
Çaresiz bir şekilde oturdum koltuğa. Kolum kanadım kırılmıştı sanki. Benim hayatım hep böyle mi geçecekti? Tehditler, arada kalmalar ve endişe… Canımı yaktığını görmüyor muydu? Bana yaşattıklarına rağmen bunu yapmaya hakkı var mıydı?
Yusuf’a açtığımda konuyu delirmişti. Adresi istemiş ama verememiştim. Orada giderse kızımızı götürürdü. Asla blöf yapmazdı bana. Ve ben daha ne kadar arada kalırdım bilmiyordum. Bana reva gördükleri bunlardan ibaretti. Canımı acıtarak seviyordu.
Dediği vakte az bir zaman kala Yusuf’u ikna edebilmiştim. Oraya tek gidecektim, bundan başka çarem yoktu. Eninde sonunda Samsun’a dönecektim zaten. Oraya döndüğümde işler daha da değişecekti ve ona asla bu fırsatı vermeyecektim. Her şeyi bu kadar berbat etmişken tamir etmesine izin vermeyecektim. Ona bu hakkı verirsem yeniden dibe batardım bunu biliyordum.
Kapıda bekleyen araca bindim. Yusuf her ne kadar başka çere düşünürüz dese de olmazdı, Yiğit başka dilden anlamazdı. O beni burada götürmeden durmayacaktı. İçeride Betül’ü görmeyi beklemiyordum. O zaten beni bekliyordu. Yüzünde acı bir ifade vardı. Kalktı yanıma geldi. Sanki bu anı bekliyormuşum gibi hıçkırarak ağlamaya başladım. Ben bunları yaşamak istemiyordum. Onun beni daha fazla yaralamasına dayanamıyordum. Sıkıca sarıldı bana. Bu anı bekliyormuş gibi sırtımı yaslayacak bedeni geri çevirmedim.
“Ben ne yapacağım Betül?”
“Keşke bilsem de sana yol olsam.” Geri çekildim. Elindeki peçeteyi alıp ıslanan yanaklarımı sildim. Ben de bilmezken başkasından nasıl çözüm bulabilirdim ki!
Araç hareket ettiği an artık çok geçti. Arkadan bize bakan Yusuf’un çaresizliğine baktım. Çok kez peşimizden geleceğini söylediğinde ne kadar kararlı olduğunu biliyordum. Yapamazdı, Yiğit’e asla söz geçiremezdi.
Çok geçmeden arabanın olduğu yere geldik. Öfkeyle baktım karşımdaki araca. Hızla indim araçtan. Adımlarım öfke doluydu. Ne ara geldim ne ara arabanın kapısını açtım bilmiyordum. Gördüğüm manzara bile öfkemi dindirmedi. Hümeyra Yiğit’in kucağında uyumuş, Yiğit ise saçlarını okşayarak onu izliyordu. Beni görünce hiçbir tepki vermedi. Buraya geleceğimden o kadar emindi ki bu yüzden oldukça sakindi. Kalktı ve Hümeyra’yı arka koltuğa yatırdı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Yanağım uyuşmuş, gözlerim yanmaya başlamıştı. Artık yorulmuştum her şeyden. Çabaladıkça dibe batmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
Karşıma geldiği an bütün hıncımı çıkarır gibi, “Beni mahvediyorsun,” dedim. “Her seferinde yeniden mahvediyorsun.” Uzandığı eline sertçe vurdum. Hiçbir sözü beni sakinleştiremezdi.
“Burada bırakamam seni.”
“Sen beni çoktan bırakmadın mı? Neden her şeyi başa çekiyorsun, neden?” Bağırdım. Yanımızdan geçen onca insana rağmen bütün öfkemi çıkarmak istiyordum.
“Neden hemen çekip gittin? Neden beklemedin beni?” Yüzüne aval aval baktım. Bu dedikleri kahkaha atmama neden oldu. Delirmiş gibiydim. Gelip kollarımdan tuttu. Sert olmayan bir hareketle kendine çekti. Belini kırıp görüş alanıma daha fazla girmek ister gibi eğildi. “Sana her şeyi izah edecektim. Gitsen bile bu kadar uzağa gideceğini düşünmedim hiç.” Göğsünden ittim. İzahı beni artık alakadar etmiyordu.
“Sen beni nasıl bir ateşin içine attığını bile bilmiyorsun. Artık sana tek bir şey söylemeyeceğim ben. Hayatım sadece senin elinde değil unuttun mu!” Başını usulca salladı. Hatasını kabul ediyordu ama beni suçlamadan da öteye gidemiyordu. Sanki burada ben söz sahibiymişim gibi davranıyordu.
“O yüzden her şeyi baştan konuşacağız. Şimdi bin arabaya.”
“Seninle hiçbir yere gitmeyeceğim. Buraya kızımı almaya geldim.”
“Gideceğiz Zeynep. Seni bırakmayacağım.”
“Ne hakla?”
“Hiçbir hakla. Sadece anlatmam, göstermem gerekenleri görmen lazım.”
“Anlat o zaman. Anlat da gitmem için bir sebep olsun.” Sertçe soludu. Ellerini saçlarının arasından geçirip sol tarafa ilerledi. Bana şu an cevap vermeyecekti. Arka koltuğa yeltendim ama açamadım. Kapı kilitliydi. Beni seçenek yapmak zorunda bırakacaktı. Kızımı götürürse dayanamazdım.
“Zeynep, bin şu araca.” Söylene söylene bindim araca. Yiğit zafer kazanmışçasına bakıyordu yüzüme ama asla bu bir gülüşe meyil vermedi. Bedeninde büyük bir özgüven olsa da bakışlarında farklı hisler vardı. Ona daha fazla bakmadım. Yol boyunca da hiç konuşmadık. Telefonu cebimden çıkarıp Yusuf’a mesaj attım.
“Yusuf, ben Samsun’a geçiyorum sizi bekleyemedim. Lütfen sakin ol ve beni düşünme. Yeniden düzeninizi bozduğum için özür dilerim.” Onlara haksızlık ettiğimi düşünüyordum. Benim derdimle o kadar uğraşmışlarken onlarsız oradan dönmemem gerekiyordu.
Çok geçmeden cevap yazdı.
“O adamı gördüğüm ilk yerde öldüreceğim. Sakın üzülme, ben gelince her şeyi halledeceğiz.” Cevap yazmadan telefonu cebime geri koydum. Nefes alma adına camı araladım. Boğuluyordum, artık nefes almaya gücüm bile yoktu.
“Bana hak vereceksin.” Onca sessizliğin ardından konuşma cüreti gösterebilmişti. Alayla güldüm. Bir şeyleri yerine koymaya hakkı varmış gibi davranıyordu.
“Böyle yaparak mı sana hak vereceğim?”
“Baksana dinlemiyorsun bile beni. Baş başa kalıp bu işi halledeceğiz.”
“Sen konuşmasını biliyorsun yani!” Aslında nedenlerinin olmasını çok istiyordum. Sadece içimdeki bu öfkeyi yenemiyor, mesafemi yok edemiyordum. Bu zamana kadar bununla avunmuştum belki de. Bir gün gelecekti ve her şeyi açıklayacaktı, belki de o gün bugündü.
“Haklısın, inan bana yaptıklarımı telafi edemem ama beni daha fazla yargıla da istemiyorum.”
“Her ne olursa olsun yaşayacağımızı yaşadık. Artık aramızdaki bağ sadece Hümeyra. Daha fazlası yok.”
“Buna izin vermem.”
“Yine aynı şeyi yapıyorsun.”
“Çünkü aramızdaki bağın sadece Hümeyra olmadığını biliyorum.” Kucağımda duran elimi tuttu. Öyle bir kenetlemişti ki parmaklarımı elimi çekmeme bile izin vermedi. Bazı doğrular hayatı alt üst edebiliyordu. Yiğit’e karşı koyamadığım bu histe boğulup gidiyordum.
“Ne fark edecek. Bu zamana kadar nasıl yaşadıysan yine yaşarsın.”
“Seni aramadığım yer kalmadı. Nasıl bir plan yapmışsanız artık.” Göz devirdim. Saçma sapan kuruntularla mı gelmişti karşıma.
“Keşke daha fazlasını yapabilseydim de çıkabilseydim hayatından.” Çektiği elimi tekrar tuttu. Bu adam iflah olmayacak kadar yüzsüzdü.
“Nereye gidersen git, seni bulurum. Hayatımdan çıkman o kadar kolay değil Zeynep.” Sadece kendi bildiğini okuyordu. Cevap dahi vermedim. Ne zaman bana fırsat vermişti ki şimdi versindi. Yaşananları gözden geçirince belki de kendini ifade etmesi gerekiyordu.
...
Samsun’a gelişimiz oldukça yorucuydu. Hümeyra yol boyunca mızmızlanıp durmuştu. Günler sonra Samsun’a ayak basışımla özlemimi daha iyi anlamamı sağladı. Tenimi ısıran, eşarbımı savuran rüzgâr kısılan gözlerimle beraber görüş alanımdaki tozu toprağı ciğerlerime yolladı. Sadece durdum ve karşımdaki eve baktım. Kararsızlığımın çukuruna takıldım, kapalı olan gözlerimi açsam gözlerimde birikenleri serbest bırakacağımdan emindim. Sertçe yutkundum ve yavaşça açtım gözlerimi. Önce bulanıklaştı görüş alanım, ardından zorda olsa gözyaşlarımı tuttum. Düğünden sonra gelmiştik en son buraya. Şimdi ne diye gelmiştik bilmiyordum. Burada onunla kalma fikri canımı sıkıyordu.
“Yeni bir başlangıç için değil, sadece aklındakileri cevaplamam için gel.” Söylediği her bir sözcük ile dudağım titrediğinde birbirine bastırdım. Dalgınlığım bir süre sonra endişeye büründü ama sakince bekledim belli etmemek adına. “Aklındakileri sadece ben tamamlayayım diye buraya geldik. Sadece sen ve ben baş başa kalıp bu meseleyi halletmeliyiz.”
“Ya bunlara rağmen sana dönmek istemezsem?” Cevap vermedi hatta duymazlıktan gelerek kucağında Hümeyra ile kapıya yöneldi. Arkasından öylece bakakaldım. İçeriye girmeye dermanım, onu dinlemeye cesaretim yoktu. Kapıyı açtığında girmem için bekledi. Ayaklarım ona itaat etmede zorlanıyordu ama ona tek bir adım atacaktım, o adım ise durması gerektiği yeri bilecekti.
Parmaklarımla sertçe alnımı ufaladım. Düşüncelerim öyle bir sınıra çekiyordu ki beni, içinden çıkmam olanaksızdı. Bu yüzden Yiğit’i zorda olsa görmezden gelerek içeriye girdim. Bir an dengemi sağlayamadım. Düşsem kanardı ruhum. Paramparça olmuşken daha ne kadar kanayabilirdim onu bile bilmiyordum. Acı ne diye sorsalar; şu buz gibi duvarın karşıladığı hayattı derdim. O hayat çiçekli yol sunmamıştı bana hiç, şimdi de ayağıma bata bata ilerliyordum oraya. Yiğit diğer eliyle dirseğimden tutup düşmemi engelledi. Gözlerinde gördüğüm o endişe bile bana gerçekçi gelmiyordu.
Cesaretsizdim, ona adım atmak sanki beni bir boşluğa atacakmış gibi hissediyordum. Elimi uzatsam yanacakmışız gibi, tenim tenine değse ölümün kıyısından dönemeyecekmişiz gibi… Oysa ben ne çok ölmüştüm.
Ölüm hayatımın girdabında, buz gibi kefene sarılmıştı.
Yiğit Hümeyra’yı köşedeki koltuğa yatırırken ben salonun ortasında öylece etrafa bakınıyordum. Kendimi olduğum yere, ona öyle yabancı hissediyordum ki ne yapacağımı bile bilmiyordum. Bakışlarım pencereye kaydı. Şiddetli bir yağmur başlamış, ardından ise büyük bir gök gürültüsü sessizliğimizi bozmuştu. İkimizde birbirimize baktık en sonunda.
Durağan halim keyfini kaçırmış gibiydi. Eliyle ensesini ufaladı. “Olması gereken yerdeydim,” dedim kısık bir sesle. “Ama sen beni darmaduman etmekten vazgeçmiyorsun.” Pencere kenarında duran koltuğa geçip oturdum. O da hemen dibinde durduğu koltuğa oturdu. Konuşulacak yüzlerce mesele varken biz sadece susuyorduk. O bana bakıyordu bense yere… Ruhumu sıkan, canımı yakan gerçeklere kulağımı kapatmış gibiydim.
“Bensiz bir dünya kurmuşsun kendine.” Gözlerim kapandı. Onsuz bir dünyayı sadece zihnim kabul etmişti ama kalbim kabul etmemişti. Onu düşünmeden geçirdiğim bir günüm bile yoktu ama alışmıştım. Telaşsız bir dünyaya onu kabul etmemiştim. “O dünyaya girmemek için günlerce çabaladım ama olmadı.” Öne eğildi. Dirseklerini dizlerine yaslayıp bu sefer benim yaptığım gibi bakışlarını yere eğdi. “Belki bensiz daha mutlu olursun dedim, benim sensizken nefes alamıyor olduğum gerçeğini değiştiririm dedim ama o nefessizliğin senide mutsuz ettiğini gördüm Mavi.” Başını kaldırdı. Canının yandığını şu an daha iyi gördüm. “O gün o ağaç dibinde uzaklara dalarken gözlerinden akan yaşta gördüm.” İki gün önceyi kastediyordu. Demek ki hemen gelmemişti yanıma. “Benim nefessiz kalışım gibi sen de nefessizmişsin.”
“Bizi bu hale sen getirdin.”
“Ben getirdim.” Kurumuş dudaklarını yaladı. Oturduğu yerden kalkıp dibime oturdu. Başını dizlerime yasladığı an ne yapacağımı bilemez bir şekilde öylece tepeden ona baktım. “Bunları hak ettim ama sensizliği değil…”
…
Dünden bu yana kafamda çok şey birikmişti. Yiğit’le olan mesafem azalmamıştı. Ama bir şeyler değişmişti. Yiğit en son bıraktığıma göre daha durgun daha düşünceliydi. Vücudundaki yaraları anlatmamıştı. Sanki bir şeyler yaşamış o yaşanmışlıkları atlatamamıştı.
Hümeyra Yiğit’le beraberdi. Yiğit ona daha alışamamıştı ama heyecanlı olduğunu görebiliyordum. İkisi de birbirinden çekiniyordu ama aralarındaki bağ ikisini de etkilemişti.
Üzerimi giyinip odadan çıktığımda ikisinin de sesini duyuyordum. Aşağıya indim, kısa bir süre sonra onları gördüm. Hümeyra çoktan Yiğit’e karşı mesafesini kırmıştı. Hatta öylesine mutluydu ki Yiğit’in omzunda oldukça neşeliydi. Beni gördüklerinde durdular. Hümeyra Yiğit’in kafasına sarılmış onu alacağımı zannetmişti.
“Kalkmanı bekledik, acıkmışsındır kahvaltı hazır.” Sessizce başımı sallayıp mutfağa geçtim. Yiğit Hümeyra’yı omzundan indirip kucağına aldı. Onu diğer boş sandalyeye oturttu.
“Kahvaltıdan sonra mahalleye döneceğim.” Beni duymazlıktan geldi. Sanırım düşündüğüm gibi olmayacaktı. Yüzündeki ifade gergindi. “Yiğit, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak görmüyor musun!”
“Bunları şu an konuşmayacağız.” Öfkeden gözlerimi kapattım. Gerçekten yoruyordu beni. Bu inat nelere mâl oluyordu görmüyordu. “Hümeyra’nın yanında konuşmayalım.” Nefesimi sertçe soludum. İştahım falan kalmamıştı. Tek tük lokma bir şeyler yiyip tekrar odaya geçtim. Vakit öğleni bulmuştu. Hümeyra’yı uyutup namazımı kıldım. Kendimi bu evde hapsolmuş hissediyordum. Çekip gitsem izin vermezdi. Kahvaltı masasında konuştuğumuzu bile duymazdan gelirken şimdi çekip gitme düşüncesi bile bomboş geliyordu.
Kapı açıldı. İçeriye girdiğinde onu görmezden gelerek önümdeki telefona odaklandım. Yusuf’un birkaç cevapsız çağrısını şu an görüyordum. Daha sonra mesajını gördüm. “Biz uçağa bindik. Yakın zamanda oradayız. Merak etme, en kısa zamanda yanına geleceğim.” Damağıma oturan acı tatla gözlerim doldu. Cevap bile yazamadım. Telefonu köşeye koyup ayağa kalktım. Yiğit’in varlığını hala görmezden geliyordum. Yanından geçtim ve lavaboya girdim. Sessizliğime hiçbir tepki vermedi. Ben de artık nasıl davranacağımı ona ne diyeceğimi bilmiyordum.
İşlerimi bitirip odaya geri döndüğümde hala buradaydı. Yatağa, Hümeyra’nın yanına uzanmış, sırtını bazanın başlığına yaslamıştı. Tek eliyle Hümeyra’nın saçlarını okşuyor, diğer taraftan sessizce düşünüyordu. Beni fark ettiğinde yavaşça çevirdi başını.
