
Can'ın sorusuyla oda bir anda buz kesti. "Ne evliliği Can?" derken bir haykırış bıraktım ortama.
"Evlilik deyince kuru bir nikah Sıla. İş yerinde rahat etmemizi sağlar. Hem de seninle aramda bir bağ oluşur. Biri sorsa 'Sıla senin neyin?' diye , cevabım olur."
Kafamı yana çevirip öfkeli bir gülümseme sergiledim. "Kuru nikah ne demek? Ya da senin şu an bir iş yerin yok. Ya da biri sana niye 'Sıla senin neyin' diye sorsun?"
Yerimi gösterip "Otursana!" dedikten sonra kahvemi masadan alıp elime bıraktı ve kendi de koltuğuna geçti. "Kuru nikah demek hayatın değişmeyecek demek. Kabul edersen bir iş yerim olacak. O Doğan denen zımbırtı ya tekrar gelirse?"
Doğan derken yüzünü ekşitmişti ve aynı şekilde benim de mideme kramplar indi o ismi duyunca.
Kahvemden bir yudum aldım. Soğumaya başlamıştı. "Hayatın değişmeyecek derken? Ya da o zımbırtı dediğin adamdan beni nikah mı koruyacak?"
Kahvesini tek dikişte bitirdikten sonra uzanarak masaya koydu. " Hayatın değişmeyecek yani aynı evde yaşamak zorunda olmayacağız. Yine komşu, iş arkadaşı ve hemşehri olacağız sadece. Ve o heriften kendini fiziksel olarak korursun ama ruhsal olarak hep beni yanında hissedeceksin. Başın zaten dik ama daha da dik olacak. Bunu bir nevi çelik konstrüksiyon olarak düşün." derken parlayan gözlerini gözlerime sabitledi.
Bakışlarım çoktan güneş açan dışarıya kayarken ben de kahvemin karamel notalı soğukluğunu tek dikişte bitirdim. Damağıma yayılan acı tadı hissederken Can'ın cevap bekleyen haline göz gezdirdim. Bu adam tam bir deliydi. Şu an o kadar emindim ki, benim gibi bir kaleyi sadece o fethedebilirdi ve o da sadece benim gibi bir kaleyi fethetmeye tenezzül ederdi.
Gözlerimi yumup başımı yukarıya kaldırdım. Derin bir nefes aldıktan sonra duruşumu düzelttim. Boğazımı temizledikten sonra onun umut dolu bakışlarına sabitlendim. "Evlenelim o zaman."
"Gerçekten mi?" derken sesi hayat dolu bir titremeyle çıktı.
Gözlerimi yumarak onayladım. "ALLAH!" diye bağırıp ayaklandı. Onun bu heyecanlı haline gülerek ben de ayağa kalktım. Tam bana sarılacaktı ki bir adım geri attım. "Evlenmeden olmaz." dediğimde elleriyle çenesi ve yanaklarını okşayıp güldü.
Sonra aklına bir şey gelmiş olacak ki hemen kolundaki saate baktı. "Saat bir. Üç saat içinde halledersek yarına iş kalmaz. Hadi!" diyerek elimi tuttu ve beni çıkışa sürüklemeye başladı. "Can , ne bu acele?" derken onun hayat enerjisi benim sesime de yansımıştı.
"Hadi, geç kalmayalım."
Ayakkabılarımı bile zorca giyerken o çoktan giyinmiş, başımda dikiliyordu. Nihayet oxfordların arkasını da geçirince tekrar elimden tutup koşmaya başladı. Ama araçlar dibimizdeyken Can onları es geçince "Nereye?" diye sordum.
Cevap vermeden hızla giderken babamların uğrak mekanı köyün kahvehanesinin kapısına geldik bile. Elimi bırakırken gözleriyle müsaade istediğinde arkasından bakakaldım. Sakin adımlarla içeriye girerken iki adım arkasından onu takip ettim.
Tam bir kız babası karşısındaki damat vakarıyla babama yanaştığında babam ne olduğunu anlamak ister gibi Can'ı süzdü. Tam o sırada gözüne çarpmamla kaşları çatılırken kahvehanenin mensupları meraklı gözlerle bizi inceliyordu. İçerinin puslu havası yüreğimi daraltırken olacakları izledim.
Can babamın dizinin dibine çöküp tedirgin bakışlarını ona yöneltti. "Selami amca, bu köyün eşrafı da şahit olsun ki kızın Sıla'yı kendime istiyorum." dediğinde sessizlik yerini uğultuya bırakmıştı.
"Helal be damat!" sesi yükselirken sesin sahibini aradım ama bulamadım. Babamın yanında her zamanki yerini koruyan Fikri amca öksürerek boğazını temizledi. "Oğlum bu işin adabı böyle mi?" dedikten sonra cıkladı.
Babam "Dur bakalım Fikri, var bir karın ağrıları. Sanki yangından mal kaçırıyorlar." diyerek göz devirdi ve bana baktı. Ben tuttuğum nefesi bırakırken gözlerimle Can'ı işaret ettim.
Can "Siz haklıydınız, biz birbirimiz için yaratılmışız. Bugün hemen nikahı kıyalım istiyoruz. Bekleyip de günaha girmeyelim." diye açıklama yaptığında elimle alnıma vurdum. Hayatımda ilk defa 'yer ayrılsa da içine girsem' dedim.
Babam "Günah derken?" diyerek kaşlarını kaldırdı.
Can "Anlayın işte. Elimiz ayağımız durmuyor." diyerek güldüğünde Fikri amca bir şaplak kafasına ve bir yumruk omzuna vurdu.
"Edepsiz, kızın babasına denir mi öyle?" dediğinde tüm kahvehane Can ve beni süzerek gülmeye başladı.
Dişlerimin arasından "Can!" diye tısladığımda Can ayaklanarak yanıma geldi ve ellerime baktıktan sonra onları avuçlarının arasına aldı. Gözlerime sevgi dolu bir bakış attıktan sonra babama döndü.
"Şaka yapıyorum, hoş olmadı. Özür dilerim. Ama bu kızı canımdan çok seviyorum. He de evlenelim be Selami hoca!"
Babam ayağa kalkıp Can'ı omzundan tuttu ve kendine çekti. Ellerimiz ayrılırken Can çaresizce babama baktı. "Öyle uzun boylu değil. Gelirsin adabıyla istersin. Konuşulur, görüşülür. Onaylarsam olur."
"Ama o kadar vaktimiz yok, proje yetişecek." diyerek atıldım.
"Ben proje anlamam. Benim kızım Telli duvaklı gelin olacak. Değil mi Fikri?" diyerek Fikri amcaya döndüğünde onun yüzündeki keyifli sırıtış yerini bir ciddiyete bıraktı.
"Elbette, anlı şanlı bir düğün yapacağız. Öyle kuru kuru nikah olmaz." deyince Can ile birbirimize baktık.
Can "Peki o zaman, bize müsaade. Yarın iş başı . Hafta sonu bu istemeyi halledelim. Şimdi gitmemiz lazım." diyerek geri geri iki adım attı ve benim elimi tutarak mekandan çıktı.
Arkamızda şaşkın bakışları bıraktıktan sonra durduk ve göz göze geldik. Can'ın gülmesiyle kaşlarımı çatarak ona baktım. Benim bu sorgulayan halime karşı üstünü silkeleyip duruşunu düzeltti.
"Onlar hayallere dalakoysun, biz bu işi bugün halledelim. Yarın o nikah cüzdanını müdürün masasına fırlatışını hayal ederken çok eğleniyorum."
Bu sefer gülme sırası bendeydi. "Babam seni kesecek."
"Sen bana böyle gül, ben kesilmeye razıyım." dediğindeki o hayran ifadede donakaldım. Hafifçe esen rüzgar önce Can'ın cildinde dolanıp sonra bana estiği için kendimi portakal bahçesinde gibi hissettim. Ama derme çatma, kerpiç evlerin ortasındaydık ve inek koyun ve bilhassa keçi sesleri duyuyorduk. Tezek kokusu da epey baskındı.
Can elini uzattığında kibarca parmaklarımı parmaklarına doladım ve sarı evin yanına el ele yürüdük. İçimden 'umut vermek istemeyene bak' diye kendime kızmayı ihmal etmedim.
