
Not: bebeklerim inşallah bu hafta ikinci bölüm gelir birazdan diğer kitaplar içinde bölüm vereceğim onlarda destek olur musunuz.
Sahneler atlama veya bölünme yaparsa yazar mısınız.
Sosyal medya;
Instagram: avin.elif
2. Hesabım: penumbra36
Tıktok: avinmirza12
Şarkı :afitap (Ayşe ve Aziz sahneleri)
İYİ OKUMALAR
Ayşe artık limonsuzluktan krizin eşiğindeydi.
Dilinin ucunda hayali bir ekşilik dolaşıyor, ağzı sulandıkça siniri daha da kabarıyordu.
Kocası ise tuhaf bir inancın esiriydi.
"Çok limon yersen çocuk suratsız olur," demişti bir gün ciddi ciddi.
Sanki insanın kaderi bir dilim limonun ucunda yazılıymış gibi...
Üstelik bu korkunun bir sebebi vardı.
Kendi annesi.
Yüzünden eksik olmayan o asık ifade, evin duvarlarına bile sinmişti yıllarca.
Aynı bakışı kendi çocuğunda görmekten ödü kopuyordu adamın.
Bu yüzden Ayşe'ye limon yasaktı.
Ama Ayşe'nin canı...
Sadece istemiyordu limonu resmen arzuluyordu.karısıda insan nasıl bir oturuşta beş kilo limon yiyebildiğini anlamış değildi ama karısı
Yiyordu işte.
Bir gün mutfağa girdiğinde gördüğü manzara zihnine kazınmıştı.
Tezgâhın başında Ayşe Önünde Himalaya Dağları'nı andıran limon kabukları...
Gözleri yarı kapalı, nirvanaya ulaşmış keşiş huzuru vardı karısının yüzünde.
Bir dilim daha.
Bir tane daha.
Bir tane daha...
Sanki yıllardır görmediği bir sevdiğine kavuşmuş gibiydi.
O gün Aziz'in korkusu iyice kök salmıştı.
"Bu kadar ekşilik normal değil" diye geçirmişti içinden.
"Bu çocuk doğarsa dünyaya bakışı muhtemelen sirke bazlı olur..."
Uyuduğu bir gün onu limon sanıp başını ısırmıştı.
Ekşi tat yerine mekanik tat alınca durmuş
"Bu... limon değil..."değil diye dizlerinin üstüne oturup ağlamıştı..
Aziz ise başını tutmuş, acıyla kıvranırken karısına bakakalmış herşeye rağmen karısını avutmaya çalışmıtı.
Sonuç ne miydi Aziz ağa hastaneye gitmek yerine manav yolunu tutmuştu.
Ama yasak hala geçerliydi ama yasaklar çiğnenmek için vardı sonuç Ayşede bunun bilincideydi.
Somurtarak evin yolunu tutarken kocasına söyleniyordu kocası tüm mahhalleye karısını limon vermemeleri konusunda uyarmıştı .
Kadın ne desede olmaz lafını duyunca topuklarını dizine vura vura somurtarak eve gidiyordu o sırada gözü birden komşu Bahri'nin meyve bahçesine takıldı.
Bahçe çitine yaslanmış, dalları ağırlaşmış, koskoca bir limon ağacı...
Sarı sarı parlıyordu meyveler akşam güneşinde adeta "Gel beni ye" diye bağırıyordu.
Ayşe'nin midesi kasıldı ağzı sulandı.
Dili damağında o hayali ekşilik yeniden dans etmeye başladı.
"Bir tane... sadece bir tane..." diye mırıldandı kendi kendine.
"Kimse görmez Aziz'e de söylemem. Çocuk suratsız olursa da ne yapalım sirke suratlı bir oğlan da severiz artık."
Çitin arkasına bir göz attı.
Kimse yoktu Bahri amca kahvedeydi herhalde.
Ellerini avuşturup çitin etrafında dolandı küçük bir çıkıntıyı görüp altından geçmeye çalışırken saçları tellere takılmış yere çakılmıştı yeni sulanan bahçenin nemli toprağı tüm yüzüne bulaşmıştı .
, üstünü süzerken kendi haline hayıflandı:
"Ah Ayşe limona giden tüm yollar mübahta giden ayaklardan olmayalım"
Üstünü başını silkelerken kendi haline acıyla hayıflandı:
"Ah Ayşe limona giden tüm yollar mübahta giden ayaklardan olmayalım."
Fakat iş işten geçmişti. Çamur içindeki yüzünü silmeye çalışırken gözü yine o sarı sarı limonlara kaydı.
Daha önce en sevdiğin renk ne diye sorsalardı muhtemel sarı renk aklına bile gelmezdi ama hamilelikten sonra bu renk artık kutsal bir renge bürünmüştü.
Ağacın dallarında ki limonları bu daha iri ,bu daha sulu,bu daha sarı diye ,diye doldurmuştu gözü bir türlü doymak bilmiyordu bir an aç gözlü yanı ağacı kökten kaldır götür bile demişti.
Arkasını dönüp gidecekken karşısında kendisinin iki katı büyüklüğünde, koca dişleriyle hırlayarak ağzından salyalarını akıtan Bahri'nin Alman kurdu duruyordu.
Köpeğin gözleri kan çanağıydı, tüyleri diken diken pençeleri toprağı eşeliyordu.
Köpekle göz ,göze geldiğinde hayvan
"Havva havv"diye havlamaya başlamış
Ayşe'nin boğazından istemsiz bir "hik" çıktı.
Elindeki limonlar birer birer yere düştü, sanki kendi cenazelerini ilan ediyorlardı.
Köpek ona doğru geldiğinde çığlığı basıp hemen hemen arkasındaki ağaca tırmandı.
Kalbi yaşadığı adrenalin yüzünden yerinden çıkacakmış gibi atıyordu ağacın dalında tir tir titriyordu. . Aşağıda köpek, koca dişlerini göstererek hırlıyor, pençeleriyle ağacın gövdesini tırmıklıyordu. Her "Havva havv!"da Azraile bir adam daha yalaşıyordu.
Zaten köpekten kuntulsa bu olanları duysa Aziz' den nasıl kurtulacaktı.
Tabi tek sorun bu değildi bahçesinde duyulan çığlık ve köpeğinin sürekli havlamasından dolayı evine hırsız geldiğini düşünüp elinde ki av tüfeğiyle gelen komşuları bu işin burda bitmeyeceğinin en büyük kanıtıydı.
𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔
Mardin.
Kerim o sabah erkenden uyanmıştı.
Geceden beri gözüne uyku girmemişti zaten. İçinde, adını koyamadığı bir sızı vardı; insanın kalbinin en sessiz yerine çöken ve oradan bir türlü kalkmayan bir sızı.
Karısının iyileşmeyen yarası onun gönlünün sızısı olmuştu.
Elif hâlâ uyuyordu. Yüzü yastığa yarı gömülmüş, kirpikleri yanağına düşmüştü. Dudaklarından hafif, acı bir mırıldanış yükseliyordu.
“Affet… gelemedim… affet…”
Uyurken bile yorgun görünüyordu. Çünkü uykusunda bile vicdanıyla savaşa gidiyor, kardeşinin sanrıları gecelerini esir alıyordu.
Kerim gece boyunca onu kollarına almış, kulağına fısıldamıştı:
“Yanındayım… güvendesin…”
Sabaha karşı Elif’in derin uyuduğuna emin olunca sessizce yataktan kalktı. Kapıyı kapatırken tek bir ses çıkarmamaya özen gösterdi.
Çünkü bugün yapacağı şey, Elif’in hayatındaki en derin yaraya dokunacaktı.
Ve o yaraya dokunmadan önce onun biraz daha huzurlu uyumasını istiyordu.
Mezarlık
Mezarlığın kapısından içeri girdiğinde hava griydi.
Rüzgâr hafif esiyor, kurumuş yapraklar taşların arasında sürükleniyordu.
Kerim, Elif’in eski komşuları sayesinde öğrendiği küçük mezarın başına çömeldi.
Baş ucunda siyah bir taş vardı üzerdeki yabani otlarlar yüzünden neredeyse belli olmay..
Elif’in yıllarca ulaşamadığı, ulaşmasına izin verilmeyen kardeşinin mezarı .
Elif’in öldüğünü günler sonra öğrendiği kardeşi.
O küçücük mezar, beraberinde koca bir yıkım getirmişti.
Elif’in ailesi, kardeşine can olsun diye onun ölüm fermanını imzalamıştı.
Elif susmuştu On altısında kadın diye anıldığında da susmuştu.
Ama içinde hâlâ abla olan bir çocuk kalmıştı.
Bir gece Kerim’in kollarında dayanamayarak çığlık atmıştı:
“Beni asla affetmeyecekOnu son kez göremedim
Beni sormuş hasret kalmış ama ben yoktum…”
Sonra gözlerini kapatıp fısıldamıştı:
“Mezarı bile yok gibi… Gittiğimde sadece bir toprak yığını vardı.”
İşte o cümle Kerim’in kalbine saplanmıştı.
Bazen acıyı büyüten şey büyük kayıplar değil, küçük eksikliklerdi.
Bir isim.
Bir taş.
Bir yer.
Bir veda edebilme hakkı.
Bugün Kerim o eksikliği tamamlamak için buradaydı.
Ustalar mermer taşı yerine yerleştirirken Kerim birkaç adım geride durdu. Uzun süre hiçbir şey söylemeden baktı.
Taşın üzerindeki yazıyı okudu:
Ahmet Duran
Bir ablanın kalbinde hiç büyümeyen çocuk.
Kerim gözlerini kapattı.
“Artık bir yerin var kardeşim… Ablan seni bulabilecek.”
Ve o gün gelmişti..
Elif arabada sessizdi. Kerim nereye gittiklerini söylememişti ama içinde tarif edemediği bir sıkıntı büyüyordu. Kalbi, geçmişin kapısına doğru sürüklendiğini hissediyordu.
Araba mezarlığın önünde durduğunda nefesi bir anda kesildi. Göğsü daraldı, bakışları kapıya kilitlendi.
“Kerim… burası…”
Kerim hiçbir şey söylemeden elini uzattı.
“Elimi tut.”
Elif’in kalbi hızlandı bu korku değildi. Bu kalbinin en eski yarasına doğru yürüdüğünü bilmenin ağırlığıydı.
Gitmeye yüzü olmadığını düşündü geri çekilmek istedi… ama Kerim yüzünü avuçladı.
“Belki seni hâlâ bekliyordur… belki gökyüzünden seni izliyordur.”
Bu sözler Elif’in içindeki direnci sessizce kırdı.
Elini Kerim’in eline bıraktı. Birlikte mezarlığın içine doğru yürüdüler.
Adımları ağırlaştıkça Elif’in kalbi daha hızlı atmaya başladı. Sanki her adım onu yıllardır kaçtığı gerçekle yüz yüze getiriyordu.
Ve birkaç adım sonra yeni yapılmış bir mezarın başında durdular.
Elif’in gözleri mezar taşına kilitlendi. İlk anda okuyamadı. Sadece baktı. Sanki gözleri gördüğünü kabul etmek istemiyordu.
Sonra dudakları titremeye başladı.
“Ahmet…”
İsmi fısıldarken sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Başını yavaşça Kerim’e çevirdi; gözlerinde hem umut hem korku vardı.
“Bu… onun mezarı mı?”
Kerim konuşamadı. Sadece başını salladı.
Elif’in dizlerinin bağı çözüldü Yavaşça yere çöktü. Titreyen parmakları mermer taşa uzandı taşa değil de kardeşinin yüzüne dokunuyormuş gibi okşadı.
Parmakları yazının üzerinde gezindi.
Bir ablanın kalbinde hiç büyümeyen çocuk.
O an yıllardır kilitli kalan kapı kırıldı.
“Elimi tutamadın mı…?” diye fısıldadı.
“Beni bekledin ama ben yoktum…”
Omuzları sarsılmaya başladı. Bu yeni bir acı değildi; yıllarca boğazında düğüm olup bekleyen gözyaşlarının gecikmiş gelişiydi.
Mezar taşına sarıldı. Yanakları mermerin soğuğuna değdi ama hiçbir şey hissetmiyordu.
“Ben geç kaldım…
Sen bekledin… ben gelemedim…”
Parmakları toprağa tutundu. Tırnaklarının altına dolan toprakla sanki yılların mesafesini kapatmaya çalışıyordu.
“Beni affet… olur mu…”
Rüzgâr mezarlığın içinden ağır ağır geçti. Kurumuş yapraklar taşların arasında sürüklendi. Sanki bütün mezarlık Elif’in fısıltısını dinliyordu.
Kerim birkaç adım geride durmuştu. Yaklaşmak istiyor ama bu kavuşmanın mahremiyetine saygısızlık etmekten korkuyordu. Çünkü bazı vedalar yalnız yaşanırdı.
Bir süre sonra Elif doğruldu. Gözleri kıpkırmızıydı ama bakışı değişmişti yıllardır taşıdığı yükten bir parça eksilmiş gibiydi.
“Üşümüşsündür…” dedi mezara bakarak.
Sonra çantasını açtı, küçük beyaz bir mendil çıkardı. Taşı silmeye başladı. Taş tertemizdi ama Elif durmadı.
“Bak… artık yerini biliyorum.”
Kerim bu kez yanına yaklaşabildi. Sessizce diz çöktü, elini Elif’in sırtına koydu varlığını hissettirmek için yanlız olmadığını anlatmak istercesine.
Elif Yıllardır kaçtığı o güven duygusuna ilk kez izin verir gibi başını yavaşça Kerim’in omzuna yasladı.
“Ben yıllarca onu rüyalarımda aradım… her rüyada kayboluyordu.”
Kerim fısıldadı:
“Artık kaybolmayacak.”
Elif gözlerini kapattı. Bu söz kalbinde yankılandı.
Yeniden mezara döndü.
Derin bir nefes aldı.
“Hoşça kal demeye gelmedim ben artık gelmeye geldim.”
Gökyüzü gri olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Bulutların arasından solgun bir ışık süzüldü.
Ve Elif’in kalbinde ilk defa, acının yanında küçük bir şey filizlendi.
Adına huzur denilmişti
𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔𒈔
Ayşe bir yandan dizini sallıyor, diğer yandan fark etmeden dişleriyle tırnaklarını törpülüyordu.
Komiser karşısında ki kadının halini görünce gülmemek için bakışlarını kaçırdı. Ömrü hayatında bir çok ağır suçtan insan yakalamıştı ama bir limon için yakalanan kadını ilk defa görüyordu.
Tam o sırada kapı sertçe vuruldu.
"Gir!" diye bağırdı komiser.
Aziz ağa sinirli bir şekilde komiserin odasına girmişti asıl öfkesi karısına değil onu karakolluk eden limon sevdasınaydı
Kapıyı arkasından kapatırken gözleri hemen Ayşe'ye takıldı.
Karısı sandalyede iki büklüm oturuyor dizini hafifçe sallamaya devam ediyor bir eliyle fark etmeden tırnaklarını kemiriyordu.
Yüzü kıpkırmızıydı; gözleri yerde, utançtan yerin dibine girmek ister gibiydi.
Komiser boğazını temizledi, gülümsemesini bastırmaya çalışarak eliyle karısının karşısında ki sandalyeyi gösterip
"şöyle oturun ."
Aziz Ağa sandalyeye oturdu ama otururken bile huzursuzdu. Dizlerini iki yana açtı, ellerini dizlerine koydu, sonra vazgeçip kollarını bağladı. En sonunda da masanın üstündeki kaleme sinirli sinirli bakmaya başladı.
Komiser dosyayı açtı, ciddi bir yüz ifadesi takınmaya çalışıyordu ama dudaklarının kenarı hâlâ titriyordu.