“Hadi hazırlan, çıkıyoruz.” Yüzüne merakla bakındım. “Aklındakileri yanıtlayacağım.” Sesindeki güçsüzlüğü sezdim. Sanki anlatmak için büyük çaba sarf etmek istemiyordu. Bense dinlemek istiyor muydum bilmiyordum. İkimizde çıkılmaz bir yolun ortasında yorgun bedenlerle kalakalmıştık. “Birazdan Ezgi gelecek, Hümeyra’yı ona emanet ederiz. Çok durmayız zaten.” Ayağa kalktı. Yüzüme bile bakmadan odadan çıktı. Neydi şimdi bu? Yüzüme bile bakmayacağı, sesindeki acziyeti bu kadar belli edeceği ne yaşamıştı?
Ayaklarıma vurulan prangalar onun bu gidişiyle daha da kendine mıhladı. Onun varlığının yeri boş duvarlar oldu. Burnum sızladı. Kalbimi dağlayan bu hissi söküp alamadım. Ne yaman çelişkiydi bu yaşadığım. Hiçbir surette düzelmeyecekti biliyordum.
Aşağıya indiğimde tanıdık ses kulağıma ilişti. Beni görünce hızla yanıma geldi ve sıkıca sarıldı.
“Geldiğini duyunca buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum.” Sesi ağlamaklıydı. Geri çekildiğinde yüzüme dolu gözlerle baktı. “Çok özlemişim seni Zeynep.”
“Ben de seni özledim.” Bu sefer ben sarıldım. Şu an ikimizde konuşacak çok şeyi vardı ama Yiğit’in beni beklediğini bilmem aramızdaki konuşmayı tamamlayamıyordu. “Gelince devam ederiz, şimdi gitmeliyim.” Başını usulca salladı. Hümeyra’yı ona emanet edip evden çıktım. Yiğit çoktan arabaya binmişi motoru çalıştırmıştı. Sessice yerimi alırken o da sessizce hareket etti. Ne ben soru sordum ne o götüreceği yeri söyledi. İkimizde sonu gelmeyen bir boşluğun ortasındaydık.
Hiç bilmediğim bir yere geldik. Burası boş bir araziydi. Arabadan inince ben de indim. Neden buraya gelmiştik bilmiyordum. Ellerini cebine sokup ilerledi, bense bomboş bir şekilde etrafta gezindirdim gözlerimi. Issız ve sessiz olan bu yer beni biraz olsun ürpertti.
“Burası sana verilen araziydi.” O an hatırladım ama burası olduğunu bilmiyordum. “O gün patlatmıştım biliyorsun. Şimdi buradasın.” Bunların konuyla ne alakası olduğunu çözmeye çalışsam da pek anlayamıyordum. “Hani o gün bir imza ile Nedim’e devrettiğimiz yer…” Üstüne basa basa konuşuyordu, bense onu pür dikkat dinliyordum. “O gün birçok çocuğu buraya getireceklerdi, hepsine bana verdikleri uyuşturucudan verip, nerede masum var onların üzerine salacakları günün planını yapacaklardı. Senin imzan planların devreye sokulacağı günün başlangıcıydı. Buna izin verdik, vermeseydik başka yöne çekilecekti planlar.” Kaşlarım çatıldı, onunda benden farkı yoktu. “O gecede zaten gelen adam Mahir’in adamlarıydı. Mahir’i kaçırmamız sana zarar verdi. Bir de o çipi alıp senin onayını alacaklardı. Bunun için kendime ayrı kızıyorum zaten.” Karanlıktan ötürü yüzündeki ifadeyi seçemiyordum. “O gece gelemememin sebebi sadece bu çocuklardı.” O geceyi artık düşünmek istemiyordum. Hatta o geceye dair hiçbir şey hatırlamak istemiyordum.
“Şimdi ne oldu onlara?”
“Hepsi mültecilerden tutulmuştu zaten. Hiçbiri nereye gideceğini bilmeden kamyona bindirilmişti. Nedim’in ağzından aldığımız bilgilerle Samsun’a giriş yapılmıştı. Bahadır’a haber verip yola çıktık. Yakalanan kamyondaki çocukların yaşı daha ondu. Hepsini aldık, ailesi olanı ailesine olmayanı yurtlara yerleştirdik, çoğunun da yoktu zaten.”
Gözlerim doldu, kaçırdığım bakışlarım ondan dip köşe kaçmak içindi. Hiç beklemediğim anda akan gözyaşlarımla beraber hislerim de bocaladı. Efsun konusunu açmaktı beni ürperten ve ben soramadım bile. Bu beni ne denli ona çekerdi bilmiyordum ve ben, birazda olsa hafiflemiştim. En azından aklımdaki diğer sorulara cevap bulabilmiş, Yiğit’e karşı bazı kızgınlığım hafiflemişti. Efsun konusunu ise sormamı bekliyordu ama sormadım.
“Belki bunların olması seni kaybetmeme neden oldu ama vicdanen rahatım Zeynep.” Bu yönden zaten ona kızamazdım. Buruk bir bakış attım yüzüne.
“Bana bunları anlatsaydın seni yargılayacağımı mı düşünürdün?” Başını iki yana salladı. İkimizde bir uçurumun dibindeymişiz gibi birbirimize karşı mesafeliydik. “Bana bunları anlatsaydın sana hep destek olurdum ama sen beni anlayışsız biriymiş gibi görerek hiçbirini anlatmadın. O gün telefonlarımı açıp bana bunlardan bahsetseydin seni asla yargılamazdın. Alt tarafı ufacık bir haber verebilirdin. Yine bunun için kızmıyorum sana, belki meşgulsündür fırsatın olmamıştır diye düşündüm. Ama beni asıl öldüren ise Efsun’la yaptığın iş birliği… Yine anlatmadın, yine ben böyle bir şey yapacağım bana destek olur musun diye sormadın. Sen benden hep bir şeyleri gizledin. Sanki anlayışsızmışım gibi seni hor görecekmişim gibi davranarak yaktın gemileri. Bana o gece git demek yerine bekle deseydin beklerdim; Efsun’a rağmen!”
“Haklısın.” Hem hak veren bir sesle hem de onu anlamam için daha fazla alan açtığı bir tını ile konuştu. Başını gökyüzüne kaldırdı. İçindeki o yarım kalmış hissi soluyarak karanlık gökyüzüne gönderdi. “Ama o gece gitmeseydin her şey daha berbat bir hal alacaktı.” Ne demek istediğini anlayamadım. “Sadece bu kadar uzağa gideceğini bilemedim. Gelip anlatacaktım sana, her şeyi en baştan söyleyecektim ama olmadı. Yine bir oyun kurarken oyuna kurban gitmiştim.”
“Peki gitmesem ne olacaktı Yiğit?”
“Hiç görmediğim yüzümü görecektin.” Yine bir şey anlamıyordum. Bana böyle üstü kapalı konuşmamalıydı. “O gece senin istemediğin adama dönüşebilir, her an birilerinin katili olabilirdim.” Ortaya attığı bu söz onun ne denli ciddi olduğunu gösteriyordu. Yanıma yaklaştı. Eliyle yüzümü avuçladı. “Sen benim bu dünyada gördüğüm en anlayışlı kadınsın Zeynep. Beni mazur gör çünkü ben senin karşında o kadar güçlü değilim. Ben bu hayatta birçok şeyi kaybettim ama seni kaybetmeye razı olamazdım.” Geri çekildi. Daha fazla konuşmayacağını anladım. Beni arkasında bıraktı ve arabaya doğru ilerledi. Bu sefer ikna olmam için hiçbir şey demedi, bilakis onu anlamam için alan açtı. Çok şey değişmişti, ne o eski Yiğit’ti ne de ben eski Zeynep’tim.
…
Dün duyduklarımdan sonra ne yemek yiyebilmiş ne de uyuyabilmiştim. Ezgi’yle bile yarım yamalak hasret giderebilmiştik. O evine giderken ben de Yiğit’le köşe kapmaca oynamaya devam etmiştik. Yusuf bu sabah dönmüştü Samsun’a. Şu anda mahalleye geçmişlerdi. Onlara anlatmışlar mıydı burada olduğumu? Şu an ne yapıyorlardı bilmiyordum.
Kendime bir su alıp bahçeye geçtim. O da oradaydı. Kahvaltı masası kurmuştu. Saat geç olmasına rağmen bir şey yemediğimi bildiğinden kurmuştu kahvaltı masasını. Sanırım o da yememişti bir şeyler ve ikimizde kahvaltı öğününü daha çok severdik. Beni görünce duruşunu düzeltti. Ona has güzel gülüşüne denk gelmemle savsakladım. Bunu her zaman yapıyordu ve ben her zaman buna tutuluyordum.
“Burada mıydın sen?” Biraz öncekine nazaran soğuktu sesim. Aramızdaki uçurumu bir türlü yok edemiyordum. Bazı açıklamalar yarım kalmıştı ve tamamlanıncaya kadar da böyle olacaktı.
“Acıkmadın mı? Ben epey acıktım.” Bir süre masada takılı kaldı gözlerim. O ise düne nazaran daha enerji doluydu. Yanıma geldi. Önce beni çektiği sandalyeye oturttu.
“Hümeyra?”
“”Ona yedirdim ben bir şeyler. Yeni uyudu zaten. Yanına telefon koyarız, uyanınca görürüz.” Bir şey dememe fırsat vermeden bahçeden çıktı. Önce Hümeyra’ya bakmaya gitti akabinde demliği alıp karşıma oturdu. Çayı koyuşunu, ekmeği kesişini izledim. Bazen hiçbir şey olmamış gibi davranması belki de bir şeyleri rayına oturtmaya çalışmasından ibaretti.
“Yiğit...”
“Sonra Mavi, önce kahvaltımızı yapalım.” Gözlerim kapandı ardından bıkkınca soluğumu üfledim. Dediğini yapıp konuşmayı kahvaltıdan sonraya bıraktım. O da sakince kahvaltısını yapıyordu zaten. İştahsızca bakındım masaya akabinde Yiğit’e döndüm. Uzun uzadıya baktığım yüzü çok şey anlatıyordu. Zayıflamıştı, öncekine nazaran saçlarında tek tük beyazlıklar oluşmuştu. Kemikli yüzü daha da belirginleşmişti. İkimizin de anlatacağı çok şey vardı ama en önemlisi de onunki daha fazla önemliydi.
“Sen de özledin değil mi?” Yarı ciddi yarı alaycı konuşmuştu. Elini uzattığı an geri çekildim. Bunları konuşmak istemiyordum hele ki mevzunun biz olması geriyordu.
“Aramızdaki duygu konuşulacak en son konu.”
“Yanılıyorsun, aramızdaki duygu bizim ilk konuşulacak konumuz.” Karşımdaki sandalyeden kalkıp yanımdaki sandalyeye oturdu. Bedenini bana çevirdiği an kaçacak yerim kalmamıştı. “Hep de öyle olacak.”
“Bunu sana gönderdiğim…” Parmakları ile dudağıma baskı uyguladı. Yine kaçıyordu diyeceklerimden.
“O konu kapandı.”
“Kapanmadı.”
“Biz boşanmayacağız Zeynep.” Sesi bir an yükseldi. Daha sonra yanımdan kalkıp tekrar karşıma oturdu. Kahvaltı yapışı sakin değildi bu sefer. Ne hissettiğini anlayabiliyordum ama o benim ne hissettiğimi asla önemsemiyordu.
“Ne olacak peki? Artık yan yana bile olamıyoruz baksana.”
“Olacağız. Sana affettireceğim kendimi.” Göz devirdim. Ben ne dersem diyeyim o benim tam tersimi diyordu.
“Ne kadar eminsin seni affedeceğimden.” Güldü. Oysa ben ciddiydim. Ağzındaki son lokmayı yutup geri yaslandı. O çoktan bitirmişti kahvaltısını, ben ise tek bir lokma atmamıştım ağzıma.
“Dudaklarının arasından çıkanlar yalan olabilir ama gözler asla bunu doğrulamaz Mavi. Gözlerinde sözlerin arasında çok büyük tezatlık var.” Tam konuşacaktım ki telefondan Hümeyra’nın sesini duyduk. Yiğit benden önce kalktı.
“Sen kahvaltını yap, ben bakarım Hümeyra’ya.” Beni masa başında bir başıma bırakırken son söylediği zihnimi doldurdu. Ona nasıl baktığımın farkında değildim ama dediği gibi dudaklarımın arasından çıkanlar kalbimden geçenler değildi. Ondan boşanmak istemiyordum bile. Sadece öylesine bir boşluk vardı ki içimde bir türlü dinmiyor onu affetmeme yardımcı olmuyordu.
Birkaç lokma yemem dışında fazla bir şey yemedim. İştahımda yoktu zaten. Masayı kaldırdım, mutfağı toparladım ardından su alıp odaya çıktım. Hümeyra yatakta yatıyor Yiğit’te ona bir şeyler anlatıyordu. Beni görünce, “Anne, gel,” dedi tatlı bir dille. Dediğini yapıp yanına gittim. Elimden tutup beni diğer tarafına çekiştirdi. Ortamızda olmasından oldukça memnundu hatta bir arada olmamız en çok onu mutlu etmişti. Yanında Yiğit’le kötü duramıyorduk, anlasın üzülsün istemiyorduk. Çok fazla kelime kullanamadığı için heyecanını yarım yamalak anlatıyordu. Ortamızdan kalkıp yatakta zıplamaya başladı. Öyle saf öyle dingindi ki gülüşü bütün yorgunluğum yanında uçup gidiyordu.
“Onu beraber büyüteceğiz.” Bu sefer Yiğit’e baktım. Başını yatağın başlığına yaslamış, bakışlarını bana çevirmişti. Saçları dağılmıştı. Hümeyra’yla epey oynamışlardı ben yokken. Dediği şeye bir söz bulamadım. Uzandı ve yanağımı sevdi. Geri çekilmek istediğimde izin vermeyip bedenimi kendine çekti. Başım göğsündeydi artık. Geri çekileceğimi bildiğinden Hümeyra’yı araya koyup onu da diğer tarafına aldı. Hümeyra kahkahalarla gülüyordu artık.
“Her seferinde Hümeyra’yı araya koyman hoşuma gitmiyor.”
“Araya koymuyorum, kızımız bize yardımcı oluyor sadece.” Hümeyra’ya doğru eğilip, “Değil mi kızım?” dedi neşeyle. Bu tavırları önceden olsa hoşuma giderdi ama şimdi safi bir öfke duyuyordum sadece. Kalkacakken ikisi de beni durdurdu. Yiğit Hümeyra’ya ne yapması gerektiğini öğretiyordu gerçektende.
“Bugün bir yerlere mi gitsek?”
“Payk,” dedi Hümeyra hızlıca.
“Siz gidin, hatta giderken beni de mahalleye bırakın. Dönüşte Hümeyra’yı da bırakırsın Yiğit.”
“Anne, hayıy. Çen de gey.” Hümeyra işimi zorlaştırıyordu. Ona hayır demem mümkün değildi ama söz konusu Yiğit olunca bir yerlerde duruyordum.
“Ben sonra gelirim olur mu?” Dudaklarını büzüp omuz silkti. Yiğit’e karşı çok bir mesafesi kalmamıştı ama bazen bensizde duramıyordu. Şu an o anlardaydık.
“Kıyacak mısın şu güzelliğe.”
“Sen sus.” Gevrek bir şekilde güldü. Ters bakışlarımı ondan çekip Hümeyra’ya doğru eğildim.
“Peki tamam.” Hümeyra’dan çok Yiğit zafer kazanmışçasına gülüyordu. “Ama sonra bizi bırakacaksın.”
“Beni o gün anladığını zannediyordum.”
“Bana bazı şeyleri tam anlatmadığın müddetçe seni anlamayacağım.”
“Zeynep, bırakamam.”
“Neden beni anlamıyorsun Yiğit ya neden? Biraz zaman ver bize, şu anlattıklarını anlamam için, seni affedebilmem için zaman var. Böyle dip dibeyken olmuyor.”
“Affedeceksin yani.” Bir umut belirdi sözlerimde. Gözleri parladı o an.
“Bilmiyorum. Böyle olduğun müddetçe de bilmeyeceğim.” Kalkmak istedim ama koluma uyguladığı baskı beni hamlemde etkisiz bıraktı.
“Gitme, kal işte. Burada halledelim her şeyi.” Başımı iki yana salladım. Nefesi ensemdeydi. Bu hissi her yeni günde daha farklı hissediyordum. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki onun yanında kalmak delicesine istediğim bir durumdu. Ama ne yazık ki ne ona güvenebilirdim ne de ondan gidebilirdim. İki ara bir derede kalmıştım.
“Yapamam, belki halledebiliriz ama şimdi değil.”
“Gitmek istiyorsun yani.”
“Evet.” Kalktım yamacından. Yüzü düşmüştü ama gergin değildi.
“Peki,” dedi sessizce. “Madem zaman istiyorsun öyle olsun.” Hiçbir şey hissedemedim. Buradan gidersem iyi hissedeceğimi zannediyordum ama tek bir his oturmadı yüreğime. Yaşanılan ne varsa çok şey doldurmuştu hislerimize.
…
Yiğit bizi mahalleye bırakmıştı. Birbirimize tek bir cümle etmeden veda etmiştik. Beni asla bırakmayacağını, yakında yanıma geleceğini söylemişti. Ona ne kadar gelme desem de asla beni dinlemeyecekti.
Annemle babam büyük bir heyecanla Hümeyra’ya bakıyorlardı. Yusuf onlara her şeyi en başından anlatmıştı. Düşündüğümün aksine oldukça anlayışlı karşılamışlardı beni. Şimdi ise evdeki neşe dolu anlar keyfimi biraz olsun yerine getirmişti.
Mutfağa geldiğim gibi Büşra’da peşimden geldi. Sorgu dolu bakışları üzerimdeydi. Yusuf’u zaten zor zapt etmiştim, şimdi Büşra’ya bir şeyleri derinlemesine anlatmak istemiyordum. Zaten anlatılacak bir şey de yoktu. Kısacık vakitte anlattıkları aklımdakileri tamamlamamıştı bile. Yine de aklında kalmasın diye çoğunu anlattım.
“Şimdi ne olacak?”
“Keşke bilsem.” Çektiği sandalyeye oturdu. Ben de pişen kahveyi fincanlara döküp karşısına oturdum. Konuşursam rahatlarım diye düşünmüştüm ama konuştukça daha fazla boğuluyordum. “Sen olsan ne yapardın?” Bunu kafamın içindekileri susturmak için sormuştum, biraz da ne yapacağımı bilmez halime bir çare bulmak istemiştim.
“Sanırım ben de bilemezdim. Çok şey yaşadınız Zeynep. Öyle hafife alınacak meseleler de değil bunlar. Bu yüzden seninle aynı düşünemem.” Haklısın der gibi başımı salladım. Bizim yaşadıklarımız bizi bu raddeye getirmişti. Bunların kocaman bir kabustan ibaret olmasını isterdim ama gerçekti.
“Neyse, seninde kafanı şişirmeyeyim şimdi.”
“Aşk olsun, ben sordum farkındaysan.” Gülümsedim. O en başından beri bana hep destek olmuştu hakkını ödeyemezdim ama artık bunları konuşmak istemiyordum hatta bir çare üretmek bile içimden gelmiyordu.
“Bu arada, Hümeyra nasıl da mutlu.” Kastettiği burası değildi elbette. Çenesini el ayasına dayadı. “Aranızdakilere neredeyse hakimim ama tam olarak anlatmadığın şeylerde var görüyorum. Belki bana söylemek düşmez ama hiç olanak yok mu?”
“Düşüneceğim. Ona şans vermeyi her şeyden çok istiyorum ama zamana ihtiyacım var, tabii bir de anlatacaklarına.” Kolumu sıvazladı. Ona içimi dökmeyi seviyordum. Eğer hayatımda, olanları anlatacak biri olmasaydı bu yükü taşıyamazdım.
“İnşallah her şey istediğin gibi olur.” Yusuf, gideceklerini söyleyip evden çıktı. Büşra da hazırlanıp peşi sıra yürüdü. İkisini göndermenin verdiği boşluk vardı şu anda. Ben de Hümeyra’yı uyutup namazımı kıldıktan sonra yatağa uzandım. Kapım tıklatıldı, içeriye annem girdi. Yanıma yaklaştığında yatakta ona yer verdim. Oturdu karşıma, uzun uzun yüzüme baktı.
“Ne ara saçlarına aklar düşer oldu!” Okşadı saçlarımı. Kıvrıldı dizlerine, özlediğim ne varsa parmaklarının ucunda diniyordu. “Çok yük yüklendi sana, keşke hepsini sırtlanabilsem.”
“Bana omuz oluyorsun, başka ne isterim annem.”
“Omuz oluyorum ama sen itiyorsun. Hiçbir şey anlatmanın bunca zaman. Sana destek olamadım.”
“Sen bana hep destek oldun anne. Bazen olması gerekenlere ben bile yetişemiyorum.” Saçlarımı okşamaya devam etti. Mayıştım. Günlerce doğru dürüst uyuyamadığımı düşünürsem gözlerimin kapanmasını artık normal karşılıyordum. Annem saçlarımın arasından öpüp son kez bir şeyler dedikten sonra odadan çıktı. Günlerdir o kadar çok yorulmuştum ki uykuya dalmam uzun sürmedi.
…
Hümeyra dün gece geç yatmasına rağmen erkenden kalkmıştı. Evdekileri uyutmamış, babamla dışarıya ekmek almaya gitmişti. Annem dinlenmemi söyleyip beni mutfağa sokmamış ben de bir saat daha uyuyup kalkmıştım. Salondan gelen sesler gülüşümü artırdı. Dönüşümüz en çok Hümeyra’ya yaramıştı. Üzerime beyaz renk kahve çiçekleri olan elbisemi giydim. Hümeyra’nın neşesi bana da geçecek ki aynada kendimi biraz daha iyi gördüm. Hazırlanma işim bitince odadan çıktım. Mutfakta kimse yoktu, annemin de seslenmesi üzere salona geçtim. Koltukta görmeyi beklemediğim kişiyi görünce daha fazla adım atamadım. Beni görünce ayağa kalktı.
“Hoş bulduk,” dedi konuşmayacağımı anlayınca. Öfkeden gözlerimi kapattım. Babamla annem sessizce bize bakıyorlardı. İkisi de ne diyeceğini bilmiyordu, ben de öyle. Git dedikçe daha çok gelmesi, beni böyle çaresiz bırakması hiç hoşuma gitmiyordu.
“Konuşmuştuk hani.”
“Biliyorum ama dediğini yapamıyorum.”
“Kahvaltımızı yapalım, sonra konuşursunuz.” Annem araya girmese farklı şeyler söyleyebilirdim ama yapmadım. O ara Büşra’yla Yusuf da geldi. Yusuf’un Yiğit’in geleceğinden haberi olmadığı için ortam oldukça gerginleşti. Hatta Yusuf dayanamayarak Yiğit’in yakasına yapıştı. Son olanlar Yusuf’un sabrını yok etmişti. Babamın yanında asla sesini çıkaramayan Yusuf şu an Yiğit’in yakasına yapışabiliyor, kendini tutamayarak bağırabiliyordu. Onu ilk defa bu kadar öfkeli gördüm, gözü çocukları bile görmeyecek kadar…
“Büşra, çocukları odaya götür.” Annem söylemese asla aklımıza gelmeyecekti. Büşra çocukları aceleyle odaya götürdü.
Herkes Yusuf’u engellemeye çalışıyordu ama yapamıyorlardı. Ben de engel olmak istedim ama beni görmedi bile.
“Yusuf!” Babamın sesi ile durdu. Babam genelde sakindi ama öfkelendiğinde çok farklı biri olabiliyordu. “Masaya geç.”
“Ama baba.”
“Sana ne diyorsam onu yap, sizde geçin.” Diğerleri de sessizce masaya geçince benle Yiğit kalmıştı sadece geride. Babam sadece Yiğit’e bakıyordu. Ona bakarken anlam veremediğim kadar da sakindi. Sanki konuyu biliyor, Yiğit’e hak veriyordu. “Kahvaltıdan sonra da seninle görüşeceğiz Yiğit.”
“Tamam,” dedi Yiğit babama karşı çıkmayarak. Babamın son sözü bu oldu. Peşinde kalan bakışlarımı Yiğit’e çevirdim.
“Sana gelme demiştim. Her şeyi mahvediyorsun.”
“Ben de sana senden uzak durmam demiştim.” Sabır çektim. İflah olmaz inadı ikimizi de zor durumda bırakıyordu. Bana düşünmem için alan açmıyordu bile. Onu arkamda bırakıp masaya geçtim. Biraz önce hiçbir şey olmamış gibi kahvaltılarına devam ettiler ama Yusuf’un bakışlarının Yiğit’in üzerinde olması kaçırmadığım ayrıntılardan biriydi. Öfkeliydi, yeri göğü delecek bir öfkeye sahipti. Ona hak veriyordum elbette ama sakin kalmalıydı. Çocuklar bile korkmuşken şu an kavganın yeri değildi.
Kahvaltıyı yaptıktan sonra herkes bir yerlere dağıldı. Babam Yiğit’le konuşacaktı. O yüzden onlar çalışma odasına geçtiler. Ben de masayı toparlayıp çocukların yanına gidecektim ama babamla Yiğit’in sesini duyunca kapının önünde kaldım. Bu yaptığım pek doğru değildi ama kapıya biraz daha yaklaştım. Sonuçta mesele ben ve Yiğit’ti.
“Siz bana ondan vazgeçin derken, ben size gelip anlatmadım mı her şeyi Abdullah Bey? Şimdi isteseniz de vazgeçmem.” Babama karşı bu kadar açık konuşması babamın sessiz kalmasını sağladı. Büyük ihtimal onu pür dikkat dinliyordu.
“Anlattıklarınla yaşattıkların yüzünden arada kalan Zeynep oluyor her seferinde. Ondan vazgeç demedik biz sana hiçbir zaman ama onu da böyle yalnız bırakmaya hakkın yoktu. Baksana haline, belli etmek istemiyor ama kötü durumda.” Ben buradan gittikten sonra konuşmuş olmalıydılar ki babam her şeyi biliyordu. Bu yüzden Yiğit’e karşı sakindi. Birkaç saniye sessizlikten sonra hafif hareketlenme sesleri oluştu. Büyük ihtimal babam odanın içinde mekik dokuyordu.
“O gün…”
“Zeynep.” Dikkatimi dağıtan sesle irkildim. Yarım kalan sözü dinleyemeden Büşra yanıma geldi. Zaten sesler çok az duyuluyordu. Fısıltı ile, “Ne yapıyorsun burada?” dedi. Dirseğinden tutup çekiştirdim. “Şşş, duyacaklar şimdi.” Kıkırdadı. Burnumun ucuna hafif fiske atıp, “Sanki bir rengin geldi senin ha,” deyince gözlerim büyüdü. “Kızarma kızarma, anladım ben seni.”
“Çenen düştü senin.” Kendi odama ilerlerken peşimden geliyordu. İçeriye girmeden evvel konuşmaları bitecek ki onu gördüm. Babamla son kez konuşup aynı şekilde bahçeye ilerledi. Büşra, yatak ucuna otururken ben de olan abdestimle namazımı kıldım. Büşra bana bakıyor bense Büşra’da kaçıyordum.
“Ne konuştular acaba. Yiğit hiç vazgeçeceğe benzemiyor.” Omuz silktim. İstediğini yapabilirdi. Şu an burada olması bile istediğim durum değildi. Kapım tıklatıldı, çok geçmeden içeriye Ezgi girdi. Geçenlerde onunla pek ilgilenememiştim, şimdi sıcak bir davranışta bulunup sıkıca sarıldım.
“Eskisi gibi olmayı o kadar özlemişim ki. Tek sorun senin bu kadar uzakta olman.” Yüzü düştü.
“Ama buradayım, yine görüşürüz.”
“Eskisi gibi sık görüşemeyeceğimiz ortada.”
“Sana oda açabilirim.” Şakama göz devirdi. Odadan hep beraber çıktık. Efe’yi gördüm o an. Sanırım ikisi beraber gelmişti. Beni gördüğünde kocaman gülümsedi. “Bir değil iki sürprizle geldin yahu.”
“Bu bir hoş geldin faslı mı?”
“Aslında çok şey demem lazım da sen beni anladın.” Beraber bahçeye geçtik. Efe Hümeyra’yı görünce yanına gitti. İçindeki çocuk Hümeyra ile bütünleşti.
Sonra o geldi, bütün ihtişamıyla karşımdaydı ve ben, ondan bakışlarımı çekemiyordum. Ona kızgınlığım bile gördüğümün tersini yaşatıyordu bana. Geldi yanıma oturdu. Bacağı bacağıma değerken hiç düşünmeden elime uzandı ama izin vermedim. Biraz daha ondan uzaklaştım. Bu kadar kolay değildi hiçbir şey.
“Yiğit, şirkete geçmemiz lazım acil.” Efe’nin gelmesi rahat nefes almamı sağladı. Yiğit, başka türlü gitmezdi.
“Konu ne? Sen hallet işte.”
“Sen halledebilirsin.” Yiğit önce gitmek istemedi ama konunun önemli olduğu belliydi.
“Tamam, sen çık, geliyorum.” Efe çıkarken Yiğit bana döndü. Bana açıklama yapmasını istemiyordum, buradan gitmesini ve bir daha gelmemesiydi tek dileğim.
“Geleceğim.”
“Yiğit, gelme artık.” Yalvarır gibi çıktı sesim, başka türlüsünden anlamıyordu. Ayağa kalktı, tam dibimde, “Sen bana gelene kadar ben sana geleceğim,” diyerek bahçeden çıktı. Laf dinlemiyordu, bu kadar inat edeceği yerde biraz beni düşünmeliydi. Çaresizlikten düştü omuzlarım. Dengelerimiz iyice şaşsa da ona olan sevgim ne yazık ki aynıydı. Ama bu güvensizlikte bu evlilik yürüyemezdi.
…
Sabahtan bu yana pencereden dışarıya bakıyordum. Geleceğim demişti bense git demiştim ama dilimin söylediği bu yalan açık şekilde beni pencere kenarına itiyordu. Yine git diyeceğimi bildiğimden kendimi bu söze hazırlıklı hissettirme çabalarındaydım. İlk çabamda artık pencere kenarında durmuyordum.
Annemle babam bana arada bakıyor, bu halime gülerek başlarını iki yana sallayıp, ‘Sen iflah olmazsın’ der gibi tekrar işlerine dönüyorlardı.
“Ben biraz yürüyüşe çıkacağım anne, Hümeyra hazır uyuyorken biraz hava alır gelirim.”
“Akşam yemeğine yetiş.” Başımı sallayıp odaya geçtim. Eğer döndüğümde o burada olursa girmeyecektim eve. Saçma sağan tavırlar içindeydim. Hem onu delicesine görmek istiyordum hem de ondan kaçıyordum. Lakin mantıklı düşünmeliydim. En iyi çözüm bu olurdu benim için. Üzerimi giyindikten sonra dışarıya çıktım. Ellerimi feracemin cebine sokup ilerledim. Aklımda öyle çok şey birikmişti ki dışarıya çıkınca hepsini bir çözüme kavuşturmuş gibiydim.
Biraz yürüdükten sonra dolmuşa bindim. Dolmuş bugün çok dolu değildi o yüzden kendime bir yer bulmam kolay oldu. Çantamdaki kulaklığı çıkardım. Kulaklığı takacaktım ki yanımda oluşan hareketlenme ile başımı yan tarafa çevirdim. Gördüğüm kişi Muaz Bey’di. En son onu havalimanında görmüştüm, şimdi yanımda ne işi vardı merak ediyordum.
“Siz?” dedim sorgu dolu sesimle. Yanıma oturdu. Önce bir müddet önüne baktı sonra bana döndü. Ona bakarken kendimi acayip gerilmiş hissediyordum. Bunu anlayacak ki rahatlamam için gülümsedi.
“Biraz konuşalım mı?”
“Ne hakkında?”
“Sahile geçelim, konuşuruz. Burada konuşulacak bir mevzu değil.” Onu onayladım, yine ne derdi vardı bilmeliydim. Ya da yine ben kimin hayatını kurtaracaktım merak ediyordum. Dolmuş durakta durunca ikimizde indik. Sessizce yürüyüşümüz sahilin orada son buldu. İç sesimi saymazsak!
Şu an ikimizde denize bakıyor, lafı kim açacak diye bekliyorduk. Muaz Bey bana dönüp, “Gelişin zamansız oldu,” dedi. Bu düşüncesi acımasızcaydı. Buruk bir tebessümle, “Planlarınızı altüst mü ettim yoksa?” deyince alaycı sesime karşın yüzüme bir müddet baktı. Üzerimdeki kırgınlık bir türlü dinmeyecekti. Hiç lafı da eveleyip gevelemeye gerek yoktu zaten o da beni anlıyordu.
“Senden habersiz plan yaptık zannetmiyorum.” Ona doğru döndüğümde yüzündeki ciddiyetin yerini şefkat almıştı. Yorgun, kırgın ve kızgın olduğumu biliyordu.
“Mesele bu değil ki,” deyip kollarımı birbirine doladım. Hava çok soğuk değildi ama ben üşüyordum. “Mesele, sizin kendi kafanıza göre olaylara müdahale etmeniz. Ben gitmem dedikçe beni oraya zorla göndermeniz.”
“Sana anlatmıştım.” Evet anlatmıştı. Hamile olduğumu öğrenen birinin peşime düşmesi bizi bütün bu olanlara itti. Kimliğimin bile değişmesi beni bu dünyadan tamamen uzaklaştırmıştı. Aslında sadece ona kızgın değildim, beni bu hayatın ortasına atan herkese kırgındım. Yiğit hayatımın bir parçası olmuştu, bundan yana bir yakınmam yoktu ama ben artık bazı şeyleri kaldıramıyordum. “Evet,” dedim. Soğuk üslubum aramızdaki anlaşmanın en temel yapısıydı. “Peki şimdi neden geldiniz?” Ellerini kumaş pantolonunun cebine soktu. Karşımdaki adamın tam bir polis olduğu duruşuyla anlaşılıyordu. Yaşı vardı ama genç görünüyordu. Uzun boylu heybetli adamdı Muaz Bey ve bu heybeti onu oldukça karizma gösteriyordu.
“Birazdan görürsün.” Kaşlarım kalktı, beklemek gerektiğini anladım. Çok geçmeden karşıdan gelen kişiyle hiç şaşırmadım. Yiğit’in yanımıza gelmesi çok uzun sürmediği gibi onunda bu durumdan yeni haberdar olması yadsınamazdı. Şirketten çıkıp geldiği takım elbiseli halinden belliydi. Önce bana baktı ardından Muaz Bey’e döndü.
“Söz hakkın bitti diye biliyordum.” Aralarında soğuk rüzgâr esiyordu. Yiğit’in öfkesi şu an bu rüzgârı kasırgaya çevirebilirdi ama yapmadı çünkü ben vardım. Muaz Bey, babacan tavrıyla duruyordu tam karşısında ve gülüşü bile Yiğit’e özel duruyordu. Aralarında çok boy farkı yoktu. “Beni hiç tanıyamamışsın evlat,” deyince Yiğit’in hal ve hareketleri değişti, gerilmişti. Ama Muaz Bey’in tavrı fevkalade rahattı. Elleri cebinde Yiğit’e yaklaştı. Yiğit kızgındı ama ona karşıda düşmanca yaklaşmıyordu.
“Seni tanımamak imkânsız!” Gevrek bir gülüş belirdi yüzünde. “Kafasına göre planlar yapan ama bensizde duramayansın.” Alaylı konuşması aradaki sıkıntıyı genişletti. Muaz Bey, başını sallayıp, “Çok doğru,” dedi. “Şöyle geçelim, konuşalım biraz.” Muaz Bey’in teklifi ile ilerideki çardaklardan birine oturduk. Yiğit tam yanıma oturarak beni inceledi. Gülümsediğinde karşılık veremedim.
“Kolyeyi bize vermeni istiyoruz Zeynep.” Şaşkınlıkla Muaz Bey’e baktım sonra ise Yiğit’e. Zırh gibi taşıdığım kolyeyi şimdi benden istemeleri tuhaftı.
“Neden?” dedim. Merakımın her uç noktada beni bir yerlere taşıması beni bir domino taşı gibi yıkıyordu. Bu sefer nasıl bir olay beni bekliyordu bilmiyordum.
“Karşı tarafın o kasaya ulaşması için.” Kaşlarım çatıldı. “O zırh gibi korunan kasaya mı?” dediğimde başını olumlu şekilde salladı. “Artık korunması değil açığa çıkması gerekiyor.” Bu sefer konuşan Yiğit oldu. Yüz ifadesi rahat olduğuna göre gerçekten dediklerini yapmalarında bir risk yok gibiydi. Onların dediğini kabul edip eşarbımın altında kalan kolyeyi çıkarıp Yiğit’e uzattım. Normalde kolyeyi giderken bırakacaktım ama Muaz Bey izin vermemişti. Yanımda taşımam gerekiyordu, sadece içindeki takip cihazını çıkarmıştı.
Daha önce anlaşmışlardı zannımca, bu yüzden konu hakkında yorum yapmadılar. “Benden istediğiniz başka bir şey var mı?” İmalı sorumla ikisinin da şah damarından girdim. “İyi, ben gidiyorum.” Ayağa kalkınca, “Zeynep,” diyen sesle duraksadım. Muaz Bey, oturmam için işaret edip, “Birkaç dakika,” dedi anlatacaklarına karşın. Tereddüt ettim önce, şu an konu duygusala bağlanacaktı eminim. Benim kırgınlıklarıma karşın Yiğit’in de kırgınlıkları vardı.
“Aranızdaki bağın kopmasını isteyecek en son kişi benim. Lütfen beni yanlış anlamayın.”
“Siz bizi düşünüyorsunuz.” İnanmazcasına çıktı sesim, daha doğrusu alaycıydı. Yüzü düştü ama tez toparlayarak dudağının kenarını kıvırdı. Ona karşı yaklaşımım en az Yiğit’inki kadardı. Yanımdaki oturan adam sanki bir yabancıymış gibi olması diğer yanıydı.
“Elbette,” dediğinde sözümün tersinin tasdikiydi bu. “Yiğit ben her şeyi öğrendim.” Yiğit bu söz karşısında bana baktı. Gözlerindeki o boşluk benim gardımı indiriyordu her seferinde.
“Şüphem yok.” Muaz Bey geri yaslanıp Yiğit’in söylediklerine dudak bükerek baktı.
“Şu sakinliğin bazen beni şaşırtıyor.”
“Yakıp yıkmamı mı istiyorsun?” Kahkaha attı, başını iki yana sallayıp, “Yapmadığın şey değil,” dese de Yiğit bu tutuma karşılık vermedi. Yaslandığı yerden dikleşip, “Bunu ben anlatacağım, şu an senin öğrendiklerine bırakmam onu,” dedi. O, bendim.
“Peki,” dedi ve ayağa kalktı. Tepeden ikimize bakıp, “Sizi barışmış görmek istiyorum artık,” deyince göz devirdim. Gittiği an bir yandan arkasına dönüp bu halimize gülüyordu. Yan tarafımdan çantamı alıp ayaklandım. Burada durmak, onu dinlemek istemiyordum. Gideceğim dedim ama bileğimden tutup beni engellemesi adımımda beni geriye çekti. Başını yukarıya kaldırınca bu görüntü içten içe beni ona çekiyordu zaten. Lacivertleri öyle güzel bakıyordu ki yüreğimde kızıp yakan o histen arınamıyordum. “Gitme.”
“Konuşacak bir söz kalmadı ki.” Beni yerime oturtup bedenini bana çevirdi. Sağ bacağını kırıp diğer bacağının altına alınca bu sefer birbirimize daha da yakınlaştık.
“Sana git dediğim gün aslında gitmendeki büyük zorunluluktu.” Titreyen gözbebeklerim yüzünden dakikalarca ayrılmadı. Kurumuş dudaklarını yalayıp, “Senin gittiğin gün Efsun’u garanti altına almalıydım,” deyince yine bir şeylerin bilinmezliğindeydim. “O kadın…” Susturdu, parmağı dudağımda yerini alınca bakışları da direkt oraya kaydı ve alt dudağımı boylu boyunca okşadı. Yutkunduğum an kızaran yüzlerimle ona tam olarak açık verdiğim andı. Dudağı usulca kıvrıldı.
“O kadın umurumda bile değil. Benim garantiye almam gereken gerçekler vardı çünkü.” Yüzümü hızla elinden çekerek onu büyük hezimete uğrattım.
“Ben o kadar anlayışsız mıydım ki seni anlamayacaktım Yiğit? Asıl mesele ne biliyor musun?” Merakla yüzüme baktı. Kalbim taştan olsa şu an çatlardı. “Asıl mesele senin bana güvenmiyor oluşunmuş. Asıl mesele senin beni ayak bağı olarak görüyor oluşunmuş. Sen kendi meselelerin yüzünden beni mahvettin. Şimdi eserine iyi bak.” Dudaklarını birbirine bastırıp başını eğdi. Onu yaralamak istediğim bir durum değildi ama ben çok kırılmıştım. Hiçbir söz telafi etmezdi artık aramızdaki bağa.
“Ben bu hayatta bir tek sana güveniyorum Zeynep. Benim güvenmediklerim sana zarar veriyordu asıl. Bunu yapmasaydım daha fazla zarar görürdün.”
“Ben bu yaşadıklarımdan daha fazla zarar görmezdim. En büyük zararı sen verdin Yiğit. İstesem de o enkaz üzerimden kalkmaz artık.” Ayağa kalktım ve son kez, “Kırgınım,” dedim. “Ve bu kolay kolay iyi etmeyecek beni. Sana güvenmem için tek sözün benim nezdimde geçersiz,” dedim. Çantamı alıp yanından ayrıldım. Arkada bıraktığım beden iki sözümün arasındaki arafta sallanıyordu. Köşe bucak kaçtığım o gözlerden yine dönüp dolaşıp onu bulduğum yer oluyordu.
…
Eve döndüğümde bir saatlik hava almanın sonu üç saati bulmuştu neredeyse. Eve girdiğimde Ezgi’nin gelmiş olması evdeki boğuk havayı yok etmişti. Kahkahalar havada uçuşuyordu. Üzerimi değiştirip yanlarına geçmem bende de koca gülümsemeyi ortaya koydu. Hemen köşedeki berjere oturup Hümeyra ile oyunlarını izledim. Hümeyra halinden memnun olacak ki gözü beni görmüyordu. Legolarla şekiller yapıyorlar sonra onları bir kukla gibi oynatıyorlardı.
Kapı çalınca ben kalktım ayağa. Odadaki herkes kendi halindeyken söylene söylene ilerledim. Kapıyı açınca önüme hızla gelen Efe, “Uyumadı demi yenge, uyumadığını söyle,” diyerek hızlıca ayakkabılarını çıkarıp içeriye girdi. Kastettiği ile kıkırdayıp, “Efe amcam gelene kadar uyumam,” dedi deyince gözleri parlayarak bana baktı. Daha sonra parlayan gözlerle gülümseyip içeriye geçti. O an çok iyi anladım Efe’nin eksik yanını.
“Hani benim prensesim.” Hümeyra, Efe’yi görünce neredeyse uçacaktı. “Epee,” diyerek Efe’ye koştuğunda hepimiz bu duruma kahkaha attık. İsmini de öğrenmişti ve ben, onların bu halini şimdiden sevmiştim. Onu sevmişti. Eliyle Efe’nin saçlarına dokunup, “Ösledim,” deyince şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Bizim kız şimdiden herkese alışmıştı. Ama sanırım Efe’ye karşı ayrı bir zaafı vardı, bundaki en büyük etken Efe’ydi. Onu ilgisiyle şımartıyordu.
“O zaman özlem giderelim değil mi?” Etrafta bir tur döndürdü. Hümeyra kahkaha atıyor Efe onu biraz daha şımartıyordu, şimdiden herkesi etrafına pervane etmişti. Hatta Efe’nin aldığı kocaman oyuncakla deliye dönmüştü. Onları salonda bırakıp kahve yapmak için mutfağa geçtim. Annem düzeni hiç değiştirmemişti, bu yüzden neyin nerede olduğunu kolay buldum.
“Zeynep?” Ezgi’nin yanıma gelmesi ile elimdeki cezveyi tezgâhın üzerine koydum. “Efendim.” Belini tezgâha yaslayıp, “Seninle zaman geçirmeyi özlemişim, kahveyi boş ver de biraz bahçede oturalım mı?” deyip melül melül gözlerime baktı. Ben de özlemiştim, her şeyi, eskiyi…
“Tamam,” deyip beraber bahçeye geçtik. Önce o konuşmak için dudaklarını araladı ama ben atılıp, “Neler yaptın?” dedim sanki bir şeylerden kaçmak ister gibi. O bunu anlayacak ki gülümsedi. O günden bu yana sadece saçlarını boyatmıştı. Çok fazla değişiklik yoktu.
“Ben bildiğin gibi işte, ev iş aynı.” Kollarını masaya koyup, “Ama sen çok iyi gözükmüyorsun,” deyince biraz önceki atılımım boşuna oldu. Çok detaya girmeden, “Yorucu bir zamandan geçtim ama şimdi iyiyim,” desem de inanmadı. Onun yüzüme bile bakması anlaşılır kılıyordu her şeyi.
“Durgunsun en önemlisi de ışığın sönmüş gibi. Karanlıktan korkan ama yine de karanlığa sığınan bir ana girmişsin Zeynep.”
“Bildiklerin üzere olanlar hakkında konuşmayacağız değil mi?” Keyfi kaçtı. Bu bizi o ana götürdü ve konunun üzerine ufak bir yara serpti. Masanın üzerindeki elime elini koyması bir yandan beni anlaması kadar muazzamdı.
“Büşra’yla konuştuk akşam, her şeyi biliyorum. Belki konuşmak yararsız ama seninle şu konuşmayı yapacağım diye neredeyse ödev ezberi gibi oldum.” İlk gerçeğe göre son söylediği güldürdü.
“Büşra işte, ağzında bakla ıslanmaz ki!” Yüzünü ekşiterek hayıflandı.
“Sana kalsa ömür billah bilemeyeceğiz.”
“Allah Allah, hiç dedikodumu yaptığınız için suçluluk duymayın zaten.” Kıkırdadı akabinde omuz silkerek, “Hiç kaçmaz,” diyerek olaya daha fazla müdahil olmamı engelledi. Deliydi bunlar, bende deliler arasında kalmış masum.
“Yiğit,” dedi aniden. Olaya böyle girmesi gülüşümü soldurdu. Bu konu hakkında asla sessiz kalmazdı. Zaten kaçamadığımda ortadaydı, hem bunları öğrenmek zorundaydım. “Bana bilmediklerimden bahset Ezgi,” dedim. Sesim ufaldı da ufaldı. Korkuyordum biraz da. Ezgi, böyle her şeye nokta atışı yapıyordu ve ben açık kart vermeye çekiniyordum. O benim her anıma şahit olmuştu, şimdi üstü kapalı konuşamazdı.
“Efsun şu an babasının derdinden başka bir şey düşünemez.” Nefesimi soludum, onun sesini duymak istemiyordum. “Mahir amcamı teslim ettik.”
“Hak yerini bulmuş.” Gülümseyerek başını salladı. Konuşurken özenle seçiyordu kelimelerini, beni tatmin edecek sözler söylemek istiyordu. “O gün Efsun babasına belgeyi imzalattı. Tek istediği buydu Yiğit’in, o yüzden de biraz kırıcı davrandı. Bunu yapmak zorundaydı Zeynep, tek teminatımız Efsun’du. O günde senin yanına gelip bitti demeliydi, Efsun’un isteği buydu. O zaman imzalatacaktı babasına.” Başımı iki yana sallayıp güldüm. Efsun’un hastalıklı sevgisi her şeyi mahvetmeye yetmişti. “Şimdi nasıl oldu da Efsun’u göz ardı edebildi?” Sesim fazlasıyla alaycıydı.
“Belki ilk zamanlar edemedi ama babasının hapse gireceğini bilmediğinden o buna büyük yıkım oldu. Bir nevi şaşırtmaca oynadı.”
“O belgede ne vardı?”
“Uzun bir sözleşmeydi zaten, ilk satırlar onların aleyhineydi ama Mahir amcamın okumayacağını bildiğinden sonlara doğru ufak serpiştirmeler yaptı. Buna Efsun da dâhil. Birkaç gün geçtiğinde de ipler koptu, önce Mahir amcam alındı sonra ise Efsun’u garanti altına aldı.”
“Yiğit için ailesinden vazgeçti yani.” Başını salladığında içimde biriken duygu patlamasıyla cebelleştim. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Onu affedebilir miydim sahi? Affetsem bile kırgınlığım bir türlü dinmezdi.
“O bencilliği yüzünden Yiğit’i de takıntı haline getirdi ya.”
“Bu onu daha çok hırslandırmıştır.”
“Ama onu uzak tutacak deliller var.” Güldü. Tekrar elimi kavrayıp, “Onu dinlesen Zeynep, bil ki o daha çok şey biliyor,” dedi. Sessiz kaldım. Bu benim hazır olmadığım durumdu. Belki o bir şeyleri rayına oturtmaya çalışıyordu ama beni de fazlasıyla kırmıştı.
“Bu zamana kadar anlayışsız mıydım da bana bunları anlatmadınız?”
“Öyle bir şey düşünmedik biz hiç. Yiğit o gece sana zarar veren adamı çok sorguladı ne öğrendi bilmiyoruz ama o öğrendiklerinden sonra seni o evde tutmak istemedi. Birkaç gün ayrı kalacaktın sadece, sonra gelip sana anlatacakmış zaten her şeyi. Ama olmadı. Bir zaman sonra onu kötü bir halde bulduk, hastaneye zor yetişirdik.” Kaşlarım çatıldı. Hastane olayını bilmiyordum, bana kimse bir şey dememişti.
“Bunun olması içinde beni mahvetmesi gerekiyormuş. Çok etkileyici.” Bir şey demedi. “Sanki bana anlatsaydı ona engel olacaktım! Beni kahreden de bu. Bana neden hastanede olduğunu söyleyecek misin peki?” Yine bir şey demedi. Güldüm. Benden fedakârlık bekliyordu ama o bana karşı hiç de öyle değildi.
“Ben neyim sizin gözünüzde Ezgi?” Kaşları büzüldü. Ellerimi tutup, “Sen benim için çok değerlisin Zeynep,” dese de bu tutumları beni onların yanında bir yabancıymış gibi hissettiriyordu. Daha kızgınlığımı bile doğru dürüst dile getiremezken Yiğit’e karşı yumuşayacağımı kendime bile kabullendiremiyordum.
“Bu senin gözünde böyle olabilir ama tutumunuz hiç de öyle söylemiyor.” Başını omzuna eğerek dudaklarını büzdü.
“Sen de öyle olmadığını biliyorsun. Ama bu Yiğit’in bile dile almadığı bir konu. Onun anlatması daha doğru olmaz mı?”
“İyi öyle olsun.”
“Yiğit, seninle tehdit edildi, gözü döndü. Konu sen olunca biz bile arka planda kalıyoruz Zeynep. Sana eskisi gibi ol demiyorum ama en azından biraz düşün.” Sanırım boşanmak istediğimi biliyordu. Dudaklarımı araladığımda, “Bir konuşayım dur,” diyerek konuşmamı istemedi.
“Birkaç gün sonra Muaz Bey’in seni gönderdiğini öğrenince deliye döndü. O eve hiç gelmedi sen gidince. Efe topladı onu sağdan soldan. O belki ileri gitti ama yaptıklarının bedelini de sensizlikle ödedi Zeynep. Ben onu savunmuyorum fakat bir sebebi varken de görmezden gelemiyorum. Hâlâ gitmiyor o eve, Aysun yengem perişan. Ne olacak bilmiyorum. Sen gelmeden de girmez sanırım.” Doldu gözlerim. Konuşacak tek kelam varsa da o bende bitmişti. Onu belki zamanla affedebilirdim ama bir kere açılmış yara sadece kapanırdı ama tekrar kanardı. Ona dönersem yine beni bırakırdı, yine benden gider yine beni görmezden gelirdi. Ben, bunu istemiyordum, güven vermediği müddetçe ona dönmek, o eve girmek istemiyordum.
“Keşke onu affedebilsem ama benim bütün gücüm tükendi ona karşı Ezgi.” Haklısın der gibi başını salladı. Kendini gülümsemeye zorlayıp, “Haklısın,” dedi. Ben kahveleri pişirirken o da diğerlerine yardım etti. Boş fincanlara kahveleri döküp salona geçtik. Ezgi tepsiyi elimden alıp dağıttı.
Namazımı kılıp duaya durdum. İçimde biriken bütün negatif düşünceleri seccade başında atmış, ellerimi huzurla kaldırmıştım. Boğazım düğümleniyor, gözlerim doluyordu. Sanki rabbimin huzuru da olmasa bana dünya dar gelecekti, evet evet rabbimin huzuru dışındaki her şey kocaman bir boşluktu ve ben, o boşluktan kurtulup köşeme çekiliyordum.
Beni benden daha iyi bilen Rabbim bu acımı da görüyordu. Beni bununla imtihan ediyorsa da bana bir söz düşmezdi. Kabuğuma çekildiğim yerde yalnız değildim biliyordum.
Yüreğim üşüyordu, kalbim sızlıyordu ve ben, bu sancıyı çok iyi biliyordum. Bu sancının doğumu bir güneşin doğumu kadar parlaktı. Gülümsedim, gözyaşlarım kıvrılan dudaklarımın arasından süzüldü. Kapanan gözlerimle beraber, “Rabbim!” dedim. Bir ah kadar istek dolu bir yakarış kadar matem dolu. Üşüyen bedenim yanan yüreğimdeki sızının kaybolmasıyla sıcacık oldu. Yanaklarımdaki gözyaşımı sildim. Yavaşça kalkıp seccademi toplayıp yerine koydum. Ağrıyan uzuvlarımı esnettim. Kaç saattir odadaydım bilmiyordum ama Hümeyra hâlâ uyuyordu. Sabah namazından sonra uyumamıştım. Saatte erkendi, bu yüzden feracemin altına rahat kıyafet giyinip evden çıktım. Biraz yürümek istiyordum, özellikle bu saatlerde yürümek kendimi iyi hissettiriyordu, dolmuşa binmeden sadece yürüdüm. Etrafı inceliyor bir yandan da insanları izleyeduruyordum. Kiminin sabahtan dükkânını açması, kiminin işe yetişmesi için koşuşturması gülümsetti. Uzun zaman sonra ilk defa nefes aldığımı hissettim. Aklıma gelenle ters caddeye döndüm. Ne zamandır gitmediğim kursa gidecektim. Uzak olduğu için dolmuşa binmeme düşüncesinden vazgeçip ilerideki durağa hızlı adımlarla geçtim, zaten çok geçmeden de dolmuş gelmişti. Sabah erken saatler olduğu için dolmuş epey doluydu.
Uzun bir mesafeden sonra kursa gelebildim. Birden heyecan yapmam yüzümdeki tebessümü çoğalttı. Neredeyse uzun zaman olmuştu buraya gelmeyeli. Kapıyı çaldığımda genç bir kız açtı kapıyı. Onu tanımıyordum, o da beni tanımadığı için, “Buyurun,” dedi.
“Ayşe hoca kursta mı acaba?” Hiç beklemeden, “Evet, ne istemiştiniz?” diyerek yabancı bir mesafe uyguladı.
“Ben eski öğrencisiyim, müsaitse görüşmek istiyordum.” O an gülüşü çoğaldı ve, “Tabii, buyurun,” diyerek geçmem için yer açtı. Ayakkabılarımı çıkarıp içeriye geçtim. Kursta tek tük değişikler olsa da aynıydı. Genç kız Ayşe hocaya haber verince beni beklediğini söyledi. Heyecanla kapıyı tıklatıp içeriye girdim. Beni görünce kocaman gülümseyip oturduğu yerden kalktı. Birbirimize sarıldık.
“Ben sana küsmüştüm.” Tatlı bir tavrı hak etmiştim sanırım.
“Haklısınız ama inanın çok fazla mazeretim var hocam.” Yerine otururken bir yandan söyleniyordu, bu zaten beni gülümsetmeye yetiyordu.
“Nasıl gidiyor görüşmeyeli. Evliliğin nasıl, mutlu musun?” Yüzüm düştü. Anladığı an yüz rengi değişti. Boğazıma oturan yumru hiç beklemeden bedenime soğuk bir ürperti bıraktı. Konuşamadım. “Bir sıkıntı mı var canım?” Gülümsemeye gayret edip, “İyiyim iyi,” dedim. “Sadece birkaç sorun var, onun dışında iyiyim,” dedim. Masa arkasından kalkıp hemen karşımdaki deri berjere oturdu.
“Ne sıkıntın varsa dinlerim ben.” Eğilip elimi tuttu. “Bir hocan değil, bir ablan olarak gör beni Zeynepçim.” Elimdeki elini parmağımla okşadım. Zaten hep öyle davranmıştı, şimdi de beni dinleyeceğini biliyordum.
“Bazı sorunlarımız oldu, uzun bir ayrılık yaşadık. Şimdi ise affedemediğim gibi onu kendimden de uzak tutamıyorum hocam. Ben, bu yükü nasıl taşıyacağım bilmiyorum.” Yüzündeki gülümseme genişledi, böyle yaparak beni rahatlatmak istiyordu.
“Her ne olursa olsun önce kendine acı çektirme canım. Kalbindekiler belli, sen ne yapacağını çok iyi bilen bir kızsın.”
“Ben bu sefer ne yapacağımı bilmiyorum. Daha doğrusu sanki beynim durmuş gibi. Adım atsam ona yöneleceğimi biliyorum. Kendime engel olamazsam yine aynı şeyleri yaşayacakmışız gibi geliyor hocam.” Yüzüme baktı, bir an beni incelediğinde onunda diyeceklerinde tezatlık var gibiydi. Ben, en çok da bundan korkuyordum.
“Peki o ne diyor?” Bana sorunlarımızın derinlemesini sormamıştı, bu da beni iyi hissettirdi.
“Pişmanlığından bahsetmesi kadar üstü kapalı konuşuyor sadece. Bu bana yetmiyor.”
“Ona güvenmekten korkuyorsun!” Başımı ağır ağır salladım. “Ondan teminat değil, gerçekleri istiyorsun!” Buna da başımı salladım. Kendimi ifade edemediğimde Ayşe hocanın beni anlaması iyi geliyordu.
“O zaman bunu ona açıkça söylemelisin.” Yüzüm düştü söylediğine. Ellerimi birbirine dolayıp, “Bunu o da biliyor,” dedim. Tepki vermek yerine gülümsedi. Elini dizime koyup, “Zamanla çözülmez zannettiklerin çözülecek Zeynepçim, sen sadece o zamanı bekle ve sabret,” deyince bende aynı şekilde gülümsedim. Tek yapabildiğim buydu zaten. Yere göğe sığdıramadığım hislerim birden yere çakılınca nevrimde şaşmıştı ama ben bunun mücadelesini de veriyordum.
Gelen çay sohbetimizi bozarken içeriye giren öğrenci gidene kadar sessiz kaldık. Öğrenci gidince yine bu sessizlik sürdü.
“O senin kocan, onu seviyorsun belli. Ayrılsan bir çözüm olacak mı senin için?” Başımı öne eğişim bir cevabımın olmayışıydı. “Olmayacak,” dedi ardından. “Sizin şifanız yine sizde. Hemen affet demiyorum ama her ne olursa olsun güvenini kazandır.”
“Bilmiyorum hocam. Çok kırıldım ne yapacağımı inanın bilmiyorum.” Şaha kalkan bu acımasız histe boğuluyordum.
…
Ayşe hocayla epey bir sohbet ettikten sonra eve gelmiştim. Annemler kahvaltı masasına yeni oturdukları gibi Hümeyra’da yeni uyanmıştı. Evden yedide çıkmıştım şimdi saat 10:30’du. Aldığım taze ekmekleri doğrayıp bende masaya geçtim.
“Neredeydin kızım?” Annemin sorusuyla, “Biraz yürüdüm, oradan Ayşe hocayı ziyarete gittim,” dediğimde başka soru sormadan kahvaltısına döndü. Ayşe hocayla konuşunca bütün sıkıntım gitmişti ama şimdi masa başında yine aynı dalgınlık beni bulmuştu, birazda sessizliğin payı vardı bunda, kimsenin konuşmaması düşüncelerime açık kapı bırakmıştı.
“Kızım!” Koluma dokunan annemle irkildim. “Hı,” dedim bir an boşluğuma gelecek ki. “Hiçbir şey yemedin, biz bitirdik bile.” Bakışlarım masada dolaştı. Gerçekten de annemler bitirmişti, ben ise daha tabağımdakilere dokunmamıştım. Annem başını iki yana sallayıp çayımı tazeledi. Bende tabağımı bitirerek anneme yardıma geçtim.
“Ayşe hocadan mı kaldı bu dalgınlığın?” Tabağı makineye koyup, “Dalgın mıyım?” dedim. Güldü bu halime, bu soruma ben bile güldüm.
“Dalgınlığın sebebini git çöz o zaman.” Beni kenara itip karşımda durdu. “Bu böyle olmaz kızım, kaç gündür demek istemiyorum ama artık bir çözüme kavuşturun bunu.” İtiraz edecekken, “Ne dersen de pek inandırıcı olamayacaksın,” diyerek kirlileri kendisi makineye dizmeye başladı.
Yanından gittim. Salonda babamla Hümeyra’nın sesi geliyordu. Hümeyra babamın sırtına binmiş babamsa onu eğlendirmek için oradan oraya koşturuyordu. Hümeyra’nın yanında sanki genç biriydi.
“Dede uçuy.” Babam koşmaya devam ettikçe kıkırdadım. O kadar muazzam bir görüntüydü ki bu ister istemez kapılıyordum. Telefonumu çıkarıp bu güzel manzaranın önce resmini sonra videosunu çektim. Annemde gelip benim gibi bu görüntüyü izledi, o da gülüyor bazen de onlara katılıyordu.
Babam camiye geçeceğini söylediğinde annemde Hümeyra’yı alıp gezdireceğini söyleyerek evden çıktılar. Ben de rutin işlerimi halledip mutfağa bir şeylerle meşgul olmak için girdim. Kafamı dağıtmalıydım en azından.
Telefonumdaki tarif defterini epey bir karıştırdım. Biraz aşağıya indiğimde gözüme çarpan ilk tarifi açıp telefonu köşeye koydum. Önce dolaptan malzemeleri getirdim. Kalıp dolabın üst bölmesindeydi, bu yüzden ayağımın altına sandalye aldım. Sandalyeye çıkarak kalıbı aldım ama çırpıcı biraz uzağında kalıyordu. Parmak ucuma basarak çırpıcıya uzandım ama benden önce bir el onu oradan aldı. Aşağıya bakmamla bir çift lacivertleri görmem bir oldu. Saniyelerce süren bu bakışma ve ardından nasıl girdiğine dair şüphelerim gözlerimin kırpışmasını sağladı. Geri çekilecektim ama dengem birden şaşınca sendeledim. En azından düşmemiştim. Kendimi toparlayıp sandalyeden indim. Yiğit, aynı yerde dikeliyordu. Ondan bir iki adım uzaklaştım.
“N’nasıl girdin sen eve?” Dilim tutulacaktı illa ama böyle güzel bakarken ona karşı nasıl kayıtsız kalabilirdim ki? Sanki bir oyunun içine çekiyordu beni.
“Anneni gördüm ondan aldım anahtarı.” Kaşlarım aralandı ve bu birkaç saniye sonra çatıldı. O an anneme kızdım, resmen Yiğit tarafından oynuyordu. Üzerime yürüdü ama ona izin vermeden, “Şimdi de gidebilirsin,” dedim. Damağını şaklatıp, “Şu an olmaz,” dedi. Dudağı kıvrıldı. Onu görmezden geldim. Ne yaptığımı bilmeden unu hızlıca kaba boşaltmamla un resmen yüzüme boca oldu. Öksürüğümün arasında elimin yüzümün un olmasından yana sızlandım. Bu halime gülen Yiğit’e ters bakış attığımda hiç oralı bile olmadı. Beni kendine çevirip köşeden havlu alarak yüzümü silmeye başladı.
“Ben yaparım.” Beni dinlemedi bile. Havluyu yüzümde gezdirirken sanki yüzümün her bir hattına adapte olmuş gibiydi. Hareketleri yavaş ve özenliydi. Dokunduğu yer kendine şifa oluyormuş gibi… Bakmaktan bir saniye bile kaçınmıyordu.
“Yeter,” dedim geri çekilirken. İkimizde bu durumda darmaduman oluyorduk. Geri çekildim, eli havada kaldı. Onu kendimden uzaklaştırmak ona göre cezaydı. “Sana bir daha gelme demiştim.” Ciddileşti yüzü.
“Bunu yapacağımı düşündün mü?”
“Derdin ne Yiğit? Derdin yine beni altüst etmek mi?” Ona karşı açık konuşmam en doğrusu olacaktı. Ne ben, içimdekileri kendime saklayabilirdim artık ne de olanları görmezden gelebilirdim.
“Yaptıklarımı telafi etmek. Tekrar bana gelmen için elimden geleni yapmak.” Buruk bir tebessümle, “Güvenim yok olmuşken mi?” diyerek konuya bir adım attım. Lacivertlerindeki o matem yüzündeki o pişmanlığı gösteriyordu.
“Tekrar kazanacağım, tekrar benden o güzel gülüşünü eksik etmeyeceksin.”
“Peki sonra, sonrası ne olacak? Sana geldim diyelim, yine beni sensizlikle mi sınayacaksın? Sen yaparsın Yiğit, sana adım attığım an yine benden ilk giden sen olursun.” Başını iki yana sallayarak beni inkâr etti. “Ben seni hiç bırakmadım, bir nefes kadar yakınındaydım.” İçim kan ağlıyordu ve ben, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum, bu yüzden öfkeyle omuzlarına vurdum ama bir an yerinden kıpırdamadı. “Bana yalan konuşmayı bırak artık,” dedim. Sesim öfke dolu çıktı. Bağırsam, vursam, kırsam öfkem yine de dinmeyecekti. “Neden hatalarını görmüyorsun artık?”
“Eğer bana kalsa kendi cezamı kendim veririm ama olmuyor işte. Bana telafi etme imkânı vermiyorsun ki.”
“Yapamam,” dedim. Yapamazdım. O eve girersem kapının ardında ben kalacaktım. Şimdi elini tutarsam elimi bırakan ilk o olurdu. Korkuyordum, korkularım ise önümüzdeki adımlaraydı. Yaralıydım, nasıl iyi olurum bilmeden yaşıyordum sadece. “Bakma bana böyle.” Elini sıkıntıyla ensesine götürdü. Acı çekiyordu ama ben daha fazla acı çekiyordum. Karşısında suspus kaldım. Oysa ben de kıyamıyordum ona. Oysa ben de delicesine sarılmak istiyordum. Özlemimin bir adı, bir sınırı yoktu. Acıyordu canım, bu da onun canını acıtıyordu. Sevgim ona yetersiz gelmişti oysa benim mavilerim ölü lacivertlerine yeniden yaşam sunmuştu. Benim yüreğim ölü yüreğine sıkıca sarılmıştı. Şimdi ise bir gidişi beni de öldürmüştü. Ona şifa olacak kadar gücüm kalmamıştı.
“Git Yiğit, lütfen git.” Dayanamazdı ki artık yüreğim. Ona hasretken ona uzak kalamazdı ki. Şimdi karşımda böyle duruyorken kıyamazdım. Arkama dönmemle gelip sarıldı. Sırtım göğsündeyken çenesi omzuma yaslandı. Burnunu boyun girintime sokunca ürperdim. Kendimi sakındıramadığım kadar, ona karşı mağlubiyetim işte bu tendeydi. Öptüğü yerde alev almam bile hareketlerimdeki tek atış noktasıydı. “Kokuna hapsetsen beni ama git demesen.” Kapanan gözlerimin ardından çıkan tek bir gözyaşı eline düştü. İrademi zorluyordu. Kolları arasından çıktım. Zaten onunda telefonu çaldı. Arayan Muaz Bey’di. İkimizi de şirkete bekliyordu.
Sıkkınca soludum. Şirkete gitmek, bu işin içine girmek istemiyordum. Bu zorunlulukta gidip hazırlandım. Daha sonra Yiğit’le evden çıktık. Yol boyunca neler olacağını düşündüm. Üzerimdeki bu mal varlığı büyük yüktü benim için. İlk işim bundan kurtulmak olacaktı, bundan kurtulup bu hayattan da kendimi çekmek istiyordum. Şirkete girdiğimizden bu yana bütün gözler üzerimizdeydi. Odaya girdik. İçeride Muaz Bey ve Kemal Bey’den başkası yoktu.
“Önemli bir konu var demişsiniz.” Yiğit’in aniden olaya atılması ile Kemal Bey’le Muaz Bey’in bakışları kesişti. O an bir şeylerin olduğunu anladım. Koltuklara kurulduk. “Meseleyi biliyorsun.” Muaz Bey’in cevabı gecikmedi.
“Görüşme için geç kalmadınız mı?” Yiğit’in soğuk ve sert üslubu karşıyı pek etkilemiyordu ama ben, oldukça fazla merak etmiştim.
“Hilmi Gönen’le görüşme yapacaksınız?” Yiğit’e değil de bana bakarak söylüyordu bunu. Hiç ummadığım bir ismin şu an açılması önemli bir mevzuyu önümüze serdi.
“Boynunu koparmamı zevkle izleyeceksiniz sanırım!”
“Bunu espri kabul ediyorum.” Yiğit, için pek de espri sayılmazdı. Öne doğru eğildiğinde bütün uzuvlarının gerginliği de ortaya çıktı.
“Gayet ciddiyim, sabrımın son damlalarında olduğunu biliyorsun.”
“Sakin kalacaksın Yiğit.” Konuşan Kemal Bey oldu ama Yiğit’in pek sakin kalacağı söylenemezdi. Lacivertlerine öfke sızmıştı artık.
“Gerek kalmadı, ben hallettim hepsini. Sadece Ankara’ya geçme işi kaldı.” Muaz Bey’le Kemal Bey birbirlerine baktı. Bu sefer onlar dumura uğramıştı bu beklenmedik söz karşısında, “Bizim haberimiz olmalıydı,” dedi. Yiğit ayağa kalkıp, “Sizin planlarınız benim gerimde kalıyor. Bu sefer benim planlarım çerçevesinde hareket edeceğiz amca,” deyince çatılan kaşları bana bakınca yumuşadı. Araları son bıraktığımdan bu yana çok değişmişti. Yiğit daha hırslı, daha gözü kara olmuş amcası dahil herkesle arayı açmıştı. Bu soğukluğun tek nedeni bendim. Yiğit öyle kırgındı ki herkese söylemeseler bile ben anlıyordum.
“Zaten bu zamana kadar bunu sen planlamıştın Yiğit. Sadece bu kadar erken gitmen bizi bocaladı.” Yiğit ellerini kumaş pantolonunun cebine sokarken hiç de kendini alaşağı etmiyordu. Karşımda öyle bir duruyordu ki ondan gözlerimi çekmem imkânsızdı.
“Bu benimde Ankara’ya gideceğim anlamına geliyor o zaman.” Bütün gözler üzerime çekildi. Önce ne dedim ki der gibi gerildim. Yiğit cevap vermedi. Yüzündeki ifade memnuniyetsizdi. Bakışları her ne kadar yerde olsa da kaşları olabildiğince çatılmıştı.
“Oradaki imza hakları senin üzerine biliyorsun. Hem sizi bir arada görmeliler ki nifak tohumları bir an önce yok olsun.” Göz ucuyla Yiğit’e bakıp duruyordum. Nifak tohumları en çok onu geriyordu anlaşılan. Bu zamana kadar karşı tarafın ağızlarının hiç durmadığını biliyordum.
“Hemen mi çıkacağız?”
“Üzerine birkaç yedek kıyafet al, çıkalım.” Sesi soğuktu. Bana bakmamak için büyük çaba sarf ediyordu.
“Yedek derken, kaç gün kalacağız ki?” Memnuniyetsiz soruma karşın, “Belli değil,” dedi. Dediğini yapıp ayaklandım. Omuzlarım yılgınlıktan ötürü düştü. Yeniden başlıyorduk. Benim bitirmek için uğraştıklarım hep dibimde bitiyordu. Yurtdışındayken de çok kez belge imzalamış onlara göndermiştim ama olanlar burada olunca ister istemez geriliyordum. Uzaktan her şey daha iyiydi. En azından olanlar dibimde bitmiyordu.
Şirketten çıktığım gibi temiz havayı ciğerlerime çektim. İçeride gerçekten nefes alamamıştım. Yiğit’ten önce yürüdüm ama onun hızına yetişemediğim için o çoktan arabanın yanına ulaştı. Ona bakmamaya çalışıyordum ama göz ucuyla da olsa bakmaktan kaçınamıyordum. Keyifsizdi, bu yüzden benden önce arabaya bindi. Yol boyunca bir şeyler düşünüp durdu. Bu sessizlik işime geliyordu ama ne düşündüğünü de merak etmiyor değildim.
Evin önüne geldiğimizde ilk bu konuyu annemlerle konuşmam gerekiyordu. Kemeri çözüp kapıyı açtığımda bileğimi tutan elle durmak zorunda kaldım. Evde olan bakışlarını bana çevirmesiyle gözlerindeki o durgun hisse takıldım. Sertçe yutkundu.
“Onu gitmeden önce bir kere görebilir miyim?” Sesi çocuk gibi çıktı. Biraz önce katılaşan kalbim yumuşadı. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki sanki küçük bir çocuğun masumiyetini barındırıyordu. Başımı salladığımda gülümsedi. Böyle yapmamalıydı. İçimdeki öfkeyi eritecek bir gülüşe nasıl meydan okuyabilirdim ki? İç çekti. Korkularına rağmen içindeki o heyecanı görebiliyordum.
Arabadan inerek eve geçtik. Annemle babama konuyu kısaca anlattım. Annemin için hiç rahat değildi ama babam oldukça sakindi. Babamın Yiğit’e olan güveni beni şaşırtıyordu tabii. Onun gözlerinde hiç suçlayıcı ifade görmüyordum Yiğit’e karşı. Onu anlıyordu ve aramızdaki husumeti benimle Yiğit’e bırakıyor hiç araya girmiyordu. Düşüncelerini sorsam Yiğit’e gitmemi bile isterdi. Babamla Yiğit ne konuşmuştu, Yiğit babamı nasıl ikna etmişti bilmiyordum. Bildiğim tek şey aralarındaki sarsılmaz güvendi.
Hazırlanmak için odama geçtiğimde tek bir noktaya takılı kaldım. Hümeyra’nın karyolasının yanında onu izlerken gördüm. Hümeyra uyuyor Yiğit ise çenesini karyolanın tahtasına dayamış uzun uzun yüzünü seyrediyordu. Eli havada kalmıştı, dokunmaktan korkar gibiydi. Kapı pervazına yaslanıp bir süre baktım onlara. Gözlerim doldu bu haline. Bunca zamandır ondan sakladığım bu gerçek bir an bana ufak bir pişmanlık yaşattı. Hümeyra’ya haksızlık yapıyormuşum gibi geliyordu. Ama en çok da ona… Kendimle çatıştığım bu nokta beni biraz huzursuz ediyordu.
“Korkma, o seni çoktan kabullendi.” Başını kaldırıp bana baktı. Lacivertlerindeki o durgunluk kalkmıştı. Parlıyordu gözbebekleri, sanki bir özlemin eşiğinde bir kavuşmanın anıydı.
“Korkuyorum.” İlk defa dile getirdiği cümle onun ne denli bir ikilemde kaldığının kanıtıydı. “Ona karşı iyi bir baba olamayacakmışım gibi geliyor.” Yanına gidip onun gibi Hümeyra’ya baktım. Belki aramızda bir mesafe vardı ama ona karşı dürüst olmam gerekirse açık açık konuşabilirdim.
“Olacaksın,” dedim. Belki biz birbirimize tutunamamıştık ama Hümeyra’nın babasına mesafeli olmasını istemiyordum. “Olmak zorundasın Yiğit.” Sesim net çıktı. “Onunla istediğin zaman gelip ilgilenebilirsin, bunun için benden izin almana gerek yok. Sen onun babasısın, onun ise sensiz kalmasını istemem.” Söylediklerim onu ne kadar mutlu etse de bir yandan sonra yüzü düştü. Sesimdeki bu netlikti yüzünü düşüren.
“Ya sen?” dedi mırıltı ile. “Hep mi böyle ayrı kalacaksın benden?” Buna cevabım yoktu. Dikleşti ve dirseğimi tutarak beni kendine çevirdi. “Onu beraber büyütmek bizim de hakkımız.”
“Biz diye bir şey yok artık Yiğit. Buna inanıp inanmaman senin sorunun ama artık bitti.” Eli uzandığı an geri çekildim. Tenimi yakan bu dokunuşa sabrım kalmamıştı. “Bu yüzden ayarlama yapmamız lazım.” Ne dediğimi anlamazcasına yüzüme baktı. Uzatmadan konuştum. “Göreceğin günler onu almaya geleceksin. Ve onu alıp evine götüreceksin. Burada onunla ilgilenmeni istemiyorum. Ertesi gün yine sen getirip anneme vereceksin. Senden başka kimse alıp getirmeyecek.” Kaşları çatıldı. “Bu surette birbirimizi hiç görmeyeceğiz.” Onu bozguna uğratmışım gibi bir an yüzünün rengi değişti. Artık bazı şeyleri rayına oturtmamız gerekiyordu. Benim de canım yanıyordu, ben de her şey daha güzel olsun istiyordum ama bazı kararlar bu güzel hislerin önüne geçmek zorundaydı. Aramızdaki tek bağ Hümeyra’ydı. “Bu süreçte boşanma davasını hızlandırmanı istiyorum. Uzatmanın bir manası yok.”
“Asla!” Sesi sert çıktı. Bu kararım yeni değildi ama o bunlara tahammül edemiyordu. Parmağı havalandı. “Bunu asla kabul etmeyeceğim.” Sesi sertleşti ama bağırmadı. “Gözlerinde gerçekten nefret görmeden de bitirmeyeceğim. Ne zaman beni sevmediğini fark ederim o zaman senin dediğin gibi olur ama sen de beni hala seviyorsun.” Ayağa kalktı. Sanırım kararlarımı tamamen dinlemeyecekti. Zaten beni hiç dinlemiyordu. “Sana bu hakkı vermeyeceğim Zeynep.” Odadan çıkışı fırtına gibiydi. Parmaklarımla alnımı ufaladım. Boşa konuşuyormuşum gibi hissettim. Yorgun bedenim oturduğu yerden kalktı. Peşinden gittim. Ayaklarımın altında ince bir ip varmış gibi her an düşmeye meyilliydim.
Annemlere veda ederek evden çıktım. O çoktan arabanın yanına ulaşmış sigarasını yakmıştı. Arabaya binişimiz gerginlikten ibaretti. Dakikalar boyu sessizce ilerledik. Biraz önceki yarım kalan konuşmamıza devam edip etmemekte kararsızdım. Ben bunu istesem de bundan kaçıyordu.
Süzülüp giden yolu izledim öylece. Yiğit, arada telefon görüşmesi yapıyordu. İşle alakalı olduğu için çoğunu dinlemedim bile. Bir an önce Ankara’daki işimizi bitirip dönmek istiyordum.
“Aç mısın?” Yiğit, aramızdaki sessizliği bozdu.
“Değilim.” Cevabım ile daha fazla uzatmadı. Çantamdan telefonumu çıkarıp ilgilenmeye başladım. Yiğit’in meraklı gözleri arada bir beni buluyordu, benim de onu. Bazen ise göz göze geliyor tek bir şey konuşamıyorduk.
“Ankara’dan geldikten sonra her şeyi konuşacağız.” Bu sessizliğe dayanamayan o olmuştu. Telefonda olan bakışlarımı yüzüne çevirdim. Öylesine net duruyordu ki dediklerini kabul etmezsem her şey daha fazla karışacaktı.
“Evde konuşmuştuk bunu.” Gözleri huzursuzca kapandı. Eli ensesinde gergince dolaştığında anladım artık sabrının kalmadığını.
“Sen konuştun. Bu sefer ben konuşacağım.”
“Sen sadece işi zorlaştırıyorsun.” Arabanın hızı biraz daha arttı. Onu sinirlendirdiğimi biliyordum. Ben de bazı şeylerin düzene girmesini istiyordum ama böyle de olmuyordu. “Görüyorsun işte denileni yapıyorum, bana verilmiş görevi de asla yarım bırakmam ama artık ben de hayatımın düzene girmesini istiyorum.” Ben devam ettikçe o arabayı daha fazla hızlandırıyordu. Elimdeki telefonu sıktım. Bunları derken benimde canım yanıyordu. Ama artık bizim temize çekecek bir hayatımız yoktu. O da bende beraberken zarar görüyorduk.
“Sana Ankara’dan geldikten sonra konuşacağız dedim.” Artık bu konuyu kapatmamız gerektiğini kısaca belirtti. Ben de dediğini yapıp uzatmadım.
Birkaç saat sonra Ankara’ya gelebildik. Hilmi Gönen işinin en azından iptal olması beni rahatlatmıştı. Hedefimiz şirket oldu. Kapıda bizi karşılayan birçok koruma ve gergin hallerimiz Yiğit’in elimi tutmasıyla geçti. Bu en azından güvenli bir çıkış sağlamıştı. Şirkete girdik ve arkamızda korumaları bırakarak asansöre bindik. Her kat çıktığımızda geriliyordum.
“Ben buradayım.” Elimi daha sıkı kavrayıp rahatlamam için gülümsedi ama gülümseyiş yarım ve buruktu. Kendimi hiç olmadığım yerde sıkışmış hissediyordum. Asansörün kapısı açıldığı anda hemen köşeden çıkan Betül ve Serkan beni rahatlattı. Benim yanıma Betül, Yiğit’in yanına da Serkan geçti. Odaya geldik ve Yiğit’in hızlıca işe koyulması çok uzun sürmedi. Kapı tekrar açılınca bu sefer Vedat Bey’in varlığı içerideydi.
“Birazdan kurul toplanacak Yiğit, hazırsınız değil mi?” Bunu bana bakarak söyledi. Yiğit diğerlerini saf dışı bırakarak yanıma geldi. Bana doğru şefkatle yaklaştı. Her seferinde kendimi çaresiz hissediyordum. “Sen istemiyorsan hiçbir şey mühim değil,” dedi. Başımı iki yana sallamamla bir adım atmış oldum. Evet, belki çaresizdim ama alışmıştım. Güçlü görünmek gibi bir niyetimde yoktu. Sadece bunların yapılması gerektiğini artık biliyordum. Bunlar yapılmazsa çok daha kötüsü bizi bekliyordu.
“Oraya girmezsem hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor.” Bir şey demedi. Benim yokluğumda karşı tarafı büyük bir kayba uğrattıklarını biliyordum, başlangıcı ise o gün o araziyi patlatarak meydana çıkarmışlardı.
“Senden önemli değil.” Uzun boyunun getirisiyle başımı kaldırdım. Şu an boğazıma acı bir yumru oturdu. Sızlayan yüreğim bu sözlerle ferahlamış gibiydi. Sabah şirketteyken de bunu anlatmaya çalışmıştı sessizliği ile ama bunu diyecek gücü bulamamıştı kendinde.
“Hadi gidelim.” Eğer biraz daha onu dinlersem gerçekten de buradan gidebilirdim. Kurulun toplandığı odaya geçtik. Tanımadığım simaların gözleri üzerimizdeydi. O ara fısıldaşmalar oldu. Hemen köşede Yiğit’le yan yana oturuyorduk. Ona karşı ne kadar mesafe yürütsem de onun varlığı bana hep iyi geliyordu. Burada yalnız olmadığımı hissettiriyordu ve bu bana yetiyordu.
“Avukatı arama gereği duymadık, bu da sizi suçsuz yapmaz.” Konuşan kişi ellilerinde kır saçlı göbekli bir adamdı. Kendinden emin konuşuyordu.
“Arasaydınız, burada oturamayacağını bilirdin Özcan.” Özcan denen adam ciddiyetini koruyarak, “Sizin de zararınıza olurdu,” diyerek Yiğit’in umurunda olmayan tehditleri ortaya döktü. Yiğit keyifle geri yaslandı. Özcan’ın dedikleri zerre umurunda değildi.
“Hilmi’nin köpekliği kudurttu sanırım seni.” Özcan’ın yüzünün rengi değişti velev ki Yiğit’in üslubu fazlasıyla ağırdı. “Bu şirketteki hisselerinin temeli yıkılmak üzere biliyorsun, sen Metin Bey’e şükret.”
Elini yumruk yaptı, Yiğit’e karşı tahammülü yoktu ama olay çıkarsa da büyük tehlikenin ucunu getireceğini biliyordu. Bana döndü bu sefer. Yiğit’e laf yetiştiremeyeceğini anladı. Cebinden çipi çıkarıp önüme koydu.
“Ünal Bey’in selamları var.” Yiğit benden önce davranıp çipi tekrar Özcan’ın önüne itti.
“Hatıra kalsın sizde. Kızılbaş’ın yanında yerini aldıkça bakar bakar ağlaşırsınız.” Ünal Bey’in alındığını şimdi öğrenmiştim ama şimdilik sustum. Benim konuşmama pek fırsat bırakmıyordu zaten Yiğit.
“Emin konuşuyorsun.”
“Ben garanticiyimdir Özcan.”
“Önce sen parmağımın kefaretini öde, sonra tehditler savur.” Yiğit, küçümser bir bakış atıp, “Soysuzlara kefaret ödemem ben, direkt damarlarına basarım,” diyerek dudağını alayla kıvırdı. Oldukça sakindi ama sözleri bir kıyamet kadar dehşet vericiydi. Herkes suspus oldu. Yiğit’in bu gazap dolu yanı beni ilk defa ürkütmedi. Hatta o böyle davrandıkça ben rahatlıyordum. Haklı olduğunu bildiğimden olsa gerek tek bir soru geçmiyordu zihnimden.
“Babamın hisselerini geri vereceksin Soydan.” Laf değiştirdi çünkü şu an bu gerekiyordu. Yenilmekten ziyade ağır sözleri işitmekten korkar hale gelmişti.
“Metin Bey bize böyle bir şey vasiyet etmedi, bilakis yaşarken bile senin yüzünü gördü. Sabrım yok biliyorsun, eğer sen burayı imzalamazsan bu sefer kopan sadece parmağın olmaz!” Özcan keyifle arkasına yaslanıp güldü. Şansını fazla zorluyordu.
“İmzalamazsam senin de zararına olacak.” Yiğit, kaş göz işareti yaptığında Serkan ayağa kalkıp kasadan bir disk getirdi. Köşedeki bilgisayarı çekip diski takınca ekrana bir video düştü. Videoda Özcan’ın Ünal Bey’le konuşması geçiyordu.
“Bunu Nedim’e verirsem ne olacağını biliyorsun.” Biraz önce keyiflenen Özcan’ın rengi attı. Keyifli halinin bir sıkıntıya bürünmesi kendisinin ölümü demek olduğunu anladım. Video o kadar iğrençti ki herkes birbirinin kuyusunu kazıyordu. Aralarında bir sadakat yoktu, sadece koltuk hırsları onları riyakâr bir hale bürümüştü.
“İç savaş çıkarmak mı amacın?”
“Bunu anlayacak kadar akıllı olduğunu anlamam sevindirdi.” Özcan elini ensesine götürüp sıkıntıyla kaşıdı. Şu an ne yapacağını bilemez durumdaydı. Yiğit’in bu kadar tedbirli geleceğini bilmiyordu.
“Peki,” dedi pes ederek. Önündeki belgeyi imzaladı. Yiğit bundan epey memnun olmuştu.
“O zaman oylamaya geçebiliriz.” Karşımızdaki iki adam oldukça gerginken diğer üç üyenin yüzünde mutluluk vardı. Özcan, kurulun sunduğu tekliği zorda olsa kabul ederken yanında oturan kişi kabul etmemişti, bu şu an için onayın fazla alınmasından ötürü pek mühim sayılmıyordu. Tek tek bana baktılar çünkü benim onayım burada en önemlisiydi. Ki bu hakkı veren Sinan Bey’in ta kendisiydi. Benimde onayımla dosya kapandı. Birçok arazi bizim tarafa geçmişti bile.
Özcan ve Arif, oturdukları yerden kalkıp önce bana sonra Yiğit’e baktılar. Öfkeleri yüzlerinden okunuyordu en önemlisi de gelme amaçlarının eksi sonuç alması onları deliye döndürmüştü.
“Yakın zamanda görüşeceğiz Soydan.” Yiğit, kalkmaya bile tenezzül etmeden sol bacağını sağ bacağının üstüne koyup geri yaslandı.
“Cehenneme randevun çoktan hazır Özcan.” Arif, Özcan’a sessizce bir şeyler dedikten sonra yanımızdan ayrıldılar. Toplantının kısa sürmesi beni rahatlattı. Havada uçuşan tehditlerden sonra gerilen bedenimi kolay kolay rahatlatacağımı sanmıyordum. Vedat Bey, gülerek yanımıza geldiğinde onunda keyfinin hayli yerinde olduğunu söyleyebilirdim. Yanlarında durmayarak toplantı salonundan çıktım. Köşede bekleyen Betül’le odaya geçtik.
“Ne gündü ama.” Köşedeki deri berjere oturduğumda o da karşıma oturdu.
“Özcan iti kudurmuş epey.”
“Kendine gelmesi şarttı.” Dediklerimle sırıttı.
“Yiğit Bey’i hafife aldı biraz.” Başımı sallayarak şakaklarımı ufaladım. Hafiften sızan ağrı başıma vuracaktı ve ben şimdiden ağrısını hissetmeye başlamıştım. “Ağrı kesici var mıdır acaba?”
“Ben bakayım.” Onayladım. Kalkıp önce dolaplara baktı, bir şey bulamayınca odadan çıktı. Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım, diğer yandan da şakaklarımı ovuyordum. Başıma dokunan elle gözlerim açıldı. Yiğit tam tepemdeydi. Göz göze geldiğimizde içerideki halinin yumuşadığını gördüm.
“Ağrı kesici aldın mı?” Kalkacaktım ama izin vermedi. Şakaklarımdan başlayıp başımı ufaladı. “Betül bakacaktı.” Karşılık vermedi. Tekrar kalkmaya yeltendim bu sefer omuzlarımdan bastırıp engelledi. “Uslu dur da yardımcı olabileyim. Ağrın hemen geçmez senin.” Gözüme vuran ağrı ve onu reddedecek imkânımın kalmaması kendimi onun ellerine teslim etmişti bile. Dakikalarca yaptığı masaj, ağrıyı biraz olsun aldı. Betül’de gelmişti zaten. Ağrı kesiciyi verip odadan çıktı. İlacı içtikten sonra şirketten çıktık. Nefes alabilmenin rahatlamasıydı bu. Yiğit, Vedat Bey’le kısa bir konuşma yaptıktan sonra bana döndüler.
“Defne sizi yemeğe bekliyor Yiğit, hem de yengeyle tanışmak istiyormuş.” Bu teklifle önce reddedecek oldu ama Vedat Bey’in, “İtiraz kabul etmiyorum,” demesi bizi el mahkûm bu teklifi kabul etmemizi sağladı. Geçen seferde reddetmişti Yiğit ama bu sefer Vedat Bey, ağzını açmasına bile müsaade etmedi.
Hep beraber geldiğimiz evin kapısını oldukça genç bir kadın açtı. Güler yüzle bizi karşılayınca bunun Defne olduğunu anlamam uzun sürmedi. Uzun boylu incecik fiziğiyle oldukça güzel görünüyordu. Simsiyah saçlarını tepeden oldukça sıkı bağlamış zarif bedenine oturan dizlerden hafif aşağıda elbisesi onu oldukça güzel göstermişti. Çok güzel bir kadındı. Vedat Bey’le bakışırlarken bile gözlerinin içleri parlıyordu. İçeriye önce ben girdiğimde arkamdan çok geçmeden geldi. Sıkıca ve samimim bir şekilde sarılması sanki yıllarca tanışıyormuşuz hissi verdi. “Hoş geldin,” dedi samimiyetle.
“Hoş buldum,” dedim samimiyetle. İçeriye geçtik hep beraber. Defne mutfağa girip çıkan çalışana güler yüzle bir şey dedikten sonra tekrar yanıma gelip oturdu. Yeni tanışmışlığın verdiği gerginlikle ne konuşacağımı bilemedim önce.
“Geçende de geldiğinizde Vedat’a buraya sizi getirmedi diye kızmıştım.” Vedat Bey’e imalı bir bakış attı.
“Bak olanlara, senin bu yabaniliğin benim başımı ağrıtıyor her seferinde.” Vedat Bey, Yiğit’e karşı kötücül bir bakış attı. Yiğit ise keyifli bir şekilde geriye yaslanıp Vedat Bey’i umursamamaya çalıştı. Yiğit öyleydi, belki çok dostu vardı ama hiçbirine gidip gelmezdi. Sanırım bu ev bizim misafirliğe gittiğimiz ilk evdi.
“O zaman pek müsait olamamıştık. Nasip şimdiyeymiş.” Açıklamam pek tatmin etmese de üzerinde durmadılar. Defne, bana doğru eğilip, “İstersen daha rahat bir yerde oturabiliriz,” diyerek tam istediğim teklifi etti. Hem ortama hem bu insanlara yeni alışıyor olmam bir de üstüne Vedat Bey’le aynı ortamda oturuyor oluşum beni biraz germişti. “Tabii, olur,” dedim minnetle. Ayağa kalktığımızda tarif ettiği odaya geçtik. Geldiğimiz oda büyük ferah bir odaydı. Ev çok lüks değildi ve içerisi de sade ve konforluydu.
“Biz kadınlar baş başa daha rahat konuşuruz sanırım.” Tebessümle, “Birazdan onlar iş konusuna geçerler zaten,” dedim. Bu yarı şaka gerçeğe güldük ama gerçek olan buydu. İkimizde birbirimize o kadar yabancıyken sanki konuşmak için can atıyorduk.
“Yiğit’i tanıdığımdan bu yana hiç gelmedi buraya, ilk seninle oldu bu. Büyük başarı.” Sözlerinde kinaye vardı ama ben anlıyordum. O, kolay kolay başkasının evine gitmez, orada kalmazdı. Hatta bu ayrılık olmasaydı annemlerde bile hiç kalmazdı.
“Siz ne kadar süredir tanışıyorsunuz?” Defne düşünür gibi yapıp akabinde, “Sanırım beş yıl oldu. Evet evet, nişanda tanışmıştık en son. O zamandan bu yana senede iki ya da üç defa görüşüyorduk ama öyle çok fazla değil,” dedi. Samimi görüntüsü zihnimi bulandırıyordu ya da ben bu aralar şu hayattan kendimi soyutlamak istiyordum, bilemiyordum.
“Vedat Bey’le yakın arkadaşlar o halde.”
“Bir nevi. Lise arkadaşları ama çok sıkı görüşmezler yine de yakın arkadaş sayılırlar. Aralarındaki en büyük bağ da şirket biliyorsun. Ortak olmasalar kati surette görüşmez bunlar.” Güldüm ve bu tavrına şaşırdım. Defne çok cana yakın bir kadındı, Vedat Bey’de öyle sayılırdı.
“Sanırım siz bizim düğüne gelmemiştiniz, hatırlamıyorum pek.” Başını sallayıp, “O gün şehir dışındaydık maalesef. Gelmeyi çok istiyordum ama işler biraz engel oldu,” deyince sözümüzü kesen kapının sesi oldu. Çalışanlardan biri aralık kapıdan başını uzatıp, “Defne Hanım, masa hazır,” diyerek geri çekildi.
“Tamam tatlım, geliyoruz birazdan.” Çalışan kadın uzaklaşırken Defne bana dikti gözlerini. Bu onun benim üzerimdeki düşüncelerinin ilk adımıydı. Konu konuyu açacaktı biliyordum ama onunla konuşmak pek rahat hissettiğim bir mevzu değildi velev ki daha samimiyetimiz yokken.
“İkide bir camdan ona bakarken nasıl dalıp gittiğini görmüyorum sanma.” Gülerek söylendi. Aramızdaki husumeti bildiğini fark ettim ve yüreğimin yumuşaması içinde bu sözleri sarf ettiğini anladım. Avluya çıkmaları benim bütün dikkatimi oraya çekmişti. Büyük camekândan gözüküyordu oturdukları yer. Afallamış gibi baktım Defne’ye ve gülümsemesiyle kızardığımı fark ettim. Yine de itiraz etmedim. “Utan diye demedim. Biraz da konuyu biliyorum ya ikinizi böyle görmek beni üzüyor. Geçen gün gördüğümde çok kötüydü Yiğit, şimdi toparlamış ama.” Buruk bir tebessümle dediklerini dinledim. İçimde yarım kalmış his Yiğit’ten uzaklaşırken Defne’nin dedikleri ona doğru koşmamı istiyordu. Kendimi iflah olmaz bir duygunun içinde buluyordum. Konuşmayacağımı anlayınca o da sustu. Beraberce odadan çıkıp yemek masasına ilerledik. Yiğit, yanındaki sandalyeyi geri çekip oturmam için yer verdi. Oturduğumda o da oturdu. Karşıma oturan Defne ile yemekler yavaş yavaş geldi. Vedat Bey’in oturması ile kalkması bir oldu, çalan telefonuyla beraber gözden kayboldu.
“Dönüş yarın mı?” Defne’nin sorusu sessizliği bozdu.
“Yarın,” dedim Yiğit’e bakarken. Ondanda onay bekliyordum ama o cevap vermedi. Yine kabuğuna çekilmişti ve bu durum sadece benim değil Defne’nin de dikkatini çekti. Vedat Bey’de kısa bir konuşmadan sonra aramıza döndü. Bazen sessiz, bazen iş konuşmalı bazen de gülüşmeli bir yemekten sonra oradan ayrıldık. Defne, bize oda açabileceğini söylese de kabul etmedik. Aslında bu benim içinde iyiydi. Otele döndüğümüzden bu yana hiç konuşmadık. Odaların anahtarlarını alıp yukarı çıktık. Yiğit benden önce davranıp kapıyı açtı ve içeri girmem için öncelik tanıdı. Kendisi de içeriye girecekken, “Aynı odada kalmayacağız değil mi?” diye sordum. Beni hiç dinlemeyerek odaya girdi ve çantayı köşeye koydu. Sırtını dikleştirdikten sonra bana döndüğünde lacivertlerinde yer edinen yorgunluk artık bana ne denli söz geçirebileceğinde şüphe konusuydu.
“Başka oda tutmadım.” Gözlerim irileşti. Böyle inat etmesi gerçekten işimi zorlaştırıyordu. Yine başa dönmüştük. Eskisi gibi beni köşeye sıkıştırmaya bayılıyordu.
“O zaman tut Yiğit.”
“Neden böyle davranıyorsun? Sana kendimi ifade etmeme fırsat bile vermiyorsun.” O da en az benim kadar sert konuştu. İkimizde birbirimizin sabrıyla oynuyorduk ama ben, bunu isteyerek yapmıyordum. Sadece onun da bana kendimi toparlamam için alan açmasını istiyordum. Ben de isterdim onun kendini ifade etmesini ama o, bunların bir anda olmasını istiyordu. Zaman kavramı onun nezdinde dar bir alandaydı.
“Et o zaman. Ama bunu yaparken beni zorlama. Görmüyor musun benim nelerle uğraştığımı? Kolay mı zannediyorsun Yiğit?” Bağırdım. “Günlerce canım acımadı mı zannediyorsun sen? Bana en büyük zararı sen verdin Yiğit.” Haklıydım, bunu bana bakarken onunda onayladığını görebiliyordum. Ama o sabırsızdı. “Sen her şeyin eskisi gibi olmasını istiyorsun ama olmuyor işte. Ben bunu istesem de olmuyor. Güvene ihtiyacım var. Ama sen, benim neler hissettiğimi bile umursamıyorsun.” Art arda vurdum omzuna. Bu sefer boşluğa gelmeyerek sarılmasına engel oldum. Soğumuyordu öfkem, gitmiyordu kırgınlığım. Dolan gözlerimdeki yaşlara engel olamadım. İçim sancıyordu da o sadece kendini düşünüyordu. “Ben karşımdaki adamı değil, yaralı adamı sevmiştim. Fakat o, beni yaralamayı seçti.” Donuk bir ifadeyle bana bakarken acıttıkça acıttım canımı. “Muaz Bey beni zorla gönderirken bile bir umut gelirsin dedim ama gelmedin.” Dudaklarını aralamıştı ki konuşmasına fırsat vermedim çünkü ne soracağını biliyordum. “Gelirdim,” dedim kısık sesle. “Eğer o gün gelseydin bana gelirdim sana.” Kalbine dokundum. Üşümesin benim gibi istedim, yara almasın kanamasın tekrar tekrar istedim, kıyamadım, kızamadım. “Yanında olmak istedim. Olanlara rağmen gel diye bekledim. Hayatımdaki tehlikelerden beni koruyabileceğine güvendim çünkü.” Yutkundum ama susmadım. “Fakat sen bütün güvenimi aldın gittin Yiğit. Sana dair tek bir güvenim kalmadı.” Ne ara bu kadar bağırdım bilmiyordum. Bileklerimi tuttuğu gibi kendine çekmesiyle yüreğimde dolan sızı büyük bir canhıraşla dudaklarımın arasından çıktı. Olduğumuz yere çöktük, hâlâ bana sıkıca sarılıyordu ve ben, ona engel bile olamıyordum.
“Özür dilerim,” dedi. “Canını çok yaktım özür dilerim. Sana bu kadar zarar vereceğimi düşünemedim.” Ardı sıra öptü, sıkıca sarıldı. Bir yılın özlemi, genzime dolan kokusuyla dinmekte az kalıyordu. Delicesine sarılmak, karşılık vermek istiyordum ama yapamıyordum.
“Git,” dedim solgun bir sesle. “Sadece git, ben iyi olurum zaten.”
“Gidemem.” Kapanan gözlerimle beraber, “Lütfen,” diyebildim. “Belki zamanla düzeleceğiz ama bana kendimi toparlamam için fırsat ver.” Sözlerimin ciddiyeti susturdu. Yavaş yavaş çözülen kollarında kalbimin dengesi alt üst oldu. Lacivertleri gözlerimde yoğunlaşırken son kez bakar gibi uzun uzun kaldı orada ve yavaşça kalktı yerden, istemeye istemeye odadan çıktı. Kalbim burada kalmasını isterken duygularım uzakta olmasını istiyordu. Araftaydım ve tepe takla oluyordum.
…
Uzun bir süre uyuyamamıştım. Gece uyuduğumda neredeyse saat beş olmuştu ve gerisini pek hatırlamamıştım. Sabah kalktığımda ise öğlen olmuştu. Başucumda duran papatya gece Yiğit’in yanıma geldiğinin habercisiydi. Büyük ihtimal yanımdan yeni gitmişti ve bana gözükmek istemiyordu. Yataktan kalkıp hazırlanarak odadan çıktım. Tam uzak köşedeki koridorun sonundaki köşe koltuğunda oturuyor, dışarıyı seyrediyordu. Yanına yaklaştığımı fark edince oturduğu yerden kalktı. Bugün üzerinde taba renkli bir takım elbise vardı. Oldukça özenli gözüküyordu ve takım elbisenin rengi ona çok yakışmıştı.
“Günaydın,” dedi gülümsemesini çoğaltarak. “Hadi kahvaltıya geçelim sonra şirkete geçeriz.” Başımı salladığımda yan yana yürümeye başladık. İkimizde başka bir şey konuşmadık. Akşamki konuşmamız ikimizi de bu mesafeye sürüklemişti.
Ayrılan masalardan birine oturduk. Yiğit, gelen bildirimlere bakıyor ben de boş boş etrafta gezdiriyordum bakışlarımı. Hayat ne tuhaftı, daha aylar öncesinde başka bir şehirde özlem çekerken, şimdi ise özlemini çektiğim adamın karşısında ondan kaçıyordum. Yiğit, telefonunu ceketinin iç cebine koyup bakışlarını bana odakladı. Onun da benden farkı yoktu. Akşamdan kalan kırgınlığını görebiliyordum ve ben, bunu göz ardı etmeye çalışıyordum.
“Ne kadar kaçsan da ne hissettiklerini görebiliyorum.” Ters bir bakışla, “Ne görüyormuşsun?” diye çıkıştım. Dudağı usulca kıvrıldı. Bu kadar sakin kalması ise ayrı deli ediyordu. Resmen adama çemkiriyordum. Öyle bir psikolojideydim ki kendimi tanıyamaz oldum.
“Beni ne kadar özlediğini.” Kaşlarım havalandı. Bunu belli ettiğimi elbette biliyordum. Bu huyumu sevmesem de yapacak bir şey yoktu.
“Sen beni eski halimle karıştırıyorsun sanırım.” Elini yumruk yapıp yüzünü yumruğuna yasladı. “Hâlâ çok güzelsin.” İtirafı karşısında duraksadım. Öfkeli bakışlarım soğumuştu o an ve ben bu kadar kolay yumuşamam karşısında kendime kızıyordum. “Daha da parlıyorsun Mavi, öfken ise beni sana daha çok çekiyor.”
Bakışlarımı kaçırsam da o bakmaya devam ediyordu. Bu bakışlar sanki bütün kırgınlıkları tamir edebilecekmiş gibi geliyordu ona. Benim sorunumu görmüyordu. Beni anlamak yerine kendi isteklerini ön planda tutuyordu.
Önümdeki suyu birkaç yudumda içerek, “Lavaboya gitmem gerekiyor,” diyerek hızla yanından uzaklaştım. Dolan gözlerime engel olamıyordum her seferinde. Onun yanında ise daha fazla ağlamak istiyordum.
Lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım. Benden sonra iki kız daha girdi içeriye. Gülüşerek bir şeyler anlatıyorlardı. Sarı saçlı kız kumral kıza sessizce bir şey dedikten sonra ikisinin de sesi rahatsız edici derecede tuhaftı. Onları arkamda bırakıp lavabodan çıktım. Tekrar yerime dönerek Yiğit’i umursamamaya çalıştım.
Kahvaltı için siparişlerimiz tek tek gelmeye başladı. Pek iştahım yoktu bu sabah ama yemezsem de kendimi iyi hissetmezdim. Çalan telefonuyla yanımdan ayrıldı ama çok uzağa gitmedi.
“Zeynep, sen misin?” Başucumda dikelen görevliye baktım. Tanıdık gibi geldi ama pek çıkaramadım. “Benim, buyurun!” Gülümsedi ve elindeki tabağı masaya koydu. “Sedat ben, liseden.” Ufak bir düşünmeden sonra hatırlamıştım. Bir ara başıma gelen talihsiz olayda bana çok yardımı dokunmuştu keza benim de öyle. Gülümsedim ve, “Ne kadar değişmişsin, tanıyamadım,” desem de o an yüzüm düştü. “Bir de başın sağ olsun, Zerrin teyzenin cenazesine gelemedim kusura bakma.” Zerrin teyze, bizim mahallede sevilen kadınlardan biriydi. Durumu orta halli olsa da başı sıkışan herkese çok yardımı dokunmuştu. Kedi annesi derdik biz ona, kedileri çok sever beslerdi. Sedat’ın da yüzü düştü ama tez toparlayarak munis tavrını ortaya koydu. “Önemli değil, sen de evlenmişsin hayırlı olsun.” Gülüşüne karşılık verip teşekkürlerimi sundum. Yanımda hissettiğim hareketlenme bakışlarımı Sedat’tan çekmemi sağladı. Yiğit öfkeyle Sedat’a bakıyor, Sedat ise buna aldırış etmeden karşımızda duruyordu.
“Tanışıyor muyuz birader?” Bu tavrı karşısında kaşlarım aralandı, konuşma tarzı dikkatimi çekti ilk. Sedat elini tokalaşmak için uzattı ama Yiğit pek karşılık vermedi.
“Zeynep’le okuldan tanışıyoruz, hem de aynı mahallede oturuyoruz. Görmüşken selam vermek istedim.” Bu Yiğit için geçerli bir açıklama değildi. Benim yanımda başkalarına kızmak için sebep aramazdı o. Sedat, karşılık almayan elini geri çekip, “Neyse, sonra yeniden görüşürüz Zeynep,” diyerek uzaklaşacaktı ama Yiğit’in ters ters söylenmeyi ihmal etmiyordu.
“Görüşmek istiyormuş.” Ağzının içinden konuşa konuşa kahvaltısına döndü. Bu haline gülerdim ama şu an hiç zamanı değildi.
“Adam evli.”
“Hiç fark etmez.” Bu sefer bana karşı tavrı gerçekten olay çıkarmamak için kendini zor tutmasını sağlıyordu. Fazla açıklama yapmadan ben de kahvaltıma döndüm. Ara sıra baktım, son bakmamla göz göze geldik. İçimi sıcacık eden bakışlarından kaçamadım bu sefer. Sanki bir his ona karşı kendimi çok güçlü hissettirmiyordu. İstemeye istemeye ayırdım gözlerimi. O da bu sessizliğime ortak olmuştu. İkimizde birbirimize ait olan yakınlıktaydık ama bir o kadarda uzaktık.
Kahvaltıyı yaptıktan sonra otelden çıktık. Şirkete geldikten sonra Yiğit’le Vedat Bey baş başa konuşmak için Vedat Bey’in odasına geçtiler. Betül’le beraber Yiğit’in odasındaydık. Bu oda Yiğit burada olmasa bile ona aitti. Babası önceden buraya sık geldiği için ona aitti ama şimdi Yiğit’in kendisine ait olmuştu.
“İyi misin biraz daha.” Durgun oluşum Betül’ün dikkatini çekti. İçimde yaşadığım buhran kendimi hiç beklemediğim yere koyuyordu. “Betül, ben gittikten sonra ne oldu?” Bu sorumu beklemiyor olacak ki bir an konuşamadı. Belki de anlatmak istemiyordu. “Seninle konuşamazsam kimseye soramam. Sen Yiğit’in her anına şahit olmuşsundur, senden öğrendiklerimi kimse bilmeyecek merak etme.” Bana biraz daha yaklaşması konuşacağının göstergesiydi. “Yiğit Bey bana kızacak ama sana anlatmazsam rahat edemeyeceğim.” Gülümsedim. Sözlerini toparlamak için bir süre iç çekti.
“O gece Efsun Hanım’la gitti ama aralarında ne geçti bilmiyorum, hemen onsuz şirkete geri döndü. Çok sinirliydi, herkese ateş püskürüyordu. Aşağıdaki kata indi.” En alt katta şiddet uyguladığı odayı kastediyordu. Kısa bir an düşündü.
“İki gün boyunca çıkmadı oradan, orada ne yaptığı hakkında fikrim yok ama çıktığında gördüğüm tek şey dağılmış olduğuydu. Üzeri başı kan içindeydi, elini parçalamıştı. Yüzünde ise birkaç darp izi vardı. Sonrası eve geçti seni bulamadı, mahalleye gitti orada da bulamayınca gittiğini hatta Muaz Bey’in seni gönderdiğini öğrendi. Bu onu delirtti.” Onun bu itirafı ağlama dürtümü ortaya çıkardı. Ben gitmek istememiştim, sırf Muaz Bey’in kendi planları yüzünden olanlar olmuştu, yine de bu itirafı yapmadım.
“Aylarca kayboldu, kimse nereye gittiğini bilmiyordu. Hep karşı tarafın zararına olan haberlerle ondan haber alabiliyorduk. Yıllarca planladıkları kurulun dağılma olayı onun yaptıklarıyla erkene çekildi. Mahir Bey hapse girdi, Kızılbaş aylarca komada yattı.” Duraksadı. Anlatacağım diye nefes nefese kalmıştı.
“Efsun’la olan bağı bunu sağlam bir plana dönüştürdü Zeynep. Sen varken eve gelmediği günler…” Sözünü kesen kapının açılma sesiydi. O an bir itiraf yapacaktı ama konuşamadı. Sanki bir şey öğrenecektim ama öğrenemedim. Yiğit bir bana bir Betül’e bakıyordu. Betül çekinerek odadan çıktı.
“İşin bitti mi?” Ağır ağır başını salladı. Rengi soluk duruyordu hatta hasta gibiydi. “İyi misin?” dedim yanıma yaklaşırken. “İyiyim, hadi çıkalım yola.” Köşeden eşyalarını alıp ilerledi. Ben hâlâ peşinden bakıyordum. Tekrar bana dönüp, “Gidelim mi?” deyince olduğum yerden kıpraştım. Şirketten çıkarak arabaya geçtik. Dikkatim titreyen elindeydi. Yol boyunca terliyordu. Elimi yüzüne götürdüğümde yanan elimle, “Ateşin var senin,” dedim. Kısık gözlerle bana baktı. Boncuk boncuk terlemişti. “İyiyim ben,” dedi ama pek inanmadım.
“Otele geçelim, böyle yola çıkılmaz. Hatta hastaneye geçelim ne otelinden bahsediyorsam.” Reddedecek imkânı yoktu fakat hastane olayını reddetti. Rotasını otele çevirdi ama araba sürecek hali yoktu. “Arabayı durdur, ben devam edeyim.” Dediğimi yapıp arabayı durdurdu. Hızlıca onun tarafına geçip kalkması için yardım ettim. Kolunu omzuma attı bana baskı uygulamamaya özen gösterdi. Onu hemen yan koltuğa oturttum ve ben de şoför koltuğuna geçtim. Yarım saat sonra otele gelebilmiştik. Arabadan inerek tekrar onu kendime çektim. Ateşi vardı ama sanki başka hastalığı da var gibiydi.
Odaya geçip onu özenle yatağa yatırdım. İri cüssesinden dolayı bir an yatırırken sendeledim. Hâlâ ateş gibi yanıyordu. “Önce ılık bir duşa gir. Bana yardımcı ol da sana yardım edebileyim.” Beni duyuyordu. Önce ceketini çıkarıp ardından gömleğini çıkardım. Kısık gözlerle bana bakıyordu. Ayağa kalktığımızda sendeledik. Hasta haliyle bile beni tutması bedenine daha fazla yaklaşmamı sağladı. Hızla kendimi toparlayıp banyoya geçtik.
“Duşunu kendin alabilirsin.” Bileğimi tutup yanından geçip gitmemi engelledi. Hızlıca kendine çekti. “Gitme,” dedi yarı baygın sesle. “Kal benimle.” Köşeye oturup başını fayans duvara yasladı. Gözlerini zorla açıyordu ve titriyordu. Nasıl hasta olduğu konusunda bir bilgim yoktu. Fıskiyeden akan ılık suya karşı bile bir tepki vermedi, sadece kısık gözlerle bana bakıyordu. Saçlarımı tepeden toparlayıp kıyafetlerimi rahat bir hale getirdim.
“Nasıl hasta oldun acaba?” Yarı kızgın sesimle dudağın kenarını kıvırdı.
“Beni odaya almayan sendin, unuttun mu?”
“Ne yani kendine oda tutmadın mı?” Kaşlarını kaldırıp cıkladı. “Tutmadım,” deyince kızgınlıkla suyu yüzüne tuttum. “Sen deli misin?” Eliyle yüzündeki suyu sildi. Bu halim onun hoşuna gidiyordu, onun bu hali ise benim sinirlerimi bozuyordu.
“Bir sana.”
“Sen bence hasta falan değilsin.” Suyu kapatıp kalktım ama izin vermeden beni kendine çekti. O an suyla dolu küvetin içine onun üzerine düştüm. Şu an sırılsıklamdım. Karşımda sırıtması sinirlerimi bozuyordu.
“Ya ne yaptın sen?” Tepeden toparladığım saçlarımı serbest bıraktı. Perçemimi kulağımın arkasına sıkıştırıp, “Seni kendime çekiyorum,” deyince ifadesi ciddileşti ve saçlarımda duran elini enseme götürdü.
“Hadi kalk artık.” Gücü olmadığı için kalkmam onun pek engel olacağı durum değildi. Şayet ben de ona karşı pek kayıtsız kalamazdım. Odaya geçtik ve ona ince kıyafetler giydirip yatırdım. Köşedeki çantadan bende kendime kıyafet alıp banyoya geçtim. Üzerimi giyinmeden önce duş almam şarttı. Bu halimle kıyafetleri giymek içime sinmediği gibi biraz önceki olanlar beni terletti. Hemencik duşumu alıp giyindim. Odaya geri döndüğümde Yiğit uyuyordu. Ateşine baktım, düşmüş gibiydi ama uykusunun içinde bir şeyler mırıldandığını duyar gibiydim. Ne dediğini dinlemeye başlasam da bir şey anlamıyordum. Çehresi öyle solgundu ki içim sızladı. Parmaklarım saçlarında dolandı. Sanki dokunduğum yer buhar olup uçacaktı. Betül’le konuşmamız aklıma geldi. Son söyleyeceklerini duymamıştım ama o anlattıkları yüreğimdeki soğumuş hissi yok etmiş gibiydi. Seviyordum karşımdaki adamı ama kalbimin köşeleri ısınmıyordu bir türlü. Tekrardan açılan gözleri beni buldu. Yorgun gözüküyordu, en önemlisi de hep bir boşluk vardı.
“İyi misin biraz daha?”
“İyiyim,” diyerek elindeki elime baktı. Hızla çektim elimi. Zorda olsa olduğu yerden doğruldu ve sırtını yatak başlığına dayadı.
“Sen de uzak duramıyorsun işte benden. Ayrı kalmak neyi değiştirecek ki? Affettireyim kendimi, en azından evimizde birbirimizin yaralarını saralım.” Doğru diyordu. Bu öyle bir anda kabul edilecek bir durum değildi ama ona gitmek kalbimin kabul edeceği bir durumdu. O eve girmek her ne kadar canımı acıtacaksa o kadar korkuyordum.
Diyeceklerimden önce telefonun sesi çıktı. Yiğit, telefonu alıp baktığında gördüğü isim hızla telefonunu açtırdı. Birkaç saniye dinledikten sonra telefonu seri şekilde kapattı. Rengi biraz daha atmıştı ve yataktan hızla kalkıp, “Acil gitmemiz gerekiyor,” demesi korkularımı nüksettirdi. Hiç iyi şeyler olmayacaktı anlaşılan.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 33.03k Okunma |
2.03k Oy |
0 Takip |
51 Bölümlü Kitap |