

Terzide, Elif ablanın yanındaki ilk haftam bitmek üzereydi. Başta titreyen ellerim artık makineye hükmetmeyi öğrenmiş, overlok dikişinin o karmaşık düzeniyle barışmıştım. Elif abla, beklediğimden çok daha anaç ama işinde bir o kadar disiplinli çıkmıştı.
Artık sabahları Elif ablanın dükkanına girdiğimde yabancılık çekmiyordum. Makinenin başına oturduğumda ayaklarım pedalı, ellerim kumaşı kendiliğinden buluyordu. Elif abla da alışmıştı bana; bazen yan yana oturup hiç konuşmadan, sadece makinelerin o ritmik senfonisi eşliğinde saatlerce dikiyorduk. Bazen de oturup kahve içiyorduk. Bana mahallenin dedikodularını anlatıyordu bende akşam Nazan teyzede yemek yerken ona anlatıyordum. Artık ben anlatmadan o bana soruyordu.
Uğur, Nazan teyzeye tamamen alışmıştı. Sabahları onu bırakırken "Acaba arkamdan ağlar mı? Sorun çıkarır mı?" diye korktuğum o ilk günler geride kalmıştı. Şimdi Nazan teyzeyi görünce direkt kollarını uzatıyor, ben dükkana giderken arkamdan elindeki oyuncağı sallıyordu. Artık daha çok ses çıkarıyordu sürekli ayaklanıp bir kaç adım atıyordu. Nazan teyzenin ilgisi ona çok iyi gelmişti.
Akşamları ise... Akşamları bambaşkaydı.
Adem’le aramızdaki o "alışma" süreci, mutfaktaki o cesur hamlemden sonra başka bir boyuta geçmişti. Artık daha az utanıyor, daha çok gülümsüyorduk. Ama o günkü "yavrum" kelimesi ve alnıma bıraktığı o sıcak iz, hala her aklıma geldiğinde içimi ürpertiyordu. Ne kadar eve gidip yemek yiyebileceğimi söylesemde Ali amca ve Nazan teyze izin vermiyordu. Yeliz ilginç tatlılar deneyip bize denetiyordu.
Ama işin garibi…
hepsi güzeldi.
Ya da belki…
o masada oturmak güzel olduğu için öyle geliyordu.
Çünkü o masada artık bir eksik yok gibiydi.
Ve Adem…
Eskisi gibi uzaktan izleyen biri değildi artık.
Daha çok konuşuyor, bazen laf atıyor, bazen de sadece bakıyordu.
Ama en çok da…
o bakışlar değişmişti.
Artık kaçmıyordu.
Yeliz mutfakta bir şeylerle uğraşıyor, Nazan teyzeyle beraber masayı toparlıyorduk. Ali amca ile Adem Uğurla sohbet ederek ona yeni kelimeler söyletmeye çalışıyor yada yürütmeye çalışıyorlardı.
Sanki her zaman ki halimiz ve biz hep o evdeymişiz gibi.
Oğlum artık yaramazlık yapıyor, nazlanıyor, şımarıyordu. Bu beni o kadar mutlu ediyordu ki. Doktor randevumuz yaklaşıyordu. Ve ben sabırsızlanıyordum çünkü oğlumda gelişme vardı.
Her şey o kadar rüya gibiydi ki uyanmak istemiyordum.
Makinenin sesi dükkânın içini dolduruyordu.
Ayağım pedalda, gözüm çizgideydi. Kumaşı takip ederken artık eskisi gibi zorlanmıyordum… elim kendi yolunu buluyordu.
Elif abla biraz önce “İp bitmiş, hemen alıp geliyorum,” deyip çıkmıştı.
Dükkânda ilk defa tamamen yalnız kalmıştım.
Garipti.
Ama rahatsız edici değildi.
Makineyi durdurup ip makarasına baktım.
Neredeyse bitmişti. Ucu incecik kalmıştı.
“İdare eder mi?” diye mırıldandım kendi kendime.
Son bir dikiş daha atmayı denedim.
Ayağımı pedala bastım.
“tır tır tır—”
Bir anda ses değişti.
“çıt.”
Makine durdu.
İp kopmuştu.
Elim havada kaldı.
Kumaşa baktım.
İçimden hafif bir of çekmek geldi ama etmedim.
Sakin kaldım.
İpi çıkardım.
Yenisini takmaya çalıştım ama makarada kalan son parça da işe yaramıyordu.
Tam o sırada kapının zili çaldı.
Başımı kaldırdım.
Elif abla.
Elinde küçük bir poşetle içeri girdi.
“Buldum sonunda,” dedi hafifçe nefes vererek.
“Bütün şehri dolaştırdı bana bu ip.”
Gözleri hemen makineye kaydı.
“Bitti mi?”
Başımı salladım.
“Koptu,” dedim.
Elif abla yaklaştı.
Makineye şöyle bir baktı.
Sonra poşetten yeni bir makara çıkardı.
Krem rengi… temiz, dolu bir ip.
Bana uzattı.
“Bunu tak,” dedi.
Makarayı elime aldım.
Diğerine göre daha dolgun… daha sağlamdı.
Takmaya başladım.
Elif abla bu sefer hemen dönmedi.
Yanımda kaldı.
İzledi.
İpi geçirirken elim eskisi gibi titremedi.
Yerine oturttum.
Ayağımı pedala koydum.
“tır tır tır…”
Ses… daha düzgündü.
Dikiş… daha net duruyordu.
Elif abla hafifçe başını salladı.
“Gördün mü farkı?”
Başımı kaldırdım.
“Evet,” dedim.
Elif abla kollarını göğsünde bağladı.
“Ucuz ip her zaman yarı yolda bırakır,” dedi.
Sonra gözlerini bana dikti.
“Sağlam olan… tutar.”
Bir an sustum.
Elif ablanın bu sözü sadece iğne ve iplikten bahsetmiyormuş gibi dükkânın içinde yankılandı. "Sağlam olan... tutar." Bakışlarındaki o derin ifade, sanki bir haftadır beni izleyişinin, hayatımı toparlamaya çalışmamı gözlemleyişinin bir özetiydi.
Başımı tekrar önümdeki krem rengi kumaşa eğdim. Elif abla haklıydı. Hayatım da bir zamanlar o incelmiş, kopmaya yer arayan ip gibiydi; her an yarı yolda kalacakmışım gibi hissettiğim, Uğur'la tek başıma o ince çizgide yürüdüğüm zamanlar... Ama şimdi, şu dükkândaki dikiş makinesinin ritmi gibi, hayatımın ritmi de değişmişti.
Nazan teyzeler, Yeliz’in mutfaktan gelen o neşeli sesleri, Ali amcanın Uğur’u yürütme çabaları ve tabii ki Adem... Onlar benim yeni, sağlam iplerimdi.
"Haklısın abla," dedim, dikişe devam ederken. "Sağlam ipe alışınca, kopacak diye korkmak da bitiyormuş."
Elif abla hafifçe gülümsedi, omzuma babacan bir tavırla dokunup kendi tezgâhına geçti. "Öğreniyorsun. Sadece dikiş dikmeyi değil, kendi potansiyelini de öğreniyorsun."
Elif abla ipleri yerleştirirken kapı bir anda açıldı.
“Abla!”
Ses dükkânın içine doldu.
Ben başımı kaldırdım.
İçeri nefes nefese bir çocuk girdi. On altı–on yedi yaşlarında, saçları dağılmış, yüzünde hem telaş hem de yaramazlık vardı. Hiç düşünmeden Elif ablanın arkasına saklandı.
“abla sakla beni!”
Ben donup kaldım.
Elif abla başını yavaşça çevirdi.
Hiç şaşırmamış gibiydi.
“Ege,” dedi sadece.
O an kapı tekrar açıldı.
Bu sefer içeri giren kişi otuzlarının başlarında, sert bakışlı ama belli ki kendini zor tutan bir adamdı.
Bakışları direkt Ege’yi buldu.
“Yenge,” dedi.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Bunu ver bana. Hesabımız var onunla.”
Ben olduğum yerde kaldım.
Hiçbir şey anlamıyordum.
Ege hemen atıldı:
“Ben bir şey yapmadım!”
Adam kaşını kaldırdı.
“Bir şey yapmadın mı? Kahvehanede bizi rezil ettin.”
Gözleri direkt Elif ablayı buldu.
Bir an durdu.
Sonra başını hafifçe eğip, alışılmış bir samimiyetle konuştu:
“Yenge…”
Elif ablanın kaşı anında kalktı.
“Yenge deme.”
Adam sanki bunu bekliyormuş gibi hemen ellerini kaldırdı.
“Tamam tamam, Elif bacım.”
Elif abla ikisine de baktı.
“Ne oldu?” dedi sakin.
Adam iç çekti.
“Yenge—” durdu, Elif ablanın bakışını görünce düzeltti, “Elif bacım… bu çocukla okey oynadık.”
Adam başını iki yana salladı: “Bak yemin ederim, taşlar uçtu resmen.”
Elif abla gözlerini sinirle kapattı. Adam bir adım yaklaştı, açıklamaya çalışır gibi: “Biz normal oynuyoruz. Son elde bu…” Ege’yi işaret etti, “taşları bir garip dizdi.”
Ege: “Strateji!”
Adam kahkaha atacak gibi oldu ama tuttu kendini.
“Stratejiymiş… bak Elif bacım, bu çocuk beni soydu resmen.”
Ege araya girdi: “Sen zaten kötü oynuyorsun.”
Adam: “Bak görüyor musun?”
Elif eliyle ikisini susturdu.
“Yeter.”
Sessizlik oldu.
Elif bakışlarını ikisine çevirdi.
“İkiniz de kaç yaşındasınız?” dedi.
Sessizlik oldu.
Sonra Ege fısıldadı: “On beş…”
Adam hemen: “Otuz iki…”
Elif gözlerini devirdi.
Ben istemsizce gülümsedim.
Adam bir adım daha attı, bu sefer daha yumuşak: “Elif bacım biz bunu halledecektik, çocuk kaçtı buraya.”
Elif abla başını hafifçe yana eğdi.
“Burası kaçma yeri değil demiştim,” dedi Ege’ye bakarak.
Ege başını eğdi.
Adam fırsatı kaçırmadı: “Bak elif bacım, mesele şu… ben kazandım.”
Ege: “Yok ben kazandım!”
İkisi aynı anda konuşunca Elif abla elini kaldırdı.
“Kes.”
İkisi birden sustu. Ben şaşkınlıkla Elif ablanın kocaman adamı susturamazsını izlerken.
Bir saniye sonra Elif abla, çok sakin bir sesle:
“Ne derdiniz varsa dışarıda halledin.”
Adam hemen başını salladı: “Tamam yenge.”
Ege: “Ben haklıyım ama…”
Elif abla çocuğa öyle bir bakış attı ki, çocuk daha cümlesini bitirmeden dudaklarını büzüp geri çekildi.
“Tamam…” diye mırıldandı Ege, istemsizce Elif ablanın arkasına daha da sokularak.
Adam bir adım geri çekilip nefes verdi. Sonra Elif ablayla göz göze geldi, bu sefer sesi biraz daha yumuşaktı.
“Bak Elif bacım, ben kavga etmeye gelmedim. Çocuk bir de kaçarken kahvede ortalığı karıştırdı, milletin taşlarını dağıttı… sonra da kaçtı buraya.”
Ege hemen atıldı: “Dağıtmadım ya! Sadece biraz… düzenledim.”
Adam başını iki yana salladı. “Düzenledim diyor…”
Elif abla elini beline koydu, sabırla ikisine baktı. “Şimdi,” dedi yavaşça, “sen yetişkinsin.” Adamı işaret etti. “ o da bir çocuk.” Ege’ye baktı.
“Burası terzi.”
Son cümleyi öyle bir tonla söyledi ki ben bile suçum olmamasına rağmen gerildim.
Ben arada kalmış şekilde onları izliyordum, ne yapacağımı bilemiyordum ama sahne… garip bir şekilde komikti.
Adam elini ensesine götürdü. “Tamam tamam… Elif bacım, uzatmayalım. Ben bunu alıp gideyim.”
Ege bir anda öne çıktı. “Gitmiyorum!”
Adam ona döndü: “Bak yine başlıyoruz…”
Elif abla ikisinin arasına bir bakış attı, sonra Ege’ye döndü.
“Ege.”
Tek kelime.
Ege hemen sustu.
Başını eğdi ama hâlâ mırıldandı: “Beni koru abla…”
Elif abla gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. “Ben senin ablanım, avukatın değilim.”
Bu sefer adam dayanamadı, hafif bir kahkaha kaçırdı. “Yenge—” dedi sonra hemen düzeltti, “Elif bacım… bu çocuk beni deli ediyor ama vallahi eğlenceli de.”
Ege hemen tersledi: “Sensin eğlenceli!”
İkisi aynı anda konuşunca Elif abla bu kez gerçekten sabrını bıraktı.
“Tamam!” dedi net bir sesle.
Sessizlik.
Sonra kapıya doğru işaret etti. “İkiniz de dışarı.”
Adam kaşlarını kaldırdı. “Şimdi mi?”
“Şimdi.”
Ege hemen: “Ben terzide kalıcam!”
Elif abla ona döndü. “Hayır.”
Ege bir saniye durdu… sonra istemsizce Elif ablanın arkasına tekrar saklanmaya çalıştı ama Elif abla hafifçe yana çekilince çocuk havada kaldı.
Adam güldü. “Yenge vallahi zor çocuk.”
Elif abla kapıya yürüdü, ikisini de dışarı doğru yönlendirdi. “Dışarıda konuşun. Benim dükkânda okey tartışması yok.”
Ege, Elif ablanın kapıya doğru hafifçe itelemesiyle tam dışarı çıkmak üzereyken, birden ayağının bağı dolanmış gibi durdu. Başını ağır ağır makinenin başındaki bana çevirdi. Bakışlarındaki o "çocuk" kurnazlığı bir anda uçup gitti, yerine saf bir hayranlık geldi.
Adam ensesinden tutmuş "Hadi koçum, marş marş!" diye çekiştirirken, Ege elini kalbine götürüp dükkânın tavanına doğru derin bir iç çekti.
"Yemin ederim hayal görüyorum..." dedi, sesi bir anda ergenlikten çıkıp romantik bir şaire bürünerek.
adam duraksadı, "Ne saçmalıyorsun yine?"
Ege, adamın elinden sıyrılıp bana doğru dramatik bir yarım adım attı:
"Demir abi, sen kör müsün? Biz az önce kapıdan dükkâna mı girdik yoksa cennete mi düştük? abla, senin dükkânda kumaşlar değil, bildiğin hurileri varmış da bizim haberimiz yokmuş! Şu asalet, şu gülüş..."
Elif abla elindeki mezurayı "şak" diye masaya vurdu. "Ege! Yürü git, ağzını toplattırma bana!"
Ege kapıdan dışarı adeta sürüklenirken son bir kez geriye bakıp göz kırptı:
"Gidiyorum hanımefendi ama kalbim bu dikiş makinenizin iğnesine takılı kaldı, haberiniz olsun!"
Ege, kapıdan dışarı sürüklenirken sözlerini bitirince adam bir an duraksadı. Ege’nin ensesindeki elini biraz daha sıkılaştırdı ama bu seferki şaka yollu değil, daha "uyarıcı" bir hareketti.
Adam, Ege'yi kapının eşiğinde durdurup bana doğru kısa bir bakış attı, sonra Ege’nin kulağına doğru eğildi ama sesi hepimizin duyacağı kadar net çıktı:
"Lan oğlum, sen kaşınıyor musun? Bak, bu gördüğün hanımefendi Adem’in sözlüsü. Senin bu dediklerin Adem’in kulağına bir giderse, o okey taşlarını tek tek toplattığı gibi bacaklarını da kırar, masanın orta yerine otutturur seni. Adamı katil mi edeceksin lan sen?"
Ege’nin o az önceki romantik şair havası, "Adem" ismini ve "bacak kırma" tehdidini duyunca sönmüş bir balon gibi tıslayarak söndü.
Gözleri faltaşı gibi açıldı, bir bana bir adama baktı.
"Abi... Ben ne bileyim? Adem abinin sözlüsü müydü? Vallahi sadece estetik bir yorumdu benimkisi... Saygılar yenge! Hürmetler!"
Adam, Ege’yi dışarı doğru resmen fırlattı. "Yürü lan, daha fazla konuşma! Elif bacım, görüşürüz akşam," deyip kapıyı çekti.
Kapı kapandığında dükkânın içinde garip bir yankı kaldı. Adem’in sözlüsü olarak bilinmek... Mahallenin beni bu sekilde bilmesi içimi hem ısıttı hem de hafifçe ürpertti.
Elif abla ellerini beline koyup bana bakarken ben hala olanları çözmeye çalışıyordum.
"Bakma sen ona,"dedi otoriter bir sesle. ama yüzünde hafif bir gülümseme vardı. " Ege benim kardeşim. Dili pabuç kadar ama kalbi temizdir. Kusuruna bakma olur mu? Ama bir dahaki gelişinde ona bir iş kitleyelim de görsün bakalım 'destan yazmayı'."
Hafif bir gülümsemeyle yüzüne bakıp
"Ne kusuru abla çocuk işte."dedim
O 15 yaşındaki çocuğun patavatsız ama içten iltifatı, o günkü tüm dikiş yorgunluğunu alıp götürmüştü resmen. içten içe birden huri olmakta mutlu etti beni.
Akşam olduğunda, dükkândan çıkıp eve doğru yürümeye başladım. duyduğum o "sözlü" yakıştırması hala kalbimin bir köşesinde ılık ılık çarpıyordu.
Akşamın serinliği yüzüme çarparken adımlarım yavaştı.
“Sözlüsü…”
Kelime zihnimin içinde yankılanıp duruyordu.
Öyle bir şey yoktu.
Ama…
İtiraz da etmemiştim.
Bunu fark ettiğim an, içimde garip bir huzursuzluk kıpırdadı. İnsanlara yalan söylüyormuş gibi hissettim. Sanki biri benim adıma bir şey söylemiş… ve ben onu düzeltmek yerine içimde saklamıştım.
Başımı hafifçe salladım.
“Saçmalama Lale,” diye mırıldandım kendi kendime.
Ama dudaklarımın kenarında beliren o küçük gülümsemeyi de durduramadım.
Adımlarım farkında olmadan yine aynı yere çıktı.
Nazan teyzenin evi.
Kapının önünde bir an durdum. İçeriden gelen sesler…
Tanıdıktı.
Sıcaktı.
Kapıyı çaldığımda çok beklemeden açıldı.
Nazan teyze kapıda belirdi.
Yüzü her zamanki gibi yumuşadı beni görünce. Yüzümü iki elinin arasına alıp yanaklarımdan öptü.
Geri çekildi “Hoş geldin kızım,” dedi, kapıyı biraz daha aralayarak. “Gel içeri, yorulmuşsundur.”
İçeri adım attım.
Ayakkabılarımı çıkarırken içeriden gelen sesi duydum.
Uğur’un gülüşü.
Meraklanırken ayakkabılarımı daha hızlı çıkarmaya çalıştım.
Nazan teyze kapıyı kapatırken “Adem de geldi, Ali de gelsin, yemeğe geçelim!”
“Bir şey mi oldu? Ali amca nereye gitti?!” diye merakla sordum. Bu bir hafta da ne zaman gelsem evde yada bahçede Uğurla oynuyor oluyordu. Mutfağa doğru giderken "Markete gitti. bir şey alacakmış yeliz ne kadar "Baba sen dur ben giderim desede dinlemedi. Kendisi alması gerekiyormuş." Kaşlarım havaya kalkarken daha fazla düşünmeden salona yaklaştım.
Adem… yeni gelmişti belli ki.
Üzerinde hâlâ dışarı kıyafetleri vardı. Uğur’u kucağına almış, sanki saatlerdir görmemiş gibi peş peşe öpüyordu.
“Gel bakayım buraya…” diye mırıldanıyordu. “Özledin mi beni ha?”
Uğur kahkaha atıyor, küçük elleriyle Adem’in yüzünü tutmaya çalışıyordu.
Adem hiç bırakmıyordu. Sakallarını yanağına sürtüyor, saçlarını karıştırıyor, tekrar öpüyordu.
Kapının yanında birkaç saniye öylece kaldım.
Sessizce.
Sanki o anı bölmek istemiyormuş gibi.
İçimde bir şey… yumuşadı.
Uğur’un o neşesi…
Adem’in o hali…
Özlem gibi bir şeydi bu.
Ama sadece Uğur’a değil…
Daha fazlasına.
Yavaşça salona doğru yürüdüm.
Adem tam o sırada başını kaldırdı.
Gözleri beni buldu.
Bir an durdu.
Sonra yüzünde o tanıdık ifade belirdi.
Sakin… ama içten.
Uğur hâlâ kucağındayken bana doğru yürümeye başladı.
Kalbim hızlandı.
Ne yapacağımı bilemeden olduğum yerde kaldım.
Yanıma geldiğinde önce Uğur’u biraz yukarı kaldırdı, sanki beni ona doğru yaklaştırır gibi.
Sonra…
Hiç tereddüt etmeden bana sarıldı.
Kısa ama sıkı bir sarılmaydı.
Omzuna değen yüzümde sıcaklığını hissettim.
Ardından başını hafifçe eğip alnıma bir öpücük bıraktı.
Yumuşak.
Ama iz bırakan bir dokunuştu.
Nefesim bir an durdu.
Adem geri çekildiğinde gözleri hâlâ üzerimdeydi.
“Hoş geldin,” dedi alçak bir sesle.
Ben sadece başımı sallayabildim.
“Hoş buldum…”
Sesim neredeyse fısıltıydı.
Uğur bana doğru uzandı o an.
“Anne!”
Gülümsedim, onu kucağıma aldım.
Ama kalbim…
Hâlâ az önceki o küçük anın içindeydi. Artık alışmam gerekiyordu ama ben her seferinde heyecanlanıyordum.
Adem başını hafifçe yana eğdi, gözleri hâlâ yüzümdeydi.
“Yoruldun mu bugün?” diye sordu.
Sesinde merak vardı ama daha çok… alışkanlık gibi. Sanki her gün sorması gereken bir şeymiş gibi.
Başımı iki yana salladım. “Yok,” dedim. “Alıştım artık.”
Gözleri kısa bir an üzerimde gezindi. Sanki gerçekten yorulup yorulmadığımı anlamaya çalışıyordu.
“Sen?” diye sordum bu sefer. “Sen yoruldun mu?”
Hafifçe omuz silkti. “İş işte,” dedi. “Geçiyor.”
Ama yüzündeki o hafif yorgunluk, söylediğinden biraz daha fazlasını anlatıyordu.
Kısa bir sessizlik oldu. İkimiz de aynı anda konuşacak gibi olduk, sonra durduk. Ben istemsizce gülümsedim.
“Ben bir mutfağa bakayım,” dedim. “Yeliz ne yapmış…”
Adem başını salladı. “Bak,” dedi sadece.
Uğur’u kucağımdan alıp biraz sıkı sıkı tuttu kucağında. Sanki bırakmak istemiyormuş gibi. Sonra bana doğru bir adım yaklaşıp, çok kısa bir an durdu.
Göz göze geldik.
"Sen git. Uğur bende."
Ayak parmaklarımın üzerinde kalkıp yanağına öperken "Teşekkür ederim" dedim.
Oda eğilip saçlarımdan öptü. Arkasına dönüp oğlumla odasına giderken arkasından izliyordum.
Adem, Uğur’u kucağında hafifçe salladı. Çocuğumun gözleri hâlâ salonda duean bendeydi,.
“Anne gitti,” diye mırıldandı Adem hafifçe. “Gelecek ama.”
Uğur bir şeyler geveledi. Adem gülümsedi.
Sonra onu omzuna yasladı.
“Gidelim aslanım” dedi alçak bir sesle. “Biraz dinlenelim.”
Adımları sakindi.
Odasının kapısını ayağıyla hafifçe itip açtı. İçeri girdiler.
Kapı yavaşça kapandı.
Arkamı dönüp mutfağa doğru yürüdüm.
Mutfaktan gelen kokular daha kapıya gelmeden kendini belli ediyordu. Yeliz yine bir şeyler denemişti belli ki.
“Geldin mi Lale abla!” diye seslendi beni görünce. Elinde tahta kaşık, yüzünde heyecan.
“Gel gel, şunu bir tadına bak.”
Tezgâha yaklaştım. Tencereden uzattığı kaşığı aldım. Çorbaydı.
“Tahmin et bakalım ne bu?”
Bir lokma aldım. Kaşlarım hafifçe kalktı.
“Güzel bu… ama içinde ne var anlamadım,” dedim dürüstçe.
Yeliz gururla gülümsedi. “İşte mesele o zaten!”
Arkamızdan Nazan teyzenin sesi geldi: “Çorba yapmış bize. Kremalıymış.”
“Evet lale abla çok iyi oldu ama!”
Ben gülerken içimdeki o hafif ağırlık da dağılıyordu yavaş yavaş.
Lavaboya yöneldim. Musluğu açtığım anda akan suyun sesi, günün içimde biriken tüm yorgunluğunu alıp götürür gibi geldi. Ellerimi sabunlayıp yıkarken aynadaki yansımama kısa bir an baktım.
Havluyla ellerimi kuruladıktan sonra mutfağa geri döndüm.
“Ne yapayım?” diye sordum.
Yeliz hiç düşünmeden tezgâhın diğer tarafını işaret etti. “Tabakları çıkar, ben de yemeği koyayım. Annem salatayı hallediyor zaten.”
“Tamam.”
Dolabı açtım. Tabakları tek tek alırken artık nerede ne olduğunu düşünmeden bulabiliyor olmam dikkatimi çekti. Bir an durup içimden hafifçe gülümsedim.
Gerçekten alışmıştım.
Tabakları masaya yerleştirmeye başladım. Önce tabaklar, sonra çatal bıçaklar… Bardakları dizerken Nazan teyze salata kasesini getirip ortaya koydu.
“Şöyle ortaya dursun,” dedi.
“Tamam teyze.”
Yeliz tencereden yemeği servis ederken bir yandan da konuşuyordu: “Bu sefer tutturdum bence.”
“Bence de,” dedim gülerek. “Az önce tattığım da, güzeldi.”
Yeliz’in yüzü hemen aydınlandı. “Gördün mü anne!”
Nazan teyze başını salladı. “İnşallah bu sefer tuzunu unutmamışsındır.”
“Anne ya!”
Ben gülerken elimle ekmekleri sepete yerleştirdim.
Sofra yavaş yavaş tamamlanıyordu. Eksik bir şey var mı diye göz gezdirdim.
Her şey yerli yerindeydi.
Tam o sırada dış kapı açıldı.
“Ben geldiiim!”
Ali amcanın sesi eve yayılırken, mutfağın kapısında Adem belirdi. Kucağında Uğur vardı. Çocuğun saçları dağılmış, yüzü gülmekten kızarmıştı.
Beni görür görmez ellerini uzattı. “Anne!”
Hiç bekletmeden kucağıma aldım. “Gel bakalım…”
Uğur hemen boynuma sarıldı. Küçük elleri omzuma tutundu. İçim bir anda yumuşadı.
O sırada Adem mutfağa bir adım daha girip burnunu havaya kaldırdı. “Bu koku ne?”
Yeliz gururla döndü. “Yeni tarif.”
Adem kaşını kaldırdı. “Yine mi deney yapıyorsun?”
Yeliz kaşığı eline aldı, tehdit eder gibi salladı. “Bu sefer oldu. Dalga geçme.”
Adem tezgâha yaklaştı, tencereye şöyle bir baktı. “Geçen sefer de ‘oldu’ demiştin. Hatırlıyorsun değil mi?”
Ben gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
Yeliz hemen savunmaya geçti: “O bir kazaydı!”
Adem başını iki yana salladı. “Evet… tuz attığını unutup bir daha atmak büyük bir ‘kaza’ gerçekten.”
“Adem!”
Nazan teyze araya girdi: “Sen sus da ye bakalım önce.”
Adem ellerini kaldırdı. “Ben bir şey demiyorum zaten. Sadece… hayatta kalabilecek miyiz onu merak ediyorum.”
Bu sefer ben de tutamadım, güldüm.
Uğur da kucağımda kıkırdamaya başladı.
Adem’in bakışları bir an bana kaydı. Gülüşümü gördü.
Kısa bir an…
Sustu.
Sonra sanki yakalanmış gibi hemen tekrar Yeliz’e döndü. “Ciddi söylüyorum ama, ilk lokmayı sen al.”
Yeliz kaşığı doldurup ona doğru uzattı. “Al bakalım. Konuşmak kolay.”
Adem bir an durdu. Herkes ona bakıyordu.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Adem kaşığa baktı… sonra Yeliz’e… sonra tekrar kaşığa.
“Ben… aslında çok tokum.”
Benim kahkaham bu sefer daha net çıktı.
Tam o anda Ali amca içeri girdi. Elindeki poşeti kaldırarak: “Ben geldim! Ve elim boş gelmedim!”
Ama mutfakta herkes hâlâ Adem’e bakıyordu.
Yeliz kaşığı hâlâ uzatmıştı. Adem geri kaçıyordu.
Adem kız kardeşinden kurtularak “Ne var poşette?” diye sordu, Ali amcaya yaklaşırken.
“Senin oğlunun ilk dondurması,” dedi Ali amca gururla.
Adem durdu.
Adem durdu.
Kaşları hafifçe kalktı. “Ciddi misin?”
Gözleri hemen Uğur’a kaydı.
Sonra… Yavaşça gülümsedi.
O gülümseme büyük değildi. Ama içtendi.
Ali amca poşeti yavaşça tezgâha bıraktı. Acele etmiyordu. O anın tadını çıkarıyordu resmen.
“Geçen gün konuşulmuştu ya…” dedi bana bakarak. “Bu ufaklık hiç dondurma yememiş diye.”
Sözleri havada asılı kaldı bir an.
Hatırladım.
Sadece laf arasında geçmişti. Ben bile üstünde durmamıştım. Tam yeme zamanında kışa denk geldiği için içim el vermemişti yedirmeye.
Ama o… Unutmamıştı.
Ali amca poşetin içinden küçük, sade bir dondurma çıkardı. Özenle tuttu. Sanki sıradan bir şey değilmiş gibi.
“İlk dondurması olacak,” dedi.
O an… İçimde bir şey yumuşadı.
Sadece bir dondurma değildi bu.
Hatırlanmış bir cümleydi. Önemsenmiş bir detaydı.
“Ali amca…” dedim, sesim farkında olmadan yumuşamıştı. “Gerek yoktu…”
Başını iki yana salladı, hiç tereddütsüz. “Olur mu?” dedi. “Çocuğun ilkleri… kaçırılmaz.”
Sesi netti. Ama altında çok daha derin bir şey vardı.
Değer vermek gibi. Sahiplenmek gibi.
Ben bir şey diyemedim.
Sadece baktım.
Yeliz başını hafifçe salladı. “Desene bugün büyük gün…”
Sesi heyecanlıydı. Bu koca koca insanlar oğlum dondurma yiyecek diye heyecandan yerinde duramıyorlardı resmen.
Uğur o sırada kucağımda kıpırdanmaya başladı. Sanki konuşulan şeyi anlamış gibi heyecanlanıyordu.
“Ver bakalım şunu,” dedi Adem, elini dondurmaya uzatarak.
Ama Ali amca hemen geri çekti. “Dur bakalım!” dedi. “Öyle hemen olmaz.”
Yeliz gülerek araya girdi: “Aaa evet! Önce yemek!”
Nazan teyze de başını salladı. “Önce karnı doyacak, sonra tatlı.”
Adem derin bir nefes alıp başını geriye attı. “Bu evde disiplin fazla…”
Ben istemsizce güldüm.
Adem’in bakışları bir an bana kaydı.
O an… Gülüşümle yakalandım.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra o da hafifçe gülümsedi.
Ve hiçbir şey demeden Uğur’un başını okşadı.
“Tamam!” dedi Yeliz bir anda. “Herkes yerine!”
Masaya geçmeye başladık.
Ali amca baş köşeye geçti, Nazan teyze yanına oturdu. Yeliz tabakları yerleştirdi, ben Uğur’la sandalyeye geçtim.
Adem en son oturan oldu.
Ama oturmadan önce…
Elini hafifçe sandalyemin arkasına koydu.
Kısa bir an.
Sanki geçerken değmiş gibi.
Ama değildi.
Hissettim.
Hiçbir şey demedi.
Sadece yerine geçti.
Yemekler dağıtıldı.
Yeliz heyecanla herkesin tepkisini bekliyordu. “E hadi, yorum!”
Ali amca ilk lokmayı aldı. Durdu. Düşündü.
Herkes ona bakıyordu.
“çok Güzel, benim kızım yaparda güzel olmaz mı?” dedi sonunda. Bir an kalbim kırıldı. Kendi babama. Böyle olmak çok mu zordu acaba? Yada ben bu kadar sevgiye mi layık değildim?
Yeliz’in yüzü aydınlandı. “Gerçekten mi?!”
“Vallahi güzel.”
Nazan teyze de tattı. “Bu sefer olmuş.”
Yeliz neredeyse zıplayacaktı.
Ben de bir lokma aldım. “Gerçekten güzel,” dedim.
Adem kaşığıyla yemeği karıştırdı. Şüpheli bir bakış attı.
“Ben hâlâ emin değilim…”
Yeliz hemen: “Abiii!”
Adem sonunda bir lokma aldı.
Herkes yine sustu.
O da sustu.
Sonra yavaşça başını salladı. “…İyi.”
Yeliz kaşığıyla masaya vurdu. “İŞTE BU!”
Hepimiz güldük.
Yemek ilerledikçe konuşmalar arttı. Ali amca gününü anlattı, Nazan teyze araya girdi, Yeliz yine bir şeyler planladı…
Ama benim dikkatim…
Sık sık kayıyordu.
Adem'e
Bazen Uğur’la ilgilenişine… Bazen sessizce bizi
izleyişine…
Bazen de…
Hiçbir şey yapmayıp sadece orada oluşuna.
Yemek bittiğinde herkesin gözü aynı anda Ali amcaya kaydı.
Ali amca da bunu bekliyormuş gibi gülümsedi.
“Eee…getirin bakalım dondurmayı.” dedi.
Poşeti kendine çekti.
“Şimdi mi?”
Yeliz hemen: “ŞİMDİ!”
Nazan teyze iç çekti ama gülümsüyordu. “Getir bakalım.”
Ben Uğur’u biraz daha dik tuttum.
Kalbim garip bir şekilde heyecanlandı.
Sanki benim ilkimmış gibi.
Ali amca dondurmayı çıkardı. Ambalajı yavaşça açtı.
“Bak bakalım küçük bey…” dedi.
Uğur gözlerini kocaman açmıştı.
Adem hafifçe öne eğildi. Dirseklerini masaya dayadı.
O da izliyordu.
Ben de.
Hepimiz.
Küçücük bir an için…
Aynı şeye odaklanmıştık.
Aynı şeyi hissediyorduk.
Ali amca küçük bir parça kopardı. Kaşığın ucuna aldı.
Yavaşça Uğur’a uzattı.
“Haydi bakalım…”
Uğur önce baktı.
Sonra ağzını açtı.
Ve…
İlk lokma.
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra Uğur’un yüzü değişti.
Önce şaşırdı.
Sonra…
Gülümsedi.
Küçük bir kahkaha attı.
Masadaki herkes aynı anda güldü.
“Beğendi!” dedi Yeliz.
“Tabii beğenir,” dedi Ali amca gururla.
Nazan teyze başını salladı. “Tatlıyı kim sevmez.”
Ben…
Sadece baktım.
Gözlerim dolacak gibi oldu ama belli etmedim.
Çünkü o an…
Sadece bir dondurma değildi.
O an…
Benim ve oğlumun ilk anlarıydı.
***
Dondurma serüvenimizin üzerinden zaman geçmiş. Sofrayı toplayıp, bulaşıkları yıkamış, çay içiyorduk
"Lalecim şimdi sen bu paşayı yarın getirmiyor musun? Ama alıştım ben ona nasıl yapacağız?" Nazan teyzenin bu tatlı hallerine gülerken "Randevusu var Ademle hastaneye götüreceğiz. Gelişimine bakacaklar." Gözüm yerde yelizle oyun oynayan oğluma giderken. " ilerleme var ama hissediyorum ben..." Gözlerimi Uğur’dan çekip Nazan teyzenin, Ali amcanın ve Ademin yüzünde gezdirdim. " Bunun içinde size çok teşekkür ederim. İlginiz bize o kadar iyi geliyor ki anlatamam."
Teşekkür sözlerim salonun o buğulu ve sıcak havasında yankılanırken, Ali amca çay bardağını tabağına yavaşça bıraktı. Yüzündeki ifade o kadar babacandı ki, bir an ailemin evindeki o sevgisiz bakışları ve sofraları düşündüm. Orada bir "fazlalık" gibi otururken, burada bir "eksik parçanın tamamlanması" gibiydim.
Ali amca, sanki içimi okumuş gibi başını salladı. "Lale kızım," dedi gözlerimin içine bakarken. "Teşekkür ne demek? Evin neşesi oldu bu kerata. Biz size teşekkür ederiz ki bu yaşımızdan sonra bize bu heyecanı yaşattınız."
Nazan teyze yanıma gelip elini omzuma koydu, hafifçe sıktı. "Öyle kızım, yarın güzel haberlerle gelin inşallah. Rabbim dermanını versin, biz buradayız."
Gözlerim dolmasın diye başımı öne eğdim, dikiş makinesinin başındaki o sağlam ip geldi aklıma. Elif abla haklıydı; sağlam olan tutuyordu. Ben bu insanlara tutunmuştum, onlar da bana.
O sırada Adem’in sesini duydum. "Saat kaçta randevu?"
Başımı kaldırdım. Adem, koltukta arkasına yaslanmış, elindeki çay bardağını çeviriyordu. Bakışları her zamanki gibi derin ve korumacıydı.
"Sabah on birde," dedim.
"Tamam," dedi Adem net bir sesle. "Dükkâna uğrar, çocuklara işleri tembihlerim. On buçuk gibi kapıda olurum, beraber çıkarız."
"Senin işinden etmesek mi?" diye mırıldandım mahcubiyetle. "Ben kendim de götürebilirim aslında..."
Adem bardağı masaya bıraktı, sesi biraz daha ciddileşti ama sert değildi. "Lale, beraber gideceğiz. Ondan sonrada parka ve yemek yemeye gideriz. Vakit geçiririz. Yarın doktordan sonra kutlama yapmamız lazım."
İçimde öyle büyük bir minnet vardı ki… Anlatmak mümkün değildi.
Tam o sırada kapının zili çaldı.
Hepimiz bir an durduk.
“Ben açarım,” dedi Adem, çay bardağını sehpaya bırakıp ayağa kalkarken.
Kapıya doğru yürüdü. Ben de istemsizce arkasından baktım.
Kapı açılır açılmaz dışarıdan tanıdık, enerjik bir ses duyuldu.
“Ula kapıyı ne kadar geç açtın. Yaşlandın sen!”
Adem’in kısa bir kahkahası geldi. “Gel lan içeri, daha kapıda söylenmeye başladın.”
Bir saniye sonra içeri Yılmaz abi girdi. O bitmek bilmeyen enerjisi üstünde, yüzünde kocaman bir sırıtış vardı. Elinde de beyaz bir zarf tutuyordu.
Ali amca hemen kaşını kaldırdı. “Hayırdır oğlum, mahkemelik kağıt gibi ne o elindeki?”
Yılmaz göğsünü hafifçe kabarttı, tam ortaya kadar gelip dramatik bir şekilde zarfı havaya kaldırdı.
“Bu,” dedi gururla, “adamlığın resmi belgesidir.”
Yeliz kahkahayı patlattı. “Kesin yine bir saçmalık var.”
Yılmaz elini kalbine koydu, alınmış gibi yaptı. “Yeliz, insan biraz saygı duyar. Bu belge sayesinde ben de sonunda uslu uslu bir aile babası olma yoluna girdim. Ademi de geçtim.”
Ben gülümserken Adem yanına geldi. Yılmaz abi bu sefer gerçekten ciddileşti.
Bir an sadece birbirlerine baktılar.
Sonra Adem hiç düşünmeden bir adım atıp ona sarıldı. Sıkı, içten, erkeklerin o kısa ama anlamlı sarılışlarından biri.
“Vay be…” dedi Adem, omzuna vurup geri çekilirken. “Sözünün eriymişsin.”
Yılmaz gururla sırıttı. “Dedim ya sana… önce ben evleneceğim diye boşuna inat etmedim.”
Ali amca yüksek sesle güldü. “Demek yarış gerçekmiş!”
Yılmaz başını salladı. “Gerçekti tabii. Adem evlenme teklif edince benim erkeklik gururum devreye girdi. Dedim ki yok arkadaş, önce ben nikâh defterine imzayı atacağım.”
Nazan teyze elini alnına götürdü. “Allah akıl fikir versin size.”
Yılmaz bu sefer zarfı Adem’e uzattı.
“İki hafta sonra düğün var. Kaçış yok. Hepiniz geleceksiniz. Özellikle sen…” dedi ademe bakarak, hafifçe gülümseyip. “Sonuçta nikah şahidsiz olmaz.”
Adem şaşkınlıkla gülümserken davetiyeyi aldı. "Nikah şahidi ben miyim?"
Açıp baktı. Sonra başını kaldırıp Yılmaz abiye baktı. Yılmaz abi samimi bir gülüşle kafasını sallarken " Tabiki sen olacaksın. Başka kim olacak aklı beş karış havada çağan mı? Yoksa kara bahtıyla nam salmış Ahmet abiyi mi?"
Biz gülerken Adem arkadaşına bir daha sarıldı.
“Mutlu ol kardeşim,” dedi bu sefer daha sakin, daha samimi bir sesle. “Gerçekten.”
Yılmaz’ın yüzündeki o şakacı ifade bir anlığına yumuşadı.
“Olacağım abi,” dedi.
Nazan teyze heyecanla, “Ay maşallah oğlum,” dedi. “Allah tamamına erdirsin.”
Ben de gülümseyerek, “Mutluluklar,” dedim.
Yılmaz bu sefer bana bakıp sırıttı.
“Darısı sizin başınıza artık Lale hanım.”
Bakışlarım istemsizce Adem’e kaydı.
O da bana bakıyordu. Sessiz ama saklamayan bir bakışla.
Ali amca tam o anda boğazını temizledi.
“Hazır konu açılmışken…”
Ben daha cümlenin devamını duymadan ne geleceğini hissettim.
“Ben diyorum ki,” dedi gayet sakin bir sesle, “sizin isteme işini de Yılmaz’ın düğününden önce yapalım.”
Dünya bir an durdu sanki.
“Ne?”
Kelime ağzımdan farkında olmadan çıktı.
Yeliz’in ağzı kocaman açıldı. Nazan teyzenin yüzünde gizlenemeyen bir mutluluk vardı.
Ben nefes almayı unutmuş gibiydim.
Ali amca çok normal bir şey söylüyormuş gibi devam etti:
“Eee ne var? Teklif edilmiş, kabul edilmiş… Daha ne bekliyoruz? Usul neyse o olacak. Gidelim, isteyelim kızımızı.”
Kızımızı.
O kelime kalbime öyle sert oturdu ki.
Ama hemen ardından başka bir şey geldi.
Ailem.
Babamın yüzü. Annemin sessizliği. Evden çıktığım o gün. Kapanan kapılar.
Yüzümdeki renk değişmiş olmalı ki, Nazan teyze hemen bana döndü.
“Lale…”
Ben zorla küçük bir nefes aldım.
“Ben…” Sesim çok zayıf çıktı.
“Ben ailemle görüşmüyorum. Kimden isteyeceksiniz?”
Salon bir anda sessizleşti.
Kimse araya girmedi.
Çünkü herkes bunun sadece bir cümle olmadığını anlamıştı.
Ben ellerimi birbirine kenetledim.
O devam etti.
“Bak kızım, biz senin aileni, yaşadıklarını, kırgınlıklarını bilmiyor değiliz. Hepsini biliyoruz.”
Sesi yumuşaktı. Yargı yoktu. Sadece sahip çıkan bir ağırlık vardı.
“Ama bu senin hayatın. Senin yuvan kurulacak. Her şey usulüne göre olsun isterim ben. Yarın bir gün içinde ukde kalmasın.”
Boğazım düğümlendi.
Ali amca bana biraz daha yaklaştı.
“Kapılarını çalarız. Güzelce konuşuruz. Olması gereken neyse onu yaparız.”
Başımı hafifçe iki yana salladım.
“Ali amca… kolay değil.”
“Biliyorum,” dedi hiç beklemeden.
“Uzun zamandır konuşmuyoruz. Zaten… beni kabul edeceklerini de sanmıyorum.”
Boğazım düğümlendi ama devam ettim.
“Öyle gidip kapılarını çalmak… kolay değil.”
Sessizlik daha da ağırlaştı.
“Belki istemezler. Belki surat asarlar. Belki kırıcı olurlar. Ama denemeden de olmaz.”
Salon sessizdi. Herkes beni dinliyordu ama kimse üzerime gelmiyordu.
Ali amca bu kez sesi daha net konuştu.
“Beraber görüşürüz. Kimsenin seni üzmesine izin vermeyeceğiz.”
Bir an durdu. Sonra o kendinden emin tavrıyla ekledi:
“Ben hallederim.”
O kadar kesin söyledi ki…
İçimde bir şey çözülmeye başladı.
Sanki yıllardır tek başıma sırtımda taşıdığım o ağırlığın bir ucundan biri tutmuştu. Adem de yüklerime ortak oluyordu ama bu farklıydı.
Baba gibiydi. Bir insanın arkasında babasının olması böyle bir şey miydi?
Nazan teyze hemen, “Tabii ki halleder,” dedi. “Sen Ali amcanı tanımıyorsun galiba.”
Yeliz de araya girdi.
“Babam isterse cumhurbaşkanından bile kız ister.”
Ali amca gururla başını kaldırdı. “Abartma kız. Ama gerekirse onu da düşünürüz.”
Hepimiz güldük.
Ben gülerken gözlerim doldu.
Çünkü mesele sadece isteme değildi.
Birilerinin benim için savaşmaya hazır olmasıydı.
Gözlerim dolmasın diye başımı hafifçe aşağı eğdim. Parmaklarım çay bardağının ince camında dolaşıyordu.
Bu kadar kolay söylüyorlardı.
“Sizin istemeyi de yapalım.”
Sanki gerçekten benim de böyle bir hakkım varmış gibi. Sanki ben de birilerinin gururla kapısına gidip isteyeceği bir kızmışım gibi.
İçimde yıllardır susturduğum o küçük çocuk… o an başını kaldırmıştı.
Ali amca bana bakıyordu. Öyle acele ettiren, sıkıştıran bir bakış değildi. Daha çok… “Artık yalnız değilsin,” der gibi.
Boğazımdaki düğüm büyüdü.
“Ali amca…” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı. “Ya kötü geçerse?”
Bu soru sadece isteme için değildi. Geçmiş için de değildi. Korktuğum her şey içindi.
Ya reddedilirsem? Ya yine yetmezsem? Ya yine kapının dışında kalırsam?
Ali amca hiç düşünmeden cevap verdi.
“Kötü geçerse biz çıkar geliriz. Kızımı benden isterler” Sesi öyle sakindi ki.
“İnsan bazen kendi ailesinden görmediği sahip çıkmayı başka yerde bulur. Ama yine de bazı kapılar bir kere çalınmalıdır. Sonrası nasip.”
Nazan teyze başını salladı. “Aynen öyle kızım. İçinde kalmasın. Yarın dönüp ‘keşke deneseydim’ deme.”
Ama ben Ali amca da kaldım.
Sesi öyle sakindi ki… O tek cümle, içimde yıllardır kilitli duran bir kapıyı kırıp geçti.
Kızımı.
Bir an nefes almayı unuttum.
Babamdan hiç duymadığım, duymayı beklemekten bile vazgeçtiğim bir sahiplenişti bu. Öyle büyük bir kelime değildi belki… Ama benim içimde koca bir ömür kadar yer kapladı.
Kızımı.
Sanki gerçekten birine aitmişim gibi değil… Sanki gerçekten değerliymişim gibi. Bu adam o kadar çok kullanıyordu ki bu kelimeyi her seferinde kalbimi biri sıkıp bırakıyor boğazıma kocaman bir yumru oturuyordu. Konuşsam bitecek ve tükenecek gibi oluyordum.
Boğazım öyle sıkıştı ki konuşamadım. Gözlerim bir anda doldu. Başımı çevirmeye çalıştım ama olmadı.
Çünkü o an… İçimde küçücük bir Lale vardı. Kapının arkasında bekleyen, bir gün biri dönüp “Gel, sen de bizimsin,” desin diye susan o çocuk…
İlk kez duyuyordu bunu.
Ve en acısı… Bunu kendi babasından değil, bir yabancıdan, başkasının babasından duymuş olmasıydı.
Ama garip bir şekilde bu canımı yakmadı.
Tam tersine… İçimde yıllardır eksik duran bir yeri usulca doldurdu.
Gözüm istemsizce Adem’e kaydı. O da bana bakıyordu.
Bakışlarında acımak yoktu. Sadece anlamak vardı.
Bu daha kıymetliydi.
Dudaklarım titredi. “Ali amca…”
Sesim kırıldı.
Bir saniye daha dayanırsam ağlamayacakmışım gibi hissettim. Ama olmadı.
Bir anda yerimden kalktım. Hiç düşünmeden.
Ali amcanın yanına gidip boşluğaoturup ona sarıldım.
Öyle kontrollü, nazik bir sarılma değildi. Çocuk gibi. Eksik kalmış bir yerden.
Kollarımı ona sardığım anda gözyaşlarım sessizce aktı.
Ali amca bir an durdu. Sonra hiç şaşırmadan, hiç garipsemeden kolunu omzuma doladı. Başımı hafifçe okşadı.
“Tamam kızım…” dedi alçak bir sesle.
“Geçti. Bundan sonrası bizim.”
O cümleyle birlikte… Sanki yıllardır tek başıma taşıdığım bütün yük biraz hafifledi.
Ben Ali amcanın omzunda, ilk defa gerçekten bir babaya sarılır gibi ağladım.
Sessizce. Ama bütün kalbimle.
Ben yıllardır güçlü olmaya çalışıyordum. Mecbur olduğum için. Ama birinin çıkıp da “Artık bırak, ben de tutuyorum,” demesi…
İnsan buna nasıl alışırdı?
Ama sesim yine de titredi.
“Ben size alıştım galiba…”
Nazan teyze hiç beklemeden kalktı. Yanımıza gelip alırım amcanın omzunda olan kafamı saçlarımı koklayarak öptü.
“Geç kaldın bile kızım,” dedi saçlarımı okşayarak. “Biz sana çoktan alıştık.”
İşte o an… Tutamadım.
Gözyaşlarıma bir hıçkırık eklendi.
İçimden akıp gidenler sadece gözyaşları yada hıçkırık değildi.
Hasretti.
Bir sofraya ait olmanın, bir eve dönebilmenin, birilerinin gerçekten “bizim kızımız” demesinin hasretiydi.
Ve ilk defa… Bu kelime canımı acıtmadı.
İyileştirdi.
“Galiba bir babayı hak etmek, biraz da acı çekmekti…” diye düşündüm. Sonra bu düşüncenin ne kadar acımasız olduğunu fark edip sustum.
***
Selammmm
Nasılsınız?
Bölümü nasıl buldunuz?
Sonlar çok fenaydı yaa. Lalem biçare kızım benim.
Sonraki bölüm eğlenceli olacak.
Bu bölüm 5400 kelimeydi aşırı yordu beni diğer Bölümü kısa tutmaya çalışacağım.
Veee düğünümüz varrr. Fıstık gibi olalım bir kaç talibimizde çıksın Adem kıskansın ya.
Oy vermeyi yorum atmayı unutmayınnnn lütfen ❤️🤍
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 36.83k Okunma |
3.14k Oy |
0 Takip |
36 Bölümlü Kitap |