonra bana döndü. "Gördün mü? Resmen santimlerle kaçtı! Eğer o gol olsaydı şimdi rahatlamıştık."

Ben ise onun bu hallerine kıkırdayarak bakıyordum. "Aşkım sakin ol, alt tarafı bir direk." dediğimde Boran bana "Alt tarafı mı?" der gibi sahte bir şaşkınlıkla baktı.

"İnci, o topun girmesi demek, bu akşamki mutluluğumuzun tescillenmesi demekti!" dedi gülerek. Sonra tekrar ekrana kilitlendi. "Neyse, hala öndeyiz. Giray, kalk yerden de totem yapmaya devam et, senin yüzünden direkten döndü kesin!"

Giray yerden doğrulup "Benim yüzümden mi? Ben burada nefes almıyorum abi gol olsun diye!" diyerek savunmaya geçti.

Maçın bu heyecanlı, kaçan fırsatlarla dolu dakikaları, evdeki o canlılığı iyice artırmıştı. Selçuk Bey'in bugün verdiği o güzel haberle içimdeki o sarsılmaz huzur olmasaydı, belki ben de bu kadar heyecanlanabilirdim ama şu an sadece onları, özellikle de Boran’ın bu tutkulu halini izlemekten büyük keyif alıyordum.

Dakikalar böyle heyecanlı geçerken son düdük çaldığında salonda adeta küçük bir kıyamet koptu. Fenerbahçe sahadan zaferle ayrılmıştı. Giray, sanki golü kendi atmış gibi koltukların üzerinden atlayıp Boran’ın boynuna sarıldı. "Bitti be! İşte bu kadar!"

Giray, sevincini Boran’la paylaştıktan sonra hemen bana döndü; yüzünde o meşhur, muzip ve zafer kazanmış ifadesi vardı. Ellerini havaya kaldırıp adeta bir maestro gibi beni işaret etti. "Ben demedim mi size!" dedi Giray, nefes nefese kalmış bir halde. "Beyler, itiraf edin; bu akşamki asıl galibiyetin mimarı benim totemim! Ama esas mesele başka..."

Bana doğru bir adım atıp saygıyla eğilir gibi yaptı. "İnci yengem... Sen bu evin, bu sofranın ve artık bu takımın resmi uğurusun. Bundan sonra kaçışın yok; her derbide, her kritik maçta buradasın. Hatta gerekirse seni maç sabahları tesislere götürüp futbolculara bir 'umut seansı' yaptıracağız!"

Boran, Giray’ın bu hallerine başını iki yana sallayarak gülse de gelip tekrar yanıma oturdu ve kolunu gururla omzuma attı. "Giray haklı." Dedi, sesi maçın heyecanından biraz kısılmıştı ama son derece mutluydu. "İnci’nin olduğu yerde şanssızlığa yer yok. Bugün bunu hem hayatımızda hem de sahada gördük."

Korkut da ayağa kalkıp ceketini düzeltirken gülümsedi. "Valla Giray, hayatında ilk defa mantıklı bir şey söyledin. İnci, gerçekten bu akşamın ve bizim uğurumuzsun.”

"E o zaman," dedim kahkahalarla "bundan sonra maç günleri menüde kuzu incik ve bolca şans var demektir. Ama Giray, senin bu totemlerin için ekstra bir ücret alabilirim, haberin olsun."

Giray ellerini cebine atıp arkasına yaslandı. "Feda olsun yenge! Fenerbahçe kazansın, sen bizimle ol, ben sana holdingin anahtarını getireyim!"

Boran, Giray’ın bu büyük vaadi üzerine başını geriye atıp içten bir kahkahayı patlattı. Bir eliyle benim omzumu sıkıca sararken diğer eliyle Giray’a "sen iflah olmazsın" der gibi bir işaret yaptı.

"Giray, sen hangi dünyada yaşıyorsun?" dedi Boran, sesi hala az önceki maçın ve zaferin heyecanıyla dopdoluydu. "İnci’ye holdingin anahtarını getirmene gerek yok. Mantıken, hukuken ve kalben o holding zaten onun. Benim olan her şey zaten karımın. Sen kendi payını kaptırmamaya bak.”

Giray, Boran’ın bu cevabı üzerine bozulmuş gibi yapıp ellerini havaya kaldırdı. "Eyvah! Korkut duydun, Boran tapuyu çoktan teslim etmiş. Biz burada misafiriz, yengem ise asıl patron. Korkut, kalk gidelim kardeşim, yoksa birazdan bizi holdingden de kovduracak bu romantizm!"

Giray’ın bu esprili çıkışı üzerine salonda son bir kahkaha tufanı koptu. Boran, kolunu omzumdan çekmeden saate baktı; akreple yelkovan çoktan gece yarısını geride bırakmıştı.

Korkut, her zamanki ağırbaşlılığıyla ayağa kalkıp ceketini düzeltti. "İnci, her şey için tekrar teşekkürler. Yemekler, misafirperverliğin ve o uğurlu enerjin... Gerçekten harika bir akşamdı. Biz kalkalım artık."

Giray da ceketini koluna atıp kapıya doğru yönelirken bana göz kırptı. "Yenge, kuzu incik ve galibiyet ikilisi için ne kadar teşekkür etsem az. Ama unutma, anahtar meselesini Boranla tekrar görüşeceğiz! İyi geceler patron."

Boran’la birlikte onları kapıya kadar geçirdik. Bahçenin gece havası yüzümüze çarparken, Giray’ın arabasına binene kadar süren o neşeli söylenmelerini dinledik. Arabanın motor sesi sokağın sessizliğinde uzaklaşırken Boran elimi kavradı. Onlar gözden kaybolana kadar el salladık.

İçeri girip kapıyı kapattığımızda, evin o gürültülü neşesi yerini derin ve huzurlu bir sessizliğe bıraktı. Boran sırtını kapıya yaslayıp derin bir nefes aldı ve beni kendine doğru çekti. Elleri belimde kenetlenirken, alnını alnıma yasladı.

"Nihayet…" diye mırıldandı, sesi gecenin sessizliğiyle yarışacak kadar kısıktı. "Bugün o kadar çok şey oldu ki... Selçuk Bey'in haberi, dostlar, maç... Ama benim için günün en güzel anı, şu an seninle bu sessizliğin içinde kalmak."

Işıkları henüz kapatmadığımız salonun loş aydınlığı koridora vururken Boran’ın gözlerindeki o sarsılmaz aidiyeti bir kez daha gördüm.

"Çok güzel bir gündü Boran." dedim, kollarımı boynuna dolayarak. "Her şey... Tam da hayal ettiğim gibi."

Boran, bu cümlem üzerine yüzünde o nadir görülen, sadece bana özel olan huzurlu tebessümüyle başını salladı. Eğilip burnunu burnuma sürttü, ardından elini belime yerleştirdi ve merdivenlere doğru yönlendirdi.

“Hadi.” dedi yumuşacık bir sesle. “Bugün omuzlarındaki tüm o yorgunluğu ve heyecanı uykuda bırakma vakti.”

Odaya geçtiğimizde, ikimizde üzerimizi değiştirerek yatağa girdik. Işıkları söndürdüğümüzde, odanın içini sadece perdenin arasından sızan ay ışığı ve İstanbul’un uzaklardan gelen o belli belirsiz şehir uğultusu doldurdu.

İstemsizce, artık bir alışkanlık haline gelen o sığınağıma; Boran’ın göğsüne yaslandım. Başımı omuz çukuruna yerleştirdiğimde, teninin o tanıdık sıcaklığı ve kalbinin ritmik atışları ruhuma en etkili ninniden daha iyi geldi. Boran, tek kolunu boynumun altından geçirip beni tamamen kendi bedenine mühürledi, boşta kalan eliyle de saçlarımı yavaş yavaş okşamaya başladı.

"Biliyor musun?" diye fısıldadı karanlığın içinde. Sesi göğüs kafesinde yankılanarak kulağıma ulaşıyordu. "Bugün senin verdiğin haberle artık daha umutlu bakıyorum.”

Parmaklarımı göğsündeki o sert ama huzurlu kasların üzerinde gezdirdim. "Ben de..." dedim, sesim uykunun o tatlı ağırlığıyla hafifçe kısılmıştı. "İlk defa, geleceğin sadece bir ihtimal değil, bir varış noktası olduğunu hissediyorum. Seninle yürüdüğümüz her yol oraya çıkıyor sanki."

Boran saçlarımın arasına derin, kokumu içine çeken bir öpücük bıraktı. Gözlerimi kapattığımda günün tüm heyecanı, yerini Boran’ın düzenli nefeslerine ve teninin huzuruna bıraktı. O gece, İstanbul’un kalbinde sadece ikimizin bildiği o kutsal sessizliğin içinde, yarınlara dair en güzel rüyaları görmek üzere birbirimize mühürlenerek uykuya daldık…

 

 

Bölüm Sonu

‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?

‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri nasıldı? Hoşunuza gitti mi?

‣‣‣ Zümra Hanım ile İnci’nin ve Boran’ın konuşması hakkında ne düşünüyorsunuz?

‣‣‣ Cihanlarla olan sahnelerimiz nasıldı?

‣‣‣ Korkut ve Giray’ı da evimizde ağırladık, umarım hoşunuza gitmiştir…

Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…

Bölüm : 18.05.2026 18:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...