45. Bölüm

45. BÖLÜM

Rumeysa Doğan
rumeysadoganm

Kendimi bildim bileli hep kararlı insan olmuşumdur ve bir anım o anımı hep bir tutardı. Şimdi ise kendimi tanıyamıyordum artık. Bu yaptıklarım kalben mi yoksa vicdanen mi bilmiyordum. Vicdan; bu biraz saf dışı kalabiliyordu, ben, yine kalbimdeki o mağlubiyete engel olamamıştım. Aşk, ne tuhaf bir döngüydü ki pençesine düşen bir daha kurtulamıyordu. Ben de kurtulamamıştım. Kırgınlığım, kızgınlığım bir yana itilmiş gibiydi ve ben, bundan yana nasipsizdim.

Canımı yakan olağanca olaydan ders almamış gibi şimdi tekrar özlem kaldığım yüze uzun uzun bakabiliyordum. Gözlerimde aniden biriken yaşlar yanağımda yerini aldı. Sertçe yutkundum ve yavaşça açtım gözlerimi. Önce bulanıklaştı görüş alanım, ardından zorda olsa gözyaşlarımı tuttum.

“Sen!” dedim usulca. Boğazımda takılı kalan hisle sesim titredi. Etrafımdaki sesler kesilse de kalbimin sesini pek ala iyi duyuyordum. Nefessiz kalmak buydu demek ki. O an bunu hissetmemin acısı vardı yüreğimde. Rüzgârın tenimi ısırması, lacivert bakışların altında büyük bir ıstırap oldu. Buradaydı, sanki bu zamana kadar hiçbir şey olmamış gibi karşımda durabiliyordu.

Doldu gözlerim ve sustu zamana değen o acı anlar. Aksayarak yanıma yaklaştı. Merakla haline baktım. Yüzünde de taze yaralar vardı. Neden bu haldeydi bilmiyordum. Son bir yıldır değişmeyen tek şey bakışlarıydı. Yıkık dökük olan kalbim daha da yaralandı. Onca zaman sonra karşımda bu halde oluşu ondan uzaklaşmamdaki en büyük etkendi. Elini uzattığında bir adım attım geriye. Titriyordum. Biraz sonra bacaklarım bedenimi kaldırmayacaktı. Dolan gözleri artık yakmadı canımı. Güvenim öyle bir zedelenmişti ki bu karşılaşmaya bir mana bile bulamıyordum. Oysa ona delicesine hasrettim. Delicesine sarılmak, delicesine ağlamak istiyordum. Yapamıyordum, yüreğimin boynu büküktü. Bana öyle bir baktı ki yaralı bedenine bir darbede ben vurmuştum. Üşüdüm yanında ilk defa. Yüreğim ısınmadı.

“Anne.” Bacağıma dolanan Hümeyra’ya kaydı ikimizin de bakışları. Hızla Yiğit’e baktım. Şaşırmış, kaşları çatılmıştı. Yavaş çekimle bana baktı. İkimizin de tek odağı Hümeyra’ydı. “Baba,” dedi Yiğit’e bakarak. Yiğit’i sık sık fotoğraflarda gösterdiğim için tanımıştı. Yutkundum. Böyle bir karşılaşma olmamalıydı. En azından şimdilik buna hazır değildim.

Olduğu yerde sendeledi Yiğit. Bu gerçeklere tepkisiz kalmadı ama konuşmadı da. Bunu aramıza sokan oydu. Ben de konuşmadım, ona tek sözüm bile kalmamıştı. Hümeyra’ya doğru eğilip, “Hadi mutfaktan sütünü al bahçeye geç, birazdan geleceğim tamam mı?” dediğimde bakışları bana döndü. “Bana sürpriz yapacaktın unuttun mu?” İstemeye istemeye gönderdim onu bahçeye. Şu an onun yanında konuşamazdım Yiğit’le.

“Bu,” dedi ne söyleyeceğini bilmez halde. Kaşlarım çatıldı. “Neden geldin?” dedim. Bir cevap değildi bu, bilakis gitmesini istememdendi. Belki de istemememdendi… Sesim hissiz çıktı. Bir şeyleri geçiştirmekti niyetim, bazı sorulara cevap vermek istemeyişimdi ama o ısrarla baktı gözlerime.

“Onu nasıl saklarsın?” Bu sefer benim kaşlarım çatıldı. Onca zaman sonra özellikle bana dediklerinden sonra bunu bana nasıl sorabilirdi? Yumruk yaptığım elimi sıktıkça sıktım. Tırnaklarım avuçlarıma battı. Öylesine sorulmuş bir soru olsa belki daha farklı olabilirdi ama şu an bu soruyla öfkem bilendi.

“Sen ne hakla bunu bana sorarsın?” Bağırdım. “Bunu sormaya hakkın var mı?” Ekşidi yüzüm. “Yok,” dedim saniyeler sonra. “Git dedin gittim, sen ne yüzle geliyorsun?” Cevap vermedi. Karşımdaki çaresizliği bundan mıydı yoksa ne olduğunu bilmediğim halinden miydi bilmiyordum. “Çık git Yiğit! Bir daha gelme kapıma.” Susmaya devam ediyordu. Sanki verecek bir cevabı yokmuş gibi, onu anlamam için bana alan açıyordu ama ona asla bu hakkı vermeyecektim. “Gitsene!” Bağırdım. Kapıyı açmak için yanından geçecekken kolumdan tutup durdurdu. Hızla kolumu çekip yanında durdum. Bana döndü. Onun ne hissettiği umurumda değildi. Bana yaşattıklarının hesabını sorabilirdim de ama yapmadım. Ona diyecek tek bir sözüm bile yoktu.

“O gün…” Sözünü kesip, “O gün o kadının elini tuttuğun an bitti Yiğit. Sen bitirdin, sen bizi bu hale getirdin. Hiçbir açıklaman nezdimde affedilecek gibi değil,” dediğim an gözleri kapandı. Bana karşı bencilliği hâlâ sürüyordu. Sanki bütün suçlu benmişim gibi davranıyordu. “Şimdi nasıl gittiysen öyle git Yiğit. Çünkü benden sana kalan bir sevda yok ortada.” Konuşmasına müsaade etmeden bedenini itekledim. Israrcı olmadı, geriye adımladı. Kapıyı hızla yüzüne kapattığımda içimde tuttuğum hıçkırığı koyuverdim. Saniyelerce yaslı olduğum kapıya sırtımı yaslayıp yavaşça olduğum yere çöktüm. Yavaşça süzüldü yanağıma gözyaşım ve acı içinde sızlandım. Elimi sızlayan kalbimin üzerine koydum. İki büklüm olduğum an çıkacak hıçkırığı duymasın diye elimle ağzımı kapattım. Dakikalar sonra hafifçe kapım tıklatıldı. “Mavi.” Sesi biraz öncekine nazaran farklı çıktı. “Aç kapıyı ne olur. Konuşalım.” Yan tarafıma dönüp yüzümü kapıya yasladım. Parmaklarım kapıya değdi. Konuşmadım. Dakikalar geçti, o da kapıdaydı biliyordum. Ama konuşacak bir şey yoktu. Benim ona dair inancım kalmamıştı. Bütün inançlarımı yok etmişti. Kalbimde hissettiğim neydi, neydi beni çıkmaza sokan? Acıyan yaralarım mıydı yoksa yaralarıma kabuk bağlayıp unutulmayan anılarım mıydı? Bir nebze unuturum sandığım feryatlarım yine mi gün yüzüne çıkacaktı?

Gözlerimi açtığımda evdeki ses yattığım yerden beni kaldırdı. Uyuyakalmışım, en önemlisi de neredeyse akşam vakti olmuştu. Odadan çıkıp sese yöneldim. Bahçede kavga vardı ve bu kavga Yiğit’le Yusuf arasındaydı. İnsanların odağı olmamak için Yiğit’i içeriye çağırmış olmalıydı Yusuf. Belki de bir ara konuşmuşlardı. Yusuf, öylesine öfke doluydu ki yanlarına gidip bir şey diyemiyordum. Daha çok Yusuf öfkesini çıkarıyor gibiydi Yiğit ise sessizdi. Dayanamayıp tekrar yumruk çaktı, Yiğit ise karşılık vermedi. Büşra Yusuf’u engellemeye çalışıyordu ama yapamıyordu. Çocuklar ortalıkta olmadığına göre uyuyor olmalıydı. Bense kapı pervazında onları izliyordum. Öylesine tepkisizdim ki bu tepkisizliğimin tek nedeni yorgunluğumdu.

“Yusuf!” En sonunda dayanamayarak konuştum. Sesimi duyunca havada kalan elini indirdi. Yanlarına ulaşmam uzun sürmedi. Yusuf’un yumruk yaptığı elini tuttum. Bana bakarken içinin titrediğini görüyordum. Beni üzmemek için sakin kalmaya çalışıyordu ama ben bunları şu an düşünecek kadar iyi değildim.

Yiğit’e bakmak bile istemiyordum. Öfkem tazelensin fevri bir şey demeyeyim istiyordum. Ortalık bu kadar kızışmışken bir de ben kızıştırmak istemiyordum.

“Sakin ol olur mu? Ben onu gönderirim şimdi. Siz içeriye geçin.” Yusuf, burnundan soluyordu. Eliyle yüzümü okşayıp, “Asıl sen geç içeriye, bu şerefsiz seni daha fazla üzmesin,” dediğinde buruk bir gülümseme oluştu yüzümde. Yusuf’un hakkını nasıl öderdim bilmiyordum. Benimle o kadar çok uğraşmıştı ki şimdi tekrar canı sıkılsın istemiyordum.

“Artık üzülmem ben. Hadi içeriye geçin. Çocuklar uyanmasın sese.” İstemeye istemeye onu içeriye gönderdim. Peşinde kalan bakışlarımı Yiğit’e çevirdim. Yüzünde oluşan birkaç darp ve kanama içimi sızlattı. Zaten yüzündeki yaralar tazeydi, bir de Yusuf’tan darp alınca yüzü iyice dağılmıştı. Patlayan kaşı, moraran yüzü en dikkat çeken yerlerdi.

“Git artık.” Yanıma yaklaştı. Yan tarafımda duran elime uzandığında geri çekildim. Şu an bunun hiç sırası değildi. Bana teması midemi bulandırmaya yetecek bir hamlesiydi. Ne ara bu hale gelmiştik? Nasıl toparlanacağımı bile bilmiyordum.

“Bana kendimi açıklamam için fırsat ver.”

“Artık diyeceklerin umurumda bile değil.”

“Dinlemelisin Zeynep.” Gözlerim öfkeden kapandı. Sabrım kalmamıştı. Ben, her şeyi arkamda bırakacaktım ama o gelip hayatımı yeniden alt üst etmeyi başarmıştı.

“Neyi dinleyeyim ya, neyi! O gün söylemedin mi her şeyi?” Omzuna vurduğumda sızlandı. Bilmediğim çok şey vardı. Ne olmuştu da böyle yaralıydı?

“Dinleyeceksin, o yüzden gitmeyeceğim.” Gidip köşedeki sandalyeye oturdu. “İsterse Yusuf gelsin yine dayak atsın. Hak ettim ben bunu. Ama gitmeyeceğim.” Öfkeyle soludum. O ise hiçbir şey olmamış gibi gülebiliyordu. Masadan peçete alıp dudağına bastırdı. Hırsla içeriye geçtim. Biraz bekledikten sonra gider demiştim ama o asla yerinden kıpırdamamıştı. Onu evden kovmak isteyen Yusuf’a olay çıkarmaması için engel oldum. Asla gitmezdi, bunu oldukça iyi biliyordum.

Dayanamadım ve mutfağa geçtim. Su ılıtıp pansuman malzemelerini alarak yanına geçtim. Hareketlerimi sessizce izliyordu. Bense ona bakmamaya dikkat ediyordum, bakarsam bazı sözler bizi daha fazla savururdu. İçim kıyametken dışımın böyle sakin kalması şaşırılacak bir durumdu.

“Düz dur,” dedim dibime kadar yaklaştığı an. Dediğimi yapıp dikleşti. Önce pamuğu ılık suya bastırıp yarasını temizledim. Dümdüz baktı. “Acıdı mı?” Başını iki yana salladı. Hissiz duruşu bunu tasdiklemişti. Temizlediğim yarayı antiseptik sülüsyonu sürüp peşinden tekrar serum fizyolojik ile temizledim. Her hareketimi kıpırtısız izlemesi elimi kolumu nereye koyacağımı bilemez duruma getiriyordu. Kirli pamukları poşete koyarken eli aniden yükseldi. Dokunacaktı ama izin vermeden geri çekildim. Oysa yüreğimde zihnimde ona koşuyordu. Sarılmak, doyasıya özlem gidermek istiyordum ama karşımdaki adam sanki bir yabancıymış gibi beni ondan uzaklaştırıyordu. Bir yıl boyunca acıma yeni bir derinlik kazandıran oydu. Şimdi hangi cüretle bana dokunabiliyordu ki ben de ona karşı aciz bir çaba içerisindeydim.

“Şu an acıdı.” Dediğini anlar anlamaz gözlerine baktım. Gülümsüyordu, bu gülüş eskisi gibi gelmiyordu artık bana. Biraz da acı doluydu. “Fakat ben, seninkini çok yaktım, sözlerim hiçbir zaman tam olmayacak biliyorum.”

“Artık sana dair bir acı taşımıyorum ben. Hiçbir şey ifade etmiyorsun benim için.” Yüzü düştü, ardından gülümsedi. “Yaram acırken bile bana nasıl baktığını gördüm Mavi, acıdı mı derken bile benim için endişelendin.” Ona dokunsam bana daha fazlasıyla gelirdi bilirdim ama ben onu tamamen merkezimden çıkarmıştım. Buna mecburdum. Artık eskisi gibi olamazdık. Hayatımız değişmekle kalmamış alt üst olmuştu. Bizi felakete sürükleyen o geceyi hiçbir zaman unutmayacaktım.

“Çok umutlanma Yiğit, sen sadece şu anlık buradasın. Sadece şimdilik.” Ayağa kalkıp elimdeki kirli suyla kapıya ilerledim. Kapıyı açacakken tek eliyle kapıyı geri itti. Nefesini ensemde hissediyordum, bu kadar yakınımda olması istediğim durumdan ötedeydi. Dirseğimden tutup bedenimi kendine çevirdi. Boyunun uzun olması şu an gerçekten beni zorluyordu.

“Cık,” dedi küçük bir çocuğa bakar gibi. “Beni affetmen gerekiyor.” Öfkeyle baktım bu sefer yüzüne. Şu an ondan nefret etmeyi o kadar çok isterdim ki bunu beceremiyor oluşum kendime de öfke duymama sebep oluyordu.

“Bitti artık Yiğit. Seni asla affetmeyeceğim.” Yaklaştı. Yüzü yüzüme yakındı ve ciddi bir ifadeyle, “Gerekirse o gün tuttuğum eli keserim,” deyince dehşetle yüzüne baktım. Yapardı, onu tanıyorsam dediğini es geçmezdi. Başımı yan tarafa çevirdim. Fakat o inadıma yaklaşmaya devam ediyordu. Kolunun altından çıkacaktım ama izin vermeden kapattı. “Soldurdum seni ama hâlâ çok güzelsin.”

“İyi olacağım,” dedim kararlı bir duruşla. “Sensizken daha iyi olacağım.” Elini yumruk yaptı. Bu sefer gerçekten onu kızdırmıştım. Gülen yüzü ciddileşti ama hâlâ olduğu yerde bekliyordu. Nefesi hızlanırken ona baktım cesaretle.

“Ama ben sensiz iyi olamam.” Buğulanan lacivertlerine ilmek ilmek tırmandım. Aramızdaki buz dağını aşamazdık, bu artık imkânsızdı. Ona dönsem bile asla güvenemezdim.

“Bu zamana kadar iyi değil miydin sanki? O kadın…” Parmağını dudağıma yerleştirdi, susmamı istiyordu ama ben susmayacaktım. Bakışlarım parmağına indi bu sefer. Başını iki yana sallayıp, “Tek bir kadın benim kilidimi kırdı,” deyip kalbime dokundu. “Anahtarı burada.” Dayanamayarak ittirdim. Yorgun ve yaralı bedeni geri adımladı. Parmağımı kaldırıp konuşacakken hızla parmağımı tuttu ve parmak ucumu öptü. Bunu beklemiyordum, ki sarılışı da beklediğim durum değildi. Kolları arası şifamdı ama ben, bu anda kalbimi öldüren adama yaklaşmaktan korkuyordum. Sanki zehir yayılıyordu bedenime bu sefer.

“Bırak.” Kolları arasında çırpındım ama bırakmadı. Boğuk bir sesle, “Affet beni Zeynep,” dedi. İkimizde kendimizi yıpratıyorduk. Çekildim geri. Ona olan öfkeyle tokat attım. Önce yaptığımın şaşkınlığı oluştu ardından, “Bana sakın ona dokunduğun gibi dokunma,” dedim. Öfkem duygularımı yerle bir ediyordu. Bana eskisi gibi dokunamazdı artık, buna yüzü yoktu.

“Bu ne demek?” Sesi yükseldi. “Haddimi aşmadım Zeynep. O an öyle olması gerekiyordu, oldu. Başkası yok. Benden tiksiniyormuşsun gibi bakma.” Bu sefer gerçekten sinirlendi. Alayla gülüp alnımı ufaladım. Bahçede bir sağa bir sola dönen bedenini izlerken bir an durup iki kolumdan da tuttu. “Kızmanda haklısın ama güvenmemen canımı yakar.” Ellerini itekleyip, “Ne fark eder artık? Söylesene Yiğit! Git dediğin yerden neden beni her defasında incitiyorsun?” dediğimde kapı açıldı. Yanıma koşarak gelen Hümeyra, kucağıma atladı. Boyun girintime girdi ve utanarak Yiğit’e baktı, Yiğit’te ona. Bakarken nasıl gözlerinin parladığını görüyordum.

“İyi misin bir tanem?” Başını kaldırıp hızlı hızlı salladı. Yiğit’ten çekiniyordu zannımca. Fısıltı ile, “Utanmana gerek yok,” dedim. Yine pustu göğsüme. Şimdilik üzerine varmak istemedim. Yiğit’e döndüğümde gözlerini Hümeyra’dan hiç çekmemişti. Bir ara eli uzanacak oldu ama vazgeçti. Yutkunduğu an çıkan âdemelması bir ara orada takılı kaldı.

“İster misin?” Hafif tebessüm ettim. Şu an ikisinin de birbirlerini tanıma vaktiydi.

“Gelir mi ki?”

“İstersen bir dene.” Hafiften başını eğip göğsüme saklı yüzüne baktı. Yüzüne yayılan masumiyet, tebessümümü genişletti. Işıl ışıl olan gözleri özenle saklıydı gözbebeklerinde. Uzandı eli. Hümeyra, buna tepkisiz kalmayarak kucağımdan indi. Diz üstü çöken Yiğit’e yavaş yavaş yaklaştı. Aralarındaki yakınlaşma gözlerimi doldurdu. Babalık vasfı ona böyle güzel yakışırken o sanki bundan korkar gibiydi. Eli titriyordu. Hümeyra, önce Yiğit’in yaralı yüzüne dokundu. Korkmamıştı, sanki hissetmiş gibi gidip Yiğit’in kucağına sığındı. Köşeye oturup onları izledim. Yiğit’in tutumu üşüyen yüreğimi sıcacık etti. O belki bize sahip çıkamamıştı ama babalıkta en iyisi olacağını biliyordum. Ona olan mesafemi çocuğumda uygulayamazdım, ikisinin de hakkıydı birbirlerine bağlanmaları. Ben sadece onlara uzaktan destek olacaktım.

Titreyen elleri Hümeyra’nın sarı saçlarını buldu. Sarıldı minik bedene, öptü saçlarından. Karşımdaki güzellik hayatıma vaat edilmiş yenilgide ipin ucunu sıkıca tutmamı sağlıyordu. Bu sefer koparılmayan bir bağ vardı ve o bağa bir baba ve evlat tutunuyordu.

Bana baktığında tebessümüme tebessüm yolladı. İkisi de öyle güzel duruyordu ki bu anı bozmamak için ayaklandım. Onları baş başa bırakmak istiyordum, ben kalırsam yanlarında kızgınlığımdan pek eser kalmayacaktı. Yanlarından geçecekken elimi tuttu. Tepeden onlara baktım. Elimi çekiştirdi, gitmemi istemiyordu.

“Sadece şu an, birazcık. Çok özledim Mavi, kalsan olmaz mı?”

Akşam yemeğinde Yiğit de bizimleydi. Ben dâhil Yusuf’ta gönderememişti onu. Saatlerce bahçede oturmuş, Hümeyra ile ilgilenmişti. Büşra Yusuf’u ikna edip yemeğe çağırmıştı. Biliyordum ki gitmeyecekti, gitse bile asla beni rahat bırakmayacaktı.

“Daha ne kadar üzeceksin etrafındakileri?” Yusuf, sessizliğini bozdu. Yiğit, tabakta olan bakışlarını Yusuf’a çevirdi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu.

“Her şeyi anlatacağım.”

“Konuşacak bir bahanen kaldı yani.” Yusuf artık sakin kalamıyordu keza Yiğit de öyle. Koyulaşmış lacivertlerinin ardından kaşları çatıldı. “Bahanelerimi Zeynep’in yanına taşımam ben,” deyince Yusuf alayla gülümsedi. “Ama onu da terk ederim diyorsun.” Yiğit masanın üzerinde duran elini yumruk haline getirdi. Bu sözler benim adımaysa öfkesine hâkim olamıyordu, keza Yusuf da bana karşı yapılan hatalara göz yumamıyordu. Ben onun hassas yanıydım, bu hep böyleydi.

“Bunun terk etmekle ilgisi olmadığını onu buradan götürerek tersine çevirdiniz zaten Yusuf.” Konuşulması gerekiyordu ve konuşuluyordu. Yusuf, öfkelenerek ayağa kalktı. Odadan rüzgâr gibi çıkarken Yiğit onun aksine oldukça rahat hareketle kalktı. Tepeden bana bakıp, “Telafi edeceğim,” dedi. Odadan çıkarken ben bir müddet masa başında kaldım. Büşra’nın teskin eder gibi kolumu sıvazlaması tek bir cümle söylememesinden daha iyiydi, o da bunu biliyor ona göre davranıyordu.

Masayı toparladıktan sonra bahçeye geçtim. Ne konuştuklarını duymak istiyordum en önemlisi de Yusuf’u sakinleştirmem şarttı. Yine kavga edebilirler işi zora sokabilirlerdi.

“Önce otur bir konuşalım, Yusuf.” Yiğit, Yusuf’un aksine daha sakin konuşma derdindeydi. Suçunu bildiği için Yusuf’un üzerine gitmiyordu. Bu aradaki soğukluğa bir adımdı ama Yusuf bu karşılığı pek sevmedi.

“Seninle konuşacak tek bir söz yok bende. Fakat şunu unutma, ablamla olan bütün bağını keseceğim.” Yiğit’in tahammülü kalmamıştı. Aradaki bağların kopma düşüncesi onu zaten delirten nedenlerden biriydi. “Buna karar verecek kişi sen değilsin,” demesi ortamı biraz daha kızıştırdı. Büşra, çocuklar korkmasın diye alıp içeriye götürdü. Zaten bütün gün ikisi de gergindi ve akşamki öfkenin yeri tazeydi.

“Allah Allah, sen kimsin peki? Onu terk edip giden adam mı söylüyor bunu?”

“Haddini aşma!” Yiğit, sakin olmaya çalışıyordu ama bu onu biraz daha geriyordu. Yusuf, Yiğit’in yakasına yapışıp, “Ben sana bir had bildiririm, değil konuşmak tek kelime edemezsin,” deyince Yiğit Yusuf’u yakasından silkti. İrileşen gözleri ve boynunda atan damarı kavgaya ön hazırlık gibiydi.

“O evrakta zorlayan sendin değil mi?” Yusuf dayanamayarak Yiğit’e yumruk attı. Yiğit, elinin tersiyle daha yeni pansuman ettiğim dudağındaki kanı sildi. Öfkeliydi ama sakin kalmaya çalışıyordu. Yusuf tekrar Yiğit’in yakasına yapışıp, “Lan senin yüzünden ölüyordu bu kız, şimdi gelmiş bana vazgeçmem gösterisi mi yapıyorsun?” deyince Yiğit’in bakışları bana kaydı. Kaşları çatıldı. Bu konuyu konuşmasını istemiyordum.

“Yusuf!” Onu uyardığımı çok iyi anladı. Bu yüzden söylene söylene bahçeden çıktı. Giderken Her ne kadar Yiğit’e gitmesi konusunda uyarı yapsa da Yiğit yine dinlememişti. Bu gece fazlasıyla aksiyon yaşamıştık ve ben, zihnen de bedenen de yorulmuştum. Yanlarında durmayarak çıktım bahçeden. Kendimi artık katlanılmaz bir halin içerisinde hissediyordum. Gözyaşları içinde odaya yöneldim. Zaten gözyaşlarımda akmak için bir bahane arıyordu. Kapıyı kapatacakken bir el kapıyı durdurdu. Aralık kapıdan bana bakan bir çift gözle duraksadım. Sonra kapıyı açıp girdi. Yüzündeki gerginlik hâlâ yerinde duruyordu. Karşımda duruşu iri heybetinden dolayı beni ürküttü.

“Yusuf neyden bahsetti öyle? Ne yaşadın sen Zeynep?” Bu tavrı kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Bana yakın bedenini ittirip, “Önce geri çekil,” dedim. Üslubu rahatsız ettiği kadar bana hesap soruşu çok da hoşuma gitmedi. Bir milim bile gitmedi bu sefer. Bilakis üzerime daha fazla yürüyüp dirseğimden tutarak beni kendine çekti. “Konuş Zeynep, bu mesafe beni orada yaşadıklarımdan daha çok çıldırtıyor. Bu kadar yakınımda olup da beni nasıl nefessiz bırakabiliyorsun görmen lazım.” Yüzündeki ciddiyet teninin tenime değmesiyle yakıcı bir hal aldı. Sertçe yutkundum. Bakışları yüzümün her bir hattında dolaştı. “Anlat artık, bir şeyleri bilmek istiyorum.”

“Bir önemi yok artık?” Yüzü durağanlaştı. Bu sefer onun canını ben yakıyordum. “Önemi var,” dedi kısık bir sesle. Ağlamamalıydım, ona yenilmemeliydim. Sımsıkı sarılma isteği neden kırgınlığımın önüne geçerdi ki? Oysa oradayken ne vaatlerle kendimi avutmuştum. Zorda olsa geri çekildim. Hâlâ nefes nefeseydik ve eli tenimden yavaşça inerken ikimizde acı çekiyorduk.

“Kıyamet çoktan koptu Yiğit, sadece ben sağ çıkamadım oradan.” Başını iki yana salladı ve, “Deme öyle,” dedi. Burukça güldüm. Bu sefer çekinmeden elini tutup kalbimin üzerine koydum. “Bak buraya. Artık senin için atmıyor.” Yalan konuşsam da ciddi olmam gerekiyordu. Bir şeyler bitmeliydi. Yiğit’i kendimden uzaklaştırmak kendime yapabileceğim en büyük iyilikti.

“İnanmıyorum sana.” Geri çekildim. Benim inandırma gibi bir gayretim yoktu. Sadece dinginlik istiyordum.

“İster inan ister inanma. Artık git Yiğit, seni gördükçe acı çekiyorum.”

“Bu zamana kadar seni aramakla geçirdim günlerimi. Şimdi istesen de gidemem. Gideceksem de seninle beraber gideceğim.” Gözlerimi kapatıp soludum. Canımı yaktığının farkında değil miydi? Ona kendimi ifade edecek güç yoktu ben de.

“Yiğit, git. Artık git.” Yüzüne kapattım kapıyı. Kalbim ağrıyordu. Bir şeyleri yoluna koymaya çalıştıkça tepe takla oluyordum.

“Buradan her ne olursa olsun seni götüreceğim. Beni dinlemek zorundasın anlıyor musun!” Son söylediği sözler bunlar oldu.

Geriye dönüp baktığımda bir boşluk vardı hayatımda. Sanki bir hiç uğruna yaşamış, bir hiç uğruna buraya kadar gelmiştim ama ben bu hiçlikte bile onu sevebilmenin hatıralarını bile sevebiliyordum. Ne yazık ki artık o ve ben, bu hiçlikten aşağı düşmüştük bile. İstesem de, kalbim ona koşsa da sığınamazdım artık kollarına. Kendimi nasıl ondan uzak tutacağımı bilmiyordum. Özlemim, ona olan bağım bu uzaklıkta tam bir cezaydı.

Sabah namazından sonra iki saat uyumuş ardından kahvaltı hazırlamak için kalkmıştım. Büşra Ayşe Sena’nın atakları yüzünden bütün gece uyuyamamıştı. Kalktım ve Hümeyra’ya bakmak için beşiğine ilerledim ama boş beşiği görünce endişeyle odadan çıktım. Etrafa bakındım. Hümeyra hiçbir yerde yoktu. Korkum git gide artıyordu. Yiğit’te etrafta yoktu. Deli gibi çarpan kalbim telefonun sesiyle daha da hızlandı. Odadan telefonu aldım. Ekranda Yiğit’in numarası vardı. Hızla telefonu açtım.

“Yiğit, Hümeyra nerede?”

“Burada yanımda.” Sertçe soludum. Şu an öfkem daha da arttı. Benden habersiz onu evden nasıl çıkarırdı? “Ve sen de yanımıza geleceksin.”

“Ne demek oluyor bu?”

“Beni dinleyeceksin Zeynep. Ve benimle Samsun’a döneceksin.” Sanki görebiliyormuş gibi kaşlarımı öfkeyle çattım. Şu an beni arada bırakıyordu. Onunla dönmeyeceğimi çok iyi biliyordu, bu yüzden Hümeyra’yı kullanıyordu.

“Yiğit, Hümeyra’yı getir. Seninle hiçbir yere dönmeyeceğim.”

“Bir saat zamanın var Zeynep. Kapıda seni bir araç bekleyecek. Bir saat içinde gelirsen kızımızın yanında olursun eğer gelmezsen ben Hümeyra ile döneceğim.”

“Yiğit.” Bir şey dememe fırsat vermeden telefonu yüzüme kapattı. Ardından mesaj attı. Ve tekrar bir mesaj daha: “Buraya tek geleceksin, Yusuf’la gelirsen burada olmayacağız.” Bana yine eskisi gibi seçenek sunmuyordu. Ona olan öfkem daha da artarken çaresizlikten ne yapacağımı bile bilmiyordum. Yusuf’a demeliydim ama onu götüremezdim. Yiğit dediğini yapardı, bunu en başından beri biliyordum.

 

Bölüm : 21.02.2025 15:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...