"Karınız komşunuzun bahçesinden limon çalmış birde üstüne komşunuza hakaret etmiş"
Aziz Ağa başını karısına çevirdi, gözleri alev alevdi:
"Sen kimin bahçesinden limon çaldın güzelim"
Komiser boğazını temizledi, ciddi bir ifadeyle:
"Rahmi Bey'in bahçesi Aziz Ağa."
Aziz Ağa ellerini iki yana açtı, neredeyse çığlık atacak gibi:
"Gide... gide o huysuz adamın limonlarına mı göz diktin Allah aşkına?"
Ayşe ağlamaklı bir sesle mırıldandı:
"Ben göz hakkımı aldım."
Ağa kaşlarını kaldırdı:
"Hadi tamam aldın peki adama niye hakaret ediyorsun Ayşe"
Ayşe kafasını kaldırdı, ağlamaklı ama inatçı bir sesle:
"Bana hırsız dedi."
Aziz Ağa'nın yavaştan tasyonu yükseliyordu birde karısının çok normalmiş gibi adamın ona hırsız demesine takılıyordu.
Ellerini gömleğinin düğmelerine getirip üsten ikisini açmıştı.
"Güzelim zaten niyetin o değil miydi Allah aşkına kim olsa öyle der"
Ayşe. Omuz silkip çatık kaşlarıyla bir kocasına bir komsere bakıp tekrar komsere bakıp kocasını suçunu hafifletmek için kocasını şikayet etmeye boşladı.
"Komserim hep bu adam yüzünden hamile halimle bana iki limoncuğu çok gördü "
Ayşe omuz silkip çatık kaşlarıyla bir kocasına, bir komisere, tekrar kocasına baktı. Sonra komiseri suçunu hafifletmek için kocasını şikayet etmeye başladı:
"Komserim, hep bu adam yüzünden! Hamile halimle bana iki limoncuğu çok gördü. 'Yeter Ayşe kilo alıyorsun şekerin çıkacak' diye diye evde limon suyu bile içirtmiyor. Ben de mecbur komşunun bahçesinden aldım"
Biraz abartmış olabirdi ama ne vardı canım haklıydı .
Aziz ağa daha ne kadar şaşıracağını bilemiyordu suçlu haliyle tüm suçu onun özerine atmaya çalışan karısını hayretler içerisinde izliyordu.
Komiser bu defa Aziz Ağa'ya baktı
Oda. Hemen kendini savunmaya geçmişti
"Komserim sorum en son kaç kilo limon yedin"
Aziz ağa ellerini çok anlamında yukarı kardırdı.
"3"
Yine aynı hareketi yapınca bu defa Şaşırma sırası komserdeydi.
"Kızım artık ben korkmaya başladım kaç kilo yedin "
Ayşe kendini savunmak için hemen atıldı:
"Altı üstü beş kilocuk yedim! Bir hamile kadına bunu çok mu görüyorsunuz? Hem anayım ben, ana! Çocuğumun canı çekti, tabii yiyeceğim!"
Komser direk diğer sandalyedeki adama baktı artık onun haline açıyordu demek ki kadından çok çekiyordu gariban.
Aziz Ağa ise sandalyesinde iyice geriye daha çok yaslanmış eliyle alnını ovuşturuyordu.
Yüzü kıpkırmızı olmuştu ama bu sefer utançtan değil, karısının pervasızlığına duyduğu hayretten.
Odada kısa bir sessizlik oldu Komiser artık tamamen merak modundaydı.
"Sonra ne oldu kızım?" diye sordu .
Ayşe omuzlarını rahatça silkti, sanki büyük bir şey anlatmıyormuş gibi:
"Eee... hastaneye yattım bir hafta işte... o son limonu yemeyecektim."
Aziz Ağa'nın yüzü bir anda sararıp bozardı. Elini kalbine götürdü, kendi kendine söylenmeye başladı:
"Hâlâ son limon diyor Allah'ım bana sabır ver"
Komiser başını iki yana salladı, Aziz Ağa'ya acıyan gözlerle baktı:
"Oğlum Allah peygamber sabrı versin sana, ne diyeyim..."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 99.37k Okunma |
6.95k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |