devam ediyor 7s önce güncellendi
UNUTULMUŞ RUHLAR KRALLIĞI
@mingsar
Okuma
5
Oy
4
Takip
1
Yorum
0
Bölüm
1
---
Cameson Krallığı`nın kuzey kulesi, yüzyıllardır kimsenin uğramadığı bir çürüme harikasıydı. Taş basamaklar nemden yeşermiş, demir korkuluklar pas tutmuş, duvarlardaki meşalelerin çoğu sönmüştü. Geriye kalan birkaç zayıf alev, loş bir titreşimden başka bir işe yaramıyordu. Burası, sarayın unutulmuş köşesiydi. Hayaletlerin, fısıltıların ve çocukların korku hikâyelerinin mekânı.
Ama bu gece, burası bomboş değildi.
Devika Dusk, otuz yıllık gece nöbetçisi, ağır adımlarla merdivenleri tırmanıyordu. Siyah zırhı meşale ışığında donuk bir parıltı yayıyordu. Yüzü ifadesizdi. Gözleri ise… gözleri parlıyordu. Beyaz, soğuk, ölü bir yıldızın son ışığı gibi.
Kimse bu ışığı bilmezdi. Kimse sormazdı. Otuz yıl boyunca kimse “Devika, gözlerin neden böyle?” diye sormamıştı. Belki de sormaya cesaret edememişlerdi.
On altı basamak.
Devika nefesini tuttu. Elleri kılıcının kabzasındaydı. Parmakları ne gergindi ne de rahat. Otuz yıldır alıştığı bir dengeydi bu.
On iki basamak.
Küf kokusu boğazını yakıyordu. Ama umursamadı. Daha kötü kokulara alışıktı. Ölü kokusuna. Kan kokusuna. Korku kokusuna.
Sekiz basamak.
Kılıcını çekti. Metal sesi taş duvarlara çarpıp yankılandı, sonra boşlukta kayboldu. Kimse duymamıştı. Zaten duyan olmazdı. Bu saatte bu kuleye gelen tek bir deli vardı: o.
Dört basamak.
Kapıyı gördü. Demir. Devasa. Ortasında paslı bir kilit asılıydı. Ama kilit açıktı. Kimse fark etmemişti. Herkes korktuğu için yaklaşmamıştı. Devika ise tam tersine, korktuğu için yaklaşmıştı. Korku onun müttefikiydi. Korku onu hayatta tutmuştu.
Kapının önünde durdu.
Derin bir nefes aldı.
Sonra fısıldadı:
— İçeridesin. Biliyorum.
Sesi boğuk çıktı. Taşlara çarpıp eridi. Ama kapının ardındaki varlık onu duydu.
Cevap gecikmedi.
— İçerideyim, evet.
Ses ipek gibiydi. Tatlı. Tehlikeli. Kadın sesi.
— Ama sen niye dışarıdasın, küçük gece kuşu?
Devika’nın çenesi kasıldı. “Küçük gece kuşu.” Kimse ona böyle seslenmemişti. Sinir uçları gerildi. Ama sesini sakin tuttu.
— Aç şu kapıyı.
Kapının ardından kısa bir kahkaha yükseldi. Alaycı değildi. Daha çok… eğlenceliydi.
— Kaba olma. Bu saatte gelen misafire kapı kapatılmaz. Ama önce… ne gördüğünü söyle bana. Gözlerinle. Şu güzelim parlayan gözlerinle ne görüyorsun?
Devika’nın nefesi kesildi. Gözlerini kimse böyle dile getirmemişti. Sanki kadın onun içini okuyordu. Sanki zihninin karanlık köşelerine elini uzatıyordu.
Gözlerini kapattı. Bir saniyeliğine. Sonra açtı.
Işık bembeyazdı.
Kapının ardını deldi. Taşı eritti bakışlarıyla. Duvarlar saydamlaştı. Ve gördü.
— Seni görüyorum, dedi Devika, sesi ağır, her kelimenin altını çizerek. — Ellerinde ateş var. Beyaz ateş. Ay ışığından bir ağ örüyorsun parmaklarının arasında. Arkanda yedi tane gölge duruyor. Ama onlar normal gölge değil. İçleri oyuk. Gözleri yok. Onlar ölü. Sen ölüleri getirmişsin buraya.
Sessizlik.
Uzun, boğucu bir sessizlik.
Sonra kadın konuştu. Sesinde artık alay yoktu. Sadece soğuk bir takdir vardı.
