29. Bölüm

Duayen Kadın Profesör

Sena Zek
senazek

Can çenemdeki elini yavaşça çekti. Yüzündeki neşe yerini soğukkanlılığı bırakırken önce şaşırarak kaşlarımı çattım. Niye morali bozulmuştu diye düşündüm. Yapay iklimlendirme yapılmış bir binanın samimiyetsiz izdüşümü gibiydi.
Can beni arkasında bırakarak çöken omuzlarıyla beraber salona geçti ve kendini koltuğa bir torba gibi bıraktı. Üstünde beyaz tişört ve turuncu gömlek bile üzgün görünüyordu.
İki elimi tezgaha dayayıp başımı geriye yasladım. Can hala reddedilmiş bir adam olmanın kederini taşıyordu, ben de böyle bir adama kendimi teslim edememenin hüznünü.
Telefonumdan gelen sesler yüzünden atmosfer dağılırken onu elime aldım. Ekranda babam yazısını görünce mutfaktan sıyrılıp Can'ın yanına geçtim ve araya biraz mesafe koyarak yanına oturdum. O da benim hareketlerim yüzünden yerinde dikleşirken yüzündeki hüzünlü gölge yerini ciddi bir meraka bırakmıştı.
"Efendim baba!" diyerek açtım telefonu.
"Kızım ne gelirken ben geldim diyorsun. Ne giderken ben gidiyorum diyorsun. Neredesin sen?"
Babamın sitemi telefondan taşıp odayı doldurmuştu.
"İşler var baba. Patron o kazulet Can'ı al gel deyince mecburen hızlıca geldim, aynı hızla döndüm." derken Can'a bakıp göz kırptım.
"Benim kafam yandı Sıla. İş, nikah, proje. Ne çeviriyorsunuz siz?"
Onu sakinleştirmek için sesimi yumuşatarak "Bir iş çevirmiyoruz. Can bey sağolsun hem iş arkadaşım hem komşum hem köylüm. Her yerde bizim işler kesişiyor." dedim.
Can dirseğini koltuğun sırtına yaslayarak bana döndü. Hayretle kalkan kaşlarıyla beni izliyordu.
" Peki, ne bu evlilik işi? Kızım siz bizi azarlayıp durdunuz, biz birbirimizden hoşlanmıyoruz diye. Şimdi de kalkmış, biz evleneceğiz diyorsunuz. Ben sizi takip edemiyorum."
"Baba, asıl ben sana şaşırıyorum. Önce evlen dedin. Sonra sen oğlana yaramazsın dedin. Sonra Can'ı kıskandın. Şimdi de hesap soruyorsun."
"Ben babayım Sıla. Hem mutlu ol isterim, hem damadımı kıskanırım."
"Ben de otuz bir yaşındayım baba. Yirmilik kızlar gibi uçuş uçuş gezmiyorum. Ne istediğimi biliyorum. Bazı hızlı kararlar alabilirim ama hepsi benim açımdan teknik bir analizden geçiyor." diye savundum kendimi.
"Bu haftasonu isteme olacak mı? Ne diyorsun?" derken sesindeki isyan yerini kabullenişe bırakmıştı. Can'a göz gezdirdiğimde gözleriyle onayladı.
"İstemeye gelecekler ama gerçekten gerek var mı baba? Gelenek, görenek diyeceksin ama ne ana var ne kaynana."
Ortama ölüm sessizliği çöktü. Bu cümle herkesin içindeki yarayı sızlatsa da sıyrılmak zorundaydık. Babam hızla toparlanarak cevapladı. "Kız istemede anayı ne yapacaksın? Kına yapmayız sadece."
Doğruydu, kız istemede bir baba Allah'ın emri... der diğer baba münasip derdi. Ama kına öyle miydi? Bir anne avucuna altın bırakır diğer anne gözleri yaşlı sarılırdı.
Babamla vedalaştıktan sonra gözlerimiz nemlenmiş halde Can ile baş başa kaldık.
"Tarihin en şanslı damadı olabilirim aslında. Hiçbir zaman karımla annem arasında kalmayacağım." diyerek ortamdaki ağırlığı dağıtmaya çalıştı. Gülerek ona eşlik ettiğimde etrafımızda üşüşen sisler de dağılmaya başlamıştı. Fırından gelen koku yavaş yavaş değişirken ayaklanıp mutfağa gittim.