Nihayet araçlarımızın yanına vardığımızda kaskımı duvar dibinden alıp başıma geçirirken arabasına binmekten vazgeçip yanıma geldi. Daha vizörü indirmemiştim ki kaskın üstünde parmaklarını gezdirdi.
"Sıla bu seni korumaz artık. Değişmesi lazım. Her yeri çatlamış." dedi incelen sesiyle.
"Hatırlasana! Sen çatlattın." dediğimde yarım bir gülüşle dudakları kıvrıldı. Gözlerinin önünden önceki günün geçtiği bakışlarının gölgesinden belliydi.
"Ben çatlatmadım, sen kabına sığamadın."
"Engellemeseydin tek çatlayan kaskım olmayacaktı." dediğimde ikimizin de bakışları Allı Turna'nın ön camına gitti.
"Araba elden gidiyor' diye bağırdı o gün biri bana. 'kafamı kıracağına camı kırsın' diyerek koştum yanına. Ama camı da kırdırmadım. Aferin bana!"
"Kırılan kafan ya da camın olmadı..." diyerek gözlerine baktım. "Kırılan kalbindi." dediğimde ellerime baktı. Ardından gözleri önce gözlerime daldı. Gözlerinin kahvesi içime ılık ılık akarken bakışları dudaklarıma kaydığında nefesimi tuttum.
"Kalbimi onarmak için çok zamanın var Sıla Kutsal." dediğinde kaşlarımı çattım.
"Soyadını almayacağım." diyerek geri adım attım ve motoruma atladım. O benim bu fevri hareketime karşı başını silkeledikten sonra arabasına bindi. Ben yerimden ayrılırken o arabasını yenice çalıştırdı ve bu sefer de tableti evde unutarak yola düştük. Ama sadece evde kalan tablet değildi, ceketim de orada kaldı, haliyle yüzümü örten kapüşonum da.
Yağmurdede'den çıkasıya Can beni takip etti ama asfalt yola düştüğümüz anda beni solladı. Yanımdan geçen o kırmızı soluk beni daha da hırslandırdı. Gaz kolunu biraz daha çevirerek ben Can'ı solladım. O bana korna çalarken yüreğimin ortasında güçlü davul sesleri gümlüyormuş gibi hissettim.
Sonra tekrar solumda kırmızı bir hüzme belirdi ve beni geçti. Başımı sallayıp tekrar çevirdim gaz kolunu ve öne geçtim. Fakat hızımı ilk viraja kadar kesmedim. Ben önde o arkada virajı aldıktan sonra ceketim geldi birden aklıma. İlk müsait sağa kendimi çektiğimde kırmızı araba da tekerlerin sürtme sesi eşliğinde yanımda durdu. Can camı açıp meraklı gözlerle bana bakarken vizörü kaldırdım. "Can, kapüşonum yani ceketim evde kaldı. Geri dönüp alacağım." dedim telaşla titreyen sesimle.
"Alma bence, böyle de iyisin."
"Ama ben ceketim olmadan nasıl yaparım."
"Sıla derin bir nefes alıp kendine güvenmeyi dene. İnsanları gözlerinden uzak tutmak için yüzünü örtmene gerek yok. Sen bir mesafe ustasısın." derken gözlerinde bana vermeye çalıştığı güven bir battaniye gibi üstümü sardı.
"Ama tabletin?"
"Tabletsiz iki gün idare edebilirim."
Kabulleniş dolu bir baş sallamayla kaskımı kapattım ve kontağı çalıştırdım. O da camını örttü. O arabasını stop etmediği için doğrudan yola çıktı. Onun sakin ve güvenle dönen lastik hareketlerini takip ettim.
Mogan Gölü'nün nazlı süzülüşünü izledikten sonra belediye binasına doğru yol aldık. Can arabasını sakin bir köşeye park ettiğinde ben de motorumu onun dibine çektim. O kapısını açtığında ben motordan atlamıştım. Can indiğinde kaskımı çıkardım ve motora sabitledim. Belediye binasına heybetli bir giriş yapmak istemiyordum.
