
Biz geeldiikk 🥳
Bu bölüm her karaktere yer vermeye çalıştık, keyifle okuyun 💫💕×××
“Keşke hiç var olmasaydın, Eva.”
Gaipten bir fısıltı kulağının çok yakınından geçip gitti. Akın sanki saatlerdir uyuyan o değilmişçesine birden gözlerini açtı. Hissettiği ilk şey göğsündeki ağrıydı. Sanki kaburgalarının arasına bir şey saplanmıştı ve hâlâ oradaymış gibi acı veriyordu. Nefes aldı, acı arttı; nefes verdi, acı yayıldı.
Her karesini ezbere bildiği odanın tavanına bakmaya devam ederken günler üzerine ilk kez bu odada uyuduğunu düşünüyordu. Bir hataydı, bunu içten içe çok iyi biliyordu.
Aynı gaipten sesi yeniden duydu.
“Keşke hiç karşıma çıkmasaydın.”
Sanki kulağa başka birisi söylüyormuş gibi gelse de kendi sesi ve kendi sözü olduğunu anlaması birkaç saniye içerisinde gerçekleşti. Odadaki havanın ağırlaştığını hissetti. Tepesinde uçuşan ince, minik toz zerresinin havada süzülüşünü donuk bakışlarla izlerken zihnindeki pas tutmuş çarklar gıcırdayarak dönmeye başladı. Hatırladı, her kareyi, her adımını, odaya gelişini, Eva’yı bulduğu hâli, onu yatağa taşıyışını... Sırtüstü yatıyordu, tıpkı uyuyakaldığı şekildeydi ve yan tarafının boş olduğunu görmek için dönüp bakmasına gerek yoktu. Çünkü biliyordu. Boştu. Yatak boştu. Oda... boştu.
Bir robot gibi doğrulup ayaklarını yatağın kenarından aşağıya sarkıttı. Oturduğu sırada kenardaki komodine bırakılmış yüzük gözüne ilişti. Onu kadının parmağına taktığı an zihninin gerisinde yeniden oynamaya başlarken uzanıp yüzüğü ve kâğıdı aldı. Karısının el yazısıyla karşılaşmak onun için sürpriz olmadı.
“Gidiyorum. Senin için hiç var olmamış gibi olacağım. Hoşça kal.”
Bedenini ele geçirmek için fırsat kollayan canavarı bastırabilmek adına derin bir soluk aldı, burnunun delikleri genişledi. Kâğıt parmaklarının arasında ezilip buruştu.
“Keşke hiç var olmasaydın.”
Eva’nın kırgın bakışları işte şimdi gözlerinin önündeydi. Söndüğü, yıkıldığı an işte buydu. Onu çok zorladığını biliyordu, kırdığını, üzdüğünü, parçaladığını çok iyi biliyordu. Ancak kopma noktası birkaç kelimelik bu cümleydi. Bu kadar basitti işte. Pembe hayallerle yaşayan, dışarıdan çok kırılgan görünen bir kadındı ama günlerce onu yıkamamıştı. Ne zaman yanına gelse gözlerindeki savaşı ve çabayı görmüştü.
Ve dün gece basit, gerçek bile olmayan o cümle dudaklarından döküldüğünde Eva pes bayrağını çekmişti.
Sinirli bir şekilde güldü. Buna izin vereceğini sanıyorsa yanılıyordu. Pes etmesine göz yumacağını sanıyorsa çok yanılıyordu. O pes etmemişti, kaçmamıştı, kolay yolu seçmemişti. Tetiği çekip onu ilk anda öldürebilirdi. Yapmamış, sonra da bunun yarattığı karmaşayla adeta boğulmuştu. Kaçmış mıydı, hayır. Pes etmiş miydi, hayır. O da yapamazdı. Burası onların cehennemiydi. İkisi birlikte yanacaktı.
Buruşturduğu kâğıdın yere düşmesine izin verdi. Bu vedayı kabul edeceğini gerçekten düşünmüş müydü? Sözlerinin kadını incittiğini biliyordu ama bu kadar kolay şekilde gitmesi sinirlerini en çok bozan detaydı. Günlerce savaştıktan sonra keşke hiç var olmasaydın demesiyle mi yıkılmıştı? Gerçek olmadığını bilmeliydi, canının acısından öyle konuştuğunu anlamalıydı. Düştüğü bu cehennemin içerisinde bile yanında sadece onu isterken Eva nasıl böyle kolay inanabilmişti? Tamam, zor bir adamdı. Tamam, dili zehirliydi. Tamam, katlanılmazdı. Ancak içini bilen tek kişi de oydu. Ne sanıyordu, giderse peşine düşmeyeceğini, yok olduğu için sevineceğini mi?
Yok olmasına izin verir miydi?
Verebilseydi zaten burada ona da kendisine de cehennemi yaşatmazdı.
Yine de burada en büyük aptal kendisiydi. İçmişken buraya adım atmaması gerektiğini başından beri biliyordu, çünkü dilinin çözüleceği bir sürpriz değildi. Hadi gelmişti, eyvallah ama uyumamalıydı. Kontrol etmemiş olsa da odanın anahtarının artık cebinde olmadığının farkındaydı. Onun kalbini kırmıştı, yine yapmıştı ve o da fırsatı değerlendirip gitmişti. Belki de bıkmıştı. Belki de artık sevgisi bitmişti. Zaten son zamanlarda ısrarla sevgisini dile getirmeyi de bırakmıştı. Belki de onu öyle çok yaralamıştı ki kendi elleriyle ondaki kendini öldürmeyi başarmıştı.
Avucundaki yüzüğü öyle çok sıktı ki yuvarlak halkası etine gömüldü. Akın düşüncelerinin gittiği yönden hiç hoşlanmadı. Kendine aptalca şeyler düşündüğü için sinirlendi. Çünkü o emindi, şüphe etmiyordu. Eva hâlâ aşıktı. Hâlâ kalbindeydi. Onu her gün kırıp incitse de hâlâ oradaydı. Biliyordu, hissediyordu. Kadın giderken bile ona zarar vermek istemediğinden bahsederek bunu açıkça belli ediyordu. Suçluluk psikolojisinden dolayı değil, sevdiği için... biliyordu işte. Peki o nasıl bilmezdi?
Yine robotik bir hareketle ayağa kalkıp yüzüğü cebine attı. Onu ait olduğu yere geri takacaktı. Elbette yapacaktı. Akın, Eva’yı kaybedemezdi. Varlığı acı verdiği anlarda bile yanında olmalıydı. Belki pişman, üzgün hissetmesi gerekiyordu ama daha çok öfkeli hissediyordu. Hatalarının zaten farkındaydı. Yüzüne vurulmasına ihtiyacı yoktu, yanlışlarını biliyordu. Kötü bir adam olduğunu da duyması gerekmiyordu. Ne olduğunun, ne kadar zor ve bazı anlarda baş edilmez olduğunun bilincindeydi. Berbat, katlanılmazdı. Ama tüm bunlara rağmen o kadın onu sevmişti ve yanında kalabilmek için çok dil dökmüştü. Burada bir casusken kalkıp onunla evlenmişti. O kadar çok sevmişti ki bunun her şeyi örteceğini sanmıştı, değil mi? Sırf bu yüzden onu kaybedemezdi. Çünkü bu dünyada onu tüm yanlışlarıyla, tüm kabalığıyla, tüm kötü yanlarıyla sevebilecek tek kadın Eva’ydı.
Ona her şeyini vermişti, onu tüm benliğiyle sevmişti. Birini gerçek anlamda sevmeyi Eva’yla tatmıştı. Bazı şeyleri onunla öğrenmişti. Onu elde edebilmek için çok çabalamıştı. Elinde tutabilmek ve tamamen kendine ait kılabilmek için... kulübe geldiği günden beri dikkatini çekmiş, etrafında dolanıp durmuştu. Evlenmeyi aklının ucundan geçirmezken gecenin bir yarısı onu omzuna atıp nikâh memurunun önünde soluğu almıştı. Pekâlâ, yöntemleri yumuşak olmayabilirdi ama onu seviyordu. Eva da bunu biliyordu. Bilmesi gerekiyordu. Her ne olursa olsun bunu aklından çıkarmaması gerekiyordu.
Ağır, sert adımlarla odadan çıkarken içinde saklanan canavarın zincirlerinin sıkı olduğunu sanıyordu ama yanıldığını anlaması fazla uzun sürmedi. Damarlarında gezinen öfkeden anladı, pişman hissetmekten çok uzakta durmasından anladı ama yine de onu geri çekmeye çalışmadı, çünkü yapamayacağını biliyordu. Kadınını geri almadan canavar yatışmazdı. Ona ihtiyacı vardı. Onsuzken asla ehlileşmeyecekti.
Doğruca karşı koridorda kalan kendi yatak odasına geçti. Kapıyı sertçe açtı ve aynı sertlikle kapattı. Üzerini değiştirip silahlarını alıp her nereye saklanmışsa onu bulmaya gidecekti. Ancak yatağının bulunduğu kısma ulaştığı sırada durdu, çünkü yatağında, daha doğrusu karısıyla yattığı yatağında başka bir kadın bulunuyordu. Tuna’nın kız kardeşi Didem’den başkası değildi. Kapının gürültüsüne uyandığı belli olurken irkilerek yataktan aşağıya indi. Üzerinde tenini açıkça belli eden kahrolası ince gecelikten başka bir şey yoktu.
“Akın... ah... ben...”
Uyku sersemliğinden kurtulma umuduyla kafasını iki yana salladı. Panik hâlindeydi. Bu odada, bu yatakta yakalandığı için değil; belli ki uyuyakaldığı için. Akın’ın gözleri hafifçe kısıldı, çenesini öyle çok sıktı ki yanağındaki kaslar kıpırdandı. Bu kadın sinirlerini bozuyordu. Ne zaman ilgi uman gözlerini üzerine çevirse sıkkın bir hisle boğuluyordu. Henüz çocuktu, çok gençti. Ona hiç o gözle bakmamıştı. Kız kardeşinden farksızdı ama Didem onu hiç abisi olarak görmemişti. Bu durumdan nefret ediyor, hatta tiksiniyordu.
“Burada ne işin var?”
Sert sesi havada şaklayan bir kırbaç gibi Didem’e çarptığında irkilişini bastırmaya çalıştığını açıkça gördü. Ardındansa boğazını temizleyip cesaretlenme umuduyla omuzlarını kaldırdı. Bu kadın gerçekten sorunluydu. Hatta kendisinden bile daha sorunluydu ve onun sorunlarıyla muhatap olacak kafada asla değildi.
Didem havada süzülerek yanına doğru geldi. Her adımı çekinceliydi ama buna rağmen durmadı. Akın tehlikeli bir edayla kafasını sol omzuna doğru eğdi. Dün geceyi yeniden zihninden geçirdi. Önünü ardını düşünmeden içerken Didem bir köşedeydi. Belki de sarhoş olduğundan emindi ve bu yüzden odasına sızmıştı. Fırsatı değerlendirmek için... göğsünün içerisindeki canavar kükredi. Eva’dan başka bir kadına dokunmasının artık imkânı bile yoktu. Değil sarhoşken, yapmazsa öleceğini bilse dahi ölmeyi tercih ederdi.
Didem yanına sokulmayı amaçlayarak kalan son adımı da atmak istediğinde Akın geriye çekildi. Ona ters, ne yaptığını sorgulayan bir bakış gönderdi. Kahrolası aptal karşısında resmen incecik bir gecelikle duruyordu. Ne sanıyordu, bedeniyle onun aklını çelebileceğini mi? Akın hiçbir zaman bu kadar sığ biri olmamıştı.
“Sana bir soru sordum. Burada.ne.işin.var?”
Didem gerginliğini bir şekilde kamufle etti. “Senin için geldim,” derken cesaret gösterip karşısına dikildiği için neredeyse kendini takdir edecek gibi duruyordu.
“Benimle taşak mı geçiyorsun kızım sen?”
Hafifçe yüzünü buruştururken, “Ciddiyim,” diye diretti. Aralarındaki mesafeyi kapatma umuduyla bir kez daha ileri atıldı. “Seni istiyorum. Hep istedim.”
Akın bu kez onu kolundan tutarak durdurdu ve bunu yaparken parmakları çok sıkıydı. Canını yaktığını biliyordu, engel olamıyordu ve aptal kız buna sesini bile çıkarmıyordu. “Ağzından çıkanı kulağın duysun.”
Didem terslenmekten bıkıp usanmış gibi biraz sitemle, “Neden beni istemiyorsun?” diye çıkıştı. “Güzel olduğumu biliyorum. Eva’dan çok daha güzelim ve gencim! Onda olup bende olmayan ne?”
“Lan sen elimde büyüdün!” diye bağırırken onu kendine getirmek istercesine sarstı. “Ne zaman sana o gözle baktım da bu yüzü bulabildin Didem? Çocukluk hevesi dedim geçtim ama yeter lan artık. Odama, yatağıma bu hâlde girmeye utanmadın mı?” Onu tıpkı beş para etmez, iğrenç bir eşyaymış gibi ardındaki duvara savurdu.
Didem tüm cesaretini kaybetmiş gibi ürkerek omzundan düşen askıyı düzeltirken kırmızı görmüş boğa misali burnundan soluyan adama kırgınlıkla baktı. “B-ben kendimi bildim bileli sadece seni sevdim-”
“Ben senin abinim kızım. ABİNİM!”
“Değilsin! Hiçbir zaman da olmadın.”
Genç kadının ısrarı Akın’ın gözünün dönmesine neden oldu. İleriye atılıp onu boğazından yakalarken sınırdaydı. Sınırda olduğunu belli ediyordu. “Didem bak beni delirtme, zaten aklım yerinde değil elimde kalırsın. Kendine gel. Beni daha fazla delirtme.”
“Neden sana ihanet etmiş kadını hâlâ bırakamıyorsun anlamıyorum,” dedi sonunda yakınlaşabildikleri için ellerini adamın geniş, sert göğsüne yerleştirip onu yatıştırmak istercesine belli belirsiz okşarken. “Ben seni aldatmam. Arkandan vurmam. İzin ver sana onu unutturayım. Sadece izin ver, lütfen. Yıllardır sana aşığım, gör beni artık.”
Akın onu gerçekten boğmak ve yok etmek istedi. Ağzından dökülen her utanmaz kelime için nefesini daha çok kesmek engel olunamaz bir dürtüydü. Boynunu kırabilirdi. Eva’yı suçlayan, küçümseyen, iğrenen tavrı için bile onu öldürebilirdi. Karısı ihanet etmişti, evet ama kimse bunu bu şekilde yüzüne vuramazdı.
“Neye izin vereceğim? Bana kadınlık yapmana mı? Sen benim için küçük bir kız çocuğusun, asla da değişmeyeceksin. Hangi kıyafetin içerisine girersen gir, hangi aşkı beslersen besle. Sen.kahrolası.aptal.bir.çocuksun. Eva bana bin kez ihanet etsin bir kez bile onu başka bir kadına değişmem. Sen onu ihanet etmekle suçlayamazsın, bu yaptığın benim için daha büyük bir ihanetken karımın adını bir daha ağzından duymayacağım. Ona saygı göstereceksin. Bir kez daha ona karşı bu üslupla yaklaşırsan seni mahvederim, işte o zaman karşımda aptal bir çocuk var falan da demem. Beni anladın mı?”
Didem okkalı bir tokat yemiş gibi irkildi. Gözlerini kırpıştırıp doğru duyup duymadığını tarttı. “B-ben... ben çocuk değilim,” dedi son bir çırpınışla. “Yaşın önemli olmadığını biliyorum. S-sen bunu önemsemezsin.”
Akın parmaklarını Didem’in boynundan tiksintiyle çekti. Sanki ona dokunmak bile ruhuna bulaşan bir kir gibiydi. “Benim önemsediğim tek şey ailem ve sen artık onlardan biri değilsin,” dedi kangren olmuş bir uzvu kesip atar gibi. “Şimdi kaybol gözümün önünden. Yüzünü daha fazla görmek istemiyorum.”
“A-ama-”
“Kızım sen ne olsun istiyorsun?” diye yeniden bağırdığında çıldırmanın eşiğindeydi. “Seni kolundan tutup Tuna’nın önüne atayım, onu mu istiyorsun? Cümle alem senin ne kadar gurursuz, arsız, utanmaz olduğunu görsün mü istiyorsun? Ahlaksız damgasını yemeye bu kadar mı heveslisin lan? Siktir git odamdan! Benim başımı belaya sokma!”
Didem irkildi. Sonunda çıkmak için harekete geçerken yanakları ıslaktı ve sessizce gittiğinde Akın onu ve duygularını zerre kadar umursamayarak giysi dolabına yönelip sinirinden ne varsa içini boşalttı. Sonra silahlarını buldu ve şarjörlerini kontrol etti. Ardından da iki tanesini belinin iki yanına yerleştirip hışımla ceketini giydi.
Odadan çıkıp karısının peşinden gitti.
×××
Yüksek tavanlı salonda saatin ritmik tıkırtılarına karışan, ahşap tahtaya vuran taşların çıkardığı tok ses hakimdi. Oktay her zamanki koltuğunda, pencerenin önündeydi. Dışarıdaki güneşin parlak ışıkları önündeki satranç masasına doğrudan vuruyordu. Rakibi yıllardır yanında olan adamı, Hamza'ydı. Düşünceli bakışları satranç tahtasında ayakta kalmış olan birkaç taşın üzerinde dönüp duruyordu. Gergin değildi, hiç gergin olmazdı. Bu oyun sanki onun parmaklarından çıkıp dünyaya yayılmıştı.
Oktay hamlesini yapmadan önce kendisine ait beyaz taşlar ile Hamza’nın siyah taşları arasında gözlerini kaydırmaya devam etti. Kendisi vezir, at ve şaha sahipti. Hamza ise köşede sakladığı şahın yanında kaleye ve önünde duvar gibi duran iki piyona sahipti. Kendisini korumaya almıştı. Bu adama tüm bildiklerini öğreten oydu ve onca yıldan sonra onu kendisine iyi bir rakip olabilecek şekilde eğitmişti. Tek sorun hâlâ hiç kazanamamış olmasıydı.
Saat tıkırtıları ve hamleler sırasında yükselen ahşap tıkırtıları dışında salondan tek bir ses dahi çıkmıyordu, ancak üzerindeki gözlerin pekâlâ farkındaydı. Havadaki sabırsızlık ve gerginlik pek umurundaymış gibi görünmüyordu. Ağır hareketlerle uzanıp elindeki en güçlü taş olan veziri, Hamza’nın şahının hemen yanındaki kareye, yani kalesinin önüne koydu.
Hamza’nın gözleri hafifçe kısıldı. “Vezirinizi yem mi edeceksiniz?” dedi her zamanki resmiyeti ve saygısıyla.
Oktay purosunun ucunda biriken külü kenardaki tablaya uzattı ve hafifçe dokundurduğunda küller tek parça hâlinde düşüverdi. Ardından koltuğunda geriye yaslanıp karşısındaki adamın hayret eden tavrına karşılık purodan yeni bir soluk çekti.
