31. Bölüm

Mimari İkilem

Sena Zek
senazek

"Saçma sapan konuşma!" derken sesimi düz bir çizgide dengeledim ama kalbim yerinden çıkacak gibi hızlı atıyordu.
"Benim neler yapabileceğimi kestirebiliyor musun peki? Beni tanıyor musun?" derken dirseklerini dizine dayamış benim yan profilime dikkatle bakıyordu.
Ondan yana dönmezken içimdeki korku dolu çırpınışları hissettirmemek için beton sertliğine büründüm.
"Sen de beni tanımıyorsun. O papatya seven kız öleli yıllar oldu. Ben duvarlara balyoz indiren biriyim." dedikten sonra ona döndüm ve buz gibi bir sesle "O balyozu bir insanın kafasına indirmek zor gelmez bana." dediğimde sol gözü bir kere seğirdi. Gözlerimin içine baktığında bu ruhsal temastan rahatsız olarak başımı boşluğa çevirdim. Benim bu kaçıngan tavrım üzerine cesaretlenmiş olacak ki alayla güldü.
"Kimseyi öldürmem elbette. Sadece seni denedim."
Önüme gelen bir tutamı basitçe kulağımın arkasına yerleştirdikten sonra bakışlarımı boşluktan çekip saçlarına odaklandım. Lisedeyken diktiği saçları şimdi dağınık fönle şekillendirilmiş gibiydi.
"Deneme, ne anlatacaksan anlat, sonra da defol git!" diyerek başımı aksi yöne çevirdim ve dirseklerimi dizlerime, başımı avuç içime yasladım. Defol yerine başka bir kelime yakışırdı ama bana yakışmadı, diyemedim.
"Ben yaklaşık üç ay önce boşandım Sıla. Onun öncesinde defalarca birileriyle görüştüm. İlişkiler yaşadım ama her kadında seni aradığımı fark ettim. Dediğim gibi Ankara koca şehir. Sosyal medyada vs. yoksun. Senin akıbetini tek bilen arkadaşın Nil çıktı." dediğinde başımı kaldırıp boşluğa baktım. "O Nil'i defterden sileceğim. Önce numaramı sonra iş yerimi bana sormadan sana nasıl verebilir?"
"Nil'e kızma! Ben zorladım onu." dedikten sonra bir süre konuşmadı. Tek duyulan kuş sesleriyken açık havanın bile şu an bir hapishane hücresi gibi ruhumu daralttığını fark ettim.
"Sıla, seni görmeden önce bulmayı umduğum bu değildi ama olsun. Bir zamanlar sevdiğim kız hala senin içinde. Bunu biliyorum." dediğinde dudağım yarım kıvrılırken gözlerim kısıldı.
"Benim içimde farklı bir kız yok. Ben gördüğün gibi, ummasan bile bulduğun gibi bir kadınım. Gerisi hayal gücü."
Kafasını kabullenmez bir tavırla sallayarak "Hayır, değilsin. Sen benim gördüğüm, tanıdığım en masum ruhlu kadınsın." dedi.
Soğukluğumu yapay bir kahkahayla taçlandırarak "Hayır, sen hayat seni tekmeledikçe geçmişin hayaletlerini güzellemişsin." dedim.
Doğan dizine dayanmış kollarının üstündeki ellerini ovuşturarak "Az önce kediyi severken tam da o bıraktığım liseli kızdın." dedi.
Başımı daha da dikerken gururla dudak büktüm. "Ben, bana sırt döndüğünün ertesi günü bile o bıraktığın kız değildim. Bir tane kediyi sevince bir gülüşe tav olan o kız geri mi geldi sandın. Sen bir zavallısın."
Dediğim laf ağır gelmiş olacak ki geriye yaslanıp kaşlarını çattı. Alay dolu yüzü gerginleşirken "Zavallıyım, öyle mi?" dedi.
"Nesin ya? Yıllar sonra ne işin var benimle? Evleniyorum diyorum sana. Neyini anlamıyorsun?" derken sesim sakin notalardan bir tık yüksekti.
"Beni sen de unutamadın biliyorum." dediğinde dizlerime vurup tek elimle yüzümü kapadım.
"Allahümme Salli... Neyini unutamayacağım senin?" dedikten sonra başımı kaldırıp elimi havaya savurdum.
Kollarını göğsünün altında birleştirerek "O yüzden mi şimdiye kadar bekar kaldın?" dedi. Alaylı haline geri dönmüştü, ağzı keyifle yanlara açılmıştı.
"Sana ne?" dedikten sonra boğazımı temizleyip odağımı ondan kopardım. Benim çektiğim sete biraz bakıp strateji değiştirdi.
"İzin ver, o kaybettiğin kızı geri getireyim sana." derken az önceki gevşek Doğan gitmiş yerine bir dedektif gelmişti. Umutlanıp beklentiye girmesin diye tavrımı korudum. Sakin ve soğuk görünüyordum.
"Kapa çeneni!"
Beklediğini bulamayınca göğsünün altındaki kolları çözüldü ve destek almak ister gibi ellerini banka dayadı. Aklına gelen ilk soruyu boşluğa savurdu. "Neden bu şirkette çalışıyorsun?"
Aynı sertlikle "Sana ne?" diye yanıtladım.
"Şirketin adı mafya masalarında geziyor. Sen daha uyu." derken sesi derinlerden gelmeye başladı. Yediğim bu beklenmedik golden sonra kaşlarımı çatıp ona döndüm. "Sen nereden biliyorsun?"
Derin bir nefes alıp boşluğa daldı. "Polistim ben Sıla. Ama masum olmama rağmen atıldım ve ne yaptım biliyor musun? Herkes kapı çarptı yüzüme, mafyaya girdim. Korumayım birinin kapısında." derken sesi incelmişti. Onun çaresizliğini iliklerimde hissetmek üzereydim ki hırçın tarafım galip geldi. Yerimde dikleşerek sert bir tona büründürdüm sesimi. "Bundan bana ne?"
Anlamsız ifadeyle gülerken sesi çıkmıyordu ama nefesi kuvvetliydi. İnanmak istemez gibi gözleri kapalıyken az önceden beri duvara tosladığını yeni kabulleniyor gibiydi. Kendine geldiği an "Aklın varsa ayrılırsın buradan" dedi.
O ne yaparsa yapsın ben aynı Sıla'ydım ve cevabım da bu yönde oldu. "Bundan sana ne?"
"Ne kadar kabasın. 'Sana ne, bana ne' demek yakışıyor mu senin gibi hanımefendiye?" dediğinde bulutların yanıma indiğini hissettim.
"Ne hanımefendi ama..."
"Sıla, annen ölmeden önce bir problem yoktu. Gayet de hanımefendiydin. " derken ciddiyete büründü.
Gözlerimi büyüterek ona baktım. "Doğan gerçekten yeter ya. Ben buyum, bu." derken elimle bağrıma vurarak kendimi gösterdim.
"Ben seni eski haline getireceğim." demesi üzerine hiddetle ayaklandım. "Sağır mısın, aptal mısın, madde mi kullanıyorsun anlamıyorum. Ama ne yaşıyorsan benden uzakta yaşa!" dedikten sonra arkama bakmadan şirkete girdim.
Hızlı adımlarla odama vardığımda duyduklarımın ağırlığı yüzünden kalbimin çarpıntı yaptığını anlamak zor değildi. Sırtımdaki ceketi çıkarıp alelade sandalyenin üstüne fırlattıktan sonra sandalyeme oturdum. Kucağımda tonla yük varmışçasına çöküverdim.
Elimle şakaklarımı ovarken basit bir hesap kitap yaptım. Can'ın varlığında dikkatimden kaçan şey üstüme doğru olanca hızıyla yuvarlanan bir kar topuydu. Şirkette son olanları düşününce mafya teorisi mantıklıydı.
Başımı kaldırıp güneş ışığını cılızlaştıran jaluzi ve perdeye baktım. Hemen camın önündeki sandalyeyi taraçalı şekilde aydınlatıyordu. Gözlerim sandalyeden sehpaya kayarken burnuma kağıt kokuları geliyordu. Yutkunurken boğazımdan inen şey paslı bir demir tadıydı.
Ani bir hareketle cebimden telefonumu çıkarıp Zevzek Bey'i aradım. Ayaklarımı yere vurup dururken ikinci çalışımda telefon açıldı.
Can "Benim sultanım, müstakbel karım, öl de öleyim." diyerek açtı telefonu. Sesi benim aksime hayat doluydu.
"Sen niye istifa etmiştin?" diyerek doğrudan konuya girmem üzerine sesi süzüldü.
"Aşk olsun sana. İnsan hayatım, ömrüm, müstakbel kocam ölme, sen bana canlı lazımsın demek varken dan diye konuya giriyorsun."
"Can, soruma cevap ver. Niye istifa ettin?" dedim sert bir tonda.
"Aşk acısı çekiyordum Sıla. Uzaklaşmak iyi olur diye düşündüm" derken sesi hala kırgındı. Tekrar canlanarak devam etti, " Ama tam vazgeçtim ki hocam güzel bir teklifle geldi."
Kaşlarımı kaldırarak "O kadar yani?" dedim sorgular vaziyette.
Benim sesimdeki dehşet ona da bulaşarak "Sıla, bir sıkıntı mı var?" dedi.
İçimdeki sıkıntının bir kısmını boşaltmaya karar vererek "Bir restorasyon var Can. Pirinç Hanı. Bu iş hoşuma gitmedi." dedim. Ardından bu fikri saçma bulup toparlama ihtiyacı hissederek sesimi tok bir kıvama oturttum. "Ama tamam, boşver! Bu benim meselem."
Benim bu geçiştirmem Can'ı tatmin etmedi ki "Sıla, ne sıkıntı var? Söyle! Aklım sende kalmasın." dedi sıkıntıyla.
Ahizeyi beni duymaması için kapatarak dolu bir of çektim. Ardından kulağıma yaklaştırıp ağır bir lokma yutar gibi yutkundum.
"Can, bir sıkıntı yok. Olursa da haber veririm " derken sesim beklediğim gibi sakinleştirici bir incelikle çıktı. Can tatmin olmamış sesiyle "Peki." dediğinde konuşmayı sonlandırdım.
Gözlerim odayı taramayı bitirdiğinde karar vermiş olmanın özgüveniyle ayaklandım ve nefesimi tazeleyerek odayı terk ettim.
Adımlarım yeri delerken müdürün kapısında buldum kendimi. Tıklamaya bile lüzum görmeden içeriye girdiğimde müdür kaşları çatık karşıladı beni.
Oturmaya bile tenezzül etmeden hemen yanına gittim.
"İstifa ediyorum. Yazılı dilekçeyi de en kısa zamanda masanıza bırakırım." derken sesim sertti ve sanki üst olan benmişim gibiydi.
Müdür benim bu restim üstüne beni süzdükten sonra ayağa kalktı. "Restorasyonu tamamlamadan hiçbir yere gitmiyorsun." dediğinde kaşlarımı çatarak bir adım geri attım.
"Hayır, restorasyonu da yapmıyorum." dedim ve bir şey demesine müsaade etmeden şirketten çıktım. Fakat adımımı dışarıya atmamla siyah bir minibüsün önüme çekmesi bir oldu. Ne olduğunu anlamak ister gibi geri çekildiğimde otomatik kapısı ağır ağır açıldı. "Mimar hanım, sizi Pirinç Hanı'na götürmeye geldik."
Yüreğimin çırpınışları kulağımda patlarken bir adım geriye gittim. "Ben kendi aracımla gelirim." dedim sabit çıkması için uğraştığım sesimle.
"Bizi zorlama bayan! Biz götüreceğiz." dedi kapıya yakın olan adam. Zaten şoför kısmı hariç üç kişi vardı. Üçü de takım elbise giymiş, haydut tipli heriflerdi.
Yutkunurken boğazımın yandığını hissettim. Yer beşiğe dönmüş de beni sallıyormuş gibi hissediyordum. Gökyüzünün rengi maviden griye dönmüş, renkler yavaş yavaş çekilmeye başlamıştı.
Beni kurtaracak bir şeyler aradım bir iki saniye. Etrafa hızlıca göz attığımda çaresizliğin benim yakamı bırakmayacağını anlayarak arabaya ilk adımımı attım.
Adamlardan en uzak yere oturmak istesem de birinin kolumu tutmasıyla ikisinin ortasına oturmak zorunda kaldım. Adamlar cüsseli olduğu için aralarında ezildim demek daha doğru olurdu.
Arabanın içindeki kesif sigara kokusu ile sandal ağacı notalı erkek parfümü kokusu birbirine karışmış, midemi kaldırmıştı. İçten içe 'Neye bulaştım böyle?' derken geriye yaslandım ve aleyhime delil olmaması için, hiçbir şey görmemek için gözlerimi yumdum ama göz kapaklarımın çırpınışlarını durdurmak imkansızdı. Gözlerim kapalı olduğu için kulağıma dolan sesi ayırt edebiliyordum. Chopin’in Do-diyez minör Noktürn'üydü. Çocukken öğretmenim sol elimle o bas notalara her bastığımda 'Sıla, burası ölüm kadar ağır olmalı' derdi. Şimdi o ağırlık tam göğsümdeydi. Müziğin ritmi, arabanın hızlanan tekerlek seslerine karışıyordu; sağ elin bastığı o tiz, ağlamaklı notalar sanki benim çığlıklarımdı.
Dışarıyı seyredemiyordum ama aradaki mesafenin kısa olduğunu bildiğim için tren garının yanından geçtiğimizi tahmin ediyordum. Zaten çok geçmeden araba hafif bir sarsıntıyla durdu. Ben gözlerimi hafifçe aralarken karşımdaki adam aşağıya inmişti bile. "Bayan hadi!" dedi sağımdaki adam. Ayağa kalkıp kapıya vardığımda önden inen adam tutmam için elini uzattı ve ben de görmezden gelerek aşağıya indim. Diğer iki adam arkamdan inerken ne zamandır gelmediğim Ulus ve Kalealtı mevkiine göz gezdirdim. Boz renkli binalar adeta göğü de aynı renge boyuyordu. Bir tarafta Çinçin'in kendine has panayırımsı rengarek havası, diğer tarafta Ankara Kalesi'sinin heybeti duruyordu. Gözlerim uzaktaki bir noktaya daldığında Hacı Bayram Veli Camii ve Külliyesi göz kırptı bana. Bahçesinden çalan neyi duymasam da huzurunu gönlümde hissederek sakinleşmeye çalıştım.
Adımlarımız Pirinç Hanı'na yönelmişken dar, taş kemerli yolu geçmiştik. Eski Ankara evleri gibi ahşap ve beyazdı. Çerçeveleri bu ahşap rengi desteklerken kendini Osmanlı dönemini yaşıyor gibi hissetmemek elde değildi. Altındaki dükkanların varlığına şaşırırken binaya giriş yaptık. Ve girmemizle rutubet kokusuna eklenen tanımlayamadığım şey genzimi yakmıştı. Binanın içine göz gezdirirken tavanın ağırlığını dengeleyen beyaz duvarları fark ettim. Bina bu haliyle bir restorasyona ihtiyaç duymuyor gibi görünüyordu.
İçeriyi oda oda gezerken kolonları ve konumlarını da inceledim. Yanıma not etmek ve ölçmek için hiçbir materyal alamamıştım ve arkamda kuyruk gibi gezen üç tane adam vardı.
Kaba incelemem bittiğinde adamlara döndüm. "Benden tam olarak ne istiyorsunuz?" dediğimde arkadaki ikisi birbirine baktı. Öndeki de yüzündeki nemrut ifadeyi dağıtmadan telefonunu aldı eline.
Üçünün de göz hapsindeyken etrafı incelemeye devam ettim ama sandıklarının aksine bu mimari bir inceleme değil kaçış kapısı aramak içindi.
Öndeki adam "Al bakalım bayan!" diyerek telefonu bana uzattı. Ters bakışlar atarak telefonu elime aldıktan sonra kulağıma dayadım.
Çatallı ve orta yaşlı bir adama ait olduğunu düşündüğüm ses ulaştı kulağıma. "Mimar Sıla Nahmi. Babanın huzuru Yağmurdede'de yerinde değil mi? Ya da müstakbel kocan Can Kutsal mutlu mutlu çizim yapıyor. Onların rahatı için beni dinleyeceksin."