Can yanıma gelip gözlerimde cesaret arar gibi göz gezdirdi. Teslimiyet dolu bir göz yummanın ardından yan yana binaya giriş yaptık. Sorarak nikah memurlarının alanına gittiğimizde önümüzdeki insan kalabalığına göz gezdirdik. Sanki tüm Gölbaşı aynı anda evlenmeye karar vermiş gibiydi. Umutlarımızı çökerten uğultuların arasında sıramızı beklemeye başladık.
Nihayet içeri girebildiğimizde Can sırtımdan destekleyerek beni yönlendirdi. Memurun önündeki sandalyelere geçtik. "Biz en yakın ne zamana evlenebiliriz?" diye sordu Can.
Kadın bize göz atıp ellerini birleştirdi. "Evraklar tamam mı?"
"Hayır, ilk defa başvuruyoruz."
Kadın önündeki evraklardan birkaç tanesini alıp Can'ın önüne uzattı. "Bunlar tamamlandıktan sonra sıra verebiliyoruz ve ne yazık ki üç hafta tamamen doluyuz. Yarın sonuçlarınız çıksa bile nikahını iptal eden olmadıkça biraz daha bekar kalacaksınız." dediğinde Can çaresiz bir baş sallamayla evrakları aldı.
Dışarıya çıktığımızda Can girdiğindeki heyecanı kursağında kalmış halde ensesini kaşıdı. "O zaman şimdi kan tahlili vereceğiz, başka şansımız yok."
Önlü arkalı evimizin olduğu yokuşu tırmandıktan sonra sağlık merkezine gittik. Birbiri ardınca geçen kan verme ve akciğer filmi sonrası yapacak bir şey kalmamıştı.
Evimize vardığımızda araçlarımızı yan yana park ettik. Merdivenleri adımlarımızla ezerken ben öndeydim. Katımıza çıkar çıkmaz Can dairesine yönelmişti ki benden beklenmeyecek o teklifi yaptım. "Yemeğe bana gelsene, laflarız."
Can'ın yüzü bir anda aydınlandı. "Sen ciddi misin?" dediğinde "Ben vazgeçmeden gel buraya!" dedim emreder tonda. Ben anahtarı çevirirken Can çoktan yanımda belirmişti. İki hamlede ayakkabılarımı çıkarıp kaskımı portmantoya koyduğumda günün ne kadar uzun olduğunu düşündüm.
Can da peşin sıra içeri girerken portakal kokusunu tüm odalara yaymıştı. "Bu eve girmeyeli ne kadar zaman oluyor." derken sesi ve nefesi kendinden önce girmişti eve.
Banyoda ellerimi yıkadıktan sonra kurularken Can'ı karşımda buldum.
"Niye dibimdesin? Nefes alacak yer kalmadı." diye söylenerek banyodan çıktım ve ona değmeden geçmek için biraz bükülmüş bulundum. O da arkamdan "Ben öyle nefes keserim işte." diyerek güldü ve çeşmeyi açtı. Odama geçip üstüme rahat bir şeyler giydikten sonra çıktığımda Can'ı salonda değil mutfakta bulmuştum. Çoktan buzdolabını açmış, pişirecek bir şeyler arıyordu. Salonla mutfağı ayıran masaya ellerimi dayayıp onu izlemeye başladım.
Bir elinde patlıcan diğer elinde kabak, karar vermeye çalışır gibi bakınıyordu. "Sana kim benim mutfağıma girme izni verdi?" diye seslendiğimde ikisini de çekmeceye koydu ve dolabı kapatarak masanın karşı kenarına ellerini benim gibi dayadı. "Sen hazırlarken ben yatacak mıyım? Ben yemek yapmayı severim. Şanslısın Sıla Hanım. Müstakbel kocan becerikli bir adam." derken yarı alaylı yarı diklenmeciydi.
"Yemek yapmak istiyorsan kendi mutfağına. Ben düzenime karıştırtmam." diyerek gözlerimi büyüttüm.
Can iyice öne eğilerek aramızdaki mesafeyi azalttı. "Bu eve soktuktan sonra beni durduramazsın."
Kaşlarımı çatarak yüzüne dik dik baktım. "Seni bu evden atarım."
"Karabasan"
"Zevzek"
"Gıcık"
"Çok bilmiş"
"Ukala"
"Dümbelek"
"Aa, senin gibi bir hanımefendiye yakışıyor mu Sıla?" dedikten sonra ne yapacağımı merak ederek beni inceledi.
Masanın etrafında dolanıp sandalyeyi çektim ve gözlerimle oturmasını işaret ettim. Gözlerini devirerek sandalyeye oturdu. Ben de kollarımı sıvayarak dolaptan kıyma çıkardım.
Onun beni süzen bakışlarına aldırmadan lavabonun altından tava çıkardım ve kıymayı çok uğraşmadan tavaya aktardım.
Can kollarını göğsünün altında birleştirirken sağdaki dolaptan kırmızı mercimek çıkarıp delikli leğene koydum. Suyun altına sokup bulanık suyunu iyice temizlemek için mercimeği ovaladım. İşim bitip tamamen suyunu akıttıktan sonra ellerimi yıkayıp kıymayı kavurmaya başladım. Ne yaptığını merak ederek Can'a baktığımda sabırsız bakışlarıyla karşı karşıya geldim.
"Ne bakıyorsun?" dedim önüme dönerek. Kıymayı biraz daha çevirdikten sonra dolaptan soğan çıkardım ve kesme tahtasıyla beraber Can'ın önüne bıraktım.
"Sirk işletmiyorsun." dediğinde başımı çevirip güldüm.
"Unutmamışsın" dediğimde yüzündeki ifade bir anda ciddileşti. Hayatındaki en değerli şeye bakar gibi yüzümü incelerken "Unutmak ne mümkün" dediğinde yanaklarımın yandığını hissettim.
Konuyu değiştirmek adına "Gözlerinle oydun beni, al şu soğanı doğra da meşgul ol bari!" dedim ve tekrar tezgahın başına geçtim. Ama Can sadece soğanı doğramakla kalmadı. Daha fazla dayanamayıp ayaklandı ve benim yanıma tezgahın, ocağın başına geçti. Karabiber almak için dizili olan baharatlıkları karıştırırken ellerine vurmamak için kendimi zor tuttum. En son kepçelerin çekmecesini karıştırınca elimin tersiyle omzunu dürttüm. Kızmak yerine halimize gülünce ben de kendimi akışa bırakmaya karar verdim.
Lazanyanın beşamel sosunu hazırlarken çırpıcının sesi geldi kulaklarıma. Küçücük mutfak süt, kıyma ve mercimek kokusuyla dolmuşken Can'ın sıcak nefesini hissetmemek elde değildi.
Artık lazanyanın katlarını çıkmaya karar verdiğimizde ben yaprakları ve kıyma sosu döktüm. Can'ın beşamel sosu dökerken son derece profesyonel duran ellerini izledim. Gözlerindeki ışıkla, kendinden emin duruşuyla çok şık bir restoranın şefi gibi duruyordu. Verdiği sıcak hava, antrasit mutfağımın soğukluğuna çarparken kendisine has portakal kokusu yemek kokuları arasında kendini hissettiriyordu.
Beraber katları çıktıktan sonra yemeği fırına verdik. O sırada pişen mercimek çorbasını ben blendera vururken Can da salata yapmaya karar verdi. Çorbayı son bir taşım kaynattıktan sonra tuzunu anlamak için kaşıkla bir yudum aldım. "Tuzu iyi sanki." diyerek kaşığı tezgaha bırakmamla eline alması bir oldu. Aynı kaşığı çorbaya daldırdığında kızdım ona. "Aynı kaşık iki kere sokulur mu?"
"Yabancı mı yiyecek sanki." dedikten sonra aynı kaşıkla bir yudum da o içti.
"Aynı kaşıkla iki farklı insan içer mi ya!" diye isyan ettiğimde kaşığı çoktan lavaboya fırlattı. Sonra yüzünü bana dönüp tezgaha yaslandı.
"Senin tenine, ağzına değen her şey şifalıdır benim için. Ben seninle kalbimi paylaştım. Kaşığın lafı mı olur?" diyerek çenemi tutup hafifçe kaldırdı. Gözlerimiz buluştuğunda bakışları ve nefesi tenimi yaktı geçti. Biz ateş ve baruttuk gerçekten. Bu işin içinden nasıl çıkacaktık?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |