2. Bölüm

Bölüm 2 : Solan Kökler

Lilith
lilithdraws

Kutlamanın üzerinden birkaç gün geçmişti.
Eldervale, baharın getirdiği canlılığı yeniden kucaklamış görünüyordu. Sabahın ilk ışıkları, sarayı çevreleyen dev ağaçların arasından süzülüyor; yaprakların üzerine düşen çiğ taneleri küçük kristaller gibi parlıyordu. Kuş sesleri ormanın sessizliğini doldururken köylüler çoktan günlük işlerine başlamıştı. Her şey...
İlk bakışta olması gerektiği gibiydi.
Ama doğa, insanların fark edemediği değişimleri çok daha önce hissederdi. Ve Gaia da öyle.
Gaia dizlerinin üzerine çöktü. Parmaklarını usulca toprağın üzerine bıraktı. Gözlerini kapattığında etrafındaki sesler yavaş yavaş silinmeye başladı.
Rüzgâr...
Kuşlar...
Yaprakların hışırtısı...
Hepsi uzaklaştı. Geride yalnızca toprağın derinliklerinden gelen zayıf titreşimler kaldı.
Normalde yaşam enerjisi, toprağın altında akan bir nehir gibi hissedilirdi.
Yumuşak.
Canlı.
Sürekli hareket hâlinde.
Ama bugün...
Bir yerde eksiklik vardı.
Gaia'nın kaşları yavaşça çatıldı.
"...Terra."
Biraz ileride çiçek toplayan genç kız başını kaldırdı. Gaia'nın sesindeki ciddiyeti duyması yetmişti. Elindeki sepeti olduğu yere bırakarak yanına koştu.
"Ne oldu?"
Gaia cevap vermedi.
Yalnızca önündeki ağacı işaret etti. Terra eğilip dikkatlice baktı. İlk başta hiçbir şey göremedi. Sonra...
"Kökler..."
Toprağın bir kısmı siyaha yakın koyu bir renge bürünmüştü. Nemlenmiş gibi değildi. Toprağın kendisi renk değiştirmişti. Terra istemsizce birkaç adım geri çekildi.
"Bu daha önce burada yoktu."
Gaia sessizce başını salladı. Parmaklarını toprağa bastırdı. Uzun süre kıpırdamadı. Terra onu izliyordu. Gaia'nın doğayla kurduğu bağı hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştı. O yalnızca toprağa dokunuyordu. Ama sanki toprak da ona cevap veriyordu.
"Neler hissediyorsun?"
diye sordu sonunda.
Gaia gözlerini açtı.
"...Hiçbir şey."
Terra şaşırdı.
"Nasıl yani?"
"İşte sorun da bu."
Gaia yavaşça ayağa kalktı.
"Bir ağaç hastalandığında hissederim."
"Yaralandığında da."
"Kurumaya başladığında da."
Bir an durdu.
"Ama burada..."
Bakışları yeniden köklere indi.
"...yaşam enerjisi kayboluyor."
"Kayboluyor mu?"
"Sanki biri onu çekip almış gibi."
Rüzgâr dalları hafifçe salladı.
Terra istemsizce ürperdi.
"Bunu yapan ne?"
Gaia uzun süre cevap vermedi. Sonunda başını iki yana salladı.
"...Bilmiyorum."
Bu kelime Terra'nın içini daha da huzursuz etti.
Çünkü Gaia, bilmediğini söyleyen biri değildi.
İkisi birlikte ormanın biraz daha içine doğru yürüdüler. İlk ağacın tesadüf olmasını umuyorlardı.
Olmadı. Birkaç yüz metre sonra ikinci ağacı buldular. Onun ardından üçüncüyü.
Sonra...
Kararmaya başlayan küçük çiçek kümelerini. Bir zamanlar yemyeşil olan eğrelti otlarının uçları griye dönmeye başlamıştı. Toprak ise her ağacın dibinde biraz daha koyulaşıyordu.
Terra derin bir nefes aldı.
"...Gaia."
"Hm?"
"Bunu Majestelerine söylemeliyiz."
Gaia cevap vermedi. Yalnızca etrafındaki ormana baktı. Çocukluğundan beri her patikasını bildiği bu orman... Bugün ona yabancı geliyordu.
Sonunda başını hafifçe salladı.
"Evet."
Sesi neredeyse fısıltı gibiydi.
"Artık bekleyemeyiz."
İkili hızla saraya doğru yürümeye başladı. Arkalarında bıraktıkları orman ise yeniden sessizliğe gömüldü. Hiçbir kuş ötmedi. Hiçbir yaprak kıpırdamadı. Sanki bütün orman...
Nefesini tutmuştu.



Sarayın bahçesi her zamanki gibi sakindi.
Renk renk çiçekler taş yolların iki yanını süslüyor, çeşmeden akan suyun sesi kuş cıvıltılarına karışıyordu.
Lilith diz çökmüş, küçük bir çiçek tarhıyla ilgileniyordu. Elindeki küçük sulama kabıyla kuruyan toprağı usulca ıslatırken, birkaç hizmetkâr uzaktan onu izliyordu.
"Prensesim," dedi yaşlı bahçıvan gülümseyerek. "Bunu bizim yapmamız gerekiyor."
Lilith başını kaldırıp gülümsedi.
"Biliyorum."
"O zaman neden siz yapıyorsunuz?"
Çünkü hoşuna gidiyordu. Çocukluğundan beri öyleydi. Toprağa dokunmayı, yeni açan çiçekleri izlemeyi, bahçıvanların anlattığı hikâyeleri dinlemeyi severdi.
"Eğer sadece uzaktan bakarsam," dedi gülümseyerek, "çiçeklerin nasıl büyüdüğünü hiç öğrenemem."
Yaşlı adam gülerek başını salladı.
"Majesteleri bunu görse yine kızardı."
Lilith hafifçe güldü.
"Babam görmeden bitiririm."
Tam o sırada bahçenin girişinde iki tanıdık siluet belirdi.
Gaia.
Ve Terra.
Lilith onları görür görmez ayağa kalktı. İlk dikkatini çeken şey... Yüzlerindeki ifadeydi. Gaia'nın yüzü her zamankinden daha solgundu. Terra ise konuşmaya hazırlanıyor gibi görünüyordu ama nereden başlayacağını bilmiyordu.
Lilith'in gülümsemesi yavaşça kayboldu.
"Bir şey oldu."
Bu bir soru değildi.
Gaia birkaç adım yaklaştı.
"Ormanda."
Lilith'in yüzündeki ifade ciddileşti.
"Gelin."
Onları bahçenin daha sakin bir köşesine götürdü. Hizmetkârlar uzaklaşınca Gaia gördüklerini anlatmaya başladı.
Kararan kökleri...
Rengini kaybeden toprağı...
Yaşam enerjisini yitiren ağaçları...
Lilith tek kelime etmeden dinledi.
Anlatım bittiğinde kısa bir sessizlik oldu.
"Belki..." dedi dikkatle.
"...mevsimsel bir değişim olabilir mi?"
Terra hemen başını iki yana salladı.
"Ben de öyle düşündüm."
"Ama Gaia öyle olmadığını söylüyor."
Lilith gözlerini Gaia'ya çevirdi.
Gaia'nın bakışları sakindi. Ama içinde alışılmadık bir huzursuzluk vardı.
"Seni hiç böyle görmedim."
Gaia hafifçe gülümsedi.
"Ben de kendimi böyle görmedim."
Bu cevap Lilith'in içini daha da sıkıştırdı.
"Bu kadar ciddi mi?"
Gaia derin bir nefes aldı.
"Prensesim..."
"Eldervale'in ormanlarını çocukluğumdan beri tanıyorum."
"Hangi ağacın ne zaman çiçek açacağını..."
"Hangi derenin hangi mevsimde taşacağını..."
"Hatta hangi kökün toprağın altında ne kadar uzandığını bile hissedebiliyorum."
Bir an sustu.
"Ama bugün..."
İlk kez kelimeleri seçmekte zorlandı.
"...orman bana yabancı geldi."
Bahçeye sessizlik çöktü.
Lilith istemsizce ellerini birbirine kenetledi. Doğanın sesini herkesten iyi dinleyen kişi Gaia'ydı.
Eğer o "bilmiyorum" diyorsa... Gerçekten bilinmeyen bir şey vardı. Lilith başını kaldırdı.
"Bunu babama söylemeliyiz."
Gaia başını salladı.
"Ben de bunun için geldim."
Tam o sırada bahçenin öbür ucunda birkaç çocuk kahkahalar atarak koşmaya başladı. Bir hizmetkâr onları yakalamaya çalışırken hepsi neşeyle güldü. Lilith kısa süreliğine onlara baktı. Sonra yeniden Gaia'ya döndü. İçine çöken huzursuzluk gitmiyordu. Eldervale'in kalbi olan orman hastalanıyorsa... Bunun etkisi yalnızca ağaçlarla sınırlı kalmayacaktı.
O günün ilerleyen saatlerinde haber, sarayın duvarlarını aşarak şehre ulaştı.
Önce şifacılar kendi aralarında konuştu. Sonra tüccarlar. Ardından pazar meydanındaki insanlar.
Henüz kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyordu.
Ama herkes...
Bir şeylerin değiştiğini hissediyordu.



Takip eden günlerde Eldervale'deki değişim gözle görülür hâle geldi. İlk başta yalnızca birkaç ağacın kökleri kararmıştı. Ardından çiçekler solmaya başladı. Şifacıların özenle yetiştirdiği bazı bitkiler, daha tomurcuk açamadan kuruyor; genç fidanlar ise toprağa tutunamıyordu.
Gaia ve diğer doğa koruyucuları günlerce ormanı dolaştılar.
Toprağı incelediler. Dereleri kontrol ettiler. Her ağacı tek tek gözden geçirdiler. Ama hiçbir açıklama bulamadılar.
Ve insanlar...
Cevap bulamadıkları zaman, kendi cevaplarını üretmeye başladılar.
Pazar meydanı her zamanki gibi kalabalıktı.
Taze meyvelerin kokusu havaya karışıyor, satıcılar tezgâhlarının önünde müşteri çağırıyordu. İlk bakışta her şey normal görünüyordu.
Ama konuşmalar değişmişti.
"Bu sabah bizim bahçedeki güller de solmuş."
"Bizimkiler hâlâ iyi."
"Şimdilik..."
İki yaşlı kadın sessizce konuşurken yanlarından geçen genç bir adam söze karıştı.
"Ormanın kuzeyinde daha da kötüymüş."
"Kim söyledi?"
"Şifacılardan biri."
Kadınlardan biri etrafına bakındı.
"Sence gerçekten kötü bir işaret mi?"
Genç adam omuz silkti.
"Bilmiyorum."
"Ama Eldervale'de böyle bir şey hiç yaşanmadı."
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra yaşlı kadınlardan biri neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle konuştu.
"...Belki de bunun bir sebebi vardır."
Diğeri hemen ona baktı.
"Neyi kastettiğini biliyorum."
"Ben isim vermedim."
"Ama düşündüğünü söyledin."
Kadın derin bir nefes verdi.
"...İnsanlar konuşuyor."
Tam o sırada kalabalığın arasından biri geçti.
Lacivert elbisesinin etekleri taş yolda hafifçe dalgalanıyordu. Koyu kahverengi saçlarının arasındaki iki ince altın örgü güneş ışığında kısa süreliğine parladı.
Nyx.
Konuşmalar bir anda kesildi. Kimse ona doğrudan bakmıyordu. Ama herkes onun geçtiğini fark etmişti. Nyx bunu hissetmeye alışkındı. Yıllardır...
Aynı sessizlik.
Aynı kaçamak bakışlar.
Aynı mesafe.
Bir kadın küçük kızının elini usulca tuttu.
"Gel."
Kız şaşkınlıkla annesine baktı.
"Neden?"
"Burada durmayalım."
Çocuk hiçbir şey anlamasa da annesinin peşinden gitti. Nyx yürümeye devam etti. Yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu.
Ama kulağına ulaşan fısıltılar adımlarını ağırlaştırıyordu.
"...Son zamanlarda bitkiler de..."
"Şşş."
"Ben sadece..."
"Sesini alçalt."
"Ya doğruysa?"
Nyx başını eğmedi. Arkasına da dönmedi. Sanki hiçbirini duymamış gibi yürümeye devam etti. Fakat her kelime zihnine kazınıyordu.
İnsanlar artık yalnızca ondan uzak durmuyordu. Onu açıklayamadıkları şeylerle bağdaştırmaya başlamışlardı.
Aynı saatlerde...
Sarayın toplantı salonunda alışılmadık bir sessizlik hâkimdi. Alaric, geniş pencerenin önünde durmuş, Eldervale'in ormanlarına bakıyordu. Son günlerde gözlerinin altındaki yorgunluk daha belirginleşmişti. Flint her zamanki gibi dimdik ayakta bekliyordu. Aldric ise bastonuna yaslanmış, kralın konuşmasını bekliyordu. Kapının yanında nöbet tutan Raymond ile Silas da içerideki havanın gerginliğini hissedebiliyordu.
Sonunda sessizliği Alaric bozdu.
"Durum?"
Flint kısa ve net konuştu.
"Gaia'nın raporları geldi."
"Çürüme yayılıyor."
Alaric gözlerini kapattı.
"...Ne kadar?"
"Şimdilik yalnızca belirli bölgelerde."
"Ama durmuyor."
Aldric yavaşça söze girdi.
"Majesteleri..."
"Halkın da bundan haberi olmaya başladı."
Alaric başını çevirdi.
"Bu kadar çabuk mu?"
Aldric'in yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi.
"İnsanlar toprağın değiştiğini görür."
"Çiçeklerin solduğunu fark eder."
Bir an durdu.
"Ve korku..."
"...duvarların arkasında kalmaz."
Salonda yeniden sessizlik oldu.
Tam o sırada...
Kapı üç kez çalındı.



Kapının açılmasıyla içeri genç bir haberci girdi. Yolculuğun yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Pelerininin etekleri toz içindeydi ve elinde kraliyet mührü taşıyan bir tomar vardı.
Diz çökerek başını eğdi.
"Majesteleri..."
"Glaciera'dan haber getirdim."
Salondaki herkes sessizleşti.
Alaric tomarı aldı.
Mührü kırıp satırları okumaya başladı. İlk birkaç satırda yüz ifadesi değişmedi. Fakat ilerledikçe kaşları yavaşça çatıldı.
Flint bunu fark eden ilk kişiydi.
"Majesteleri?"
Alaric mektubu katlayıp masanın üzerine bıraktı.
"Glaciera'da da olağandışı olaylar yaşanıyormuş."
Aldric dikkat kesildi.
"Ne tür olaylar?"
"Buzulların bazı bölgelerinde, hiçbir açıklaması olmayan çatlaklar oluşmaya başlamış."
Flint düşünceli bir ifadeyle kollarını bağladı.
"Deprem olabilir."
"Glaciera bunu bizden iyi bilir."
Alaric başını iki yana salladı.
"Mektupta öyle olmadığı yazıyor."
"Olayın doğal olmadığını düşünüyorlar."
Odadaki hava biraz daha ağırlaştı.
Henüz kimse konuşamadan kapı yeniden çalındı.
Bu kez gelen haber Pyraxis'tendi.
Sönmeyen ocaklardan bazılarının kendiliğinden sönmeye başladığı, bazı bölgelerde ise alevlerin kontrol edilemeyen biçimde davranmaya başladığı yazıyordu.
Flint mektubu sessizce masaya bıraktı.
"Bu kadar farklı olayın aynı anda yaşanması..."
"...tesadüf olamaz."
Hiç kimse buna karşı çıkmadı. Aldric bir süre düşündü.
Sonra yavaşça sordu.
"Stormrend?"
Haberci başını eğdi.
"Henüz hiçbir haber ulaşmadı."
"Habercimiz üç gün önce geri dönmeliydi."
Sessizlik...
Bu kez daha ağırdı. Alaric pencereye doğru döndü. Deniz krallığı hiçbir zaman iletişimi geciktirmezdi.
Bu sessizlik...
En az gelen mektuplar kadar rahatsız ediciydi.



O gece...
Nyx tek başına saraydan ayrıldı.
Ay ışığı ormanın patikalarını solgun bir gümüş rengine boyuyordu. Gaia'nın raporları aklından çıkmıyordu.
Kararan kökler.
Solan çiçekler.
Yaşamını yitiren ağaçlar...
Bir süre yürüdükten sonra onları buldu. İlk bakışta ağaç hâlâ dimdik ayaktaydı. Fakat yaklaştıkça yapraklarının yarısının canlılığını kaybettiği fark ediliyordu. Nyx usulca elini gövdeye koydu. Gözlerini kapattı.
Sessizlik...
Yalnızca rüzgârın sesi. Ve ağacın derinliklerinde hissedilen o yabancı boşluk.
Nyx'in kendi gücü gölgelerle bağlantılıydı. Yaşamın çürüyüşünü hissedebiliyordu. Bitkiler üzerinde kullanıldığında onları soldurabilecek kadar güçlüydü. Bu yüzden... Bu hissi tanıyordu.
Ama bu...
Bu farklıydı.
Kaşları yavaşça çatıldı. Elini ağaçtan çekti.
"...Hayır."
Fısıltısı gecenin içinde kayboldu.
"Bu benim gücüm değil."
Bir an durdu.
Sonra yeniden ağaca baktı.
İçini açıklayamadığı bir huzursuzluk kapladı. Eğer bunu yapan kendisi değilse... Kimdi?
Tam o sırada rüzgâr yön değiştirdi. Ağaçların gölgeleri ay ışığında yavaşça uzadı.
Nyx başını kaldırdı. Orman bomboştu.
Ama nedense... Karanlığın içinde yalnız olmadığını hissetti. Eldervale'in üzerinde gece sessizce ilerlerken...
Hiç kimse, bu küçük değişimlerin yalnızca bir başlangıç olduğunu bilmiyordu.
Ve dünyanın dört bir yanında...
Denge, fark edilmeden çatlamaya başlamıştı.

Bölüm Sonu

Bölüm : 07.08.2026 14:31 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...