— Bravo. Demek o kadarını görebiliyorsun. Seni küçümsemiştim, gece kuşu. Affet beni.
Devika’nın sesi bıçak gibiydi:
— Affetmek senin işin değil. Asıl senin affedilmeye ihtiyacın var. Ama Arthur’dan. Cameson’dan. Babandan.
Kapının ardından bir kahkaha yükseldi. Ama bu sefer farklıydı. Uzun. Acılı. Yıllarca bastırılmış öfkenin, ihanetin ve deliliğin karışımı bir kahkaha.
— Babam mı? Uther mi? — dedi kadın, sesi titreyerek. — O herif beni yıllarca zindanda sakladı. Kendi kızını. “Utanç” dedi bana. “Piç” dedi. Sonra Arthur’u getirdi. Düpedüz piç olan Arthur’u. Ve onu kral yaptı. Beni değil.
Devika’nın sesinde hiçbir duygu yoktu:
— Arthur’un suçu ne?
— Varlığı.
Kapının ardından bir hışırtı geldi. Kadın ayağa kalkıyordu. Ya da süzülüyordu. Çünkü adım sesi yoktu.
— Şimdi şu güzel parlayan gözlerini bana çevir, Devika. Ta öyle… derinlerime bak. Ne görüyorsun şimdi?
Devika nefesini tuttu. Gözleri parladı. Daha güçlü. Daha keskin.
Ve gördü.
Sesi istemsizce titredi:
— Yalnızsın.
Kapının ardından tam bir sessizlik geldi. Kahkaha yoktu. Alay yoktu. Sadece…
— Ne? — dedi kadın, sesi neredeyse kırgın çıkmıştı.
— Yalnızsın, dedi Devika. — O ölüler arkanda duruyor ama onlar seni görmez. Seni duymaz. Seninle konuşmaz. Onlar sadece kukla. Senin etrafında gerçek bir insan yok. Kimse yok.
Kadının sesi keskinleşti:
— Benim ordum var.
— Ordun ölü. Bir ordu değil. Bir mezarlık.
Uzun bir sessizlik.
O kadar uzundu ki Devika, kadının gittiğini düşündü. Ama gitmemişti. Sadece bekliyordu.
Sonra kapı gıcırdadı.
Açıldı.
İçerisi zifiri karanlıktı. Hiçbir meşale yoktu. Hiçbir ışık yoktu. Ama Devika’nın gözleri sayesinde her şeyi görüyordu.
Odanın ortasında siyah bir taht vardı. Tahtın üzerinde siyah bir elbise. Ve elbisenin içinde… Morgana.
Ama masallardaki Morgana değildi bu. Maskeli baloların büyülü cadısı değildi. Saçları dağınıktı. Gözlerinin altı mor halkalardı. Dudakları çatlamıştı. Ama gözleri… o gözler yemyeşil parlıyordu. Tıpkı Devika’nınkiler gibi.
Devika bir an için nefes alamadı.
Morgana gülümsedi. Yorgun bir gülümsemeydi bu.
— İşte. Gördün. İstediğin bu muydu? Beni böyle görmek. Perişan. Yalnız. Çıplak. Bir an durdu. Sonra devam etti: — Şimdi ne yapacaksın? Kralına mı koşacaksın? “Majesteleri, Morgana kuzey kulesinde ağlıyor!” diye mi haykıracaksın?
Devika kılıcını sıktı:
— Arthur’a haber vereceğim, evet. Ama ağladığını söylemeyeceğim. Çünkü ağlamıyorsun. Sen ağlamayı unuttun çoktan.
Morgana başını eğdi.
— Belki.
Sonra yürümeye başladı. Devika’ya doğru. Her adımda siyah elbisesi taşları süpürüyordu.
Devika kılıcını kaldırdı.
— Yaklaşma.
— Beni öldürecek misin, gece kuşu? — dedi Morgana, sesi şimdi fısıltıya dönmüştü. — Kesebilir misin? Kılıcın bana değdiği an, bir parçanın da kendini kestiğini hissetmeyecek misin?
Devika’nın sesi çatladı:
— Ne demek istiyorsun?
Morgana gülümsedi. Ağzının kenarından, acılı bir gülümsemeydi bu.
— Sen de bensin, Devika. Karanlık senin gözlerinde yaşıyor. Benim gibisin. Sadece sen bunu hâlâ kabullenmedin.
Devika’nın kılıcı havada kaldı.
Kesmedi.
Kesemiyordu.
Elleri titriyordu. Otuz yıldır titremeyen elleri.
— Ben senin gibi değilim, diye fısıldadı.
— Yalan.
— Değilim!
— Peki. Kanıtla. Vur.
Morgana durdu. Kollarını iki yana açtı. Göğsünü siper etti. Yeşil gözleri, Devika’nın beyaz gözlerine bakıyordu.
— Vur, Devika. Eğer benim gibi değilsen, vur. Cameson’u kurtar. Arthur’u kurtar. Herkes seni alkışlasın. “Devika Dusk, kahramanımız!” diye bağırsınlar.
Ama Devika vuramadı.
Kılıcı havada asılı kaldı.
Çünkü Morgana haklıydı.
Karanlık, Devika’nın gözlerini ilk kez ne zaman ele geçirmişti? On yaşında mıydı? On bir mi? Köyü yandığı gece. Annesini kaybettiği gece. Uther’in askerlerinin herkesi kılıçtan geçirdiği gece. İşte o gece gözleri parlamıştı. İşte o gece bir canavar olmuştu. Sadece belli etmemişti.
Morgana ellerini indirdi. Yavaşça. Nazikçe.
— Gördün mü? Kesemiyorsun. Çünkü beni kesmek, kendini kesmek olur. Biz aynı kumaştanız, Devika. Aynı karanlıktan yoğrulduk. Tek farkımız… sen hâlâ ışık sandığın bir krala hizmet ediyorsun. Ben ise artık sadece kendime.
Devika kılıcını indirdi. Sesi boğuktu:
— Arthur… Arthur bana iyi davrandı.
— Nasıl?
Devika düşündü.
Nasıl mı?
Arthur onu işe almıştı. Bir oda vermişti. Yemek vermişti. Başka ne yapmıştı?
Sohbet etmiş miydi hiç?
Gözlerini sormuş muydu?
Nereden geldiğini sormuş muydu?
Adını bile tam bilmezdi. Onun için Devika, “kuzey kanadının nöbetçisi”nden ibaretti.
Devika’nın gözleri yeniden parladı. Ama bu sefer hırsla.
— Sessiz ol, diye hırladı.
— Kızdın mı? Doğruyu söyledim diye mi? — Morgana bir adım daha yaklaştı. — Arthur seni hiç görmüyor, Devika. O senin gözlerinin ardındaki karanlığı asla bilemeyecek. Ama ben biliyorum. Çünkü ben o karanlığın kraliçesiyim.
Devika geri çekilmedi.
— Ne istiyorsun benden?
Morgana şimdi çok yakındı. Nefesi Devika’nın yüzünde.
— Gel bana. Hizmet et bana. Arthur’un sana vermediği her şeyi… ben vereceğim. Saygı. Güç. Ve en önemlisi… anlaşılmak.
Gözlerinin içine bakıyordu. Yeşil. Beyaz. İki karanlığın buluşması.
— Ya gitmezsem? — dedi Devika.
Morgana omuz silkdi. Sanki önemsiz bir şey sormuş gibi.
— O zaman bu gece olanları unut. Kuzey kulesine geri dön. Devam et nöbete. Ama bil ki… bir gün geleceksin. Hepsi gelir. Sadece zaman meselesi.
Devika arkasını döndü.
Kılıcını kınına soktu.
Kapıya doğru yürüdü.
Ama bir adım atıp durdu. Arkasına bakmadan konuştu:
— Morgana.
— Efendim?
— Arthur’u öldürmeye kalkarsan… söz veriyorum. O gün kılıcım seni bulur. Ve bu sefer keserim.
Morgana’nın sesinde bir gülümseme vardı:
— Bekliyor olacağım, gece kuşu.
---
Devika merdivenlerden indi.
Her basamakta bacakları titriyordu.
Bir ara düşecek gibi oldu. Tutundu duvara. Taşlar soğuktu. Nemliydi. Gerçekti.
Evet. Bu gerçekti. Başına gelenler gerçekti.
Morgana’yla konuşmuştu.
Ve Morgana… haksız değildi.
---
Sabaha karşı nöbet yerine döndüğünde, Arthur orada değildi. Zaten kimse yoktu. Meşaleler neredeyse sönmüştü. Gökyüzü doğuya doğru grileşmeye başlamıştı.
Devika yere oturdu.
Başını dizlerine gömdü.
Gözleri artık parlamıyordu. Çünkü ışığa ihtiyacı yoktu. Gündüz oluyordu.
Ama içindeki karanlık…
O hâlâ oradaydı.
Ve Devika biliyordu ki, o karanlık hiçbir zaman gitmeyecekti.
---