
BÖLÜM 24
Hayatın müfredatını anlayamazsınız. Ancak yaşayan bilir hayatın gerçeklerini, sana yaşatacağı acıları, öğrenebilecek gerçekleri…
Bu bir oyun değildi. Bu gerçek bir savaştı. Çünkü son yaşanan şeylerden sonra olaylar benim, hatta tüm ekibin kontrolünden çıkmıştı.
Sertaç’ın göğsüne giren kurşun, rasgele bir adamın ellerinden çıkıp bulmuştu onu.
İlk denemeden ilk kayıp, Sertaç olmuştu.
Kim kiminle düşman bilmiyordum ama tek bildiğim bu işin sonunda kimse kimseyle dost olmayacaktı.
Saklandığımız yerden olanları izlerken hepimiz oldukça sarsılmıştık. Planımızda Sertaç’ın ölümü yoktu. Kimse durmuyordu.
Silah sesleri, savaş emirleri…
Birkaç metre ötemdeki Kumsal’a baktım. Genç kadın, ağzı açık şekilde sevgilisine dönmüştü. Bense hızla telefonumu çıkardım ve Can’ı aradım.
“Ne oluyor?”
“Sertaç’ın yanına git! Hemen.” Dedi Can panikle.
“Nasıl gideyim? Sinan’ın yüzü oraya dönük, görebilir.” Deyip deponun içerisine baktım.
“Başka çaremiz yok Deren. Oraya en yakın sensin. Biz seni koruyoruz. Hızlı ve dikkatli ol. Guruba mesaj atıyorum.” Deyip telefonu kapatan Can, birkaç saniye sonra “Gizli Operasyon” adlı gurubumuza:
“Deren, Sertaç’ın yanına gidiyor. Koruyun.” Yazmıştı.
Mesajı herkes, hemen gördü ve içeridekilere doğru siper aldı. Bense üstümdeki çelik yeleğin üstünden refleksle kalbime dokundum ve kararlılıkla Sertaç’a doğru ilerledim.
Çalıların arkasından geçiyordum. Depoya yaklaştıkça silah sesleri artıyordu. Sertaç’la aramda sadece birkaç metre kalmıştı. Sertaç’ın gözleri tamamen kapanmıştı. Üzerinden akan kanlar, çalılara doğru süzülüyordu.
Gözlerim Sinan’a ve yanındaki adamlara kaydı. Daha sonra tekrar Sertaç’a baktım. Hızla yanına yürüdüm. Yanına vardığım gibi yere yattım ve kollarımdan güç alarak yanına süründüm. Siyah deri eldivenlerimle göğsüne dokundum.
Eldivenim kana bulanmıştı.
Elimi bu sefer boynuna götürdüm.
Nabzı yoktu.
Kalbi durmuştu.
Ellerimi üzerinden çekip geri süründüm.
Tam bu sırada arka çaprazımdaki çalılardan bir hışırtı duydum. Kafamı sesin geldiği yere çevirdim. Kimse görünmüyordu. Lakin hislerim orada bir şeyler olduğu hakkında beni uyarıyordu. Fakat çok umursamayarak içeriye baktım. Sinan’ın karşısındaki adamlar kimdi? Bir düşmanlıkları olmalıydı. Neden böyle savaşıyorlardı?
“Sinan Kozanlılar! Kardeşimi öldürdüğün gibi öldüreceğim seni.” Silah sesleri susmuştu. Saçları beyazlamaya başlamış, orta kilodaki Melih Kara, Sinan’a yaklaştı. “Ama senin yaptığın gibi yardımcılarıma yaptırmayacağım. Son nefesini ben duyacağım.” Deyip Sinan’ın dikkatini kendine çekti. Bu sırada içeri birisinin girdiğini gördüm. Kim olduğunu anlayamamıştım. Loş bir ışık vardı ancak içeri giren adam maskeli ve şapkalıydı.
Sinan’ın karşısındaki adamın eli yavaşça beline gitti.
Melih Kara, Sinan’ı mı vuracaktı?
Elini bir anda belinden aldığı silahla yukarı kaldırdı ve tam Sinan’a doğrulttuğu silahın tetiğine basacaktı ki, içeri giren adamın tetiğe ondan daha önce basmasıyla yere yığıldı.
Adam yere yığılmıştı ama konuşmaya devam ediyordu. Ne dediğini tam anlayamıyordum. Tek anladığım şey:
“Sonun gelecek Kozanlılar.” Demesiydi.
Melih’in çetesindeki diğer adamlar hiddetle ateş ediyor, durmuyorlardı.
“Getiremedin ama Melih Kara.”
Sinan onlardan çok daha donanımlıydı. Sinan’ın yanındaki adamlar birkaç hamlede düşmanlarını yere serdiler.
İçeri giren, tamamen simsiyah giyinmiş ve uzun boylu adam, parmak uçlarıyla maskesini tutup kenara attı.
Kas yığını olduğu kilometreler öteden belli olan uzun boylu adam, Sinan’ın yanına doğru yürüdü. Sinan’ a doğru yürüdükçe yüzünü daha da net görüyordum.
Ne?
ERAY MI?
Eray’ın burada ne işi vardı? anlık yaşadığım şok, Sertaç’a bakmama neden oldu. Yerlere yayılmış kanı, kıyafetimin her ilmeğine doluşmuştu.
Tekrar Eray’a doğru döndüm.
Ne işi vardı burada?
Gerçi ben neden bu kadar şaşırıyordum ki? Adam mafya…
Kendimi biraz daha gizledim ve telefonumu çıkartıp guruba mesaj yolladım.
“Eray Kozanlılar burada, gelmiş.”
Mesajı yolladığım gibi arkamdan bir hışırtı sesi daha duydum. İşkilleniyordum ama bir de ormandan çıkacak kaplanlarla mücadele edecek halim yoktu. Kafamı tekrar Sinan’ın olduğu yöne çevirecektim ki arkamdan bir kâğıt veya ince bir malzemenin yere atılma sesini işittim. Arkamı çalılara doğru döndüm. Çalıların biraz önünde, buruşuk bir kâğıt gördüm. Pis değildi. Yırtık hiç değildi…
Yepyeniydi fakat buruşturulmuştu.
Onu oraya birisinin özellikle koyduğuna kalıbımı bile basardım. Bir Sertaç’a, bir de içeriye baktım. Ekiptekilerin saklandığı yerleri görmeye ve onlara bakmaya çalıştım. En azından birkaçına. Tekrar yüzümü kâğıda döndürdüm ve sessiz ama çok hızlı bir şekilde kâğıda ilerleyip, onu yerden aldım. En sonunda yine soluğu Sertaç’ın cansız bedeninin yanında aldım.
Neredeyse yaz aylarında olmamıza rağmen bu gece hava diğer günlerden çok saha soğuktu.
Kâğıdı oldukça ses çıkarmamaya çalışarak açıp, düzeltmeye çalıştım. Kâğıdın içinde yazılar vardı. Küçük bir kâğıt değildi. Fakat içerisinde inanılmaz uzun yazılar görememiştim.
Şöyle yazıyordu:
“Başkasının adıyla yaşıyorsunuz.
İsmini taşıdığınız kişilerin yaşadığını hiç düşündünüz mü?
Peki bu durumda gerçekten onların haberi yok mu?
Bazı isimler mezara girmez.
Bazı isimler kan ister.
Ben sizin hayatınızı kullanacağım.
Kozanlılar’ın koruması sizi kurtarmayacak.
Çünkü ben zaten içerideyim.”
Okuduğum not beynimi uyuşturuyordu. Gökyüzüne baktım. Yıldızlar görünmüyordu. Sertaç’a baktım. Ölmüştü. En son Sinan Kozanlılar ve Eray’a baktım. Tehlikelilerdi.
