
Zamanlar geçmeyi bilmezdi senden uzakta
Karanlıklar alabildiğine büyürdü
Sesin çıkmazdı kulaklarımdan
Uyku tutmazdı gözlerimi bir türlü
Kirpiklerimle adını tavana yazardım resmini çizerdim duvarlara
Ezan okunurdu uzak bir camiden
Bir an gözlerimi yumar tanrıdan seni dilerdim
Sonra bir sabah başlardı sensiz
Bulut buluttu gözlerim.
Yine onsuz başlayan bir sabaha uyanmıştım. Ona kalsa bu kadar acı çekmeye gerek yoktu. Gereksizdi. Çünkü ortada bir ihanet yoktu. İkimize de boş yere acı çektiriyordum. Bana kalsa işler değişiyordu tabii. Gördüklerimi, duyduklarımı unutamazdım. Ama bazen hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Çektiğim onca acıya rağmen her şeyin bir yanlış anlaşılma olmasını öyle çok isterdim ki. Çünkü o zaman ona dönebilirdim ve ancak onun yanında unutabilirdim her şeyi. Onunla yeni bir hayata başlasam işte o zaman defalarca düzene sokmaya çalıştığım bu hayatı geride bırakabilirdim.
Ona gidecektim. Onu dinleyecektim. Peşimde koşması, beni merak etmesi, her fırsatta beni sevdiğini söylemesi boşa olamazdı değil mi? Belki de beni gerçekten seviyordu. Öyle olmasa bunu hissedemezdim çünkü. Ama hissediyordum işte. Bakışlarında, sözlerinde çaresizlik vardı. Dokunuşlarında hasret vardı. Bir hata yaptı ve çok pişman. Belki de dediği gibi sadece o kıza yardım etmeye çalışıyordu. Ona karşı bir şey hissetmiyordu. Bana söyleyemedi, dediği gibi korktu. Olamaz mıydı? Bu raddeye gelmemizin sebebi sadece benim olayları yanlış anlamam olamaz mıydı? O gece orada olmasaydım bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Ben Anıl'a mecbur olmayacaktım. Biz bu kadar acı çekmeyecektik.
Daha ortada hiçbir şey yokken bile şimdiden kendimi suçlayıp, pişmanlık duymaya başlamıştım. Belki de o gece orada onu dinleseydim bugün böyle olmayacaktık. Şimdi suçlu ben mi oldum yani? O da beni mi suçlayacaktı. Benim yüzümden mi bu kadar acı çektik.
Korkuyordum.
Her şeyin gerçekten bir yanlış anlaşılma olmasını istiyordum ama onun beni suçlamasından öyle çok korkuyordum ki. Benim çektiğim acı umrumda değildi. Hepsi boşa çıkabilirdi gram üzülmezdim. Sonunda ona kavuşacaksam hiçbir şeyin önemi yoktu. Ama o? O ne tepki verecekti? Her şeyi mahvettiğimi yüzüme mi vuracaktı.
"Uyanmışsın."
Arkamı döndüğümde Mustafa abi elinde tepsiyle kapının ağzında dikiliyordu.
"Uyumadım.. uyuyamadım." Gözleriyle odayı etraflıca taradı. Tüm geceyi Anlı'n odasında ona dair bir iz arayarak geçirmiştim ve etraf fazlasıyla dağılmıştı.
İçeriye girip elindeki tepsiyi çalışma masasına bıraktı.
"Bir şeyler ye ve biraz uyu. Fazla yorgun görünüyorsun."
Derin bir nefes aldım. Bir süre uyku haramdı bana.
Tepsideki çay bardağını kulbundan kavradım.
"Adamlar aç kalmasın. Onlarada bir şeyler dağıtmak lazım."
"Merak etme ben hallettim."
"Teşekkür ederim."
"Bulabildin mi bir şeyler?" Maalesef.
"Anıl giderken hiçbir şey bırakmamış. Sende bir şirketteki odasına baksan. Sonuçta en son oradaydı. Belki bir not ya da başka bir şey bırakmıştır."
"Ben gider bakarım da seni burada tek bırakmak istemiyorum."
"Yalnız değilim ben Mustafa abi. Dışarıda bir ton adam var. Hem daha bir şey yapmazlar. Sadece gözümü korkutmak istediler. Bizde onlara güzel bir mesaj ileteceğiz."
"Aklında bir şeyler var sanırım."
"Daha zamanı var. Sen bana Cengiz'in neyi var neyi yok önüme bir getir o zaman karar vereceğim."
Mustafa abi çıktığında getirdiği tepsiden bir şeyler atıştırmaya başlamıştım ki telefonum çalmaya başladı. Arayan Selin'di. Taşındığım günden beri bir daha görememiştim onu.
"Günaydın Selin."
"Günaydın canımm. Nasılsın?"
"İyiyim. Kahvaltı yapıyorum. Sen nasılsın?"
"Bende iyiyim canım. Can'a gitmek için yola çıkmıştım gelmişken bir de sana uğrarım diyordum."
"Ben evde değilim ki ama." Arkadan gelen seslere kaşlarımı çattım. Selin arada bir oflayıp pufluyordu.
"Selin sen araba mı kullanıyorsun?" Zaten çok sakat kullanıyordu bir de telefonla konuşması onu daha da tehlikeye atıyordu.
"Yok araba kullanmıyorum. Şey.. işte ben evden çıkmıştım gelmek için ama daha gelemedim!" Birden sinirlendi.
"Ya dur vericem diyorum! Sabret biraz!" Birden cırladığında ürküp telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.
"Ne oluyor? İyi misin sen?"
"Ah Hazal... Burada seninle konuşmak isteyen birisi var ve iki dakika sabredemedi çatladı resmen! Telefonu veriyorum."
"Ne? Kime veriyorsu-"
"Hazal? Benim.. bak sakın kapatma telefonu yoksa yine gelirim oraya." Savaş? Sesini duyar duymaz yüzümde bir sırıtış belirdi. Benimle konuşmak için erkenden Selin'in kapısına mı gitmişti. Şapşal...
"Kapatmadın değil mi?"
"Kapatmadım."
"İyi. Şimdi beni güzelce dinliyorsun ve ne diyorsam onu yapıyorsun. Duydun mu?"
"Duydum."
"Güzel. Madem yabancı numaraları açmıyorsun ki bu ne kadar hoşuma da gitse sana ulaşamadığım için deliriyorum. Benim telefon numaramın engelini kaldırıyorsun Hazal. Anladın mı? Seni aradığım zaman telefonu açıp iyi olduğunu söylemen gerekiyor yoksa oraya gelip kendim kontrol etmem gerekecek ve sende bundan hoşlanmıyorsun o yüzden lütfen şu engelimi-"
"Savaş.. görüşelim mi?"
Bana ulaşamadığı için nasıl da çıldırmış. Şimdi ben bu adamın bana karşı bir şey hissetmediğini nasıl düşünürüm.
"O-olur. Gelip seni alayım."
"Gelme! Yani şimdi gelme. Ben işim bitince gelirim sana."
"O zaman ben bana gelmeni bekliyorum." Heyecandan bir hoşça kal bile diyemeden telefonu kapattım.
Erken mi davrandım? Ama onu görmek istedim. Bu hengamede ancak o bana iyi gelirdi. Bence en kısa zamanda onu dinlemeliydim ve o da beni ikna etmeliydi.
O zaman hazırlanayım ben. Evet. Bu önemli bir konuşma olacaktı o yüzden bende ona göre giyinmeliydim.
Hızla çantamı ve telefonumu alıp çıktım odadan. Aşağıya indiğimde temizlik şirketinden gelenler etrafı temizliyor, bir tamirci ise kırılan camlar yerine yenisini takıyordu. Umut eve geldiğinde hiçbir şeyi anlamasını istemiyordum.
"Hazal bir yere mi gidiyorsun?" Mustafa abi de tam çıkmak üzereydi.
"Eve gidiyorum Mustafa abi."
"Burayı bırakacak mısın?"
"Hayır öyle değil. Bir işim var. Sen beni eve bırak oradan da bizimkileri alıp buraya getir. Bu sırada temizlik bitmiş olur. Sonra şirkete gidersin." Birlikte evden çıktık. Araba kapıda çoktan hazırdı.
"Bizimkilere dünden bahsetme olur mu?"
"Söyler miyim hiç? Yasemin korkudan uyuyamaz şimdi."
"Umut'ta öyle. Tedbir amaçlı evden uzaklaştırdığımızı söyleriz. Aman adamları tembihle ağızlarından bir şey kaçırmasınlar."
"Merak etme hepsinin ağzı sıkıdır."
"Birde fazla ortalıkta gözüküp evdekileri tedirgin etmesinler. Anıl meselesini ben açıklayacağım."
"Yalan mı söyleyeceksin?"
"Mecburum. Umut için. Zor bir dönemden geçiyor zaten aklı daha fazla karışmasın."
"Hayırdır?"
"Boşver abi. Onunla benim aramda bir sır. Ama atlatacak eminim. Ben onu yalnız bırakmayacağım."
"İyi ki geldin Hazal. Anıl beyin kurduğu bu imparatorluğu ancak sen devam ettirebilirsin." Ah.. ben bunu istiyor muyum peki? Sürekli ama sürekli bir şeylere mecbur kalıyordum. İstediğim şeyler için istemediğim şeyler yapmak zorundaydım. Tıpkı Umut'u babasına kavuşturmak için işlerin başına geçmem gibi.
"İmparatorluk diyorsun.. ama adamlar ellerini kollarını sallayarak evi tarıyorlar. Anıl bu imparatorluğu çöküşe sürüklüyor. Onu defalarca uyardım o adamları benden ve kardeşimden uzak tutması için ama beni dinlemedi. Şimdi adamlar nereden güç buluyorsa tepemize kadar çıktılar bize üstünlük kurup bizi bastırmak istiyorlar. Ama ben buna izin vermem. Ben Anıl değilim. Onun yapamadığını ben yapacağım."
"Ne yapacaksın?" Aklımdan öyle şeyler geçiyordu ki bazen ben bile kendimden korkuyordum.