Fırının camından yemeğin pişip pişmediğini kontrol ederken bir telefon sesi daha geldi ama bana ait değildi.
Can'ın sesi de beklediğimden daha canlı çarptı kulağıma.
"Buyurun hocam!" derken ayaklanmıştı bile.
"Evet istifa ettim." derken koltuğun arkasına dolandı. "Gerçekten mi? Çok mutlu olurum." derken sorgulayan gözlerimi onun üstüne dikerek mutfaktan çıktım ve yanına gittim.
"Tamam, yarın başlarım, iyi günler." diyerek telefonu kapattıktan sonra ışıldayan gözleriyle bana baktı.
"Can ne oluyor?" dedim otoriter bir sesle.
Benim öfkem onun neşesini yerle bir ederken canlı yüzü soluklaştı. Gülen göz bebekleri gölgelendi.
"Az önce ne kadar mutluydum. Benimle bu mutluluğu paylaşmak yerine beni mi azarlayacaksın?"
Ellerini beline koyup ofladı.
"Can, ben seni iş yerine tekrar getirmek için Yağmurdede'ye gittim. Aynı yerde çalışacağız diye evlenmeyi kabul ettim ama sen beni bırakıp gideceksin, öyle mi?" dediğimde duruşunu düzeltti ve sıcak elleriyle uzanarak ellerimi tuttu.
"Sıla, ben senin hep bir nefes ötendeyim. Seni bırakmıyorum. Sadece işimi değiştiriyorum. Hepsi bu."
Ellerimi avuçlarından çektim. "Önce iş sonra ev olur o. Madem başka bir işte çalışacaksın, nikaha gerek kalmadı. Boşuna yaptırdık o tetkikleri."
Ben ona bakmazken o gözlerimizi eşitlemek adına bakışlarını eğdi. "Sıla bu şansı tepemezdim. Arayan hocamdı üniversitede. Şimdi beraber çalışalım, senin vizyonunu çok beğeniyorum diyor. Hem maaşım da bir buçuk katı olacak."
Ters bakışlar atarken anlattıklarını anlamaya çalıştım. Benim de bir hocam bu şansı sunsa reddetmeyebilirdim. "Peki Can. Senin sevincini paylaşıyorum ama evlilik fikri rafa kalktı, haberin olsun." diyerek gözlerine baktım. Ellerim göğsümün altındayken başım dikti. "Hayırlı olsun."
Can burnunu kıvırdı. "Evlilik fikrini rafa kaldırmıyorum ama bu gerginliği uzatıp yemeği mahvetmeyeceğim." dedikten sonra elini havaya kaldırdı. Ne istediğini anlayarak gülüşüne yarım bir dudak kıvrılmasıyla karşılık verdim, ardından havadaki eline çak yaptım ve yumruk tokuşturduk.
"Hadi lazanya pişti, oturalım yemeğe!" diyerek fırının yanına gittim ve dumanı üstünde yemeği çıkarıp ocağın üstüne koydum. Önümdeki kaselere çorba koyduktan sonra masaya gelirken Can'ı oturmuş buldum.
"Al bakalım, tükürük aromalı çorbamız." diyerek kasenin birini önüne koyup yerleştim yerime.
O benim yorumuma başını büküp güldü. İlk yudumları alırken aklıma o fırtınalı gün geldi. Nil'in, Doğan'ın geldiği gün, Pelin'in kovulup Can'ın istifa ettiği gün...
"Bana mesafe koymaya karar verdikten sonra neden odama geldin o gün?" diye sorduğumda düşünceyle çattı kaşlarını. Hangi gün hangi olay olduğunu düşündükten sonra çorbasından bir yudum aldı.
"Sen de mutfakta fena değilsin. Çorba efsane olmuş." dedikten sonra içmeye devam etti. Üstüne sabitlediğim bakışlar hiç kaymadan ben de çorbamı içmeye devam ettim. Üstündeki baskıyı hissetmiş olacak ki "Beni delirttiler o gün." diyerek geri çekildi ve bana baktı. Ama bakışlarından farklı bir kor sızıyordu.
"O gün yeni tarzınla geldin iş yerine. Benim iyi ekip dediğim adamlar bana 'Aranızda bir şey var mı?' dediler. Yok dememle arkandan konuştular."
Ellerimi havada birleştirip dikkatimi Can'a verdim. "Ne konuştular?"
"Zaten güzel kızdı, iyice güzelleşmiş dediler."
Bir süre ne hissedeceğimi bilemedim. Can'ın sahipleniliciğine ne tepki vereceğimi, adamların rahatlığına ne diyeceğimi kestiremedim.
"Ve herkese o benim der gibi odama dalıp kapının arkasına sıkıştırdın beni." diyerek başımı yana büktüm.
"Hayır, adamlara kızdım, kapayın çenenizi, aramızda bir şey olmaması olmayacağı anlamına gelmez dedim ve sinirlerime hakim olamayarak odana daldım. Amacım seni sıkıştırmak değildi ama..."
"Sıkıştırdın." diyerek böldüm lafını.
"O zaman sen kaşındın Sıla. Önceki hafta gündüz bana ne dedin, akşam gelip gelmediğimi kontrol ettin. Evet, pavyona gitmedim. Gidemedim. Canım istemedi. Üstüne benden kopamıyorsun deyince kontrolden çıktım işte." dedi sakin sakin ve yaslandı arkasına.
Ayağımla bacağına hafifçe vurdum. "Senin kontrolden çıkmanı yesinler."
Dişlerimin arasından "Sıla!" diye tıslamasıyla arkamı dönerek gülmeye başladım.
"Sen benim ayarlarımla gerçekten oynuyorsun. Yap yap, sonra gül!" derken sesi sitemliydi.
Kasem boşaldığı için ayaklandığımda gülüşüm hala yüzümdeydi. Can'ın da kasesini boş görünce ikisini de el çabukluğuyla bulaşık makinesine koyup servis tabaklarını aldım elime. Lazanyayı dilimlerken Can'ın bakışlarını üstümde hissediyordum. Tabaklara dilimleri koyup masaya geçerken Can'ın bakışları bir an olsun üstümden çekilmemişti. Bu durum yanaklarımı yaksa da duruşumdan taviz vermedim.
Can önünden bir çatal aldıktan sonra gözlerini yumarak kendinden geçti. "Benim elim değince bu daha lezzetli olmuş." dediğinde başımı silkeleyip ben de bir çatal aldım. Fakat lezzeti gerçekten damak çatlayan cinstendi. Üst katmandaki fırınlanmış, hafif çıtır ve karamelize olmuş peynir dokusu, yerini hemen altındaki ipeksi, yumuşacık ve ağızda dağılan makarna katmanlarına bırakıyordu.
"Can, bu gerçekten mükemmel olmuş." dedim büyük bir şevkle. Tekrar bir çatal alıp kendimden geçerek yerken Can'ın hayran bakışlarıyla göz göze geldim. "Önüne dönsene!" dediğimde gülerek yemeye devam etti.
Yemeğin tadını biraz daha çıkardıktan sonra "Hocanın adı ne?" diye sordum birden.
"Gülay Akın, tanıyor musun yoksa?"
"Şu evindeki derginin kapağındaki kadın" dedim sesimi incelterek. O kadını sevememiştim ama belli ki Can aynı fikirde değildi.
"Evet, ben Hacettepe'de Güzel Sanatlar Fakültesi'nde okurken doçentti. Şimdi ise bir profesör. Duayen kadın profesör. O kadar güzel bir bakış açısı var ki bana çok şey kattı. Ankara'nın zenginlerinin evlerini tasarlıyor. Hatta bazen yurtdışından bile proje alıyor. Eğer karşında iyi bir iç mimar varsa bu kadına çok şey borçluyum." derken gözleri parlıyordu.
Onun bu heyecanı beni mutlu etmek şöyle dursun karnıma kramplar indiriyordu. "Can, bu kadının soyadı Dündar farkında mısın?" derken onun neşe saçan halinin aksine kasvetliydim.
"Akraba mısınız yani?" dediğinde onun da heyecanı uçup gitmişti.
"Belli ki evlilik soyadı Dündar. O taraftan.." derken burun kıvırdım. "Hiçbir akrabamı tanımıyorum. Hatta kendisinden genetik kodlar aldığım adamı bile tanımıyorum."
Artık bu lezzeti damak patlatan lazanya sadece benim için sönmüş lastiğe dönmemişti belli ki, Can'ın da hızlı lokmaları yerini yutamamaya bırakmıştı.
"Sıla, Ankara kocaman bir şehir. Aynı soyada sahip birden fazla aile olabilir. Benim hocam da Ankaralı değildi zaten."
Tabağımdaki son lokmayı yedikten sonra geriye yaslandım. "Ama kocası Ankaralı olabilir. Hatta belki de kocası..." derken tekrar burun kıvırdım. O adamı hatırlamak bile kalbimden hançerliyordu beni.
"Sıla, bize ne kadının kocasından. Bak, o korktuğun ihtimal olsa bile o günah adamın günahı. Karısını bağlamaz." derken öne eğilip benimle işitsel ya da görsel temas sağlamaya çalıştı. Ama ben kendimi öyle bir kapatmıştım ki kollarımı göğsümün altında birleştirmiş Can'a doğru bakmıyordum bile.
"Peki, anladım. Senin tadın çoktan kaçtı, ne söylesem boş." diyerek ayaklandı ve masayı toplamaya başladı. Onu ters ters süzerken söylenmeye devam etti. "Tadımız bozulmasın diyorum ama hiç tadımız yerine gelmiyor maşallah."
Masaya tutunup ayaklandıktan sonra el çabukluğuyla masayı topladığımda o bulaşıkları yerleştiriyordu. Masayı sildiğimde geriye iş kalmamıştı. İşi bitince mutfağa göz gezdirdi ve "Ben gideyim. Kalmam iyi olmayacak. Sevincimi paylaştığın için de ayrıca teşekkür ederim. Hak ettiğimi buluyorum, sayende" diyerek önce mutfağı ardından evi terk etti. Arkasından gitsem de kapıyı çarpmasını engelleyemedim. Onun aksine gitmek bilmeyen topraksı portakal kokusunu ciğerime çektikten sonra koltuğa çöktüm. Ellerimle başımı tutup iyice geriye yaslandım.
"Niye girdin hayatıma? Her şey sen yokken yolundaydı. Güneş yerindeydi. Şimdi gece ile gündüz karıştı, yıldızlar bile gözükmüyor." diye hayıflandım.
Kafamı kaldırıp açık pencereden dolayı nazlı nazlı dans eden perdeye takıldı gözüm. Dışarıyı süzdüğümde güneşin büyük oranda battığını, kızıllığın yerini kara geceye bırakmaya başladığını fark ettim.
Küçük balkona doğru gidip tek hamlede perdeyi açınca dışarının telaşlı sesleri kulağımı doldurdu. Gölbaşı çok sakin bir ilçeydi ama baharın tadını çıkarmak isteyen çocukları ve gençleri kim durdurabilirdi.
Balkon korkuluklarını süzerken kızılgerdanın geldiği günü düşündüm. Taburenin üstündeki örtüyü kaldırıp otururken suçluluk duygusuyla kıvrandığımı da fark ettim. Ben kendi dertlerimle o kadar meşguldüm ki Can'ı incitmekten geri durmuyorum. O büyük heyecanı ellerimle parçalayıp atmıştım.
Korkulukların temiz olmamasına aldırmadan yaslandım. Az önceki sofranın sıcaklığı dağılmış yerini akşam soğuğuna bırakmıştı.
Hayali kızılgerdanı okşadım. Bu hikayenin kızılgerdanı kimdi peki? Bölgesine hakimiyeti ve koruyuculuğu bana benzese de cana yakınlığı Can'a benziyordu. Ya da asiliğiyle bana , güzel ötmesiyle Can'a benziyordu. Ama şu an kesin şakıması da sönmüştü.
Sıkıntıyla iç geçirirken bir kere daha birbirimize yaramadığımızı düşündüm. Benimle tanışana kadar belki eve girmek bilmeyen adam şimdi evden çıkmıyordu. Her girdiği ortama uyum sağlarken benim yüzümden birileriyle arası bozulmuştu. Ve şu anda idolü diyebileceğimiz bir insanı sorgulamamla belki inandığı her şeyi alt üst ediyor gözükmüştüm.
Benim yaralarım peki? Baba diyemediğim genetik materyal taşıyıcısı olan adama kinim basit miydi? Eğer biriyle evlendiyse eşi masum olabilir miydi? Ya da böyle birine hayran olan biri benim hayatımı paylaşabilir miydi?
