
Selamlaaar biz geldiiik 🥳
Keyifle okuyunuz 🥰💕
×××
Askılara sıra sıra dizilmiş olan pembe elbiselerin arasında kaybolmuştum ve hayatımın en güzel kaybolmasıydı. Seçemiyordum, bu imkânsızdı. İki minik elbiseyi daha peşimden sürüklediğim alışveriş sepetine attığım sırada Peri, “Şey... Sence de yeterince kıyafeti olmadı mı?” diyerek sıkıntıyla kenarda bizi bekleyen diğer iki sepete baktı. İkisi de ağzına kadar doluydu.
“Daha bir sürü eksiğimiz var. Bunlar yeterli değil ki.”
“Ciddi misin? Arabaya sığmayacağımızdan eminim.”
“Tuna halleder,” diye geçiştirerek diğer reyona geçtim. Minicik kıyafetlerin hepsine aşık olmuştum. Şimdiden bebeği onların içerisinde hayal etmeye başlamıştım bile. İki tulum daha sepete attıktan sonra karşımda kalan oyuncak reyonu dikkatimi çekti. Peri’yi bileğinden yakalayarak o tarafa doğru götürdüm.
“Şuraya baksana, ben bile aklımı kaybederim.”
“Ah, ne kadar büyük oyuncak bebek evleri varmış, bunlardan hiç görmemiştim,” dedi efsunlanmış gibi sıra sıra dizilmiş olan oyuncak evlere bakarken.
“Mimarla konuşalım. Sizin dairenizde bir odayı tamamen oyun odası olarak tasarlasın, çünkü buradaki her şeyi almayı planlıyorum. İki oda bile olabilir.”
Peri buna karşı çıkmadı. Aksine hevesle kafasını salladı. Sanırım onun da çocukluğuna dair eksiklik çektiği, tam anlamıyla erişemediği şeylerden biri oyuncaklardı. Hevesle her oyuncağa dokunmasından belli oluyordu. Ben de aynısını yapıyordum. Bu bir dürtüydü, engel olmak imkânsızdı.
“Deniz... bu kadar şeyi almamız sorun olmaz mı?”
“Olmaz tabii ki. Neden geriliyorsun ki?”
“Bilmiyorum. Bana hiçbir zaman istediğimi alabilme özgürlüğü vermediler. Bir şeyler için hep yalvarmak zorunda kalmıştım.”
Buruk bir ifadeyle onun köşedeki piyanoya yönelmesini izledim. Ben hiç yalvarmamıştım. Çünkü almayacaklarını zaten biliyordum ve bahsini açarsam, ağlanıp sızlanırsam kimse gönlümü yapmaya çalışmayacaktı. Alacağım tek şey ağzımın üstüne konan iki tokattan fazlası olmazdı, biliyordum.
Bir çocuk için tasarlanmış olan ve epey gerçekçi duran piyanonun tuşlarında usulca parmaklarını kaydırırken, “Okuldayken seçmeli derslerimiz vardı. Piyano öğrenebilmek için müziğe yönelmiştim. Öğretmenim tüm okul gösterilerine beni çıkarırdı, çok yetenekli olduğumu düşünüyordu,” dedi o anları hatırlamanın etkisiyle hafifçe, kırık bir tebessümle. “Ama babama ne kadar dil döksem de bir piyano aldıramadım. Gereksiz gördüler. Onunla uğraşacağıma el işi yapmamı önerdiler. Piyano çalmak onlar için vakit kaybıydı ama birkaç atkı örmekle gözlerine girebilirdim.”
Sığ düşünceli insanlara yeni bir şeyleri kabul ettirmenin zorluğunu tahmin edebiliyordum. “Sen kızının isteklerini görmezden gelen bir anne olmayacaksın, Peri,” dedim inançla. “Sen çocukluğunda sana örülen duvarları kızın için birer köprüye dönüştüreceksin.”
Sesimdeki netlik Peri’nin bakışlarını piyanonun tuşlarından benim gözlerime çevirmesine neden oldu. Güzel çehresine konan hüzün aslında sadece alınmayan bir piyanonun değil, görülmeyen bir yeteneğin sızısıydı. Onu omzundan tutup kendime çekerken oyuncak evlerin ışıltılı pencerelerine baktım. Bizim hikayelerimiz farklı yollardan geçse de aynı ıssızlıkta buluşuyordu; ben istemekten vazgeçmiştim, o ise istemekten yorulmuştu. Şimdiyse o alışveriş sepetlerini dolduran sadece kumaş parçaları veya oyuncaklar değildi; biz o sepetlere aslında kendi çocukluğumuzun telafilerini yüklüyorduk.
“Bu piyanoyu da alalım mı?”
“Tüm bunları nereye koyacağız, henüz dairelerimiz hazır değil ki?” dedi usulca. Hem istediğini saklayamıyordu hem de hâlâ çekincelerle doluydu.
“Orasını düşünme. Tuna ilgilenir.”
“Tuna’nın da başına dert oluyoruz böyle...”
Birlikte piyanoya bakmaya devam ederken sanki tuşların üzerinde Tuna’nın sırıtan yüzü belirmiş gibi gözlerim öfkeyle kısıldı. “Bizim başımıza dert olduğu anlara saysın.”
Peri şaşırdı. “Tuna mı?”
Homurdanıp, “Ona bir nakliye kamyonu ayarlamasını söyleyeceğim, çünkü bu piyanoyu da alıyoruz,” derken telefonuma uzandım. Peri’nin tatlı kahkahası kulaklarıma çalındı. Elini ağzının üzerine kapatarak gülerken çok nahif görünüyordu.
“Deniz, bunu kullanabilmesi için en az üç ya da dört sene geçmesi lazım.”
Omuz silktim. “Göz aşinalığı olur, fena mı?” Ardından da Tuna’ya mağazadaki her şeyi aldığımızı ve ona göre bir araç ve depolama alanı ayarlamasını bildiren mesaj gönderdim. Bu sırada uzak duramıyormuş gibi yeniden piyanoya yaklaşan ve özlemle tuşlarında ince parmaklarını kaydıran Peri’nin gizli bir fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmedim. Sonra da o fotoğrafı Özgür’e yolladım.
“Karının gizli yeteneği olduğunu biliyor muydun? Kızın için piyanoyu ben alıyorum, onun için de sen al.”
Aynı esnada Tuna’dan mesaj geldi. “Siz oraya mimarla görüşmeye mi gittiniz benim başıma iş çıkarmaya mı?”
Sırıttım. “İkisi de.”
“Bana en çok ikincisi gibi geldi ama neyse. Bir kamyon yeter mi?”
Küçük bir kahkaha attım. Bu sırada ne olduğunu merak edercesine bana dönen Peri’ye Tuna’yla konuştuğumu göstermek istercesine ekranı çevirdim. Gerginlikle dudağını ısırırken o da gülümsedi.
“Sanırım yeterli olur.”
“SANIRIM diyor ey yüce Rabbim, SANIRIM diyor.”
“Sıfırdan bir insan için eşya alıyoruz, ne bekliyordun?”
“Sıfırdan bir insan dediğin şey el kadar olacak. İki kiloluk!”
“Beni sinirlendirme yoksa bir kamyon daha eşya alırım.”
“Deniz... son zamanlarda senin benimle bir derdin var sanki. Bana zulüm etmeye pek bir heveslisin. Kurban olayım ne bok yediysem söyle.”
Dudaklarımdaki kıvrım şeytani bir hâle döndü. “Daha hiçbir şey yemiş değilsin, aperatiflerle başladığımızı farz et,” diye yazdım hızla. Telefonum yeniden titredi. Bu kez mesaj Özgür’dendi.
“Oraya geliyorum.”
Kıkırdadım. Kulüpten çıkarken bizimle gelebilmek için nasıl kıvrandığını görmüştüm. Peri’yi hiç yalnız bırakmak istemiyordu, ancak onun biraz özgürlüğe ve kafa dağıtmaya ihtiyacı vardı. Aslında daha çok buna ihtiyaç duyan bendim, hele de dün akşamki kesik kafa fotoğraflarını gördükten sonra. Mimar son dokunuşlarla ilgili görüşmek istediğinde bu aradığım kaçış olmuştu. Neredeyse her şey hazırdı, Eva tüm detaylarla zaten ilgilenmişti ama son birkaç adım daha vardı ve Eva artık yoktu. Bize yuva olacak evleri tasarlayıp gitmişti. Bu çok acı vericiydi ve üzerinde düşünmemeye çalışmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Tuna’nın mesaj bildirimi geldi. Nasıl dehşete düştüğünü az çok bildiğim için sırıtıyordum ki Peri’nin ince parmakları bileğimi kavradı. Kafamı ekrandan kaldırıp ona baktığımda çehresine yayılan dehşeti gördüm. Bakışları tek bir noktaya kilitliydi. Onu takip ettiğimde herkesle karşılaşmayı beklemiştim ama Halide Çağlayan’la karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Yanında kendi yaşlarında bir kadınla birlikteydi. Kadın ona bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ama Halide’nin avına odaklanmış bakışları doğrudan bizim üzerimizdeydi. Zaten çok geçmeden yanındaki kadına doğru dönüp gülümseyerek bir şeyler söyledi ve kadın kafasını sallayarak ilerideki mağazalardan birine yürümeye başladı. Halide Çağlayan ise bize doğru yaklaştı.
“Deniz...”
Bileğimdeki elini avucuma alıp sıkarken, “Korkma,” dedim ona güç verircesine. Her adımımızda bizi takip eden adamlar yanımıza gelerek Halide’ye karşı durduklarında kadının gözlerinden geçen hiddeti netçe gördüm. Kendi adamlarını karşısında bulmak sanırım onu çileden çıkarıyordu.
“Çekilin,” dedi Halide, sesi mağazanın neşeli müziklerinin üzerinde soğuk bir rüzgar gibi esti. Koruma dürtüsüyle Peri’nin önünde bir kalkan gibi dururken, yanımızdaki adamlarının tereddüt etmeden Halide’ye yolu kapatması içimdeki memnuniyeti ateşledi. Artık kimsenin ona saygısı yoktu.
“Size çekilin dedim.”
Sert, uyarıyla dolu sesi beni irkiltmedi. Korumalardan biri emir vermemi beklercesine bana doğru döndüğünde Peri’nin titreyen avucunu daha çok sıkıp, “Çekilin,” dedim. Sağa ve sola çekilerek önümüzü açtılar ama uzaklaşmadılar. Beni dinlemiş olmaları Halide’nin boynuna kadar öfkeden kızarmasına neden oldu. Aramızda iki adımlık mesafe kalacak kadar bize yaklaşıp tam karşımızda durdu. Ruhuna yakışacak kadar siyah renkteki elbisesi dizlerine kadar uzanıyordu. Topuklu ayakkabılar boyunu olduğundan birkaç santim daha uzun göstermişti. Kırışıkların sarmaya başladığı çehresine onu daha genç gösterecek şekilde makyaj yapılmıştı. Boynundaki gösterişli kolye ve onunla uyumlu küpeleriyse en çok dikkat çeken detaylardı. Dışarıdan bakıldığında yaşına göre oldukça bakımlı ve hanımefendi gibi görünüyordu, ancak içi çürümüş ve kötülüklerle doluydu.
“Gelinlerimle rastgele bir alışveriş merkezinde karşılaşmış olmak ne büyük sürpriz,” derken her kelimesi iğnelemelerle doluydu.
Biz onun gelinleri değil, hedef tahtasıydık.
“Böyle olmasının sebebi biz değiliz,” dedim onunla savaşmaya hazır şekilde çenemi havaya dikerken. Artık süslü kelimeler ve yalan samimiyetler kalkmıştı, bunun ikimiz de farkındaydık.
Bana bakarken dudaklarında tiksinç bir kıvrım oluştu ama bunu saklamaya çalışır gibi görünmeyi de ihmal etmedi. “Demek sen Oktay’ın kızısın,” dediğinde bunu bilmesine şaşırmadım. Beni vurmak istediği nokta canımı sıktı.
“Üvey kızı, evet.”
“Saf bir kana sahip olmadığını seni ilk gördüğüm anda anlamıştım.” Küçümsemesi boştaki elimi yumruk yapıp sıkmama neden oldu. “Tamamen annen gibisin. Koca bir hiç. Oktay’ın seni neden yok etmek istemesine şaşmamalı.”
En az onun kadar soğuk ve kontrollü görünmeye çalışırken, “Ama edemedi, değil mi?” diye bastırdım. “Edemeyecek de.”
Güldü. “Kime güveniyorsun Cesur’a mı yoksa Barut’a mı? Oktay’ın karşısında ikisinin de değersiz kalacağını anladığında senin için çok geç olacak.”
“Belki de beni değil kendini düşünmelisin. Senin için çok daha geç olmadan, her şeyini tamamen kaybetmeden önce ömrün boyunca taşıdığın bu kötülükten kurtulmalısın. Benim sonum babam olabilir, belki, ama senin sonun yine sen olacaksın. Kendi nefretinde boğulmadan önce bunu bir düşün.”
Halide’nin gözlerindeki o sahte pırıltı bir anlığına söndü. Yerini saf, damıtılmış bir öfke aldı. Sözlerim zırhının en zayıf noktasını, yani yalnızlığını hedef almıştı. Bir adım daha yaklaştı. Boynundaki elmaslar mağazanın parlak ışıkları altında sanki etrafa zehir saçıyordu.
“Senin gibi bir sokak çocuğundan akıl alacak birine benziyor gibi mi görüyorum?” dedi alçak ama havada şaklayan bir kırbaç kadar keskin bir sesle. “Ben hiçbir zaman hiçbir şeyi kaybetmem. Bunu hâlâ öğrenemediniz mi?”
Ağır ağır kafamı salladım. “Hiçbir şeyi kaybetmemek için kaç kişinin hayatını mahvettin, söylesene?”
Dudakları yine küçümsemeyle titredi. “Karşımda durmayı deneyenler ancak ayağımın altında toz olur,” dediğinde onun ne kadar Oktay’a benzediğini düşünmeden edemiyordum. Herkese tepeden bakması, üstünlük kurması, herkesi küçük görmesi tıpkı onun gibiydi. Kendinden başka kimseyi beğenmiyordu. Aslında birbirlerine ne kadar da uyumlulardı. Zamanında Filiz ve Sarp’ın hayatını mahvetmektense ikisi birbirine âşık olmalıydı. Zehirli bir nesil türeteceklerinden emindim ama hiç değilse birçok masum mutlu olurdu.
“Ve siz açıkça karşımda durmaya cüret ediyorsunuz.”
Peri yanımda taş kesilirken bense komik bir şey duymuş gibi eğlendiğimi belli ederek ona baktım. “Ve sen de bizi açıkça tehdit ediyorsun, öyle mi?”
“Haber veriyorum olarak kabul et. Şimdi kenara çekil,” diyerek elini gelişigüzel havada savurdu. “Torunuma bir bakayım.”
Halide’nin buzdan bakışları arkada kalan alışveriş sepetlerinin üzerinde şöyle bir gezindi. Yeniden Peri’ye odaklandığındaysa çehresinde açıkça iğrenme vardı. “Kaç aylık oldu?”
Peri, “Neden soruyorsunuz?” dedi, korkusunu sesine yansıtmamayı başardığı için ona takdir dolu bakışlar atıyordum.
“Kaç ay daha sana sabretmem gerektiğini bilmenin hakkım olduğunu düşünüyorum.”
“Siz... bu ne demek?”
“Senden beklemediğim kadar akıllılık ettin, kabul ediyorum. Ama hamile kalmış olman ailemizde sana bir yer vermiyor, o yeri ancak ben verebilirim. Bebeği doğuracaksın ve sonra da ait olduğun çöplüğe geri döneceksin. Oğlumun başına daha fazla bela olmana izin vermeyeceğim.”
Duyduklarım karşısında kanımın donduğunu hissetsem de bunu ona göstermeyecektim. Peri’nin elinin avucumda bir kuş kanadı gibi çırpındığını hissedebiliyordum. Halide’nin onunla dilediği gibi oynamasına müsamaha göstermeyeceğimi belli edercesine, “Sen ne dediğinin farkında mısın?” diye çıkıştım. “Sence buna Özgür izin verir mi? O, karısını seviyor ve ne kadar öyle olmasını beklesen de onu asla bırakmayacak.”
Bu kez komik bir şey duymuş gibi tavır sergileyen o oldu. “Özgür onu seviyor mu? Peki bunu karısı olarak neden o söyleyemiyor?” Peri’nin teninden geçen buz gibi akımı ben bile hissettim. “Özgür onunla sadece vakit geçiriyor. Bir hevesten fazlası değil. Başından beri böyleydi. Zamanı geldiğinde onu kapının önüne atacak. Nasıl Akın, Eva’dan kurtulmuşsa, Özgür de bu sinsiden kurtulacak. Senden ve kocandan da çok yakında kurtulacağım. İşte o zaman geldiğinde şu anda sahip olduğunuz hiçbir şeyin aslında hiçbir zaman sizin olmadığını anlayacaksın.”
Tepemin attığını hissettim. Bu kadın ve onun çarpık düşüncelerine olan tahammülüm bir anda bitip gitti. “Her şeyin sahibinin Cesur olması seni delirtiyor, değil mi?” dedim damarına basmayı hiç ama hiç önemsemeyerek. “Filiz’in oğlu, senin sandığın her şeyin sahibi. İşte gerçek bu. Senin oğulların da onun yanında. Daima da öyle kalacaklar. Sen kaybettin. Başından beri hep kaybettin ve ömrün böyle geçip gidecek.”
Halide’nin yüzündeki sakinlik maskesi Filiz’in adını duymasıyla çatladı. Göz bebekleri öfkeyle titredi, dudakları düz bir çizgi halini aldı. Bu isim onun yıllardır kâbusuydu ve onu hiçbir zaman aşamayacak kadar tehlikeli şekilde saplantılıydı.
Elinin hışımla havaya kalktığını gördüm ama tokadı yanağıma inemedi, çünkü adamlarımızdan biri onu anında yakaladı. Eli havada öylece kalırken adam onu benden bir adım uzağa taşıdı. Halide öfkeden gözü dönmüş şekilde, “Gayrimeşru çocuklara kimse itibar göstermez. İkiniz birbirinizin aynısısınız. İkiniz de öleceksiniz,” diye hiddetlendi. Sonra ölümcül kıvılcımların yanıp söndüğü bakışları Peri’ye döndü. “Hepiniz,” diye bastırdı. “Hepiniz öleceksiniz.”
Tehditlerine karşılık onu daha çok çıldırtacağını amaçlayarak gülümsedim ve onu tutan adama dönüp, “Çıkar onu buradan,” diye emrettim, tıpkı değersiz bir eşyayı çöpe atmasını ister gibi. Adam beni ikiletmedi. Onu mağazadan dışarıya doğru yürüttü. Zaten Halide’de de ona izin vermedi. Elini tutuşundan kurtarıp kalan gururuyla omuzlarını havaya dikerek geçip gitti ama gitmeden önce gözlerindeki alevleri görmeme izin verdi. Zihnim onu tehlikeli olarak kodladı. Bir süredir sessiz sakin durmasının ardından artık ipleri koparmıştık. Sanırım sessizliği buraya kadardı ve emindim ki çok yakında bir atakta bulunacaktı.
×××
Eva irkilerek uyandı. Göğüs kafesine yayılan korku yüzünden kalbi panikle atmaya başlarken beyninin uykudan arınması ve tamamen kendine gelmesi sadece birkaç saniye sürdü. Kiraladığı otel odasında ve güvendeydi. Bu ona rahat bir soluk aldırdı. Tüm dengesi bozulduğu için geceleri asla uyuyamıyordu ve o da ayrılmadan önce biraz kestirmeyi umarak uzanmıştı. Saat kaçtı? Yeni telefonunu kontrol etti. Henüz akşam olmasına biraz daha vardı. Karanlık çöktüğünde buradan ayrılacak ve rotasındaki diğer otele geçecekti. Hâlâ İstanbul’daydı ama sürekli yer değiştiriyordu. Sahte isim kullanıyordu. Pek denetim aramayan yerlerde konaklıyordu ve elindeki parayı düşünmeden harcıyordu. Şu anlık bir sıkıntı yaşamayacağının verdiği güvenceyle otellere bıraktığı bol para sayesinde kimse kimliğini kurcalamıyordu. İyi gidiyordu. Günler geçmişti ve hâlâ yakalanmamıştı. Kesinlikle iyi gidiyordu.
Kendisini takdir ederek rahatlatma seansına başlasa da bu kez işe yaramadığını fark ederek yüzünü buruşturdu. Göğsünde garip, farklı bir sızı vardı. Zaten günlerdir oradaydı ama şimdi daha tuhaftı. Onu resmen boğuyordu. Yataktan doğrulup pencereye doğru yürüdü. Biraz hava almanın çare olacağını düşünerek pencerenin kanadını açtığı sırada otelin girişine ardı ardına park eden arabaları gördü ve neden böyle kötü hissettiğini anladı. Onu önceden uyaran altıncı hissine içinden teşekkürlerini sunarken kaçmak için saniyeleri kaldığını biliyordu. Ancak pencerenin önünden kopamadı, sadece biraz geriye çekilebildi. Akın’ın arabadan inip kapıyı gürültüyle üzerine vurmasını, önündeki altı katlı ve çift kanatlı otele gözlerini dikip, sanki sadece bakarak tahtalarını tutuşturabilecekmiş gibi durmasını izlemekten kendini alamadı.
Özlem kalbini ele geçirdi, boyun eğmeye zorladı. Öyle acı çekiyordu ki bir yanı hiç kaçmak istemiyordu. Yatağın kenarında oturarak onun gelmesini beklemek daha cazip geliyordu. Peki sonra ne olacaktı? Yeniden kulübe geri götürülecek, yeniden odaya kapatılacak ve belki de daha ağır muamele görecekti. Hiçbirinden korkmuyordu ama adama yük olacağını bilmek onu çok yaralıyordu.
“Keşke hiç var olmasaydın, Eva.”
Vücudundaki tüm tüyler diken diken kesildi. Yine de pencereye dokunup sanki kocasına dokunuyormuş gibi parmaklarını soğuk camın yüzeyinde kaydırmaktan kendisini alamadı. Adam buradaydı, peşindeydi. Yanağından kayan damlayla birlikte burnunu çekti. Bırakmayacağını kalbinin derinliklerinde biliyordu ama yine de şahit olmak içini yaktı. Bırakamıyordu, yapamıyordu. Eva onun için hastalıktan başka bir şey değildi. Varlığıyla onu darmadağın etmişti ve yokluğu da ona iyi gelmemişti. Çehresine sinen ölüm soğukluğundan, gözlerinden taşan donukluktan belliydi.
Akın, tanıdığı adamdan bin kat daha ulaşılmaz birine dönüşmüş gibiydi.
Eva, kocası peşindeki adamlarla birlikte otele girene kadar onu izlemekten kendini alamadı. Ardındansa yanağındaki yaşları ellerinin tersiyle kurulayıp hızla odaya döndü. Çantasını ve telefonunu kaptığı gibi geride ne bıraktığını umursamadan odadan çıkıp yangın çıkışına yöneldi. Adamların çoktan orayı tutmuş olmadığına dair içinden dualar fısıldarken kafasına örtmek için kapüşonlusunu aradı ama bulamadı. Onu odada bırakmış olmalıydı.
“Kahretsin,” diyerek bileğindeki tokayla saçlarını kafasının tepesinde sıkıca topladı. Bakır tonuyla yeterince dikkat çekiyordu ve onları açık bırakmak iyi bir fikir olmayacaktı. Merdivenleri üçer beşer atlayarak indi. Eskimiş tabelaları takip ederek arka çıkışa yönelirken kalbi ağzında atıyordu. Hem yakalanmayı isteyip hem de bundan deli gibi korkuyordu. Korkusu daha ağır bastığı için sızlanan bacaklarına daha çok yükleniyordu. Nasıl bulunduğunu, buraya gelmeden önce gerisinde takip edileceği iz bırakıp bırakmadığını dahi düşünmüyordu. Akın gibileri istediğini bulurdu. Zaman alabilirdi ama bulurdu. Onun pençelerinin arasından kaçmak bile bir başarıydı ve bunu yine yapabileceğine güveniyordu.
Topladığı kirli nevresimleri kucaklayarak bir odadan çıkan kadınla çarpıştı ve bir an için dengesini şaşırsa bile durmadı. Görevli kadınsa çığlık attı. Eva, “Özür dilerim,” diye seslenerek dışarıya açılan kapıyı tüm gücüyle itip kendisini güneşin altına çıkardı. Etrafına kısaca göz atıp ne tarafa gideceğini hesaplamaya çalıştı. Beyni sadece kaçmaya odaklandığı için yer yön duygusunu şaşırmış hissediyordu. Ne tarafa gitmeliydi? Önünde birkaç aracın park ettiği bakımsız bir bahçe vardı. Etrafı boyuna kadar uzanan duvarla çevriliydi. Buradan çıkabileceği herhangi bir çıkış yoktu. Köşeyi dönecek ve başka bir taraftan şansını deneyecekti.
Akın’ın soğuk nefesini neredeyse ensesinde hissederken ve kalbi tıpkı bir kuşun çaresizliğiyle çırpınırken ciğerlerinin yanmasını umursamayarak yeniden koşmaya başladı. Buradan çıkacak ve kahrolası işlemlerin bir an önce hallolması için daha çok para teklif ederek ülkeden çıkış biletine erişecekti. Daha fazla oyalanma şansı yoktu, Akın ona çok yaklaşmıştı. Eğer zamanında uyanmamış olsaydı gözlerini açtığında odada onu bile bulabilirdi. Düşüncesi dahi Eva’nın içini titretti. O soğuk bakışlarının altında bin parçaya bölündüğünü hayal etmek midesinin kasılmasına neden oldu. Dizleri titredi. Yine de durmadı.
Köşeyi döndü ve bir adamla çarpıştı.
İyi yanı; adam, Akın’ın adamı değildi.
Kötü yanı; adamı tanıyordu.
“Yorulmuşa benziyorsun küçük kuş. Biraz dinlenmeni sağlayalım.”
Eva ağzına kapanan bez parçasından kaçamadı ve ne kadar çırpınsa da adamdan kurtulamadı. Bilincini kaybetmeden önce gördüğü son şey adamın keyifle parıldayan yeşil gözleriydi.
×××
“Demek Halide’ye haddini bildirdin, öyle mi?”
Kollarımı önümdeki tırabzanın üzerine dayayıp saçlarımın denizden esen rüzgârla ardımdaki Cesur’a doğru savrulmasına izin verirken dudaklarımda saklayamadığım bir gülümseme vardı. “Öyle yaptım. Bir sorun olur mu?” dedim olsa bile umurumda olmayacağını belli etmekten çekinmeyerek.
Güçlü kolları belime dolanıp bana arkamdan sarıldı. Burnunu saçlarıma gömerek sanki günlerdir ayrı kalmışız gibi kokumu içine çekti. Kendimi ona yaslayarak bu anın keyfini çıkardım. Mimarla görüştüğümüz sırada Özgür gelmişti ve daha sonraysa Cesur. İşimiz bittiğindeyse kulübe dönmek yerine akşam yemeği için bir restorana uğramıştık. İçeride yemeğimiz hazırlanıyordu. Peri ve Özgür masadaydı. Bense dışarıya çıkmıştım. Cesur da beni yalnız bırakmamıştı. Bırakmayacağından emindim zaten.
“Sana el kaldırmış, öyle mi?”
Sesinde saklanan öfkeyi fark ederek derin bir soluk aldım. Belimdeki kolları biraz daha sıklaştı. Bu, öfkesini kontrol etmeye çalışırken verdiği istemsiz bir tepkiydi. Elbette korumalar olan her şeyi ona ve Özgür’e anlatmış olmalıydı. Henüz ancak konuşuyor olsak da belli ki zaten durumu biliyordu. Bu da Özgür’ün neden karanlık bir ifadeyle yanımızda oturduğunu daha net açıklıyordu.
“Bana hiçbir şey yapamaz,” dedim ondan korkmadığımı belli ederek. “Onun hakkından gelebilirim.”
“Onunla uğraşmanı, zehirli sözlerini duymanı istemiyorum.”
“Anlaşmalı bir karşılaşma değildi, biliyorsun. Onunla yan yana gelme heveslisi değilim ama denk geldik ve o da artık maske takmaya bile zahmet etmeyerek bizimle konuştu.” Hafifçe omuz silktim. “Damarına bastım. Yine olsa yine yaparım. Senden ve annenden bahsettiğimde gözleri döndü resmen. Onu kışkırttım ve şimdi rahat durmayacağından eminim.”
“Tuna’ya emir verdim. Daha sıkı gözlenecek ve bir daha denk gelmenize bile izin verilmeyecek.”
Usulca kafamı sallayıp bu konuyu kapatmayı tercih ettim. Halide’den bahsettikçe sinirlerim geriliyordu ve şu anda bunun olmasını hiç istemiyordum. Ben onun gününü mahvetmiştim ama o, benimkini mahvedemeyecekti. Derin bir soluk daha alarak gözlerimi önümde uzanan ve üzerine vuran ışıklarla parlayan hafif dalgalı denizin üzerinde gezdirdim.
“Hava ne kadar güzel, değil mi?”
“Bana güzel gelen tek şey sensin.”
Kedi gibi göğsünde kıvrıldım. “Seni öpmek isteyeceğim laflar söyleme.”
Bu ona kısa bir kahkaha attırdı. Sesi denizin uğultusuna karışan bir melodi gibiydi. Çenesini omzuma yaslayıp kollarını belimde tamamen kenetledi. “Engel olan ne?” diye fısıldadı kulağıma doğru.
“Dışarıdayız.”
“Olsun.”
“Peri ve Özgür arkamızda.”
“Seni tüm kulübün ortasında öpmüştüm,” diye hatırlattı ikisinin izleyici olması önemsiz bir detaymış gibi. İçime titrek bir soluk çektim. Anılar zihnimin gerisindeydi.
“Öyle mi yapmıştın? Unutmuşum.”
“Demek unuttun?” dedi sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüşürken.
Dudağımı ısırdım. “Hı hı...”
“Bana doğru dön, Deniz.”
Kalbim denizin kıyıya vuran dalgalarından daha gürültülü çarpmaya başlarken yavaşça kollarının arasında döndüm. Çenemi kavrayıp ısırdığım dudağımın üzerine baş parmağını bastırarak onu dişlerimin arasından kurtardı. “Benim güzel karım,” diye fısıldadı. Baş parmağı alt dudağımda ağır ağır gezinirken bakışlarındaki koyu hayranlık nefesimi kesti. Etrafımızdaki dünya, denizin sesi, restoranın gürültüsü hatta içeride bizi bekleyen Peri ve Özgür bir anda silinip gitti. Cesur için sadece ben vardım, benim içinse sadece o.
“Hafızanı tazelememi ister misin?” dedi, vaadi derin ve yakıcıydı.
Gözlerimi bir an bile onunkilerden ayırmadan, “Belki de buna ihtiyacım vardır,” diye fısıldadım. Aramızdaki mesafe santimlere inerken Cesur’un elinin ensemdeki saçlarımın arasına sızdığını hissettim. Beni kendine biraz daha çektiğinde göğüs kafesinin altındaki güçlü kalp atışını kendi kalbimde duydum.
Sonra dudakları yavaşça dudaklarıma kapandı. Ağır ağır beni öperken ceketine tutunarak dengemi korumaya çalıştım ama aslında buna gerek bile yoktu. Yeniden belimi kavrayan eli düşmeme asla izin vermeyecek şekilde beni tutuyordu. Dudakları sıcak ve talepkârdı. Karşı konulamazdı. Dili ağzıma sızdığında sadece onun duyabileceği kadar yüksek sesle inlemekten kendimi alamadım. Bu anı, kendimden geçmemi kimseyle paylaşmak istemiyormuş gibi beni iyice göğsüne bastırdı. Ufak bir inilti daha kaçırdım. Belimdeki eli uyarırcasına tenimi sıkıştırdı.
Dudaklarımız birbirinden ayrıldığında Cesur alnını alnımdan çekmedi. Gözleri kapalı, sanki bu anın kokusunu ve hissini ruhuna hapsetmek istiyormuş gibi derin bir soluk aldı. “Beni kışkırtmaya bayılıyorsun,” dedi biraz suçlar gibi bir tonla. Sesi kısıktı, sadece ben duyuyordum.
Dudaklarımda hâlâ onun tadı varken titreyen bir nefes aldım. “Hoşuma gidiyor, seni böyle etkilediğimi görmek.”
Cesur yavaşça gözlerini araladı. Koyu kahve hareleri, her santimimin haritasını yeniden çıkarma amacıyla tenimde gezinirken yutkunduğunu duydum. “Hoşuna giden daha başka şeyler de yapabilirim.”
Yine dudağımı ısırdım. “Mesela?”
“Önünde diz çökerim,” dedi, dudağının kenarında karanlık bir kıvrım oluştu ve bu kalbimi tetikledi. “Seni yeniden öperim, bu kez çığlık atmadan duramazsın.”
Duyduklarımın ağırlığıyla dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. “Bunu... burada yapamazsın,” diye fısıldadım, sesim kendime bile yabancı gelecek kadar kısıktı. Bakışlarım istemsizce arkamızdaki restorana kaydı ama Cesur çenemi parmaklarının arasına alıp beni yeniden kendine odakladı.
“Burada değil,” dedi tehlikeli bir sakinlikle. “Ama seni eve götürdüğümde, kapıyı arkamızdan kapattığım ilk saniyede... Seni uyardığımı hatırla Deniz. Beni kışkırtmanın bir bedeli var.”
Baş parmağı çenemi okşarken gözlerindeki koyu kahve harelerin nasıl birer ateş çukuruna dönüştüğünü izledim. Elimde olmadan gürültüyle yutkundum bu onu güldürdü. Benimle oynuyor ve içimdeki ateşi körüklüyordu. Şimdi tüm gece boyunca kulübe döneceğimiz anı düşünecektim ve oraya doğru attığım her adımda kalbim şiddetini arttıracaktı.
“Yine seni öpmek isteyeceğim laflar söylüyorsun,” dedim göğsüm hızlı hızlı inip kalkarken.
“Seninim,” diyerek kendini sunduğunda tereddüt etmeden dudaklarına uzandım ve yeniden tadına vardım. İri bedeni beni bir yorgan gibi örttüğü için kimsenin beni göremeyeceğinden emindim ama elbette ne yaptığımızı anlayabilirlerdi, sonuçta etraftaki hiç kimse beş yaşında bir çocuk değildi.
Derken tam da o sırada birinin boğazını temizlediğini işittim. O an anlayamadım ama Tuna olduğundan emindim. Kahrolası yine bizi bölecek bir an elde etmişti. Gözlerim hırsla kısılırken dişlerimi Cesur’un alt dudağına geçirdim. Ensemdeki saçlarımı avucunda kavrayarak sıktı ama yine de geri kaçmaya çalışmadı. Beni daha büyük bir tutkuyla öpüp güçlükle geriye çekilebildi. Gözlerine yayılan arzuyla bana bakarken dilini yavaşça dudağının üzerinde gezdirdi. Evet, nefes kesiciydi.
Cesur karanlık bakışlarını bir saniye bile benden ayırmadan boğuk, kısık bir tonla, “Hâlâ buradasın,” dedi. Boğazımın kuruduğunu hissettim. “Kıpırda, Deniz. Yoksa seni omzuma atıp eve taşıyacağım.”
Hırpaladığım dudakları öyle güzel parlıyordu ki gözlerimi alamıyordum. Yine de toparlanmak adına beceriksizce saçlarımı düzeltmeye çalışırken, “Silahın yanında mı?” diye sordum. İfadesine bir sorgulama yerleşti. Onu yatıştırmak ve önemli bir şey olmadığını hissettirmek istercesine ceketinin yakalarıyla oynamaya başladım ve sevimli bir kız çocuğunun şeker istemesi kadar masum bir tavırla niyetimi fısıldadım.
“Bu kez Tuna’yı kesinlikle öldüreceğim de.”
Cesur’un dudağının kenarı bu kez, içindeki o dizginlenemez arzuya karışan bir eğlenceyle yukarı kıvrıldı. Bakışları masum tavrımın altındaki yırtıcı niyetle alay edercesine parladı. “Tuna’yı mı?”
“Hı hı...”
“O burada değil ama sen yine de silahımı alabilirsin.”
Sonra bir duvar kadar büyük olan vücudunu önümden çekti ve ben bulunduğumuz balkon kısmının kapısında duran Barut’u, yani abimi gördüm. Gökhan da onun ardındaydı. Gözlerim şaşkınlıkla büyürken yanaklarımın yanmaya başladığını hissettim. Pekâlâ, Cesur benim kocamdı ve onunla istediğimi yapabilirdim ama sanırım bu anlara abimin şahit olması pek isteyebileceğim bir şey değildi. Bu kez ben boğazımı temizlerken, “G-geleceğinizden neden haberim yoktu?” diye dert yanarak Cesur’a döndüm. Tırabzana kalçasını yaslamış, ellerini ceplerine tıkmıştı ve doğrudan abime bakarken tavrında saklı olan sahiplenmeyi anlamamak imkânsızdı.
“Son dakika kararı,” diye bildirdi abim, sesi denizin gürültülü dalgalarını bile bastıracak kadar tok ve mesafeliydi. Gözleri bir anlığına yüzümün etrafımda uçuşan saçlarımda ve muhtemelen kıpkırmızı olmuş dudaklarımda gezindi. Abimin o her şeyi gören, analiz eden bakışları altında yerin dibine girmek istiyordum. Gökhan ise arkada, her zamanki gibi yüzünde ne anlama geldiği belli olmayan o hafif alaycı, soğuk ifadesiyle duruyordu.
Anın verdiği utanç hissinden hızla sıyrılıp, “Yoksa bir şey mi oldu?” diye sorarak ona doğru yürüdüm ve ancak o an Gökhan’ın burada olmaması gerektiğini hatırlayabildim. Gözlerim ona saplanırken endişelerim açıkça belliydi.
“Sen neden buradasın? Bakü’ye gitmemiş miydin?”
“Gittim gitmesine de hemen geri döndüm. O piçe hesap sormayı erteleyemezdim.”
Sergei ve bıraktığı kesik başları hatırlamak tüylerimi diken diken etmeye yetti. Abimin yanına yaklaştığımda tereddüt etmeden elini sırtıma yerleştirerek benimle birlikte dönüp restoranın içerisine yöneldi. İstemsizce omzumun üzerinden Cesur'a baktım. Sırtımdaki ele kilitlenmiş olan bakışları biraz sonra katliam çıkaracağını belli ediyordu. Korkmasam da gerilmekten kendimi alamadım.
“Daha iyi misin?”
Önüme dönüp kısaca kafamı salladım. “Evet, iyiyim.”
“Miray’a orada kalmasını söyledim. Hafta sonu buluşması olmayacak.”
Buna canının sıkıldığını fazla belli etmemeye çalışması karşısında sessizce iç çektim. “Başka zaman yaparız.”
“Yapacağız, emin ol.”
Bu sırada Özgür, “İki saat sonra görüşeceğiz dememiş miydik birader?” dedi Gökhan’a bakarak biraz ters bir tavırla.
Gökhan aldırmayarak Özgür’ün tam karşısında kalan koltuğu çekip yayvanca oturdu. Bu sırada eğlenen bakışları Peri’yi buldu ve kaşlarının yavaşça havalandığını gördüm. Pekâlâ o, hayran olunası bir kadındı. Bu doğruydu ama yine de aşikar bir şekilde Gökhan bunu yapmamalıydı. Özgür’ün sandalyesinde geriye yaslanıp kollarını göğsünün üzerinde toplaması ve ölümcül bakışlarını karşısındaki adamdan ayırmaması açık bir uyarıydı.
“Demek bu herifi piyasadan çeken kadın sensin.”
Peri ürkek bir ceylan gibi bakışlarını tabağına kaçırıp gerginlikle saçlarını kulağının arkasına iterken Özgür, “Karıma bakmayı kes,” diye alçak bir sesle onu uyardı.
“Bana bu kadar güzel olduğundan bahsetmemiştin,” dedi Gökhan. Gözlerim irileşti. Dudaklarının kenarında Özgür’ün sabrını test etmekten zevk aldığını belli eden o tehlikeli gülüş yayılıydı. “Şimdi neden yerinde duramadığını anlıyorum.”
Özgür’ün bakışları Gökhan’ın boğazına kilitlenmişti, sanki bir an sonra onu gırtlaklayabilirdi. “Belanı arıyorsun, değil mi?”
“Valla birader eğer böyle bir şey olacaksa ben razıyım.”
“Piç kurusu seni.”
“Belki ben de başımı bağlar ev adamı olurdum, fena mı?”
“Ev adamı...” Yüzünü buruşturup Gökhan’ı tepeden tırnağa süzdü. Bakışları küçümseyiciydi. “Sen mi?”
Gökhan da çok geçmeden yüzünü buruşturdu. “Tamam, sus, daha fazla midemi bulandırma. Açım ben.” Rahat bir tavırla masadaki mezelere gömülmesini izlerken ağzım açık kalmıştı. İyi mi anlaşıyorlardı yoksa birbirlerinden hâlâ nefret mi ediyorlardı anlamak imkânsızdı.
Etrafıma baktığımda restoranın boşalmış olduğunu ancak fark edebildim. Sorgulayan bakışlarım ardımızdan gelen Cesur’u buldu. Muhtemelen biz geldikten sonra diğer herkesin ayrılmasını istemişti. Belli ki yemeğin ardından bizi kulübe yollayacak ve abimlerle burada plan kuracaklardı. Kollarımı göğsümün üzerinde bağlayıp masanın yanında dikilmeye devam ettim. Onların iyi anlaşmalarını istiyordum ama her görüşmelerini benden gizlemeleri ya da beni dışarıda tutmaları sinir bozucu olmaya başlamıştı.
Cesur masaya ulaştığında abimin masanın diğer ucuna yerleşmesine aldırmadı ya da Gökhan’ın kimseyi beklemeden yemeğe başlamasına. Her zamanki patlamalarından birini yaşamak yerine beni bile şaşırtacak bir sükunetle yanıma geldi. Belimi sahiplenici bir tavırla kavrayıp beni Gökhan’ın yanındaki boş sandalyeye doğru yönlendirirken sıcak nefesini şakağımda hissettim.
“Otur fırtına,” dedi, sesi hâlâ o balkonun buğusunu taşıyordu ama bunu benden başkası anlayamazdı.
Sandalyeye oturduğum sırada, “Beni dışarıda tutmanızdan nefret ediyorum,” diye söylenmekten kendimi alamadım.
Cesur sandalyemi ittikten sonra masanın diğer başına geçerek oturdu. Şimdi abimle karşılıklı oturuyorlardı. Sağ tarafında ben ve Gökhan, sol tarafındaysa Peri ve Özgür vardı.
“Seni dışarıda tutmuyoruz Deniz,” dedi abim. “Seni bu pisliğin uzağında tutmaya çalışıyoruz.”
Yine homurdandım. “Aynı şey.”
“Hadi şu yemeği yiyelim. Hazır değil mi?” dedi Özgür sabırsızca. Garson hızla kafasını sallayıp masayı donatmaya başladı. Bu sırada Gökhan pis pis gülüyordu.
“Senin şu aceleciliğine sanırım alışamayacağım. Şimdi derdin ne?”
“Sensin ulan.”
Gökhan’ın sırıtışı büyüdüğünde istemsizce onu dirseğimle dürtüp uslu durmasını belli ettim. Oralı bile olmadı. “Bizi karınla tanıştırmayacak mısın Özgür?”
Özgür sabır çekti. “Gerek yok.”
“Kıskanç herifin tekine döndüğünden haberin var mıydı?”
Gürültüyle boğazımı temizleyip Gökhan’ı bir kez daha dürttüm ve bu kez sanırım fazla sert davranmıştım. Gökhan sağ boşluğunu tutarak, “Bıçak mı sapladın ne yaptın bana?” diye acılı bir ses çıkardı. “Şurada tüm saf niyetimle kaynaşalım diye çabalıyordum.”
Gözlerimi devirip kafamı iki yana salladım. Uslanmak bilmeyen bir çocuk gibiydi. Peri’ye her şeyin yolunda olduğunu belli eden bir bakış atıp Gökhan’a aldırmamasını istedim. Bana küçük bir gülümseme sundu. Sanırım ilk anın stresini çoktan atmıştı ki daha rahat görünüyordu. Hatta sık sık abime meraklı bakışlarını yönelttiğini yakalıyordum.
Abim garsonların etrafımızda dolaşarak masayı donatmasına hiç aldırmazken, “Akın nerede?” diye sordu ve ortamdaki hava yavaşça ağırlaştı. Onu hatırlamak içimi sızlattı. Bu masada olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeye başladım. Eva ortamı sakin tutmak için elinden geleni yaparken Akın muhtemelen laf sokmadan bir dakika bile geçiremezdi. Sonuçta Gökhan’la birbirlerine gireceklerinden emindim ve buna rağmen onu ve Eva’yı burada isterdim.
Cesur, “Eva’nın peşinde,” dedi kısaca.
“Hiç haber var mı?”
“Yaklaşmış.”
“Öğrendiğim kadarıyla ülkeden çıkmak için gerekli evrakların peşindeymiş,” dedi abim ve şaşırarak ona doğru döndüm.
“Sen de onu arıyor musun?”
Kısa, tek bir hareketle kafasını salladı. “Sadece ben değil, Mila da peşinde.”
Mila da peşinde. Peki neden? Eva’ya değer vermediğinden o kadar emindim ki... Artık onun için daha çok korku duyarken, “Onu Mila’dan önce bulmalıyız,” dedim hızla. Cesur’a dönüp masanın üzerindeki elini tuttum. “Gerekirse diğer her şeyi bir kenara bırakıp sadece ona odaklanalım.”
“Peşinde yeterince adamım var, Deniz. Akın zaten o gittiğinden beri şehrin altını üstüne getirdi. Bizim nasıl hareket ettiğimizi iyi bildiği için tüm adımlarını dikkatli atıyor ama ne olursa olsun onu bulacağız.”
Peri elini kalbinin üzerine koyarken içinden dua etmeye başladığını biliyordum, çünkü benim de içimden geçenler onunla aynı sayılırdı. “Mila’nın şeytan aklından biraz bile almışsa onu bulmak zor olur,” dedi Gökhan bardağına doldurulmuş olan beyaz şaraptan yudumlamadan önce.
Abimin elindeki bıçağı sıktığını gördüm. “İkisinin pek alakası yok, onu yakında buluruz.”
Bu sırada Cesur’un telefonu çaldı. Elbette arayan Tuna’ydı ama bu kez ona hiç sinirlenmedim. Hatta neden aradığını gerçekten merak ettim. Cesur aramayı cevaplandırıp telefonu kulağına dayarken dikkat kesilerek dinlemeye başladım.
“Söyle koçum.”
“Abi Başakşehir’deki otelden sonra Eva ortadan kaybolmuş gibi. Hiçbir iz yok. Otel zaten boku yemiş, doğru dürüst çalışan kamera falan da yok. Çevredekileri taramayı ancak bitirdim, çıkışına rastlamadım. Kat çalışanı Eva’yı tanıdı, zaten kaldığı odada eşyalarını da bulduk. Birisi koşan bir kadınla çarpıştığını söyledi, muhtemelen bizim geldiğimizi anlayıp kaçtı. Ben hâlâ otelde bir yerde saklandığına ihtimal veriyorum. Bu yüzden bu gece burada bekleyeceğim ama Akın gittiğinden emin. Çekti gitti. Hâli iyi değil abi.”
Cesur çenesini sıkarak söylenenleri sindirmek adına kendine biraz zaman verdi. Ardındansa, “Yalnız kalmasına izin verme. Başka gelişme olursa beni ara,” diye buyurarak konuşmayı sonlandırdı. Sonra da sanki hiç canı sıkılmamış gibi, “Yine kaçmış,” diyerek durumu epey basitleştirerek konuyu kapattı.
Özgür homurdanmaya başladı. “Akın’ı hepten delirteceğini hesaba katmamasına kızıyorum.”
Peri’nin güzel kaşları yavaşça çatıldı. Masada hiç konuşmayacakmış gibi dururken beni bile şaşırtacak şekilde söze karıştı. “Onu ne hâle getirdiğini görseydin kızacağın tek kişi kardeşin olurdu. Eva’yı nasıl soldurduğunu bilmiyorsun. Günlerce onun canını yaktı. Belki onu durdursaydın Eva da kaçmazdı.”
Özgür işte şimdi gerçekten sinirlenmişti. Yine de bunu maskelemek için elinden geleni yaptı. “Eva’nın hiç hatası yokmuş gibi konuşma, Peri.”
“Eva’nın hatası yok demiyorum. Yaptığını savunmuyorum,” diyerek kendisini açıklamaya çalıştı. “Ama her şeye rağmen umut doluydu. Tüm o kırgınlıkların, hapsedilmenin içerisinde kendisine tutunabileceği umutlar bırakmıştı. Görmedin, Özgür. Yemin ederim kötü hâldeydi ama çabalıyordu. Kaçmış olmasına kızma. Neye kızmalısın biliyor musun? O küçücük umudu bile yitirmesine sebep olan şeye, elinde tutunacak hiçbir şey bırakmayan şeye... Kardeşine. Çünkü adım kadar eminim Eva savaşacaktı, gitmeyi düşünmüyordu.”
Özgür yılgın şekilde omuzlarının düşmesine izin verdi. “Akın hiçbir zaman kolay biri olmadı,” dedi sonunda kabullenişle. Eh, en azından körü körüne onu savunmuyor olması iyiydi.
“Yine de düzelmelerini umuyorum,” diye devam etti Peri. “Birbirlerine çok zarar verdiler ama her şeye rağmen birbirlerini seviyorlar.”
Abim, “Aşkın her şeyin üstesinden geleceğine inanıyorsun,” dedi yavaşça. Küçümser gibi konuşmamıştı ama buna pek inanmadığı da ortadaydı.
Peri usulca kafasını salladı. “Aşk düşündüğünüzden daha güçlü bir şeydir.”
“Herkes için geçerli değil.”
“Bence... gerçekten seven herkes için geçerli.”
Gökhan tuhaf bir varlıkla karşı karşıyaymış gibi kaşlarını havalandırırken, “Öyle inanarak söylüyor ki ben bile ikna olacağım,” dedi kendi kendine konuşurcasına.
Peri ona küçük bir gülümseme bahşetti ve yanaklarındaki çukurlar belirginleştiğinde Gökhan’ın kaşları neredeyse saçlarına değiyordu. “Bu sadece bir adamla kadının arasındaki aşktan ibaret değil. Sevgi kalptedir. Kardeşini de seversin, anneni de babanı da... Hepsi benzer şekilde. Siz nasıl Deniz’le yeni sayfalar açabilmişseniz, inanıyorum ki Eva ve Akın da açacak. Hatıralar acıtır, kalan izler sık sık sızlar ama sevgi onları daima örter.”
Tıpkı bende ve Cesur’da olduğu gibi...
Tıpkı bende, abimde ve Gökhan’da olduğu gibi...
Ve tıpkı Peri’de olduğu gibi... Özgür’de olduğu gibi...
Hatıralar gerçekten acıtıyordu ama sevgi o acının karşısında bir kalkandı.
Gökhan takdir eden bir hareketle kafasını sallarken Özgür’e döndü. “Ondan neden ayrı kalamadığını bu kez cidden anladım birader.”
Özgür homurdandı. “Yemeğini zıkkımlan.”
“İyi bir karın var. Daha da sırtın yere gelmez.”
“Ne oldu? Kendin için de bir tane ister gibi bir hava sezdim senden. Şaşırtıyorsun beni.”
Gökhan bir an için düşündü ve sadece birkaç saniye sonra gerek olmadığını belirtircesine elini havada salladı. “Ben böyle şeylerin adamı değilim, hayatımı bile isteye sınırlandırmak hiç bana göre değil. Keyfim ve kahyasıyla yaşamaktan çok mutluyum. Bekârlık sultanlıktır.”
Peri’nin şaşkınlıkla aralanan dudaklarını izlerken gülmemek için ağzıma bir şeyler tıkıştırdım. Masum bakışları Gökhan ve Özgür’ün arasında birkaç kez gidip geldi. Ardındansa, “Ne kadar da tanıdık,” dedi aynı şaşkınlıkla.
Özgür yeniden kollarını göğsünün üzerinde bağladı. Bir deney faresiymiş gibi Gökhan’a kilitlenmiş hâldeyken, “Değil mi?” diyerek karısına destek çıktı. Ancak sonra bundan hiç hoşlanmamış şekilde yüzünü buruşturdu. “Bu benden de beter.”
“Yüzüme karşı dedikodumu yapmayı kesin.”
“Başına gelecekleri düşündükçe keyifleniyorum lan,” dedi Özgür. Ardından bir aydınlanma yaşamış gibi irkilip hızla Cesur’a doğru döndü. “Siz de benim için böyle düşündünüz, değil mi?”
Cesur umutsuz bir vakayla karşı karşıyaymış gibi iç geçirdi. Dolu kadehine uzanırken sesindeki hafif bezgin ama kabullenmiş ton masaya yayıldı. “Düşünmek mi?” dedi tek kaşını hafifçe kaldırarak. “Özgür, biz senin için düşünmeyi en başında bıraktık. Sadece izleyip sıradaki felaketin ne olacağını tahmin etmeye çalışıyorduk. Ama itiraf etmeliyim ki Peri seni bizden bile daha hızlı ehlileştirdi.”
Özgür buna fena bozuldu. Ağzının içerisinde homurdanarak, “Hayvan mıydım ben de ehlileştim,” dedi kendi kendine. Yine de eyvallah dercesine kafasını sallamayı ihmal etmedi.
Gökhan fırsatı kaçırmayarak araya girdi. “Önceden nasıl bir hayvandın bilemeyeceğim ama şimdi bir ev kedisine benziyorsun birader.”
Gökhan’ın bu lafı üzerine masada kısa bir sessizlik oldu. Ardından ben kendimi tutamayarak küçük bir kahkaha attım. Peri de elini ağzının üzerine örterek gülmeye başladı. Gökhan zaten sırıtıyordu. Cesur’un dudağının kenarı kıvrıktı. Abim bile belli belirsiz gülüyordu ve yakın zamanda hepimizin böyle bir anın içerisinde olabileceğimizi hayal bile edemezdim.
“Ev kedisi mi?” diye tekrar etti Özgür, Gökhan’a onu birazdan boğazlayacakmış gibi burnundan soluyarak bakarken. Ancak Peri’den yükselen tatlı kıkırtıyı işittiğinde tüm odağı hemen ona kaydı. Çehresindeki sert hatlar yumuşadı, karısını dalgınca izlemeye koyuldu. Geçişi öyle hızlıydı ki Peri’nin onu gerçek anlamda büyülediğini düşünmek üzereydim.
Gökhan dirseğiyle beni dürtü. “İyi izle, şimdi miyavlamaya başlayacak,” dediğinde gözlerim yaşaracak kadar kahkaha attım. Peri de bana katıldığında Özgür kızmak yerine dünya yansa umurunda değil edasıyla karısının kahkahasını izlemeye devam etti. Hatta o bile gülümsedi ama söylenen sözlere değil, karısının tatlı kahkahasının yansıması olarak bunu yaptı. Ancak sanırım Gökhan’ın ne dediğini bir süre sonra anlayarak belli belirsiz homurdandı. Gözlerini karısından ayırmadan kafasını Gökhan’a çevirip, “Miyavlamayacağım lan,” diye tersledi. Bu bizi daha çok güldürdü ve Özgür yine homurdandı.
“Siktir git Gökhan.”
“Miyav.”
Özgür bu kez sinirlerine hâkim olmakta zorlanıyormuş gibi güldü. Nihâyet gözlerini Peri’den koparmayı başarıp da Gökhan’a döndüğünde yüzünde az önceki o öldürücü öfkesinden eser kalmamıştı ama yine de Gökhan’ı her an boğazlamaya kalkabilirdi.
“Ulan sen gerçekten kaşınıyorsun.”
“Hiç de öyle şeyler yapmazdım, bak sen.”
Yine güldüm. Gökhan sohbetin en başında beni feci germişti, aralarında sorun çıkacağından emindim ama işte durum asla ummayacağım şekilde ilerliyordu. Bunun memnuniyeti yüzümden akıyor olmalıydı, çünkü abimle göz göze geldiğimde bana sunduğu tebessüm içime işlemişti. Derken yine bir telefon çalmaya başladı. Bu kez Gökhan’ın telefonuydu. Cebinden öten aleti çıkarırken serseri havası hızla kayboldu ve eğlencenin bittiğini hepimiz anladık. Masaya yeniden ciddiyet kondu.
“Rus herifin yardımcısı arıyor,” dedi abime telefonun ekranını göstererek.
“Aç, toplantı için hafta sonu uygun olduğumuzu söyle.”
Gökhan telefona cevap vermek için masadan ayrıldı. Uzaklaşırken onun Türkçeyi bırakıp İngilizce konuşmaya başladığını duymuştum. Abim, “Ruslar bizimle neredeyse anlaşmaya vardı,” diyerek söze girdi. “Siz ne yaptınız?”
Cesur, “İkisiyle çoktan anlaştım. Diğeri hâlâ tereddütte ama dostlarının bize döndüğünü görünce o da gelecektir,” dedi kendinden emin şekilde.
