34. Bölüm
Büşra Sıla Duman / UĞUR / Alışmam gerekenler

Alışmam gerekenler

Büşra Sıla Duman
busra_sila

Sanayinin o kendine has, ağır metal ve yanık yağ kokusu genzimi yakarken bebek arabasını dikkatle sürüyordum. Asya her zamanki gibi iki adım önden, sanki buraların muhtarıymış edasıyla yürüyor; Sedef ise her gördüğü dükkana merakla bakıyordu.

 

​Adem’in dükkanının önüne geldiğimizde, gür bir kahkaha sesi sokağa taştı. Bu ses Ademe ait değildi. Daha gür bir sesti. İçeri girdiğimde Adem’i gördüm. Üstünde yağ izleri olan iş pantolonu ve tişörtü vardı, kolları dirseklerine kadar sıvalıydı.

 

Sırtı bize dönüktü. Bir şeyle uğraşıyordu. Kol kasları hafifçe gerilmiş, başı eğikti. Her zamanki gibi… işiyle tamamen meşguldü. Kahkahanın sahibi yılmaz abide bir taburede oturmuş çay içerken bir şeyler anlatıyordu.

 

Bir az durdum.

Adım atmadım.

 

Ben çok seviyordum bu adamı.

 

Asya dirseğiyle beni dürttü. “Yürüsene kız.”

Derin bir nefes aldım.

Sonra kapıdan içeri adım attım.

 

“Ooo! Hoş geldiniz!” diye seslendi Yılmaz abi.

Elindeki çayı masaya bırakıp bize döndü.

“Hayırdır kızlar, sanayiye neden yolunuz düştü?”

 

Asya hemen atıldı:

“Abi ziyaret! Çay içmeye geldik,” dedi sırıtıp.

O sırada…

Adem, Asya’nın sesini duymuş olacak ki başını kaldırdı.

 

Sırtı yarım döndü önce.

Sonra tamamen bize baktı.

Elindeki anahtarı yavaşça tezgâha bıraktı.

Hiç acele etmeden kenardaki bezi aldı, ellerini silmeye başladı.

Gözleri bizdeydi.

Ama özellikle…

Bende,bizde.

 

Kalbim bir an garip attı.

Adem bezi bir kenara bıraktı, iki adımda yanımıza geldi.

“Hoş geldiniz,” dedi önce. Sesi sakindi ama dikkatliydi.

Sonra bakışları yüzümde durdu.

Kaşları hafifçe çatıldı.

“Bir şey mi oldu?”

 

Adem’in “Bir şey mi oldu?” sorusu havada asılı kalınca, dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.

 

“Yok,” dedim başımı hafifçe sallayarak.

“Bir yere gidecektik… uğradık.”

Sesimi özellikle yumuşak tuttum.

Onu rahatlatmak ister gibi.

 

Adem’in bakışları birkaç saniye daha yüzümde kaldı.

Sanki bir şey olup olmadığını tartıyordu.

 

Tam o sırada Asya araya girdi.

“Yılmaz abii!” diye uzattı , yanına gitti.

“ çay var mı, bize de söyle!”

Yılmaz abi gülerek başını salladı:

 

“Var var da, Burayıda mı karıştırmaya geldin? ”

 

Asya tabureye otururken "ha ve ha ne kadar da komiksin" dedi. Ardından başını çevirip Adem’e baktı.

Gözlerinde o tanıdık muziplik vardı.

“Bu arada…” dedi,

“Biz de geldik, haberin olsun.”

 

Sedef arkasından gülmemek için dudağını ısırırken ben gözlerimi devirdim.

 

Adem derin bir nefes aldı.

Kısa bir an gözlerini kapatır gibi oldu.

Sonra tekrar bana baktı.

 

Bu sefer bakışı daha yumuşaktı…

ama hâlâ dikkatliydi.

“İyi yapmışsınız,” dedi.

Sesinde belli belirsiz bir rahatlama vardı.

 

Asya’ya cevap vermedi.

Onun yerine bir adım geri çekilip bebek arabasına yöneldi.

Eğildi.

“Gel bakalım…” diye mırıldandı. Kucağına aldı.

 

Uğur onu görünce kısa bir ses çıkardı, elindeki diş kaşıyıcısını daha sıkı tuttu.

Adem’in boşta ki eli Uğurun başına gitti, saçlarını okşadı.

 

“Ne oldu sana…” dedi alçak bir sesle.

Sonra bana bakmadan sordu:

“normal de hemen gülerdi. Bir şeyimi var?”

“Evet, diş çıkarıyor” dedim. “Sabah baya zorladı.”

Başını hafifçe salladı.

 

Parmağıyla Uğur’un yanağına dokundu, sonra tekrar dikkatini bana verdi.

 

Bu sefer gözleri yüzümde,kolyemde ve yüzüğümde dolandı. Yüzünde bir gülümseme oluşurken.

 

“Nereye gidecektiniz?” diye sordu.

Ses tonu sakindi…

ama içinde merak vardı.

 

Gözlerim kısa bir an yere kaydı, sonra tekrar ona baktım.

 

“Mahallede bir terzi var,” dedim.

“Sahibi yardımcı arıyormuş… ben de görüp konuştum biraz.”

 

Adem’in kaşları hafifçe kalktı.

“Başvurmak istiyorum,” diye ekledim bu sefer daha net.

 

Kısa bir sessizlik oldu.

Adem başını hafifçe yana eğdi.

Uğur hâlâ kucağındaydı, küçük küçük kaşıyıcıyı kemiriyordu.

“Ne güzel,” dedi sonunda.

İçimde hafif bir rahatlama oldu.

Ama hemen ardından…

“Yorulmaz mısın?” diye sordu.

Sesi yumuşaktı.

 

Ama içinde o tanıdık koruma vardı.

“Uğur var… ev var…”

Bir an sustum.

 

Sonra hafifçe gülümsedim.

“sahibi anlayışlı bir kadın gibi,” dedim.

“Zaten çok yoğun değilmiş… hem iyi gelir bana.”

Adem’in bakışları yüzümde gezindi.

Sanki verdiğim cevabı değil de…

beni tartıyordu.

 

Tam o sırada arkadan bir ses yükseldi:

“Lan bunlar ne zaman bu kadar samimi oldu?”

İkimiz de istemsizce başımızı çevirdik.

 

Yılmaz abi çayından bir yudum almış, gözlerini kısmış bize bakıyordu.

Sedef heyecanla bize bakıyor.

 

Asya ise hiç kaçırır mı…

Kollarını göğsünde bağlayıp gururla sırıttı.

“Senin son gelişmelerden haberin yok galiba,” dedi.

 

Yılmaz abi kaşlarını kaldırdı.

“Ne gelişmesi?”

Asya hiç bekletmedi.

“Adem abi evlenme teklif etti.”

 

Bir sessizlik oluştu.

 

Yılmaz abi elindeki çayı masaya bırakırken gözleri büyüdü.

“Ne diyon sen?”

 

Hepimiz şaşkınlıkla Yılmaz abini hareketlerini izlerken.

 

Yüzüm de bir yandan utançtan ısındı.

Refleksle gözlerim Adem’e kaydı.

Adem…

Hiç konuşmadı.

Ama dudaklarının kenarında o belli belirsiz gülümseme vardı.

 

Adem hâlâ sakindi.

Ama dudaklarının kenarında o belli belirsiz gülümseme vardı.

 

Yılmaz abi elini beline koydu, ciddiyetle başını salladı.

“Olmaz!” dedi.

“Ben nişanlıyım oğlum… sıra bende!”

 

Dükkânda kahkaha koptu.

 

Asya hemen atladı:

“Abi sıra mı var? Numara mı alıyoruz?”

Sedef gülerken.

 

“Yılmaz abi çok ciddiye aldı olayı!”

Yılmaz abi ciddiyetle başını salladı:

“Tabii ciddiyim! Herkes haddini bilecek önce ben nişanlandım!”

 

Adem bu sefer başını hafifçe eğdi, kısa bir nefes verdi.

“Geç kaldın.” dedi sakin bir sesle.

 

Kucağında ki uğuru öperken ekledi:

“Benim çocuğum bile var.”

 

Bir saniyelik sessizlik…

Sonra dükkân kahkahaya boğuldu.

Asya “OOO!” diye bağırdı, ellerini havaya kaldırdı.

 

Yılmaz abi donup kaldı.

Sonra gözlerini kısıp başını salladı:

“Vay şerefsiz…!” Kapıya doğru giderken. "Ben tuğçenin yanına gidiyorum. Hemen evlenmemiz lazım. Bir şeyi daha sana kaptıramam."

 

Biz kapıdan çıkan Yılmaz abinin arkasından şaşkınca bakıyorduk.

 

 

Kapı kapanır kapanmaz dükkân sessizliğe boğuldu.

 

Asya hâlâ şaşkınlıkla kapıya bakıyordu: “Abi adam cidden gidip evlenirse var ya…”

 

Sedef de başını salladı: “Bunun gazıyla nikâh basar bu akşam.”

 

Ben de istemsizce gülümsedim.

 

Belimde bir el hissettim.

 

Adem.

 

Hiçbir şey demeden beni nazikçe kendine doğru çekip taburelere yönlendirdi. Refleksle ona baktım.

 

Yüzü sakindi… Ama gözleri dikkatliydi.

“Otur,” dedi kısaca.

İtiraz etmedim. Tabureye otururken o da yanıma oturdu. Uğur hâlâ kucağındaydı.

 

Gözüm hemen Uğur’a kaydı.

Kaşları çatılmıştı. Dudaklarını büzmüş, diş kaşıyıcıyı kemiriyordu ama yüzü hâlâ huzursuzdu.

İçim sıkıştı.

 

Adem de fark etti.

Bakışları Uğur’un yüzünde durdu. Kaşları hafifçe çatıldı.

“Canı baya yanıyor bunun…” diye mırıldandı.

Parmağıyla yanağını hafifçe okşadı. Uğur başını yana çevirdi, yine huzursuzlandı.

 

Adem bu sefer bana döndü.

“Bunun bir çaresi yok mu?” dedi. “jel falan… bir şey sürülmüyor mu?”

 

“Var aslında,” dedim. “Ama evde yok gidip almam lazım.”

Adem kısa bir an sustu.

 

Sanki kafasında bir şey tarttı.

Sonra başını hafifçe salladı.

“Tamam,” dedi.

 

Ben bir şey diyecek gibi oldum ama devam etti:

“Siz işinizi halledin.” Sesi sakindi ama netti.

“Ben alırım.”

 

O kadar hızlı ve net söyledi ki…

Bir an donakaldım.

“Yok,” dedim hemen. “Gerek yok, ben sonra alırım—”

 

“Sonra olmaz. Rahat eder.” dedi.

Sesi yükselmedi. Ama kararlıydı.

Gözlerim onun gözlerine takıldı.

Uğur o sırada tekrar huzursuzlandı. Küçük bir ses çıkardı.

 

Adem’in eli hemen sırtına gitti. Yavaşça okşadı.

“Ben alıp gelirim,” dedi bu sefer daha sakin.

 

Bir an durdu. Sonra gözlerini benden kaçırmadan ekledi:

 

“Akşam eve geçerken sana bırakırım.”

Kalbim bir an yavaşladı sanki.

 

“Gerek yok aslında—” demeye başladım ama sözümü kesti.

 

“Var,” dedi kısa bir şekilde.

Sonra biraz daha yumuşattı sesini:

 

Uğur o sırada küçük bir ses çıkardı. Adem hemen ona döndü.

“acını dindirmek için elimizden geleni yapacağız değil mi?” dedi alçak bir sesle.

 

Sonra tekrar bana baktı.

“Sen işine bak,” dedi.

 

Bu sefer itiraz etmedim.

Sadece başımı salladım.

Birisinin benim için bir şeyleri halletmesi hoşuma gitti.

 

Asya arkadan dayanamadı: “Ben diyorum size… bu adam fazla iyi.”

Sedef kıkırdadı: “Standartları yükseltiyorsunuz, haberiniz olsun.”

 

Ben gözlerimi devirdim ama… Gülümsüyordum.

İçimdeki o sıkışıklık… Yavaş yavaş çözülüyordu.

Adem Uğur’u tekrar bana uzattı. Parmakları kısa bir an elime değdi.

 

“Gidin konuşun,” dedi. “Bakın… nasıl olacak.”

Sesi sakindi. Bu adamın sesi bana ve oğluma hep ekstra sakindi zaten.

Ama o sakinliğin altında…

Bir sahipleniş vardı.

 

Uğur’u kucağıma alırken başımı hafifçe salladım. “Tamam,” dedim.

Adem bir an daha baktı bana. Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi… ama vazgeçti.

Sadece başını hafifçe eğdi.

 

Asya çoktan ayağa kalkmıştı: “Hadi! Daha işimiz var!”

Sedef de arkasından toparlandı Uğuru kucağına alırken "ben küçük adamı arabasına koyayım." Dedi.

 

"Teşekkür ederim canım."

 

Hepimiz hazır olunca bir adım attım… Sonra durdum.

 

İstemeden dönüp tekrar Adem’e baktım.

O hâlâ aynı yerde duruyordu.

Bize bakıyordu.

Ama özellikle…

Bana.

 

Göz göze geldik.

O an…

Ne sanayinin gürültüsü vardı, ne de etraftaki sesler.

Sadece o bakış.

İçimi garip bir şekilde sakinleştiren.

 

Kapıdan çıktığımızda temiz bir hava çarptı yüzümüze çarptı. Sanki Adem’in bakışı hâlâ ensemdeydi.

 

Asya bebek arabasını öne doğru iterken bir yandan da konuşuyordu: “ Yılmaz abi gidip gerçekten nikah günüalmaz değil mi?.”

 

Sedef güldü: “Adam resmen oturup ağlayacaktı az kalsın.”

 

Ben ise gülümsemekle yetindim. Aklım başka yerdeydi. Adem’in “akşam eve bırakırım” demesi… Basit bir cümle gibi duruyordu ama içime işlemişti.

 

Terzinin sokağı sokağına girince etrafı inceledim. sakin bir mahalledeydi bizim mahalleye de baya yakındı. Geniş bir cadde, iki katlı eski binalar… Alt katlarda küçük dükkânlar.

 

Kapının üstünde solmuş bir tabela vardı: “Elif Terzi & Dikimevi”

Sedef başını kaldırdı: “Burası mı?”

“Evet,” dedim.

 

Bir an kapının önünde durdum. İçeriden makine sesi geliyordu. Düzenli, ritmik… sanki biri yıllardır aynı tempoda nefes alıyordu.

 

Derin bir nefes alıp kapıyı açtım.

İçeri girince hafif bir kumaş kokusu ve ütü buharı karşıladı bizi. Duvarlarda yarım kalmış elbiseler, askılarda renk renk kumaşlar vardı.

 

 

Elif kapı sesini duyunca kafasını yaptığı işten kaldırıp hafifçe yana eğdi, gözleri Asya’nın üzerinde gezindi. Dudaklarında sıcak ama ölçülü bir gülümseme vardı.

"Hoşgeldiniz."

Asya tezgaha doğru yaklaşırken "Hoşbulduk abla. Nasılsın iyi misin?"

“İyiyim, sen nasılsın?” dedi.

Sonra kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Sen bayağıdır görünmüyorsun ortalıkta. Bizi unuttun sandım.”

 

Asya omuz silkti, her zamanki rahat tavrıyla:

“Yoğunuz Elif abla, okul yoruyor,” dedi sırıtıp.

 

 

Onlar konuşuken Ben ise hafifçe gülümsedim ama içimdeki heyecan yeniden kendini hissettirmeye başlamıştı.

Elif’in bakışları bu sefer bana kaydı.

Daha dikkatli… daha ölçer gibi.

“Buyurun?” dedi nazikçe. “Nasıl yardımcı olayım?”

Bir adım öne çıktım.

Uğur’u biraz daha sıkı tuttum, sanki bana cesaret veriyormuş gibi.

“Ben… sabah uğramıştım,” dedim.

“Siz yardımcı arıyordunuz… onun için geldim.”

Elif’in yüzünde hemen bir hatırlama ifadesi oluştu.

Başını hafifçe salladı.

 

“Haa… evet,” dedi.

Gözleri kısa bir an Uğur’a kaydı, sonra tekrar bana döndü.

“Düşüneyim demiştin." diye mırıldandı.

Başımı salladım.

 

“Evet.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Makine sesi arkadan hâlâ ritmik bir şekilde devam ediyordu.

Elif ellerini önlüğüne sildi, sonra biraz daha yaklaştı.

“Daha önce dikişle uğraştın mı?” diye sordu.

 

 

Tam anlamıyla “usta” değildim… ama tamamen yabancı da değildim.

“Çok profesyonel değilim,” dedim dürüstçe.

“Ama elim yatkındır. Tekstilde çalışmışlığım var.”

Elif başını hafifçe yana eğdi.

 

Bakışları keskinleşmedi… ama ciddileşti.

Elif başını hafifçe salladı.

“Çok iyi… o zaman daha hızlı öğrenirsin,” dedi.

Sesi ne çok sıcak ne de mesafeliydi.

Daha çok… ölçülüydü.

 

Gözleri tekrar üzerimde gezindi.

Sanki sadece söylediklerimi değil, duruşumu da tartıyordu.

 

“Makine kullanmayı biliyor musun?” diye sordu.

“Düz dikiş biliyorum,” dedim.

“Overlok çok kullanmadım ama öğrenirim.”

Elif kısa bir “hımm” dedi.

Sonra arkasını dönüp makinelerden birine doğru yürüdü.

 

“Gel,” diye seslendi.

“Elini bir görelim.”

Kalbim hızlandı.

 

Uğur’u Sedef’e uzattım.

“Biraz tutar mısın?” dedim.

Sedef hemen aldı.

“Sen rahat ol,” diye fısıldadı.

Bir adım attım.

Sonra bir tane daha.

 

Makinenin başına geçtiğimde…

ellerim hafifçe gerildi.

Elif kumaş parçalarından birini önüme koydu.

“Düz geç,” dedi.

“Çizgiyi takip et yeter.”

Basit gibi duruyordu.

Ama değildi.

 

Ayağımı pedala koyduğum an…

içimdeki tüm sesler sustu.

Makinenin sesi yükseldi.

“tır tır tır…”

Gözlerim sadece kumaştaydı.

Çizgiyi takip ettim.

Dikkatle.

 

Yavaş ama kontrollü.

Bittiğinde ayağımı pedaldan çektim.

kimse konuşmadı.

Elif kumaşı eline aldı.

Dikişi inceledi.

Başını hafifçe yana eğdi.

Sonra bana baktı.

“Fena değil,” dedi.

 

İçimde küçük bir kıpırtı oldu.

“Titreme var ama… o da alışınca geçer.”

Asya arkadan fısıldadı:

“İlk denemeye göre iyi bence,”

Sedef de başını salladı:

“Gayet düzgün ya.”

Elif hafifçe gülümsedi.

Sonra tekrar bana döndü.

“Yarın gel,” dedi.

“mahalle arası bir yer olduğu için geç açıyorum 10 gibi gel. Önce bir alış… sonra bakarız.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

Sanki bekliyordum…

 

ama yine de hazır değildim.

Bu sefer gerçekten gülümsedim.

“Tamam,” dedim.

 

Bu sefer daha net.

Daha kendimden emin.

İçimde… uzun zamandır olmayan bir his vardı.

Kendimle ilgili.

 

Asya hemen yanıma geldi, koluma girdi:

“Gördün mü? Dedim sana!” dedi.

Sedef Uğur’u hafifçe sallarken:

“Küçük adamın annesi çalışıyor artık,” diye fısıldadı.

 

Gözlerim istemsizce Uğur’a kaydı.

O an…

her şey biraz daha anlamlı geldi.

 

Elif tekrar tezgâhına dönerken ekledi:

“istersen oğlunu da getirirsin.”

“Tamam,” dedim.

Bu sefer içimde bir tereddüt yoktu.

Sadece…

 

hafif bir heyecan

ve garip bir huzur vardı.

Kapıdan çıkarken bir an durdum. Bir şeyler değişiyordu artık kendim için bir şeyler yapıyordum. Bu o kadar heyecan verici bir şeydi ki.

 

“Kızlar haklıymış,” dedim içimden. “Benim buna ihtiyacım varmış.”

 

Yanımda Asya konuşuyordu, Sedef arada Uğur’u oyalıyordu ama ben biraz sessizdim.

 

Sokağın başına geldiğimizde Deniz abla aklıma düştü. “Deniz abla…” dedim birden. Asya bana döndü: “Ne oldu?” “Biz gidince Nazan teyzeye geçecekti ya…” Sedef başını salladı: “Evet.” “oraya geçelim.” dedim. “Hem haber veririm.”

Asya omuz silkti: “Olur.”

 

Nazan teyzenin kapısını tıklattık. Kapı açıldı.

 

Deniz abla.

 

Göz göze geldik. Yüzünde hafif bir yorgunluk vardı… ama bizi görünce o yumuşak ifade geri geldi. “Geldiniz mi?” dedi.

 

“Nasıl geçti,” dedi gülümseyerek.

 

İçeri girdik. Nazan teyze mutfaktaydı. “Gelin kızlar!” diye seslendi.

 

Uğur’u görünce hemen yanımıza geldi. “Benim paşam yine gelmiş,” dedi sevgiyle.

 

Uğur bu sefer daha sakindi. Elini hâlâ ağzına götürüyordu ama gözleri daha canlıydı.

“Nasıl geçti?” diye sordu Nazan teyze bana bakarak.

 

Bir an durdum. Sonra gülümsedim.

“Yarın başlıyorum,” dedim.

Bir saniyelik sessizlik…

 

Nazan teyzenin yüzü aydınlandı. “ Senin adına Çok sevindim yavrum."

Deniz abla da hafifçe gülümsedi. “Gördün mü?” dedi. “Olacağını söylemiştik.”

 

Başımı salladım. “Bir deneyeceğim,” dedim. “bakalım nasıl olacak.”

Nazan teyze hiç düşünmeden konuştu: “Uğur’u bana bırak.”

 

O kadar net söyledi ki… Bir an durdum.

“Yok teyze, ben götürürüm belki—” “Çocukla zorlanırsın. Hem ben buradayım. Çocuğa da yazık.”dedi.

 

Gözlerim ona döndü. Ciddiydi.

“Gerçekten sorun olmaz mı?” dedim.

“Elbette olmaz,” dedi. “Ben zaten evdeyim. Hem bana da iyi gelir.”

 

İçimde bir şey yumuşadı. “Sağ ol teyze…” dedim.

Deniz abla araya girdi: “En doğrusu bu,” dedi. “Sen işe odaklanırsın.”

Asya da hemen: “Zaten yeliz de burada. Teyzeme yardım eder.”

 

 

Uğur o sırada Nazan teyzenin kucağına geçmişti. Yakasıyla oynuyordu.

“Bak,” dedi Nazan teyze bana, “yarın sabah bırak, akşam alırsın. Hiç düşünme.”

Başımı salladım. Bu sefer içimde bir tereddüt yoktu.

“Tamam,” dedim.

 

İçeride kısa bir sessizlik oldu.

 

Zaten kimse oturmuyordu. Herkes ayaktaydı.

Deniz abla hafifçe başını yana eğdi. “Geç oldu,” dedi sakin bir sesle. “Asya, Sedef… biz kalkalım.”

Asya hemen yüzünü buruşturdu: " Hiç o kadar yolu gitmek istemiyorum."

Deniz abla göz ucuyla baktı. “Elimizden gelen bir şey yok.”

 

Asya iç çekti: “off ya…” dedi.

Sedef zaten çantasını toplamaya başlamıştı: “gidelim, erken dersim var yoksa sabah kalkamam.”

 

Ben de refleksle konuştum: “Ben de çıkayım o zaman.”

Nazan teyze kaşlarını kaldırdı: “İyi yaparsın kızım, dinlen biraz. Yarın ilk gün.”

Başımı salladım.

 

Uğur’u kucağıma aldım. Bu sefer hiç itiraz etmedi. Yorulmuştu. Başını direkt omzuma koydu.

“Yarın sabah getiririm,” dedim.

“Getir,” dedi Nazan teyze net bir şekilde. “Hiç düşünme.”

 

Deniz abla kapıya yöneldi. Ayakkabılarını giyerken bana baktı.

“Heyecan var mı?” dedi.

Hafifçe gülümsedim. “Var,” dedim. “Biraz.”

“En iyisini yapacağını biliyorum,” dedi.

 

Asya kapıyı açtı: “Yarın rapor istiyorum,” dedi. “Detaylı hem de.”

Sedef güldü: “Aynen, kaç dikiş attın tek tek anlat.”

Gözlerimi devirdim ama gülüyordum: “Tamam,” dedim.

 

Kapıya çıktık.

Kısa bir vedalaşma… Kısa ama sıcak.

Asya sarıldı: “Yarın yazmazsan küserim.”

“Yazarım,” dedim.

Sedef el salladı: “Kolay gelsin şimdiden.”

Deniz abla en son çıktı. Kapının önünde durdu.

Bir an bana baktı. Sanki söyleyecek bir şeyi vardı…

Ama sadece: “İyi olacak,” dedi.

Bu sefer daha net.

Başımı salladım. “İnşallah.”

 

Ben de Uğur’la birlikte kendi evime doğru yürüdüm. Akşam üzeri serinliği yüzüme vurdu.

 

Uğur arabasında ağırlaşmıştı. Uykuya dalmak üzereydi.

 

Evin kapısını açtım. İçeri girdim.

Sessizlik…

 

Uğur’u yatağına yatırdım. Üstünü örttüm. Küçük bir ses çıkardı ama uyanmadı.

Bir az başında durdum.

Sonra yavaşça odadan çıktım.

 

 

Salona geçtiğimde günün yorgunluğu bir anda üzerime çöktü. Koltuğa oturdum. Başımı geriye yasladım.

Sessizlik…

Ama bu sefer içimde bir doluluk vardı. Boşluk değil.

 

 

Salonda otururken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. İçimdeki o hafif heyecan hâlâ yerli yerindeydi… ama artık daha sakindi.

Derin bir nefes alıp ayağa kalktım.

 

Mutfağa gittim.

 

Dolabı açtım. Dün akşamdan kalan yemekleri çıkardım. Fırında köfte patates, pirinç pilavı ve mercimek çorbası. Bir kişi için fazlaydı ama bugün mutlu olduğum hepsinden ısıtmaya karar verdim.

 

 

Köfteleri fırına koyup ısıttım. Yemekler ısınırken tabak çıkardım.

 

Kapı çaldı.

 

Bir an yerimden kıpırdamadım. Sonra içimde garip bir his belirdi.

 

Kim olduğunu biliyordum.

 

Kapıya doğru yürüdüm. Kalbim… gereksiz hızlı atıyordu.

 

Kapıyı açtım.

 

Adem.

 

Elinde küçük bir poşet vardı. Kapının önünde öylece duruyordu. Üstünde temiz kıyafetleri… saçları hafif dağılmıştı.

Göz göze geldik.

 

“Rahatsız etmedim umarım,” dedi. Sesi her zamanki gibi sakindi.

Başımı hafifçe salladım. “Yok… etmedin.”

Elindeki poşeti hafifçe kaldırdı. “Jel,” dedi. “Eczaneden aldım.”

İçim bir an yumuşadı.

“Gerek yoktu…” dedim refleksle. Ama sesim… pek de inandırıcı çıkmadı.

 

Adem hafifçe kaşını kaldırdı. “Vardı,” dedi kısa bir şekilde.

Bir an sessizlik oldu.

Sonra kenara çekildim. “Girsene,” dedim.

Adem içeri adım attı. Evin içini şöyle bir süzdü ama dikkatliydi… sanki fazla bakmamaya çalışıyordu.

 

“Uğur uyudu mu?” diye sordu alçak sesle.

“Uyudu,” dedim. “Zor oldu ama…”

Başını salladı. “Görebilir miyim?”

Tereddüt etmedim. “Gel.”

Odaya doğru yürüdük. Kapıyı yavaşça araladım.

Adem kapının eşiğinde durdu. İçeri girmedi.

Sadece baktı.

 

Uğur yatağımda, yan dönmüş uyuyordu. Küçük nefesleri odayı dolduruyordu.

Adem’in yüzü… yumuşadı.

Hiçbir şey demedi.

 

Sessizce geri çekildik. Kapıyı kapattım.

 

Gözleri kısa bir an etrafı gezdi, sonra direkt bana döndü.

Poşeti uzattı. “Jel.”

Elime alırken parmaklarımız kısa bir an değdi.

“Teşekkür ederim,” dedim sessizce.

 

Aramızda oluşan sessizlik beni rahatsız ederken böyle devam ederse gideceğini anladım. Gitmesini istemiyordum. Mutluydum ve bunu onunla beraber yaşamak istiyordum.

 

“Yemek ısıttım,” dedim. Sonra omuz silktim. “İstersen… beraber yiyebiliriz.”

Söylerken sesim normaldi ama içimde garip bir çekinme vardı.

 

Adem bana baktı.

O bakış…

bir an durdu.

Sonra dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme oluştu.

“Rahatsız etmeyeyim,” dedi önce.

Ama ben başımı salladım.

“Etmezsin.”

 

“Tamam,” dedi.

Beraber mutfağa geçtik.

Ben ikinci tabağı çıkardım. Yemekleri kontrol ederken "Patates köfte, pilav ve mercimek çorbası var. Sever misin?" Diye sordum.

 

Adem mutfağın kapısına yaslanmıştı. Kollarını göğsünde bağlamış, beni izliyordu. Sorumu duyunca başını hafifçe eğdi.

 

“Severim,” dedi kısa ve net.

 

Sanki zaten ne yaparsam yapayım “severim” diyecek gibiydi.

 

Ben tabağı hazırlarken o hâlâ aynı yerde duruyordu. Varlığı mutfağı dolduruyordu resmen. Sessizlik vardı ama rahatsız edici değildi… aksine, garip bir şekilde huzurluydu.

 

Geri döndüğümde Adem hâlâ ayaktaydı. Oturmamıştı.

“Otursana,” dedim.

 

Adem itiraz etmedi. Masaya geçip sandalyeye oturdu. Ama rahat bir oturuş değildi bu… daha çok etrafına dikkat eden, bulunduğu yere alışmaya çalışan bir hali vardı.

 

Tabakları masaya koydum. Çorbayı da getirdim. Kaşığı eline aldı ama hemen başlamadı.

Ben de karşısına geçtim.

 

Kısa bir sessizlik daha oldu. Sonra sanki aklına bir şey gelmiş gibi kaşığını bıraktı.

 

“Nasıl geçti?” diye sordu.

“Terzi işi.”

Bu sefer ben gülümsedim.

“İyi geçti,” dedim.

“Yarın başlıyorum.”

Adem’in bakışları netleşti.

 

Başımı salladım.

 

Bir an durdu. Sanki söyleyeceklerini tartıyordu.

“İyi,” dedi sonunda.

“İyi gelir sana.”

 

Bu sefer sesi… daha yumuşaktı. Daha içten.

“Uğur?” diye ekledi sonra.

“Yarın annene bırakacağım,” dedim.

“İstedi. Ben de kabul ettim.”

Adem başını salladı.

“Doğru karar.”

 

Sonra tekrar yemeğine döndü. Ama bu sefer yüzünde belli belirsiz bir rahatlama vardı.

Sanki içinden bir yük kalkmış gibi.

 

Yemek bitmeye yaklaşırken ben fark etmeden onu izliyordum. Kaşığı tutuşunu, su içerken başını hafifçe geriye atışını… küçük şeyleri.

 

O da fark etti.

Göz göze geldik.

Bu sefer kimse kaçırmadı bakışını.

Kalbim… yine o garip şekilde attı.

 

Adem bardağı masaya bıraktı. Gözlerini benden ayırmadan:

“Niye bakıyorsun? Bir şey mi oldu?” dedi.

Sesi sakindi… ama içinde hafif bir gülümseme vardı.

 

Bir an afalladım.

“Bakmıyorum,” dedim hemen.

Adem kaşını kaldırdı.

“Bakıyorsun.”

 

Utandım.

Gözlerimi kaçırdım. Aksi bir sesle“Bakmıyorum dedim ya adem, dalmışım işte.” diye çıkıştım.

Benim bu çıkışıma gülen Adem

"Tamam yavrum bakmıyorsun sakin ol." Dedi. Ve güldü.O kısa, derinden gelen gülüş…

Mutfağın içinde yankılandı sanki.

 

Gülüşü hâlâ kulaklarımdaydı.

“Yavrum” demişti.

Öyle sıradan, öyle düşünmeden…

 

Sanki ağzından çıkan kelime değil de nefes gibi.

Ben bir an kaşığı elimde tuttum.

 

Ne yapacağımı bilemedim.

 

“Yavrum…” diye içimden tekrar ettim.

Adem ise hiçbir şey olmamış gibi yemeğine dönmüştü.

 

Ama göz ucuyla beni izlediğini hissediyordum.

“Niye sustun?” dedi.

 

Sesinde yine o sakin ton vardı.

Başımı hafifçe eğdim.

 

“Öyle demen…” dedim, cümleyi tamamlayamadım.

Adem kaşığını bıraktı.

Daha dikkatli baktı bana.

“Nasıl demem?” dedi.

Bir an durdum.

Sanki kelimeyi seçmeye çalışıyordum.

 

“beklemiyordum, şaşırdım” dedim en sonunda.

Adem kısa bir an sustu.

Sonra dudak kenarı hafif kıpırdadı.

“Ben de alışık değilim, ama sevdim” dedi.

 

Bunu derken bile yüzünde en ufak bir mahcubiyet yoktu.

Ama gözleri… daha yumuşaktı.

Sessizlik yine oturdu aramıza.

Bu sefer rahatsız değildi.

Ama doluydu.

Adem sandalyesinde biraz geriye yaslandı.

“Rahatsız etti mi?” diye sordu.

Başımı hemen salladım.

 

“Hayır…” dedim.

Sonra daha düşük bir sesle ekledim:

“Garip geldi sadece.”

Adem başını hafifçe yana eğdi.

Birkaç saniye bana baktı.

Sonra çok basit bir şey söyledi:

“Alışırsın.”

 

Bu kadar.

Ne açıklama yaptı, ne uzattı.

Ama o iki kelime… içime oturdu.

Sanki sadece kelime değil de,

“Ben burada kalacağım” demiş gibi.

Ben bakışlarımı kaçırdım.

Kaşığımla oynadım.

Adem bunu fark etti.

 

“Yemek soğuyor,” dedi bu sefer daha yumuşak.

Ama kalkmadım.

Sanki kalkarsam o an bozulacakmış gibi.

Adem de bir şey demedi.

Sadece yemeğini aldı.

 

Ama artık mutfakta başka bir şey vardı.

Yemek kokusundan daha baskın bir şey.

ilk defa…

Adem gitmeyecekmiş gibi oturuyordu.

 

Ben hâlâ gözlerimi kaçırmış, tabakların olduğu tarafa bakıyordum. Sanki orada çok önemli bir şey varmış gibi… ama aslında sadece kalbimin hızını saklamaya çalışıyordum.

 

Adem sandalyesinden hafifçe geriye yaslandı. Bir an sustu. Bakışı üzerimdeydi.

Sonra çok sakin bir sesle konuştu:

“Artık buna da alışırsın.”

 

Başımı çevirdim, “neye?” diye soracak gibi oldum ama o benden önce hareket etti.

Sandalyeden kalkmadı bile… sadece biraz öne eğildi.

 

Elini masaya koydu, diğer eliyle de çok yavaş bir şekilde yüzüme yaklaştı.

Hiç acele yoktu.

Sanki o anı bozmak istemiyordu.

 

“Buna…” dedi kısık bir sesle.

Tam o an, parmak uçlarıyla çenemi çok hafif yukarı kaldırdı.

Ve eğilip…

 

alnıma kısa, sıcak bir öpücük bıraktı.

Bir saniyeden bile kısa.

Ama içimde bir şeyleri uzun uzun yerinden oynatacak kadar netti.

 

Geri çekildiğinde gözleri yine bendeydi.

Hiç kaçmadan.

 

Sanki yaptığı şey en normal şeymiş gibi.

“Alışman gereken çok şey var,” dedi tekrar, bu kez daha yumuşak.

 

Ben olduğum yerde kaldım.

Bakışlarımı kaçırdım.

Kalbim çok garip atıyordu.

Ne hızlı… ne yavaş.

Sanki yerini bulamamış gibiydi.

Adem kaşığını bıraktı, hafifçe bana baktı.

 

Konuşamadım.

Sadece nefes aldım.

Adem ise sanki hiçbir şey olmamış gibi yerine oturdu, kaşığını tekrar eline aldı.

 

Alışmam gereken o diğer şeyler... Korkutması gerekirken, neden beni bu kadar heyecanlandırıyor? Çünkü bu kelimeler Ademden geliyordu. Galiba ben en çok; birinin kanatları altına sığınmaya değil, o kanatlarla beraber uçabileceğime inanmaya alışıyorum.

 

 

Ben Adem’in sevgisine ve kendisine alışıyorum.

Bundan da çok memnundum.

 

Bu düşünce içimde yerini bulduğu an… bir şey değişti.

 

Kaçmak istemedim.

 

Utanıp susmak da istemedim.

 

İlk defa… o anı sadece yaşamak değil, karşılık vermek istedim. Düşündüklerimi,zaten aklımda olanları harekete geçirmek istedim.

Adem kaşığını eline almıştı tekrar. Sanki biraz önce olan şey… gerçekten olmamış gibiydi.

Ama olmuştu.

Ve ben artık bunu görmezden gelmek istemiyordum.

 

Yavaşça ayağa kalktım.

Sandalyenin sesi hafifçe sürtündü zemine. Adem başını kaldırdı. Kaşığı havada kaldı.

Bana baktı.

Ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi.

Kalbim bu sefer daha net atıyordu.

Kararlı.

 

Bir adım attım.

 

Adem hâlâ oturuyordu. Gözleri üzerimdeydi. Kaşları hafifçe çatılmıştı ama geri çekilmedi.

Tam karşısında durdum.

 

Bir saniye…

Hiç konuşmadım.

Sonra elimi uzattım.

Onun çenesine dokundum.

Aynı onun az önce yaptığı gibi.

 

Parmak uçlarım tenine değdiği an… Adem’in nefesi çok hafif değişti. Ama kıpırdamadı.

Gözlerini benden ayırmadı.

 

“Buna…” dedim bu sefer ben.

Sesim kısık ama netti.

Ve hiç acele etmeden eğildim.

Ama bu sefer dudağının bitimine yanağına.

 

Kısa… ama tereddütsüz bir öpücük bıraktım.

Geri çekildiğimde…

Adem hâlâ aynı yerdeydi.

Ama artık o sakinliğin içinde başka bir şey vardı.

Donmuştu.

Gerçekten.

 

Gözleri bana kilitlenmişti. Sanki ne yapacağını bir anlığına unutmuş gibiydi.

Ben hafifçe omuz silktim.

“Alışman gereken çok şey var,” dedim.

Bu sefer dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme vardı.

 

Adem birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Sonra…

Çok yavaş bir şekilde başını yana eğdi.

Gözleri hâlâ bende.

Ve o tanıdık, derinden gelen gülüşü çıktı.

Ama bu sefer farklıydı.

Daha kısa.

Daha… etkilenmiş.

 

“Sen alışabilirsin…” dedi kısık bir sesle.

“Ben daha ikincide bu haldeyim.”Kısa bir nefes verdi.“Devamını düşünemiyorum bile.”

Ama yüzündeki ifade…

hiç şikâyet eder gibi değildi. Daha çok devamını istiyorum der gibiydi.

 

Ben arkamı döndüm.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi masaya yöneldim.

Ama içimde…

ilk defa

onun kadar cesur olmanın verdiği o sıcak his vardı.

 

 

***

Nasılsınız?

 

Bu aralar olan son olaylar yüzünden çok üzgünüm. Gerçekten hiç bir şey yapasım yok.

Yaşadığımız şeyler o kadar üzücü ki anlatacak kelime yok bunları yapanlarında çocuk olması daha acı verici.

 

İnşAllah yazdığım bölümü okurken kafanız biraz dağılır.

 

Lütfen bölüm hakkında fikirlerinizi belirtmeyi unutmayın.

 

Oy vermeyi de unutmayın

 

Adem ve lale için görmek istediğiniz sahneler varmı?

Normalde medyaya yaptığım diğer kapakları yapacaktım ama kolaj daha çok hoşuma gitti. İnşAllah beğenmişsinizdir?

 

Bölüm : 17.04.2026 19:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...