Sabah olduğunda tüm hissettiklerim de benimle beraber güne başlamıştı. Gözlerimi ovuşturarak kalktığımda hayat enerjimi birisinin sondajla çekip aldığını hissettim. Kıyafetlerimi seçerken elim eskisine gitti. Her ters düz olduğumda eskiye dönen alışkanlıklarıma kızdım ilk defa. Ayağımı sertçe yere vurdum. Siyah bluz, siyah pantolon üstüne gri bir ceket giydim. Saçımı kaba bir topuz yaparak çıktım evden. Artık ne eski ne yeni yetiyordu bana.
Kolumun altındaki kaskımla merdivenleri indikten sonra apartmanın dışına çıktım. Kırmızı arabasına yaslanmış Can beni bekliyor gibiydi. Beni görünce yanıma gelip bileğimi tutarken bakışları alevliydi ama hareketleri robot gibiydi. "Hazır mısın?" dediğinde kaşlarımı çattım.
"Neye?"
"Gün almaya. Sağlık raporları çıkmış." dediğinde öfkeli bir gülüş sergiledim.
"Öküz öldü, ortaklık bozuldu." diyerek yanından ayrıldım, tam motoruma yönelmiştim ki kolumu tuttu.
"Çek elini, kırmayayım" dedim dişlerimin arasından. Elini çekmesiyle motorumun yanına gidip kaskımı taktım ve atladım üstüne. Önüme geçip elleriyle gaz ve debriyaj kollarını tuttu.
Vizörümü açarak "Ne yapıyorsun Can? Çekil!" dedim.
"Benim dediğim olacak Sıla!" derken gözlerini gözlerime dikmiş, hakimiyetini ilan ediyordu.
Gözlerimi devirip öne eğildim.
"Bak, ben senin sevincini bile paylaşmaktan aciz biriyim. Benimle evlenip ne yapacaksın?"
"Seni kimseye bırakmayacağım. Benim eşim olmasan bile kimsenin eşi olamayacaksın. Bütün resmi işlerinde beni hatırlayacaksın. Bu benim için yeterli." dediğinde ağzım açık kalmıştı.
"Sen kafayı yemişsin." dedikten sonra anahtarı yerine yerleştirip kontağı çevirdim. Büyük bir gürültüyle motor çalışırken kılı bile kıpırdamadı.
"Yedirttin kafayı."
"Beni kafaya takan sensin. Ben mi dedim bana saplan diye?" dedikten sonra ağzını açmıştı ki kolu çevirdim ve çıkan ses söylediklerini bastırdı.
"Ne diyorsun?" dedim alayla ve tekrar konuşacakken motoru bağırttım.
Sinirle başını yana çevirirken dudakları kıvrıldı. "Can sesin çok kısık." dedikten sonra tekrar kolu çevirmem üzerine elini elimin üstüne kapattı ve kolu çevirmemi engelledi. Benzin kokusu iyice artmışken gözlerini kısıp öne biraz daha eğildi.
"Beni caydıramazsın Sıla. Bir kere dedim hep derim. Ne olursa olsun sana aşığım ben. Senden vazgeçmeye niyetim yok. Sen sevmesen de sorun yok. Bana benim sevgim yetiyor."
Kontağı kapatıp kaskı tek hamlede çıkardım başımdan. Kaskı gösterge paneline dayayıp kollarımla yaslandım ve Can'a daha da yaklaştım. "Şimdi yetiyor. Bir zaman sonra yetmeyecek. Ayrıca sevmek karın doyurmuyor. Ben de seni seviyorum ama emin ol, o da yetmeyecek. Biz birbirimize uygun değiliz." dediğimde donakaldı.
"Sen de mi seviyorsun?" dediğinde göz devirdim.
"Odaklandığın şeye bak. Ben birbirimize uygun değiliz diyorum, sen hala seviyor musun diyorsun." diyerek başımı eğdiğimde birden belimde bir baskı hissettim. Başımı kaldırmamla havalanmam da bir oldu. Ve kendimi Can'ın arabasında buldum. Ben ne anlatıyordum, o ne yapıyordu?

Bölüm : 06.08.2026 00:31 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...