

Tak. Tak. Tak.
Sesin şiddeti artarken gözlerimi daha sıkı kapattım. Uğur bir yandan beşikte bulduğu oyuncağı beşiğin kenarlarına vururken diğer yandan anlamsız çığlıklar atıyordu.
Huysuz uyanmıştı büyük ihtimal.
Ama ben…
Kıpırdamadım.
Onu duyuyordum.
Yine de gözlerimi açmadım.
Çünkü… bekliyordum.
“Anne” demesini.
Zor durumda kalırsa Anne derdi belki.
Uğur artık ağlamaya başlayınca. Gözlerimi açarak canından can koparıyorlar gibi ağlayan oğluma döndüm. Yatağımdan kalkıp beşiğin yanına gittim kollarımı uzattım ama bana gelmedi. Elini ağzına koyup ağlamaya devam etti. Kaşlarım çatılırken beşiğin kenarına çöktüm. "Oğlum canım ne oldu sana? Sen bana küstün mü neden annenin kucağına gelmiyorsun?"
Uğur bana uzanır gibi oldu ama vazgeçip daha çok ağlamaya başladı.
Parmağını ağzına daha çok bastırdı. Bir yandan da huysuzca kıpırdanıyordu.
“Acıktın mı?” diye sordum kendi kendime.
“Altın mı kirlendi?”
Elimi uzatıp yanağını okşadım. Bu kez başını geri çekti.
Daha da huzursuzlandı.
“Hay Allah…” diye mırıldandım.
Kucağıma almaya çalıştım, yine istemedi.
Bu kez biraz daha dikkatle baktım.
Ağzını açıp kapatıyordu.
Sanki bir şeyi ısırmak ister gibi. Salyaları da çok akıyordu.
Parmağını çektiği an kısa bir ağlama yükseliyordu.
Bir an durdum.
“Elini ağzından çekiyorsun… sonra daha çok ağlıyorsun…” diye düşündüm yüksek sesle.
Parmağımı uzatıp dudaklarının kenarına değdirdim.
Uğur hemen parmağımı yakalayıp ısırmaya çalıştı.
“Hmm…”
Kaşlarım hafifçe kalktı.
“Diş mi çıkarıyorsun sen?”
Ağzını biraz araladığımda üst diş etinin kenarının kabarmış olduğunu fark ettim.
“Ee tabii…” dedim iç çekerek.
“O yüzden bu kadar huysuzsun.”
Bu kez onu yavaşça kucağıma aldım.
Direnmedi.
Başını omzuma yasladı ama hâlâ mızmızlanıyordu.
“Dur bakalım, bir şey bulalım sana,” dedim.
Beşiğin kenarındaki oyuncağı alıp eline verdim ama istemedi.
Yine ağzına götürebileceği bir şey arıyordu.
“Tamam, tamam…” diye mırıldandım.
Odaya göz gezdirdim.
“Şu diş kaşıyıcısı neredeydi…”
Uğur omzumda kıpırdanırken bir yandan dolabı açtım.
“Bulduk şimdi seni rahatlatacak.”
Dolabın üst rafını karıştırırken en arkaya sıkışmış küçük kutuyu buldum.
“Buradaymışsın,” diye mırıldandım.
Kapağını açıp içinden diş kaşıyıcısını çıkardım.
Uğur omzumda huzursuzca kıpırdandı.
Başını geri çekip ağzını açtı, yine elini sokmaya çalıştı.
“Tamam, tamam… veriyorum.”
Diş kaşıyıcısını eline tutturdum.
Hiç beklemeden ağzına götürdü.
Bir anda ağlaması kesilmedi ama sesi düştü.
Daha çok mızmızlanmaya döndü.
“Ha şöyle…” dedim.
Onu biraz daha rahat tutacak şekilde kucağımda düzelttim.
Başını omzuma yasladı, diş kaşıyıcısını kemirmeye devam etti.
Arada yüzünü buruşturuyor, sonra tekrar ısırıyordu.
“Zor iş…” diye söylendim hafifçe. Kafasının tepesinden öperken.
“Daha bunun devamı var. Canımız yanacak. Kıyamam ben sana”
Yavaşça odada dolaşmaya başladım.
Adımlarım ritmik olunca biraz daha sakinleşti.
Perde aralığından içeri sabah ışığı süzülüyordu.
Kısa bir an durup baktım.
“Bugüne de böyle başladık,” dedim kendi kendime.
Uğur’un sesi neredeyse tamamen kesilmişti.
Sadece arada küçük homurtular çıkarıyordu.
“Elimizde diş kaşıyıcısı, geceleri nöbet tutacağız galiba,” diye mırıldandım.
Bir süre daha böyle oyalandıktan sonra başını iyice omzuma bıraktı.
“Tamam… birazdan geçer,” dedim.
Sonra aklıma bir şey geldi.
“Dur, bir de soğuk iyi gelir.”
Onu tek koluma alıp mutfağa doğru çıktım.
“Belki dolapta yoğurt vardır…”Buzdolabını açtım.
Bir süre baktım… raflara, kaplara.
“Yoğurt yok mu ya…” diye mırıldandım.
Bir umutla arka tarafa uzandım ama boştu.
Kapıyı kapatırken iç çektim.
“Tamam, o zaman markete gidiyoruz.”
Uğur sandalyede kıpırdanmaya başladı.
Elindeki kaşıyıcıyı yere attı. Yerden alıp yıkarken
“Tam zamanına denk geldi zaten,” dedim.
Onu tekrar kucağıma aldım.
Mutfaktan çıkıp odaya geçtim.
“Önce seni bir hazırlayalım.”
Altını kontrol ettim.
“Evet, bu da değişecek.”
Kısa bir uğraştan sonra temiz bezini bağladım.
Üzerine rahat bir şeyler giydirdim.
Uğur bu sırada bir sakinleşiyor, bir yine mızmızlanıyordu.
Arada dişlerini kaşımaya çalışıyordu.
“Tam diş zamanı…” diye söylendim. 13 aylık olmuştuk.
Kendi üzerime de hızlıca bir şeyler geçirdim.
Saçımı toplayıp aynaya kısaca baktım.
Boynumdaki kolye gözümün ucuna takıldı.
Bir an durdum.
Sonra bakışımı kaçırdım.
“Market, yoğurt… odaklan,” diye mırıldandım.
Uğur’u kucağıma alıp kapıya yöneldim.
Anahtarı alıp çıktım.
Oğlumu bebek arabasına koydum. Dışarısı serindi ama üşütmüyordu. Tam bir ilkbahar havası vardı. Derin bir nefes aldım. Nisan ayını seviyordum.
Bahçeden çıkıp yolda yürümeye başladım. "Benim oğlumun canımı yanıyormuş? Kıyamam ki ben oğluma."
Nazan teyzenin kapısının önünden geçerken kapı açıldı.
“Lale?” dedi Nazan teyze hafif şaşkınlıkla.
Durup ona döndüm.
“Günaydın nazan teyze.”
Kapının eşiğinde duruyordu, baştan aşağı bizi süzdü.
“Hayırdır kızım, sabah sabah nereye böyle?”
Uğur o sırada tekrar mızmızlandı.
“Diş çıkarıyor.” dedim. “Bir şeyde yiyemiyor. Evde de yoğurt kalmamış, markete gideceğim.”
Nazan teyze hemen kaşlarını kaldırdı. Bize doğru geldi. Bahçeden çıkıp yanımıza geldi. Önce bana sarılıp öptü sonrada bebek arabasına eğildi.
"Paşam ne oldu sana. Canınmı yanıyor senin?" Uğur naz yaparak numaradan ağlayınca gülmeden edemedim.
“Yavrum niye söylemiyorsun? Bende var yoğurt. Hem taze daha dün mayaladım.”
Bir adım geri çekilip kapıyı biraz daha açtı.
“Ver bakayım çocuğu da, sen rahat rahat al ne alacaksan.”
Tereddüt ettim.
“Yok teyze, uğraştırmayayım seni—”
“Elin ayağın dolu olacak zaten,” diye sözümü kesti.
“Ver çocuğu.”
Uğur’a baktım.
Zaten huzursuzdu. Gezdirmek istemiyordum. Hep soğuk soğuk yoğurt yerse damakları rahatlardı. Acısı dinerdi yavrumun.
“Peki…” dedim sonunda.
Onu Nazan teyzenin kucağına verdim.
“Ben hemen alıp gelirim.”
“Git git,” dedi eliyle işaret ederek. “Sen işine bak. Hem ben yoğurdun içine ekmek de koyarım. Doysun çocuk.”
Ben de Bahçeden içeri girip arabayı bir kenarı bıraktım.
Bahçeden çıkarken evin kapısından bana bakan Nazan teyzeyle, Uğur’a baktım.
“Ben hemen alıp gelirim.”
“Git sen,” dedi. “Oyalarım ben Uğuru”
“Teşekkür ederim, nazan teyze. Hemen alıp geleceğim” dedim.
“Git, acele etme,” diye seslendi ve içeriye geçip kapıyı kapattı.
Ben de sokağın devamına doğru yürümeye başladım.
Sabah yeni yeni hareketleniyordu.
Ben de sokağın devamına doğru yürümeye başladım.
Bir iki dükkân kepenk açıyordu, yol hâlâ sakindi.
Aklım bir yandan Uğur’daydı.
“Şimdi yoğurdu görünce susar, acısıda diner kesin,” diye geçirdim içimden.
Biraz daha ilerleyince sağ tarafta küçük bir dükkân dikkatimi çekti.
Daha önce görmüş müydüm, emin olamadım.
Camında soluk bir yazı vardı:
“Terzi”
Altına da küçük bir kağıt bantlanmıştı.
Yürürken gözüm takıldı, yavaşladım.
Bir iki adım geri atıp tekrar baktım.
Kağıtta şunlar yazıyordu:
“Yardımcı aranıyor”
Kaşlarım hafifçe kalktı.
“Terzi mi…” diye mırıldandım.
İster istemez cama biraz daha yaklaştım.
İçeride tek bir dikiş makinesi, kenarda ütü masası, askıda birkaç kıyafet vardı.
Küçük ama düzenli bir yerdi.
Kağıdın altındaki yazıyı okumaya çalıştım.
“Temel dikiş bilen…”
Gerisini okumadım ama yeterince anlamıştım.
Bir an durdum.
“Ben ne anlarım ki…” dedim kendi kendime.
Ama hemen ardından aklıma geldi.
“tekstilde çalıştım az çok öğrenmiştim…”
Kapının camında kendi yansımam göründü.
Saçım alelacele toplanmış, üstümde günlük bir şeyler…
Boynumdaki kolye hafifçe ışık aldı.
Gözüm bir an oraya kaydı, sonra tekrar ilana döndüm.
“Yardımcı aranıyor…”
İçimde tuhaf bir düşünce belirdi.
Ciddi bir şey değil…
Sadece aklın bir köşesine düşen bir ihtimal gibi.
“Uğur varken zor… ama gerekiyor.” diye geçirdim içimden.
Bir adım geri çekildim.
“Şimdi markete git, yoğurt al… sonra bakarsın,” dedim kendime.
Bir kez daha dükkâna baktım.
Tam dönüp gidecektim ki arkamdan bir ses geldi:
“Bir şey mi bakmıştınız?”
Hafif irkildim, başımı çevirip baktım.
Elinde anahtarlarla duran genç bir kadın kapının önünde duruyordu.
20’lerinde falandı. Üzerinde sade ama temiz bir elbise, doğal sarı saçları ensesinde toplanmış… yüzünde de sıcak bir ifade vardı.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Yok… şey…” dedim, ilanı işaret ederek. “Ona bakmıştım.”
Kadın gülümsedi.
Kapıya yaklaşıp anahtarı çevirdi.
“Yeni astım onu,” dedi. “Daha kimse aramadı.”
Kapıyı açıp kenara çekildi.
“İsterseniz bir bakın içeri.”
Tereddüt ettim.
“Yok, ben aslında markete gidiyordum da…” dedim.
“İki dakika sürer,” dedi yumuşak bir sesle. “Zaten küçük bir yer.”
İçeri şöyle bir göz attım.
Az önce gördüğüm gibi, derli toplu bir dükkândı.
Kadın tekrar bana baktı.
“Dikiş biliyor musunuz?”
Omuz silktim.
“Çok iyi değil… ama tamamen yabancı da sayılmam.”
“Yeter aslında,” dedi hemen. “Ben de çok profesyonel değilim zaten. Daha çok tadilat işleri…”
Bir an durdum.
“Çalışma saatleri nasıl?” diye ağzımdan kaçırdım.
Kadın hafifçe güldü.
“Demek biraz ilgilendiniz,” dedi.
Ben de istemsizce gülümsedim.
“Şey… evde çocuk var da…” dedim. “Ona göre olur mu diye düşündüm.”
Kadının yüzü yumuşadı.
“Kaç yaşında?”
“On üç aylık.”
Başını salladı.
“Anlıyorum… o zaman tam zamanlı zor olur.”
Bir an düşündü.
“İstersen yarım gün de olur. Hatta bazı günler gelmesen de sorun etmem. Yoğunluğa göre ayarlarız. Yakında oturuyorsan onuda getirirsin.”
Bu kez gerçekten duraksadım.
Beklediğim bir cevap değildi.
“Ciddi misiniz?” dedim.
“Tabii,” dedi. “Ben de tek başımayım zaten. Çokta yoğun değiliz zaten. Sonuçta mahalle terzisi. Yardım olsun yeter.”
İçimde bir şey kıpırdadı.
Ama hemen toparladım.
“Ben… bir düşüneyim,” dedim.
“Tabii ki,” dedi gülümseyerek. “Zorlamıyorum. İsminiz neydi?”
“Lale.”
“Elif ben de,” dedi elini hafifçe kaldırarak. “Ne zaman istersen uğra.” elini sıkıp başımı salladım.
“Teşekkür ederim.”
Bir adım geri çekildim.
“Ben şimdi markete gideyim…”
“Git tabii,” dedi. “Kolay gelsin.”
Yürümeye başladım.
Ama bu sefer adımlarım biraz daha yavaştı.
Aklımda yoğurt vardı…
Ama artık sadece yoğurt yoktu.
“Yarım gün…” diye geçirdim içimden.
“Olur mu gerçekten…”
Başımı hafifçe salladım.
“Önce bir yoğurt al,” dedim kendime. “Sonra düşünürsün.” hem nazan teyzeye de söylerim.
Marketin kapısından içeri girdim.
Serin hava yüzüme çarptı.
Sepetlerden birini alıp içeri doğru ilerledim.
Doğruca süt ürünlerinin olduğu rafa yöneldim.
“Yoğurt… yoğurt…” diye mırıldandım kendi kendime.
Tam eğilip bir tane alacakken yanımdan bir el uzandı.
Aynı anda ikimiz de aynı yoğurda uzandık.
Elim havada kaldı.
Başımı kaldırdım.
“Pardon—”
Karşımdaki yüzü görünce cümlem yarım kaldı.
“Ahmet abi?”
Ahmet abi kaşlarını kaldırdı, sonra yüzü yumuşadı.
“Lale?” dedi şaşkınlıkla. “Sen misin ya?”
“Benim,” dedim gülerek.
Elindeki yoğurdu bana uzattı.
“Al sen al,” dedi. “Ben başka alırım.”
“Yok abi, fark etmez,” dedim ama yine de aldım.
Oda bir yoğurt alıp etrafına bakındı.
“Tek başına mı geldin küçük adam yokmu?”
“Yok,” dedim. “Nazan teyzeye bıraktım. Diş çıkarıyor, biraz huysuz… yoğurt almaya çıktım.”
“Ha zor zaman,” dedi başını sallayarak. “Geçer ama, biraz uğraştırır. Yeğenlerimden biliyorum.”
“Evet,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Sabah baya bir uğraştırdı zaten.”
Sepete yoğurdu koydum.
“İyi yapmışsın, Nazan abla bakar ona,” dedi.
Başımı salladım.
“Ben çıkayım,” dedim. “Çok bekletmeyeyim.”
"Bende çıkıyorum. Sizin o tarafta işim var. Rahatsız olmayacaksan beraber gidelim. Hem elindekini taşımana yardım ederim."
"Ne rahatsızlığı abi çok mutlu olurum. Yoğurdu ben taşırım ama."
"Öyle olmaz Adem sonra kızar. Benden küçük ama bazen korkutuyor beni."
Gülümsememi tutamadım.
“Abartıyorsun,” dedim.
“Yok vallahi,” dedi gülerek. “Ciddi söylüyorum. Sana bir şey taşıttığımı öğrenirse beni bulur sonra motor taşıtır.”
İkimiz de hafifçe güldük.
Kasada işimizi hallettik, kapıdan beraber çıktık.
Sabahın serinliği yüzümüze vurdu.
Ahmet abi poşeti elimden aldı.
“Ver şunu,” dedi.
“Abi gerek yok—”
“Sus,” dedi gülerek. “Abi lafı dinlenir.”
Bir şey demedim, bıraktım.
Aynı yöne doğru yürümeye başladık.
Bir iki adım sessiz gittik.
Sonra Ahmet abi yan gözle bana sonra da yüzüğüme baktı.
“Hayırlı olsun bu arada,” dedi.
Kaşlarım çatıldı.
“Ne?”
“Evlilik işi…”
Adımlarım yavaşladı.
“Nereden öğrendin?” dedim hemen. “Adem mi söyledi?”
Ahmet başını salladı.
“Söyledi,” dedi. “Dün akşam konuştuk.”
İçimde bir şey kıpırdadı ama belli etmedim.
Derin bir nefes aldım.
“Sağ ol abi” dedim bu sefer daha net.
Ahmet abi hafifçe gülümsedi. Parmağımda ki yüzüğü işaret edip.
“Hayırlı olsun o zaman.”
Bir süre yürüdük.
“İyi yapmışsın,” dedi. “Adem iyi çocuk.”
Başımı hafifçe salladım.
“Biliyorum.”
Sonra yine o abilik tonuna geçti.
“Bak Lale,” dedi.
Ona döndüm.
“Bir sıkıntın bir derdin falan var mı?”
“Yok abi,” dedim bu sefer daha sakin. “Gerçekten yok.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
Başını salladı.
“İyi,” dedi. “Ama yine de… bir şeye ihtiyacın olursa söyle. Çekinme.”
“Sağ ol abi.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra gülerek ekledi:
“ baya seviyor seni.”
İstemeden gülümsedim.
“Biliyorum,” dedim bu sefer hiç kaçmadan.
Ahmet abi hafifçe güldü.
“Tamam o zaman,” dedi. Derin bir nefes alıp burukluk bir şekilde bana baktı."En hayırlısını diliyorum sizin için." Dedi.
"Teşekkür ederim" diyerek yüzünü inceledim. Üzgündü.
Bir süre sessiz yürüdük.
Adımlarımız aynı tempoda ilerliyordu.
Sonra Ahmet abi sanki aklına yeni gelmiş gibi konuştu:
“Şey…” dedi.
Ona baktım.
“Deniz nasıl?”
Adım bir an yavaşladı.
Kaşlarımı kaldırarak ona baktım.
“İyi,” dedim kısa bir şekilde.
O an fark etti.
Benim duraksamamı görünce telaşlandı.
Hemen toparladı.
“Yani…” dedi hızlıca. “Denizler nasıl? Asya, Sedef falan… herkes iyidir diye sordum. Ne zamandır görmüyorum.”
Ahmet abi bakışlarını benden kaçırdı.
Belli etmemeye çalışıyordu.
Ama anlamıştım.
Gözlerimi kısa bir an yere indirdim. Bir şeyler olmuştu aralarında . Hareketlerinden anladığım üzere suçlu olan Ahmet abi gibi duruyordu.
" iyiler daha dün buradaydılar. Hatta bugün bir daha gelecekler. Okul yüzünden yoruluyorlar ama biraz."
Sokağın başına gelene kadar bir daha konuşmadık.
“Ben buradan döneceğim,” dedi.
Poşeti bana uzattı.
“Al bakalım.”
“Sağ ol abi."
“Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
O yolunu değiştirdi.
Ben devam ettim.
Ama birkaç adım boyunca aklım hâlâ az önceki sorudaydı.
“Deniz nasıl…”
Kapıya yaklaşıp tıklattım.
Çok beklemeden açıldı.
Nazan teyze kapıda belirdi.
“Geldin mi kızım?” dedi.
“Geldim teyze.”
İçeri adım attım, gözüm ilk refleksle etrafı taradı.
“Yeliz yok mu?” diye sordum.
“Dershaneye gitti,” dedi. “Sabah erken çıktı bugün.”
“Ha…” dedim başımı sallayarak.
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri geçtim.
“Gel mutfağa,” dedi Nazan teyze.
Mutfağa girdiğimde Uğur mama sandalyesindeydi.
Önünde yoğurt vardı, ağzı yüzü batmıştı.
Beni görünce hemen hareketlendi.
“An - ne!”
İçim yumuşadı.
“Gel bakalım,” dedim.
Kucağıma aldım.
Bu sefer hiç naz yapmadı.
Başını omzuma koydu.
“Elimden kaçar mı sanıyorsun?” dedi Nazan teyze gülerek. “Bir yedi, bir oynadı, bir mızmızlandı… şimdi keyfi yerine geldi.”
“Belli,” dedim gülerek.
Poşeti tezgâha bıraktım.
“Ben de yoğurt aldım,” dedim.
“Dursun o,” dedi. “Bu daha yeni, bunu yesin.”
Başımı salladım.
Uğur’un saçlarını düzelttim.
Hâlâ ara ara ağzını kaşımaya çalışıyordu.
“Çok zorlanıyor,” dedim.
“Çıkar çıkar,” dedi. “Bir iki güne patlar o diş.”
Sandalyeye oturdum.
Bir an sustum.
Aklım yine o terzi dükkânına kaydı.
“Nazan teyze…” dedim.
“Hmm?”
“Şu ilerideki terzi var ya…”
“Ha, Elif’in yeri,” dedi hemen.
“Evet… o yardımcı arıyormuş.”
Nazan teyze kaşlarını kaldırdı.
“Eee?” dedi.
Bir an duraksadım.
“Ben de… bir bakayım dedim.”
“İyi yapmışsın,” dedi hiç düşünmeden.
Şaşırdım.
“Gerçekten mi?”
“Tabii,” dedi. “Evde otur otur nereye kadar? Hem çocuk da büyüyor.”
Uğur’a baktı.
“Ben bakarım gerektiğinde,” diye ekledi.
Gözlerim ona döndü.
“Ciddi misin teyze?”
“Elbette,” dedi. “işine gidersin sende, sonra gelirsin yemekte yersin. Hem sen de kafanı dağıtırsın.”
İçimde bir şey hafifledi.“Bilmiyorum, fazla yük olacak gibiyim…” dedim. “Ne yükü yavrum şuncacık bebekten yükmü olur. Yemekte her gün pişiyor zaten.”
"Görüşeyim ben o zaman."
“Görüş tabi” dedi net bir şekilde. “Fırsat bu fırsat.”
Uğur o sırada hafifçe mızmızlandı.
Onu biraz daha sıkı tuttum.
Başını omzuma yasladı.
“Her şey için teşekkür ederim,” dedim.
Nazan teyze elini hafifçe salladı.
“Ne demek kızım,” dedi. “Sen yeter ki iyi ol.”
Gülümsedim.
Uğur omzumda kıpırdandı, elini yine ağzına götürmeye çalıştı. Küçük bir homurtu çıkardı.
“Bak yine başladı,” dedim.
“Normal,” dedi Nazan teyze. “Acıyordur şimdi.”
“Biraz daha yoğurt yedirsem iyi gelir mi?”
“Gelir tabii,” dedi. “Soğuk iyi gelir ona.”
Uğur’u tekrar mama sandalyesine oturttum.
Kaşığı elime aldım, biraz yoğurt uzattım.
Bu sefer itiraz etmedi.
Ağzını açtı.
“Ha şöyle,” dedim.
Bir iki kaşık yedikten sonra yüzü biraz daha gevşedi.
Nazan teyze tezgâha yaslandı, beni izliyordu.
“Sen de toparlanıyorsun,” dedi.
Başımı kaldırdım.
“Nasıl yani?”
“İlk geldiğin gün gibi değilsin,” dedi. “Daha cok açıldın.”
Bir şey demedim.
Ama içimden “haklı” dedim.
Kaşığı bir kez daha Uğur’a uzattım.
“Belki…” dedim yavaşça. “Biraz alıştım.”
“Alışırsın tabii,” dedi. “İnsan her şeye alışıyor.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ben birazdan çıkayım o zaman,” dedim.
“Git,” dedi Nazan teyze. “Ben buradayım.”
Kaşığı kenara bıraktım.
Bir an durdum.
Sonra aklıma geldi.
“Bugün kızlar gelecekti,” dedim.
Nazan teyze bana baktı.
“Asya’lar mı?,” dedi. “Evet, Dün konuşmuştuk.”
“Ha doğru,” dedi.
“Ben şimdi çıkmayayım,” dedim. “Eve geçeyim. Onlar gelince… sonra giderim terziye.”
Nazan teyze hiç itiraz etmedi.
“Daha iyi,” dedi. “Hem tek gitmezsin, hemde uğur tek kalmaz.”
Başımı salladım.
“Zaten çok sürmez,” dedim. “Bir uğrar çıkarım sonra.”
“Git tabii,” dedi. “Ben yine buradayım, lazım olursa bırakırsın Uğur’u.”
Gözlerim yumuşadı.
“Sağ ol nazan teyze.”
Uğur’u kucağıma aldım.
“Haydi bakalım,” dedim hafifçe. “Misafirlerimiz gelecek bugün.”
Uğur anlamasa da bana baktı.
Parmağını yine ağzına götürdü. Kaşlarını hafifçe çattı, sanki o küçücük canıyla bu acıya kızıyordu.
“Dayan biraz,” diye fısıldadım saçlarını öperken.
“Geçecek…”
Nazan teyze kapıya kadar eşlik etti bize.
“Kızlar gelince haber ver,” dedi. “Ben de bir uğrarım.”
“Tamam ” dedim gülümseyerek.
Kapıdan çıkıp oğlumu bebek arabasına koydum yoğurdu da elime alıp kendi evime doğru yürümeye başladım.
Uğur bu sefer daha sakindi. Ara ara homurdanıyor ama eskisi gibi ağlamıyordu. Yoğurt biraz iyi gelmişti belli ki.
Evin kapısını açtım,
içeri girer girmez o tanıdık sessizlik karşıladı beni.
“Hoş geldik,” dedim kendi kendime.
Uğur’u içeri alıp ayakkabılarımı çıkardım. Onu salona götürüp halının üzerine oturttum. Önüne oyuncağını koydum. Bu sefer aldı… ama yine ağzına götürdü.
“Her şeyi kemireceksin bugün anlaşılan,” dedim hafifçe gülerek.
Mutfağa geçip poşeti tezgâha bıraktım. Aldığım yoğurdu dolaba yerleştirdim. Sonra bir an durdum.
Ev… sessizdi.
Ama bu sessizlik eskisi gibi ağır gelmiyordu.
Salona geri döndüm. Uğur yerde oturmuş, kendi kendine oyalanmaya çalışıyordu. Yanına gidip dizlerimin üzerine çöktüm.
“Bugün misafirlerimiz gelecek,” dedim. “Asya gelecek, Sedef gelecek…”
İsmi söylerken fark etmeden gülümsedim.
“Ev biraz toparlansın mı ne dersin?” dedim sanki anlıyormuş gibi.
Uğur bana baktı, sonra elindeki oyuncağı yere attı.
“Tamam, bu da cevabın galiba,” diye mırıldandım.
Onu kucağıma alıp koltuğa oturdum. Başını göğsüme yasladı. Bir eli hâlâ ağzındaydı.
Bir süre öylece oturdum.
Aklım… yine sabaha gitti.
Terzi dükkânına.
Elif’in söylediklerine.
Sonra Ahmet abi…
“Deniz nasıl…”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Bir şey var…” diye geçirdim içimden. “Ama ne…”
Başımı hafifçe salladım.
“Şimdi değil,” dedim kendi kendime.
Uğur’un başını okşadım.
“Bizim ev yine dolacak bugün,” dedim fısıltıyla.
O sırada…
Kapı çaldı.
İkimiz de hafifçe irkildik.
Uğur başını kaldırdı.
Ben de kapıya baktım.
“Geldiler…” diye mırıldandım.
Kucağımdan indirip ayağa kalktım. Kapıya doğru yürürken içimde hafif bir kıpırtı vardı.
Kapıyı açtım.
Karşımda Asya vardı. Yanında da Sedef ve Deniz abla.
“Hoş geldiniz,” dedim gülümseyerek.
Asya gözlerini kısıp bana baktı.
Sonra bir anda yüzü aydınlandı.
“Hayırdır…” dedi uzatarak. “Bir parıltı var sende.”
Sedef hemen araya girdi.
“Elinde yüzük var çünkü,” dedi sırıtarak.
Refleksle elim yüzüğüme gitti.
Bir an sustum.
Sonra… istemsizce gülümsedim.
“Evet tabi o konu da var ama farklı bir konu daha var." dedim.
Asya kaşlarını daha da kaldırdı.
“Daha ne olabilir?” dedi şüpheyle. “Daha bir gün bile olmadan ne yaşamış olabilirsin? Adem abinin de hızına yetişilmiyor."
Sedef gözlerini kısarak bana yaklaştı.
“Dur dur… Lale abla kolyen yeni mi? Ne kadar güzel. Boynunda ilk kez gördüm.”
Deniz abla kapının eşiğinde duruyordu. Her zamanki gibi daha sakindi ama gözleri dikkatliydi.
“İçeri girsek mi önce?” dedi hafifçe gülerek.
“Ha doğru,” dedim toparlanıp. “Gelin, gelin.”
Kapıyı kapattım. Hepsi içeri geçti. Uğur onları görünce olduğu yerden kıpırdandı. Önce Asya’yı fark etti, normalde sevinip zıplaması gerekirken kaşları çatık bir sekilde onlara baktı.
Asya gidip yanına eğildi.
“Benim yakışıklım!” deyip kucağına aldı.
“Ne oldu sana ya, niye böyle mızmızsın?” dedi saçlarını karıştırarak.
“Diş çıkarıyor,” dedim.
Sedef çantasını koltuğa bırakırken,
“Tam zamanında gelmişiz o zaman, eğlendireceğiz biz bunu,” dedi.
Deniz abla ise gözlerini benden ayırmadan,
“Sen anlat şimdi,” dedi. “O ‘farklı konu’ ne?”
Bir an sustum.
Sonra derin bir nefes aldım.
“Yolda bir yer gördüm,” dedim. “Terzi dükkânı… yardımcı arıyormuş.”
Asya’nın yüzü anında değişti.
“Ne?” dedi.
Sedef direkt koltuğa çöktü.
“sen de iş arıyordun ne güzel. Görüştün mü?”
Omuz silktim.
“Tam görüşmedim,” dedim. “Ama konuştum biraz… kadın iyi biri gibi geldi. İsmi Elif.”
Asya’nın yüzü bir anda değişti. Kaşları kalktı. “Bir saniye… Elif mi dedin?” dedi.
Şaşırdım. “Evet… tanıyor musun?”
Asya kısa bir gülümseme attı. “Tanıyorum,” dedi rahatça. “Mahalleden. Eskiden annemle çok gidip gelirdik ona. Dikişi de iyidir.”
Sedef hemen yaklaştı: “Bak işte! Tanıdık çıktı.”
Asya devam etti: “Kötü biri değildir. Hatta tam tersine… sabırlıdır. İyi anlaşırsınız bence.”
Bu cümle içimi garip bir şekilde rahatlattı.
“Evet anlayışlı bir Kadın, tek çalışıyor. Yarım gün falan olabilir dedi. Hatta Uğur’u da getirebileceğimi söyledi.”
Asya hafif bir gururla. “Zor biri değil. Sana demiştim. Ama iş konusunda düzenlidir, onu söyleyeyim.”
Deniz abla da başını sallayarak Asya'ya katıldı.
“Ben destekliyorum,” dedi net bir şekilde.
“Hem sana iyi gelir, hem ortam değişir. Sürekli evde olmak seni de boğuyordur zaten.”
Sedef de başını salladı.
“ Hem böyle iş mi var ya! Resmen sana göre.”
Deniz abla kollarını bağladı, düşünceli bir şekilde başını salladı. “Mahalle işi olunca öyle oluyor,” dedi. “İnsanlar daha anlayışlı oluyor. Ama sen gerçekten istiyor musun?”
Bu soru beni bir an durdurdu.
İstiyor muydum? İstemekle olmuyordu paraya ihtiyacım vardı. Güzel de bir işti.
Gözüm istemsizce Uğur’a kaydı. Asya’nın kucağında, diş kaşıyıcısını kemirirken bile arada huzursuzlanıyordu.
“İstiyorum…” dedim yavaşça. “Yani… iyi gelir gibi geliyor. Evde sürekli aynı şeyler… biraz nefes almak istiyorum.”
Sedef hemen atladı: “Al tabii! Hem para kazanırsın, hem kafan dağılır.”
Asya da başını salladı: “Ben de diyorum zaten. Sen eskisi gibi değilsin artık. Daha iyisin… ama tamamen toparlanman için bir şeylerle meşgul olman lazım.”
Sonra: “Bugün tekrar gidip konuşacağım,” dedim.
Sedef hemen: “Harika!” “Önce Adem’le de konuşacağım. Bana çok destek oluyor. Bir karar aldığımda ona da söyleme ihtiyacı hissediyorum.”
Asya Uğur’u hafifçe sallarken gözlerini bana dikti.
Bakışında hem anlayan bir ifade vardı, hem de o kendine has munzur ifadesi.
“Adem abiye söyleyeceğim diyorsun da…” dedi dudak bükerek. “Şimdi başlar; ‘yorulma canım, senin yerine de ben çalışırım, yemek yaparım’ falan… İyice kılıbık oldu o da. Bana kızarken hiç bu kadar düşünceli değil.”
Sesindeki alay o kadar açıktı ki gülmemek elde değildi.
Sedef hemen kahkahayı patlattı: “Sen de bir gün sevil de gör bakalım!”
Asya kaşlarını kaldırdı: “Ay sağ ol ya, çok lazımdı bu yorum.”
Deniz abla hafifçe gülümsedi, ama gözleri hâlâ bendeydi: “Şaka bir yana… gerçekten destek olur sana.”
Başımı salladım. “Olur,” dedim. “Zaten o yüzden söylemek istiyorum.”
Asya omuz silkti: “Söyle tabii… ben sadece şimdiden uyarıyorum. Adam abi seni işe göndermemek için her şeyi teklif edebilir.” dalga geçer gibi kurduğu cümlelere daha çok güldüm. Adem gibi bir adama böyle şeyleri çok yakıştıramıyordum.
Gülümsedim. “Gönderir,” dedim bu sefer daha net. “Sadece… biraz söylenir belki.”
Sedef tekrar araya girdi: “Söylenmez ya, maksimum surat yapar beş dakika.”
Asya hemen: “Yok yok, yapmaz. Lale'nin karşısında direkt erir.”
Bu sefer hepimiz güldük.
Uğur o sırada küçük bir ses çıkardı, Asya’nın omzuna başını daha çok yasladı.
“Asıl mesele bu değil,” dedim. “Ben zaten gideceğim.”
Asya bana baktı, hafifçe başını salladı: “İşte bu.”
Sonra hiç beklemeden: “Ben de geliyorum.”
“Başladık…” dedim ama gülüyordum artık.
Sedef: “Yalnız gitmek yok.”
Bir an düşündüm…
Sonra pes ettim. “Tamam,” dedim. “Ama bir kişi.”
Asya parmağını kendine doğru çekti: “Zaten o benim.” Deniz abla: “Asya gitsin, herkesi heryeri biliyor sonuçta.”
Sedef iç çekti: “Hiç şaşmadım.”
Gülüşmeler arasında Uğur’un saçlarını okşadım.
İçimdeki o hafif heyecan bu sefer daha netti.
Ellerimi dizlerime koyarak yerimden kalktım önce "bir çay koyayım da çay içelim."
"Çok güzel olur valla." Odadan çıkmadan Asya'ya
Dönüp "sende Nazan teyzeyi ara o da gelmek istiyordu." Bana öpücük atıp "Tamamdır aşkım" dedi. "Ayy aşkım dedim. Adem abi duymasın, keser beni" arkamdan gelen sesine gülüp çaydanlıkları doldurup tüpe koydum. Fırında ki keki alıp tezgaha koydum.
"Yardım lazım mı?" Deniz ablanın sesiyle elimdeki bıçağı bırakıp ona döndüm. "Istersen kestiğim kekleri tabaklara koyabilirsin." Kapının önünden ayrılıp bana doğru gelirken "tabiki" dedi.
Kekleri kesmem bitince bıçağı lavabonun içine bırakıp tabakaların kenarına çatalları koyan Deniz ablaya dönüp
“Ahmet abiyle karşılaştım bugün”
Hareketleri bir an duraksadı. Ama hemen devam etti. "Hmm iyi."
Sonra ekledim: “Deniz nasıl? Dedi."
O an…
O küçücük cümle odanın havasını değiştirdi.
Deniz ablanın kaşları kalktı.
bir anlığına dondu.
Sessizlik çöktü.
Çaydanlık taşmaya başlayınca çıkan o fokurtu sesi, mutfaktaki ağır havayı bir anda dağıttı. "Eyvah, çay!" diye atılıp ocağın altını kıstım.
Deniz abla da derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü; sanki taşan çay değil de kendi içindeki o sıkışmış duygulardı. Tam ona Ahmet abiyle ilgili o can alıcı soruyu soracaktım, ağzımı açtım ama kelimeler dökülmeden Asya içeri daldı.
"teyzem geliyor! Siz de acele edin hanımlar, daha dünkü çektiğimiz resimlere bakacağız!" diye bağırdı neşeyle. Konu öylece havada asılı kaldı. Deniz abla, üzerinden tır geçmiş gibi görünen o ifadesini hızla silip bana döndü. Sesi her zamanki gibi anaç ve yönlendiriciydi.
"Lale, sen bence çaydan sonra Adem’i bir ara. Haberi olsun." dedi.
Asya hemen elini havaya kaldırıp itiraz etti: "Aman abla, ne araması! Aramasın, direkt baskın yaparız. Önce doğru Adem abinin dükkanına geçeriz. Oradan da Elif ablaya konuşuruz, Hem bize de bir farklılık olur."
Deniz abla hafifçe gülümsedi ama gözlerinde hala o Ahmet abinin sorusunun bıraktığı buğu vardı. Nazan teyzenin sesini duyduk ardından uğur neşeli bir çığlık attı.
***
Asya, yerinde duramıyordu. Telefonunu cebinden çıkarıp masanın ortasına koydu.
"Eveeet," dedi uzatarak. "Hazırsanız dünün bombasını patlatıyorum. Kayıtlar açılmıştır!"
Sedef hemen yanına sokuldu. "Ay evet, o anki yüz ifadesini tekrar görmem lazım."
Ekranda video oynamaya başladı. Görüntü biraz sallanıyordu; belli ki Asya heyecandan ellerini sabit tutamamıştı. Görüntüde Adem karşımda nefes nefese, elinde kutuyla bana bakıyordu.
Videodaki halime baktım; şaşkınlığım, o anki duraksamam, sonra yüzümdeki o yayılan gülümseme...
"Bak bak, burada Lale ablanın dili tutuluyor resmen," dedi Sedef kıkırdayarak.
Deniz abla videoyu izlerken yüzünde hüzünle karışık bir gülümseme belirdi. Kendi içindeki fırtınayı şimdilik bir kenara itmiş, benim adıma mutlu olmaya çalışıyordu. Nazan teyze ise gözlüğünü düzeltip ekrana iyice yaklaştı.
"Maşallah, maşallah," diye mırıldandı. "Oğlum da ne yakışıklı. Bak nasıl da bakıyor gözlerinin içine. Allah tamamına erdirsin kızım."
Ardından fotoğraflar gelmeye başladı. Adem'in yüzüğü parmağıma taktığı anın o net karesi, sarıldığımız an, arka planda Asya ve Sedef'in havaya zıplarken yakalanmış komik pozları... Kahkahalar mutfakta yankılanıyordu.
"Şuna bak, Sedef’in ağzı kulaklarında," dedi Asya dalga geçerek.
"Asıl kendine bak. Sanki sana teklif ettiler," diye yapıştırdı cevabı Sedef.
Asya hemen atıldı: “Bana edilse ben daha cool karşılarım, böyle sırıtıp durmam en azından.”
“Yaa tabii!” dedi Sedef kahkaha atarak. “Sen var ya, bayılırsın heyecandan.”
Deniz abla başını sallayıp gülümsedi: “İkiniz de aynı olursunuz, boşuna tartışmayın.”
Uğur, masadaki bu yüksek enerjiden etkilenmiş olacak ki, elindeki diş kaşıyıcısını sallayarak bize eşlik etmeye çalışıyordu. Bir an için Ahmet abiyi, havada kalan soruları ve diş ağrısını unuttuk. Sadece o anın, o videodaki mutluluğun tadını çıkardık.
"Ayy unuttuk." Sedefin yüksek sesiyle yerimizden sıçrayarak ona baktık.
“Kolyen!” dedi gözleri parlayarak. “Çok güzelmiş abla. Yeni mi aldın?”
Refleksle elim boynuma gitti.
Bir an sustum.
Sonra hafifçe gülümsedim: “Yeni sayılır…” dedim.
Asya hemen yaklaştı, dikkatle bakmaya başladı: “Dur bakayım… bu baya şıkmış.”
Sedef de yanımıza sokuldu: “Cidden çok zarif. Adem abi mi aldı?”
Gözlerim istemsizce yumuşadı.
“Evet,” dedim kısa ama saklayamadığım bir sıcaklıkla.
Asya hafifçe başını salladı: “Adam boş durmuyor yani…”
Tam o sırada Nazan teyze araya girdi:
“Boş durmaz tabii.”
Hepimiz dönüp baktık.
Nazan teyze koltuğa yaslanmış, kollarını bağlamış bizi izliyordu. Yüzünde o tanıdık, gururlu gülümseme vardı.
“Benim oğlum o,” dedi. “Sevdi mi belli eder. Öyle saklayamaz içinde.”
Sedef hemen gülümsedi: “Belli zaten teyze.”
Asya hafifçe omuz silkti: “Bize niye sevdiğini belli etmiyor onu da konuşalım istersen…”
Nazan teyze kaşını kaldırdı: “Sen önce bir uslu dur da, sana da eder merak etme.”
Hepimiz güldük.
Sonra Nazan teyze tekrar bana baktı. Bu sefer sesi biraz daha yumuşaktı: “Yakışmış kızım,” dedi kolyeyi işaret ederek. “Güle güle kullan.”
İçim ısındı.
“Sağ ol teyze,” dedim.
Asya tekrar söze girdi: “Adem abi çıtayı yükselttikçe yükseltiyor ama haberiniz olsun.”
Nazan teyze hiç düşünmeden cevap verdi: “Yükseltsin. Erkek dediğin biraz uğraşacak.”
Sedef kahkaha attı: “Duydunuz mu? Resmi açıklama geldi.”
Deniz abla da gülümseyerek başını salladı: “Not alındı.”
Çaylar tazelenirken Asya telefonunu kapatıp bana göz kırptı. "Hadi bakalım, çaylar bitsin, Uğur’u kaptığımız gibi sanayiye! Bakalım adem bey sizi görünce ne yapacak."
İçimi tatlı bir telaş kapladı. Bir yanda parmağımdaki yüzük, diğer yanda yeni bir iş ihtimali... Hayat sanki bir anda hızlanmış gibiydi. Çayımdan son yudumu aldım.
"Hadi gidelim o zaman," dedim.
Masadan kalktık. Nazan teyze, "Siz gidin, ben buraları toparlarım, Uğur'u da yormayın oralarda çok," dese de Asya, "Olmaz teyze, Uğur da gelsin çocuğun canı acıyor belki iyi gelir." diyerek Nazan teyzeyi ikna etti.
Asya ellerini havaya kaldırmış hâlâ konuşuyordu: “Evet! Kadro tamamlandı!”
Sedef hemen atladı: “Ben de geleyim yaa.”
Asya hafifçe gülümsedi: “Dayanamayacağını biliyordum Zaten.” Ben onların benim haline gülerken
Tam o sırada Deniz abla sakince konuştu: “Ben gelmeyeceğim.”
Hepimiz ona döndük.
“Zaten kalabalık olmasın,” dedi. “Hem Nazan teyze de gelmiş… biz geçeriz onlara otururuz beraber.”
Nazan teyze başını salladı: “Aynen öyle.”
Kapıdan çıkarken içimde hafif bir telaş vardı. Hem Adem’le karşılaşacak olmak… hem de Elif’le yeniden konuşacak olmak. İkisi de aynı günün içine sıkışmıştı sanki.
Uğur’u arabaya yerleştirirken yine diş kaşıyıcısını ağzına götürdü. Kaşları hafif çatıldı ama eskisi kadar huzursuz değildi.
“Aslanım benim,” dedim saçlarını okşayarak. “Bugün çok işimiz var.”
Asya hemen yanımda belirdi. “İlk durak belli,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Adem abi.”
Hep birlikte yürümeye başladık.
***
Selammm
Nasılsınız?
Aslında bölümü burada bitirmeyecektim ama 4600 kelime olunca çok uzatmak istemedim. İkiye böldüm.
Bölümü nasıl buldunuz?
Normal sayfaya resim ekleyemiyorum. Bir kaç kapak oluşturdum hangisini yapacağıma karar veremedim bir tanesini medya'ya koydum. Beğendiniz mi?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 36.83k Okunma |
3.14k Oy |
0 Takip |
36 Bölümlü Kitap |