24. Bölüm

22. Bölüm: Beni de Anla

Rabia
rabia_88

“Bazen sadece anlaşılmaya ihtiyacın olur , görülmeye ve daha çok duyulmaya ihtiyacın olur. Sesin acıdan kısılmak üzereyken fısıldarsın. Ne olur beni de anla , ben beni anlayamazken sen beni anla...”

“Kararsız Kalp, benimle sevgili olur musun?”

Kalbimin çarpıntısı kulaklarıma ulaşıyordu. Cevabımı bekleyen ela gözlere bir kez daha kapılmıştım.

“Evet.”

Cevabımla heyecandan titreyen ellerimi saklamaya çalışırken yüzünde o tatlı gülümsemelerinden biri vardı. Arkamda sakladığım ellerimi öne çekti ve cesaret vermek istercesine tuttu. Bu sıra da gözleri yüzümde geziniyordu, sanki göz rengi gittikçe koyulaşmaya başladı. Yüzündeki gülümseme kaybolurken ellerimi bıraktı.

“Ne kadar aptalsın Güneş. Neden senin gibi bir kızla sevgili olayım ki?”

Nefes almaya çalışıyordum ama sanki bir el boğazımı sıkıyordu.

“Nasıl yani?”

Sesim titremişti.

“Sen herhangi bir konu hakkında karar bile veremeyen garip bir kızsın. Sınavdan bile kaçmışsın, başarılı değilsin. Hiç hayatında bir sevgilin olmamış, pek arkadaşın da yok. Neden senin gibi bir kızla olayım ki?”

Söylediği sözlere karşılık şımarık çirkin bir gülüşle gözlerini dikmiş, beni yargılıyordu. Nefes almalıydım, nefes almam gerekiyordu...

“Beni sevmiyorsan neden öptün beni?”

Çirkin bir kahkaha dudaklarından döküldü.

“Ne kadar aciz olduğunu, beni istediğini görmek istedim. Seni kullandım, yani dudaklarını...”

Dehşet içindeydim.

Koşmak istedim , kaçmak istedim.

Arkamı dönmemle annemi gördüm.

“O haklı sen başarısızsın Güneş.”

İkisinden de uzağa gitmek istedim.

Koşmaya başladığımda bir ayağa takıldım. Yere yapışırken ter içindeydim. Salih Bey önümde durmuş, kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyordu.

“Otelimde istemiyorum seni!”

Rüzgar'da yanına gelmişti.

“Seni burada istemiyoruz Güneş!”

Annem kolumu tuttu.

“Hayal kırıklığı olmayı bırak artık!”

Ayağa nasıl kalktığımı bilmiyordum, yara bere içinde bağırdım.

“Ben bir hayal kırıklığı değilim!”

Nefes nefese uyanırken çığlık atmamak için ağzıma yastığı bastırdım. Sıcak göz yaşlarım arasında odanın içinin hâlâ karanlık olduğunu fark ettim. Sakinleşmeye çalışırken kendime fısıldadım.

“Sakın ol Güneş, bu bir kabustu. Sadece kabus...”

Çok gerçek bir kabus...

Banyoya ilerleyip ışığı açtım, yüzümü iyice yıkadım. Gözlerim kızarmıştı ve şişmişti. Bakışlarım dudaklarımı buldu, çok kirlenmiş hissediyordum. Kullanılmış ve bir kenara atılmıştım. Ben kendime nasıl bunu yapabilmiştim?

Elime aldığım sabunla dudaklarımı sabunlamaya başladım.

İlk öpücüğümü hak eden birine vereceğimi sanmıştım...

İki tur köpükleyip yıkarken aynaya bakıp kendime geldim. Ne yapıyordum ben?

Dudaklarımı çitilesem bile o geceyi değiştiremez, öpücüğümü geriye alamazdım. Keşkelerle devam edemezdim, bu gün gidecek ve her şeyi geri de bırakacaktım.

Yatağa geri gitsem uyuyamayacağımı biliyordum ve bu oteldeki son günümü uyuyarak bitirmek istemiyordum. Odanın içindeki mini buzdolabını pek kullanmamıştım, içinden bir soğuk kahve çıkardım.

Balkona geçip kendimi bir sandalyeye bıraktım. Serin havayı içime çekerken karanlık gökyüzüne baktım.

Kabusum iç dünyamın kendisi gibiydi, belki de gerçekten öyleydi.

Ben gerçekten yaz dizilerindeki gibi bir aşkı istemiş miydim?

Ben bir erkek tarafından sevilmeye hazır mıydım?

Bir erkek tarafından sevilmeden önce kendimi sevmeliydim.

İç çektim.

Ben şu zamana kadar gerçekten kendimi hiç sevmiş miydim?