“Bazen zafere giden yolda verilen kayıpların önemi yoktur, Hamza.”
Bu cevap Hamza’ya değildi. Hamza pekâlâ farkındaydı. Herkes farkındaydı. Havadaki gerilim artarken Hamza pek fazla düşünmeden hareket etti, çünkü fazla seçeneği yoktu. Kalesini kaldırıp Oktay’ın vezirini tahtadan dışarıya çıkardı. Bu hamleyle şahını, kalesi ve iki piyonunun arkasında saklamaya devam etmişti ve ancak o zaman yeni bir yenilgiyi kucakladığını da fark edebilmişti.
Oktay bitirici hamlesini yapmadan önce, “İyi taşları harcamaktan asla çekinme,” diyerek ona hatırlatmada bulundu. Parmakları öne doğru uzanıp atını kavradı ve onu Hamza’nın taşlarının üzerinden atlatarak onun savunma hattının tam ortasına bıraktı.
Şah ve mat.
“Şahım yaşıyor ama kımıldayamıyor,” dedi Hamza kafasını usulca salladığı sırada. “Kendi kalem ve piyonlarım beni korumak yerine bana mezar oldu. Sizi tebrik ederim.”
“Seni koruyanların arkasına saklanmak seni her zaman güvende tutmaz. Daha cesur oynamayı öğrenmen gerek.”
“Sizi günün birinde yenebileceğimi hayal bile edemem.”
Bu kabulleniş Oktay’ı hafifçe güldürdü. “Oyunumu daima iyi kurarım. Taşlar her zaman benim kontrolümdedir. Eğer başına buyruk hareket eden çıkarsa... vezire bile acımam.”
Oktay hâlâ puroyu parmaklarının arasında tutmaya devam ederken gözlerini yana kaydırıp orada bekleyen adama dikti. Sergei'ye... Sabahın erken saatlerinde onun nezaretten çıkarılmasını ve buraya getirilmesini emretmişti. Tüm geceyi o soğuk odada geçirdikten sonra biraz olsun akıllanmış görünmüyordu. Etraftaki diğer adamların görmeyi beklediği o ezik pişmanlığı göstermekten fersah fersah uzaktı. Aksine bir saattir ayakta bekletilmenin verdiği huysuzlukla omuzlarını dikleştirmiş, yüzüne sinir bozucu yarım, yamuk bir gülümseme eklemeyi bile başarmıştı.
Oktay’ın vezire bile acımam sözü hâlâ havada yankılanmaya devam ederken Sergei hafifçe genzini temizledi. “Büyük oynayacaksın ki büyük başarılar kazanasın, baba,” dedi yavaşça. Sesi bir suçlunun titreyen fısıltısı değil, bir barda sipariş veren adamın rahatlığına sahipti. “Güçlü taşları harcamaktan hiç çekinmediğini herkes bilir ama sen avucunda hangi taşların kaldığını ve hangisinin işine yarayacağını çok iyi bilirsin.”
Oktay’ın elinde ondan başka taş kalmadığını sanıyordu. Oktay buna sadece tehlikeli bir tebessümle karşılık verip puroyu yeniden dudaklarına taşıdı ve zehirli dumanı derince içine çekti. Duman ağzından dışarıya taşarken gözlerini hafifçe kısarak karşısındaki adamı incelemeye devam etti. Sergei iyi bir piyondu. Ancak sadece piyondu. Satranç masasında en uca ulaşıp vezir olabilmek için gösterdiği çabayı takdir ediyordu. Umduğundan çok daha fazlası olduğunun farkındaydı ama vezir olmasına izin verecek kişi oydu.
Puroyu tablaya bıraktıktan sonra ayaklanmak için koltuğun koçaklarına ellerini bastırdı. Hamza hemen harekete geçerek kenardaki bastonu kapıp ona uzattı. Oktay baş kısmı kartal şeklinde olan bastonu sol eline alıp ondan destek alarak Sergei’ye doğru yürüdü. Tam karşısına dikildiğinde neredeyse onunla aynı boyda sayılırdı. Eğer gençlik hâliyle karşılaşmış olsalardı ondan bile uzundu, ancak artık yaşlanmaya başlamış olan bedeni gittikçe küçülüyordu. Buna rağmen her adımı, her hareketi etrafındaki adamları gererdi.
“Sadece sana sahip olduğumu sandığın için mi arkamdan iş çevirecek cesareti buldun?” diye sorduğunda herkes buz kesti. Bir kenarda durarak bu sahneyi izleyen Mila belki de en çok tedirgin olanlardan biriydi.
Sergei’nin yüzündeki gülümseme tamamen silindi. Ciddiyet tüm hücrelerine sinerken, “Beni öldürecek misin? Ne için? İşini büyüttüğüm ve sana daha çok kazandırmayı amaçladığım için mi?” diye bastırdı ve aynı anda odada etin ete çarpma sesi yankılandı.
Oktay, Sergei’ye sert bir tokat attı.
Sergei çenesini sıkarak bunu sindirmek için kendisine zaman tanırken yüzünü yeniden Oktay’a çevirmedi, öylece durdu. Herkesin önünde bir çocuk gibi dayak yemiş olmak pekâlâ canını sıkmıştı.
“Daha çok kazanmaya ihtiyacım yok, arkamdan iş çevirmeyecek adama ihtiyacım var,” dedi Oktay alev alev yanan çakır gözlerini tıpkı birer silahmış gibi ona dikmişken. “Hangi cesaretle işlerime kendi pis işlerini bulaştırırsın?”
Sergei hiç sakinleşememiş ve yediği tokadı sindirememiş şekilde yüzünü yeniden Oktay’a çevirdi. Mavi harelerindeki öfke netti. “Bana artık burasının evim olduğunu söyleyen sendin. Elbette kendi işlerimi devam ettirecektim. Ne bekliyordun ki?”
İkinci tokat ilkine göre daha sertti.
“Burası senin evinse evin kurallarına uyacaksın.”
İkinci tokatla birlikte Sergei'nin başı yeniden yana savruldu ama bu sefer hemen toparladı. Çenesindeki kaslar çelik halat misali gerilmişti ve mavi hareleri artık birer alev topuydu. “Ne yazık! Ben kuralları sevmem, baba. Bunu zaten biliyordun, değil mi?” dedi sıkılı dişlerinin arasından. “Sana tavsiyem beni elindeki basit piyonlarla karıştırma hatasına düşmemen. Çünkü ben siktiğimin kuklası değilim!”
Üçüncü tokat Sergei’nin dudağının patlamasına neden oldu ve o kanın tadını aldığında tıpkı bir deli gibi gülümseyerek kanlanmış dişlerini karşısındaki adama sundu.
“Beni akşama kadar ve sonra da doğan güne kadar tokatlasan bile umurumda değil, babalık. Beni böyle eğitemezsin. Silahını çek ve kafama sık. Veziri harcamak bakalım bu kez de senin için kolay olacak mı?”
Oktay öfkelenmek, bilenmek ve hırsa kapılıp silahına davranmak yerine buzdan sakinliğini sürdürmeye devam etti. “Vezir olduğunu düşünmene şaşırıyorum,” dedi küçümseyen, ezen tavrıyla. “Burada bir vezir varsa bu sen değilsin evlat, o.” Oktay’ın avucu yana açılıp parmaklarının uçları doğrudan Mila’yı gösterdi. Genç kadın anında omuzlarını dikleştirirken göğsü kabarmış görünüyordu ve zehirli yeşil gözlerine yayılan tatmin açıktı.
Sergei bu aşağılanmayı tokatlardan daha ağır bulmuş olacak ki gözlerinin gerisinde şimşekler çaktı. “Onun kurallara uymak dışında yaptığı hiçbir şey yok. Kendine kurmalı oyuncak aradığını bilseydim buraya hiç gelmezdim. Üzgünüm ama ben asla onun gibi olmayacağım. Bunun için beni şimdi öldür.”
“Ölüm en kolayı. Sen bunu hak ettiğini mi sanıyorsun?”
“Ben bundan çok daha fazlasını hak ediyorum.”
Oktay ona yine küçümseyerek, tıpkı bir hiçmiş gibi bakmaya devam etti. “Eğer böyle düşünüyorsan gözümde değer katlamanı sağlayacak ataklarda bulunmalıydın. İşlerimi kendine göre yönetmeye çalışman senin ilk çarpın oldu, evlat. Bunu Arda bile denememişti.”
“Çünkü o cesaretsiz.”
“O, akıllı,” diye düzeltti. “Senden çok daha akıllı.”
Sergei soğuk bir alayla, komik bir şey duymuş gibi güldü. “Şimdi de onu geri mi istiyorsun?”
“En azından vezir olmaya senden daha çok yakışıyordu,” dedikten sonra bu sanki ona söyleyeceği son sözmüş gibi umarsızca arkasını dönüp yere kadar uzanan pencereye doğru yürüdü. Gerisinde bıraktığı adamın hırsından deliye döndüğünü bilmek onu tatmin eden en güçlü şeydi. Sergei’nin yeniden konuşmasına fırsat vermeden, “Bundan sonraki her adımın için izahat vereceksin,” diye buyurdu. Onun gibi başına buyruk bir adamı bu şekilde zincirlemek ölümden bile beterdi, biliyordu. Çakır gözlerine sinen acımasız tatmin çok netti. “Onun tasmasını sıkı tut, Mila.”
Sergei’den boğuk homurdanmalar yükselirken bir kadına bağlanmış olmaktan hoşlanmadığıyla ilgili bir şeyler söylemeye başladı. Ancak Oktay için konu kapanmıştı. Hamza bunun farkında olarak oradaki adamlarına Sergei’yi dışarı çıkarmalarını emretti. Kısa sürede salon boşaldı, ikisi yeniden baş başa kaldı. Hamza ağır adımlarla patronunun yanına, pencereye yürüyüp onun bir adım gerisinde kaldı. Söyleyecek bir şeyleri olduğunu saklamıyordu, çünkü bu durum ona garip gelmişti. Pencerenin baktığı avluya çıkan Sergei'nin sanki kışkırtmak istercesine eve doğru dönüp oradaki bahçe heykellerden birini tekmelemesini ve ardından da yere tükürüp gitmesini izlerken sessiz kalmaya daha fazla dayanamadı.
“Efendim, neden onu sağ bıraktığınızı anlayamıyorum.”
“Çocuk hâlâ kullanılabilir.”
“Yine sizin arkanızdan iş çevirecek. Bu onun hamurunda var. O hiçbir zaman uysal, laf dinleyen, yönetilmesi kolay birisi olmayacak. Ele avuca sığmaz hâllerinin bize daha büyük dertler getirmesinden endişeliyim.”
“Bırak işlerini buraya taşımaya ve burayı gerçekten evi olarak benimsemeye çalışsın. Faydalı olduğu sürece neyle ilgilendiği pek umurumda değil,” dedi Oktay penceredeki yansımalarının üzerinden Hamza’ya bakarken yine aklında kırk tane tilki dolanıyormuş gibi görünüyordu ve yıllardır yanında olan adamın bile onu çözemiyor olmasından duyduğu hazzın tadı çok başkaydı.
“Efendim,” dedi Hamza biraz şaşkınca. “Farkında değil misiniz gözü sizin yerinizde. Amacı en iyi adam olmak değil, yerinizi almak. Bunun için ipleri elinde toplamaya çalışıyor.”
Oktay kafasını hafifçe omzuna doğru çevirse de ardındaki adamla göz göze gelme zahmetine girmedi. “Sence benim yerimi alabilir mi Hamza?”
Adam yanlış bir şey söylemiş gibi hızla boğazını temizledi. “Kimse sizin yerinizi alamaz.”
“Bunun için çabalaması bize daima artı getirir.”
“Onunla uğraşmaya değeceğini düşünüyorsanız... elbette.”
Oktay hafifçe güldü. Onun gülüşü bile insanın kanını donduracak izler barındırıyordu. “O kolayca harcanacak basit bir piyon değil ama öyle olduğunu yüzüne vurmayı ihmal etme. Bu onu daha çok kışkırtacak. Ters tepmesinden endişelendiğin anda elinde patlar, bu yüzden endişelerini kendine sakla. Onu ona uygun şekilde bileyeceğim. Eğer hâlâ yaşıyor olmasına izin vermişsem bu gözlerinde parlayan hırs içindi. Bundan sonra düşmanlarını asla küçümsemeden hareket edecek. Çağlayanlara ve Arda’ya nasıl hamleler yapacağını yakında görürüz.”
Hamza karşısındaki adamı takdir edercesine usulca kafasını salladı. “Böyle bir adamı bile silaha çevirebilecek tek kişi sizsinizdir.”
“Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan adamlar daima sana kazandırır, Hamza. Sadece nasıl kullanacağını bilmelisin ve gerekirse onun seni kullandığına inanmasını bile sağlamalısın. Şimdi oyunda sıra bendeydi ve piyonumu iki kare ileriye taşıdım, sona ulaşıp vezirliğe erişme yolunu açmak artık onun elinde. Hamlemin etkilerini çok yakında görmüş olacağız.”
×××
Sırtımda hissettiğim öpücükle uyandığımda dudaklarım kıvrılırken boğuk, memnun bir mırıltı çıkardım. Cesur’un sıcak dudakları geceliğimin açıkta bıraktığı tenimde gezinerek sol omzuma doğru yükseldi. Oradan da yüzünü boyun girintime sokarak tenimin kokusunu içine çekti.
“Günaydın.”
“Hmm...” diye kedi gibi mırıldandığımda gülümsediğini tenimde hissettim.
“Bugün erken kalkacağını söylemiştin, saat öğlen 1 oldu neredeyse.”
Hâlâ mayışmış hâlde olduğum için saf saf, “Neden erken kalkacaktım ki?” diye sordum. Gerçekten nedeni hakkında hiçbir fikrim yoktu.
“Bilmiyorum, sadece bunu söylemiştin.”
Boyun girintimde duran kafasını omzum ve yanağım arasında hafifçe kıstırdım, sakalları tenimi gıdıklamaya başlayınca bu istemsiz yaptığım bir şeydi. “Galiba beynim durdu. Hiçbir şey hatırlamıyorum.”
Birden beni tutup çevirdi ve iri bedeni üzerimde yükselirken, “Sana hatırlatayım,” dedi serseri bir bakışla bedenimi süzdüğü sırada.
Altında kıvrılmaktan kendimi alamadım. “Neyi hatırlatacaksın anlamadım.”
“Karım olduğundan başlayabiliriz.”
Eğilip dudaklarımızı birleştirdiğinde daha fazlasını istercesine kafasını kavrayarak onu kendime çektim. Odamızda hâlâ kızıl ışık açıktı ve sanki hiç sabah olmamış gibiydi. Bu yüzden bazen uykudan arınmam biraz zor olabiliyordu. Hafifçe iç geçirmekten kendimi alamayınca geri çekilip, “Ne oldu?” diye sordu.
“Uyandığımda yanımda olmana bayılıyorum. Hatta genelde benden önce uyanmana ve beni öpücüklerinle uyandırmana da...”
“Hmm... öyle mi?”
Usulca kafamı salladım. “Hı, hı...”
“Başka bayıldığın neler var?”
“Listem çok uzun,” diyerek hülyalı hülyalı iç çekmem karşısında ufak bir kahkaha attı. Bu adam hep gülmeliydi. Onu hayran olmuş bakışlarla izlerken, “Ufak bir kaçamak yapamaz mıyız?” dedim birden.
Tek kaşı hafifçe havalandı. “Nasıl bir kaçamak istiyorsun?”
“Sadece sen ve ben... Güzel, sakin bir ev... nasıl?”
Dudağının kenarında bir kıvrım oluştu. “Denize girebileceğin bir yer mi yoksa üşüyüp bana sokulacağın bir yer mi?”
Keşke ikisi de aynı anda mümkün olabilseydi. “Şey... sadece sen ve ben ve bir ev... gerisi önemli değil.” Derin bir soluk aldım ama cümlelerin devamı dilimden dökülemeyince sustum. Parmaklarımı kısa sakallı yanağında usulca gezdirirken içimden geçeni dile dökmekten neden çekindiğimi ben de bilmiyordum.
“Sadece bu kadar mı Deniz?” dedi daha başka detay ararcasına.
Ona küçük bir gülümseme sundum. “Bir ev işte... başka bir şehirde ya da ülkede olmasına gerek yok.” Yutkundum. “Yakınlarda da olabilir.”
Bedenini yan tarafıma atıp omzunun üzerine dönerek bana bakarken ifadesinde muziplik saklıydı. “Benden ev mi istiyorsun?”
Kısaca kafamı salladım. “İstekleri hiç bitmeyen biri gibi görünüyorum biliyorum.”
“Deniz senin için bu sokaktaki tüm evleri satın alırım,” dedi birden. “Hangi şehirden hangi evi istersen alırım. Sen iste, sadece iste.”
Ona bakamadım. Neden bakamadım bilmiyorum ama bakamadım işte. “Sadece bir tane yeter. Yakınlarda bir tane... olur mu?”
Parmakları çenemi kavrayıp benimle göz göze gelmek istiyormuş gibi başımı hafifçe yukarıya itti. “Bir evin olsun mu istiyorsun fırtına?”
“Biliyorum burayı seviyorsun. Ben de seviyorum ama... kendimize ait evimiz olsaydı... istemez miydin?”
Koyu kahve harelerinde dolaşan yumuşacık his beni kuşattı. “Senin olduğun her yer bana evdir.”
O böyle düşünürken benim başka istekleri dile getirmiş olmam utanç hissinin içime akmasına neden oldu. “Benim için de öyle... inan ki öyle, Cesur. Sen varsan evim var, sen yoksan hiçbir şeyim yok. Boş ver, tamam mı? Böyle bir şey söylemedim say.”
“İmkânı yok. Karımın isteklerini karşılamayacaksam ben neden varım ki?”
Bedenimi ona doğru kaydırıp kafamı çıplak göğsüne yasladım. “Benim için Barut’a ses çıkarmıyorsun, bu bana yeter. Başka bir şey istemiyorum, unut gitsin.”
“Yeniden ona gideceğim dememen için bu yakadaki tüm evlerin peşine düşmeye hazırım,” derken hafif alaylıydı. “Aklının ona kaymaması için seni nasıl meşgul etmem gerektiğini bulmam şart.”
Gülmekten kendimi alamadım. “Abimle ilişki geliştirmem seni bu kadar mı rahatsız ediyor?”
Güçlü kolları bedenimi sarıp sıktı. “Seni paylaşmak istemiyorum.”
Bunu kıskançlıkla söylemiyordu ya da abime olan düşmanlığı yüzünden hoşnutsuzluğu ağır bastığı için bencil bir dürtü yüzünden değildi. Gerçek anlamda beni sadece kendine istiyordu, çünkü zaten yeterince ayrı kalmıştık, değil mi? Kafamı göğsünden hafifçe kaldırıp çenemi sıcak tenine yaslayarak yüzüne baktım. Gözlerindeki o koyu, derin ifade dürüstlükle parlıyordu.
“O benim abim,” dedim yavaşça. Ondan abim olarak bahsetmek ayrıydı, bunu Cesur’a söylemek apayrıydı. Sanırım ikincisi beni asıl zorlayan kısımdı. Boğazımı temizleme dürtüsüne yenildim. “Onu sevmem senin yerinden bir şey eksiltmiyor. Aksine...”
“Aksine ne?” diye sordu parmak uçları sırtımda, geceliğin açık bıraktığı tenimde usulca gezinirken.
“Aksine, onunla olan bağımı koparmadığın için sana olan saygım ve sevgim daha da artıyor. Beni kısıtlamaman, beni bütünüyle kabul etmen demek.”
Cesur bu konu onu bunaltıyormuş gibi bedenini sırtüstü çevirerek gözlerini tavana dikti. “Çok güçlü bir yanım onunla arana mesafe koymak istiyor desem gözünde ne kadar kötü olurdum? Bırak yanına gitmeni adını anmanı bile istemiyorum. Abinmiş... ondan böyle bahsetmeni de istemiyorum. Duymaya katlanamayan bir tarafım var.”
“Biliyorum,” derken ondan uzaklaşmadım, yeniden tenine sokuldum. “O yanını dinlemediğin için teşekkür ederim.”
“Ona kolayca erişmene izin veriyorum, çünkü kolaylık beraberinde sıkılmayı da getirir. Belki ondan sıkılırsın?”
İstemsizce güldüm. “Bu umudu daima taşıyacaksın, değil mi?”
“Seni yıllar sonra bulmuşken bir başkasının hayatında bu kadar büyük bir yer kaplaman sinirlerimi bozuyor. Sana değer veren gözlerle baktığı için bile gözlerini oymak istiyorum.”
Cesur’un bu karanlık ve sahiplenici dürüstlüğü karşısında bir an duraksadım. Söyledikleri korkutucu gelmesi gerekirken sesindeki saf, filtresiz tutku içimde bir yerleri titretmişti. Parmaklarımı göğsündeki sert kasların üzerinde gezdirerek onu sakinleştirmek ister gibi daireler çizmeye koyuldum. “Vahşi,” diye fısıldadım, sesimde kızgınlıktan eser yoktu. “Günün birinde onunla aranızın iyi olduğunu görebilecek miyim?”
“Ona katlanıyorum, senin için. Onunla konuşuyorum, plan yapıyorum yine sadece senin için. Ama o benim hâlâ düşmanım, Deniz.”
Hüzünle nefesimi verdim. “Bunun değişmesini çok isterdim ama sanırım benim için bile değişemeyecek bazı şeyler var, değil mi?”
Cevap vermedi. Bu sessizlik bir reddediş değildi, kabullenişti ve zaten beklediğim bir durum olmasına rağmen içimi acıtmıştı. Yıllarca süren düşmanlıklar öylece bitmezdi. Hele de ortada epey sorun varken... ikisinin de bana karşı hataları olmuştu. Ben affetmiştim ama ikisinin birbirlerini affetmesi imkânsızlıktan bir adım gerideydi. Yine de umut ediyordum. Umut etmekten hiç vazgeçmeyecektim.
“Bazı taşlar yerinden oynamaz Deniz, boş ver,” dedi uzun süren sessizlikten sonra.
Hafifçe omuz silktim. “Birbirinize silah çekmeden yan yana durabilmeniz bile şu anlık bir adımdır.”
“Ellerimin nasıl kaşındığını bir bilsen... kapat artık bu konuyu.”
Pekâlâ, bu konuyu kapatacaktım ama yeni bir sayfa açarak. Dudağımın kenarını dişlerimin arasında sıkıştırarak ona baktım. Bir süre bakışlarıma karşılık vermese de sonunda pes etti. Burnundan sert bir nefes verip, “Hayır,” diye homurdandı.
“Ama ne istediğimi duymadın bile.”
İsyanım karşısında gözlerinin içerisinde yaramaz bir ışık yandı. Uzanıp burnuma bir fiske vururken yine homurdandı. “Duymama gerek mi var yüzünden okuyorum.”
“Lütfen,” diyerek ona sırnaştım. Bazen ondan bir şey için izin koparmaya çalışmak eğlenceli oluyordu. İstediğimce nazlanıyordum ve sonunda umduğumu alacağımı zaten biliyordum. Elbette istediğimi de yapabilirdim ama bunun sonuçları katlanarak büyürdü. Bu yüzden nazlanmayı seçiyordum, çünkü onun gönlünün olması benim için önemliydi.
“Yine gitsem abimin yanına? Birkaç saatliğine söz.”
“Hayır, Deniz.”
“Bu kez vaktinde döneceğim. Senin gelmene gerek kalmayacak.”
Bana ters bir bakış gönderdi. “Bence o konuyu hiç açma bile. Hâlâ sinirliyim.”
“Hmm... ne kadar sinirlisin? Bir bakayım ne yapabilirim,” derken üzerine çıktım. Geceliğim yukarıya sıyrıldı ve kadınlığımla çıplak göğsü arasındaki tek engel iç çamaşırım kaldı. Bana tehlikeli, meydan okuyan gözlerle bakmaya devam ederken tenine sürtüne sürtüne aşağıya kaydım ve tam üzerine oturdum. Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi bir tavır takınırken, “Kocamı çok mu sinirlendirmişim?” dedim üzerinde usul usul, asla göze batmayacak ama netçe hissedeceği şekilde hareket ettiğim sırada.
“Söz verdiğin saatte dönmedin. Akşama kadar onların yanında kaldın ve telefonuna da bakmadın,” derken aklını bulandırmama engel olmak istercesine belimi sıkıca kavradı. Gülümsedim, çünkü beyhude bir çabaydı. Çoktan altımda belirginleşmişti. Düne dair hatırladığı ve en çok sinirlerini bozan noktaya gelmeden önce gözlerinden karanlık bir ifade geçip gitti. “Onun kıyafetlerini bir daha asla giymeyeceksin Deniz.” Durdu. “Onu siktir et, kimsenin kıyafetini üzerinde görmeyeceğim.”
Eh, ilk anda tepki vermediği için hâlâ minnettardım. Durumu fırsata çevirip gerilim çıkarabilirdi ama o an görmezden gelmeyi tercih etmişti. Bu adamın göründüğünden on kat daha ince düşünüyor olabilmesi beni en mutlu eden detaylardandı.
“Orada yalnız değildim, beni iki araba adamla göndermiştin ve bana ulaşamadığında onlar aracılığıyla her şeyi kontrol ettiğini biliyorum,” derken kalçamı kıvırmaya çalıştım, tutuşu iyice sıkılaştı. Söz verdiğim saatin dışına çıktığım ilk anda çıkıp gelmediği ve bana zaman sunduğu için de onu saatlerce öpebilirdim. Hatta bunu şimdi yapacaktım. Üzerine doğru eğilerek göğsüne küçük küçük öpücükler kondurdum. “Hem ayrıca...” Birkaç öpücük daha bıraktım. “Arabayı yıkarken üstüm ıslanmıştı.” Dudaklarım göğsünden karnına doğru yol çizmeye başladı. “Islak kalıp hasta mı olsaydım?” dediğim sırada parmaklarım iç çamaşırının beline dokunmuştu ki eli kafamın arkasını kavrayarak beni kolayca yukarıya çekti. Nefes nefese kalmış hâlde onunla yüz yüze gelirken göğüslerim neredeyse geceliğimden taşmak üzereydi.
“Beni baştan çıkarmaya çalışmayı bırak,” dedi boğazının derinliğinden yükselen sert bir sesle. “Ciddiyim, Deniz. Bir daha her ne nedenle olursa olsun seni başka birinin kıyafetleri içerisinde görmeyeceğim.”
“Tamam.”
“Eğer tekrarı olursa...”
“Ne yaparsın?” dedim meydan okurcasına.
O da bana meydan okudu. Büyük avucu kıçımı tutup uyarır gibi sıktığında nefesim kesildi. “Bedelini ödersin.”
Bu bir tehditti ama beni korkutmadı. Hatta korkutmadığı gibi içimde karanlık bir ateşin yanmasına neden oldu. Cesur sınırları zorlanacak bir adam değildi ama artık hangi noktalarda onunla oynayabileceğimi öğrenmiştim. Bu düşünceler yüzüme de yansımış olacak ki tehlikeli bir parıltıyla, dudağının kenarını sanki benimle alay edermiş gibi kıvırarak, “O bedeli ödemek sandığın kadar tatlı olmayabilir fırtına,” diye fısıldadı. Bir şeyler söylemek için ağzım aralandı ama birden sırtımı yeniden yatakta bulunca dünyamın yeniden yerine oturması birkaç saniyemi aldı. Sonra dudaklarımızı birleştirdi. Kollarımı boynuna dolayarak bu anın tadını çıkardım. Ağır ağır, her saniyenin kıymetini bilerek dudaklarımız birbirine dokundu. Acele tavrını da seviyordum ama ağırdan alan tavrı da beni eritiyordu.
Yükünü tamamen bana vermemek adına bir koluyla yataktan destek alıyordu. Tenlerimiz birbirine değse de henüz beni ezmiyordu. Boştaki elinin bedenimin hatlarını yeniden çıkarmak istercesine göğsümün üzerinden belime oradan da kalçama ve baldırıma inişi soluklarımı hızlandırdı. Dudakları benden kopup usulca çeneme, oradan da boynumun hassas girintilerine kaydı. Ona daha fazla yer açmak adına kafamı çevirirken geceliğimin kaygan eteğinin altına sızan parmakları hissettim. Beklentiyle kasıldım. Dudakları gerdanımda dolanmaya devam etti. Parmakları baldırımın iç kısmından süzülerek bacaklarımın arasındaki noktaya hafifçe sürtündü.
Kısık, boğuk bir ses çıkardım. Elini iç çamaşırımın içine sokmasını istercesine bacaklarımı açmaya çalıştım ama bunu yapmadı. Önce benimle oynamaya niyetiymiş gibi avucunu iç çamaşırımın üzerinden oraya kapattı. “Söyle bana,” dedi her harfinde dudaklarının tenime sürtünmesini özellikle sağlayarak. “Benim karım neden ev istiyor?”
İsyan eden bir ses çıkarmaktan kendimi alamadım. “Unuttuğunu sanmıştım.”
“Ne büyük bir hata.”
Avucunu ağır bir hareketle oraya sürttü. Daha fazlası için kıvranmaktan bir adım uzaktım. Zihnimdeki düşünceler birbirine dolanmaya başlamıştı. Kabul etmeliydim ki bu oyunda o benden daha etkiliydi. Çünkü şartlar eşit değildi. Ben onu üzerimden savurup sonra da bedenimle kıstırabilecek güçte değildim. Üzerinde durmama bile beş dakikadan fazla izin vermemişti. Bu yüzden genelde ipler onun elinde oluyordu. Rahatsız mıydım? Çoğunlukla hayır.
“Cesur...” diye fısıldadım ama bu bir uyarı ya da durdurma isteğinden ziyade sızlanmaydı.
Sağ göğsümün biraz üzerini dişlerinin arasında kıstırıp içime sert bir soluk çekmeme ve bedenimi yay gibi gererek ona doğru yükseltmeme neden olacak şekilde ısırıp, “Söyle,” dedi buyurgan şekilde. Peşini bırakmayacaktı. Kesinlikle bırakmayacaktı.
Avucunun baskısını milimetrik bir hareketle artırdı ama hâlâ umduğum şekilde değildi. Isırdığı yerde gezinen dudaklarını daha yakınımda istercesine saçlarına daldırdığım elimle onu kendine çekerken, “Üzerime vuran güneşin altında uyanmayı özledim,” dedim bir süredir sakladığım sırrı ortaya dökercesine. Durdu. Saçlarını çekiştirdim. “Bunu,” dedim hâlâ düzelememiş nefesimle. “Seninle bunu üzerimize güneş vururken hiç yapmadık bile.”
Yavaşça doğrulup kollarının üzerinde yükseldiğinde gözlerindeki o az önceki muzip ve baskın ifade yerini koyu, sert şefkate bırakmıştı. İşte, şimdi tüm büyüyü bozmuş gibi hissediyordum. Aramızdaki arzunun geri çekildiğini, yerini bu konuya bıraktığını fark etmek gerçekten can sıkıcıydı. Şu anda konuşmayı değil, ona dokunmayı, bana dokunmasını istiyordum. Ancak buna rağmen konuşmaya devam eden ben oldum.
“Burada gerçekten mutluyum, evim diyebileceğim tek yer burası ama bazen gün başlamış mı yoksa bitmek üzere mi anlamak öyle zor geliyor ki... teninin güneşte parladığı sabahlara uyanmak istiyorum, Cesur. Işık yüzüme vurduğunda homurdanmak, söylenmek... bunları bile özledim,” dedim kısık sesle. Parmaklarımın tersiyle yanağını okşamaya başladım. “Yemek yapmayı bile özledim, biliyor musun? Aylardır bir şey pişirmedim, burada her şey hazır oluyor. Oysa sana kahvaltı hazırlamak isterdim ya da birlikte akşam yemeği hazırlamayı... İyi yemek yaptığımı iddia etmiyorum, hatta çok becerikli de sayılmam ama...” Sessizliği yüzünden daha fazla uzatmayarak iç çektim. “Bunlar beni memnuniyetsiz biri mi yapıyor?”
Yanağında gezinen parmaklarımı öptü. “Yemek pişirmek istemen seni neden memnuniyetsiz yapsın ki?”
“Bilmiyorum. Burada her şey hallediliyor, düşünmeme bile gerek kalmıyor ama...”
“Gerçek bir ev gibi hissettirmiyor,” diyerek cümlemi tamamladığında usulca kafamı salladım. Düne kadar aslında pek sorunum yoktu. Sanırım beni tetikleyen ve içimde bir yerde saklanan normale dönüş isteğini abim ortaya çıkarmıştı. Çünkü onunla geçirdiğim vakit çok sıradan ve güzeldi. Tadı damağımda kalmıştı. Normale olan özlemimi onunla vakit geçirince anlamıştım. Ben böyle bir hayatta büyümemiştim ki... her istediğim ayağıma gelmezdi, çabalardım. Elbette çabalamadan her şeyin halledilmesi de güzeldi, hatta çok güzeldi. Ancak nihâyetinde insandım, değil mi? Geçmişe özlem, bizim için kodlanmış bir lanetti.
“Seni kırdım mı?”
Endişeme karşılık dudağının kenarı kıvrıldı. “Deniz ben bunların farkında değil miyim sanıyorsun? Burası önceden benim evimdi. Yatacak yerim olması bana yetiyordu ve işimle iç içe olmak. Senden sonraysa evden çok bir yuvaya ihtiyacım arttı. Kapısından sadece senden ve benden başkasının girmediği bir yer... yaptırıyorum ya zaten fırtına, unuttun mu?”
Ah... yüzüme hem şaşkınlık hem de aydınlanma yayıldı. Kulübün yan tarafındaki arsada yükselen binayı ve bize ait olacak en üst katı nasıl unutabilmiştim? Yanaklarıma utancın izleri sinerken, “Sanırım bugün gerçekten sersem tarafımdan uyandım,” diye fısıldadım.
Daha belirgin güldü. “Güneşin doğduğu andan battığı ana kadar içinden hiç çıkmayacağı bir evimiz olacak. Yakında. Epey yakında, sayılı günlerimiz var.” Ardından yeniden üzerime doğru eğildi. Eli yine bedenimin yan tarafından kayıp aynı güzergâhı izleyerek geceliğimin altına girdi. Bu kez iç çamaşırımın belini kavrayıp onu sinsi sinsi aşağıya çekerken, “O güneşin altında sana yapacaklarımın hayalini hiç kurmadım sanıyorsan çok yanılıyorsun,” dedi günahkâr bir tınıyla.
Kaybolduğunu sandığım arzu sanki bu anı bekliyormuş gibi hızla bana çarptığında yutkunuşum epey gürültülüydü. “Bir ön gösterim talep ediyorum.”
Hay hay dercesine kafasını eğdi. İç çamaşırım usulca bacaklarımdan sıyrılıp giderken duyduğum telefon sesi beni irkiltti. Hemen ardındansa büyük bir öfkeyle doldum, adeta gözlerimden kırmızı ışıklar fışkırdı. “SİKECEĞİM ŞU TELEFONU!” diye boğuk bir hırıltıyla bağırdığımda Cesur böylesine yabani bir tepki vermemi asla beklemiyormuş gibi şaşırsa da kahkahaya boğulması fazla uzun sürmedi. Bir anda öyle sinirlenmiştim ki ne zaman yakınlaşsak bizi ayırmaya yemin etmiş alarm gibi çalmaya başlayan telefonu parçalayabilirdim ama Cesur öyle güzel gülüyordu ki onu izlemek de cazip geliyordu.
“TUNA’YI ÖLDÜRECEĞİM! DUYDUN MU? BİLEREK YAPIYOR SANKİ! YEMİN EDİYORUM BİLEREK YAPIYOR! ONU BOĞACAĞIM! EĞER O TELEFONA BAKARSAN SENİ DE BOĞARIM!”
Cesur kahkaha atmaya devam ederek kendisini yan tarafıma attı. Üzerimden sıyrılması bile beni daha çok delirtirken, “NEREDE O LANET TELEFONUN?” diye bağırmaya devam ettim. Üzerine atlayıp yatağın içerisinde telefonu aramaya başladım. Pekâlâ, öfkeden gözüm döndüğü için sesin nereden geldiğine dikkat etmeyi bile düşünemiyordum.
“Deniz... dur...” Kahkaha atmaya devam ettiği için devamını getiremedi. Daha çok sinirlendim.
“ONU KIRACAĞIM! MODERN HAYAT TARZINI SİKEYİM, TAMAM MI? BUNDAN SONRA DUMANLAŞARAK HABERLEŞİRSİN, EĞER HABERLEŞEBİLECEĞİN BİR TUNA BULABİLİRSEN TABİİ!”
“Deniz...”
“GÜLME!”
“Senin telefonun çalıyor.”
“GÜLME DİYORUM- ne?”
Kalakaldım. Gerçekten kalakaldım ve dinlediğimde anladım ki çalan benim telefonumdu. Zil sesinden bile ayırt edememiştim. Neden? Çünkü arzudan yanıyordum ve telefonun bizi ilk kez bölmesi değildi. Kahrolası alet! Homurdanarak artık susmuş olan telefonu almak için yatakta kendi tarafıma geçip komodine uzandım. Hâlâ kuyruğu dik tutmaya çalışsam da sönen öfkemden geriye kalan tek şey yanaklarımı yakan mahcubiyetti. Cesur’un boğukça gülmeye devam etmesi de hiç yardımcı olmuyordu.
“Tuna mı?” diye sormasıysa daha çok homurdanmama neden oldu. Onu hâlâ boğabilirdim. Eğer ismini ekranda görecek olursam... kahretsin, arayan Peri’ydi ve ben ancak neden erken kalkmam gerektiğini hatırlayabilmiştim. Birlikte hastaneye gidecektik, bugün tarama testi vardı benim de yanında olmamı istemişti. Önce dudaklarımdan yılgın bir inilti döküldü ve hemen sonraysa yataktan bir ok gibi fırlayıp hazırlanmaya başladım.
×××
Özel kliniğin sessizliği ve sakinliği altında bile yüklü şekilde stresle doluydum. Orada uzanmış, karnı açık şekilde bekleyen Peri’ydi ama karnına ağrılar saplanan bendim. Bebeğin kalp atış seslerini dinlerken dudaklarımda küçük, hayranlık dolu bir gülümseme vardı. İçimde bir köşede saklanan acının farkındaydım ama beni ele geçirmesine izin vermedim. Kendi kaybımı düşünerek bu anı mahvetmeyecektim. Peri korkuyordu, endişeliydi. Yanında olmamı istemişti. Bunu isterken bile çok mahcuptu, çünkü üzüleceğimi sanıyordu. Onun adına sadece mutlu olurdum ve beni kendisine yakın gördüğü için de ona asla kızmaz, darılmazdım. Çok endişeliydi, farkındaydım. Bu yüzden destek arayışındaydı ve varlığım ona ekstra yük olmayacaktı.
“Şu ses en güzel şarkıdan bile daha güzel,” dedim bebeğin gürültülü kalp atışlarını hülyalı bir tavırla dinlerken. Gözlerimi ekrandan ayıramıyordum. Küçücüktü ama kıpır kıpırdı. O kadar hareketli ve gürültülüydü ki... şahit olduğum hâlde inanılmaz geliyordu.
Özgür de benim gibi ultrason ekranına kilitlenmişti. “Niye hiç büyümüyor?” dediğinde sesi epey sıkkın ve sabırsız çıkmıştı. İkimiz Peri’nin yattığı yatağın ayakucunda dikiliyorduk. Oturmak için yerler vardı ama daha yakın olmak iyi hissettiriyordu.
“Büyüyor tabii ki,” dedi doktor İlhan sakince ve ölçümlerden bahsetti. “Her şey gayet yolunda gidiyor, Özgür Bey. Haftasına uygun gelişiyor.”
“O zaman Peri'de neden bir değişiklik yok? Karnı hiç büyümedi.”
Hafifçe gülümsemekten kendimi alamadım. Endişesi su yüzeyinde dururken Özgür savunmasız bir çocuk gibiydi. “Bunun için henüz biraz erken. Annenin vücuduyla da ilgili tabii ki. Yakında farkı görmeye başlayacağınızı düşünüyorum. Şimdi teste başlayacağım. Gelmeden önce yemek yemiş miydiniz?”
“Yedim ama çok değil,” dedi Peri hızla. “Bir sorun mu var?”
Doktorun belli belirsiz gülümsediğine şahit oldum. Sıklıkla böyle heyecanlı ve tedirgin anne babalarla karşılaşmak onun için epey normal görünüyordu. “Sorun yok, sadece emin olmak istedim. Bebeğin hareketlerini daha kolay inceleyebilmek için bunu isteriz. Belki biraz çikolata ya da enerji verecek başka bir yiyecek de olabilir.”
“Gelmeden önce ona yedirdim,” dedi Özgür büyük bir başarıya imza atmış gibi. Demek bu yüzden Peri arabaya binerken kusmamak için kendisini tutmaya çalışıyordu. Gülümsemem iyice büyüdü. Özgür son zamanlarda daha nazik, daha ince davranmaya çalışıyordu. Özellikle Peri etrafta olduğunda gözü sürekli kadının üzerindeydi. Önceden olsa ondan baba olabileceğini asla düşünmezdim, hayalini bile kuramazdım ama şimdi onun en mükemmel baba olmasa bile en çok çabalayan baba olacağından emindim ve bu çabası onu geliştirmeye devam edecekti.
Özgür sabırsızlığını yeniden belli ederek, “Cinsiyetini öğrenir miyiz?” diye sordu doktor bebeğin her santimini incelediği sırada.
“Sizin bir tahmininiz var mı? Ne hissediyorsunuz?”
“Kız,” dedi Peri, heyecandan kalbi duracakmış gibiydi. “Kız hissediyorum.”
Doktor hafifçe gülümsedi. “Bakın bebeğiniz burada bize poposunu dönmüş şekilde duruyor. Sanırım yüzünü henüz göstermeyi istemiyor. Onu biraz rahatsız edelim bakalım yüzünü gösterecek mi?” derken ultrason başlığını Peri’nin karnına hafifçe, bebeği harekete geçirmek istercesine vurdu. Asla sert değildi, ancak Özgür onu durdurmak istercesine öne atılmamak için kendisini zor tuttu. Ben de rahatsız hissettim. Adam işin ehliydi ve bizim için her şey ilk olduğundan dolayı henüz çok acemiydik. Bu her hareketimize yansıyordu.
“İşte biraz hareket etti. En azından yüzünün yanını görebildik,” dediği sırada o anın fotoğrafını almayı ihmal etmedi. “Sanırım inatçı bir kız olacak, Özgür Bey.”
Doktorun dediği şey bir an için donakalmamıza neden oldu. “K-kız mı?” dedi Özgür onu tanıdığımdan beridir ilk kez kekeleyerek. Gözlerim sulanırken Peri’nin de yanakları ıslanmıştı. Neredeyse cinsiyetinden emin olduğu hâlde kız hissettiğini doktora söylemişken şimdi inanamıyormuş gibiydi.
“Evet, ısrarla poposunu göstermeyi tercih ettiği için yanılma payım olacağını sanmıyorum. Tebrik ederim. Kızınız olacak ve hiç endişelenmenize gerek yok. Ölçümleri gayet yerinde.”
Yanımızda bulunan görevli doktorun ultrason cihazını çekmesiyle birlikte Peri’nin karnını silmeye koyuldu. Hâlâ şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırıp doktorun şaka yapıp yapmadığından emin olmaya çalışan Özgür’ü dirseğimle dürttüm. “Kız babası olacaksın,” dedim heyecanla. Doktor Peri’ye gelecek ayın kontrollerinden bahsettiği için biz daha kısık sesle konuşuyorduk. “Sana çok yakışacak.”
“Yakışacak mı?” dedi yutkunurken. “Yapabileceğime... inanıyor musun?”
“Tabii ki yapacaksın.” Sesim ona inandığımı açıkça belli ediyordu. “Git hadi sarıl karına. O sana, dünyasındaki en önemli adam olacağın kız çocuğunu verecek. Sen de ikisinin kıymetini bileceksin.”
Özgür bileceğine yemin edercesine kafasını salladı. O an nedense gözüme çok daha farklı geldi. Sanki birden daha ağırbaşlı, daha da oturmuş göründüğünü hissettim. Peri’ye doğru yürüyüp üzerini düzelterek ayağa kalkmaya hazırlanan kadını tutup kendisine çekti ve sıkı sıkı sarıldı. Dudaklarını alnına bastırarak onu öptü. Sonra da elinin birini kadının kafasının arkasına götürerek kafasını da göğsüne yaslamasını sağladı. Onları izlerken Peri’nin bir daha asla incinmeyeceğinden artık emindim. Özgür’e sarılışından bile bunu okumak mümkündü. Artık ondan deli gibi çekinerek, korkarak hareket etmiyordu.
Gürültüyle burnunu çektiğini işittim. “Sana kız olduğunu söylemiştim,” dedi yüzünü kocasının göğsüne bastırdığı için boğuk çıkan bir sesle.
“Söylemiştin.”
“M-mutlu musun? Biliyorum... erkek olmasını daha çok isterdin-”
“Çok mutluyum,” dedi Özgür. Yanağımda izi kalmış yaşları elimin tersiyle kurularken iç çekmekten kendimi alamadım.
“Gerçekten mi?”
“O benim, Peri. Cinsiyeti ne fark eder ki? O benim ve senin.”
“E-evet... ikimizin.”
“İkimizin,” diyerek onu onayladı. “Umarım sana benzer. Her şeyiyle senin kopyan olmasını çok isterim.”
Peri’nin gerildiğini netçe hissettim. “Bana benzemesin,” dedi sonra hüzünle. “Ben onun güçlü bir kız olmasını istiyorum. Bana benzerse... olamaz.”
Kaşlarım çatıldı. Özgür’ün de çatıldı. Onu hafifçe kendinden uzaklaştırıp ıslak yanaklarını kavrayarak gözlerinin içine baktı. “Sen güçlü olmadığını mı sanıyorsun?” dedi duyduğuna inanamıyormuş gibi. “Benimle baş ettin, Peri.” Yutkundu. “Benimle baş ettin sen.”
“Edemedim. Doğru olan bu. Edemedim...”
Özgür bir kez daha onu ne kadar kırdığıyla yüzleşti ve acıyla omuzları düştü. “Beni dize getirdin. Kabullenememeni anlıyorum ama gerçek işte bu. Bunu ortalığı kırıp dökerek, beni haşlayarak yapmamış olman sonucu değiştirmiyor. Beni dize getirdin, Peri. Şu masum bakışların, tertemiz yüzün, nahifliğinle... içindeki saf kadınla... her şeye rağmen yine de iyi düşünmeye çalışmanla... benim bile iyi olmamı arzulamanla...” Kadının yanağını okşayarak saçlarını geriye doğru itti. Hareketindeki merhamet içimi ısıttı. “Ben ancak yıkarak kazanacağımı sanıyordum. Sense o yıkıntıların arasında hâlâ beni düşünebiliyordun. Aklım başıma çok geç geldi,” dediğindeyse pişmanlığı açıktı. “Kızımız sana benzesin, Peri. Senin gibi bükülmez, saf bir ruhu olsun. Ben onu benim gibi canavarlardan koruyacağım.” Yemini havaya karıştığında boğazım düğümlendi. Eğilip alnını kadının alnına bastırmasını izledim. “Sana benzesin,” diye tekrarladı tek arzusu buymuş gibi. “Eğer sana benzerse dünyanın en güçlü kadını olur. Çünkü sen, seni yok etmeye çalışan bir adamın içinde merhameti yeşerttin.”
Bu itiraf Peri’nin dudaklarından bir hıçkırığın yükselmesine neden oldu. Artık görüldüğünün ve anlaşıldığının verdiği rahatlamayla kocasına sarılırken kendimi orada fazlalık gibi hissettim. Odanın en ucundaki çalışma masasına yönelerek onlara sakinleşmeleri için fırsat tanıdım. Görevli çoktan odadan çıkmıştı. Doktor ise tıpkı benim gibi uzaklaşmayı seçmiş, masasına dönerek sanki orada yaşananları görmüyormuş gibi bilgisayar ekranına odaklanmıştı. Yanına geldiğimi fark ettiğinde hafifçe, anlayışla gülümsemeyi ihmal etmedi ve kendi aramızda durum değerlendirmesi yapmaya başladık.
Peri ve Özgür ancak bir süre daha birbirlerine içlerini döktükten sonra klinikten çıktık. Emindim, içeriye girerken ikisi daha başkaydı, çıkarken çok daha başkalardı. Sanki aralarındaki bağ biraz daha güç kazanmıştı. Peri daha rahattı, Özgür daha pişman ama çabası katlanmış gibiydi. Bir kez daha emin oldum, artık Peri için endişelenmeme hiç gerek yoktu. Özgür hatalarını telafi edebilmek için ona çok iyi bakacaktı.
Kulübe girerken sessizce iç geçirmekten kendimi alamadım. Gözlerim istemsizce üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. İçim huzursuzlukla doldu. Önceden Eva için endişelenmez, Peri'yi düşünürdüm. Şimdiyse tam tersinin olması sanırım hayatın bir çeşit benimle dalga geçişiydi.
Perşembe gecesine henüz birkaç gün daha vardı ve şimdiden onu görebilmek için çok sabırsızdım. Belki Cesur’dan Akın’ı dışarıya yollayabileceği bir işe yöneltmesini isteyebilirdim. Böylece odaya girebilirdim. Peri’nin bebeğinin cinsiyetini o da benimle birlikte öğrenmeliydi. Olması gereken buydu. Ne kadar sevineceğini, havalara uçacağını hayal etmek bile çok kolaydı. Ancak Akın hâlâ onu kilitli tutuyordu. Sık sık onun kafasında bir şeyler paralamak istiyordum ama olanlara baktığımda Eva onu kandırmış, bu şekilde evlenmiş ve başkasının, benim kahrolası babamın, adamı konumuyla buraya girmişti. Bu yüzden Akın’a da bir şey diyemiyordum.
Özgür yanındaki kadına, “Yorgun hissediyorsan seni odaya çıkarayım,” diye telif etti.
“İyiyim, sorun yok.”
“Tamam, öyleyse bir şeyler yeriz.”
“Sürekli bana bir şey yedirmeye çalışıyorsun,” dedi isyan edercesine. “Herkesin ortasında kusmama neden olacaksın sonra da hepsi benden daha çok iğrenecek.”
Birlikte asansöre bindik. Aynalara yansıyan görüntüde Özgür’ün kaşları çatıktı. “Kimse senden iğrenmiyor. Bu da nereden çıktı şimdi?”
Peri’nin geri adım attığı ana netçe şahit oldum. Konuyu deşmekten kaçındı. “Önlerinde kusarsam fikirleri değişebilir.”
“İstersen üzerlerine kus, kimse sorun etmez. Ettirmem.”
“Benim üzerime kusabilirsin,” diye lafa karışarak şaka yaptım.
Peri, “Lütfen artık o kelimeyi cümle içerisinde kullanmayı bırakır mısınız? Yoksa gerçekten şu anda bunu yapacağım, üzerinize,” diyerek yüzünü buruşturdu.
Gülüşümü bastırarak kafamı salladım. Alt kata indiğimiz anda asansörün kapıları iki yana açıldı. Henüz akşam bile olmadığı için etrafta pek kimse yoktu. Cesur ve Tuna locadaydı. Tuna’nın önünde laptop açıktı ve Cesur’un odağı ekrandaydı. En azından biz asansörden çıkana kadar öyleydi. Sonra göz göze geldik ve bana saplanan bakışları ona doğru yürüyen her adımımı takip etti.
“Sen şimdi niye pişmiş kelle gibi sırıtıyorsun lan?” dedi Tuna, Özgür’e sataşarak. Hemen ardından sanki olayı kavramış gibi kaşları havalandı. Yüzünü sinsilik kapladı. “Yoksa ikiz mi dedi doktor?”
“Ulan beşizin birden olur inşallah!”
Tuna kalbini tutarken ayılıp bayılıyormuş gibi kendisini oturduğu koltukta savurdu. “Beşiz ne lan vicdansız? İnsanlıktan nasibini alamamış hayvan, beşiz ne?”
“Sen yaparken iyiydi,” dedim sırıtarak. “İnşallah altız olur.”
Tuna göğsüne bir kurşun daha yemiş gibi irkildi. “Alacağın olsun, Deniz. Sen bu mikroba nasıl uyarsın? Beni nasıl harcasın? Beni? Beni?”
Peri’den tatlı bir kıkırdama yükseldi. “Karnımda ikinci bir bebeğin belirme ihtimalinin olduğu günleri geçirdiğim için gerçekten mutluyum,” diye itiraf ettiğinde Tuna’nın çehresindeki sinsilik katlandı.
“Bu kez olmaz bakarsın bir dahakinde olur. Allah büyük!”
Özgür homurdandı. “Bizim için hayal ettiklerinin hepsi senden çıksın, Allah büyük!”
Tuna dehşete kapıldı. “Lan! Bismillahhirrahmanirrahim... Allah’ım öyle demek istemedi, öyle demek istemedi. Sen onun ne kadar boşboğaz, lafını bilmez, sorumsuz, uyuz, mikrop olduğunu benden daha iyi bilirsin! Ne olur onu duymazdan gel. Şerefsiz herif, hepsi denir mi lan? Hepsi denir mi?”
Özgür şaşkınlıkla konuştu. “Bizim için başka ne tür bedduaların var senin birader?”
“Seni hiç ilgilendirmiyor.”
“Ulan ibne, hepsi, o piç aklından geçen her şey, her kelime bir tarafından çıksın, amin!”
“Tövbe haşa! Sen beddua etmekte benimle yarışmaya mı çalışıyorsun lan?”
“Yarışmıyorum, asla. Gizli bir hünerim var mı diye kontrol ediyorum. Eğer dediklerim üzerinde tutarsa beddualar nasıl detaylandırılır işte sen o zaman gör.”
Tuna açıkta duran tehdidi gördü ve ellerini havaya kaldırıp gözlerini de tavana dikerek, “Yüce rabbim, benim büyük Allah’ım... sen bu kendini bilmeze aldırma. Ne dediğinden kendinin de haberi yok. Necis birisi olduğunu belirtmeme ihtiyacın yoktur ama ben yine de hatırlatayım. Sen sadece beni dinle rabbim,” diye dua etti.
Gözlerim yeniden Cesur’u bulduğunda sırıtışım biraz daha büyüdü. O da bıyık altı gülümsüyordu ve bunu ona çok yakıştırıyordum. Kahkaha atmasını daha çok tercih ederdim ama sanırım o nadir anlarda oluyordu ve çoğunlukla sadece bana özeldi. Bu yüzden daha kıymetliydi. Gözlerinde saklanan sorgulamayı, günümün nasıl geçtiğine dair sessiz merakı görüyordum.
“Eee?” dedi zaten biraz sonra. Tuna’nın abartılı tavırları yavaşça silindi. “Ne dedi doktor?”
Özgür’e baktım, biraz çekinik göründüğünü fark edince rol çalmış olabileceğimi umursamadan, “Cinsiyetini öğrendik,” dedim coşkuyla. Cesur’un gözleri benden kayarak kardeşini buldu. Konuşmadı ama soru açıktı.
Özgür cevap vermeden önce Peri’ye kısa bir bakış attı. Kadın ellerini önünde bağlamış, biraz tedirgin duruyordu. “Kız... kızımız olacak,” dedi boğazını temizledikten sonra. Bunu daha büyük bir coşkuyla söylemeliydi ama Cesur’u incitmekten kaçındığı ortadaydı.
“Hadi canım!” dedi Tuna sırıtarak. “Güzelliğin birazını annesinden alsa sen yandın demektir birader. Geçmiş olsun.”
O anların tatlı hayalleri zihnime doluştu. Dudaklarıma engel olamadığım bir gülümseme sinerken, “Şimdiden nazlı zaten. Poposunu döndü yüzünü göstermedi bize,” dedim.
Cesur hafifçe güldü. Oturduğu yerden kalkıp kardeşini kucaklarken onları içime yayılan sıcacık hisle izledim. Birkaç kez Özgür’ün arkasına vurdu. “İnadı sana benzerse asıl o zaman yandık,” dedi biraz imayla.
Özgür de güldü. “Doğru abi, ne diyeyim, yandık o zaman gerçekten.”
“Tebrik ederim kardeşim. Sağlıkla gelsin yeğenim.”
“Eyvallah abi.”
Cesur daha sonra kenarda, sanki bu mutlu anın mimarlarından birisi değilmiş gibi çekinik şekilde duran Peri’ye döndü. Elini onun sırtına koyarak kadını yanımıza çekti. “Var mı istediğin bir şey?”
“Yok... yok teşekkür ederim.”
“Sakın çekinme, Peri. Öyle bir şey fark etmeyeyim bile.” Genç kadın usulca kafasını salladı. “Ailemiz senin sayende biraz daha büyüyecek. Bir ihtiyacın, isteğin, arzun olursa bileyim.”
Yine kafasını salladı. “Tamam... abi.”
Cesur’un bakışlarına yayılan yumuşamaya şahit oldum. Peri bu şekilde karşılandığı için minnettarlığını saklamıyordu ve Özgür ise Cesur’un rahatlığından, gerilmemesinden ötürü omuzlarından yük kalkmış gibiydi. Tuna, Özgür’e sarılıp haddinden fazla şekilde sırtına vurduğunda aralarında çıkan boğuşmaca hepimizi güldürdü. İkisi güreşe tutuşmuş gibi birbirleriyle uğraşırlarken arkamızdan yükselen miyavlama tüm dikkatimi üzerine topladı. Dönüp baktığımda Eva’nın kedisi Absent’i gördüm.
“Ah, sen de mi buradaydın?” diyerek kediye yönelip onu kucakladım. Her geçen gün biraz daha büyüyordu ve yaramazlıkları da aynı şekilde katlanıyordu. Asla yerinde duramayan bir kediydi. Bana miyavlayarak karşılık verdiği sırada onu kucağıma aldım.
“Merhaba.”
Yine miyavladı. Turuncu kediler gerçekten ilginçti.
Tuna nihâyet Özgür’le bir çocuk gibi itişip dalaşmayı bırakırken üst başını düzenlediği sırada, “O küçük şeytan geçen gün en pahalı iç şişelerimizden birini kırdı,” diye homurdandı. “Dolu olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.”
“Feda olsun,” dedim umursamazca omuz silkerek. Biraz daha homurdandı.
“Başıma bela oldu. Akın onu odadan atınca ihale bana kaldı. Ya sabır! Her gün şarj kablolarımı kemiriyor. Sırf masraf.”
“Bir de ağla istersen Tuna,” dedi Özgür alayla.
“Ben hayvan insanı değilmişim birader, onu anladım. Geçen gece yattım ama bir koku ki sormayın. Meğer yastığıma işemiş! Nedir benim çişini tutamayanlardan çektiğim?”
“Hayvan insanı ne oğlum? Dümdüz hayvansın sen. Onunla hepimizden iyi anlaşman lazımdı.”
Tuna, Özgür’e sessiz sessiz küfürler sıralarken Peri yanıma gelerek kedinin başını sevdi. Gürültülü mırıltılarını saatlerce dinleyebilirdim. Kafasını bana sürtüp durması da çok tatlıydı. Ancak Peri’yi görünce beni çok çabuk sattı. Ona doğru uzanıp miyavladığında kucak istediği ortadaydı. Peri gülümseyerek onu kollarının arasına aldı.
“Bizimle kalabilir mi, Özgür?” dedi kocasına doğru dönüp hevesle baktığı sırada. “Sağa sola itilip durmaktan heba oldu çocuk.”
Özgür sessizce iç geçirdi. “Böyle tatlı tatlı sorduğunda sanki yok diyebilirim,” derken kendi kendine konuşuyordu ama yakınında olduğum için onu duyabilmiştim. Sonra boğazını temizledi. “Tamam al. Ben Tuna’dan daha merhametliyim.”
“Göreceğiz kaç gün dayanacağını. Turuncu bela lan bu kedi. Aynı Eva gibi-” der demez durdu. Eva’yı hatırlamak sanırım tüm keyfini kaçırdı. Bir şeyler söylenerek kalktığı koltuğa geri oturup bilgisayar ekranına odaklanmaya çalıştı. Özgür’ün de yüzü asıldı. Cesur’un dudakları düz bir çizgi hâlini aldı. Eva’yı gizli gizli görebilmemiz için üçü de bize yardım etmişti ama hâlâ tam olarak onu affetmiş değillerdi. Kırgınlıklar ve tattıkları aldatılma duygusu kolayca onları terk etmeyecekti.
Özgür, “Acıktım ben,” diyerek konuyu değiştirdi. Acıkmadığına yemin edebilirdim. Peri’nin boğazından birkaç lokma geçirebilmenin derdindeydi. “Ne yiyoruz bu akşam?”
Özgür’ün ortaya attığı soruyu Cesur bize yöneltti. “Ne istersiniz? Hanımlar?”
Peri’yle göz göze geldim. Asla üstüne alınmış görünmüyordu. “Balık sever misin?” Şöyle bir düşündükten sonra kısaca kafasını salladı. Diğerlerine sevip sevmediklerini sormadım bile.
“Ana yemeği belirlediğimize göre akşam için bizi hangi tavernaya götürüyorsunuz?”
Cesur’un tek kaşı hafifçe havalanırken dudağının kenarında her gördüğümde vurulduğum o kıvrım oluştu. “Rezervasyonu yap Tuna.”
“Of, rakı balık gecesi yaparız. Ne zamandır yapmamıştık.”
“Sen kulüpte kalırsın. Birinin göz kulak olması lazım sonuçta,” dedi Özgür ona sataşma fırsatını asla kaçırmayarak.
“Ulan tüm yük bana kaldı. İstifamı istiyorum.”
Cesur iki keskin bıçaktan farksız gözlerini ona çevirdi. “Neyini?”
“İstirham ederim abiciğim,” dedi Tuna aceleyle. “İstirham ederim beni de götürün. Buraya bakacak birini ayarlarım. Hatta ayarladım bile. Akın baksın. Nasıl fikir?”
“Akın’ın dünyayı gördüğü mü var? Olmaz. Sen kal.”
Tuna, Özgür’e ters ters baktı. “Sen kaşınıyor musun birader? Yollayayım mı bir beddua?”
“Sus lan! Ağzını açarsan yumruğu yersin ona göre.”
Tuna pis pis sırıttı. Elbette susmadı. Ancak dediklerine odaklanamadım, çünkü sanki bir şeyden korkmuş gibi Peri’nin kucağından atlayıp kulübün arka kısmına doğru koşan Absent dikkatimi dağıtmıştı. Peri, “Ne oldu ki birden şimdi? Absent, buraya gel hadi,” diyerek kedinin peşinden gitti.
“Arada böyle cin çarpmış gibi davranıyor, boş ver. Kedilerin hepsi deli ama sarmanlar hepsinden de deli. Bir köşeye işemeye ya da birkaç şişe daha kırmaya gitmiştir,” dedi Tuna homurdanarak.
Peri yine de kediyi çağırmaya devam etti. Bir locadan diğerine atlayıp masaların altında kayboldu. Peri dikkatli şekilde masanın altına eğilerek kediyi kollarına geri davet etti ve bir süre uğraştıktan sonra başardı da. Ancak bu sırada arka kapıdan Akın çıktı. Kedi onu gördüğü anda Peri’nin kucağında debelenerek yere atlayıp kaçtı. Akın’dan nefret etmesini anlayışla karşılıyordum. Birincisi Akın da ondan nefret ediyordu, ikincisiyle onu Eva’dan ayırmıştı. Kadına bir kedinin dostluğunu bile çok görmüştü.
Absent’in ani kaçmasıyla birlikte Peri dengesini kaybetti. Henüz ayağa kalkamadığı sırada bu olay olduğu için poposunun üzerine düşecekti ki Akın onu kolayca tuttu. Kolundan yakalayıp ayaklarının üzerine kalkmasını sağladı. Bunu yaparken çehresinde hiçbir ifade yoktu. Son zamandaki ifadesizliğinden bile farklıydı. Onda garip bir soğukluk vardı ve bu yeniydi. Kulüp alanına girdiği anda tenim buz kesmiş gibi ürpermişti. Peri de benimle aynı hissi tatmış gibi irileşen gözlerle ona bakıyordu. Neyse ki Akın onunla fazla temas etmeden bıraktı.
“Kedinin peşinde koşacaksın diye karnındakine zarar verirsen...” dedi kanımı donduracak kadar sakin ve açık bir tehditle. Peri’nin yüzü bembeyaz kesildi. Özgür oturduğu sandalyeyi iterek ayaklandı. Çıkan tiz ses boş kulüpte yankılanarak kulak tırmalayıcı bir tınıya dönüşüp kayboldu.
“Ne diyorsun sen?” diye kardeşine diklenirken hızlı adımlarla üzerine yürüdü.
Akın oralıymış bile görünmedi. “Ona önemli olan şeyi hatırlatıyorum.”
Cesur ve Tuna da ayaklandı. Havadaki gerilim tırmanırken göğsüm sıkışmaya başladı. Akın iyi değildi, bunda hepimiz hemfikirdik, ancak bu tavrı yeniydi ve buradaki kimse bu tavra göz yummazdı.
Özgür elini kardeşinin göğsüne geçirerek onun hafifçe geriye doğru savrulmasına neden oldu. “Ağzından çıkanı kulağın duysun, Akın. Karım hakkında konuşurken sözlerine dikkat et.”
“Önemli değil,” dedi Peri tartışma çıkmasını istemiyormuş gibi Özgür’ün koluna dokunarak. “Lütfen... önemli değil, boş ver.”
“Önemli Peri,” dedi Özgür gözlerini Akın’dan ayırmazken. “Sana sadece bebekten ibaretmişsin gibi davranamaz.”
Akın, az önce göğsüne aldığı darbeden sanki bir iz kalmış gibi kafasını eğerek göğsüne baktı. Kafasını geri kaldırdığında yüzünde yamuk, ürkücü bir gülümseme yer edinmişti. Korkunçtu. “Demek sen de kendini kaptırdın. Yazık.”
Özgür dişlerini sıktı. “Sabrımı zorluyorsun. Uyarmadı deme,” diyerek Peri’nin elini tutup onu yanına çekerek dönüp oradan uzaklaşmaya niyetlendi. Ancak Akın yeniden konuştuğunda attığı adım havada kaldı.
“Şimdi sana güzel geliyor ama o, seni içine çektiği anda etrafını sarıp yavaşça sindirecek lanet bir et yiyen!”
Özgür’ün öfkesinin geri çekildiğini gördüm. Aslında hepimizin üzerine biraz anlayış serpildi. Akın acı çeken bir adamdı. Acıdan kafayı yemeye başlayan bir adamdı.
“Varsın öyle olsun ikiz. Yine de bu anı, onu hiçbir şeye değişmezdim.”
“Her zaman aptaldın.”
“Sen de öylesin,” diye meydan okudu. “Hepimiz biraz aptalız, bu doğru. Birine değer vermek insanı biraz aptallaştırır.”
Sözler Akın’a işlemiyor gibiydi. Öyle garipti ki onu anlamak imkânsızdı. Onunla ilk tanıştığım günlerdeki gibi beni korkutmayı başarmıştı. Değişen her neyse bu onu çok daha berbat bir adama çevirmişti, açıkça ortadaydı.
“Seni zehirlediğini ancak öleceğin anda anlayacaksın,” dedi buzdan tavrını bozmadan. Ardındansa oradaki işi bitmiş gibi Özgür’ün yanından geçip gitti. Bizim yanımızda da durmadı. Cesur, “Akın,” diye seslendi, yine durmadı.
“Bir süre beni aramayın.”
Sonra da gitti.
“Bu neydi şimdi?” dedim şaşkınlıkla. Niye gelmişti, niye gitmişti anlamak mümkün değildi. Resmen kendisini ele geçirmiş olan o soğuk hissi bize de bulaştırmıştı. Ürperdim. Hâli hiç de iyi görünmüyordu.
“Onu takip ettir Tuna,” dedi Cesur soluğunu gürültüyle bıraktıktan sonra.
“Tamam abi. Bakayım çıkacak mı kulüpten, arabasında izleme cihazı var ne de olsa. Her adımını kontrol ederim.”
Tuna da peşinden gitti. Özgür, hâlâ yüzünde renk kalmamış şekilde duran Peri’yle birlikte tekrar yanımıza geldi. Epey canı sıkılmış olduğu belliydi. “Ne olacak bunun bu hâli? Dâhil olmalıyız bence artık abi. Hiçbir şeyin yoluna girdiği yok.”
Cesur kısaca kafasını sallamakla yetindi ve şimdilik detaya girmemeyi tercih ederek odağını Peri’ye çevirdi. “Ona aldırma. Burada sen de bebek de eşit şekilde önemlisiniz.”
Peri’nin ancak omuzlarının gevşediğini fark ettim. Belli ki söyleneni göründüğünden daha çok kafaya takmıştı. “T-teşekkür ederim.”
Özgür karısının üzgün gözlerine bir müddet sessizce dalıp gittikten sonra, “Sen daha önemlisin,” dedi birden. Kaşlarım havalandı. Bugün beni gerçekten şaşırtmaya başlamıştı. Devamını getirmesini beklesem de sanki bunu söylemeyi o da beklemiyormuş gibi dondu kaldı. Hâli tenimi saran soğukluğu kırarken hafifçe gülümsemeyi bile başardım. Peri’nin yanakları yeniden renk kazandı, hatta kırmızıya boyandı. Onları içine düştükleri bu gergin andan kurtarmak istercesine, “Hadi hazırlanın. Dışarı çıkacaktık, unuttunuz mu?” diyerek dürttüm. İkisi de apart topar ortalıktan kayboldu.
Cesur ile baş başa kaldım.
Locanın rahat ve geniş koltuğuna oturmasını sessizce izledikten sonra koca alanda sanki başka hiç boş yer yokmuş gibi ona doğru yürüyüp kucağına tırmandım. Birileri her an bir yerlerden çıkabilirdi ama hiç de umurumda değildi. Kafamı Cesur’un sert göğsüne yaslayıp dinlenebileceğim tek sığınakmış gibi ona sokuldum. Başımın tepsine dudaklarını bastırıp saçlarımı okşadı. Parfüme bulanmış teninin kokusunu içime doldururken kirpiklerimin kapanmasına izin verdim.
Akın’ın giderken ardında bıraktığı buz tabakası hâlâ kendisini hissettiriyordu. Havada asılı kalan zehirli sözleri bir cam kırığı gibi zihnime batmaya devam ediyordu. Çünkü onlar sadece Peri’ye ya da Özgür’e değil, bana ve Cesur’aydı da. Aslında en çok kendisineydi, biliyordum. Gerçekten kötü hâldeydi, onun için üzülüyordum ama öyle soğuktu ki ona yaklaşmak imkânsız görünüyordu.
“Ne yapacağız gerçekten Cesur?”
Derin, sıkkın bir soluk aldı. Göğsüyle birlikte ben de havalandım. “İnan bilmiyorum. Düğüm oldu iyice.”
“Akın’la konuşsan...”
“Dinlemez. Dinlemiyor,” dedi bunu zaten denediğini belli ederek.
“Kalın kafalının teki.”
Sırtını iyice ardına yaslayıp daha yayvan şekilde oturduğu yere yerleşirken yılgın bir ses çıkardı. “Hep böyle hırçındı. Aslında biraz benim yüzümden. Aileye sonradan katılınca ve beni yetimhaneye geri göndersinler diye yapmadığım şey kalmayınca babamın tüm odağı bana döndü. O da kırıp dağıtmanın ilgi çektiğini fark ederek buna yöneldi. Zamanla bu hırçınlık karakterine oturdu. Bir çeşit baş kaldırış gibi.”
“Seninle sessiz bir savaşta gibi görünmüyor.”
“Öyleydi, uzun zaman önce. Değişmesi için epey çabalamam gerekti.”
Homurdandım. “Tabii annesi de onu sana karşı dolduruyordur kesin, değil mi?”
“Akın'ı öyle sandığın gibi kolay kullanamazsın, Deniz. Annesi bile bunu yapamadı. Çok istedi ama Akın kendi kafasında yaşadı hep. Kendi doğruları ve kendi adaleti. Hiçbir zaman herkesin kabul edeceği yumuşaklıkta olmadı. Bu yüzden hayatında sayılı kişiler var. Çoğu insan onun için gereksiz ama değer verdikleri her şeyden önce gelir.”
“Bu yüzden Eva onu serseme çevirdi,” dedim artık onu daha iyi anlayabiliyormuşum gibi yavaşça. “Biliyorum, görüyorum hâlâ seviyor onu ama affedemiyor. Yapamıyor. Yapamayacak. İnancım gittikçe zayıflıyor, Cesur. Bir gün aşağıya indiğinde karşımıza geçip umursamaz bir tavırla onu öldürdüm demesinden çok korkuyorum.”
Cesur sessiz kaldı. Parmakları saçlarımda kaymaya devam etti ama artık beni yatıştırmıyordu. Ellerimi göğsüne bastırarak destek alıp ondan biraz uzaklaştım. Yüz yüze geldiğimizde saçımdaki eli kayıp yanağımda dolaşmaya başladı. Sanki bana dokunmak onu yatıştıran tek şeydi.
“Hırsından farkında olmadan Eva’ya eziyet ediyor. Eğer benim gibi onu affedemeyeceğini düşünüyorsan Eva’nın gitmesini sağlayalım.”
İmkânsız bir şeyden bahsetmiştim sanki. Çok hafifçe kafasını iki yana salladı. “Peşine düşer, Deniz. Onu bırakır mı sanıyorsun?”
“Sen saklarsan bulamaz.”
Yanağımdaki eli hareketsiz kaldı. “Benim gibi delirmesine neden olmamı mı istiyorsun? Bunu yaparsam babamdan ne farkım kalır?”
Boğazım düğümlendi. Öyle bir şey demişti ki bunu deşemez, esnetemezdim. İkisinin durumu aynı değildi ama sonuçları benzer olacaktı, ortadaydı. “Eva için üzülüyorum ve çıkış yolu bulmaya çalışıyorum,” dedim tek derdim buymuş gibi. “Yemeğe gidelim dedim ama vicdanım rahat değil. Peri’nin bu kaoslu ortama ara vermesini istediğim için teklif etmiştim. Şimdi daha berbat hissediyorum. Eva orada kilitli ve insan yüzü görmeden yaşarken biz hiçbir şey yokmuş gibi, mükemmel çiftlermişiz gibi gidip yemek yiyeceğiz.”
“İstersen biz gitmeyiz, Deniz,” dedi usulca. Yanağımdaki parmakları yeniden hareketlendi. “Ama senin de ara vermeye ihtiyacın var.”
Ansızın, “Belki gitmeden önce Eva’yı görebilmemi ayarlayabilirsin?” dedim umutla gözlerine bakarken. Zaten böyle bir şey isteyeceğimi bekliyormuş gibi belli belirsiz gülümsedi. “Bebeğin cinsiyetini onun da öğrenmeye hakkı var. Biraz sevinmesini ve mutlu olmasını istiyorum. Olmaz mı?”
“Olur fırtınam, olur,” dedi bana asla kıyamazmış gibi bir tavırla. Kalbime sıcacık bir hissin yayıldığını hissettim.
“Sonra da ikisi için bir çözüm yolu bulmaya çalışalım.” Belli belirsiz kafasını salladı. Sadece bu hareket bile bana daha rahat bir soluk aldırmaya yetti. Kafamın içerisindeki kara bulutlar dağıldı, bugün beni en çok sevindirip heyecanlandıran an ortaya çıktı. “Kız olacak, Cesur,” diye fısıldadım. Onlar adına mutluydum, hem de çok mutluydum ama yalnızca ikimiz varken işte o acıyı daha fazla saklayamadım, bastıramadım. Yüzümden anladığını biliyordum, çünkü onun da çehresine hüzün sinmişti.
“Her şeyini biz alalım, olur mu? Bebek odasını, tüm eşyalarını. Hepsini tek tek seçmek istiyorum. Küçük renkli ayakkabıları olsun. Birçok tokası olsun. Sen saçlarını örersin, ben tokalarını takarım. Ona o kadar elbise alacağım ki benim hiç sahip olamadığım her şeyin sahibi olacak. Belki sadece bir odayı onun için kıyafet odası yaparız? Ah... bir anda Eva’dan beter oldum baksana ama ne yapayım? Hiç eksiği olmasın onun. Çok oyuncağı olsun. Benim hiç olmadı. Onun bir oda dolusu olsun.”
Ağladığımı ancak Cesur yanağımdaki yaşları kuruladığında fark edebildim. “Ne istersen,” dedi usulca. İrkildim. Islak kirpiklerimi kırpıştırarak ona baktım. Gözlerimin derinliklerini araştırıyordu ve orada bulduğu şey altımdaki bedeninin gerilmesine neden olmuştu.
Burnumu çekip, “Ne istersem mi?” diye sordum.
Durdu. Bana odaklı olan gözlerine garip bir donukluk yayıldı. Anladığını anladım. Ne istediğimi anladığını anladım. “Deniz...” Yutkundu. Ağır ağır, belli belirsiz kafasını iki yana salladı. “Şimdi de benden bebek istiyorsun,” dedi. Bu bir soru değildi, farkına varmaydı. Onu yaralayan bir farkına varmaydı. Sanki her şeyi isteyebilirdim ama bunu isteyemezdim.
Bana böyle hissettirdiği anda acıyla gözlerimi kaçırdım. “İstemiyorum,” diye fısıldadım, sesim bir yalancınınki kadar zayıf ve kırıktı. “Sadece... Peri’nin bebeği için heyecanlandım.”
Kucağından kalkmak için hareketlendiğimde beni yakalayarak olduğum yerde sabit tuttu. Direndim. “Gidip Eva’ya bakayım. Yoksa geç olacak,” dedim uzaklaşmak istememin asıl amacı buymuş gibi. “Bırak beni Cesur.”
“Bana bak,” dedi ama inatla başka tarafa bakmaya devam ettim.
“Bırak hadi. Zaten çok vaktim yok.”
“Deniz.”
Yutkundum.
“Ağlama.”
“Ağlamıyorum,” derken çenem titredi. Gözlerim resmen yanıyordu. Boğazımda cam kırıkları vardı, yutkunmak acı veriyordu. Cesur parmaklarını çeneme dolayıp başımı yavaşça kendine çevirdiğinde o kaçtığım bakışlara hapsoldum.
“Bebek mi istiyorsun, Deniz?” diye sordu usulca. Evet demek neden bu kadar zordu ki? O istemediği için mi? Tek yapabildiğim kafamı sallamak oldu. Koyu kahve harelerinde bir şeylerin parçalarını gördüm.
“Benden mi?” dedi boğuk, acılı bir sesle.
Kaşlarım çatıldı. “Başka birinden-”
Bakışları bir anlığına karardı. “Deniz.”
Adımı sert bir uyarıyla dillendirmesini görmezden geldim. Sinirle, “Tabii ki senden, başka kimden olabilir? Bunu nasıl sorabilirsin ki?” diye çıkışmaktan kendimi alamadım.
Dipsiz bir kuyu gibi derin gözlerindeki acı parladı. “Benim gibi bir adamdan mı?” diye düzelttiğinde ancak asıl demek istediğini anlayabildim. Omuzlarım düştü.
“Sen çok iyi bir adamsın.”
“Değilim. Olmadığımı biliyorsun.”
“Sadece korkuyorsun. Ben de korkuyorum ama artık istemekten korkmuyorum.”
“Ya yine aynı şeyler olursa?” dedi bu düşünce onu mahvediyormuş gibi. “Bir kez daha her şeyi mahvedersem?” Kafasını usulca iki yana salladı.
“Olmayacak,” diye karşı çıktım. “Neden iyi düşünemiyorsun ki?”
“Seni koruyamadım, Deniz. Diğerlerinden değil, kendimden. Bunun farkında olmak bana ne yapıyor biliyor musun? Suyun içinde nefes almaya çalışmak gibi. Her nefes ciğerlerimi yakıyor.”
Omuzları çökmüş, devasa gövdesi bu suçluluk duygusunun altında küçülmüştü sanki. Elimi yavaşça uzatıp parmaklarımı yanağına koydum. “Cesur... bunu ancak birlikte aşabiliriz. Yapma, kendini böyle kapatma. Senin de istediğini biliyorum. Anlamıyor muyum sanıyorsun? Canının yandığını da biliyorum. Benim de canım yanıyor. Ama yapabiliriz, yeni bir sayfa açabiliriz, deneyebiliriz. Yine aynı hatalar olmayacak. O zamandan bu zaman çok şey değişti. Sen değiştin, ben değiştim...” Yutkunuşum yine acı vericiydi. “İstemekten korkma, Cesur. Ben artık korkmuyorum.”
“Düşün,” dedi beni göğsüne çekip sarıldığı sırada. “İyice düşün, tamam mı? Benim gibi sorunlu bir adamdan çocuğun olsun istemezsen bunu anlayışla karşılarım. Aynı şeyleri yaşamak seni endişelendirirse bunu anlarım.” Konuşacağımı anladığında kolları beni daha çok sıktı. “Düşün, Deniz. İhtimalleri düşün. Olasılıkları düşün. Her şeyi düşün.”
Beni ikna etmeye çalışmıyordu. Aksine kaçmam için bana bir kapı aralıyordu. Kendi karanlığını öyle bir kabullenmişti ki benim o karanlığa bir fenerle girmeye niyetlenmem onu dehşete düşürüyordu. Oysa onun da hayal kurduğunu biliyordum, Özgür’ün kızı olacağını öğrendiğinde boğazına bir yumrunun oturduğunu biliyordum, habere samimiyetle sevindiğini ama içten içe eğer kaybetmeseydik kendi bebeğini neredeyse kucağına almaya çok yaklaştığını aklından geçirdiğini biliyordum. Çünkü aynı şeyler bana da olmuştu.
“Cesur...”
“Tuna’yı arayayım. Akın kulüpten çıkmışsa Eva’yı ziyaret et, sonra da çıkarız,” dedi bebek konusunu şimdilik kapatmış gibi.
Yorgunca iç geçirdim ve irdelemeyi bıraktım. Ona biraz zaman vermek ve bu sırada dediği gibi düşünmek iyi olabilirdi. “Tamam, öyle olsun.”
Doğruldum. Kucağından kalkmadan önce yeniden çenemi tutup beni kendisine çekti. Dudaklarıma sert, kısa bir öpücük kondurdu ve tam da bu sırada telefonu çalmaya başladı. Homurdandım. “Tuna, değil mi?”
Ekrana bakıp yarım gülümsemesini saklamaya çalıştı. “Tuna.”
“Bir gün onu gerçekten boğacağım.”
Homurdanmaya devam ederek kucağından kalktım. Cesur da aramayı cevaplandırdı. Konuşmalarından Akın’ın kulüpten gitmiş olduğunu anlayıp hevesle ellerimi çırptım.
“Öyleyse yukarı çıkıyorum.”
Anahtarı almak için odamıza yöneleceğim sırada Cesur da ayaklandı. “Ben de geleceğim,” dediğinde bu beni germekten çok sevindirdi. Eva’yla konuşmak onu biraz daha yumuşatabilirdi ya da hâlini görmek onu çözüm üretmeye itebilirdi, değil mi?
Arkamdan yavaş olmamla ilgili uyarılarını duymazdan gelerek koşa koşa arka tarafa geçtim ve çekmecede sakladığım anahtarı alıp geri döndüm. Birlikte doğruca üst kata çıktık. Anahtarı kilide takarken ellerimin titrediğini Peri’den saklamak kolaydı ama ondan saklamak imkânsızdı. Anında müdahale ederek beni geri çekip kâbus gibi beni takip eden anıların omuzlarıma yapışmasını engelledi. Kilidi çevirdi, çıkan klik sesi yine de beni irkiltti.
“Önce ben gireyim mi? Ne durumda olduğunu bilmiyoruz.”
Cesur kapıyı açtıktan sonra geçmem için kenara çekildi. Derin bir soluk alarak odaya girerken, “Eva?” diye seslendim. Cevap gelmedi. Bu kez oda bana epey havasız gelirken birkaç adım koridorda yürüdüm. Cesur hâlâ kapıdaydı.
“Eva?”
Ses gelmedi ve ben bir şeylerin yolunda gitmediğini anladım. Kalbime dolan panikle Cesur’a doğru döndüğümde o da bir terslik olduğundan emin olarak hızla içeriye girdi. Olduğum yerde kaldım, çünkü odanın içerisinde bakacak gücüm kalmamıştı. Akın’ın buzdan hâli birkaç kez baştan sonra gözlerimin önünden geçip gitti. Yoksa çoktan ona zarar vermiş miydi? Bu yüzden mi hepten bizden kopmuş gibi görünüyordu?
“Cesur... Ona zarar vermediğini söyle. L-lütfen...”
Cesur beni geçerek odanın içerisini kolaçan etti. Cevap verene kadar ecel terleri döktüm. “Burada yok,” dedi ve bakışlarım tam karşımda kalan banyo kapısına takıldı. Açmak yerine geriye çekildim. Cesur tereddüt etmeden açarak içeriyi kontrol etti. Önümdeki iri bedeni içeriyi görmem konusunda büyük bir engeldi. Ancak omuzlarının gerildiğini, savaşa hazır gibi genişlediğini gördüğümde gözyaşlarım akmaya hazırdı. Çaresizce havayı koklayıp kan kokusunu bulmaya çalıştım. Yoktu ama sanki birazdan alacaktım.
“C-cesur?”
“Yok,” dedi gergince. “Eva yok.”
×××
Didem küçük çantasını vururcasına tezgâha bırakıp tuttuğu soluğunu gürültüyle verirken bar taburesine oturdu. Kısa elbisesinin yukarıya kaymasını umursamadı, ancak yanına yaklaşan barmenin derin göğüs dekoltesine attığı bakışa içinden gözlerini devirdi. Barmenin adı Günay’dı ve buraya her geldiğinde mutlaka şansını deniyordu. Yakışıklı bir adamdı, ancak Didem’in arzuladığı tipte değildi. O, yapılı, sert, kısa saçlı, sakalsız tiplerden hoşlanıyordu. Daha doğrusu sadece bir kişiden; Akın’dan. Şimdiye kadar gerçekten istediği başka hiç kimse olmamıştı ve kısa süre önce onun tarafından acı verici şekilde reddedilmiş, bir köşeye atılmıştı.
O anları, aptal cesaretini ve umutlarını hatırlamayı kendisine yasakladı. Yoksa yine ağlardı ve ağlamaktan nefret ediyordu.
Günay çehresini kaplayan çekici gülümsemesiyle, “Tatlı, ekşi, sert?” diye sordu. Buraya her gelişinde bunu yapıyordu ve ona göre içki hazırlamaya koyuluyordu. Didem buna alışkındı.
“Tatlı,” dedi ekşi bir gülümsemeyle. Bu gece sakin başlayacak ve kademe kademe arttıracaktı. Ne de olsa abisi, Tuna doğru dürüst eve uğramıyordu, onunla muhatap olmayacağını biliyordu. Kapıdaki adamlara yakalanmadan eve gizlice girmeyi başarması dışında hiçbir sorunu yoktu. Bunu da artık pek umursamıyordu. Bu gece körkütük sarhoş olacak ve içinden gelen her şeyi yapacaktı.
Günay sırıttı, biraz sinsiydi. “Cosmopolitan?”
Yine tepeden tırnağa simsiyah giyindiği bir geceydi ve elindeki tek şey renkli içki olacaktı. Onayladığını belli edercesine kısaca kafasını salladı. “Ama ondan önce bir bardak soğuk su. Limonlu olabilir.”
Günay isteğini kısa sürede yerine getirdi ve tatlı içkisini hazırlamaya koyuldu. Didem şimdiden sıkılmış şekilde bar kısmında gözlerini gezdirmeye başladı. Burası Yeraltı Kulübü'ne benzeyen ama onun kadar popüler olmayan bir mekândı. Evden gizlice kaçtığı gecelerde genellikle burayı tercih ediyordu ve etrafta kendisini tanıyan kimsenin olmaması ona iyi hissettiriyordu.
Yan tarafında oturan adamın çalan telefonu arkadaki müziği bile bastırır gibi yükseldiğinde istemsizce göz ucuyla ona baktı. Epey iri bir vücudu vardı. Giydiği gömlek biraz sonra dikişlerinden atacakmış gibi duruyordu. Sarı saçları geriye yatırılmıştı ve sakalsız bir adamdı. Yan profilinden elde ettiği çıkarımlar bunlardı ama dahası adamdan yayılan havaydı. Bunu kelimelere nasıl dökeceğini bile bilmiyordu ama adamın tehlikeli bir tip olduğuna yemin edebilirdi. Göğsünün içerisinde ufak bir kıpırdama oluştuğunda buna şaşırdı. Belki de onu heyecanlandıran buydu; tehlike. Heyecan, tutku...
Limonlu soğuk suyu dudaklarına taşıyıp yudumlarken adamı odağına aldı. Telefonu kulağına dayayıp müziğe rağmen konuşmaya başladı ve Türkçe konuşmuyordu, Rusça konuşuyordu. Bu daha çok ilgisini çekti. Normalde çevresindeki erkeklere bakmazdı. Bir aralar kulübe Erdem’i sevgilisi olarak getirmiş olsa da onunla tek amacı asıl hedefinin, yani Akın’ın ilgisini çekmeyi denemekti ve işe yaramamıştı. Erdem de belalı bir tipti, ancak asla bu adam kadar onu etkilememiş, içinde bir şeylerin kıpırdamasını sağlayamamıştı.
Günay, “Fıstık, hazır,” diyerek pembe renkli içkiyi önüne bırakıp diğer müşterilerle ilgilenmeye döndü. Bu garipti, çünkü genelde kalır ve sohbet etmeye çalışırdı. Didem bacaklarının arasına girmeyi amaçlayan onlarca adamla karşılaşmıştı ama hiçbirini istememişti. Belki de onun sorunu onu istemeyeni istemekti.
Limonlu su hararetini kesmeye hiç yetmemiş gibi ayaklı bardağa uzanarak onu dudaklarına taşımak için kaldırdı. Tam da bu sırada yanındaki Rus, “Yerinde olsam onu içmezdim, Milaya,” dedi. Boğuk sesi zengin ve derindi. Aksanı açıkça belli oluyordu ve ona ayrı bir hava kattığını inkâr edemezdi. Didem yutkunarak adama doğru dönerken niyetinde onu terslemek vardı ama kaşlarını bile çatamadı. Adam... çok çekiciydi. Vahşi... evet doğru kelime bu olabilirdi. Masmavi gözlerinde saklı bir vahşilik vardı. Dudaklarındaki yamuk, alaylı gülümseme ve kendini beğenmiş havası normalde ona sinir bozucu gelmeliydi, ancak kilitlenmiş gibi adama bakmaktan başka bir şey yapamadı.
“Efendim?”
Adamın gülümsemesi biraz karanlık bir hâl aldı. Başkasıyla ilgilenen Günay’a eliyle işaret ederken mavi gözleri sertleşmişti. Günay yeniden yanlarına geldiğinde artık gergin görünüyordu.
Rus adam, “Hanımefendiye gerçek bir klasik hazırla,” diye buyurdu. Sanki buraya ve buradaki herkese emir verebilecek tek kişiymiş gibi bir tavrı vardı. Yeniden göz göze geldiklerinde dudaklarındaki kıvrım biraz daha şekil kazandı. “White Russian hiç denemiş miydin, Milaya?”
Didem bu kez kaşlarını çatabildi. “Seni tanımıyorum,” dedi bu olan durumun olmaması gerektiğini belli edercesine.
Adam sırıttı. “Ne büyük bir kayıp,” dedi kendini beğenmiş şekilde. Sonra ufak bir ekleme yaptı. “İkimiz için de.” İri bedenini tamamen Didem’e doğru çevirerek elini uzattı. “Demon.”
Didem adamın eline sadece baktı. Ardından da yüzüne. Gözünün altındaki gözyaşı dövmesinin ne anlama geldiğini pekâlâ biliyordu. “Üzgünüm, mahkumlarla konuşmuyorum,” diyerek sanki hiç umurunda değilmiş, ondan hiç etkilenmemiş gibi önüne dönüp istediği ilk içkiye yeniden uzandı.
Demon kahkaha attı. Gür sesi ahenkle havada yayıldı. “Pekâlâ onu iç ve adam seni kolayca odasına götürsün,” dedi o da hiç umursamıyormuş gibi.
Didem içkiyi hızla dudaklarından uzaklaştırdı. “Ne?”
“İçine ilaç attı, Milaya.”
Öfkeyle dudakları büküldü. “Ne cüretle?” diye solurken gözleri Günay’ı aradı ama bulamadı. Adam bir anda kaybolmuş, yerini başkasına bırakmıştı.
“Genç ve güzel bir kadınsan ve tek başınaysan seni avlamayabilmek için her yolu denerler.”
Didem’in içindeki öfke, korkuyla karışık bir titremeye dönüştü. Elindeki o pembe, masum görünümlü kadehe şimdi sanki bir yılana bakıyormuş gibi tiksintiyle bakıyordu. Demon haklıydı; tek başınaydı ve özgürlük sandığı bu kaçamak bir saniye içinde bir kabusa dönüşebilirdi.
Yeni istenen içki getirildi ve Demon bardağı zarif bir hareketle Didem’in önüne itti. “Bu temiz,” dedi güven veren bir sesle.
Didem yüzünü buruşturdu. “Ciddi misin? Buradan bir daha asla içmem.”
“Benim gözetimimdeki bir kadehe dokunurlarsa,” derken gözyaşı dövmesini işaret etti. “Ne anlama geldiğini bizzat tecrübe ederler.”
Didem, Demon’ın masmavi gözlerine baktığında orada gördüğü şey sadece vahşilik değil sarsılmaz bir iktidardı. O sadece tehlikeli değildi, tehlikenin bizzat kendisi tarafından yönetildiğini hissettiriyordu.
“Neden?” diye sordu, sesi bu kez daha kısık ve savunmasız çıkmıştı. “Neden beni uyardın?”
Demon hafifçe öne doğru eğildi. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki Didem adamın gömleğinin gergin duran kumaşının hışırtısını duyabiliyordu.
“Çünkü bazı avlar bir barmenin ucuz ilaçlarıyla harcanmayacak kadar değerlidir. Ve ben... tadı bozulmuş şeyleri sevmem.”
Didem, Demon’ın bu cevabıyla birlikte midesinin tepetaklak olduğunu hissetti. Adamın dürüstlüğü bir tokat gibiydi. Onu bir kahraman gibi değil, daha üst segment bir avcı gibi selamlıyordu. Tadı bozulmuş şeyler... Bu cümle Didem’in onurunu kıracağına, garip bir şekilde içindeki o bastırılmış tutkuyu tetikledi. İlk kez başka bir adama karşı heyecan duymaya başlamıştı. Belki de bunun peşinden gitmeliydi, çünkü şimdiye kadar istediği adam, Akın, onu hiç istememişti.
“Tadına bak, Milaya. Seveceksin.”
Buyurgan, kendinden emin ve küstah...
“Benim adım Didem, Milaya değil.”
“Tatlı içki içen bir tatlı için en uygun isim,” diyerek göz kırptıktan sonra az önce Günay’ın koyduğu o zehirli Cosmopolitan’ı tek parmağıyla kenara itti ve yerine yeni gelen, üzerine taze krema dökülmüş White Russian kadehini yerleştirdi. Siyah ve beyaz, kadehin içinde ağır ağır dans ederek birbirine karışıyordu.
“Bu gece benimle iç tatlı Didem. Başka hiçbir şey için endişelenme.”
Didem adamın bu küstah ama sarsılmaz özgüveni karşısında boğazının kuruduğunu hissetti. Gözlerini Demon’ın mavi gözlerinden çekip önüne bırakılan içkiye dikti. Bardağın kenarındaki buğulanma içkinin ne kadar soğuk olduğunu kanıtlıyordu. Parmaklarını bardağın serinliğine sardığında az önce damarlarında gezen o korku dolu sıcaklığın yerini kalp atışlarını hızlandıran bir adrenaline bırakmasına izin verirken içkiyi dudaklarına doğru taşıdı.
Kısa sürede boşalan bardak yenisiyle değiştirildi ve sonra o da yerini yenisine bıraktı. Didem istediği gibi uyuşmuş kıvama yavaş yavaş erişirken yanındaki adama yaklaştıkça yaklaştı. Bir an omzuna kafasını dayayıp gözlerini yumdu bir an sonraysa elbisesinin fermuarını açan parmakları hissetti. İrkilerek kafasını kaldırdığında ne ara getirildiğini bile anlamadığı bir yatak odasında kendini buldu. Kıkırdayarak kollarını adamın boynuna dolayıp bedenini ona yasladı. Zihninde, epey derinlerdeki uyarıları görmezden geldi. Artık hiçbir şey umurunda değildi.
“Benden faydalanacak mısın?” diye sordu ortada komik, eğlenceli bir şey varmış gibi. Kelimeleri birbirine takılıyordu.
Demon sırtındaki fermuarı tamamen açarak büyük avucunu genç kadının tenine bastırdı. “Kesinlikle öyle yapacağım,” dedi tehlikeli bir sırıtışla. O kendindeydi. Kontrollü içmişti ve kesinlikle kafası yerindeydi.
Didem hafifçe geri çekilerek ona işveyle bakarken omuzlarındaki ince askıyla oynamaya başladı. Onu her an aşağıya düşürecek gibi davranırken epey oyunbaz duruyordu. “Kaç yaşında olduğumu sormayacak mısın?”
Demon, “Yoksa beni yaşlı mı buldun?” diyerek onunla eğlenmekten geri kalmadı.
“Hayır, sen... sen çok güzelsin,” derken ellerini adamın geniş göğsünde gezdirmeye başladı. Gerçekten yakışıklıydı. Ayrıca içinde bir yerlerde ödünü patlatacak kadar tehlikeli görünüyordu ama şu anda hissettiği tek şey arzuydu.
Demon bir kahkaha patlattı. “İlk kez güzel olduğumu duyuyorum.”
“Öylesin,” diye bastırdı. Adamın gömleğinin düğmelerini beceriksizce çözmeye çalıştı. Zaten açık olan düğmelerin arasından gözüken dövmelerle kaplı teni iştah kabartıcıydı. “Kaç yaşındasın, Demon?”
“Senin yaşlarla derdin ne?”
“Ben... birkaç ay sonra yirmi yaşına gireceğim.”
“Hmm, ne hoş.”
“Peki... sen?”
“Ben otuz bir yaşındayım Milaya.”
Didem’in nefesi kesildi. Kötü hissetti. Geri çekilmek için çabaladı. “B-bu seni rahatsız eder mi? Yaş farkı?”
Demon onu tutup birden çevirdi. Kadının sırtını göğsüne yaslarken çenesinin altını kavrayıp kafasını yukarıya kaldırdı. Boynuna sokularak dişlerini teninin üzerinde kaydırdı. “Etmesi mi gerekiyor?”
“B-bilmiyorum. Ben...”
“Rahatla tatlım. Beni rahatsız eden tek şey bu,” derken pantolonunun önündeki kabarıklığı kadının kalçalarına bastırdı. “Benim için icabına bakmaya ne dersin?”
Kadının gözleri büyüdü. Sürekli reddedildikten sonra bu bir ilkti. Adamın keskin dişleri yeniden boynuna batarken dudaklarının arasından kaçan iniltiyi tutamadı. Nefes nefese kalmış şekilde, “S-sen... sen hikâyedeki kötü adamsın, değil mi?” diye sordu. “Beni rahatsız eden bir şeyler var ama... anlayamıyorum.”
Demon yüzünü kadının nefis boynundan uzaklaştırmadan tenine doğru gülümsedi. “Ben kötüden de beterim,” dedi açıkça.
[Bu kısmın tamamını wattpad ya da inkspired üzerinden okuyabilirsiniz]
×××
Uzaklardan kulağıma çalınan zil sesi yüzünden yüzümü buruştururken dudaklarımdan belli belirsiz homurdanmalar döküldü. Sokulduğum sıcak tenin sahibi de benim gibi homurdanmaya başladı ve kıpırdandı. Tüm rahatım bozulunca uykunun derin katmanlarından sıyrılarak gözlerimi açtım. Yatağımızdaydık ve Cesur’a sokulmuş hâldeydim. Kahrolası telefon yine çalıyordu ve saatin kaç olduğundan haberim yoktu.
Boğuk, uykulu bir sesle, “Tuna’yı gerçekten boğacağım,” diye geveledim.
Cesur benden daha kolay uykudan sıyrılan kişi olduğu için doğrulup yatağın benim tarafımda bulunan komodinine uzanırken, “Senin telefonun,” dedi. Sanki saatin gecenin bir yarısı olduğunu biliyormuş gibi tavrı bir anda gerilmişti.
Aklıma gelenle birlikte ben de tamamen ayılırken irkildim. “Yoksa Peri mi? Bir şey mi oldu? Saat kaç?” diye sorularımı sıraladığım sırada Cesur çoktan telefonu almıştı ve ikimiz de yatakta doğrulup oturmuştuk.
“Numara kayıtlı değil. Saat gecenin üçü.”
“Kim olabilir ki?”
Üzerinde bile düşünmeden aramayı cevaplandırdı ama konuşmadı. Karşı taraftan ilk atağı beklerken aramayı hoparlöre aldı. Birkaç hışırtıdan sonra karşıdan kısık bir ses adımı söyledi.
“Deniz?”
Bu Eva’ydı.
Telefona öyle hızlı atıldım ki ben bile anlayamadım. “Eva?” dedim telaş ve bariz korkuyla. “Neredesin sen? Neredesin, Eva? Nereye gittin? Neden gittin? Ah...” Elimi alnıma vurdum. “Senin için çok endişelendim.”
Burnunu çektiğini belli eden sesi duydum. “Deniz...” dedi sesi titreyerek. Bir süre sadece derin, kesik kesik nefes alışları duyuldu. “Sadece... sesini duymam gerekiyordu. Seni uyandırdığım ve korkuttuğum için üzgünüm.”
“Önemli değil. Hiç önemli değil. İyi misin? Son iki gün kâbus gibi geçti. Sana bir şey olduğunu düşünmekten kafayı yiyecektim-”
Cesur telefonu elimden aldı. “Eva,” diye seslenişi sertti. “Bana nerede olduğunu söyle.”
Eva’nın paniklediğini netçe hissettim. “A-abi... ben... üzgünüm. Üzgünüm, söyleyemem. Lütfen peşime düşmeyin.”
“Akın zaten peşinde. O bulmadan önce seni güvenli bir yere alabilirim. Sonra bunun bir çaresini buluruz, Eva. Kaçmak çözüm değil.”
“Sizin yeterince başınızı ağrıttım. Daha fazla soruna sebep olmak istemiyorum. Abi... bunu söylemekten asla vazgeçmeyeceğim ve... artık bana ne kadar inanırsın bilmiyorum ama... siz gerçekten benim ailemdiniz. Şimdi diyeceksin insan bunu ailesine yapar mı? Mecbur kaldım. Elimden geldiğince sizi korumaya çalıştım. Çok sevdim, hepinizi. Bu yeter sandım, sorunu çözer sandım ama yetmeyeceğini anladım. Beni hiç affedemeyeceksiniz, kıyamayacaksınız da. Sizin için hep bir sorun, göze batan olacağım. İnan böyle olmasını hiç istemezdim. Akın’ı mahvettiğim için... kahroluyorum. Orada beni affetmesini ummak bile benim için çabalamaktı ama anladım, onu asla iyileştiremeyeceğimi anladım. İstediği gibi... dileği gibi yok oldum hayatından. Kaybolacağım. Hiç olmamış gibi.”
Cesur telefonu tekrar elime itip hızla kendi telefonuna uzandı ve numarayı Tuna’ya yolladı. Onu bulmasını hem isterken hem de istemezken yorgun bir nefes verdim. “İyi olacak mısın? Buna güvenebilir miyim?”
“İyi olmayı deneyeceğim,” dedi burukça. “Belki hak etmiyorumdur ama... hayatım için çabalayacağım. Annem için... o beni gerçekten seven tek kişi ve... sanırım ölmemi istemezdi.”
“Eva... kimse ölmeni istemiyordu.”
Yeniden burnunu çekti. “Size veda etmek istedim. Buradan gidiyorum. Aramamam gerekirdi ama kendime engel olamadım. Peri’ye de sevgilerimi iletir misin? Siz ikiniz bana benim kan bağı olan kız kardeşlerimden bile daha yakındınız. Bu gerçek, lütfen inan.”
“Elbette inanıyorum,” derken yanağımdan kayan yaşı hızla kuruladım. “Eva... gitmen gerekmiyor. Bu hem seni hem de Akın’ı daha çok mahvedecek.”
“Kalmam da onu mahvediyor,” dedi arada kalmanın acısıyla. “B-bana keşke hiç var olmasaydın dedi Deniz. Öyle canı yanarak dedi ki...” Hattın diğer ucunda derin, kendisini yatıştırmayı amaçlayan bir soluk aldı. “K-kapatacağım. Kendinize iyi bakın, olur mu?”
Cesur, “Eva,” diye yeniden seslendi. “Güvende olduğundan emin misin? En azından nereye gideceğini bana söyle.”
“A-abi,” dedi artık dayanamıyormuş gibi hıçkırarak. “Yapma, yalvarırım. Bana önemliymişim gibi davranma, değilim. Nefret ediyorum kendimden. Yine de başımın çaresine bakacağım. Hoşça kalın.”
Telaşla, “Eva!” diye bağırsam da çoktan telefonu kapatmıştı. Hemen geri aradım ama ulaşamamak bana sürpriz olmadı. Cesur bu sırada Tuna’yı aradı. Onu zaten aramış, mesajı gördüğünden emin olmuştu ama konuşmadan kapatmıştı.
“Tuna numaradan en son nerede olduğunu bul, hemen izini sürelim.”
Cesur yataktan çıkıp bir kenara fırlattığı gömleğini ve pantolonunu üzerine geçirdi. Bana geri yatmamı isteyen bir işaret yaptıktan sonra odadan çıkıp gitti. Yeniden uyuyabilmem mümkün değildi. Çaresizce numarayı yeniden aradım ve hattın ulaşıma kapalı olduğunu söyleyen ses bir kez daha duyuldu. Kendimi yatağa atıp ofladım. Tuna’nın onu bulmasını umut ediyordum, çünkü dışarıda tehlikedeymiş gibi hissetmekten kendimi alamıyordum. Öte yandan onu bulduğumuzda Akın bu kez ne yapardı düşünmek bile beni korkutuyordu. Aradan geçen iki günde onu hiç görmemiştim, kimse ulaşamamıştı da. Ancak kayıplara karışmadan önceki hâlini hatırlıyordum. Kelimenin tam anlamıyla kan dondurucuydu.
×××
Üç gün öylece geçip gitmişti. Boğularak, sıkıntıyla ve endişelerle geçirdiğim üç günde değişen hiçbir şey olmamıştı. Eva’yı bulamamıştık, beni aradığı numaranın sinyal verdiği son yerde ona dair hiçbir iz bulunmamıştı. İyi olduğunu ve başının çaresine baktığını ummak dışında elimden gelen hiçbir şey yoktu. Diğer yandansa Akın hâlâ ortalıkta yoktu. Günlerdir ona da ulaşamıyorduk ama Eva’nın peşinde olduğunu biliyorduk. Daima peşinde adamlarımız vardı, sadece telefonlarımıza bakmıyor, kulübe gelmiyordu.
Bunun sonunun nereye gideceğini düşünmekten kafayı yiyecektim. Sanırım gerçekten kötü görünüyor olmalıydım ki Cesur bu sabah beni abime bırakmayı teklif etmişti. Hoşnutsuz, buna başvurduğu için gerçekten hoşnutsuz olsa da kafamı dağıtabilmem adına doğru düşündüğünü söyleyebilirdim. Abimle ve Gökhan’la geçirdiğim saatler bana terapi gibi gelmişti. Uzaklaşmak böyle anlarda iyiydi. İkisi de beni tüm dertlerimden sıyırmak konusunda başarılıydı. Bana araba tamir ettirmişlerdi ve gerekli malzemeleri ararken, vida sıkmaya çalışırken bir zaman sonra kendimi kaptırmıştım. Gülmüş, eğlenmiş, yeniden araba kullanmış ve bu kez daha kolay üstesinden gelebildiğim için keyiflenmiştim.
Şimdiyse akşam olmuştu ve abim beni kulübe geri götürüyordu. Gökhan birkaç saat önce yanımızdan ayrılmıştı, şu anda Miray’ı almak için Bakü’ye uçuyor olmalıydı. Bugün için ikisine de minnettardım. Resmen yenilenmiş hissediyordum.
Arabanın ön camını döven yağmur damlalarının sesi teypten gelen hafif cızırtılı, kısık müzik sesine karışırken sık sık dönüp abime bakıyordum. Benim hâlâ kontrolünü sağlamakta zorlandığım arabanın direksiyonunu ustaca çevirip bizi akan trafikte yağ gibi kaydırıyordu. Ona küçük bir kız çocuğunun, içimdeki hiç büyüyememiş olan o kız çocuğunun hayranlığıyla bakarken hafifçe gülümsemekten kendimi alamıyordum. Gözümdeki yeri artık o kadar değişmiş ve büyümüştü ki bunu fark ettiğini, layık olmak için daha çok çabaladığını anlıyordum. Ayrıca yetersiz kalacağının düşüncesiyle geriliyordu da.
“Hafta sonu Miray burada olur. Seni çok merak ediyor.”
Bana kısa bir bakış attığında ve gözlerimiz kesiştiğinde gülümsemem arttı. “Açıkçası onu ben de merak ediyorum. Sadece bir kez gördüm,” derken o anlar gözümün önünde belirdi ve tüylerim diken diken kesildi. Akıllı davranıp cümlelerin devamını getirmedim. Onu gördüğüm an benim ölümden bir adım ötede olduğum andı. Abimin beni zehirlediği ve Cesur’un da Miray’a bomba bağladığı takas günüydü. Bırakın konuşmayı, hatırlamak bile istemediğim sayılı günlerden biriydi.
Yavaşça boğazımı temizledim. “Kaç yaşında?”
“On dokuz.”
“Ah, ben gittikten sonra doğmuş. Yengemin sürekli düşük yaptığını hayal meyal hatırlıyorum sanki.”
Kısaca kafasını salladı. “Onun hamilelikleri hep problemliydi. Gökhan da erken doğdu zaten. Yaşamaz bile denildi. Ondan sonra kaç kez düşük yaptı. En sonunda Miray’a hamile kaldı, hiç umutları yoktu ama tutunmayı başardı.”
“Gökhan’a benziyor mu?”
“Sana benziyor,” dedi, aldığım nefes yarıda kaldı. “Görünüş olarak pek değil ama karakter olarak. Gökhan’ın tamamen karanlığa kapılmamasını sağladı.” Yeniden bana doğru baktı. “Sen yokken... benim de.”
İtirafı boğazımı acıtsa da gülümseyebilmek için elimden geleni yaptım. “Karanlıktayken herkesin ışığa ihtiyacı vardır, biliyorum. Bu yüzden... ona teşekkür edeceğim.”
“Senden sonra bana doğrudan vuran hiç ışık olmadı, Deniz. Kaybolup gideceğimi sandım. Gerçekten babam gibi olmaktan korktum. Her gün bir savaştı.”
Bu itirafı daha ağır şekilde bana çarptı ve tek kelime bile edemedim. Arabanın içerisine çöken yoğun sessizliği bölen tek şey camlara vuran yağmur damlaları ve arka planda çalan radyoydu. Yolu aydınlatan ışıklar üzerimizden gelip geçerken abimin direksiyonu daha sıkı kavradığını fark ettim. İstemsizce onu düşündüm. Çocukluğu benimki kadar zordu ve hiç değilse ben kurtulmuştum, değil mi? O ise Oktay’la yaşamaya devam etmişti. Tüm gençliğini onun yanında, onun yönlendirmesiyle, canavarlığıyla baş etmekle geçirmişti. Şimdi ona baktığımda Oktay’ın yansımasını görmemek bile onun gerçek anlamda savaştığını belli ediyordu.
“Babam gibi olmadın,” dedim sesimdeki titremeyi saklamaya çalışarak. Düşüncesi dahi tüylerimi ürpertmeye yetmişti. “Sana baktığımda ondan izler görmüyorum. Bana... bana düşmanca davrandığın anlarda bile... görmedim.”
Söylediklerim arabanın içindeki yoğun havayı bir nebze olsun dağıtmaya yetmedi. Aksine daha çok ağırlaştırdı. Abimin yüzünde beliren kederli ifade derinleşti. Derin, gürültülü bir nefes alsa da göğsündeki yükleri atamamış gibiydi.