Gökyüzünün bile yıldızlardan ümidi kesip üstünü bulutlarla kapattığı gün, bu notla son bulmuştu. Ya da daha gün yeni mi başlamıştı?
Elimdeki kâğıt elime ağır geliyordu. Rüzgâra bıraksam uçup gidecek olan bu kâğıt parçası, çok ağır geliyordu ellerime. Ama işimi şaşırmamalıydım. Bu kadar duraksamam ile fazlaydı. Son bir defa kâğıtta yazılanlara göz gezdirdim. Yanımızda birisi vardı. Bu kâğıdı burada bulmam tesadüf olamayacak kadar saçmaydı. Böyle bir düşünce aklımın ucundan dahi geçmeyecekti çünkü demin arkamda birisinin olduğuna emindim.
Tekrar mesaj yazdım.
“Sıçtık. Bir kişi benim yerimi alsın. Diğerleri acilen deponun arkasındaki boşluğa gelsin.”
Yazdığım mesajın altına Can’dan yanıt geldi.
“Haktan ve Eylül, Deren’in yerini alın. Kumsal ve Deniz, arka tarafa geçiyoruz.”
Can’ın mesajını herkes onayladı ve yeni pozisyonlarını almak için harekete geçtiler. Bazılarını görüyordum. Yerdeki çöplere ve artıklara basıp ses çıkarmamak için pür dikkat ilerliyordum. Haktan ve Eylül de profesyonelce bana doğru yaklaşıyordu. Deponun kırık dökük duvarlarının önünde karşı karşıya duruyorduk. İkisi de bana doğru birkaç adım daha attı. Tam olduğum yeri alacaklardı ki, depodan duyulan sesle hepimiz yerimizde kaldık. Aynı anda gözlerimiz deponun içerisine kaydı. Söyledikleri, etraftaki sessizlikten dolayı anlaşılıyordu.
Eray içerideydi. Sinan’ın yanında.
“Sıra İlyas Çanak’ta.” Dedi Sinan yerdeki Melih Kara’ya bakarken.
“Kızının suçu yok.” dedi Eray babasının lafının aksine. Sinan ise otuz iki diş sırıtarak Eray’a döndürdü başını.
“Gençliğine ve acemiliğine veriyorum Eray Kozanlılar.” Oğlum demiyordu. İsmiyle hitap ediyordu. “Gerçek kızı bile değil.”
Sinan’ın dudaklarından bu dört kelimelik söz döküldü. Bu dört kelime, eğilerek, saklanarak yürüdüğüm yolu yarıda bırakıp duraksamama neden oldu. “Gerçek kızı bile değil.”
Deren Çanak, İlyas Çanak’ın gerçek kızı bile değil miydi?
Doğrular ve yanlışlar.
Doğru bildiğimiz yanlışlarımız.
Yalan ve gerçek.
Belki de ortaya çıkmamalıydı doğru sandığımız gerçekler. Ya da ilk baştan söylenmeliydi doğrular.
Aileler, dostlar, evlatlar, ana babalar…
Dosyalar, mahkemeler, deliller, mafyalar…
Hepimiz bu dünyada yaşıyorduk ama bazılarımızın sınandığı konular çok daha fazlaydı.
Sinan Kozanlılar, bizi bu şirkete İlyas ve Deren Çanak sanarak aldı. Ama Deren Çanak’ın, İlyas’ın öz kızı olmadığını biliyordu.
Duyduklarımdan bu sonuca varmıştım ve bir sonuç daha vardı. Sinan’ın tabancasının namlusu bize çevrilmişti. Yani İlyas ve kızı olarak bildiği bize.
Kafam, karşımdaki Haktan ve Eylül’e çevrilse de gözlerim içerideydi. Sonrasında gözlerimde yavaşça onlara döndü. İkisi de içeride konuşulanları duymuşlardı. Konuşmuyorduk ama üçümüzün de aklından aynı şey geçiyordu.
“Haberler asılsız değil miydi? Doğru muydu?”
Vakit kaybetmeden, bedenimi yürümeye zorladım. Ekibin diğer kalanı çoktan depo arkasına geçmişlerdi.
Çok vakit geçmeden yanlarına vardım. İki duvar arası birleşimin ortasında durmuşlardı. Son adımlarımı daha da hızlı attım.
“Operasyon açığa çıkacak. Arkama bir kâğıt düştü.” Deyip cebime sıkıştırdığım kâğıdı açıp beni dikkatle dinleyen ekip arkadaşlarıma gösterdim. Kumsal sadece bizim duyabileceğimiz bir ses tonuyla elimdeki notu okumaya başladı.
“Başkasının adıyla yaşıyorsunuz.
İsmini taşıdığınız kişilerin yaşadığını hiç düşündünüz mü?
Peki bu durumda gerçekten onların haberi yok mu?
Bazı isimler mezara girmez.
Bazı isimler kan ister.
Ben sizin hayatınızı kullanacağım.
Kozanlılar’ın koruması sizi kurtarmayacak.
Çünkü ben zaten içerideyim.”
Kumsal, notu okumayı bitirdiğinde hepsi aynı anda suratıma baktı. Onların konuşmasını beklemeden ben tekrardan söze giriştim.
“Sinan’ın konuşmasını duydum. Sinan, Melih Kara’ya bakarak, şimdiki hedefinin İlyas çanak olduğunu söyledi. Eray ise, kızının bir suçu olmadığını söyledi.” Sonraki cümleyi toparlayabilmek için hızlı ama derin bir nefes aldım. “Sonra ise Sinan…” dedim fakat devamını getiremedim. Deniz sabırsızca:
“Devam et.” Dedi.
“Deren Çanak’ın, İlyas’ın gerçek kızı olmadığını söyledi. Haberler doğruymuş.” Sözlerimin sonunda duyduğumuz tek ses, etrafta uçuşan çöp parçalarının ve kulağımıza dayanan rüzgârın sesiydi. “Ayrıca, Sertaç ölmüş.” Dediğimde sessizliği bozan cümlem bu oldu.
“Ne?” dedi Kumsal kaşlarını çatarak. “Ölmüş olmasının imkânı yok. Ölemez!”
“Nabzı yok.”
“Sertaç’ın kamerası açık mı? Kaydı durdurmuş mu? Hemen ona bakacağız. Eğer durdurmadıysa. İşte bu bizim için harikulade bir delil olacak.” Gülümsedi. “Sinan Kozanlılar için.”
“Hemen bakalım. Haktan’la, Eylül’e haber salıyorum.” Dedi Kumsal.
İşte bu sırada Can’ın telefonu çaldı. Telefonu sessiz moddaydı fakat titrediğini hissetmiş olacak ki birisinin aradığını anlamıştı. Telefonu açıp kulağına dayadı.
“Buyurun, haber mi var. Operasyondayım.” Dedi Can çok ses çıkarmamaya çalışarak.
Ne konuştuklarını anlamıyorduk ama Can’ın yüz ifadesinden bir şeylerin olduğunu kavrayabilmiştik. Yaklaşık yarım dakikalık telefon görüşmesinin ardından, can telefonu tekrar cebine attı.
“Farklı operasyona geçiyoruz.” Dedi.
“Ne operasyonu Can? Delirdin mi? Buradan nasıl ayrılacağız. Sertaç ölü! Onu ne yapacağız?” Can aceleyle konuştu.
“İlyas’ın arabası görünmüş. Hızlı olun.” Dediği gibi yanımızdan ayrılmak için adımlar atmaya başladı. Bu:
“Haktan ve Eylül’ü de alıp gelin.” Demek olmalıydı.
Demek istediğini yapıp Eylül’le Haktan’a haber verdik.
Geliyoruz İlyas Çanak.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |