
'Annem.'
'Oğlum.'
'Sevgilim.'
'Aşkım..'
Deniz dalgaları usul usul bileklerime çarparken eğilip kum tanelerini avuçladım. Nasıl da güzel kokuyordu. Parmaklarımın arasından suyla birlikte akıp gidişlerini seyrettim. Rüzgarda saçlarım efil efil uçuşurken gökyüzüne baktım. Güneşin sıcaklığını tenimde hissedebiliyordum. Hayat buydu değil mi? Hissetmek. En ufak kum tanesini dahi hissetmek.
'Anne hadi!' Yaşadığım huzurun ve rahatlığın etkisiyle sabırsızlanan bebeğime baktım.
'Geliyorum birtanem.'
Önümdeki oyuncak kovaya avuç avuç kum doldurmaya başladım. Yaptığımız kumdan kale babası büyütmek isteyince bir şatoya evrilmişti ve bu bebeğimin çok hoşuna gitmiş hatta içine girip uyuyabileceğini düşünmüştü. Uykucu oğlum benim. Tıpkı annesi gibi.
'Birtanem öyle mi?' Ne ara yanıma geldiğini bilmediğim biricik kocam göz açıp kapayıncaya kadar beni kucağına almıştı. Neyse ki son saniye kovayı sapından tutmayı başarmıştım.
'Savaş! Ne yapıyorsun? Çocuk bize bakıyor.' oğluma şirin bir gülümseme gönderip göz kırptım. Ne zaman ona göz kırpsam birden ciddileşiyor ve beni taklit etmeye çalışıyordu sonra ben dayanamayıp onun gözlerini öpücüklere boğuyordum ve her şeyi unutup gülmeye başlıyordu.
'Ne o? Kıskandın mı yoksa?'
'Kaç tane birtanen var merak ediyorum doğrusu.' Ufak adımlarla oğlumuzun yanına adımlamaya başladığında kurnazca sırıtıp yüzünü daha iyi görebilmek için başımı geriye çektim.
'O bizim oğlumuz..' Hayran bakışlarını benden çekip bebeğimize dikti. Ona bakarken gözleri nasılda parlıyordu.
'Bizim oğlumuz..' uzanıp alnımı alnına dayadım. Kesinlikle hayat buydu.
'Ama bu reşit olduğu gün onu evden postalamayacağım anlamına gelmiyor.' Gülerek geri çekildim. Gecelerimi onunla değil de oğlumla geçiriyorum diye huysuzluk ediyordu.
'Çok özlersin ama.'
'Kızımla barbiecilik oynarken mi? Hiç sanmıyorum.' Anlık gelen kahkahamla başım geriye doğru düştü.
'Kız öyle mi?' Beni dikkatli bir şekilde yere bıraktığında ilk işim oğlumu kucağıma alıp kokusunu ciğerlerime kadar çekmek oldu.
'Gel buraya.' Savaşı kolundan çektiğim gibi yerini aldı. Bir dağ gibi arkamızdan bizi sarıp sarmaladı.
Çektiğimiz o kadar acının sonucunda artık imtihanlarımız bitmiş ve biz kazanmıştık. O hayalini kurduğumuz evde, oğlumuza birlikte ve belki de gelecekteki kızımızla birlikte ömrümüzü geçirecektik. Hayat buydu değil mi? Aile..
Sevgilimin kollarından sıyrılıp kumsala sırt üstü uzandım. Ailemin sesini dinlemek için gözlerimi kapattığımda etraf anında derin bir sessizliğe büründü. Artık elimin altındaki kum tanelerini hissedemiyordum. İçimi kaplayan huzur bedenimi terketmiş ve nefes almamı zorlaştıran kasvetli bir hava hakim olmuştu.
"Savaş?" Gözlerimi açtığımda etraf karanlıktı. Ailem neredeydi?
"Nerdesiniz!?" Az önce buradalardı. Oğlum az önce kucağımdaydı.
"Savaş!" Bir kez daha adını haykırdım. O nerede olursa olsun beni duyardı, beni bulurdu.
"Oğlum!?" Yattığım yerden şiddetle savruldum sanki. Korkudan gözlerimi sıkı sıkı kapatmış onların beni bulmasını bekledim. Ama tek duyabildiğim Savaş'ın uzaktan bana seslenen sesi ve oğlumun giderek uzaklaşan ağlamasıydı.
"Gitmeyin!"
"Hazal?"
"Gitme!"
"Aç gözünü birtanem." Onu dinledim. Göreceğim şeyin karanlık değilde onun yüzü olacağını umarak açtım gözlerimi ve öyle de oldu. Hemen baş ucumda parmakları gözlerimden akan yaşları siliyordu. Buldu beni..
Nefesimin düzelmesini dahi beklemeden yattığım yerden kalkıp onun beline doğru sıkıca sarıldım.
"Geçti güzelim.. sakin ol."
"Sizi kaybettim sandım.."
"Bizi?" Kendisini biraz geriye çekip yüzümü avuçları arasına aldı. Seni ve oğlumuzu.
"Ne?" O bana bende ona anlamaz gözlerle baktık. Az önce birlikteydik ya. Etrafıma baktım ama bebeğimi göremedim. Bünyeme yoğun bir hayalkırıklığı nüfuz ederken geriye çekildim. Her şey bir rüya mıydı? Yine mi? Ben hayalime asla kavuşamayacak mıydım?
"Kabus gördün güzelim." İstemsizce ondan ayrılıp kendimi biraz geriye çektim. Etrafıma bakındım. Evimizdeydik. Odamızda, yatağımızda yatıyordum. Her şey eskisi gibiydi, her şey yerli yerindeydi ama benim burada ne işim vardı? Nasıl gelmiştim buraya?
Cam kapıdan dışarıya baktığımda güneşin henüz yeni doğmak üzere olduğunu gördüm. Boğazım kurumuş ve öyle acıyordu ki yutkunmakta zorlandım.
Bakışlarım tekrar onu buldu. Ona dair hatırladığım son şey telefonda konuşmamız ve randevulaşmamızdı. Peki sonra? Ona geleceğimi söyledim ve geldim değil mi? Hemde büyük bir beklenti ve heyecanla geldim. Bu odadan içeriye girdim ve yukarı kata çıktım. Peki sonrasında gördüklerim? Onlarda gerçekti değil mi? Her şeyi hatırlamamla birlikte gözlerim anında doldu. Beni kandırmış ve yine o kızı seçmişti. Benimle yemek yiyeceğini söyledi ama onun için çiçek almaya gitti.
"Yapma.." sen yaptın her şeyi... Sen mahvettin beni.
Bir şey demeden üzerimdeki örtüyü sıyırıp yataktan kalktım. Onunla kavga edecek halim yoktu. Bedenim yorgun ruhum tükenmişti. Sürekli hayalkırıklığına uğramak beni tüketmişti artık.
"Hazal." Gözüm hiçbir şey görmüyordu. Ne ayakkabılarım ne çantam. Sadece çıkışı bulup gitmek istiyordum. Çatlayan başım ve kırık kalbim şifasını burada bulamazdı artık.
"Gidiyorum."
"Bu halde bir yere gitmene izin veremem." Kolumdan tutup beni kendisine doğru çevirdiğinde arkasında kalan aynada kendime baktım. Elbisem zaten kısacıktı ve iyice yukarıya doğru sıyrılmıştı. Hemen eteklerimden tutup aşağıya doğru çektim. Savaş ise bana fırsat vermeden omzundan sarkan askımı düzeltmişti.
"Dokunma bana." Bana temas ettiği anda hemen geriye çekildim.
"Ne işim var benim burada?"
"Hatırlamıyor musun?" Sadece başımı salladım. Hatırladığım son şey bu evden ağlayarak çıkışımdı.
"Hiç mi?"
"Hiç!" Birden cırladığımda geriye doğru bir adım attı.
"Öfkelisin değil mi?" Evet öfkeliydim. Hem de çok öfkeliydim.
"Bu evi senin başına yıkacak kadar hemde!" Komik miydi? Çünkü bu söylediğim karşımdaki adamın resmen hoşuna gitmişti.
Bir şey demedi. Sadece bahçeye açılan kapının önüne gidip kapıyı kilitledi ve anahtarı cebine attı.
"Ne yapıyorsun!? Neden kilitledin? Gideceğim!" Arkasını dönüp odanın kapısına kadar yürüdü.
"Savaş bana hesap vermek zorundasın!" Durdu. Omzunun üzerinden bana baktı.
"Elini yüzünü yıka. Üzerini değiştir. Seni yukarıda bekliyorum. Hesap soracak tek kişi sen değilsin." Son sözlerini söyledi ve bir şey dememe izin vermeden gitti. Ne demekti şimdi bu? Ne hesabından bahsediyordu? Benim ona verecek ne hesabım olabilirdi ki? Sevgilim değil kocam değil.. hiçbir şeyim. Ama aslında her şeyim.
Her şeye rağmen yine de sabırlı davrandım. Başım deli gibi çatlıyordu. Yatağın başucunda ki komodine bırakılan ağrı kesiciyi ağzıma atıp bir bardak suyun tamamını kafama diktim. İçim yanmış resmen.
Aklım ikiye bölünmüştü sanki. Bir tarafım dün yaşananların etkisiyle öfkeyle kaplanmış ve patlamaya hazır komutlar vermek için bekliyordu. Bir tarafım ise sadece ve sadece meraka bürünmüştü. Ne hesabından bahsediyordu o?
Yorgun bir şekilde banyoya girip aynanın karşısına dikildim. Saçım başım dağılmış, kıyafetim yamulmuş ve makyajım yüzümün her yerine dağılmıştı resmen. Yüzümü temizleyebileceğim bir sabun almak için dolap kapağını açtığımda gördüğüm şeylerle elim havada kaldı. Bunlar hala duruyor muydu? Tamamı bana ait olan ve bıraktığım gibi duran bakım ürünlerim raflardaydı. Savaş atmamış olsa bile o kız neden atmamıştı? Yoksa benim eşyalarımı mı kullanıyordu!? Hızla elime birkaç bir şey alıp içine baktım ama hepsi normaldi. Hiç kullanılmış gibi değildi. Sanki hepsi bıraktığım gibiydi. Diş fırçam bile duruyordu. Tereddüt etsemde elim eşyalarıma gitti. Nasıl olsa bunlar benimdi değil mi? İstediğim gibi kullanabilirdim.
Banyodan işimi halledip çıktım. Bir an önce bu elbiseden kurtulmak istiyordum. Askılarından tuttuğum gibi çıkarıp attım üstümden. Onun için hazırlanan aklımı... neyse.
Dolap kapağını açtığımda bana ait olan tüm kıyafetlere göz gezdirdim. Nişanlı bir adamın dolabında neden başka bir kızın yani benim kıyafetlerim olsun ki? Bu adam çok fena aklımı karıştırıyordu.
Fazla oyalanmadım. Üzerime bir pantolon bir kazak geçirdim. Saçlarımı bağlamak için elim bileğimdeki tokaya gitti ama gördüğüm şeyle havada kaldı. Aşk bilekliğim... Siktir.
Gece yanlış bir şey yapmamıştım değil mi? Kendimi kaybetmek yerine ona haddini bildirmiş olmam gerekiyordu ve öyle de oldu değil mi?
Her şeyi öğrenmek için telaşla yukarıya çıktım. Savaş koltuğun birinde oturmuş ve dirseklerini bacağına yaslamış düşünceli bir şekilde önüne bakıyordu. Önündeki sehpahada çantam vardı. Çantam biraz dağılmış gibiydi. Birkaç adım daha ilerledim sonra nereye baktığını gördüm. İkinci kez siktir...
Korkuyla yutkundum. Önünde iki şey vardı. İlki Anıl'ın intikam almam için bana verdiği bıçak ikincisi ise ve beni en çok korkutan şey Çağatay'dan ya da abisinden gelen nottu. Hani şu evi taradıktan sonra kapıya attıkları not. Hani içinde akraba olacağımızı ima eden not. Hah! İşte o not vardı.
Geldiğimi anlamış gibi başını çevirip bana baktı. Notun ne anlama geldiğini anlamış mıydı?
"Gel." Emrine uyup birkaç adım ilerledim. Kalbim korkuyla çırpınıyor aklım ise buradan bir kaçış yolu arıyordu.
"Benim..." Gözlerini gözlerime diktiğinde sözlerim istemsiz yarıda kesildi. Daha önce bana hiç böyle bakmamıştı. Anlayamıyordum. Öfkeli miydi, aklı karışık mıydı yoksa normal miydi? Sanki susmam gerekiyordu ve sustum. Ama aynı zamanda gitmem gerekiyordu ve kalıyordum. O yüzden gözlerimi ondan kaçırdım ancak bu şekilde bir cümle kurabilirdim çünkü.
"İşe geç kalıyorum." Arkamı döndüğüm gibi topuklamaya başladım. Ne çantam ne telefonum ne de cüzdanım. Hiçbiri umrumda değildi. Sadece gitmeliydim.
"Hazal gel buraya." Sesi gayet sakindi. Derin bir nefes alıp salon kapısına kadar yürümeye devam ettim. Rahatlayabilirdim.
"HAZAL!" Adımı haykırdığında olduğum yere çakılı kaldım. Öyle bir tonda bağırdı ki sanki hemen yanı başımdaki kapının camları titredi. Bağırışı son çırpınışlarını veren kalbimi titretti. Aklım bir an için kendini kaybetti. Rengimin attığına emindim. Ben ilk defa ondan korktum.
Zorla kendime komut verip arkamı döndüm. Hala o koltukta oturuyor ve bakmaya korktuğum gözleriyle bana bakıyordu.
"Bana öyle bağırma." İki kelimeyi zor bir araya getirdim. Neredeyse bana öyle bağırdığı için ağlayacaktım.
Hareketlendiğini hissettim. Gözlerimi diktiğim yerden kaldırmadım. Ne yapacağımı bilmiyordum ta ki o gelip hemen önümde durup yüzümü avuçları arasına alana kadar.
"Özür dilerim." Duyduğum şeyle rahat bir nefes verdim. Sakindi.. beni korkuttuğunun farkındaydı ve geri adım atıyordu.
Kuruyan dudaklarımı ıslatıp başımı havaya kaldırdım. Gözlerinden pişman olduğunu anlıyordum.
"Geceden beri düşünmekten kafayı yiyeceğim.. sakın beni bu halde bırakıp kaçayım deme."
"Ne düşünüyorsun ki?" Salağa yattım biraz. Ben en başından beri olanlardan onun haberinin olmasını istemiyordum. Kendimi onun için bir anlam ifade etmediğime inandırmak istiyordum ama yine de aklım bu gerçekleri ondan saklamamı söylüyordu.
"Gel böyle." Kolumdan tuttuğu gibi beni sehpanın yanına getirdi. Bir şey demek istiyor, ağzını açıyor ama sonra bir şey demeden geri kapatıyordu. Bir eli kolumda diğer eli ne yapacağını bilemez gibi bir ensesine gidiyor bir saçlarına gidiyordu.
"Oturalım bence." Benimle birlikte o da oturdu. Gözlerini nottan alamıyordu.
"Sen benim çantamı mı karıştırdın?" Ellerimi dizlerimde birleştirip gözlerimi ona diktim.
Soruma karşılık hızlıca başını salladı. Yaptığından hiç utanmışa benzemiyordu.
"Neden?" Biraz daha ketum davranmaya çalıştım.
"Telefonundan engelimi kaldırmak için ama sonra.." bir bana bir de sehpahanın üzerine baktı.
"Bir şey elimi kesti." Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Elinin kesildiğini daha yeni farkediyordum.
"Hih!" Kesilen elini avcumun arasına aldım. Derin bir şey değildi ama kesilmiş ve kanamıştı işte.
"Neden sarmadın!? Böyle açık olmaz. Temizlenmesi lazım. Aşağıdan sargı bezi getiriyorum." Tam ayağa kalkmıştım ki kolumdan tutup gitmemi engelledi.
"Sonra."
"Hayır Savaş-"
"Hazal.. otur. Önce konuşalım." Yarasını bile önemsemedi.
"Benim.." Gözlerime baktı. Bir şeyleri yeni yeni idrak ediyormuş gibi kelimelerin üzerine basa basa konuşuyordu.
"Benim sevgilim neden çantasında bıçak taşıyor?" Sehpahanın üzerindeki bıçağa baktım. Anıl onu Savaş'tan intikam alayım diye vermişti ve çoktan bıçak onun kanına bulanmıştı bile. Bu kendimi çok kötü hissettirmişti. Ben o bıçağı onun için almamıştım ki. Kendimi ondan koruyacaktım ama bu şekilde değil. Şimdi o bıçakta onun kanını görmek ondan çok beni yaralamıştı. Zorla yutkunup başımı ona çevirdim. Beklentiyle gözlerime bakıyordu. Bir cevap bekliyordu. Durumumun ne kadar vahim olduğunu sorar gibi bakıyordu.
"Kendimi korumak için."
"Kimden?" Nefesleri ekstra bir derinleşmişti sanki. Asıl neyi öğrenmek istediğini çok iyi biliyordum ama bunu ona asla söylemezdim. Ona asla isim vermezdim.
"Kimden olacak Anıl'ın düşmanlarından tabii ki."
"Mesela?"
"Tanımıyorum kimseyi Savaş. Ama o adamın kızı olmak bunu gerektiriyor. Tedbir amaçlı-"
"Yalan söylüyorsun." Başımı salladım. Yalan değildi. Evet o bıçak kendimi korumam içindi bu doğruydu.
"Söylemiyorum."
"Tamam şimdilik bunu böyle kabul ediyorum. Peki şu şey ne?" Başıyla sehpahadaki notu işaret etti. İşte burada yalan söyleyecektim.
"Ney?"
"Şu.. bıçağın yanındaki?" Umursamaz bir bakış attım. Sanki daha yeni farkediyormuşum gibi.
"Ha o mu?"
"Hıhı o? Ne demek o yazanlar?" Boğazım temizleyip tekrar nota baktım.
"Bilemem ki neymiş bakayım bi." Tam nota uzanmıştım ki dokunmama izin vermeden elimi tuttu.
"Numara çevirme Hazal! Ne yazdığını çok iyi biliyorsun."
"Bir baksaydım.." sesim sonlara doğru kısılıp kesildi. Boşa uğraşıyormuşum gibi hissettim. Sanki her şeyi biliyordu sanki her şeyi çoktan anlamıştı.
"Bu not geçenki not değil mi?"
"Geçenki?"
"Hani üzerine ateş açmışlardı da kapı pencereyi indirmişlerdi ya Hazal!" Dişlerinin arasından konuşup yüzünü bana doğru yaklaştırdı. Sabrı tükenmiş gibiydi.
"Benimle oynama.. ciddiyim Hazal. Bu başka.. bu not.. ne anlama geliyor?"
"Bilmiyorum."
"Bal gibi biliyorsun!" Sesi tekrar yükselmeye başlıyordu. Sanırım sabrının son damlalarındaydık. Bense hala ne diyeceğimi bilmiyordum.
"Ak.. akraba yazıyor." Gözlerini sıkı sıkı kapatıp bekledi.
"Ne demek bu?" Sanırım daha fazla kaçamayacaktım. Her şey açıkça ortadaydı ama kabullenemiyor gibiydi. Sadece benden net bir şekilde doğruyu duymak istiyordu.
"Ne yazıyorsa o işte." Birden söyleyiverdim. Korkuyla başımı kaldırıp yüzüne baktım. Ne tepki vereceğini bilmiyordum. Eğer o benim tanıdığım, sevdiğim Savaş'sa eğer bir zamanlar beni seven adamsa şu an onun kalbini acıttığımın farkındaydım. Zaten yüzündeki ifadeden de bu okunuyordu.
Ama beklediğimin aksine sakindi. Önce sustu. Kendini benden geriye çekti. Yüzünde birazda şaşkın bir ifade vardı. Arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı.
"Savaş? İyi misin?" Garipti ama yine de elimdeki yaralı elini çekmedi.
"Anlat." Derin bir nefes aldım. Ne olacaksa olsun artık. Bir şeyleri daha fazla içimde tutamayacaktım artık.
"Anıl yüzünden.." O adamın adını duyunca yaslandığı yerden kalktı. Tamamen donuk bir ifadeyle yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Hem onun bu tavırlarından korkuyordum hem de başıma geleceklerden.
"Devam et."
"Bir adamdan borç almış. Karşılığında şirketine ortak edecekmiş."
"Sonra?" Dudaklarından çıkan kelimeler çok soğuk ve sertti. Bana tamamen ifadesiz bakıyor, sözlerime tepki vermiyordu.
"Adamı ve ailesini eve çağırdı bu ortaklığı kutlamak için." Devam etmemi ister gibi bakmaya devam etti.
"Ben istemedim. Ortaklığı bozmasını istedim."
"Neden?"
"Gözüm tutmadı-"
"Sakın!" Çenemi tuttuğu gibi yüzümü kendisine çevirdi.
"Tek bir yalan istemiyorum."
"Savaş.. anlatmak istemiyorum."
"Korkuyor musun?" İfadesi gittikçe daha da sertleşiyordu. Benimse korkudan gözlerim dolmuştu bile.
"Karışmanı istemiyorum."
"Yok öyle bir dünya.." Bana alaycı bir bakış attı. Bu konuşmanın sonu iyiye gitmiyordu. Bir yerde durmam gerekiyordu.
"Devam et. Neden istemedin ortaklığı?"
"Çünkü.. çünkü adamın istekleri hoşuma gitmedi."
"Ne istedi?"
"Savaş.." yalvarır gibi yüzüne baktım. Konuşmak istemiyordum.
"Anlatmadan bir yere gitmene izin vermeyeceğim biliyorsun değil mi?"
"Peki.. bunu sen istedin. Adam ortaklığı ilerletmek istedi. Oğluyla beni evlendirip akraba olmak-" kopan gürültüyle sıçrayıp koltuğun kenarına sindim. Savaş zaten patlamaya hazır bomba gibi bekliyordu bir de ağzımdan evlilik kelimesi çıkar çıkmaz önümüzdeki cam sehpaya tekme atmış ve sehpa ters dönerken kırılmıştı.
Ayağa kalkmış öfkeden hızla inip kalkan göğsüyle tepemde dikiliyordu. Bense faltaşı gibi açılan gözlerim ve tutulan dilimle bir ona bir de yerdeki kırık camlara bakıyordum.
"Kabul etmedin-"
"Tabii ki de etmedim!" Bir de soruyor muydu? Sinirle bende ayağa kalktım.
"Bu yüzden evi taradı zaten. Şimdi de kardeşimle tehdit ediyor beni sırf onlara razı geleyim diye."
"Niye bana baştan anlatmıyorsun!? Niye bana gelmiyorsun!?"
"Ne diye gelecekmişim ben sana!? Kimsin ki sen?" Öfkeyle ellerimi göğsüne çarpıp ittim onu.
"Neden beni yarı yolda bırakan adama geleyim!?"
"Aynı şey değil-"
"Aynı şey değil tabii!" Üzerine yürümeye devam ettim.
"Sen benim başkasıyla olma ihtimalime bile delirirken ben ne yapayım o zaman? Ben senin nişanını izledim be adam ben ne yapayım o zaman!?"
Sustu... Ne diyecekti ki zaten? Haklıydım çünkü.
"Ama aramızdaki farkı sana söyleyeyim mi? Senin bana attığın kazığa rağmen ben yine de sana ihanet etmiyorum! Karşımdaki adamların güçlü olduğunu bile bile, bir gün o nikah masasına zorla oturtacaklarını bile bile yine de savaşıyorum. Ama sonucunda ne olacak biliyor musun? Senin gibi kaderime boyun eğmeyeceğim. O gün geldiğinde kendimi camdan aşağıya atarım, canıma kıyarım yine de o imzayı atmam."
"Olmayacak öyle bir şey." Bırak Allah aşkına!
"Bak bana." Olacakları düşünmek çarpıntımı tetiklemişti. O evden ayrıldığımda bu sorunları da geride bıraktığımı düşünmüştüm ama yanılmışım. Ne onlar benim peşimi bırakacaktı ne de ben bu düşünceleri kafamdan atıp kurtulacaktım.
"Güzelim bak bana." Savaş yine o hareketi yaptı. Önüme gelen saçlarımı geriye itip yüzümü avuçlarının arasına aldı.
"Korkma."
"Korkuyorum ama." Ben yine ölmek istemiyordum. Bu düşünceler beni bir anda esiri altına aldı. Öfkeli hareketlerime bir son verip durgunlaştım. Alnını alnıma dayadığında sanki eski bir zamana ışınlanmış gibi hissettim. Ona güvendiğim, onun yanında güvende hissettiğim bir zaman. Bir an için onu bir dayanak gibi gördüm.
"Böyle bir şeye izin vermeyeceğim biliyorsun değil mi? Benim olanı kim benden almaya cesaret edebilir? Kim? Söyle?" Korkuyla başımı salladım. Asla. Asla bilmesini istemiyordum.
"Söylemem."
"Hazal.. söyle güzelim. Ben alıcam senin başından bu belayı." İşin içine girerse onu yaşatmazlardı.
"Öldürürler seni." Gülümsediğini hissettim.
"Sadece isim ver. Hadi." Hayır! Kendimi ona fazla kaptırdığımı farkedince kendimi geri çektim. Tüm duygularım birbirine gitmişti resmen. Korku, öfke, kırgınlık, mutsuzluk en çok korku ama. Ona belli etmiyordum ama titriyordum resmen. Gerçi onun fakretmediği bir şey olmuyordu.
"Karşıma benim işime. Uzak dur." Arkamı dönüp yerdeki eşyalarımı toparlamaya başladım. Gitmek istiyordum.
"Hazal.." sesi yorgun geliyordu. Söylemeyeceğimi biliyordu.
"İşe geç kalıyorum. Sende gelme artık peşimden. Evimin önüne de gelme. Uzak dur benden. Daha fazla benimle vaktini kaybetme. Git o.. nişanlın olacak kızla ilgilen."
"Geçtik o meseleyi. Evliliğe geldik!" Çantamı alıp öfkeyle arkamı döndüm.
"Öyle mi!? Evliliğe mi geldiniz!? Hayırlı olsun!"
"Kızım deli misin sen! Yoksa beni mi delirtcen!"
"Sen delirttin beni! Karşıma geçmiş bir de utanmadan evlilik diyor! Cehenneme kadar yolun var Kılıçoğlu!"
Onu dinlemeden bir hışım çıktım evden. Kapıyı çarparken salonda birkaç bir şeyin daha kırılıp dökülme sesi gelse de umursamadım. Biraz da o çıldırsın bakalım nasıl oluyormuş.
Yoluma her zamanki gibi kaygılı ve stresli bir şekilde devam ettim. Neyse ki kapıda beni götürmek için bekleyen Cihan sayesinde işe fazla geç kalmamıştım. Patrondan ufak bir azar işitip hemen işime döndüm. Önce temizlik önlüğümü üzerime geçirip günlerdir kapısı açılmayan dükkanı bir güzel temizledim. Henüz sabah erken saatleri olduğu için fazla yoğunluk yoktu. Tam bir saatin içinde yerleri silip tüm masaların tozlarını aldım. Hiç vakit kaybetmeden tezgahın camlarını da parlatıp sıcak sıcak çıkan poğaça ve simitleri bir güzel tezgaha dizdim. Birazdan işe gitmek için veya okula gitmek için evinden çıkanlar buraya akın edecekti.
"Hazal gel buraya bakayım." Patron içeriden adımı seslendiğinde işimi gücümü bırakıp hemen yanına gittim. Sabah sabah bir azar daha işitecek halim kalmamıştı.
"Buyur Hasan amca?"
"Yağız annesini hastaneye götürmeye gitti zavallı kadıncağız bir an da fenalaşıp yığılıp kalmış."
"Allah şifasını versin inşallah."
"Amin kızım. Yoğunluk başlamadan mutfağa geçsende Özge'ye yardım etsen ya. Biliyorum bu senin işin değil ama-"
"Olur mu öyle şey Hasan amca ben hemen yardıma giderim tabii ki. Hem benim mutfakla aram iyidir. Elimin lezzetli olduğunu söylerler."