Farkında olmadan birbirimize düşman olmamız ve bu süreçte birbirimize karşı yaptıklarımız ömrümüzün sonuna kadar bizimle gelecek ve bizi içten içe kemirmeye devam edecekti.
“Beni çok korkutuyordun, bu doğru. Senden korkuyordum, çünkü... çünkü hedeflerini saklamıyordun. Amacın hep Cesur’du. Yani benim kalbimi hedef tahtana koymuştun ve bu yüzden gergindim, tetikteydim, her an bir şey olacakmış gibi hissediyordum ama hiçbir zaman gerçek bir canavar gibi davranacağından endişelenmedim. Senin düşmanlığın bile sınırlarla çevriliydi. Yapacağın ve yapmayacağın şeyler vardı, belli ediyordun. Ama Sergei,” derken terleyen avuçlarımı pantolonuma sürttüm. “O gerçek bir canavar. Oktay gibi değil... ondan da beter.”
“Sergei,” dedi adı sanki ağzında zehirli bir tat bırakmış gibi. “O, tehlikeli, Deniz. Hiçbir ahlak pusulası yok. Babamın bile bazı değerleri var ama onun yok. Bu yüzden amaca giden yolda kullanılmak için ideal biri. Onu en kısa sürece ortadan kaldırmamız şart.”
Donuk bakışlarla sileceklerin yağmur damlalarını silmek için verdiği gıcırtılı savaşı izlerken içimi kaplayan korkuyu belli etmemeye çalıştım. “Oktay onun uyuşturucu işine girmesine karşılık hiçbir şey yapmamış, öyle mi?” diye sordum bu imkânsız bir durummuş gibi kabullenemeyişle.
“Beklediğim gibi. Onunla henüz işi bitmedi ve elinde onun kadar iyisi yok. Yine de forsunu düşürdü. Mila’yı ondan üste koydu.” Direksiyonu kavrayan parmak boğumları iyice beyazladı. Mila onun için hâlâ bir yaraydı. Nefret ediyordu ama işte, geride yarası kalmıştı.
“Eminim bu Sergei’yi daha çok kışkırtmak içindir. Şimdi daha etkili saldıracak.”
Sanki bir anda buz tutmuşum gibi ellerimi kollarıma sararak kendimi ısıtmaya çalıştım. Artık korkumu bastırma konusunda başarısızdım. Yüzüme bakan endişelerimi anlayabilirdi. Yine hedef alınıyordum ve bu beni dehşete düşürüyordu. Olabilecek olası senaryolar çoktan zihnimin gerisinde dönüp durmaya başlamıştı bile.
“Ben de sana böyle mi hissettirdim?”
İrkilerek ona doğru döndüğümde yutkunuşunu yakaladım.
“Seni böyle çok mu korkuttum?”
Gözlerindeki pişmanlık dolu ifadeye bakarken boğazım düğümlendi. Ne diyeceğimi bilemedim, verecek cevap bulamadım ama o anladı. Usulca kafasını sallayarak önüne dönüp bir kez daha yutkundu.
“Sen benim bu tarafımı hiç görmemeliydin,” dedi boğuluyormuş gibi gömleğinin bir düğmesini daha çekiştirip açarken. “Ne yaparsam yapayım olanları asla unutmayacaksın. Sadece bunu bilmek bile ne zaman sana baksam beni mahvedecek.”
“Sık sık böyle olmasaydı nasıl olurdu diye düşünüp duruyorum,” dedim kimsenin duymasını istemiyormuşçasına kısık sesle. “Seninle büyüseydim... hiç ayrılmasaydık... nasıl olurdu?”
“Seni babamdan korurdum. Tüm kemiklerimi kırsa da beni durduramazdı. Kafama kurşunu sıkmadıkça durduramazdı,” dedi kendinden emin şekilde. “Birkaç yılı daha sıkıntılı geçirebilirdin ama sonra seni o evden uzaklaştırırdım. Güven ve huzur içerisinde, her şeyden uzakta yaşamanı sağlardım. Kimseden korkmadan. Hayal ettiğin şeyleri yapardın. Mutlu olurdun. Seni sık sık ziyaret ederdim ama senin gelmene izin vermezdim. Seni tüm bu karanlıktan uzak tutabilmek için elimden geleni yapardım, Deniz. Belki güzel bir çocukluğun olmadı ama güzel bir gençliğin olurdu.”
Söylediği her kelime yaşanmamış yılların ağırlığıyla kalbime oturdu. Eğer o evde kalsaydım, abimin benim için neleri göze alabileceğini biliyordum, çünkü o çocukken de beni korumak için kendi gövdesini siper ederdi. Şimdi ise geçmişin hayaliyle, elimizde kalan yıkıntıları onarmaya çalışıyorduk.
Dudağımın kenarına yerleşen buruk, küçük bir kıvrımla, “Tıpkı Miray gibi,” diye fısıldadım. Usulca kafasını salladı. “Ben sanırım... senden uzakta yaşamak istemezdim.”
O da tıpkı benim gibi burukça gülümsedi. “Biliyorum. Galiba ben de seni o kadar uzağa yollamazdım. Yine gözümün önünde olmanı sağlardım.”
“Eğer öyle olsaydı... Cesur’la düşman da olmazdınız,” dediğim anda cümlemi nasıl devam ettireceğimi anlayarak yüzünü buruşturdu.
“Benim kardeşimin peşine düşecekti ve onunla düşman olmayacaktım? İmkânsız bir şeyden bahsediyorsun, boncuk.”
Dudaklarımı zorlayan sırıtışı bastırmakta zorlandım. “Ama ya onun için acı çektiğimi görseydin, yine de olmaz mıydı?”
“Bunun için onu mermi yağmuruna tutardım.”
“Yine de günün sonunda ona izin verirdin, değil mi?”
“Asla,” dedi hiç taviz vermeyerek. “Benden zor kız alırdı. Piç kurusu.”
Abimin sert ama içten çıkışı arabadaki kasvetli havayı bir anda dağıtıvermişti. Az önceki, o vicdan azabıyla boğulan adam gitmiş, yerini kız kardeşini herkesten sakınan, huysuz ve korumacı o abi almıştı. Piç kurusu derken sesindeki hem nefret dolu hem de kabullenmiş ton Cesur’la aralarındaki ilişkinin geldiği garip noktayı özetliyordu.
Hayal ettiğim itişmeler ve zıtlaşmalar beni kıkırdatırken çok geçmeden kahkaha atmaya başladım. Arada düşmanlık yokken bile ikisinin uyum sağlaması yine de zor olurdu. Çünkü her şey normal olduğu anlarda dahi ikisi normal değildi.
“Cesur’un çok da sabır göstereceğini sanmıyorum. Sanırım beni kaçırırdı.”
“Denerdi,” diye düzeltti. Sonra da homurdandı. “Onu doğduğuna pişman ederdim. Zaten etmemek için zor duruyorum. Onu her gördüğümde içimden bir ses vur şunu diyor, sonra senin ona nasıl baktığını görüyorum ve silahıma uzanan elimi geri çekiyorum.”
Ağzım birkaç kez açılıp kapandı. “Ciddi olamazsın.”
Bana yandan bir bakış atarak yamuk şekilde güldü. “Şaka şaka.”
İç geçirmekten kendimi alamadım çünkü pek de şaka olmadığının farkındaydım. Eh, Cesur’un da ona karşı tavrı aşağı yukarı böyleydi. Gerçekten ikisinin düzgün şekilde anlaşabileceği günler olacak mı diye çok merak ediyordum ve beni sıkıştırıp taraf seçmemi diretmedikleri için ikisine de minnettardım.
Abim arabayı doğruca kulübün önüne çekerek park etti. Yağmur şiddetini azaltmış olsa da hâlâ devam ediyordu ve Cesur kulübün girişindeydi. Kapının sol yanına yaslanmış sigara içiyordu. Her daim orada olan iki iri kıyım korumaysa sağ tarafında büyük siyah şemsiyelerin korumalığındaydılar. Henüz akşam karanlığı çökeli çok olmamıştı ve kulübün açılmasına en az bir saat daha vardı. Bu yüzden etraf sakin sayılırdı.
“Teşekkür ederim,” dedim usulca. “Bugün çok keyifliydi.”
Kısaca kafasını salladı. “Hafta sonu seni erkenden alırım. Belki akşam da kalırsın?”
Geldiğimiz andan itibaren gözlerini üzerimden ayırmayan Cesur'a bakarken sıkkın bir soluk verdim. “Evinde ona da yer olur mu?”
“Gelmez,” dedi, ne diyebilirdim ki onu tanıyordu. Kalmama kolayca izin vermeyeceğini de biliyor olmalıydı. Yine de “Onunla konuşurum,” diye mırıldandım. Sesim şimdiden cevabı belli ediyordu.
Bir an sonra abimin eli çenemi buldu ve yüzümü kendisine çevirdi. “Sana zorluk çıkarıyorsa söyle bana Deniz.”
“Çıkarmıyor, gerçekten.”
“Bana dürüst ol. Onunla dalaşacak değilim.”
Buna inanmak aptallık olurdu, çünkü onu onaylamamı bekliyordu. Yemin ederim ki bekliyordu ve duyduğu anda dışarıya fırlayıp Cesur’un yakasına yapışırdı.
“Doğruyu söylüyorum. Cesur benim için bazı şeyleri görmezden geliyor.”
Çenemi bırakıp geri yaslandı. Bakışları kayarak Cesur’u bulurken, “Piç kurusu,” diye homurdandı. “Ne zaman bu kadar akıllı davranmaya başladı?”
Bu kez homurdanan ben oldum. “O benim kocam.” Küçük hatırlatmama karşılık yine bana döndü ve yine yüzünde yamuk bir gülümseme asılıydı. “Ona da beni böyle savunuyor musun? O benim abim diyor musun?”
Göğsüm garip bir hisle hızlanırken yanağımın içini kemiriyordum. İç sesim, söyle şunu, diye beynimi yerken dilim mühürlenmişti sanki, konuşamadım. Yüzüne karşı abi demek neden hâlâ zor geliyordu anlayamıyordum. Oysa içimden bunu söylemek artık çok kolaydı. Duymayı arzulayan bakışları yüzünden kendimi çok çaresiz hissettiğim sırada bulunduğum tarafın kapısı açıldı. İrkilerek baktığımda korumalardan birini gördüm, benim için şemsiyeyi tutuyordu.
Tam da bu esnada abimin telefonu çaldı. İrkildim. Gözlerim ekrana düştüğünde ve orada Sergei'nin adını gördüğümdeyse damarlarımda akan kanın ağırlaştığını hissettim.
“İn, Deniz,” dedi abim.
“Aç,” dedim.
“İn,” dedi.
“Aç,” diye ısrar ettim. “İnmeyeceğim.”
Dişlerini sıktı. Yine inmemi isteyeceğini bildiğim için ondan önce davranarak aramayı cevaplandırıp hoparlör kısmını açmayı da ihmal etmedim. Hattın ucundan artık çok yakından tanıdığım aksanlı ses duyuldu.
“Sevgili kuzenimin kardeşlik pekiştirme günü bitti mi?”
Tabii ki ne yaptığımızdan haberi vardı. Tabii ki bizi takip ettiriyordu. Panikleyen bakışlarım Cesur’a döndüğünde onun bir şeylerin ters gittiğini hemen anlamasına şahit oldum. Elindeki sigarayı hızla yere atıp yağmurun altına çıkarak arabaya doğru geldi ve benim tarafımdaki açılmış olan kapının boşluğunu bedeniyle kapattığında kendimi bir nebze daha güvende hissettim.
Bu sırada, “Hiç sahip olamayacağın anları izlemek belki de kalbine dokunmuştur,” dedi abim onunla açıkça alay ederek. Tavrı buzdan farksızdı.
Sergei sanki komik bir şey duymuş gibi güldü. Onun gülüşü bile insanı ürpertiyordu. “Bir kalbim olduğunu düşünmen çok tatlı ama ben senin gibi onunla hareket etmektense onları söküp almayı tercih ediyorum.”
Abimin telefonu tutan parmaklarının sıklaştığını gördüm. Yanımızda, açık kapının önünde duran Cesur, hoparlörden taşan sesi duyduğu anda bir yırtıcı gibi gerildi. Gözleri arabanın içindeki telefona kilitlenmiş, Sergei’yi sadece sesiyle bile parçalamak istiyormuş gibi bakıyordu.
“Lafı uzatma Sergei,” dedi abim, sesi ölümcül bir durgunluktaydı. “Neden aradın?”
“Beni polise yakalattırdığın için sana minnettarlığımı sunmak istedim.”
“Yeni deneyimler yaşamaktan hoşlandığını biliyorum, minnet sunmana gerek yok.”
Sergei hiç bozulmadı. Aksine sinir bozucu şekilde güldü. “Son zamanlarda yaşadığım deneyimlerin güzelliğinden şimdi bahsetmeyeceğim. Kız kardeşimle aranız nasıl gidiyor?”
Onu nasıl kızdıracağını iyi biliyordu. Abim şimdiden burnundan solurken, “Dilini keseceğim senin,” diye hiddetlendi.
“Sakin ol kuzen, sakin ol. Burada sinirli olması gereken benim, değil mi? İşlerimi mahvettiniz ve beni dostlarıma karşı küçük düşürdünüz. Babalığın beni ikinci plana atması da hiç hoşuma gitmedi. Ne kadar sinirlerimin bozulduğundan haberin var mı? Ve benim sinirlerim bozulduğunda neler olacağından?”
Abim etkilenmiş gibi bile görünmedi. “Gidip babalığına ağlamanı tavsiye ederim ama dikkat et, şikâyet edip sızlanmaya başladığında dilinden olabilirsin, tersi pistir. İlk hatanda boğazını kesmemiş olması sana cesaret vermesin. Aksine daha çok kork, çünkü bir kez başladığında hepsinin acısını çıkarır.”
Sergei’nin gülüşü bu kez daha kısa ve daha hırıltılıydı. “Açıkçası pek umurumda değil. İhtiyarları bilirsin bir öyle bir böylelerdir. Bugün kızarlar yarın bağrına basarlar, değil mi? Mesela ona istediği birinin kalbini söküp sunsam bu beni nereye çıkartırdı? Hmm? Şu anda senin hemen yanında, açık kapının önünde titreyen o kalp bence onu yeterince tatmin ederdi.”
Sergei’nin beni kastetmesiyle Cesur’un bedeni arabanın kapısında adeta devleşti. Yağmur damlaları ceketinden süzülürken bir elinin belindeki silahına gittiğini, diğer elinin ise kapının pervazını neredeyse kıracakmış gibi sıktığını gördüm. Eğer telefonun içinden geçip Sergei’nin boğazına yapışabilseydi bir an bile tereddüt etmezdi.
Abim buzdan sakinliğini korumaya devam etti ama bedeni kaskatıydı ve gözleri etrafı taramaya odaklanmıştı. Cesur da aynısını yapıyordu ve istemsizce ben de yapıyordum. Şerefsiz pislik kesinlikle bizi görebileceği bir yerdeydi.
“Dene, Sergei. Dene ve sen harekete geçmeden kalbini nasıl söktüğümü gör. Belki ancak o zaman o küçümsediğin et parçasına senin de sahip olduğunla yüzleşerek geberirsin.”
“Ah, korumacı abi moduna mı girdik? Çok duygusal,” dedi Sergei alaycı tonuyla. “Neyse ki şimdilik bunu düşünmene gerek yok. Neden biliyor musun? Çünkü bugünlerde kalp sökmektense kafa koparmayı tercih ediyorum. Sana bir fotoğraf atacağım, adamlarını seçip al, gerisiyle ben ilgilenirim. Ah ayrıca,” dedi son anda bir detayı hatırlamış gibi. “İşiniz bittiğinde Cesur’a beni aramasını ilet lütfen. Gerçi beni zaten duyduğunu biliyorum.” Kısa bir kahkaha attı. “Siz iyi bir takım oldunuz, çok sevimli görünüyorsunuz. Yine de Cesur... benimle daha iyi anlaştığına inanıyordum ve Barut’la işbirliği yapman beni biraz incitti. Sana içinizde bir bomba olduğunu bildirme centilmenliğinde bile bulunmuştum ve karşılığında kendi tarafımda bombalar olduğunu fark ettim. Sayı dengesizliği pek hoşuma gitmedi. Bu yüzden sana yeni bir bomba daha bırakacağım.”
Sergei yeni bir bombadan bahsettiği an arabanın içindeki hava bir anda vakumlanmış gibi çekildi. Cesur’dan derin, yırtıcı bir hırıltı yükselirken telefon çoktan kapanmıştı. Elini arabanın çatısına geçirip birkaç küfür savurduğunda yerimde sıçramaktan kendimi alamadım. Sergei’nin iması açık ve netti. Cesur’u ne kadar rahatsız etmişse beni de o kadar etmişti.
İlk bomba Eva’ydı. İkincisini düşünmekten bile korkuyordum.
Derken mesaj sesi yükseldi. Abim görüntüyü açarken korkarak baktım ve ne olduğunu anladığım anda midemde olan her şey boğazıma yükseldi. Can havliyle Cesur’a doğru hamle yaptım ve midemdeki her şeyi ayaklarının dibine çıkarmaya başladım. Aynı esnada abim direksiyonu yumrukluyor ve küfrediyordu.
Fotoğrafta birçok kesik baş vardı. Kime ait olduklarını bilmiyordum ama aralarında abimin Oktay’ın safındaki casuslarının bulunduğunu anlamıştım ve anladığım diğer şeyse Sergei’nin onları bulmakla uğraşmadığı, ne kadar adam varsa hepsini katlettiğiydi.
Ayrıca kesik başlardan yerde kendi adını yazacak kadar dehşet verici biriydi. Üstelik kanımı donduran diğer ayrıntı fotoğrafın çekildiği yerdi. Orası, o kesik başların Sergei şeklinde yerleştirildiği yer, neredeyse yarım saat öncesinde bulunduğum yerdi; abimin tamirhanesiydi.
♧
Sanıyoruz ki bu bölüm en uzun bölüm oldu (şuraya iliştireyim de bölüm kısaydı yorumları gelmeden😅)
Sergei beyciğim hiç rahat durmayacak gibisin sanki bilemedik 😈
Akın biraz daha sürünsün diyenler?
Eva sizce gerçekten de her şeyi ardında bırakıp gitti mi? Mesela bakın Akın her şeye rağmen onu yine de bırakamadı.
Özgür ve Peri tarafında gelişmeler iyiye gidiyor veee bebeğimiz kız 🥳🥳
Deniz'in de bebek istemesi peki 🥺
Bu arada, Didem'in takıldığı adam (Demon) sizce kimdiii?
Ve sizce Sergei'nin ortaya attığı ikinci bomba kim olabilir?
İyi ki varsınız, gelecek bölümle görüşmek üzere 💖💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 77.56k Okunma |
4.65k Oy |
0 Takip |
75 Bölümlü Kitap |