"Şahit olmak istemeyeceğin şeyler. Ama eğer o gün gelirse.. yanımda olacak mısın?"
"Şüphen olmasın."
⚫
Eve geldiğimde ilk işim herkesi sakinleştirmek oldu. İlk defa evden bu şekilde uzaklaşmışlar ve çok korkmuşlar. Onlara Anıl'la konuştuğumu ve iyi olduğu sadece bir süre uzaklaşmanın ona iyi geleceğini söyledim. Başta inanmadılar tabii ama bir şekilde ikna etmeye çalıştım. Suna fazla kurcalamadı çünkü Anıl'ın işten ve hastalıktan bunalıp böyle bir şeye ihtiyacı olacağını zaten düşünüyormuş. Onu ikna etmek demek Yasemin'in de ikna olması demekti. Asıl önemli olan Umut'u ikna etmemdi. Onun şüpheleri devam ediyordu tabii. Çünkü Anıl daha önce hiç böyle bir şey yapmamış. Umut'u yanına almadan asla tatile gitmemiş. Hem gidecek olsa bile neden oğluna haber verme gereksinimi duymasın ki demi? Başta inanması zor olacaktı, gerekirse ileride ona Anıl'ın hastalığını açıklayıp babasının gitmesi için geçerli bir neden sunabilirdim ama bu da Umut'un üzülmesine ve aklının dalgın olmasına neden olacaktı. Tek korkum böyle bir boşluğa düşüp tekrar yanlış yollara başvurmasıydı.
Onları eve yolladıktan sonra bütün kıyafetlerimi tek tek inceleyip hepsini eledim. Ne giyecektim ben!? Doğru düzgün bir elbisem bile yoktu. Seçeneklerin arasında az çok kurtarıcı bir siyah elbisem vardı. Ehh fena değildi. Biraz açıktı ama sonuçta onun yanında olacaktım. Bir an önce hazırlanıp çıkmak istiyordum ama önce duş almam lazımdı ve bu da beni fazlasıyla oyalayacaktı çünkü sıcak suyum yoktu. Hemen bulduğum derin tencerelere su doldurup ocağa koydum. Ah! Ne hallere düştüm ben böyle.
Sular ocakta ısınırken ben giyeceğim kıyafeti, takıyı tokayı hazırladım. Güzel olmak istiyordum. Beni gördüğünde aklı başından gitsin istiyordum. Kendimi hoşlandığı çocukla ilk buluşmasını gerçekleştirecek kızlar gibi hissettim. Ben bu duyguyu bile yaşamamıştım. İçine doğduğum çevre dolayısıyla hiçbir şeyi gönlümce yaşayamamıştım. Sadece onun yanında kendimi buluyordum, sadece onunlayken hayattan zevk alıyordum. Şimdi bu duyguları tekrar hissetmek bana yaşamın nasıl bir şey olduğunu hatırlattı. Ben gerçekten aylardır yaşamıyormuşum. Sadece nefes almak beni hayatta tutuyormuş.
Ocakta fokur fokur kaynayan suların sesiyle daldığım düşüncelerden uzaklaştım. Tüm suları kovaya boşaltıp birazda soğuk su ekleyerek ılıştırdım. Tiksindiğim banyomdan misler gibi çıktım. Evimin soğuk olması ve benim tir tir titriyor olmam umrumda değildi. Ona gittiğim zaman ısınırdım zaten.
Giymek için yatağa attığım kıyafetleri bir çırpıda üzerime geçirdim. Askılı mini bir siyah elbise giymiştim. Azıcık göğüs dekoltesi vardı ve benim çok hoşuma gitmişti.
Islak saçlarımı havluyla kurutup taradım. O hep doğal sevdiğini söylediği için bu şekilde bıraktım. Uzun ve hafif dalgalı saçlarım tüm sırtımı kaplamıştı. Bazı tutamlar aralardan çıkıp yüzümü okşuyordu. Onun yanına gittiğimde önüme gelen saçlarımı okşayıp geriye atacağından emindim. Of! Heyecandan saçma sapan şeyler düşünüyordum. Ortada henüz bir şey yokken ben çoktan kendimi onun kollarına atmıştım bile.
Ben böyle heyecanlı heyecanlı hazırlanıyordum ama bir yandan da kalbimde büyük bir korku vardı. Sonuçta o eve en son gittiğimde o kız da oradaydı. Ama sonra Savaş peşimden gelip benim için kendisini kurşunların arasına attı. Bir hayal kuruyordum bir öfke besliyordum. Dengem öyle bir bozulmuştu ki toparlayamıyordum bile.
Hiç beklemediğim bir an da kapı çaldığında panik yaptım. Ona kendim geleceğimi söylemiştim. Daha hazır değildim ki!
Apar topar odadan çıkıp kapıya koştum. Bu eski kapının dürbününden de bir şey gözükmüyordu ki!
Kapıyı açtığımda neyse ki karşımdaki Savaş değil Selin'di. Beni görür görmez gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu üzerimdekiler onun günlük kombini olsa da benim için öyle olmadığını biliyordu.
"Vay vay vay... Hayırdır?"
"Onunla buluşucaz." Utana sıkıla geçmesi için yer açtım.
"Seni ikna etti mi? Her şeyin aslını öğrendin mi?"
Merakla kanepeye oturdu.
"Daha değil. Bu gece konuşacağız." Gülerek arkasına yaslandı.
"Bu gece konuşacaksınız ve sen şimdiden hazırlandın."
"Heyecan yaptım. Bir yandan da duyacaklarımdan çok korkuyorum. Karnıma kramplar giriyor."
"Hazal sakin ol.. Bir hata yaptı ama eminim geçerli bir açıklaması da vardır. O seni seviyor. Sadece seni. Ben söylüyorum bunu bak. Geçen seneye kadar onun için saç baş giriştiğin kişi."
"O kavga onun için değildi.." İçim biraz olsun rahatlamış bende gülerek arkama yaslanmıştım.
"Dün babam Can'la tanıştı."
"Ne!? Nasıl? Planlamış mıydın?" Elini başına götürerek ovuşturdu.
"Öğle yemeği için sözleşmiştik. Babamında orada iş yemeğinde olacağını bilemezdim."
"Ciddi misin sen?"
"Birbirimizin gözünün içine baka baka yemek yedik resmen. İş arkadaşları gider gitmez bizi masasına çağırdı. Neyse ki öyle çok tepki vermedi. Hatta onu tanımaya çalıştı."
"Ee bu çok güzel."
"Açıkçası benimde hoşuma gitti. Can babama abimle tanıştığını da söyledi. Sanki benimle görüşmek için ondan izin almış gibi ve bu babamın hoşuna gitti biliyor musun?"
"Abinle Can'ın arası nasıl?"
"Yılbaşından sonra görüşmediler. Fakat dün akşam babam sohbet esnasında abime Can'ı sordu ve abim düşündüğümün aksine kötü bir şey söylemedi."
"Her şey yolunda gidiyor desene."
"Hazal galiba ben bu adamla evlenicem." Bu ani karar karşısında neredeyse tükürüğüm boğazıma kaçıyordu.
"Evlen tabii evlende henüz erken değil mi?"
"Erken mi değil mi bilmiyorum. Babam hayatımda birisi olduğunu bilipte onunla günümü gün etmeme izin verebilecek birisi değil. Aynı şey Can'ın ailesi içinde geçerli annesi beni biliyor ama henüz babasının haberi yok ve Can'ın dediğine göre öğrendiği an da bu işin adını koymak isteyecekmiş. Babamla aynı kafadalar diyebilirim."
"Sen ne istiyorsun?"
"Ben sadece onu istiyorum."
"Anladığım kadarıyla önünüzde bir engel yok ama senin canın neden sıkkın peki?"
"Annemle atıştık biraz. Can'ı tanıyorsun mezun olduğundan beri daha yeni iş buldu ve bir teknoloji şirketinde mühendis olarak çalışıyor. Annesi ev hanımı babası ise emekli polis. Bunların hiçbiri benim için sorun değil hatta ortada bir sorun yok fakat açık konuşmak gerekirse annem onları küçük görüyor. Benim, ailemize denk statüde birisiyle birlikte olmamı istiyormuş ve hayalkırıklığına uğramış."
"Önemli olan senin mutluluğun ama er ya da geç o da bunu anlayacak."
"Sen annemle hiç tanışmadın o yüzden bilmiyorsun. O lafın sonunu düşünmeden ne istiyorsa onu konuşur. Yarın bir gün bir araya geldiklerinde olacakları düşünemiyorum. İnsanların kalbini kırmaktan hiç çekinmeyecek. Oysa Can'ın annesi de tam tersi. Kadın o kadar nazik o kadar mütevazı ki. Bir laf söylerken elli kere düşündüğüne eminim. Bir kez olsun beni kıracak, incitecek bir şey söylemedi hatta ilk tanıştığımız andan itibaren beni öyle sıcak sarmaladı ki içimde eksik kalan ne kadar duygu varsa hepsini 1 saatin içinde doldurdu. Kendimi o kadar garip hissettim ki. Annem babam başımda, ne istediysem yapılıyor, yediğim önümde yemediğim arkamda, çocukluğumdan beri hep şımartıldım. Ama garipti işte. Bu durumada canım çok sıkıldı. Kocaman bir evin içinde pahalı eşyalar ve bakıcılarla büyüdüm. Her şeyi satın alacak kadar paramız vardı fakat bazı şeyleri parayla satın alamıyormuşuz. Ben geceleri annemin bana masal okumasını babamın gelip alnımdan öpmesini beklerken onlar iş toplantılarından eve bile uğramazlardı. Fakat Can'ın annesi bugün bile oğlunu ziyarete geldikçe gece sütünü başucuna koymadan uyumuyor. Kendimi sana anlatabildim mi bilmiyorum ama durum bundan ibaret işte."
"Çok güzel anlattın Selin. Seni öyle iyi anlıyorum ki. Hatta belki de en iyi ben anlarım. İnsan kendisini dünyaya getiren ailesini seçemiyor işte. Bu bizim suçumuz değil. Fakat gelecekteki aileni seçebilirsin. Tıpkı benim Savaş'ı seçtiğim gibi. Sevmeyi bilen, sahiplendi mi bırakmayan, merhametli, düşünceli, korumayı bilen bir adam. Onu tanıdıkça işte bu dedim. Aradığım adam bu. Ailem bu. Beni terk etmez, yarı yolda bırakmaz. Sonra Levent babamı, Meryem annemi tanıdım. Onlara hiç anne baba demedim ama biliyorlardı. Yılların eksikliğini, kırgınlığımı onlarla tamir ettiğimi biliyorlardı. Bana kızım diyorlardı. Benimle ilgileniyorlar hatta Savaş'la benim aramda kaldıklarında bile her zaman benim yanımda oluyorlardı. Onlara öyle çok güveniyordum, öyle çok seviyordum ki. Gerçekten bir aile olduğumuzu düşünmüştüm. Bu sefer asla kaybetmeyeceğim bir ailem olduğunu biliyordum. Ama sonra bir şey oldu. Bir gece bir yere gittim ve gözlerim bana asla kabullenemeyeğim bir şeyler gösterdi. Gerçek mi yoksa bir illüzyon mu bilmiyorum. Doğru ne bilmiyorum. Anıl bana bir şeyler anlattı ne kadar gerçek bilmiyorum. Sen beni bir sergiye götürdün ve içimde bastırdığım ne kadar duygu varsa tekrar gün yüzüne çıktı. Şimdi ne yapacağımı ne düşüneceğimi bilmiyorum. Eski günlerimi, ailemi özlüyorum. Onları ben seçtim çünkü. Onları sevdim. Şimdi yine eskisi gibi olabilecek miyiz bilmiyorum. Onlarda hatalar yaptı bende hatalar yaptım. Belki de hatanın en büyüğünü ben yaptım. Eğer beni gerçekten bir evlat gibi sevdilerse onlara evlat acısı yaşattım. Eğer beni gerçekten bir evlat gibi sevdilerse bana tekrar hayalkırıklığı yaşattılar. Kim haklı kim yanlış bilmiyorum. Tek istediğim ailemle mutlu olmak. Nasıl olacak bilmiyorum. Sanırım bu gece ne olacağını öğreneceğim ve ben çok korkuyorum."
İkimizde derin bir nefes aldık. Öyle çok doluyduk ki. Bir şekilde hayatımıza istemediğimiz müdahaleler yapılıyordu ve bizi mutsuz ediyordu. İkimizde birbirimizden dertliydik.
"Birazdan beni yemeğe çıkaracak. Ailemin tepkisini merak ediyor ve ben ne diyeceğimi bilmiyorum."
"Gerçekleri söyle. Seni seviyorsa bu yükün altına seninle birlikte girer."
"Ya annemin düşüncesini öğrenince gurur yaparsa?"
"Senin ne düşündüğün önemli. Sende annen gibi mi düşünüyorsun merak edecek."
"Asla!"
"O zaman korkacak bir şey yok. Senin için bir şeyleri alttan almak zorunda."
"Teşekkür ederim Hazal. Beni dinleyip anladığım için."
"Bende teşekkür ederim. Beni yalnız bırakmadığın için." Oturduğu yerden bana doğru kayıp başını omzuma koydu.
"Bak ne diyeceğim. Eğer yemek güzel geçerse ilerleyen saatlerde gece kulübüne gideceğiz. Sende gelsene kafanı dağıtırsın biraz."
"Benim yemeğim nasıl geçecek bilmiyorum ki. Ne halde olurum onu da bilmiyorum."
"Ben yine de adresi atacağım. İstersen gelirsin."
Kapım bugün ikinci kez çaldığında vaktin nasıl geçtiğini ancak anlamıştım. Artık yavaş yavaş akşam olmaya başlamıştı.
"Can beni buradan alacaktı."
"Güzel vakit geçirin. Bunu hak ediyorsunuz."
Selin kalkıp gittiğinde yerimden kalkıp onu yolcu etmeye halim yoktu. Adeta düşüncelerimin altında ezilip kalmıştım ve artık bu yükten kurtulmak istiyordum. Zorla yerimden kalkıp yatak odasına gittim. Aynada son kez kendime baktım. Onun için hazırladığım için mutluydum. Ama aklımın bir köşesi beni çok aciz görüyordu. Beni aldatan bir insanın yalanlarını dinlemeye gitmek için hazırlanmış gibiydim. Bu düşünceyi aklımdan atmak istiyordum ama olmuyordu. İyiyi düşünmek istiyordum. Olmasını istediğim sonucu umuyordum. Ama yine de bu düşünce aklımın bir kenarını ufak ufak eşeliyordu.
Her şeyi boş verip derin bir nefes aldım. Belki de bu gece aşkıma kavuşacaktım. Her ne olursa olsun denemeye değerdi.
Ayakkabılarımı giyip çantamı toparladım. Tam evden çıkacakken kapım tekrar çaldı. Ah bu kimdi tam gider ayak!
Kapıyı açtığımda karşımda ev sahibimi gördüm. Elinde birkaç kağıt bir de kalem.
"Amca? Ne oldu?"
"İyi akşamlar hanım kızım. İmzalanacak birkaç evrak getirdim sana."
"Kontrat yapmamıştık? Nereden çıktı şimdi bunlar?"
"Bu şekilde içime sinmedi. Yarın birgün devlet farkeder de cezasını keser altından kalkamam." Öyle olsun bakalım.
Getirdiği evrakları alelacele inceledim. Her hangi bir kurnazlık yapmaması için kira tutarına özellikle baktım. Bir sorun yok gibiydi. Üstte onun bilgileri altta da doldurulması gereken kendi bilgilerim vardı. Bu iş hoşuma gitmese de gerekeni yaptım.
"Amca bu belgeleri gizli tutacaksın değil mi?"
"Sen bilgilerini gir yarın erkenden notere gidip işleme koyacağım. Başka ne yapacağım sanki!?"
"Öyle demek istemedim her neyse." Evrakları imzalayıp ev sahibimi gönderdim. Benim tek korkum yarın birgün yerimi öğrenip kapımı yabancıların çalmasıydı.
Daha fazla oyalanmadan evden çıktım. Binadan çıktığımda kaldırımın hemen dibinde yerde oturan kızları gördüm. Kendilerince yere bez serip incik boncuk dizmişlerdi. Bir an için kendimi maziyi düşünürken buldum. Sevim annem ile Mehmet babam bizi hep nezih ortamlara soktukları için hiç böyle anılarım olmamıştı. Sadece bazen başıma buyruk davranıp evden kaçtığımda, bilmediğim mahalleleri gezerken tıpkı böyle yerde oturmuş bir kumaş parçasının üstünde kolye bilezik satan kızlar görürdüm. Çoğu zaman imrendiğim olurdu ama cesaret edipte yanlarına gidemezdim. Sonuçta kimse benimle arkadaş olmak istemiyordu.
Onlara baktığımı gören kızlar büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla bana bakmaya başladılar. Muhtemelen böyle bir mahallede böyle bir elbise giyilmezdi.
"Abla sen ne güzelsin."
"Teşekkür ederim. Ne yapıyorsunuz siz öyle?"
"Bileklik yaptık onları satıyoruz almak ister misin? Hepsi çok güzel." Onları kıracak değildim ya. Tabii ki de alacaktım.
"Ay bu ne güzelmiş!" Elime sadece kırmızı ipten oluşan bilekliği aldım.
"O aşk bilekliği." Büyük bir heyecanla konuşurken aşk kelimesini söylediğinde sesini kıstı ve kıkırdadı. Utanmış gibi yanakları bileklikle aynı renk oldu.
"Şu ilerideki tuhafiyeden aldık. Oradaki abla öyle dedi. Alanlar bir kendisine bir de sevgilisine alıyormuş. Sevgilisi olmayanlarda alıp takıyormuş ama bileklik koparsa sevdiği çocuk ona aşık olmayacakmış. Herkes böyle diyor. Okuldaki ablalar bile." Karşılık almak için bir bilekliğe mi umut bağlıyorduk yani. Şimdi hatırlıyorum da İdil'in bileğinden hiç eksik olmazdı böyle şeyler.
"Ver bakalım ordan bana iki tane." Kızlar kendi aralarında tekrardan gülüşüp kutuyu bana uzattılar.
"Seninde mi sevgilin var abla." Bilmiyorum ki. Bugün onu anlayacağız galiba.
Kutudan iki tane seçip çantama attım. Kızlara ederinden daha fazla miktarda para verdim ve çok mutlu oldular.
Onları arkamda bırakıp cadde boyu yürüdüm ve bir taksi aradım. Eğer olurda barışırsak bu bilekliği bileğimden hiç çıkarmayacaktım. Aşk bilekliği...
Sonunda önümde bir taksi durduğunda hemen adresi verdim. Bir an önce ona gitmek istiyordum. Bana her şeyi anlatsın ve bitsin artık bu çile.
İçimde hem heyecan hem korkuyla gittim. Kalbim öyle çarpıyordu ki. Hem avcumun içi terliyor hemde bedenim soğuktan titriyordu. Aptal gibi heyecandan kabanımı bile almamıştım ve bunu daha yeni farkediyordum.
Taksi adreste durduğunda titreyen bacaklarla indim. Normalde kapıda en az 1-2 kişi olurdu ama onlar yoktu. Demir kapı açıktı. İçeriye doğru adımladım. Etraf öyle sessizdi ki. Cihan bile ortalıkta gözükmüyordu. Belki de tamamen başbaşa olmamızı istiyordu. Kendi kendime güldüm. Sanırım tek heyecan yapan ben değildim.
Kapıya geldiğimde nazikçe tıkladım. Sonra duymayacağını düşünüp biraz daha sert vurdum ama açmadı. Zile bastım ama sonuçsuz kaldım. Ama ona geleceğimi söylemiştim ve o da bekleyeceğini söylemişti.
Suratım biraz asılsa da hemen pes etmedim. Arkayı dolaşmaya başladım. Belki de odasındaydı ve gerçekten duymuyordu.
Arka tarafa geldiğimde odasının camını yokladım. Kulbu kavradığımda kapı sanki kendiliğinden açılmıştı. Soğuktan donan bedenimi sonunda sıcacık odaya sokabilmiştim. Ama etrafa bakındığımda Savaş'ı göremedim.
"Savaş?"
Banyonun kapısını tıklatım ama orada da yoktu. Yahu neredeydi bu adam?
Salona çıkmak için merdivenin önüne gelmiştim ki duyduğum sesle önce bir durdum. Yukarıdan müzik sesi geliyordu. Evde yok diye korkmuştum ki neyse ki müzikten duymamıştı beni.
Büyük bir heyecanla merdivenleri tırmandım. Salona girdiğimde gördüğüm ilk şey yemek masasının özenle hazırlanmış olmasıydı. Şapşal.. masada mum bile vardı! Benim için özenmiş olması çok hoşuma gitmişti.
Tam adım atacaktım ki masanın üzerinde bangır bangır müzik çalan telefon birden susmuş ve titremeye başlamıştı. Sonra birkaç takırtı duydum.
"Ayy geldim!" Mutfaktan koşarak çıkıp gelen birisi titreyen telefona son saniye yetişmişti. Ve ben onu kızıl kıvırcık saçlarından tanıdım.
O buradaydı. Gülşah.
Ne yapacağımı bilemedim. İçeri mi girsem yoksa geri mi dönsem bilemedim. Bu neydi şimdi?
Hani beni bekleyecekti?
Dolan gözlerim ve titreyen bacaklarımda zor ayakta kaldım. Destek almak için sırtımı duvara verdim. O beni görmedi. Telefonu omzuyla kulağı arasına sıkıştırmış ve büyük bir heyecanla masayı düzeltiyordu.
Nasıl oldu böyle bir şey?
Savaş geleceğimi bildiği halde o kızı nasıl burada tutardı. Bizim için hazırladığını sandığım masaya nasıl oturturdu? Ne oluyordu gerçekten bilmiyordum ama buraya çok farklı hayallerle gelmiştim ve kalbim şu an sıkışmaya başlamıştı.
"Hazırladıklarıma baktın mı? Nasıl olmuş? Eksik bir şey var mı? Her şey tam olsun istiyorum."
"Peki sence kırmızı şarap mı beyaz şarap mı?"
"Bende öyle düşünmüştüm." Başımı aradan çıkartıp baktığımda masaya bir şişe kırmızı şarap koyarken gördüm.
"Çok romantik bir gece olacak. Artık her şey düzelsin eskisi gibi olsun istiyorum."
O masa o ikisi içindi. Birlikte romantik bir gece geçirmek için.
"Savaş çok heyecanlı. Onu çiçek almaya yolladım. Biliyorsun kadınlar böyle şeylere bayılır. Birazdan gelir zaten. Bende hazırlanacağım şimdi-" daha fazla onu dinlemeden merdivenlerden koşarak indim.
Allah kahrestin!
Ben neler düşünmüştüm oysa ki.
Tam odadan çıkacaktım ki aynadaki halimi gördüm. Onun için hazırlanıp, süslenip püslenmiş aciz bir kız. Aptal gibi görünüyordum. Kendimi kullandırtmaya öyle hazırdım ki.
Kendimde miydim şokta mıydım henüz bilmiyordum. Eski ben olsaydım o masayı dağıtır yüzlerine tükürürdüm. Ama kazadan sonra ki ben eskiye göre çok değişmişti ve ben bile neye dönüştüğümü bilmiyordum. Sessizce o bahçeden çıkıp gittim. Yol boyu sessiz göz yaşları döküp yerini bildiğim taksi durağına kadar yürüdüm.
Yine kandırıldım...
Taksici adam bana bir garip bakıp adresi sordu. Ona Selin'in mesaj attığı adresi gösterdim.
Yoldayken telefonum birkaç kez çaldı. Savaş'ın engelini kaldırdığımdan beri ismi telefon ekranımda ilk kez yazıyordu. Çağrıya cevap vermedim. Açsam ne diyecektim ki? O ne diyecekti?
Benimle sözleştiği akşam başka bir kızla romantik bir yemek yiyecekti. Bu kadarına da pes artık. Beni önemsediğine kendimi nasıl da inandırmıştım.
O kızın kelimeleri hala kulaklarımda çınlayıp duruyordu. Mum ışığında romantik bir yemek ha? Bir de kıza çiçek almaya gitmiş. Bana hiç çiçek almamıştı. Bir an için tekrar oraya dönüp o evi başlarına yıkmak istedim ama kendimi tuttum. Tek yaptığım derin nefesler almak oldu. Ne yaparsam kendime yapıyordum işte. Sol elim çoktan uyuşmaya başlamıştı bile.
"Adres burası." Adama parasını verip indim. Önce Selin'i aradım. Saat biraz erken olduğu için henüz gelmemiş olabilirlerdi.
"Hazal? Yemek nasıl geçti? Erken aramadın mı biraz?"
"Selin ben senin attığın adrese geldim." Önce bir şaşırdı bir şey söylemedi. Sesimden anladı zaten hemen kötü olduğumu.
"Tamam... Sen geç bizde yola çıkacaktık zaten şimdi. Yarım saate oradayız."
Dediğini yaptım. İçerisi henüz akşam vakti olduğu için sakindi. Geceye doğru dolup taşacağını düşündüm.
Boş bulduğum bir yere oturdum. Barmen önümde bardakları temizliyordu.
"Ne alırdınız?"
"Bilmiyorum."
Bir süre tezgahta birleştirdiğim ellerime boş boş baktım.
Neden ve nasıl bu hale düştüğümü sorguladım. Bildiğimden farklı bir cevap bulamadım. Her şey ona aşık olduğum için başıma geliyordu. Ona zaafım olduğu için. Ona bir şey olmasından korktuğum için. Ben ne olacaktım peki. Bu arafta eriyip yok oluyordum. Hergün kendimden eksiliyordum.
Öyle aptaldım ki.. bir şekilde bir şeyler düşünüp onunda beni sevdiğini düşünüyordum. Özellikle o sergi olayı... Hem o kızla beraber hem de benim anıma benim resimlerimle dolu özel bir sergi açıyordu. Peşimde dolanıyordu. Konuşmak, yaklaşmak istiyordu. Beni istediğini söylüyordu. Ama o kızla beraberdi. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi aklım almıyordu.
"Bu benden olsun." Önüme itilen bardağa baktım. Barmene gözlerimle teşekkür edip bardağı önüme çektim. Kafamı bu şekilde dağıtmak istemiyordum ki. Yaşananlar gerçekti sonuçta ve ben asla unutmayacaktım.
Ağzımın kuruluğunu gidermek için bir yudum aldım. Sonra bir yudum daha ve bir yudum daha. Tadı başta acı gibiydi. Boğazımı yakıp gidiyordu. Sonra hiç olmamış gibi silip gidiyordu tadı dilimden.
Ağlamak istiyordum. Haykırmak istiyordum. Ona bana ne kadar acı yaşattığını göstermek istiyordum. Pişman olsun, beni iyileştirsin istiyordum. Her şeyin sonu yine ona çıkıyordu çünkü. Beni yaralayan oydu. Ama ben beni sarmalayanda o olsun istiyordum.
Bazen her şeyin bir rüya olmasını diliyordum. Tıpkı rüyamdaki gibi hayalini kurduğumuz evde uyanayım ve o da bana günaydın sevgilim desin istiyorum. Aile olalım istiyorum. Beni gerçekten sevmiş olmasını istiyordum. Çok şey mi istiyorum bilmiyorum ama tek isteğim buydu.
Önümdeki bardaktan kalan yudumları da içtim.
"Hazal? Geldim canım iyi misin?"
Selin geldiğinde omzuma dokunmuştu. Oturduğum tabureden ona doğru döndüm ve ayağa kalktım.
"Canım berbat görünüyorsun." Bir adım yaklaşıp ona sarıldığımda içli içli ağlamaya başladım. Bu yükü tek başıma taşıyamıyordum artık. Eskisi gibi hiçbir şeyi kendi içimde halledemiyordum.
"Ah Hazal..."
Ne kadar ağladım bilmiyorum ama geri çekildiğimde Can ortadan kaybolmuştu.
"Sanırım bu hayatta terk edilmek, yalnız kalmak benim kaderimde var."
"Öyle deme. Ne oldu bir anlat önce. Yol boyu Savaş aradı ama açmadım. Anladım bir eşeklik yaptığını."
Koluma girip beni kalabalıktan çıkardı ve bir locaya girdik. Sanırım can burayı ayarlamak için gitmişti. Garsona bahşiş verip gönderdiğinde üçümüz yalnız kalmıştık.
"İsterseniz ben çıkabilirim siz kız kıza dertleşin."
"Sorun değil Can yanımızda kalabilirsin." İkiside meraklı gözlerle bana bakıyordu.
"Gittim.. o kız oradaydı. Yemek masasını hazırlamış-"
"Bir dakika hangi kız? Nişandaki mi!?" Yavaşça başımı salladım.
"Yok artık! Böyle bir şeyi nasıl yapabilir!?"
"Onu görünce şok oldum. Telefonda birisiyle konuşuyordu. Yok mum ışığında romantik yemekler, yok çiçek almalar falan."
"Şaka yapıyorsun!?"
"Ne yapacağımı şaşırdım." İçli bir nefes alıp arkama yaslandım.
"Resmen benimle alay etti. Ama ben kaşındım. Ben ona inanmak istedim. Suç bende. Adam abisinin intikamını almak istiyor. Katilin kızının canını ne kadar yakabilirse o kadar ileriye gidiyor. Ama aptal olan benim! Bana yaklaşmasına, aklımı karıştırmasına izin verdim! Her şeye rağmen onu dinlemek istedim!"
Tekrar bir ağlama isteği gelince başımı arkaya yatırıp ellerimi gözlerime yelpaze yaptım.