Peri yeni sohbeti anlamaya bile çalışmayarak tabağındakilere odaklanırken bense kaşlarımı çatmış çözmeyi deniyordum ama pek açıklayıcı olmadıkları ortadaydı.
Abim içkisinden yudumladı. “Rus pazarına açılmak ani oldu ama uzun vadede kâr getirir. Bir taşlar iki kuş.”
“Yasadışı dövüşlere fazla meraklılar. Şimdiden dövüş listelerimde isimleri çoğaldı. Güzel olacak.”
Cesur ve abim arasında mekik dokuyan bakışlarım sonunda kocama saplanmış şekilde kalırken, “Ne planladığınızı ben de öğrenebilir miyim?” diye sordum.
“Sergei’nin ortaklarını, anlaşmalarını, işlerini kendimize çekiyoruz. Polis baskınından sonra epey zarara uğradı ve yeri sarsıldı. Kendini toparlayamadan önce müdahale edip ortaklıklarını bozmaya başladık.”
“Siz... ikiniz?”
“Evet,” dedi abim. “Payı bölüştük.”
Ortak paydada buluşmaları beni ancak mutlu ederdi. “Peki onlara ne kadar güvenebiliriz?”
“Hiç güvenemeyiz,” dedi Cesur. “Zaten amacımız güvenli ilişki geliştirmek değil. Sergei’ye darbe indirmek. O piç kurusu kirli oynamak nedir görecek.”
“Yarın aradığında dostlarını yerinde bulamayınca o sevimsiz suratının alacağı şoku yakından görmek isterdim,” dedi Özgür karanlık bir hazla. “Bomba bu kez onun kıçında patlayacak. Piç kurusu.”
Bomba lafının geçmesiyle abim, “Şüphelendiğiniz biri var mı?” diye sordu. Gerildim. Hepimiz gerildik.
“İlkinde de kimse Eva’dan şüphelenmemişti,” dedim endişelerimi saklamaya çalışarak. “Tahmin yürütmek dahi istemiyorum.”
Özgür, “Bu masadaki hiç kimse değil,” dedi kendinden emin şekilde ve Peri kafasını tabağından kaldırarak ona öyle minnet dolu bir bakış attı ki kendini suçlanacaklar listesinde gördüğünü o an anlayabildim. “Tuna da değil. Geri kalan herkes olabilir.” Akın’ın adını geçirmesine dahi gerek yoktu.
Abim bakışlarını doğrudan karşısındaki Cesur’a dikerek, “Kim olduğu bulunana kadar Deniz benimle kalsın,” diye teklif etti. Nasıl yutkunacağımı bile unuttum, çünkü bunu hiç beklememiştim. Abimin bu teklifiyle masadaki sükunet bir anda kayboldu. Az önce Sergei’nin işlerini nasıl bölüştüklerini, kâr paylarını konuşan o iki müttefik gitmiş; yerini birbirlerine diş bileyen iki alfa erkek almıştı.
“Karımı korumak sana mı kaldı?”
Cesur’un sorusu masada yankılanırken kadehine sarılı parmaklarının boğumları bembeyazdı. Gözlerindeki tehlikeli karanlık yeniden ortaya çıkmıştı.
Abim Cesur’un alevlenen havasına karşı hiç istifini bozmadı. Aksine arkasına yaslanıp kollarını göğsünde bağladı ve bir duvar kadar sabit, bir o kadar da geçit vermez bir ifadeyle Cesur’a baktı. “Korumak mesele değil,” dedi, sesi tok ve otoriterdi. “Mesele güvenlik. Senin çevren Sergei’nin hedef tahtasında. Adamlarının içine sızılmış, en güvendiğin isimle seni sınamış ve dahası olduğunu da söylüyor. Hoşuna gitsin ya da gitmesin, Deniz için şu anda senden daha güvenliyim.”
Cesur’un çenesi öyle sert bir şekilde kasıldı ki kemiklerinin çatlama sesini duyacağımdan korktum. Gittikçe hiddetlenen bakışları, abimin sarsılmaz sakinliğine çarptığında masanın üzerindeki her şey titrer gibi oldu. “Daha dün mekânına girip gösteri yaptı ama sen bana güvenlikten bahsediyorsun,” dedi alçak ama keskin bir tonla. “Asıl amacının onu benden koparmak olduğunu maskelemeye çalışmakla gereksiz zahmete girme.”
Gerçekten ince bir ipin üzerinde yürüyorduk, artık daha iyi anlamıştım. Her şeyin uçurumun kenarına sürüklenmesi işte bu kadar kolaydı.
Abim bu suçlamayı duyduğunda sanki ortada komik bir şey varmış gibi neredeyse gülecekti. “Tek amacım kardeşimin güvende olması. Gerisi senin hastalıklı kafanın sana sunduğu şeylerden ibaret.”
“Bence biraz durup soluklanın,” diye önerdi Özgür. “İkinizin de buna ihtiyacı var.”
“Bence de,” dedim ona destek çıkarak. Korkularım sesime yansımış durumdaydı. “Tartışmanızı istemiyorum. Lütfen.”
Cesur, “Deniz’in yeri benim yanım,” diyerek sanki biz hiç konuşmamışız gibi devam etti. “Onun güveliğinden endişelenme. Birisi karıma zarar vermeye kalkarsa önce beni geçmesi gerekir.”
Abim bu kesin cümleyi duyduğunda beklediğim şekilde daha çok hiddete kapılmadı. Aksine sanki bu cevabı zaten bekliyormuş gibi dudağının kenarında karanlık, belli belirsiz bir kıvrım belirdi. Arkasına iyice yaslandı. “Güzel,” dedi daha sonra. Sesi artık tartışmaya kapalı, buz gibi bir netlikteydi. “Bu sorumluluğu iyi taşı, çünkü önce beni geçmesi gerekir dediğin o baraj bir kez aşılırsa telafi edecek bir hayatın olmayacak.”
Sözleri pimi çekilmiş bir el bombası gibi masamıza düştü. Nefesimi tutup bekledim.
“Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Yanlış adım atarsan olacaklara karşı bir uyarı.”
Cesur masaya doğru hafifçe eğildi. Yoğun, yakıcı tavrıyla, “Senin uyarılarına göre hizaya gelecek değilim,” dedi önemli bir detayın altını çizercesine. “Söz konusu karım olduğunda kimsenin endişelenmesine gerek yok. Ben.her.şeyi.hallederim.”
Cesur’un son kelimeleri masanın üzerine birer kurşun gibi ağır ağır düştü. Her kelimeyi ayrı ayrı vurgulaması sabrının son kırıntılarında olduğunun ilanıydı.
Abim etkilenmiş gibi görünmedi. Hâlâ buzdan sakinliği üzerindeydi ve bu tavrı, bu zehirli durgunluğu bana istemsizce Oktay’ı çağrıştırmıştı. Onunla büyümüştü, elbette benzer yönleri olacaktı ama yine de ondan izler taşıdığını görmek nefesimi kesmeye yetti.
“O benim kardeşim,” dedi o da kelimeleri bastıra bastıra. “Güvende olmasını istiyorum. Eğer onu koruyamazsan, kenara çekileceksin. Gerekirse seni çiğner geçerim.”
Cesur’un parmaklarının arasındaki kadehten çatırtılar yükseldiğini duymak nabzımın nirvanayı bulmasına neden oldu. Bardak önce birkaç çizgiyle çatladı ve çok geçmeden paramparça oldu. İçerisindeki renkli sıvı masaya dağılırken Cesur’un elinden akan kanlara karıştı. Peri ellerini ağzına örtüp dehşet dolu bir ses çıkarırken Özgür ise küfretti. Gökhan telefonu kapatıp apar topar masaya geri döndü.
Cesur, “Seni öldürürüm,” dedi. Tüm uzuvlarım buz tuttu, hareket bile edemeyecek hâle geldim.
Abim bir deli gibi gülümsedi. “Kardeşimi korumaya çalıştığım için mi?” Ellerini iki yana açtı. “Dene.”
Olacakları izlemekten korkarak gözlerimi yumdum ve hemen içimden saymaya başladım. Yatışmak zorundaydım, yoksa beynim tüm bağlantıları koparmaktan bir adım uzaktaydı.
Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on...
“Durun artık,” dedi Peri sesinin güçlü çıkabilmesi için gerçekten çaba göstererek. Zangır zangır titrediğinin herkes farkındaydı. “Birbirinizi öldürünce Deniz daha mı güvende olacak sanıyorsunuz?” Yanağımdan asit kadar yakıcı bir damla yuvarlandı. “Durun. Lütfen,” dedi yakarır ve biraz da uyarır gibi. “Onun ikinize de ihtiyacı var.”
Yanağımdaki yaşı elimin tersiyle kurulayıp oturduğum sandalyeyi geriye iterek kalktım. Hiçbiriyle göz göze gelmeyerek masadan ayrıldım ve doğruca çıkışa yürüdüm. Ardımdan Peri ve Özgür’ün ayaklandığına dair sesler yükseldi.
“Biz biraz dışarıda dolanır hava alırız,” dedi Özgür. “Siz de bu meseleyi halledin.” Gürültülü bir soluk verdi. “Birbirinizi öldürmeden.”
×××
Sağda solda biraz dolaşmanın ardından kulübe döndüğümüzde oldukça keyifsizdim. Peri ve Özgür, ikisi de kafamı dağıtmak için ellerinden geleni yapmışlardı ama işe yaradığını söyleyemezdim. Aklım hâlâ restorandaydı ve gecenin kanla bittiğini haber verecek telefonun gelmesini bekleyerek kendime eziyet ediyordum.
Kulübe dönmüş olmak da sinirlerimi bozuyordu. Başka bir yeri daha çok tercih ederdim ama başımızdaki belalar yüzünden başına buyruk davranma lüksüm pek yoktu. Bu yüzden kulübün kapısından içeriye girerken sıkkın bir soluk verdim. Benimle ilgilenme yükümlülüğünü almış olan ikiliyi daha fazla peşimde süründürmemek adına, “Uyuyacağım,” diye duyurarak doğruca asansöre yöneldim. Onlarda üst kattaki odalarına çıkmak için merdivenleri kullanmayı tercih ettiler.
Henüz saat gece yarısını bile bulmadığı için kulüp açıktı ve aşağıya indiğimde çılgınlar gibi eğlenen insanlar beni karşılamıştı. Aralarından tıpkı bir hayalet gibi geçerek bar bankosuna yerleşip içki istedim. Bir kadeh, iki kadeh derken üçüncüsünü bitiremedim, midem almadı. Yine saati kontrol ettim, hâlâ gelen giden olmaması beni daha çok gerdi. Uyumak istiyordum, çünkü uyursam sanki kötü düşüncelerden ancak korunabilecektim ve bu kahrolası bekleyiş süresi bitmiş olacaktı. Ancak uyumak için arkadaki yatak odamıza gitmek istemiyordum. Oradaki diğer odada hâlâ Filiz kaldığı için, orayı da kullanamazdım. Bu yüzden adımlarım yeniden asansöre gitti. Dengesizdim, arada sırada yalpalıyordum da. Yarım saat öncesindeki dinç hâlimden eser bile yoktu.
Asansöre bindiğimde aynadaki aksime bakarken yeniden ağlamamak için kendimi zor tuttum. Gözlerimdeki yorgun ifade sadece uykusuzluğun değil, omuzlarımda taşıdıklarımın izleriydi. Kabinin kapısı kapandığı hâlde hareket etmediğimizi fark edince tuşa basmayı bile unuttuğumu anlayarak iç geçirdim. Parmaklarım zihnimden bağımsız hareket ederek en üst kata çıkan şifreyi tuşladı. Asansör minicik titremelerle devreye girerek beni yukarıya taşıdı. Burada kendim için boş bir oda bulabilirdim. Bu geceyi yalnız geçirmek istiyordum, gerçekten buna ihtiyacım vardı.
Koridorda sessiz adımlarla yürürken, tam da Akın’ın odasının önünden geçerken aralık kalan kapısından bir kedinin miyavlama sesini duyunca durdum. Eva’nın zavallı yavru kedisi Absent’ten başkası değildi. Onun yalnız başına sağda solda ağlayıp sahibini araması içimi burktu. Onu yanıma alıp mırıltılarıyla uyumak belki bana da iyi gelebilirdi.
Odanın aralık kapısını iterken anlam veremediğim şekilde yoğun, ağır bir hava yüzüme çarptı. Bu odanın içerisine hapsedilmiş kadının geride bıraktığı hüzün olduğundan emindim. Eva gerisinde kocaman bir karanlık bırakarak gitmişti. Yutkunarak ve biraz da çekinerek kapıyı araladım. İçerisi karanlıktı. Boğucuydu. Girmek bile istemedim. Bu yüzden kediyi dışarıya çağırmak adına ona seslendim. Tepki vereceğini umduğum sesler çıkardım. Gelmedi.
“İnatçı,” diyerek burnumu kırıştırırken dengesiz adımlarla odaya girdim. Normalde açık pencereden vuran ay ışığı ve sokak lambalarının yardımıyla önümü görebilirdim ama şu anda kafam pek yerinde olmadığı için köşedeki aydınlatma düğmelerine uzandım. Bu sırada dengemi kaybettim, elim düğmelerden birine çarpıp sekti. İki adım öne savruldum ve güçlükle duvara tutunarak ayakta kalabildim. Hiç değilse gece lambasını açabilmiştim. Eh, şu anki hâlim için bir başarıydı.
Ağzımın içerisinde bir şeyler homurdandıktan sonra, “Absent?” diye yeniden seslendim. Gece lambasının yaydığı loş, sarı ışık odadaki gölgeleri daha da uzatmış, havadaki ağırlığı arttırmıştı. Alkolün etkisiyle dünya ayaklarımın altında hafifçe kayarken gözlerim kediyi aradı. O sırada bir kez daha miyavladı. Bakışlarımı yatağın etrafında gezdirip ayakucuna yönelttiğimde onu buldum.
Yalnız değildi.
Dondum kaldım. Akın buradaydı. Yatağın ayakucuna, yerde oturmuştu. Ayaklarını öne doğru uzatmışken sırtını yatağa yaslamıştı. Bir heykel kadar hareketsiz şekilde duruyordu ve kedi onun yanındaydı. Kucağında tuttuğu şeye sürtünüyor, ara sıra mırlıyor ve miyavlıyordu. Akın kediyle ilk kez bu kadar yakın duruyordu. Kedi ilk kez Akın’a yanaşmıştı.
Onlara doğru ağır adımlarla yürüyüp hiçbir şey söylemeden yere çöktüm. Akın’ın gözleri kapalıydı ama uyumadığından emindim. Nasıl emindim bilmiyordum ama emindim işte. Yavaşça yanına oturup ben de ayaklarımı öne doğru uzattım. Eğer beynim uyuşmamış olsaydı belki de ona hiç yaklaşmaz, görmemiş gibi geri dönüp giderdim ama şu anda hiçbir şey umurumda değildi.
Akın’ın ölümcül derece soğuk, ürkütücü havasının yerini ağır, neredeyse elle tutulur bir keder almıştı. Absent, Akın’ın kucağındaki şeye, ah o şey bir hırkaydı ve emindim ki Eva’nındı, burnunu sürtüp küçük bir mırıltı çıkardı. Sahibinin kokusunu almak onu heyecanlandırmışa benziyordu, yerinde duramamasından belliydi. Akın’a yanaşmayı, sürtünmeyi bile umursamıyor gibiydi. Zaten Akın’ın da pek umurundaymış gibi görünmüyordu. Parmakları hırkanın kumaşına öyle sıkı kenetlenmişti ki eklemleri beyaz birer kemik gibi parlıyordu.
Uzun, epey uzun bir süre sadece oturduk. Aşağıda insanlar kendinden geçercesine eğleniyordu, dışarıda dünyanın kaosu devam ediyordu ama hepsi, her şey bu odanın kapısında kalmış gibiydi. Zamanın durduğunu hissediyordum ya da sadece bana öyle geliyordu. Burada saf, ham, ağır bir şey vardı. Tamamen yanımdaki adamdan yayılıyordu. Sessizliği sadece basit bir suskunluk değil, içindeki her şeyin üzerine yıkıldığı, yarattığı enkazın altında can çekişmesiydi. Yanında durmak ondan yayılan o ham acının bir buz tabakası gibi beni kaplamasına neden oluyordu. Üşüdüğümü hissediyordum.
Alkolün etkisiyle iyice ağırlaşan başımı tutamadım, Akın’ın omzuna düştü. Tepki vermedi. Sanki hissetmedi bile. Ancak hiç beklemediğim şekilde, “Koku,” dedi yavaşça. Sesi, aylardır kullanılmadığı için pas tutmuş bir kapı menteşesi gibi gıcırtı hissiyle kulağıma ulaştı. “Biri gidince geriye sadece bu kalıyor, değil mi?”
“Koku en son giden şeydir,” diye fısıldadım. “Hatıralar bulanıklaşır, yüzler silinir ama koku...” Derin bir soluk alarak göğsümü havayla doldurdum. “Bir rüzgâr eser, biri onun parfümünden sıkar ya da... bir odaya girersin ve o an her şey en baştaki gibi taze olur.”
Yine aramıza sessizlik sindi. Gözlerim artık açık durmakta zorluk çekiyormuş gibi usulca örtüldüğü sırada Akın’ın elindeki hırkayı burnuna götürdüğünü gördüm. Öyle derin derin kokladı ki içim cız etti.
“Onu bulacaksın,” dedim inançla.
“Bulacağım.” Kısık ama güçlü bir yemindi.
“Onu seviyorsun.”
Sessiz kaldı.
“Onsuz yapamazsın.”
Sessizlik devam etti.
“Onsuz... sen de kayıpsın.”
Yine konuşmadı.
“Acı çekiyorsun.”
Derin bir soluk aldı, acısını belli etti.
“Nasıl acıttığını biliyorum,” diye fısıldadım. “Birini kaybetmenin sana ne yaptığını çok iyi biliyorum.”
Yutkunduğunu duydum.
“Korkuyor musun Akın?” diye sordum, alkol yüzünden ağır ağır. “Onu bulduğunda... gözlerindeki ışığın sönmüş olmasından?”
Bedeninin kasıldığını netçe hissettim.
“Neden canını yaktın ki? O... seni çok seviyordu.”
“Bana ihanet etti,” dedi. Üç kelimelik bu cümle onun hayatını mahvetmişti, belliydi.
“O sana ihanet ederken bile seni seviyordu.”
Cevap biraz geç geldi. “Biliyorum.”
“Korkuyor musun?”
Bir kez daha yutkundu. “Korkuyorum,” dedi. İtirafı odadaki ağır havayı ikiye böldü. Ondan bunu ilk ve son duyuşum olduğunu biliyordum.
“Neden normal olamıyoruz?” dedim yakınarak. Yanaklarımdan yeni damlalar yuvarlandı. “Neden sevmek, birbirimizi yok etmeye benziyor?”
Cevap vermedi. Ben de cevap vermesini beklemedim zaten. Öylece sızdım. Ya da belki sızmadım. Garip bir hâldi. Kedinin mırıltılarını duymaya devam ediyordum ama diğer detaylar pek yoktu. Sanırım uyuyordum. Ancak çok zaman sonra odaya dolan ayak seslerini sanki duymuştum. Kulak kesilmeye çalıştığımda sessizlik devam etti. Kedi bile sustu. Belki de bu kez tamamen sızmıştım.
Akın, “Abi,” dedi boğuk bir sesle. İrkildim ama bedenim sarsılmadı. Cesur’un artık yanımızda olduğunu bilmek ruhumun sıkışmaya başlamasına neden oldu.
“Sen buna nasıl dayanmıştın?”
Bu kez sessiz kalan taraf Cesur oldu.
“Sen yirmi sene bu yokluğa nasıl dayanmıştın abi?”
Uzun, kahredici bir sessizlik oldu. Cesur’un nefes alışverişindeki düzensizliği, içindeki fırtınayı dizginlemeye çalışırken boğazından çıkan o hafif hırıltıyı duydum. Sonra ruhunun en derinindeki bir yarayı ortaya dökercesine, “Dayanamadım,” dedi. “Dayanamadım, Akın. Yarıya delirdim. Baksana bana... Doğru bir adam değilim artık.”
Bu itiraf içimi paramparça etti.
“Ben... şimdiden aklımı kaybetmiş hissediyorum,” dedi Akın. Ardından yutkundu. “Sen yirmi sene nasıl dayandın?”
“Benim gibi olmana izin vermeyeceğim. Onu birlikte bulacağız.”
Cesur yıllarca tek başına savaşmıştı. Yetmemiş gibi aklını kaybettiğini, aradığı kızın gerçekte var olmadığını birçok kez yüzüne vurmuşlardı. Hatta sırf gönlü olsun diye onunla birlikte kızı, yani beni arar gibi yapmışlardı. Öz babası, beni bulmasını engellemek adına elinden geleni ardına koymamıştı. Onun daima önünü kesmiş, yirmi sene acı çekmesine neden olmuşlardı. Bir zamanlar Akın da onun deli olduğunu düşünenlerden biriydi ve şimdi benzer acıyı yaşıyordu ve abisinden tam destek görmek sanırım onu Eva’nın yokluğu kadar acıtıyordu. Yine sessiz kalmasından, bedenin kasılmasından, gürültüyle yutkunmasından belliydi.
“Birlikte bulacağız,” dedi Cesur tekrar. Onun tek başına savaşmasına izin vermeyeceğinin altını bir kez daha çizdi. “Ben hayal görmediğimi kanıtlamak için yirmi yılımı verdim, senin yirmi dakikanı bile boşa harcatmayacağım.”
Akın’ın belli belirsiz kafasını salladığını hissettim. Yüzüne bakabilecek olsam kızarık gözleriyle karşılaşacağımdan emindim ve onu öyle hayal etmek bile benim gözlerimi sulandırmıştı.
“Abi... ben... onu yanımda istiyorum,” dedi güçlükle. Sanki bunu açıkça söylemek onun için çok ama çok zordu. “Her şeye rağmen.”
“Sen nasıl istersen öyle olacak koçum.”
Kafasını Cesur’a doğru çevirdi sanki. “Affedebilir misin?”
“Affederim,” dedi. “Senin için.”
Yeniden önüne dönüp kafasını eğdi. Göğsünden kızgınlıkla dolu bir homurtu yükseldi. “Gözünde zayıf halka oldum, değil mi?”
Akın’ın bu sorusu odadaki duygusal havayı adeta bir jilet gibi kesti. Sesindeki kendine yönelik nefret bariz şekilde ortadaydı. Onun gibi hayatını güven, sadakat ve sertlik üzerine kurmuş bir adam için duygularına yenik düşmek ve bir açık vermek, ölmekten daha ağırdı.
“Birini sevmek seni sadece daha güçlü kılar,” dedi Cesur, parmaklarının tersini yanağımda hissettim sanki. Belli belirsiz dokundu. “Bir kadın seni zayıf yapmaz, senin için bir amaç olur. Delirmemek için, karanlığa kapılıp gitmemek için, tamamen bir canavara dönüşmemek için...” Eli geldiği gibi gitti. “Yaşadığını hissetmek için ona ihtiyacın var, Akın.”
“Ona ihtiyacım var,” dedi göğsünün derinliklerinden kopup gelen bir arzuyla. “Onsuzken... düşünemiyorum.”
“Biliyorum,” dedi Cesur. Sesindeki ağır tondan belliydi. “Şimdi biraz dinlen. Tuna ilgileniyor. Peşini bir an bile bırakmayacağız.”
Akın kısaca kafasını salladı ama kalkmak için kıpırdanmadı. Belki de beni uyandırmak istemediğinden dolayı kıpırdanmadığını düşünsem de Cesur beni kucaklayıp ondan ayırdığında bile harekete geçeceğinden şüpheliydim. Olduğu yerde uyurdu ama o yatağa geçmezdi, anlamıştım.
Cesur beni hiç ağırlığım yokmuş gibi kolayca taşıdı. Hangi yönden gittiğimizi anlayamadım, ne kadar sürdüğünü takip edemedim. Sadece sırtımın yatakla buluştuğu anı ayırt edebildim. Ayakkabılarım usulca ayaklarımdan çıkıp gitti. Peşinden pantolonum bedenimi terk etti. Kazağım da kolayca benden koparıldı. Sadece iç çamaşırlarımla kaldığımda vücudum iki büklüm oldu. Gerginliğim tenimden dışarıya taştı. Sorun beni soyması değildi. Bunun o da farkındaydı. Üzerimi örttü ama ben yine de rahatlayamadım. Bir süre sonra yatak çöktü, sıcak bedeni bana yaklaştı ve beni göğsüne çekip sarıldı. Hâlâ elektrik yüklü bir tel kadar gergin olmam karşısında sessizce iç geçirdi. Dudaklarının alnıma değdiğini hissettim.
“Onun senin abin olmasından nefret ediyorum,” diye fısıldadı. Gerçeği tüm çıplaklığıyla dile getirmesi beni iyice dondurdu. Bunu hissetmiş gibi sırtımı sıvazladı ve ben elini saran bandajı ancak hissederek tamamen taşa döndüm.
“Uyu benim güzel kadınım. Onu öldürmedim,” dedi ve ancak kollarında gevşeyebildim. “Ondan nefret etmeye devam edeceğim ama bu yüzden seni ağlatmayacağım.”
×××
Peri huzursuz şekilde yatakta yeniden döndü. Bir türlü derin uykuya geçemiyor olmak onu çileden çıkarmaya başlamıştı. Kesik kesik, yarım yamalak uykular yüzünden iyice gerilmiş hâldeydi. Üstelik yanındaki adamı rahatsız etmemeye çalıştığı için de çok daha huzursuz durumdaydı. Yavaş olmaya dikkat ederek yeniden döndüğünde sol yanının boş olduğunu görünce irkilerek kafasını yastıktan kaldırıp odanın içerisini taradı. Özgür yoktu.
Sıkkın bir solukla yatakta tamamen doğrulup oturdu. Köşedeki saat gecenin ikisini işaret ediyordu ve çok yorgun hissediyordu. Ancak yatsa bile uyuyamayacağını biliyordu. Hele de artık Özgür yanında değilken. Belki de onu rahatsız etmişti. Sürekli dönüp durunca adam da uyuyamamış ve çıkıp gitmiş olmalıydı. Göğsüne yerleşen sıkışıklığı kovmak istercesine elini oraya götürüp ovaladı. Bu sırada geceliğinin bir düğmesi yerinden fırlayıp açıldı. Aşağıya eğilip baktığında geceliğinin üst takımının üzerinde neredeyse ters durduğunu fark ederek onu düzeltti. Bol altlığı da baldırlarına kadar toplanmış hâldeydi. Kesinlikle huzursuz uykusu kıyafetlerine bile bulaşmış durumdaydı.
Oflayarak ayaklarını yataktan aşağıya indirip bir süre de öylece durdu. Özgür muhtemelen aşağıya inmiş olmalıydı ama onu düşünmekten kendini alamıyordu. Hele de gün içerisinde annesiyle karşılaştıktan sonra ve kadın yine açıkça değersiz biri olduğunu yüzüne vurduktan sonra yine karamsar hislerle dolup taşmış durumdaydı.
Elinde olmadan kaçırıldığı anlara geri dönüp duruyordu. Halide’nin onu kolayca gözden çıkarıp ölüme göndermesi... tüyleri diken diken kesildi. Kadın hâlâ nefret doluydu. Karnındaki bebeği çok önemsediğini sanmıyordu, sanki sırf daha çok canını acıtmak için onu almakla tehdit etmişti. Peri bebeğini o kadının ellerine bırakmaktansa ölürdü daha iyiydi.
Ansızın midesi çalkalandı. Ayaklanıp banyoya doğru yürürken içinde çıkarabileceği bir şeyler olmadığını biliyordu. Yüzünü yıkayıp biraz aklını toparlamaya çalışacaktı. Belki de bir duş alsa biraz olsun bedeni gevşeyebilirdi. Dağılan saçlarındaki tokayı çıkarıp onları yeniden kafasının tepesinde topuz yaptığı sırada banyonun aralık kapısından dışarıya dökülen ışığı ancak fark edebildi. Muhtemelen ya kendisi ya da Özgür açık bırakmış olmalıydı. Ancak banyoya girdiğinde öyle olmadığını anladı, çünkü Özgür oradaydı. Küvetin içerisinde, sanki uyuyormuş, sanki orada uyuyabilirmiş gibi gözleri kapalı şekilde uzanıyordu. Sırtını küvetin kenarına yayvanca yaslamıştı, su karnına kadar ancak geliyordu ve üzerindeki köpükler epey solmuş durumdaydı.
Peri kapının orada kalakaldı. Ne yapacağını bilemedi. Adımları ona doğru gitmekle gerisin geri gitmek arasında gidip geldi. Çok yakın zamana kadar dinlediği çekinik yanı odaya geri dönmesini ve onu rahatsız etmemesini fısıldıyordu. Adamı zaten rahatsız etmiş olmalıydı ve en azından burada huzur vermeliydi. Genç kadın içindeki sese boyun eğerek geriye doğru bir adım attı, ancak sonra birden durdu. Bu adam onun kocasıydı. Aralarındaki buzların erimeye başladığını, onun artık netleştiğini biliyordu. Bu yüzden çekinik tarafını bastırmaya çalışarak sessiz adımlarla ona doğru yürüdü. Hâlâ gözleri kapalıydı. Belki de gerçekten orada uyuyakalmıştı. Yanına ulaştığında yine çekincelerle doldu ama kendisini cesaretli tutmaya çalışarak uzanıp adamın küvetin kenarında duran koluna dokundu. Teni buz gibiydi.
Özgür birden gözlerini açtı. “Peri?” dedi şaşırdığını belli ederek. Sonraysa kaşları çatıldı. Yutkunuşu banyonun duvarlarında yankılandı. “Neden yatakta değilsin?”
“Sen neden değilsin?”
Özgür gergin vücudunu yeniden ardına yaslayıp kafasını duvara dayadı. Bir kez daha gözlerini yumdu. “Duşa ihtiyacım vardı,” dedi basitçe. Ancak havaya sönmüş bir duygunun yeniden uyandığı hissi yayıldı.
Genç kadın sorgulayan bakışlarını etrafta gezdirmekten kendini alamadı. Pek de duş alıyormuş gibi görünmüyordu. Uzun süredir burada durduğu belliydi. Yanağının içini kemirmeye başladı. Kuruntular onu ele geçirip tüketmeye koyulmuştu. Ellerine yayılmaya başlayan soğukluktan belliydi.
Birden, “Yatakta seni çok mu rahatsız ettim?” diye sordu bunun düşüncesi bile onu mahvediyormuş gibi solgun bir yüzle. Bir adım geri çekildi. “Ben başka bir yerde yatabilirim. Burada böyle eziyet çekiyorsun-”
Özgür’ün gözleri bu kez şimşek çakmış gibi hızla açıldı. Uzanıp kadını ince bileğinden yakalaması o kadar hızlı oldu ki Peri’nin dudaklarından boğuk bir çığlık döküldü. Onu kendisine doğru çekip yüzlerini epey yakına getirdikten sonra kendisini durdurmaya bile çalışmadı. Onu öptü. Onu, tek ihtiyaç duyduğu şeymiş gibi öptü. Kadından yükselen paniği yuttu, korkuyu görmezden geldi ve teslim olur şekilde kendini bırakmasını kucakladı.
Peri, adamın çıplak omuzlarına tırnaklarını geçirir gibi tutunurken şaşkınlıkla sonuna kadar ayrılan kirpiklerinin titreyerek kapanmasına izin verdi. Kafasının içerisinde dolaşan ve onu sinsi sinsi kemiren uğursuz düşüncelerin uzaklaştığını hissetti. Beli biraz hırçın hareketle kavrandı ve anlayamadan kendisini küvetin içerisinde, adamın kucağında buldu. Gözleri yeniden panikle büyürken ondan ayrılıp dudaklarına doğru çığlık atıp kaçmaya çalıştı. Ancak adam onu olduğu şekilde tutmakta ısrarcıydı.
“S-su... su buz gibi,” dedi titreyerek.
Özgür kenardaki bataryaya uzanarak sıcak suyu açıp küvete dolmasını sağladı. Bunu yaparken cayır cayır yanan bakışlarını kadının yüzünden hiç ayırmamıştı. Bir elini onun beline sarmayı sürdürerek diğeriyle yüzünü avuçladı. “Ama ben yanıyorum,” diye fısıldadı. Yutkundu. Gürültüyle yutkundu.
Peri nihâyet olması gerektiği gibi banyoya dolan buharın farkındaydı ama hâlâ titriyordu. Kocasıyla solukları birbirine çarpışacak kadar yakındı ve adam tamamen çıplaktı. Sıcak su küvetin içindeki dondurucu durgunluğu dağıtıp tenlerine tırmanmaya başladığında Peri’nin titremesinin nedeni olmaktan çıktı. Şimdi yavru bir ceylandan farksız ürkekliğinin tek nedeni adamın gözlerinde yanan tutkuydu.
“Peri,” dedi usulca. “Neden bu kadar güzelsin?”
“Ö-özgür...”
“Çok zorluyorsun beni. Sana karşı koymak artık bana acı veriyor.”
“Ben... ben...”
Cümlesi boğazında düğümlenip kaldı. Halide’nin yeniden kazıp gün yüzüne çıkarttığı yetersizlik hissi ile kocasının gözlerindeki hayranlık dolu bakış arasında sıkıştığını hissediyordu. “K-korkuyorum,” diye fısıldadı en sonunda. Boğazı sızladı, gözlerinin gerisinde yaşlar birikti.
Özgür alnını kadının alnına yaslayıp yatışmak istercesine gözlerini yumdu. Bir süre derin derin soluk alıp verdi. Sonunda, “Biliyorum,” dedi yutkunarak. “Dön arkanı, Peri. Dön, biraz sakinleşeyim.”
Peri adamın kucağında yine onun yönlendirmesiyle yavaşça döndü. Köpükler suyla birlikte göğsüne kadar yükselmişti. Dikkatli şekilde küvetin zeminine oturduğunda ve Özgür onu geriye yatırıp sırtını göğsüne yasladığındaysa köpükler artık boynunun seviyesinde sayılırdı. Neyse ki Özgür uzanıp suyu kapattı ve banyoda sadece ikisinin nefes seslerinin yankılanmasına izin verdi. Bir süre öylece durdular. Peri hareket bile etmiyor, ağır ağır soluk alıp vermeye çalışıyordu. Su artık gerçekten sıcaktı ama teninde hâlâ titremeler vardı.
Banyoya dağılan yoğun buhar ışığı köreltip hafif bulanık hâle getirmişti. Peri suyun içerisinde karnına sarılan kolları hissettiğinde gerilmekten kendini alamadı. Adam onu aralarında en ufak bir boşluk kalsın istemezcesine iyice kendisine çekti. Peri, onun kalbinin ne kadar düzensiz ve sert çarptığını hissedebiliyordu. Kendisinin de ondan pek farkı yoktu, hâlâ düzene girememişti.
“Titriyorsun,” diye fısıldadı Özgür. Sesi artık daha ağır, daha durgundu. “Bu kadar çok mu korkuyorsun benden?”
Peri ellerini nereye koyacağını bile bilemedi. “Senden korkmuyorum.”
“Korkuyla tutkuyu ayırt edebilecek kadar aklım başında, Peri.”
Evet, şu anda ikisinden de parçalar taşıyordu, doğruydu. Kafasının içerisinde hâlâ bir savaş varken ana odaklanamıyordu. Taşıdığı o uğursuz ses onu sürekli kötü şeyler olacağına dair korkutup duruyordu. Elinde olmadan onu dinliyordu, çünkü aralarında hâlâ yıkılmamış olan duvarlar vardı.
“Seni hiç düzelmeyecek şekilde kırdıysam... bana söyle,” dedi bu sanki canını yakmıyormuş gibi usulca. “Çünkü eğer öyleyse... ben denemekten vazgeçmem ama senin hep böyle canın yanar. Bunu istemiyorum.”
Genç kadın peş peşe birkaç kez yutkundu. “Eğer... eğer denediğimi ve yapamayacağımı anladığımı söylersem... ne yaparsın?”
Adamın tenine yayılan kasılmayı kendi tenindeymiş gibi hissetti. Ayrıca sırtını yasladığı göğsünün içinde bir kalp atışının teklediğini, ardından daha hırçın, daha gürültülü bir ritme büründüğünü de hissetti. Bir süre cevap vermedi. Sadece nefes alışverişleri sıklaştı. Sıcak nefesi doğrudan ensesine çarptıkça genç kadının içindeki kaygı daha da büyüdü. Sonunda Özgür, sanki her bir kelimeyi ruhundan söküp alıyormuş gibi boğuk bir sesle konuştu.
“Seni bırakırım desem de bunu yapamam. Ömrünü benim gözetimimde geçireceksin, üzgünüm. Ama seni rahat ettiririm. Beni görmek istemezsen görmezsin. Kızımızı ihmal etmem, her şeyinizle ilgilenirim ama istemezsen... bir daha karşına çıkmam.”
Peri hayal etti. Güzel, korunaklı bir evde yaşadığını ve kızıyla günlerini geçirdiğini zihninin gerisinde düşündü. Hiçbir şey için endişe etmeden yaşayacaktı. Arzuladığı her şeyin o saniyede gerçekleşeceğini bilerek günlerini geçirecekti. Başta bu fikir çok cazip, pas parlak göründü, ancak birkaç saniye sonra zihnindeki senaryodaki bariz eksiklik yüzüne çarptı. O mutlu, dertsiz tasasız tabloda büyük bir eksiklik vardı.
“Ben...” Gürültüyle yutkundu. Elini yavaşça karnının üzerindeki kola sardı. “Bunu istemiyorum.”
Özgür kendine engel olamıyormuş gibi bir tavırla dudaklarını kadının ensesine bastırıp tuttuğu soluğu bıraktı. Bir nebze rahatlamış olduğunu belli ederek konuştu. “Ne istediğini söyle bana.”
Peri gözlerini yumdu ve kalbinden geçen en derin arzusunu fısıldadı. “Sevilmek istiyorum.”
Kadının dudaklarından dökülen o iki kelime Özgür’ün tüm düşüncelerini saniyeler içerisinde dağıttı. Sözlerinin altında yatan derin açlığı, saf ama bir o kadar da yakıcı ihtiyacı fark ettiğinde göğüs kafesinin daraldığını hissetti. Acılı, boğuk bir ses dudaklarının arasından firar etti. Anladı; kadın aç kalmaya razıydı, paranın, lüks yaşamın peşinde değildi. Ona hiçbir şey sunmasa ama sadece sevse bununla yetinirdi. Sevilmek onun en büyük açlığıydı.
“Kalbindeki o istenmeme korkusunu oraya ben koydum,” dedi. İtirafı havadaki sessizliğe atılmış ağır bir taş gibi düştü. Sesi kendi suçluluğunun altında ezilmiş, pürüzlü ve derinden geliyordu. “Ben yaptım bunu,” diye devam etti, kelimeler sanki boğazına dizilmişti. “Bugün annem seni yaralayabilmişse, bunu benim açtığım yarayı kullanarak yaptı.”
Genç kadın istemsizce kendisini kasarak nefesini tuttu. Adam her şeyin farkındaydı. Bugün neden böyle olduğundan, canını neyin sıktığından kafasına neleri taktığından ve belki de sırf bu yüzden uyuyamadığından... Yine de kocasının can yakıcı dürüstlüğü onu hazırlıksız yakaladı. Özgür maskesini ilk kez bu kadar net bir şekilde indirmiş, kendi vicdan azabıyla çırılçıplak kaldığını ona sunmuştu.
“Sana önceden sunmadığım her şeyi sunarak hatalarımı telafi ettiğimi sanıyordum ama senin tek istediğin benim sevgim,” dedi Özgür boğukça. “Açtığım yarayı iyileştirmemi istiyorsun.” Elini suyun altından çıkarıp Peri’nin yüzünü avuçladı, bedenini hafifçe yana çevirip göz göze gelmelerini sağladı. Kadının gözlerinde hâlâ reddedilmenin korkusu vardı.
“Senden kurtulabilmek için o kadar çırpındıktan sonra... seni istememden belli etmedim mi?” Yutkundu. “Etmedim, değil mi?” Ağır ağır, hüzünle kafasını salladı. “Senin bana getirdiğin her şey benim için çok yeni. Tanımadığım hislerle tanışmak beni afallattı. Bir kalbim olduğunu fark ettim, Peri. Sana her baktığımda çığırından çıkıyor,” derken onun elini tutup göğsünün, tam da kalbinin üzerine koydu. İnce parmakları tenine değdiğinde kalbinin seğirdiğini hissetti. “Beni tamamen affetmen için ayaklarının altına her şeyi sermeye hazırım ama istediğin tek şey bu mu?” diye sordu kadının elini kalbine daha çok bastırdığı sırada.
Peri kocasının onaylanma ihtiyacı karşısında hızlı hızlı kafasını salladı ama hâlâ çekincelerle dolu dolduğu yüzünden okunuyordu.
Özgür, “O zaten artık senin,” dedi. Derin bir soluk aldı. Kadının güzel çehresini uzun uzun taradı. Ona sahip olmak paha biçilemezdi. Uzanıp yanağındaki gamzenin çukurunu okşadı. “Seni seveceğim, Peri,” diye fısıldadı. “Ama bu sadece bir telafi olmayacak. Seni öyle bir seveceğim ki, kalbine kendi ellerimle yerleştirdiğim o korkuyu yine ellerimle söküp atacağım. Şu boktan hayatımda en değerli şeyin sen olduğundan şüphe duymayacaksın. Söz.”
Banyonun buğulu havası Özgür’ün verdiği bu yeminle birlikte sanki daha da ağırlaştı ama bu kez boğucu değil, sarmalayıcı bir ağırlıktı. Peri elinin altında delice çarpan kalbin ritmine odaklanırken kocasının parmak uçlarının yanağındaki çukurda bıraktığı yakıcı dokunuşu hâlâ hissediyordu. Gözlerinden süzülen bir damla adamın baş parmağının üzerine düştü. Genç kadın dudaklarını birbirine bastırıp içindeki son huzursuzluk dalgasının da sıcak suya karışıp gitmesine izin verdi. Geriye yıkılmak üzere olan darbe almış bir duvar kaldı.
“Sıkıldığın anda bir kenara atacağın heves olmadığımı da söyler misin?”
Özgür’ün parmakları Peri’nin yanağındaki çukurda donup kaldı. Genç kadının sorduğu bu soru adamın kalbine atılan son ve keskin bir bıçak darbesiydi. Annesinin zehrinin ne kadar derine işlediğini, Peri’nin ruhundaki o en savunmasız yeri nasıl kanattığını şimdi tüm çıplaklığıyla görüyordu. Derin, sarsıntılı bir soluk aldı. Suyun içinde biraz daha doğrulup karısını omuzlarından tutarak onu tamamen kendine çevirdi. Şimdi yüzlerinin arasında sadece santimler vardı, birbirlerine kenetlenmiş yoğun bakışlarında yalanın barınabileceği en ufak bir gölge bile kalmamıştı.
“Peri bir heves için insan kendi düzenini yıkar mı?” dedi yavaşça. “Bir heves için insan aynada baktığı yüzü değiştirmeye, hiç bilmediği bir adama dönüşmeye razı olur mu?”
Adam yaptığı buydu; değişmek. Değişmek için gerçekten çabalıyordu. Genç kadın aralarında kalan son duvarın tuzla buz olduğunu hissederek hıçkırdı ve kocasına doğru atıldı. Kollarını boynuna dolayıp yüzünü göğsüne gömdü. Ağladı. Adam onu sıkıca sarıp konuşmaya devam etti. O ise sadece ağladı.
“Heves doyduğunda biter. Oysa ben sana baktıkça daha çok acıkıyorum. Seni tanıdıkça senin sessiz direnişini, çocuksu masumiyetini ve her şeye rağmen içindeki o bitmek bilmeyen şefkati gördükçe sana daha çok mahkûm oluyorum. Sen benim hevesim değil benim son durağımsın. Eğer bir gün senden geçersem, bil ki ben benden geçmişimdir.”
Peri kriz geçiriyormuş gibi hıçkırmaya devam etti. Bu, şimdiye kadar içinde tuttuğu, bastırdığı duyguları serbest bırakmasıydı. Adam da bunun farkındaymış gibi sırtını sıvazlayarak destek oldu. Islak kıyafetlerinin üzerinden okşadı, daha çok sarıldı, hiç bırakmayacağını belli edercesine sıkı sıkı tuttu. Zamanla yatıştı. Su soğudu ama bu kez üşüme hissi ondan epey uzaktaydı.
“Bana bak,” dedi Özgür, daha fazla dayanamayarak onu göğsündeki sığınaktan çıkarıp ağlamaktan kızarmış çehresini yeniden karşısına getirerek. Gözleri şefkatle parlıyordu. “Silahlarımı hangi çekmecede tuttuğumu biliyorsun,” dedi ondan bir onaylama beklediğini belli ederek. Peri karmakarışık ifadesiyle kısaca kafasını salladı.
“Git onlardan birini al, gel beni vur ama bir daha asla... Bir daha asla sevilmeyi bir dilek gibi söyleme.”
Kadının çenesi titredi. Tıpkı kalbi kırılmış küçük bir kız çocuğuna benziyordu. Sarsılmış, dağılmıştı ama nihâyet içini boşaltmıştı. Taşıdığı masumiyet yüzünden akıyordu ve Özgür’ün karanlık dünyasında bulabildiği tek tertemiz köşe gibiydi. Eğilip kadının hâlâ ıslak olan göz kapaklarını, ardından burnunun ucunu öptü. Yanaklarını kuruladı ve sonra onları da öptü. Yüzünün her karesinde gezindi. Küçük dokunuşları iyileştirme çabasına benziyordu.
Ardından geri çekilip, “Anladın mı beni?” diye fısıldadı.
Peri ellerini adamın yüzüne yerleştirdi ve nasıl durduklarını kontrol edercesine bir süre inceledi. Kısa sakallarının avuçlarına bıraktığı batma hissi tenini gıdıkladı. Ona ilk kez özgürce, doya doya dokundu. Az önce o nasıl yüzünü öpmüşse aynısını ona parmaklarıyla yaptı. Tamamen üzerine çıktığının farkında değildi. Anın verdiği heyecanla göğsü hızlı hızlı inip kalkarken, “Ben silah kullanmayı bilmiyorum,” dedi kısık, ağladığı için pürüzlü sesiyle.
Özgür onun ne demek istediğini hemen anladı. Dudaklarına engel olamadığı bir kıvrım yayıldı. “Seni öyle çok seveceğim ki Peri,” dedi ant içer gibi. “Bundan sonraki dileklerin ev, araba, çiçek böcek... siktiğimin parasıyla alınabilecek şeyler olacak.”
Genç kadın usulca kafasını salladı ve dürtülerini takip ederek ona doğru biraz daha eğildi. Tamamen içinden gelen hisse uyuyordu ve keşfediyordu. Adam da ona izin verdiğini belli edercesine sabırla bekliyordu. Sadece belini sıkıca kavramıştı ve tutuşu biraz tehditkârdı. Onu bedenine bastırmakla duruşunu desteklemek arasında ince bir çizgideydi.
Peri dudaklarını Özgür’e iyice yaklaştırdığında, adamın boğazından neredeyse bir hırıltı gibi dökülen yutkunma sesini duydu. Sonraysa yürümeyi yeni öğrenen bir ceylan yavrusu gibi heyecanla eğilerek onu öptü. Küçük, kendisi gibi masum bir öpücüktü. Önce sadece dudaklarının yumuşak yüzeyine sürtünerek hareket etti. Adam daha fazlasını istercesine dudaklarını araladığındaysa tereddüt etmedi. İlk kez başlatan, yöneten oydu. Bunun verdiği tatmin edici güçle dilini usulca ona dokundurdu. Belindeki ellerin tutuşu sıkılaştı ama müdahale etmedi. Usul usul tatmasına izin verdi ve Peri geri çekildiğinde utanarak yüzünü yeniden kocasının göğsüne gömüp ona sarıldı.
Özgür boğuk bir sesle gülerken, “Peri,” dedi onu sarıp sarmaladığı sırada. “Sen benim başıma gelen en güzel felaketsin.”
×××
Halide Çağlayan son zamanlarda epey üzerine düştüğü vakıf işlerinden dolayı yine birileriyle görüşmek için Florya’daki aynı mekândaydı. Her zamanki gibi korumalarından birinin elini tutarak arabadan indi, onlara dinlenmelerini söyledi ve topuklu ayakkabılarını yere vura vura restorana girdi. Yine doğruca üst kata, toplantı yapacakları masaya gitmek yerine arka tarafa açılan kapıya doğru yürüdü. Dışarıya çıktı ve kendisini bekleyen arabayı gördü. Başka bir koruma araca binmesi için kapıyı açtı.
Halide, Oktay Seymen’in karşısında kalan deri koltuğa oturup çantasını yanındaki boşluğa bıraktı. Ardından da gözlüklerini çıkarıp katlayarak avucunda tutarken, “Görüşmeyeli nasılsın?” diye nezaketen sordu.
Oktay, “İyi,” dedi, başka bir detay vermeye gerek görmedi. Normalde aynı soruyu yöneltmeye de pek tenezzül etmezdi ama karşısındaki kadını tanıyordu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlaması için aslında sormasına bile gerek yoktu.
“Sen nasılsın?”
“İyi değilim,” dedi sinirlerinin bozulduğunu belli edercesine elindeki gözlüğü evirip çevirdiği sırada. “Hiç iyi değilim ve sen de hiçbir şey yapmıyorsun.”
Oktay’ın tek kaşı tehlikeli bir tavırla havalandı. “Sakin ol.”
“Olamıyorum,” dedi bağırmamak için dişlerini sıkarak. “Kahretsin, olamıyorum! Senin baş belası kızın karşıma geçip bana had bildirmeye cüret edebilirken iyi olmamın imkânı yok!”
Oktay yavaşça kafasını çevirdi. Gözlerindeki donuk, buzdan ifade Halide’nin öfke ateşini bastıracak kadar güçlüydü. “Sakin ol,” diyerek onu ikinci kez uyardı ve bu kez uyarısı çok daha keskindi. “Kontrolsüz güç sadece sahibini yakar.”
Halide, Oktay’ın her zamanki ağırdan alan tavrına daha fazla dayanamayarak elindeki gözlüğü çaprazında kalan boş koltuğa fırlattı. “Bana.sakinlikten.bahsedip.durma,” diye bağırdığında sesi dar alanda yankılandı. Gerçekten epey sinirleri bozulmuş durumdaydı. Artık elleri titriyordu. “Anlamıyor musun? Onlar birleştikçe biz eriyoruz. Hâlâ buna izin vermeye devam ediyorsun.”
“Senin sorunun işte hep buydu, Halide,” dedi küçümseyen, ezen tavrını saklamadan. “Öfken aklının önüne bir perde gibi iniyor. Sinirini bozan herkesi yok etmek istiyorsun.”
“Hepsi yok olmayı hak ediyor. Benim artık oyun oynayacak, bekleyecek sabrım yok. Zaten yıllardır yeterince sabrettim. O sokak çocuğu gelip sahip olduğum her şeyin başına geçti, tüm yönetimi eline aldı, benim hayatımı bir kenara atıp kendi düzenini kurdu. Artık yeter. Onu görmeye, adını duymaya katlanamıyorum. Hepsi midemi bulandırıyor.”
“Buna senin kocan ve oğulların sebep oldu,” dedi yavaşça. Kadını daha çok kışkırtmaktan çekinmediği belliydi. “Kocana söz geçirememiş olmanı anlarım ama sen kendi doğurduğun çocuklara bile sözünü dinletemedin.”
“Onların beynini yıkadı,” dedi kinle. “Ne vaat ettiyse oğullarımı kandırdı.”
Buna ancak beş yaşındaki bir çocuk inandırdı; Oktay asla. Bu yüzden belli belirsiz gülümsedi. “Olasılıklar dâhilinde.”
“Zaten ikisi de kız kardeşlerini kaybettikten sonra toparlayamadılar. O da bu fırsatı çok iyi kullandı. Sanki bu ailenin lideri olabilirmiş gibi, o vasfa yakışabilirmiş gibi her şeye el koydu. Tabii benim de çok hatam var. Ben de o zamanlar pek kendimde değildim. Yoksa onun bu kadar yer edinmesine asla izin vermezdim. Her neyse... Artık ondan ebediyete kadar kurtulmak istiyorum.”
Oktay anlatılan hikâyeyi dikkatle dinliyormuş gibi kafasını salladıktan sonra, “Peki bunu benim yapacağımı sana düşündüren nedir?” diye sordu.
Halide’nin gözleri kısılırken dudaklarında kendini beğenmiş bir kıvrım yer edindi. “Zoru oynamayı bırak. Sen Deniz’in tarafına geçtiği için kendi öz oğlunu hedef tahtasına koydun, Cesur senin için ne ki? Ve şimdi ikisi birlikte hareket ediyorken, ikisi birleşip sana karşı kızını koruyorken... Cesur da hedefindekilerden biri değilmiş gibi davranma, sana yakışmıyor.”
Oktay sanki yakalanmışçasına ağır ağır kafasını salladı. “Öyleyse benden ne istediğini açıkça söyle.”
“Cesur’u yok edeceksin,” dedi kadın hırsla. “Kahrolası kızları da!”
“Kızlar? Gelinlerinden mi bahsediyorsun?”
“Onlar benim hiçbir şeyim değil. Peri o bebeği doğurmayacak. Bir lekeyi daha aileme sokamam. Eva’yı da istemiyorum.”
Oktay işte buna biraz da olsa şaşırmış göründü. Onun Cesur’a olan düşmanlığını anlıyordu ama iki kadının da olayla pek bir ilgisi yoktu. Demek ki tamamen kaynanalık dürtülerinden doğan bir nefretti. “O kadınlar giderse evlatlarını tamamen kaybedersin. Bunun farkında mısın?”
“Onlar değersiz. Kolayca unutulurlar.”
“Emin misin, Halide? Kocan pek unutmayı bilen biri değildi.”
Halide tırnaklarını avucuna geçirirken görünüşündeki ağırbaşlılığa hiç yakışmayan yırtıcı, boğuk bir ses çıkardı. “Bana yardım edecek misin?” dedi sertçe ve etmezse onu tehdit edebilirmiş gibi bir edayla.
Oktay yanındaki tepesi bir kartala benzeyen bastonunun üzerine elini atarak karşısındaki kadını tartıp biçen bakışlarla süzdü. “Benden yardım istiyorsan önce bana bir şey vereceksin.”
Halide elbette şaşırmadı ama yine de dişlerini sıktı. Tıpkı az önce onun yaptığı gibi, “Ne istediğini söyle,” dediğinde adamın memnuniyetle bir ses çıkarmasından anladı ki zaten bunu duymayı bekliyordu.
“Deniz’i bir akşam yemeğine davet et.”
Kaşları çatılsa da adamın ne demek istediğini anlaması fazla uzun sürmedi. Tehlikeli şekilde gülümsedi. “Anlaştık ama ben onun güvenini yeniden kazanırken biraz heveslenmeye ihtiyacım olabileceğini de unutma.”
Oktay güldü. Evet, bunu nadir yapardı. “Asla şaşırtmıyorsun, Halide. Her zaman daha fazlasını isteyen biri oldun. Pekâlâ, sana Eva’yı veririm. Bu senin keyfini yerine getirir mi?”
“Önce diğeri,” dedi hızla. “O bebek daha fazla büyümeyecek.”
Oktay tek bir hareketle hafifçe kafasını eğdi. “İstediğin gibi olacak.”
Halide de kafasını salladı. “Senin de istediğin gibi olacak.”
Sonra arabadan indi ve restorana geri girdi. Toplantının yapılacağı üst kata çıkan merdivenleri tırmanırken artık daha sakindi. Öfkesi gözlerinden taşmıyordu. Kan vaadi onu yatıştırmıştı. Adeta nefes aldığını hissediyordu. Etrafa kırmızı gözlerle değil, gerçekten çevresini görerek bakabiliyordu.
Halide şimdiden zihninde Deniz’i nasıl ikna edebileceğinin planlarını kurarken merdivenleri çıktı, koridoru döndü ve her zamanki masalarına yönelmeden önce yüzüne sempatik gülümsemelerinden biri kondurdu.
Ancak o gülümseme masadaki yüzleri gördüğünde dehşete dönüştü. Çünkü masada oturanlar vakıf arkadaşları değildi. Onların yerinde Cesur, Akın, Özgür ve Tuna oturuyordu. Ayrıca bir köşedeki ayaklı akıllı ekranda sürekli titreşen bir görüntü vardı ve görüntüde masadakiler yer alıyordu. İstemsizce bir adım geri çekildiğinde görüntü sarsılınca bakışları yavaş yavaş kayarak kolundaki çantaya düştü ve o an anladı.
Halide ipin ucundaydı.
×××
Sizce Eva'yı yakalayan kim?
Cesur ve Barut'un ilişkisi sizce nasıl?
Özgür ve Gökhan peki? 😅
Peri ve Özgür'e ne diyorsunuz?
Tatliş kaynanamız Halide'ye olan sevgilerinizi burada bizimle paylaşabilirsiniz. 😅
Yeni bölümde görüşmek dileğiyle 💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 77.56k Okunma |
4.65k Oy |
0 Takip |
75 Bölümlü Kitap |