"Yaa öyle mi?" Şirince başımı salladım. Belki Hasan amca ileride beni temizlik işinden alıp mutfağa verirdi bende işimi severek yapardım.
"Görelim bakalim marifetlerini."
Temizlik önlüğümü çıkartıp hemen mutfak önlüklerinden birisini üzerine geçirdim. Özge büyük bir telaş içerisinde bir ocağa koşturuyor bir de fırına koşturuyordu.
"Hazal bir el at kurbanın olayım?" Bana yalvarırcasına bakıp resmen olduğu yere çöküverdi.
"Tamam.. sakin oluyoruz." Hızla olaya el atıp etrafı taradım. Fırında sandviç ekmekleri pişiyordu ve çıkmak üzereydiler. Yağız'ın tezgahında sandviçin içine girecek malzemelerin bir kısmı doğranmış bir kısmı ise doğranmayı bekliyordu.
"Arkasından çok sövdüm ama şu an Hasan amcanın o asalak oğlu burada olsaydı nasıl da her şey zamanında yetişirdi."
"Merak etme.. sen benim nasıl çalıştığımı daha görmedin."
İlk işim ocakta demlenmeyi bekleyen çayı demlemek oldu.
"Ben sandviçleri hallediyorum sende hamburgerin köftesine devam et."
"Biliyorsun bunların önceden hazırlanıp dinlenmesi gerekiyor. Yoksa sabah işinin arasına bunu sıkıştırmazdım ama Yağız gidince her şey aksadı."
Ben hızlıca önümdeki kalan malzemeleri doğrayıp pişen ekmekleri fırından çıkarttım ve hepsinin arasını açıp soğumaya bıraktım.
Bu sırada Özge'de hamburger köftelerini halletmiş ve buzdolabına yerleştirmişti.
"Hasan amca burayı görse sıfır hijyen diyip hemen beni kovar." Özge'nin telaşı bitmemişti. Hemen bulaşıkları yıkamaya koyuldu. Bende bu sırada son düzenlemeleri yaptım.
Soğuyan ekmeklerin arasına sandviç malzemelerini koyup streçledim. Ama bunları bu şekilde sade yapmak çok hoşuma gitmemişti. Eğer şimdi Hasan amcaya söylesem muhtemelen yeni bir lezzete karşı çıkardı. O yüzden biraz risk aldım. Sınırlı sayıda sandviçe eldeki malzeme ve baharatlardan evde kendime yaptığım gibi bir sos yapıp sürdüm. Klasik domates, yeşillik, salam ve kaşarın dışında sandviçin ekmeğini birazcık yumuşatan tadına da birazcık acılık katan bir sos. Beğenilmezse bir daha yapmazdım. Ama İdil küçüklüğünden beri bu sandviçi bayıla bayıla yerdi.
Hazırladığım sandviçleri tepsiye koyup içeriye götürdüm ve tezgaha dizdim. İnsanlar yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı.
Hasan amcanın üzerindeki yoğunluğu alıp hemen siparişleri ben almaya başladım. Orta yaş grubu genelde simit veya poğaça tercih ederken okullu gençler sandviç tercih ediyordu.
Özge arada bir tepsi dolusu çay getiriyor isteyenlere hemen ikram ediyordum.
Siparişini alan koşarak çıkıyor ve gideceği yere yetişmeye çalışıyordu. Bu şekilde yaklaşık kırk dakika geçti ve neredeyse tezgahtaki tüm ürünler bitti. Geriye birkaç simit poğaça birkaç tane de özel soslu sandviç kalmıştı. Hasan amcadan çekildiğim için ürünün tanıtımını yapamamıştım o yüzden sandviç isteyenlerden bazılarına arada kendi özel soslu sandviçimden vermiştim. Umarım kötü bir geri dönüş almazdım.
"Hazal sen bir şeyler yedin mi kızım?"
"Yoğunluk azaldıya şimdi yiyeceğim patron."
"Aman yemene içmene dikkat et. Bağışıklığın zayıf belli ki."
Hazır dükkan boşken cam kenarı masalardan birine geçtim ve kalan sandviçlerden birini çay eşliğinde mideye indirdim. Gözüm sık sık sokağa takılıyordu. Kaç saat olmuştu ama Savaş gelmiyordu. Ona gelme dediğim için artık gelmeyecek miydi yoksa?
Kollarımı önümde bağlayıp arkama yaslandım. Sonuçta ona gelme demiştim şimdi niye bozuluyorsam. Hem ittimde onu. Vurdum da. Biraz da bağırdım. Bir tane de küfür ettim. Bunların üzerine neden gelsin ki artık.
Mutsuz bir şekilde masadan kalkıp mutfağa gittim. Fakat mutfağa gittiğimde Hasan amcayı Özge'ye kızarken buldum.
"Benden habersiz nasıl böyle bir şey yaparsın!? Kuralların dışına çıkmaman gerektiğini biliyorsun? Bu yüzden müşteri kaybedebiliriz!" Anlaşılan Hasan amcanın tersi pisti. Özge kem küm ederken gözüm Hasan amcanın elindeki birkaç ısırık alınmış sandviçe kaydı. Bu kadar kızacağını tahmin etmemiştim.
"Patron.. onları ben yaptım." Anlaşılan Özge o dakikaya kadar beni satmamıştı ama ben itiraf edince rahat bir nefes aldı.
"Sen mi? Neden kendi başına iş yaptın Hazal?"
"Ben düşündüm ki insanlara sürekli klasik lezzetleri sunmaktansa onlara bir seçenek daha sunalım. Hem bu zamana kadar yiyipte beğenmeyen görmedim." İkiside bana şaşkınlıkla baktı. Sanırım hatamı kabullenip özür dilememi bekliyorlardı ama ben o kadar da yanlış bir şey yapmamıştım.
"Yıllardan beri standart lezzetlerimiz var ve bu konuda çok başarılıyız bu zamana kadar insanlardan hiç böyle bir talep almadık ama sen böyle düşündün ve böyle karar verdin öyle mi?"
"Karar verme değil.. ben zaten o sandviçlerden çok az yaptım. Eğer beğenen olmazsa bir daha yapmam. Ama habersiz yaptığım için özür dilerim." İki günlük garsonun menüye müdahale etmesi nerede görülmüş. İşte şimdi kafama göre hareket ettiğim için biraz utanmıştım.
"Bir daha olmasın." Yanımdan geçip giderken elindeki yarım sandviçi de çöpe attı. En azından hayvanlara verebilirdik...
"Sen delirdin mi?"
"Çok mu kötü bir şey yaptım?"
"Benim gözümde hayır ama Hasan amcanın gözünde şu an yerlerdesin. O.. nasıl desem geleneksel bir adam. Bu ani değişime yine sakin tepki verdi. Şanslısın. Buraya fazla alışmadan seni şutlayabilirdi ama yapmadı."
"O kadar mı gerçekten?" Bana üzgünce başını salladı.
"Burası onun ekmek teknesi Hazal. Öyle çok büyük bir yer de değil. Onun için her müşterinin kıymeti var. Ay sonu hepimize maaşımızı bir şekilde verir ama zarara giren o olur. O yüzden sana tavsiyem senden istenilenin dışına çıkma."
Özge tekrar işinin başına dönünce bende hava almak için birazcık dışarıya çıktım. Dışarıya çıkar çıkmaz gözlerim dolmuştu. Hem başkasının önünde azarlanmak zoruma gitmişti hem de durduk yere kendimi böyle bir duruma soktuğum için sinirlenmiştim. Özge'nin de dediği gibi sadece benden istenileni yapsam yeterdi. Gün içinde temizlik işleri zaten beni yeterince yoruyordu bir de kendi kendime iş çıkarmamam gerekiyordu.
Tam içeriye girecektim ki karşıdan bana doğru gelen Selin ve Can'ı gördüm. Şu an onlarla iki laflamak nasılda iyi giderdi.
"Hayırlı olsuna gelememiştik şimdi uğrayalım dedik." Can elindeki poşeti bana uzattı. Hayırlı olsun hediyesi mi?
"Çok iyi yaptınız buyrun geçin içeriye. Ne gerek vardı hediyeye.."
Onları cam kenarı güzel bir masaya yerleştirdim. Can güler yüzlüydü ama Selin benimle hiç konuşmadı. Serin duruyordu sanki bana.
"Selin nasılsın?" Bana gözünün ucuyla baktı. Bu kızda bir şey vardı.
"İyiyim, sen?"
"Gördüğün gibi çalışıyorum." Anlamak ister gibi Can'a baktım ama o da benden gözlerini kaçırdı.
"Bir şey mi oldu?"
"Yoo her şey yolunda." Can keyifle arkasına yaslanıp etrafı incelemeye koyuldu.
"Selin? Sen neden konuşmuyorsun?"
"Kırgınım sana." Şaşkınlıkla gözlerim açıldı.
"O nedenmiş? Ne yaptım ki?" Bana dönmesi için kolunu dürttüm.
"Dün gece yaptığın şey için." Dün gece mi? Biraz hatırlamaya çalıştım. Ama onunla ilgili pek bir şey hatırlamıyordum ki. Sanırım en son telefonda konuşmuştuk.
"Dün gece mi? Ne oldu ki?" Trip atar gibi bakışlarını yukarıya dikti.
"Ya bi bana baksana sen. Ben gerçekten bir şey hatırlamıyorum." Öfleyerek bana doğru döndü.
"Sen nasıl Savaş'la gidersin Hazal ya! Sana o kadar yalvardım gitme diye ama sen onunla gittin." Yalvardın mı? Of ben dün geceye dair hiçbir şey hatırlamıyordum ki.
"Ben çok mu sarhoştum?" Çaresizce Can'a baktım ve durumumun ne kadar vahim olduğunu anladım.
"Ben kendimde değildim ama senin beni çekip kurtarman gerekiyordu ondan."
"Denemedim mi sanıyorsun? Ben seni kendime çekiyorum sen gidip adama yapışıyorsun!"
"Ne!" Sesimi yükselttiğimi farkedince olduğum yere fıstım.
"O ne demek ya!? Nasıl yapıştım?"
"Onu da sen açıklayacaksın artık."
"Ama ben kendimde değildim ki.. ne yaptığımı bilmiyordum. Senin beni zorla alıp götürmen gerekiyordu. Sabah o herifin evinde uyanınca ne olduğumu şaşırdım."
"Emin ol bir insan ne kadar çirkefleşebilirse o kadar çirkefleştim ama karşımdaki de Savaş yani.. adamın gözünü resmen aşk bürümüş."
"O ne demek be?"
"Bırakmadı seni demek. Sende zaten gitmeye dünden hazırdın. Ama ben sana dedim. Savaş buraya gelmeden gidelim dedim sen dinlemedin yok o gelecek, yok hesap verecek laf geçiremedik ki sana." Utanarak arkama yaslandım. Bu ben miydim gerçekten.
"Ben bir su içeyim." Kaçar gibi masadan kalkıp mutfağa gittim. Ben neden bu sıralar böyle saçma kararlar veriyordum ki. Aklım neredeydi benim? Aptal kız. Bu şekilde ne kadar hayatta kalabilirdim ki. Saçma sapan kararlar alarak kesin erken yaşta ölecektim. Ben işte bu kadar aptaldım.
Fazla oyalanmayıp Can ve Selin'e güzel bir tatlı tabağı hazırladım. Belki bu şekilde gönlünü alabilirdim.
"İyi geldi mi soğuk su?" Şirince başımı salladım.
"Bu da sana iyi gelir belki.." elimdeki tabağın birini onun önüne diğerini de Can'ın önüne koydum.
"Hazal kendini nasıl affettireceğini iyi biliyorsun gerçekten." Selin'de aynı şeyi düşünüyor mu diye baktım. Yüzünde ufak bir sırıtış belirdiğine göre doğru yoldaydım.
Dükkan henüz daha kalabalıklaşmadığı için biraz daha yanlarında oturdum.
"Bakalım bana ne hediye aldınız." Tam poşeti elime almıştım ki Selin ani bir refleksle kolumu tuttu.
"Burada açma!"
"Hala mı Selin.. tatlıyı beğenmedin mi?" Ağzındakini zorla yutup bir bana bir de Can'a baktı.
"Sonra diyorum arkadaşım.. sonra." Hım.. öyleli.
"Aşkım bende merak ettim ne aldığını açsaydı kız."
"Ben sana sonra gösteririm Can'ım. Merak etme sen."
Poşetin içindeki kutuyu çıkaramadan tekrar içine teptim. Selin'e bu konuda güvenmiyordum. Toplum içinde açmasam iyi olurdu.
Hasan amca içeriden bana seslenince onlara afiyet dileyip kalktım masadan. Poşetimi çantamın altına saklayıp işime döndüm.
Geriye kalan tüm gün iş yoğunluğuyla geçti. Gerçekten gelen gidenin haddi hesabı yoktu. Özellikle öğle arasında yetişemiyorduk bile. Neyseki gün sonunda bitmiş eve gitmek için etrafı toparlamaya başlamıştık. Yerleri son bir kez silip artık önlüğümü çıkarmıştım. Özge işini bitirdiği için çoktan çıkmıştı. Dükkanda en son Hasan amca ve ben kalıyorduk. O hesapları kontrol ediyor bende son rötuşları hallediyordum.
"Hazal al bakalım bugünkü yevmiyen." Hasan amcanın uzattığı parayı alıp teşekkür ettim. Ama paraya şöyle bir göz ucuyla bakınca biraz fazla olduğunu gördüm.
"Hasan amca fazla olmuş burası." Fazlalığı tekrar ona uzattım ama almadı.
"Fazla değil hak ettiğini verdim." Şaşkınlıkla bir ona bir de paraya baktım.
"Zam mı yaptın?"
"Öğle arası geldiğinde çoğu kişi benden ne siparişi istedi biliyor musun?"
"Ne istedi?"
"Arkadaşlarının öve öve bitiremediği soslu sandviçlerden." İster istemez yüzümde bir gülümseme belirdi. Beğenileceğini biliyordum!
"Ama sabah sana gereksiz yere çıkıştığım için sen başka sandviç yapmadın ve ben müşterilerimi geri çevirmek zorunda kaldım. Bu zam yeni lezzeti beğendirdiğin içindi. Yarın senden devamını istiyorum eğer talep artarsa gelirimizde artar ve sana yaptığım zamı sürekli hale getiririm." Kendimle gurur duydum. Yaptığım bir şey beğenilmişti ve fazlasıyla övgü almıştı. Ah şu mutfağa daha fazla girebilsem neler yapardım neler..
"Teşekkür ederim patron."
"Sen çık artık bende birazdan dükkanı kapatırım." Kafemiz mahalle arasında küçük bir kafe olduğu için akşamları çok işlek olmuyordu. Genelde sabahları insanların kahvaltı atıştırmalıklarını karşılıyor ve öğle aralarında ise öğrencilerin ve esnafların yemek ihtiyacını karşılıyordu. Onun dışında gün içinde gelen giden biraz duruluyor akşam iş çıkışı eve giderken insanlar tatlılarını alıp gidiyorlar ve bir daha da gelmiyorlardı.
Eşyalarımı alıp çıktım dükkandan. Şu an istediğim tek şey yolumun üzerindeki markete uğrayıp mutfak alışverişi yapmak ve eve gider gitmez hediyemi açmaktı. O çatlak kız kim bilir bana ne almıştı.
Telefonum çaldığında duraksayıp arayana baktım. Ben o işi tamamen unutmuştum. Of.
"Mustafa abi?"
"Şirkete yeni gelebildim Hazal."
"Var mı bir şey?" Yürümeye devam ettim. Başka işim yokmuş gibi bir de Anıl'ın kaybı çıkmıştı başıma.
"Not bırakmış. Beni merak etmeyin ve peşime düşmeyin yazmış."
"Tamam düşmeyelim o zaman."
"Emin misin? Başı belada olabilir."
"Hiç sanmıyorum. Yine bir işlerin peşindedir o. Yakında çıkar ortaya merak etme." Daha fazla onunla uğraşamayacaktım.
Yorgun olduğum için marketi fazla dolaşmadım. Hızlısından alacaklarımı alıp evimin yolunu tuttum. Sokağıma girdiğimde binamın önünde nakliyat kamyonu gördüm. Birileri taşınıyor olmalıydı. Ustaların arasından geçip binaya girdim ama gördüğüm şeyle resmen şok oldum. Evimin kapısı açıktı. EVİMİN KAPISI AÇIKTI!
İlk başta korktum. Aklıma nedense hırsız girebilme ihtimalimden çok Çağatay gelmişti. Neden bilmiyorum ama kalbime ilk o geldi. Çünkü bu benim için korkunç bir olaydı tıpkı şu an da olduğu gibi.
Ama sonra gelenin o olmadığını anladım. Çünkü şu an burada başka bir şey dönüyordu. Az önce binanın önündeki ustalar resmen benim evime girip çıkıyorlardı. Evimden eşyalarımı çıkartıyorlar üzerine evime başka eşyalar getiriyorlardı.
"Abla kenara kay allah aşkına yükümüz var zaten!" Arkamdan gelen adamın gür sesiyle yerimden sıçrayıp kenara çekildim. Ne halt dönüyordu burada!
İki kişi ellerine aldıkları plazma televizyonu içeriye taşıdılar. İçeriden çıkan bir başka adamsa minik sehpaları dışarıya çıkardı.
"Ne yapıyorsunuz siz?" Hızla içeriye girip elimdeki poşetleri yere bıraktım.
"Ne oluyor burada?" Önümden vızır vızır geçen adamlar beni fark etmiyor işlerine devam ediyordu. Burası resmen boya kokuyordu. Hemen duvarlara baktım. Evim badana olmuştu. Köşelerdeki rutubet artık yoktu. Ama nasıl? Ev sahibim bana böyle bir şeyin bilgisini vermemişti.
"Ne oluyor burada dedim!?" Sesimi yükseltip ayağımı yere vurduğumda ortamda aniden bir sessizlik olmuş ve herkes yaptığı işi bırakıp bana bakmaya başlamıştı.
"Sorun yok abicim siz devam edin." Tanıdık sesle birlikte herkes işinin başına dönerken ben yatak odasından çıkan Savaş'a baktım. Nasıl? Ne işi vardı onun burada? Nasıl girdi içeriye ve ne yaptığını sanıyordu?
"Ne oluyor? Ne bu!?" Hırsla üzerine yürüdüğümde banyodan çıkan ustayla çarpıştım. Her yerde ama her yerde adam vardı.
"Sorun yok. Sorun yok. Gel sen böyle." Savaş kolumdan tuttuğu gibi beni yatak odasına soktu.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen!?" Kapıyı kapattığım gibi onu kapıya itip yakasına yapıştım. Şu an öyle öfkeliydim ki.. benim evimde benden habersiz ne haltlar karıştırmıştı o?
"Hiç yakıştıramadım-"
"Saçma sapan konuşmayı kes! Açıkla hemen!"
"Evimi tadilat ettiriyorum.. ne var bunda?"
"Sen beni gerçekten delirteceksin! Burası benim evim Savaş! Benim evim! Ve benim olan şeyler artık sana ait değil, ben sana ait değilim! Böyle davranmaktan vazgeç artık!"
"Öncelikle iki tane yanlışın var." Ellerini yakasındaki ellerime koydu ve yavaşça onları indirdi ama bırakmadı.
"İlk olarak sen bana aitsin." Kararlı bir şekilde gözlerime baktı. Bu bir izin alma bile değildi. Resmen karar vermişti. Değişmez bir gerçek gibi kabul etmişti ve öyle davranıyordu.
Tam ağzımı açıp saydıracaktım ki devam etti.
"İkinci olarak burası benim evim." Nasıl?
"Ben yaşıyorum burada farkındasın değil mi? Yani burası benim evim!"
"Güzelim yaşamaya devam edebilirsin ama burası artık benim evim. Yeni ev sahibin benim." Ne? Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken ciddi mi diye gözlerine baktım. Yeni ev sahibi mi?
"Ev..- evi satın mı aldın?" Hafif bir tebessümle başını salladı.
"Neden yaptın bunu?"
"Çünkü evimize dönmüyorsun. Ve burada kalmandan içim hiç rahat değil."
"Beni sokağa mı atıyorsun!? Hemde bu kış günü!?" Dehşet içinde geriye gittim. Ona döneyim diye evi satın almıştı ve beni ve eşyalarımı dışarıya atıyordu resmen. Komik bir şey söylemişim gibi güldü ama ben neredeyse ağlayacaktım. Sokakta mı kalacaktım şimdi?
"Gel buraya.." bana yaklaştığında masumca geriye çekildim. Yüz ifademden ağlayacağımı anlamıştı.
"Güzelim yanlış anladın. Ben seni sokağa atar mıyım hiç?"
"Yapıyorsun işte. Evden eşyalarımı boşaltıyorsun."
"Eski eşyaları atıyorum. Kırık dökük, küflenmiş eşyaları. Onun yerine yenilerini aldım."
"Nasıl yani? Burada yaşamaya devam edebilecek miyim?"
"Burada yaşayabil diye yapıyorum bunları." Bu daha da kötüydü. Resmen benim için ev satın almıştı ve baştan ev diziyordu.
"Ne sanıyorsun sen kendini!?" Sinirlenip tekrar onu kapıya yapıştırdım.
"Ne bu böyle!? Metresine ev dizer gibi!"
"Oha kızım kendine gel! Delir dedikte o kadar değil! Yakışıyor mu bu yakıştırmalar sana?"
"Ne o zaman bu? Nişanlı değil misin sen? Niye benim için ev diziyorsun?"
"Öncelikle!" Ellerimi sertçe tutup aşağıya doğru indirdi.
"Şunu bir açıklığa kavuşturalım artık, ben nişanlı değilim! Bak yüzüğümde yok!" Elini havaya kaldırıp gösterdi.
"Madem inat ettin burada yaşayacaksın o halde düzgün bir evde yaşayacaksın. Artık kombi için o ihtiyarın ağzına bakmak zorunda değilsin! Evin artık sıcak olacak. Kapı içinde endişelenmene gerek yok yenisi takıldı. Artık rahat nefes alabilirsin nefesin tıkanmayacak çünkü tüm rutubet ortadan kalktı. Ha bir de içeride iki büklüm yatmana gerek kalmadı temiz bir yatağın var artık. Bir iki bir şey kaldı onlarda yakında hallolacak." Sinirli sinirli tek nefeste konuşunca ondan etkilenmiştim. Yüz hatları keskinleşince nasılda çekici oluyordu hayvan herif.
Ne yapayım şimdi ben? Benim için bu işi üstlenen beni düşünen adamdan etkilenmeyeyimde ne yapayım? Yoksa gittikçe bana bu kadar yaklaşmasından, hayatıma müdahil olmasından korkayım mı? Tabii biraz da kırılmıştım. Ondan istemediğim halde bana maddi destek sağlamıştı beni, ezmişti.
"Ev sahibim artık sensin yani?" Masum çıkan sesime karşılık bir anda yumuşadı.
"Öyleyim. Artık benimle ekstra muhatap olmak zorundasın." Şapşal.
"Kiram ne kadar olacak peki?" Bana gözlerini devirdi.
"Ciddiyim. Sen ev sahibisin ben kiracı. Eğer kira almazsan buradan taşınmak zorunda kalacağım."
"Orayı da bulurum.."
"Yine kaçarım."
"Nereye kaçarsan kaç.. bulurum." Üzerime doğru gelip aramızdaki mesafeyi kapatmaya başlayınca geriye doğru gittim.
"Durmak bilmez misin sen? Hep peşimden mi geleceksin?"
"Gelirim."
"Neden?" Bacaklarım karyolaya çarpınca durdum.
"Aşk.." ağzından o kelime çıkınca bir an da kendimde güç bulamayıp yatağa oturdum.
"Geç oldu adamları gönder." Nefeslerim sıklaşsada kendimi tuttum. Aşk meşk bir şeyler dedi de kulaklarım uğulduyordu resmen anlayamadım bir an. Aşk dedi.. gözlerime bakarak dedi hemde.
Neyse ki üzerime daha fazla gelmedi. Halimin acınası olduğunu anlamış ki dışarıya çıktı. O çıkar çıkmaz tuttuğum nefesimi gürültüyle verip kendimi sırt üstü yatağa attım. Kalbim yine yerinden çıkacak gibi atıyordu. Bir sınırın olsun be adam!
Bu yeni yatak.. çok rahattı. Yorgunluğumun üzerine şöyle bir uzanmak öyle iyi gelmişti ki. Ama sonra birden sinirlendim. Benim ondan hiçbir şekilde böyle bir talebim olmamasına rağmen kendince iş yapmıştı. Ben zaten çalışıyordum ve ihtiyaçlarımı karşılayabilirdim! Görürsün sen!
Bir hışımla yerimden kalkıp çıktım odadan. Savaşt'a bu sırada ustaları yolcu etmiş kapıyı kapatıyordu.
"Alışveriş yapmışsın.. bende birkaç bir şey aldım dolaba yerleştirdim."
"Yok artık Savaş. Nerede görülmüş ev sahibinin dolap alışverişi yaptığı."
"Alışverişi ev sahibi olarak yapmadım." Ona çatık kaşlarla bakmaya devam ettim. Her şeye ama her şeye bir cevabı vardı. Ben ilişkimizi reddettikçe o daha çok haykırıyordu sanki.
"Sen iyice fazla oldun artık!" Onu kolundan tuttuğum gibi kapı dışarı etmeye çalıştım.
"Çık evimden! Defol!" İstese yerinden kıpırdamazdı biliyorum ama ben onu ittikçe yalandan hareket etti.
"Yalnız üslubun hiç hoş değil. Bence benimle iyi geçinmeye bak."
"Hadsizsin Kılıçoğlu ve boşa çabalıyorsun." Kapıyı açmamla kapatması bir oldu. Alaycı tavrından eser yoktu şu an. Bir de yine o hareketi yaptı. Beni kapıyla kendisi arasına hapsedip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. O böyle yapınca aklım başımdan uçuyordu işte. Düşüncelerim karışıyor yolumu bulamıyordum.
"Boşa değil biliyorum. Keşke sende dün geceyi hatırlasan." Gözlerim kocaman açıldı. Ne dün geceymiş arkadaş! Herkesin dilinde bir dün gece sözü.. bir ben hatırlamıyordum dün geceyi.
"Hatırlatayım mı?" Parmakları çenemi bulup okşadığında nefesimi tuttum. Ne yaşandıysa hatırlamayı öyle çok isterdim ki.
Gözlerim çenemi tutan eline kaydığında bileğindeki kırmızı bilekliği gördüm. İster istemez elim ona dokunmak istedi. Hediyem yerini bulmuştu. Ona dokunduğum sırada kazağımın hafif sıyrılmasıyla benimde bileğim ortaya çıkmıştı ve tüm gün farketmediğim bilekliğim ortaya çıkmıştı. Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Dün gece bir şey olmuştu değil mi? Hemde hatırlamak için canımı vereceğim türden bir şey.
Nefesi yüzümü gıdıklarken ona daha çok tutundum. Alnını alnıma dayadığında gözlerim kendiliğinden kapanmıştı. Sonra onu hissettim. Bedenime sardığı kolunu, etrafımı çevreleyen kokusunu, yumuşak tenini hissetim. En çokta özleminden yanıp tutuşan dudaklarım hissetti onu.
Bu sanki yeni bir şeyin başlangıcı gibiydi. Onu kabul edişimin başlangıcı.
Aramızda incecik bir çizgi vardı. Aylardır ikimizide o çizginin iki ayrı tarafında tutuyordum ama o bu hareketiyle o çizgiyi aşıp benim tarafıma geçmeyi başarmıştı. Sınırı yok sayıp bana gelmişti ve benim onu kabullenmekten başka çarem yoktu. Şu saatten sonra ne onu uzak tutabilirdim kendimden ne de kendim uzak durabilirdim ondan.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 787 Okunma |
39 Oy |
0 Takip |
65 Bölümlü Kitap |