Ağzından çıkan her bir kelime insanın beynine çivi çakıyor gibi hissettiriyordu. Büyük bir çıkmazın içinde olduğumu daha derinden idrak ettim. Yüreğim yarım saattir çırpınmıyormuş gibi daha da hızlandı. Şu hayatta sevdiğim iki kişi de tehlike altındaydı. Tepemde dikilen bu üç adamla ve telefondaki diğer adamla anlaşmak zorunda olduğum belliydi.
Fark etmeden yaptığım yumruk yüzünden tırnaklarım avuç içine batınca girdiğim girdaptan hızla çıktım. "Benden ne istiyorsunuz?" derken sesimin titremesine engel olmaya çalışıyordum.
"O Rahmi denen herif anlatmadı mı?"
Gözlerimi yumarak yanıtladım. "Müdür Bey restorasyon yapacaksın dedi ama bina iyi durumda."
"Bakanlığın zorlaması var Mimar Kadın. Biz kendimizce yeniledik. Sen güzelce binanın kendi projesine uygun bir rapor hazırlayacaksın. Gerekli imzaları atacaksın. Konu kapanacak."
Kendi uygunsuz işleri için kim bilir hangi kapıyı kapatmış, hangi duvarı patlatmışlardı. Kültür Varlıkları komisyonu rastgele gezmeye kalksalar verdiğim imzalar yüzünden hapishanelik olur, imza yetkimi, mimari yeterliliğimi kaybederdim. İmzalamasam tehdit ediliyordum.
"İstediğinizi yaparım ama detaylı incelememe izin vermeniz lazım. Yoksa raporu yanlış hazırlayıp dikkatleri buraya daha çok çekme riski var." derken aslında yalan söylüyordum. Sesimdeki minik gelgitlere içten içe söverken aslında vakit kazanmaya çalışıyordum.
Telefondaki adam "Her deliğe girip çıkmana gerek yok. Sende uygulama cart-curt vardır. Oradan öğren asıl projeyi. Yap bir şeyler. Mimar değilim ki sana öğreteyim." dediğinde gözlerimi devirdim.
"O iş öyle olmuyor. Bu işin komisyonu var. İmzayı attığım an kontrole gelecekler. Doğru kılıfı hazırlamazsam kilidi vururlar buraya. Elinizden bile alabilirler."
"Sen orasını düşünme. Komisyonu biz hallederiz. Sen sadece burayı ben düzelttim de yeter." diyerek telefonu yüzüne kapattı. Dıtlayan telefona bakarken bir fikir bulma amacıyla etrafa göz gezdirdim.
Telefonun sahibi elini uzattığında cihazı eline çarparak bıraktığımda arkasındaki adamlardan biri burnundan tıslayarak güldü. Öndeki adam ona sert bakışlar atınca öksürerek duruşunu düzeltti.
"Sizin patron sistemden çıkar haritayı diyor. Nasıl yapalım? Bana bilgisayar mı bulursunuz? o iş sizde" derken sağ bacağımı vücudumdan uzaklaştırırken ellerimi belime koydum ve kıstığım gözlerimi üzerlerinde gezdirdim.
"O iş yaş bayan. Sen şimdi sağa sola haber verirsin. Hiç güven vermiyorsun bize." dedi öndeki adam.
Ellerimi havaya savurarak etrafımda döndüm. "La havle..." diye bağırdıktan sonra adamlara döndüm. "Lazermetre yok, takometre yok, tablet yok, bilgisayar yok. Buranın aks hatlarını nasıl ölçeceğim. Taşıyıcı sistem analizi yok. Hangi kolonun yerini değiştirdiğini bilmeden nasıl rapor yazayım? Daha rölöve, restitüsyon var bilinmesi gereken. Ne yapacağım ben çıplak ellerimle? Karışla mı ölçeyim yerleri?"
Benim bu isyanım üzerine öndeki adam bir fikir sundu. "Tamam, sana ölçüm aleti falan getirelim ama sen değil, biz ölçeceğiz."

Bölüm : 09.08.2026 10:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...