İşte şimdi bu soruyla bütün sorunumu anlamaya başlamıştım.

Ben kendime herkesin birbirine davrandığından daha kötü davranıyordum. İç dünyam da bastırdığım korkularımı geceleri kabuslarım da görüyor ve göz yaşlarıyla uyanıyordum. Kendime bu kötülüğü yapmaya daha ne kadar devam edecektim?

Kendime yaptığım bu eziyeti neden bu gece farkına varmıştım? Sanki bu kabus bir uyanışa vesileydi.

Kahvemden bir yurdum alıp kısık sesle mırıldandım.

“Güneş, sen kendini sevmediğin sürece seni birilerinin sevmesi sana yetecek mi?”

Cevap belliydi, kocaman bir hayır.

Artık kendime şans verecektim, ben başarabilirdim.

Oda sanki üzerime üzerime geliyordu, asansöre binip kendimi bahçeye attım. Doğrusu bu oteli gerçekten özleyecektim, kısa bir zamanda içimde çok fazla yere dokunmuştu. Aslında kalbime dokunan bu otel değil, içindekiler olmuştu. Yine de içimde buruk bir parça vardı.

Bir kaç adım atmıştım ki Salih Bey'i sırtını ağaca yaslamış bir şekilde çimenlerin üzerinde otururken görmemle şaşırdım. Bu saatte burada ne işi vardı?

“Salih Bey iyi misiniz?”

Salih Bey beni fark ettiğinde gülümsedi. Doğrusu şaşırmıştım, en son ki hamur meselesinden beri hâlâ bana kızgın sanıyordum. Eliyle yanını işaret ettiğinde yavaşça yanına oturdum.

“Bu saatler otelin en huzurlu saatleridir, bu sırrı saklamayı unutma.”

Gülümsedim, bu gün oldukça sakin gözüküyordu. Çiçekli gömleklerinin biri yine üzerineydi, hava karanlık olmasına rağmen gömleğin cebinde güneş gözlüğünü gezdirmeye devam ediyordu.

İçimden bir ses bu iki eşin dışlarının bu kadar renkli olmasına rağmen içlerinin oldukça karanlık olduğunu söylüyordu.

“Senden özür dilerim Güneş.”

Şaşkınlık içinde Salih Bey'e bakarken ne diyeceğimi bilemedim.

“Bu aylarda fazla gergin oluyorum ve sana haksızlık yaptım.”

Çok mahcup gözüküyordu.

“Bende özür dilerim, niyetim mutfakta işleri aksatmak değildi.”

Salih Bey iç çekti.

“Annene seni şikayet eden benim ve o gelince durumun bir yanlış anlaşılma olduğunu da ona ben anlatıcam.”

Salih Bey'den böyle bir şey beklemiyordum. Hayat bazen sürprizlerini yapıyor ve bak başına iyi şeyler de getirebiliyorum diyordu sanki.

“Bazen yaşlılarda hata yapar Güneş. Bu yaşlı adamı affet olur mu?”

Tebessüm ettim ve hiç tereddüt etmeden onu affettim.

“Sizi affettim.”

Gülümsedi, sanki hafifçe gözleri dolmuştu.

Bir özür işte ruhta böyle bir etki bırakıyordu.

Bana haksızlık yaptığını düşündüğünü hiç bilmiyordum ama Salih Bey gibi birinin bana hislerini anlatmasını da hiç beklemiyordum. Bu gün gidecek olsam da en azından Salih Bey ile aramız bozuk bir şekilde buradan ayrılmayacaktım.

“Daha çok erken odana gidip biraz daha uyu.”

Düşünceli bir şekilde ona baktım.

“Koskocaman bir oteliniz var ama ne sizi ne de Saadet Hanım'ı uyku tutmuyor gibi. Sanki ikiniz de huzursuz gibisiniz.”

Bunları söylemem doğru muydu bilmiyordum ama Salih Bey'i bu günden sonra bir daha görmeyecektim ve bu düşüncelerimi daha kolay ifade etmemi sağlıyordu.

“Güneş, belki klişe gelebilir ama mal, mülk ve para ne yazık ki huzuru beraberinde getirmiyor. Sen maddiyatın içinde kaybolan ve maneviyatın değerini anlamayanlardan olma olur mu?”

Hafifçe başımı salladım, içimden bir ses Salih Bey ve Saadet Hanım'ın canına yakan bir dertleri olduğunu söylüyordu. Ağzımı açamadan Salih Bey devam etti.

“Gerçekten saat çok erken, rica ediyorum git ve biraz uyumaya çalış.”

Belli ki bu kadar konuşma ona fazla gelmişti, öte yandan gerçekten saat çok erkendi. İtiraz etmedim ve ayağa kalktım. Sessiz adımlarla otele geri döndüm ve odama çıktım. Tekrar uyuyabilir miydim bilmiyordum ama doğrusu yastığa kafamı koyduğumda yorgunluktan kıpırdamadan uzanıyordum.

...

Saadet Hanım artık çalışmama gerek olmadığını söylese de Merve ve Can'a konukların kahvaltı tabaklarını toplamalarına ve havuz kenarındaki içecek servislerinde yardım etmeye devam etmiştim. Annem ve babamdan henüz bir haber yoktu , belli ki trafik vardı ve bu onları geciktirmişti.

Sabah personellerle yaptığımız kahvaltıya Rüzgar gelmemişti, dünden beri bir daha onu görmemiştim.

Onu görmemek benim için daha iyiydi değil mi?

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur demişler...

Artık daha fazla oyalanmamalıydım , odama gidip eşyalarımı toplasam iyi olacaktı.

“Merve, ben eşyalarımı toplamaya gidiyorum.”

Merve elindeki tepsiyi bıraktı ve yanıma geldi.

“Annenler geldi mi? Vedalaşma vaktinde miyiz?”

Yüzü oldukça hüzünlüydü, sıkıca ona sarıldım.

“Henüz gelmediler ama bavulu hazırlamam lazım. Hem belki vedalaşmaya vaktimiz olmaz, şimdiden sarılmak istedim.”

Merve sırıttı.

“Yıl olmuş 2025 , sen sanki antik çağlardaymışız gibi davranıyorsun. Beni telefonundan istediğin zaman arayabileceğini biliyorsun değil mi?”

Burukça güldüm.

“Seni çok sık ararsam ve sen benden bıkıp telefon numaranı değiştirmek zorunda kalırsan, ne yapacaksın?”

Bu sefer ben onu güldürmüştüm.

“Hiç rahatsız olmam, hem Can'ı da belki kıskandırırım. Sonuçta sana “Kenan” dersem telefonun ucundakinin sen olduğunu anlamaz.”

Kahkaha attım.

“Bunu kesin yapmalıyız.”

Yüzündeki muzip gülüş yerine ciddiyeti bıraktı.

“Güneş, kafasız Rüzgar'a fazla öfkeli kalma olur mu? Hiç olmazsa vedalaşmayı hak ediyorsunuz.”

Ne diyeceğimi bilemiyordum, Rüzgar dün gece benden ayrılarak bana veda etmişti zaten.

Merve de yüzümden ne düşündüğümü anlamış gibiydi.

Bu sırada Can yanımıza geldi.

“Güneş, şey, ben vedalaşma konusunda aşırı kötüyüm. Umarım çok iyi bir yolculuk geçirirsin.”

Gülümsedim.

“Sorun değil Can. Görüşürüz.”

Hafifçe bir abi gibi sarıldığında gülümsedim. İkisine de el salladım , arkamı döndüm ve yanlarından ayrıldım. Bir dizinin son sahnelerinden birinde gibiydim. Hani daha fazla bir şeyler olmalı, her şey düzelmeli dediğimiz ama final bölümünün bitmesine son on dakika kalan dizi bölümleri gibi.

O son on dakika da hiçbir şeyin düzelmeyeceğini anladığımız ve izleyici olarak mutsuz sonun bize diretildiği bölümlerden birine sıkışmıştım sanki.

Bahçeye geçerken ismimin seslenildiğini duydum.

“Güneş!”

Annem öylece karşımda duruyordu ve gözlerinde sevgi dolu bir bakış yoktu. Oysa dün oldukça sakin bir ses tonuyla konuşmuştuk, demek ki öfkesini yüz yüze konuşmamıza saklamıştı.

Ağzını açtığında hiç hoş şeyler söylemeyeceğini anlıyordum. Hiç olmazsa burada olması şart mıydı?

“Ben seni buraya ders alasın diye gönderiyorum , sen ortalığı karıştırıyorsun. Kızlardan öğrendim, artık onlarla konuşmuyormuşsun. Derdin ne senin?”

Demek onlarla konuşmuyorum diye bir de beni anneme şikayet etmişlerdi. Belli ki bu şikayeti yeni etmişlerdi.

O kadar sinirliydi ki şuan cevap vermem daha da kötü bir duruma girmemize sebep olurdu. İnsanların ortasında bana bağırmaya devam etsin istemiyordum.

Benim konuşmayacağımı anladığında devam etti.

“Annen var , baban var. Birlikte yaşadığımız bir ev var ama sen asla memnun olmuyorsun. Sınava hazırlan elinde bir mesleğin olsun diyorum , saçma işlere kalkışıyorsun. Sen neden hiç memnun olmuyorsun?!”

Al işte , yine oluyordu. Yine ve yine kendimi savunamadan ağlamaya başlıyordum. Neden sürekli böyle oluyordu.

O an Rüzgar’ın arkamdan gelen sesini duydum.

“Beni yanlış anlamanızı istemem ama memnun olmayan kızınız mı yoksa siz misiniz?”

Annemin yüz hatları gerilirken Rüzgar devam etti. Ona olan öfkem geçmemişti, beni savunmasını da istemiyordum. Sus dememe rağmen Rüzgar konuşmaya devam etti.

“Kızınız elinden geleni yapıyor ama siz onu sürekli değersiz hissettiriyorsunuz. Ona sınav için baskı yapmak yerine , ne istediğini ve hayallerini öğrenmeye çalışsaydınız bu kızın yaptığı en ufak hata da eli ayağı birbirine dolanmazdı.”

Rüzgar çok sakin bir şekilde konuşuyordu ama dudaklarından çıkan her sözcük yakıcıydı. Annemin yüz hatlarından Rüzgar’ın dediklerinin üzerinde bir etki bıraktığını hissettim ama Rüzgar durmuyordu.

“Demem o ki kızınızı her konuda suçlamak yerine kendi hatalarınızı da gözden geçirmelisiniz çünkü böyle devam ederseniz kızınızı kaybedeceksiniz.”

Annemin yüzünde bir yıkım var gibiydi. Ne diyeceğimi bilemiyordum , adeta suskunluk yemini etmiş gibiydim. Rüzgar ise çok ileriye gidip gitmediğini anlamaya çalışıyor gibiydi. Arkamızdan gelen topuk tıkırtılarıyla Saadet Hanım araya girdi ve annemin koluna girdi.

“Geldiğiniz haberini yeni aldım , sizi karşılayamadığım için kusura bakmayın. Ben size burada olup biten her şeyi anlatacağım. Birlikte bir yeşil çay içelim , sizde sakinleşince daha düzgün bir şekilde konuşursunuz.”

Annem bana bakmadan hafifçe başını salladığında Saadet Hanımla beraber otele doğru ilerlediler. Sanki bir felaketin kıyısındaydım ve bir el beni oradan çekip kurtarmıştı. Yine de bu öfkemi bastırmama yardımcı olmuyordu.

“Neden beni savunuyorsun?! Ben senden böyle bir şey istedim mi? Hâlâ bir prensi mi oynamaya çalışıyorsun. Eğer öyleyse üzerinde çok eğrelti duruyor!”

Ela gözler hafifçe kırpıldı ve bir adım yaklaştı. Sessizce beni dinlemeye devam ettiğinde sinirlerim bozulmuştu.

“Rüzgar neden bunu yapıyorsun? Allah kahretsin , neden bunu yapıyorsun?!”

Bir adım daha attığında onu itmek için ellerimi kaldırdım, kollarımdan tuttu ve gözlerini gözlerime sabitledi.

“Ne yapıyorum?”

Kollarımı ellerinden çektim ve kalbimin bin parçaya bölünüşünü sözlerle ifade ettim.

“Neden yanımda olduğunu sandığımda beni öylece bırakıyorsun? Ve neden bittiğini sandığım da yanımda oluyorsun?”

Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı.

“Neden ilk kalbimi yakıp sonra küllerine üflüyorsun? “

Arkamı döndüm ve yürümeye başladığımda arkamdan bir ses duydum.

“Güneş ben gidiyorum.”

Olduğum yerde durdum. Kaşlarım hafifçe çatılırken ona doğru döndüm.

“O da ne demek?”

İç çekti.

“Oturup konuşabilir miyiz? Her şeyi anlatıcam.”

Şaşkınlıkla başımı salladım.

...

Karşılıklı banklara oturduğumuzda konuşmaya başladı. Son zamandır biraz uzayan saçlarını göz hizasından çekti ve gergin bir şekilde karıştırdı.

“Ben bu yaz seninle tanışacağımı bilmiyordum Güneş.”

Anlamayarak yüzümü buruşturdum.

“Bende seninle tanışacağımı bilmiyordum , tanışmadan bunu nasıl bilebilirdin ki zaten? Nereye varmaya çalışıyorsun? Bu yaz seninle tanışacağımı bilmiyordum ve kış geldiği için ayrılmaya karar verdim falan mı diyeceksin?!”

Öfke ve sitemle söylediklerim canını daha da sıkmıştı, iç çekti.

“Anlamıyorsun , eğer seninle tanışacağımı bilsem başvuru yapmazdım.”

Kaşlarım çatılırken yüzüm gerildi.

“Ne başvurusu?”

Gözlerime bakarken bir pişmanlık geçiyor gibiydi.

“Üniversitem de bir yıllık yurtdışı imkanları açılmıştı , ve başvuru yapan kişiler arasından not ortalaması ve öğretmen görüşlerine göre sadece on kişi seçilecekti.”

Devamını söylemesine gerek yoktu , yutkunamadım.

“Gidiyorsun ve bana bunu söylemek yerine benden ayrılmayı mı tercih ettin?”

Yüzünü sıvazladı.

“Başvuru yaptığımı bile unutmuştum , seninle tanıştığımdan beri aklıma bir kez olsun gelmedi. Bir kaç ay önce bunun için deli gibi sevinecek olan ben , bu sefer seçildiğim için-“

Devam etmedi ve susmayı seçti. Bense ne diyeceğimi bilmeyerek yüzüne bakıyordum , seçildiği için üzülmüş müydü? Kendi çabalarıyla güzel bir gelecek kazanmıştı , benim aksime o başarmıştı.

Kendi için en güzelinden bir meslek edinecekti , o elinden geleni yapmıştı. Şimdi sıra emeklerinin karşılığını almaktaydı ve ben önünde duramazdım. Peki , bunları bilmeme rağmen neden kalbim acıyordu?

Gidene kal denebilir miydi?

Kalbimin büyük bir kısmı onunla beraber uzaklara götürülecekti. Sorun gitmesi değildi , canımı yakan başka bir şey vardı ve konuşmak için bundan daha uygun bir zaman bulamazdım.

“Sen bana aşk her mevsim için geçerlidir dememiş miydin?”

Başını hafifçe salladığında devam ettim.

“Sanırım bizim ki tek mevsimlikmiş.”

Benden bu şekilde vazgeçmiş olması çok acıtıyordu.

Elini omzuna bıraktı.

“Özür dilerim ama ben bencil bir pisliğim Güneş. Senden tek istediğim de bencil olman. Kendin için en iyisini yap ve kazan o sınavı. Benim gibi bir dangalaktan çok daha iyilerine layıksın.”

Gözlerim yanıyordu, bencil olduğunu iddia ederken bile benim gireceğim sınavdan söz ediyordu.

Ben senden başkasını istemiyorum, diyemedim.

Gözlerine baktım, hiç kimsenin gözlerine bakarken bu kadar sert olmamıştım.

“Rüzgar, senin de dediğin gibi bencil olucam. Hem de istemeyeceğin kadar...”

Daha fazla yüzüne bakmadım, arkamı döndüm ve yürümeye başladım.

Otelin içine girdiğimde resepsiyonda babam ve Salih Bey'in konuştuğunu gördüm. İkisi de beni fark ederken gülüşleri son buldu. Salih Bey telefonu çalarken biraz uzaklaştı.

Gün daha bitmemişti ama bu gidişle zaten bu günü bitiremeyecektim. Bu gün neden bu kadar kaotik olmak zorundaydı?

Babam bana doğru bir adım attığında mimiksiz bir şekilde bakıyordum.

“Güneş nasılsın?”

Histerik bir gülümseme dudaklarımda belirdi.

“Beni otele bırakıp kaçtığından beri çok iyiyim baba. Sen nasılsın?”

Babamın kaşları çatıldı.

“Bende iyiyim, sağ ol kızım.”

Salih Bey elindeki telefonu kapadı ve araya girdi.

“ Güneş tam vaktinde geldin, bizde seni bekliyorduk. Saadetle konuşuyordum , hanımlar bizi restoranda bekliyor, hadi gelin.”

Salih Bey önde, biz arkada sessizce yürümeye başladık.

Masaya geçtiğimizde Saadet Hanım güven verir gibi bana bakarak gülümsedi. Annemin yüzüne ufak bir bakış attığımda şuan oldukça sakin olduğunu fark ettim. Masada dört yetişkin ve bir adet ben vardım.

Genç kız olan ama çocuk gibi hisseden ben...

Önümüze garsonlar tarafından yemekler bırakılırken uzaktan Can'ı gördüm. Merve sanırım başka bir yerde görevliydi. Can, gergin olduğumu fark etmiş gibi uzaktan baş parmağını kaldırdı , sanırım her şey yolunda demek istiyordu.

Saadet Hanım ve Salih Bey'le olan ilk günkü akşam yemeğim aklıma geliverdi. Rüzgar'ın güven veren gülümsemesi zihnime akarken şuan onun yanımda ne kadar çok olmasını istediğimi fark ettim.

Artık yaşananların bir önemi yoktu, bencil olacaktım.

Can sıkıcı sessizliği bozan Saadet Hanım oldu.

“Güneş, annenle biz konuştuk ve anlaştık.”

Anlamayarak gözlerine baktım.

“Ne hakkında?”

Annem tebessüm etti.

“Saadet Hanım bizi bir-iki gün konuk olarak ağırlamak istiyor. Teklifini kabul ettim.”

Ağzım şaşkınlıkla açıldı.

“Kabul mü ettin?”

Saadet Hanım'ın teklifinden çok, annemin bu teklifi kabul etmesine şaşırmıştım. Babam benim gibi şaşkın değildi, annemi hafifçe başıyla onayladı. Belli ki onun haberi vardı.

Sohbetin devamında birbirleriyle havadan sudan konuşmaya başladılar. Ben ise sessizce onları dinliyor, Saadet Hanım'ın annemle ne konuştuğunu ve onu sakinleştirdiğini merak ediyordum.

Yemeğin ardından otele geçerken Saadet Hanım anneme bir kart verdi.

“Siz ve eşinize ayrı bir oda verdim. Güneş'in odası tek kişilikti, orada rahat edemezsiniz.”

Annem teşekkür ederken asansöre bindik. Üçümüzde sessizdik.

Babam asansörden inmeden önce derin bir nefes bıraktı.

“Bu gün gerçekten yol yorgunuyum, yarın sakin kafayla birlikte oturur konuşuruz. Anlaştık mı?”

Hafifçe başımı salladığımda saçımın arasına bir öpücük kondurdu. Annem ise yanıma gelip sıkıca sarıldı.

“Bu kadar üzerine geldiğim için özür dilerim.”

Şaşkınlık içindeydim, Saadet Abla’nın annemi bu kadar etkileyecek ne anlattığını merak ediyordum. Onların odası bir üst katta olduğu için ben asansörden önce indim.

“İyi Geceler.”

Asansörden devam etmeden önce ikisinin de yüzünde ufak tebessümler vardı. İşte o an bir şeyi fark ettim.

Annem benden özür dilemişti...

Neden bu kadar hafiflemiş hissediyordum? Sanki yumuşacık bir battaniyeye sarılmış gibiydim.

Kendimi odama geçip yatağa bırakırken telefonumdan gelen bildirim sesiyle ekranına baktım.

“Güzel Ruhlu Prens” isimli kişiden bir mesajınız var.

Bana neden mesaj atmıştı ki?! Aramızdaki her şeyin bittiğini bana açıkça söylemişti.

Onun ismini telefonumda hâlâ değiştirmemiştim ama bunu umursamamaya çalıştım. Mesajına bakmalı mıydım?

Baktığım zaman pişman olabilirdim. Veya bakmadığım için her zaman içinde bir pişmanlık olabilirdi.

Canım daha çok yanar mıydı? Belki.

Yine de bunu mesaja bakmadan bilemezdim. Bildirime tıkladım ve önüme düşen mesaja öylece bakakaldım.

“Kararsız Kalbim, sana ihtiyacım var. Havuz kenarındayım.”

Bir şey mi olmuştu?!

Elim ayağım birbirine dolanırken panikle kendimi odadan dışarıya attım. Asansöre koşup hızla giriş kata bastım. Asansörden inip havuza koşarken kalbimin çarpışını kulaklarımda duyuyordum.

Saçı başı dağınıktı , gözlerinin altı bu gece hiç uyumamış gibiydi. Karşısında şaşkınlıkla donup kalmıştım.

Kahve saçlarının gölgelediği ela gözler kızarmıştı. Elimi tuttu, elleri ne kadar soğuktu böyle.

“Güneş ben seni unutamam , yapamam.”

Sesi titriyordu, onu hiç bu halde görmemiştim. Etrafa dağılmış kötü bir koku vardı, içmiş miydi?

“Aptallık ettim. İğrenç bir pislik gibi sana güven verip sonra ilk anda güvenini kırmak, senden ayrılmak istememiştim. ”

Gözlerine baktım ve derin bir nefes aldım.

“Rüzgar en iyisi akışına bırakmak değil mi? Gelecek yaz eğer hâlâ aynı fikirde olursan bunu o zaman konuşuruz.”

Bunu söyleyen ben miydim? Sanırım olgunlaşmaya başlamıştım.

Düşecek gibiydi, kolunu çekiştirdim ve onun şezlonga oturmasına yardım ettim. Bu hali kalbimi sızlatmıştı.

“Sen bana alkol konusunda kızarken gidip kendin içmişsin. Sana hiç yakıştıramadım, ketçaplı Rüzgar.”

Gözleri yarı kapalıydı, dudağı yana doğru hafifçe kıvrıldı. Ortamdaki gerginliği dağıtma ihtimalim artmıştı ama o konuşmaya başladı.

“Özür dilerim, Mayonezli Güneş. Aslında sadece yarım bardak içtim.”

Yüzümü buruşturdum. Yarım bardak ne içmişti bu böyle?

“Ne içtin sen?”

“Bilmiyorum, alkollü bir şeymiş. İsmini hatırlamıyorum. Bende babam gibi iğrenç bir insanım. Yarı yolda sevdiğini bırakıp giden bir şerefsizim.”

Babam gibi mi?

Babası, ondan ilk defa baba kelimesini duyuyordum.

Okumak için gideceğini öğrenmişken kendine böyle yüklenmesine izin veremezdim.

Yüzü kireç gibiydi, bakışları ise baygındı. O hiç iyi değildi...

“Hemen geliyorum, bekle beni.”

Gece açık olan bar reyonundaki barmene bağırdım.

“İki tane su ver bana.”

Kibarlık şuan umurumda değildi. Çocuk acil bir durum olduğunu anlamış gibi hızla suları bana attı. Koşarak geri Rüzgar'ın yanına dönerken küçük bir çocuk misali dizlerini karnına çekmiş, beni bekliyordu.

Elimdeki şişelerden birinin kapağını açıp ona uzattığımda bir yudum içip kapağı kapattı. Suçlu bir çocuk gibi yere bakıyordu, bir insanın kendi kendine ceza kesmesi ve mahkum gibi davranması mümkün müydü?

Elimdeki diğer su şişesiyle ellerimi ıslattım ve alnına değen saçlarını arkaya ittim. Islak parmaklarımı alnında gezdirdim ve iki elimle yüzünü tuttum. Ela gözler gözlerime odaklanırken sanki bir anlık canlanıverdi.

“Ben sana her şeyimi, bütün acılarımı anlattım. Rüzgar sende anlatmak ister misin?”

Dudağı küçük bir çocuk gibi büküldü, güç almak istercesine gözlerime baktı.

“Küçük bir şirketi vardı ama işler kötüye gitmeye başlamıştı. Sonra o eve daha önce hiç almadığımız pis kokularla gelmeye başladı.”

Yutkunamadım, o ise devam etti.

“Her gece daha geç gelmeye başladı, alkol bağımlısı olmuş. Kimseyi dinlemezdi, annemin kaç defa “içme” diye yalvardığını hatırlamıyorum. Annem de onunla konuşmayı bırakmıştı. Sanki evde birbirleri yokmuş gibi davranırlardı.”

Peş peşe sıraladığı cümlelerin ardından durdu ve elindeki sudan bir yudum daha aldı. Gözlerinin elası derinleşti, sanki yanan bir ormana bakıyordum.

“Bir gün uyandığımızda artık o yoktu. Bir kağıt parçası vardı, evi terk ettiğini yazmıştı. Akşama doğru polisler evi bastı, bütün borçları anneme bırakmıştı. Eve haciz gelmişti, annem çaresizdi.”

Sesi titrediğinde yanağına akan yaşları fark ettim. Parmaklarımı yanaklarında gezdirdim, hiçbir insanın ağlaması canımı böyle yakmamıştı. O ise gülümsemeye çalıştı.

“Annem güçlü bir kadındı , ben ve Asu için çok çalıştı. Salih Bey ve Saadet Hanım annemi borçlardan kurtarmak için borç vermişti. Hiçbir zaman karşılık beklemediler ama ben yine de yazları bedavaya çalışıp ödemeye çalışıyorum.”

Rüzgar'a sımsıkı sarıldım, başını omzuma yasladım. O konuşmaya devam ediyordu.

“Ben annemi tek başına mücadele ederken görünce kendime bir söz verdim. Bir gün birini seversem babam gibi olmayacaktım, her şeye rağmen sevdiğimi yalnız bırakmayacaktım. Masallardaki prensler gibi olucaktım ama beceremedim. Her şeyi berbat ettim, bende babam gibi boktan bir adamım.”

Gözlerini gözlerime sabitlemesi için çenesine dokundum.

“Rüzgar sen çok güzel bir adamsın. Senin çok güzel bir kalbin var ve bana zarar vermedin tamam mı?”

İkna olmamış gibiydi.

“Seni üzmedim mi?”

Hafifçe başımı salladım.

“Doğrusu seni böyle görene kadar üzgündüm ama şimdi kahrolmuş durumdayım. Seni bu geceden sonra bir daha böyle görmek istemiyorum , toparla kendini.”

Hafifçe başını salladığında titreyen sesime engel olamadım.

“Beceremedim derken yanılıyorsun. Sen bir prenssin, sen benim prensimsin.”

Bir an ela gözler ışıldadı ve canlandı.

“Nesrin Teyze'nin seni okutmak için çok çabaladığından eminim. O da senin en iyi yerlere gelmeni istiyordur, benim gibi. Sen bencil değilsin ve ben sana kırgın değilim.”

Hiçbir ses çıkarmadan donmuş bir şekilde bana bakıyordu.

Dudağım titredi, gözümden engel olamadığım bir yaş yüzüne düştü.

“Gönül rahatlığıyla gidebilirsin, sakın benim için endişelenme. Hem bir daha ki yaz çabuk gelir , değil mi?”

Güzel saçlarından parmaklarımı geçirirken sırılsıklam yanaklarımı umursamadım.

“Ama keşke benden ayrılmak yerine bu durumu anlatsaydın. Çünkü pişman olduğunu düşünmek-“

İşaret parmağını dudağıma bastırdı.

“Pişman değilim, hiç olmadım. Sadece senin duygularına zarar vermekten o kadar korktum ki-“

Sıra bendeydi, bu sefer ben onu susturdum.

“Seni seviyorum güzel ruhlu prens.”

Buruk bir tebessüm bahşetti.

“Seni seviyorum kararsız kalp.”

Derin bir nefes almak istedim ama sanki kalbim sıkışıyordu. Devam etmek zorundaydım ama nefes bile alamıyor gibiydim.

“Bu yüzden senden ayrılıyorum Rüzgar.”

Sıcak göz yaşlarım canımı acıtıyordu. Ela gözler itiraz etmek istiyordu ama ben devam ettim.

“Garip ama gidenin sen değil, ben olacağımı sanıyordum. Gerçi sen gitmesen bile annem beni eve götürecek. İstanbul ve Antalya arasında uzak bir ilişki bile çok zor olurdu. Şimdi iki ülke arasında-“

Derin bir nefes verdim.

“Sence bu ilişki için uygun muyuz? Hala çocuğuz, baksana hiç büyümüş gibi miyiz? İkimizin de sorumlulukları var ve-“

Sözümü kesmeye çalıştı.

“Güneş-“

Onun konuşmasına izin vermeden devam ettim.

Çok isterdim.

“Bu sefer kararsız olan sensin. Beni sevdiğini söylüyorsun ama benden çok hızlı vazgeçtin Rüzgar. Her şeyi bütün yaşadıklarımızı bir dahaki yaza bırakalım olur mu? Belki bir sonraki yaza kadar benim için gerçekten ne hissettiğini öğrenirim.”

Gözlerinde kırılmış bir kaç parça vardı ve kendi kırılmışlıklarım arasında onu onarmayı çok isterdim.

“Hem benim kendimi sevmeyi öğrenmem gerek. Hayal Güneş Elgin’i tanımaya ihtiyacım var. Yani senin bana dediğin gibi bencil olmalıyım.”

Hiçbir şey diyemedi ama yüzünde derin bir pişmanlık vardı.

Bazen sadece anlaşılmaya ihtiyacın olur , görülmeye ve daha çok duyulmaya ihtiyacın olur. Sesin acıdan kısılmak üzereyken fısıldarsın. Ne olur beni de anla , ben beni anlayamazken sen beni anla...

“Bana kızma, beni anla olur mu?”

Gözleri kızarmıştı, kendini ağlamamak için sıktığını biliyordum. Artık onu daha iyi tanıyordum, şımarık görüntüsünün altında acılı bir çocuk ve hemen büyümeye çalışan olgun bir adam vardı.

“Güneş, ben sana hiçbir zaman kızmadım ki.”

Ayrılık vakti gelmişti. Söyleyeceğim her şeyi ona söylemiştim, artık devam edemezdim. Biraz daha konuşup onu üzecek şekilde ağlamak istemiyordum.

“Görüşürüz.”

Arkam dönük bir şekilde söylediğim kelime zihnimde geziniyordu.

Bir daha görüşebilecek miydik?

Bir kaç adım attığımda arkamdan gelen sesini duydum.

“Yarın gidiyorum. Gitmeden seni görebilir miyim? ”

Hemen, yarın mı?! Ben eve gitmeden , o buralardan gidecekti. Derin bir nefes aldım, artık kontrolümü elden bırakamazdım, yapamazdım...

“Lütfen eve gitmeden önce kendine çeki düzen ver. Nergis Teyze seni böyle görürse çok üzülür. Sen prensipleri olan birisin, benim için bile olsa bir daha asla içme.”

Arkamı döndüm ve otele doğru koşmaya başladım. Onu affetmek istiyordum ama çok kırgındım. Ayrıca hayatında bir kez bile içmeyen Rüzgar'ı bu halde otelin bahçesinde bırakmakta canımı yakıyordu ama eğer annem veya babam odama gelmek isteyip beni bulamazsa çok büyük sorun çıkarırlardı.

Odama çıkarken yanaklarım bir yağmur bulutunun altında ıslanıyordu sanki.

Şuan bir dilek hakkım olsa, bana her şeyi benden ayrılmadan önce anlatmasını dilerdim.

Benden bu kadar çabuk vazgeçmesi canımı yakıyordu.

Bir yaz dizisinin final sahnesine çok yakındık.

Rüzgar gidecekti ve dizi bitecekti...

 

 

 

Bölüm : 11.09.2025 21:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...