"İnanmıyorum.. beni bile inandırdı Hazal. Gerçekten seni sevdiğine inanmıştım. Aklım almıyor böyle bir şeyi. Benim tanıdığım Savaş böyle birisi değildi."
"Benim tanıdığım Savaş'ta böyle birisi değildi. Ne yaşıyorum şu an inan bilmiyorum."
Önüme konan bardaktan büyük büyük yudumlar almaya başladım.
"Yavaş ol canım. Sakin."
"Bana sakin ol deme." İçmeye devam ettim.
"O kızın ses tonu hala kulaklarımda! Nasıl keyifliydi anlatamam."
Selin ve Can bana endişeli gözlerle baksada aldırmadım. Şu saatten sonra artık bana hiçbir teselli etki etmezdi.
"Canım biraz yavaş mı olsan?"
"Ben bunları hak etmedim Selin!"
"Elbette hak etmedin. Ama biraz daha yavaş-"
Masadaki telefonu çaldığında ona fırsat vermeden hızlı bir refleksle kaptım. O arıyordu. Tabii beni bu halde göremedi ya oyunu yarım kaldı.
Telefonu açtığım gibi bağırmaya başladım.
"Allah senin belanı versin Savaş! Duydun mu beni!? ALLAH SENİN BELANI VERSİN!"
"Haz-"
"Sen nasıl bir adamsın ya! Senin kalbin yok mu? Bunu bana niye yapıyorsun!? Ben mi öldürdüm senin abini? Niye hıncını benden alıyorsun!? Böyle oyunlara hiç gerek yok tamam mı? Gel al canımı bitsin artık bu işkence! Ya sen beni öldürürsün ya da ben-"
"Hazal!? Kızım ne diyorsun sen!? Onlar nasıl söz öyle!? Asıl sen beni öldüreceksin! Bak ne oldu bilmiyorum! Şu saat oldu gelmedin daha bir şey oldu sandım! Nerdesin sen?"
"Gelmedim öyle mi? Koşa koşa geldim be! Ben sana koşa koşa geldim ama sen yoktun! O kız vardı evde! İkinize mum ışığında, müzik eşliğinde romantik bir yemek hazırlamıştı! Allah sizin belanızı versin!" Telefonu yüzüne kapatırken okkalı bir küfür savurduğunu duydum. Aptallar!
Telefonu sertçe masaya bıraktığımda dolu bardaklardan birkaç damla içecek dökülmüştü.
"Biraz rahatladın mı?" Selin benden uzak durmaya çalışarak endişeli bir yüz ifadesiyle masadaki telefonunu aldı.
"O ikisini yüz parçaya ayırabilirsem daha da rahatlayacağım."
"Al canım al iç." Önüme dolu başka bir bardak itti.
"Abim arıyor."
"Savaş aratmıştır. Yarattığı enkazı gözleriyle görmek istiyor çünkü."
"Yerimi abimden gizleyemem Hazal."
"Sen yapman gerekeni yap. Ben o gelmeden giderim zaten." Telefonu açıp kısa bir görüşme yaptı.
Az önce telefonda tüm öfkemi ona sunsamda içim birazcık olsun rahatlamamıştı. İlk defa ona böyle kötü sözler, beddualar etmiştim. Ama hak etmişti artık!
Önümdeki bardağı ufak ufak yudumlamaya devam ettim. Bir değil iki değil kaç bardak oldu bilmiyorum ama ben iyice şişmiştim.
Lavaboya gitmek için ayağa kalktımda bir an için dengemi fena kaybettim. Hem Selin hem Can beni tutmak istesede kendimi geri çektim.
"Bir şey yok! Kendim halelderim."
"Bende gelseydim?"
"Tek giderim." Ayaklarım birbirine dolana dolana tuvaleti buldum. Çok fazla sıra beklemeden işimi hallettim ve birbirine karışan makyajımı suyla temizlemeye çalıştım. Soğuk suyu yüzüme her çarptığımda bedenim deli gibi titriyordu. Kenardan bir havlu kağıt alıp yüzümü kuruladım.
Tekrar locaya döndüğümde Selin ve Can aralarında fısır fısır konuşuyorlardı. Onların bu güzel gününü mahvettiğim için kendimi suçlu hissettim.
"Özür dilerim."
"Bir şey mi dedin canım?"
"Özür dilerim. Gecenizi berbat ettim."
"Saçmalama.. tabii ki de yanında olacağız. Ama artık kalkalım mı Savaş gelir birazdan?"
"Gelsin paşam!"
"Gelsin mi? Ama az önce de o gelmeden giderim demiştin?"
"O buraya gelicek!"
"Hazal.. canım arkadaşım. Gel bak o gelmeden gidelim, sabah olduğunda bana teşekkür edersin." Derin bir nefes alıp arkama yaslandım.
"Eve gitmek istiyorum."
"Tamam hadi gel. Bende senin yanında kalacağım." Ama orası benim evim değildi ki. Ben gerçek evimi istiyordum.
"Al işte ben biliyorum başıma geleceğini!" Başımı kaldırıp baktığımda locaya çıkan merdivenlerde Savaş'ı gördüm. O içeri girdiği gibi Selin önümde durmuş bende başımı başka yöne çevirmiştim.
"Sen hangi yüzle geldin buraya!?"
"Selin! Bilip bilmeden konuşma!"
"Kız her şeyi duymuş. Nasıl yaparsın ya böyle bir şey!?"
"Selin dedim!"
"Selin tamam. Biz karışmayalım daha fazla."
"Ama Can.. Hazal onu görmek bile istemiyor."
"Tamam önce bir konuşsunlar. Sonra Hazal kimle gitmek istiyorsa onunla gider."
"İstese de istemese de benimle gelicek." Ukala.
Can Selin'i locadan çıkarttı. Cam kapının hemen ardında hala Selin'i görebiliyordum. Bir şey olursa hemen içeriye dalacak gibi görünüyordu.
Savaş'a bakmıyordum ama onu hissediyordum. Hemen dizlerimin önünde yere çökmüş ve ellerimi tutuyordu. Ellerimi çekmek istesemde bırakmadı.
"Hazal? Yüzüme bakmayacak mısın güzelim?" Şöyle bir göz ucuyla baktım. Üzgün ve çaresiz görünüyordu.
"Neden geldin?"
"Seni almaya geldim."
"Sen nişanlına git o hazırlık yapmıştır."
"Sıçıp batırdığımın farkındayım ama önce açıklamama izin ver." Bu sefer tamamen ona doğru döndüm.
"Her şeyi duydum. Ona çiçek bile almaya gitmişsin."
"Sana almaya gittim güzelim. O hazırlığın hepsi senin içindi."
"O kız niye oradaydı o zaman?"
"Beni merak etmiş."
"Seni merak etmiş!"
"Öyle değil.. sen yokken ben çok kötüydüm o da olanlardan sonra kendini suçlu hissediyor ve aklın sıra beni kontrol ederek vicdanını rahatlatıyor."
"Niye kendini suçlu hissetsin ki?"
"Onu da sen ayılınca konuşacağız."
"Onunla yemek yemedin yani?" Güldü.
"Yemedim. Şimdi evimize gidelim mi?"
"Olur." Beni ikna etmek bu kadar kolaydı işte. Onun koluna girip dikkatle yürüdüm.
"Hazal!? Nereye gidiyorsun?" Selin'de söylene söylene peşimizden geliyordu.
"Benimle geliyor Selin. Onu bu halde bırakacak değilim."
"Ben varım zaten Savaş! O seni görmek bile istemiyor!" Dışarıya çıktığımızda Selin kolumdan tutup beni kendine çekti.
"Selin! Benimle geliyor dedim!" Bu seferde Savaş kolumdan tutup beni kendine çekti.
Bir Selin çekiyordu bir de Savaş. Ve benim sürekli gidip gelmekten midem bulanmaya başlamıştı.
"Ben üşüdüm."
"Gel buraya birtanem." Savaş üzerindeki montu çıkarıp benim üzerime örttü.
"Selin hadi biz gidelim."
"Ama aşkım o sarhoş.. ve şu an sağlıklı kararlar alamıyor."
"Bugün böyle olsun. Bir dahakine de sen götürürsün Hazal'ı."
Onlar kendi aralarında konuşurken biz çoktan yürümeye başlamıştık.
"Araba yakında zaten birazdan ısınırsın." Arkamı dönüp baktığımda Selin'den fazlasıyla uzaklaşmıştık.
"Savaş?"
Arabaya vardığımızda hemen oturdum. Elim hemen emniyet kemerine gitsede Savaş benden önce davranıp kemerimi taktı.
"Hım?"
"Gerçekten birtanen miyim?" Gülümsedi.
"Gerçekten öylesin." Alnıma uzun bir öpücük kondurup geri çekildi.
"Yavaş sür tamam mı?" Beni tekrar öpüp kapımı kapattı. Her fırsatta beni öpüyordu ve ben hiç engel olmuyordum. Çünkü çok ani gelişiyordu. İşin kötü tarafı daha ben onu bir kere bile öpmemiştim.
İçimde bir huzursuzluk olsa da bir şey demedim. Onun yanında olmak istiyordum ama bu yanlış geliyordu. İlk defa onunla olmak yanlıştı sanki. Sebebi bugün yaşananlardı biliyorum. İnandığım şey ile anlattığı şey bambaşkaydı. Doğru mu söylüyordu bilmiyorum ama yine de onun yanında olmak istiyordum. Ama içimde yine de beni kandırdığına dair bir şüphe vardı.
Arkama yaslanıp rahatlamaya çalıştım.
"Miden mi bulanıyor?"
"Biraz."
"Eve gidelim iyi olacaksın."
Yol boyu bir daha konuşmadım. Bazen uykum geliyordu ama bu geceyi uyuyarak geçirmek istemiyordum. Bazen nefesim sıklaşıyor, kalbim çarpıntı yapıyordu ama sonra eski haline dönüyordu. Biraz heyecan yapmıştım sanırım.
Araba bahçeden içeri girerken Cihan'ı gördüm. Arkamızdan demir kapıyı kilitleyip yanımıza geldi. Çift gören gözlerimle güç bela kemerimi çözüp dışarıya çıktım.
"Fena dağıtmış." Bana bakıp yarım ağız gülümsedi.
"Eh haksızta sayılmaz."
Savaş yanıma geldiğinde koluna girdim.
"Duygu nasıl?" Sorumla birlikte anında yüzü asıldı. Sormamalı mıydım?
"Ben arabayı garaja çekeyim." Bana cevap vermeden gitti.
"Yanlış bir şey mi söyledim?"
"Sen burada yokken bir şeyleri kaçırdın. Bir kendine gel önce her şeyi konuşuruz."
Eve doğru yürüdük. İçeriye girdiğimizde elim hemen ışığı aradı.
"Işığı aç." Işık saniyesinde açıldı. Üzerimdeki montu çıkarıp astım. Sonrada ayakkabılarımı çıkarmak için eğildim ama anında dengemi kaybedip dizlerimin üstüne düştüm.
"Sallanıyorum."
"Farkettim." Önümde diz çöküp ayakkabılarımı çıkarttı sonra kollarımın altından tuttuğu gibi ayağa kaldırdı beni.
"Bugün beni uğraştıracaksın anlaşılan."
"İstemiyorsan giderim." Arkamı döndüğüm anda beni yakalayıp sarılarak gitmemi engelledi.
"Gitme."
"O zaman beni kandırmaktan vazgeç."
"Söz bir daha yalan yok."
Mutfağa doğru ilerlemeye başladığımda peşimden geldi. Buzdolabını açıp ne var diye bakındım.
"Aç mısın?"
"Hemde çok."
"Ne istersin? Sana ne hazırlayayım?"
"Sen mi?" Ona omzumun üstünden gülüp tekrar önüme döndüm.
"Henüz sana yemek yapmayı öğretmedim.. yarım kaldı."
"Yarım kalan her şeyi tamamlayacağız sevgilim." Sevgilim... Ne güzel söylüyordu.
"Ben bunu istiyorum." Bir tepsi dolusu tatlıyı almak istesemde kendimde yeterince güç ve denge bulamadım. Savaş benim yerime tepsiyi çıkartıp masaya koydu.
Çekmeceden kaşık çıkartıp tepsinin başına oturdum.
"Çok güzel görünüyor. Bunu sen yapmış olamazsın."
Bir tabure çekip yanıma oturdu. Dirseğini masaya dayayıp tatlıyı yiyişimi izeldi. O baktıkça ben utanıyordum.
"Kim yaptı bunu?"
"Annem yapıp dolaba koymuş."
"Neden yemedin peki?"
"Kapında sabahlıyordum ya fırsatım olmadı." Doğru.
Bir kaşıkta ona uzattım. "Tadına baksana. Güzel demi?"
"Güzel."
Birkaç kaşıktan sonra midem bulanmaya başlamıştı artık. Tepsiyi kenara itip arkama yaslandım. Savaş sanki aklımı okumuş gibi önüme büyük bir bardak su koydu.
"Şimdi ne yapmak istersin?" Önce etrafa boş boş baktım. Odamı özlemiştim.
"Aşağıya ineceğim." Mutfaktan çıkıp merdivenlerin başına kadar yürüdüm. Salonun önünden geçerken gözüm üstü dolu yemek masasına takılmıştı bu yüzden Savaş'a kötü bir bakış atmayı ihmal etmedim.
Merdivenden inmek için bir adım atmıştım ki duyduğum sesle olduğum yerde kaldım. Aşağıdan, Savaş'ın odasından yani bizim odamızdan ses gelmişti. Anlık bir öfkeyle arkamı dönüp kolumu tuttuğu elini ittirdim.
"Hani o kız evde yoktu!? Hani gitmişti!?" Cevap vermesini beklemeden koşarak merdivenlerden inmeye başladım. Yolacaktım artık o kızı işte o kadar!
"Hazal dur! Düşeceksin!" Ayaklarım birbirine dolana dolana bir şekilde düşmeden inmeyi başardım. Kapalı kapıyı bir hışımla açıp içeriye girdiğimde Minik ansızın havlayarak üzerime atladı. Korkudan Çığlık atıp yere düşerken Savaş son an da beni tutmuş ve kahkahalara boğulmuştu.
"Minik sen miydin.." off Minik ya! Rezil oldum.
"O-oğlum napıyorsun sen burada? Niye beni korkutuyorsun?" Göz ucuyla çaktırmadan Savaş'a döndüm ama hala gülüyordu.
"Gülme.." Yerden destek alarak ayağa kalktım. Minik kuyruğunu sallayarak etrafımızda dönüp koşarak odadan çıktı.
"Savaş ya!" Ondan uzaklaşıp camın önüne yürüdüm.
"Tamam gülmüyorum." Camdan arkamdaki yansımasına baktım. Ne ara gelmişti yanıma o?
"Hayır gülüyorsun!" Öfkeyle arkamı döndüğümde onunla burun buruna gelmiştim. Geriye adımlamama izin vermeden yüzümü avuçlarının arasına almıştı.
"Kıskandın mı?"
"Onun burada olma ihtimalini mi?" Başını salladığında utandım. Bu sorumla aslında kıskandığımı kabul mu etmiş oluyordum emin olamadım.
"Hoşuma gitmedi."
"Neden?" Ellerimi yüzümdeki ellerinin üzerine koydum. Bana söyletmek istediği şeyin farkındaydım. Karşılaştığımız ilk andan beri hala onu sevdiğimi ona aşık olduğumu söylememiştim.
"Öyle işte."
"Söyle?" Derin bir nefes aldım. Beni iyice sıkıştırmıştı ve ben onu geçiştiremiyordum bile.
"Çünkü..." Beklentiyle bakmaya devam etti.
"Çünkü.. o ne?" Gözlerimi anlık olarak ondan kaçırdığım anda gördüğüm şeylerle bütün dikkatim dağılmış ve kendime yeni bir odak noktası bulmuştum.
Ondan sıyrıldığım gibi odanın diğer ucuna yürüdüm. Ben onu birlikte kaldığımız yazlık evde çalışıyor sanıyordum ama demek ki burada da çalışıyormuş.
Odanın bir köşesinde şövale, şövalenin üzerinde örtülü bir tuval duruyordu. Hemen önünde de bir tabure ve küçük bir sehpanın üzerinde boyalar ve fırçalar vardı.
"Bakabilir miyim?" Vereceği cevap umrumda bile değildi elim çoktan örtüye gitmişti bile.
"Henüz bitmedi-"
Örtüyü kaldırdığımda gördüğüm çizim beni şaşırtmadı. Sergiden beri benim dışımda çizdiği başka bir şey görmemiştim ki zaten. Karşımdaki yine bendim.
Hayran bakışlarla tabureye çöküverdim. Nasıl bu kadar güzel yapabiliyordu aklım almıyordu. Nasıl benzetiyordu? Elinde bir çeşit sihir olmalıydı değil mi? Gerçeğin aynısını, tüm detaylarıyla, sadece hafızasında kalanlarla nasıl kağıda yansıtabiliyordu?
"Beğendin mi?" Beğenmek ne kelime hayran kaldım.
"Çok güzel.."
Ne ara bir tabure çekti oturdu bilmiyorum ama hemen arkamda kollarını bedenime sarıp çenesini omzuma dayadığında kendimden geçecek gibi olup ona yaslandım.
"Neden yapıyorsun bunu?"
"Neyi?"
"Neden bu kadar yakınsın?"
"Rahatsız mı oldun?" Geri çekilecek gibi olduğu an da ellerimi hemen kollarının üzerine koydum. Beni bırakmasına izin vermedim.
"Hayır..."
Bir süre onun kollarının arasında, ilk defa bu kadar güvende nefes aldım. Gözlerimi kapatıp onun kokusunu içime çektim. Yüzü hemen yüzümün yanında, sıcaklığı ilk andan beri hep soğuk olan bedenimi ısıtırıyordu.
"Bende yapabilir miyim? Bana da öğretir misin?" Aldığı derin nefesi boynumda bitirdi. Şu an ondan hayvan gibi etkileniyordum. Omzuma bıraktığı ıslak öpücükle gittikçe eriyordum.
"Öğretirim."
Tabloya şöyle bir göz gezdirdim. Onu mahvetmek istemiyordum. O yüzden boyamayı beceremesem bile belli olmayacak yerlere dokunmak istedim. İşlevlerini bilmediğim fırçalar arasından rastgele birini seçip kahverengi boyaya batırdım. Fırçayı tuvale sürtmeye başlayınca gülümsedim. Onun yaptığı bir şeye benim de elim değsin istiyordum. Çizimlerin üzerinden yavaş yavaş geçip saçlarımı boyamaya çalıştım ama heyecandan elim biraz titriyordu. Boyayı çizgilerin dışına taşırmaktan korkmuştum ki o imdadıma yetişti hemen. Elini elimin üzerine koyup benimle birlikte boyamaya başladı. Bu an öyle hoşuma gitmişti ki istemsizce gülümsedim. Tıpkı benim ona piyano çalmayı gösterdiğim gibi.
"Aynı şeyi hatırlıyoruz değil mi?" Bir şey demedim. Sadece ona daha da sığındım. Hep böyle kalamaz mıydık?
"Seni çok özlüyorum.." fısıltısı kulağıma ulaştığında derin bir nefes aldım. Kalbim çarpıntı yapmaya başlamıştı yine. Çok şey hissediyordum ama ağzımı açıp tek kelime edemiyordum. Yapabildiğim tek şey belime doladığı kolunu okşamak oldu.
Bende seni çok özlüyorum diyemedim.
"Savaş.." Başımı ona doğru çevirdiğimde tam da bu kadar yakın olmayı bekliyordum. Burnum yanağına sürttü. Dudaklarımız arasında milim mesafe vardı ve ben deli gibi onu öpmek istiyordum.
"Bunu unutmuşsun." Elini göğsümün hemen üzerinde aşk düğümümün üzerine koyduğumda gözlerini dudaklarımdan çekti.
"Gözünden kaçan şeylerde oluyormuş demek ki." Loş ışıkta daha iyi görebilmek için elbisemi sıyırdı.
Beni yılbaşı gecesi kırmızı elbisemle çizmişti ama aşk düğümümü çizmemişti.
"Güzelim.. bu ne?"
"Adı aşk düğümü. Sevdiğini kalbine hapsediyorsun. Bende hapsettim." Daha iyi görebilmesi için biraz ona doğru döndüm. Beğendi mi acaba?
"Sevdiğini.." diye fısıldadı.
"Her zaman yanımda ol diye." Derin bir nefes alıp hayran hayran baktım yüzüne. Keşke hep yanımda olsa. Keşke eskisi gibi birlikte uyusak. Ne çok istiyordum onunla olmayı. Ufak bir an için bile mümkün olacaksa canımı dahi vermeye hazırdım. En azından yine onun yanında onun kollarında veda ederdim ona.
"Her zaman yanında olacağım. Beni istediğin kadar uzaklaştır. Asla vazgeçmeyeceğim senden."
"Vazgeçme. Beni kendine inandır." Hergün aklımdan geçiripte söyleyemediğim şeyleri tek tek dökülmeye başladım. İçimde bir yerlerde ufakta bir korku yok değildi. Söylememem gereken tonla şey varken onları da ağzımdan kaçıracağım diye çok korkuyorum.
Gülümseyip yanağımı okşamaya başladığında gözlerimi gözlerine çıkardım. Uzun zaman sonra onu ilk defa mutlu görüyordum.
"Neden gülüyorsun?"
"Beni hala seviyorsun."
"Aksi mümkün mü?" Gülüşü daha da büyüdü.
"Düşünmekten kafayı yiyecektim. Onca şeyden sonra inanmak istemesemde belki bir ihtimal-" ellerimi hemen dudaklarına örttüm. Ondan asla böyle bir şey duymak istemiyorum. Onu sevmekten asla vazgeçmedim vazgeçmemde.
"Üzme beni. Sadece zamana ihtiyacım var. Bir bilinmezliğin içine attın beni. Oradan çekip çıkaracak olanda sensin."
"Söz veriyorum her şey eskisi gibi olacak. Her şeyi öğreneceksin ve bana geri döneceksin."
"Anlat o zaman."
"Anlatsam sabaha hatırlayacak mısın?" İstemsizce gülümsedim. Halim o kadar mı berbattı?
"Kendimdeyim ben."
"Güzelim şu an kendinde olsaydın kollarımın arasında usul usul oturuyor olmazdın."
"Ne yapardım peki?"
"Bu evime başıma yıkacağın kesin." Gerçekten bugün o kadar da öfkeliydim.
"Sana kıyar mıydım ki?"
"Öyle bir kıyardın ki.. yaptın da zaten. Kırıp geçtin beni."
"Ben sana çok büyük bir kötülük yaptım demi Savaş? Seni çok üzdüm değil mi?"
"Çok.."
"Ama sende beni üzdün. Bende çok kötü şeyler yaşadım. Hiçbir şey bilmiyorsun." Beni kendine çekip sarıldığında gözümden birkaç damla yaş geldi. Gözümün önünden yaşadığım şeyler bir bir geçmeye başladı bir anda. Kaza yapışım, felç kalışım, hiç tanımadığım bir evde hiç tanımadığım insanlara muhtaç oluşum, her Allah'ın günü Anıl'a katlanışım tabi bir de şu Cengiz ve sülalesi vardı. Hangi biriyle baş edecektim hangi birini atlatacaktım?
"Keşke anlatsanda bilsem. Keşke anlatsanda sana kendini kötü hissettiren kim varsa gidip hesap sorsam."
"Anlatamam.. ama sen okuyabilirsin. Hepsi günlüğümde-" Sus Hazal! O kadar da değil! Daha fazla konuşma. Sus.
Geri çekilip yüzüme baktı.
"Hepsi günlüğünde? Günlük mü tuttun?"
"Hayır."
"Öyle dedin ama?"
"Ağzımdan kaçtı- yani.. öyle demek istemedim. Benim günlüğüm yok ki. Hiç yazdığımı gördün mü?"
"Anladım." Anladı mı gerçekten?
"Neyi anladın?"
"Her şeyi nasıl öğreneceğimi."
"Nasıl?"
"Falcıya gideceğim." Rahat bir nefes verdim. Oh.. anlamamış.
"Savaş ben... ben şey-" konuyu kapatmak istiyordum. Unuturdu bence.
"Evet sen?"
"Ben.. sana hediye aldım!" Birden heyecanla yerimden fırladım. Ben sevgilime ilk defa hediye almıştım!
"Hediye mi?" Yüzü garip bir şekil aldı. Şaşırdı galiba.
"Sakın bir yere ayrılma!" Koşarak merdivenlerden yukarıya çıktım. Çantam neredeydi? Koltukların üzerine baktım, vestiyere baktım göremedim.
"Savaş çantam yok!"
"Burada güzelim." Hay aksi. Aşağıda mıydı?
"Sakın bakma tamam mı!? Gözlerini kapat." Tekrar koşa koşa merdivenlerden indim. Yatağa oturmuş çantam da elindeydi ama Allah'tan gözleri kapalıydı.
"Hih! Açtın mı?"
"Açmadım." Güzel.
Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yanına gittim. Sanki o benden daha mutlu gibiydi.
"Gel böyle." Yatağın ortasına dizlerimin üzerinde oturdum ve onu da karşıma doğru çektim.
"Açayım mı?"
"Daha değil!" Heyecanla çantamın içini karıştırmaya başladım. Neredeydi bu bileklikler. Hah! Buldum işte.
"Aç avcunu." Elini açarak öne doğru uzattı. İkimizinde bilekliğini elime alıp onun avcunun içine koydum ama elimi çekemedim. Çünkü gözlerim anlık olarak yüzüne gitmişti ve büyülenmiş gibi ona bakakalmıştım.
Of.. o çok güzeldi ama. Yüzü öyle kusursuzdu ki. Bir an için ona dokunmak istedim. Eskisi gibi yüzünü okşamak istedim. Tuttuğum elinden destek alıp iyice ona doğru yaklaştım. Yüzüne dokunduğumda gülümsemesi yavaş yavaş silinmeye başladı. Öyle çok yaklaştım ki saçlarının önüne düşen birkaç ak teli daha yeni farkediyordum.
"Açayım mı?" Gözlerim dudaklarına kaydı. Galiba kendimi tutmayı bırakacaktım.
"Açma." Ona öyle çok yaklaştım ki burnum artık yanağına sürtmeye başladı.
Ne olurdu sanki onu öpsem?
Kaç zaman oldu.. hakkım değil miydi?
"Hazal-"
"Şşt." Baş parmağımla dudağını okşadım. O konuştukça iradem daha da zorlanıyordu.
Sonra bir şey oldu. İrademi yok saydım galiba. Çünkü derin bir nefes almak için gözlerimi kapattığımda nefes almak yerine dudaklarımı onun dudaklarına değdirmiştim. Bir yerde hatalı bir kodlama yaptım ama hiç yanlış gelmedi.
Usulca dudaklarımı onun dudaklarına sürtüp uzun bir öpücük bıraktım. Ama bu yetmedi. Bir tane daha öpmek için uzandım ki destek alıp tutunduğum elini çektiği gibi onun üzerine düştüm ve dudaklarım sertçe onun dudaklarına yapıştı. Sonrası çok hızlı gelişti. O onu öpüşlerime tutkuyla karşılık verirken ben sıkı sıkı onun boynuna sarılmış bedenimi ona yapıştırmıştım resmen. Sonra kendimi kasmayı bırakıp tüm kontrolü ona bıraktım. Kollarımın arasındaki adam bir an olsun geri çekilmeden öpücüklerime karşılık verdi. Başım önce yumuşak yastığa değdi ama onun belimdeki eli sanki daha yumuşaktı. Nefes almak için başımı birazcık yana doğru çevirdiğimde dudakları anında yanağıma oradan da boynuma geçti. Avcumda sıkı sıkıya tuttuğum bileklikler hemen baş ucumdaydı. Onlara gülümseyerek baktım. Gerçekten de aşk bileklikleri olmalıydı. Savaş elini bileğimden sürtüp elime getirdiğinde parmaklarımı parmaklarına sardım. Nasıl da özlemiş beni.
Yüzümü ona doğru çevirip boşta kalan elimle onu kendime çektim. Sanki bir çölde susuzluktan kalmışım da onda şifa buluyordum. Umarım bu yaşadıklarım bir serap değildir.
Dudaklarım tekrar ait olduğu yeri bulunca bir koala gibi sarıldım. Kollarım, bacaklarım her bir uzvumu onunla değerlendirmek istiyordum.
Öpüşleri yavaşlayıp belimdeki elini gevşetince geri çekileceğini anladım.
"Gitme."
"Sabah çok fena canımı okuyacaksın." Gözlerini dudaklarımdan alamıyor hatta kendini tutamayıp ara ara öpüyordu.
"Bunun için mi? Neden? İkimizde bu anı uzun süre beklemedik mi?"
"Çok bekledim sevgilim. Hatta daha fazlasını-" başımı yastıktan kaldırıp tekrar onu öptüm. İkimizde aynı şeyi istiyorsak neden duralım ki? Neden daha fazla bekleyelim?
"Aklın yerinde değil."
"Hiç olmadığı kadar yerinde Savaş." Beklentiyle gözlerine baktım. Onu istediğimi daha ne kadar belli edebilirdim.
"Kendimi nasıl tuttuğumu bir bilsen-"
"Tutma." Derin bir nefes alıp kendini yana doğru attığında oluşturduğu sıcaklık anında yok oldu. Ama neden?
"Neden?" Neden geri çekildin?
Kolunu boynumun altından geçirip beni omzuna doğru çekti. Ona sımsıkı sarıldım.
"Sarhoşsun."
"Değilim!" Gülümsediğini hissettim.
"Hediyemi vermedin daha." Başımı kaldırıp ona çatık kaşlarla baktım. Bu anı hiç unutmayacaktım işte o kadar!
"Bakma öyle. Sabah olduğunda göreceğim ben seni. Unutmanı istemesemde bunların hiçbirini hatırlamayacaksın. Olan bana olacak güzelim. Yarın kafamı kıracaksın bende razı olacağım."
"Tabii ki de öyle bir şey yapmayacağım. Ben sana vurmam." Bana alaycı bir bakış attı. Vurur muydum? Hayır tabii ki de! Saçmalık!
"Aç bakayım avcunu." Sıkı sıkı kapatıp onun göğsüne koyduğum elimi açtım. Beğenecek miydi?
Elimdeki ipleri aldı ve bir süre anlamaya çalışır gibi baktı ama sanki anlamlandıramamıştı.
"Bileklik Savaş! Onlar aşk bilekliklerimiz!"
"Aşk bilekliklerimiz?" Çok saçma bir şeymiş gibi garip bir ses tonuyla konuştu. Aptal herif!
Başımı onun omzundan çekip yastığa koydum. Sarılmaktan da vazgeçtim. Kollarımı da kendi etrafıma sardım.
"Beğenmedin."
"Beğendim.. beğenmez olur muyum? Bana aldığın ilk hediye sevgilim nasıl beğenmem."
Trip atınca anında bana doğru dönüp çenemden tutup yüzümü kendisine doğru çevirdi, alnımdan öptü.
"Beğendin mi gerçekten?"
"Beğendim. Sadece başta ne olduğunu anlayamadım o kadar." Beğenmiş. Beğendiğini söylediğinde tekrar sevinçle ona doğru döndüm.
"Aşkım bunlar aşk bilekliği! Bileğimize takacağız. Bizim birbirimize ait olduğumuzun göstergesi."
"Ne dedin sen?"
"Bileğimize takacağız dedim."
"Ondan önce."
"Aşk bilekliği dedim."
"Güzelim ondan önce. Ne diye seslendin bana?" Haa. Aşkım dedim. Aşık olduğum adamdı ya ondan öyle söyledim. Bir de sanırım ilk defa sesli söyledim. Utandım galiba. Sadece gülümsedim.
"Bir daha söyler misin?"
"Aşkım.." Keşke benimde yeteneğim olsaydı da onun bu güzel yüzünü resmedebilseydim. Nasıl da mutlu oldu nasıl da hoşuna gitti. Adam resmen benden güzel bir söz duymaya hasret kalmış.
"Bana arada böyle seslensen çok mu şey istemiş olurum."
"Sen benim aşık olduğum adamsın. Ben sana içimden hep böyle sesleniyorum." Dudakları tekrar alnımı bulduğunda bu sefer uzun süre çekilmedi.
"Seni çok seviyorum."
"Ben daha çok seviyorum." Uzanıp yanağını öptüm. Onu öpmeyi öyle çok özlemişim ki. İzin verse sabaha kadar onu öpücüklere boğardım.
"Hadi bilekliklerimizi takalım." Heyecanla yerimde dikeldim. Önce elinden iplerden birini alıp gevşetim.
"Getir elini." Bilekliği bir güzel sol eline geçirip ipini sıktım biraz. Hediyem bileğine çok yakışmıştı.
"Sıra bende." Büyük bir heyecanla elimi uzattım. Tıpkı ona yaptığım gibi bilekliği elimden geçirip ipini sıkılaştırdı bir de üzerine uzun bir öpücük kondurdu.
"Yakıştı." Elimi onun avcunun içine götürüp parmaklarımı parmaklarına geçirdim. Uyumlu olmuştuk.
Sırtını yatak başlığına dayadığında beni de kendisine doğru çekti. Hemen kollarının arasında yerimi aldım.
"Savaş?"
"Güzelim?"
"Ne düşünüyorsun?"
"Güneşin doğmasını nasıl engelleyeceğimi." Güldüm. Sabah olduğunda her şeyin mahvolacağını düşünüyordu. Şapşal herif. Sonunda ona kavuşmuşken bir daha bırakır mıydım hiç?
"Sana bir şey sorabilir miyim?" Başını salladığını hissettim.
"Benim yaşadığımı kimlere söyledin?"
"Herkese."
"Ne!?" Korkunç bir telaşla başımı koyduğum omzundan çektim. Nasıl herkese? Herkes yaşadığımı biliyor muydu? İdil biliyor muydu?
"Ne dediler peki?"
"Psikolog randevusu almamı önerdiler." Bana ciddi ciddi bakınca bir an kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Ben gülünce o da güldü.
"Ciddi misin sen?"
"Kimseyi inandırmakla uğraşamam. Tek istediğim senin bana inanman." İnanacağım. Biliyorum.
Tekrar eski yerimi alıp karnına doğru sarıldım.
"Başka ne düşünüyorsun?"
"Sana alacağım hediyeyi." Şaşkınlıkla başımı kaldırdım.
"Bana hediye mi alacaksın?"
"Tabii ki alacağım. Bunu uzun zamandır düşünüyorum."
"Buldun mu peki?"
"Buldum ama karar veremedim."
"Bana da söyle? Yardımcı olurum."
"Sana alacağım sürpriz hediyeyi sana mı söyleyeyim?" Şirince başımı salladım. Çatlardım ki.
"Tabii.. nasıl olsa sabaha hatırlamayacaksın." Sen öyle san. Bir merakla bekledim. O ise cebinden telefonunu çıkardı.
"Telefon mu alacaksın?" Güldü.
"Alacağım hediyeyi telefondan göstereceğim." Başımı tekrar göğsüne doğru koyup telefonun ekranını izledim. Ne alacaktı ki bana? Bir de önceden düşünmüş. Bu kadar düşünecek ve kararsız kalacak neydi ki?
"İlk bunu düşündüm." Ekrana baktığımda gördüğüm şey bir yüzüktü. Bir dakika ne? Bir yüzük mü? Bir ona bir ekrana baktım.
"Yüzük?"
"Hıhımm. Bir de şu var." Ekranı kaydırınca başka bir model karşıma çıktı.
"Bir tane daha var. O da bu." Ekrana bir yüzük fotoğrafı daha geldiğinde usulca yutkundum. Bunlar öyle hediye etmelik bir yüzük değildi ki. Bunlar bildiğin tektaştı. Hediye etmelik değil evlenme teklifi etmelikti. Bir dakika ne? Evlenme teklifi mi? Ne!?
"Ama bunlar.." Gözlerim bir ekrana bir ona değiyordu. Ne anlama geliyordu bu şimdi?
"Bunlar şey yüzüğü.. şey-"
"Evet sana evlenme teklifi edeceğim." Elimin altındaki göğsünün hızlandığını hissettim. Bana evlilik teklifi mi edecekti?
"Bana?"
"Tabii ki de sana."
"Ne zaman?"
"Beni affettiğin ilk anda."
"Ciddi misin sen?"
"Çok ciddiyim. Madem sevgilime bu zamana kadar hediye alamadım. O halde alacağım ilk hediyenin anlamı çok büyük olmalı değil mi?"
"Ama ben sana bileklik aldım Savaş." Benim 100 liraya aldığım hediyemin yanında onun alacağı hediye resmen milyonluktu.
"Aşk bilekliği." diye düzeltti beni.
"Gerçekten bunu yapacak mısın?" Heyecandan nefesim sıklaşmıştı.
"Yapacağım tabii ki de. Sevdiğim kadınla evleneceğim." Keyifle gülümserken bir an da ciddileşti.
"Kabul edeceksin değil mi?"
"Tabii ki de kabul edeceğim aptal herif!" Uzanıp onu öptüğümde geri çekilmedim. Bana evlilik teklifi edecekti. Gerçekten bana evlilik teklifi edecekti! Heyecandan geri çekilmeyi unuttuğumu farkedip kendimi geri çektim.
"Eğer bunları yaşamamış olsaydık şu an çoktan karım olmuştun."
"O zaman da mı düşünüyordun?"
"Hazal ben sana aşık olduğum ilk andan beri seninle evlenmeyi düşünüyorum. Ufak bir rötara uğradık o kadar. Kaldığımız yerden devam edeceğiz." Şu an dünyanın en mutlu kadını bendim buna eminim. Ve şu an bu mutluluğumu tüm dünyaya haykırmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Şimdi bana yardımcı ol ve beğendiğin yüzüğü seç olur mu?" Telefonu yırtıcı bir hayvan gibi elinden kapıp fotoğraflara bakmaya başladım.
"Hepsi çok güzel. Hangisini seçeceğim?" Bir o fotoğrafı kaydırıyordum bir onu.
"Hepsini alayım o zaman?"
"Saçmalama! Bir tane yeter. Ama hangisi? Savaş bunlar çok güzel." Elimi ekrana yaklaştırıp yüzüklerin yanına tutmaya başladım. Ben ondan yardım bekliyordum ama o sadece beni izliyordu.
Onun beğendiği üç yüzük arasından birini seçip yardımcı olmamı istemişti ama bende seçemiyordum. Neden kararsız kaldığı belli olmuştu.
Üçü arasından en son birinde karar kılmıştım.
"Bunu istiyorum." Tektaş yüzüğüm tıpkı bir lotus çiçeği gibiydi. Ayrıca halkasının etrafıda minik pırlantalarla çevriliydi. Çok güzel çok şıktı.
"Tahmin etmiştim."
"O günü hayal edebiliyorum Savaş. Sana evet dediğim günü."
"Bende o günün gecesini hayal edebiliyorum-" Duyduğum şeyle elimi hemen dudaklarına götürdüm. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Sanki dakikalar önce onun olmayı istememiş gibi utanmıştım.
"Gel buraya." Beni iyice kendine çekip sıkı sıkı sarıldı. Bense uzun bir aradan sonra ilk defa onun kollarında uyuyacak olmanın heyecanıyla gözlerimi kapattım ve o günün hayalini kurdum. Sabırla onun karısı olacağım günü bekleyecektim. O güne kadar her şeye sabredecek, her şeyi yoluna koyacak ve o gün geldiğinde mutluluğa ilk adımımı onunla atacaktım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 787 Okunma |
39 Oy |
0 Takip |
65 Bölümlü Kitap |