
Kapıda en sahici gülümsemesiyle Can beni bekliyordu. Ev kıyafetleri bile özenli ve zevkliydi ama çok renkliydi, benim aksine fazla renkliydi. Kapıya tutunarak ayakkabılarımı çıkarıp içeriye girdiğimde doğrudan salona adım atmış oldum. Hemen girişte etnik desen kırmızı halı göz kırptı bana. Koltuk bej rengiydi ama renkli yastıklarla bezeliydi. Yastıklarda göz gezdirirken başıma bir darbe yemiş gibi hissettim. Başım zonklamaya devam ediyordu.
"Mutfağa gel hadi," demesiyle gözlemlerim kısa sürmüştü. Başımı sallayıp oraya yöneldim. Kurulu masada üç çeşit salata vardı. "Otlamaya mı geldik, hayırdır," diyerek çektiği sandalyeye oturdum. Bu hareket bana kraliyet üyesi gibi hissettirmişti.
Yüzü alaylı bir gülümsemeyle aydınlandı. "Ha ha çok komik," dedikten sonra tabağımı almak için önüme eğildi. Sıvalı kolları önüme gelince kollarının damarlı yapısını görmemle nefesimi tuttum. Gözlerimi sımsıkı yumarken ellerimi yüzüme kapattım. Tabağın masaya değme sesiyle yüzümü açtığımda önümde dünkü toyga çorbasını gördüm. Mideme iyi geleceğini umarak sesimi çıkarmadan yudumlamaya başladığımda Can da karşıma geçip bir parça ekmek kopardı. Ama o hareket ettikçe kollarında kaldı gözlerim.
" Sen herkes masada olmadan yemek yenmeyeceğini bilmiyor musun?" dediğinde gözümü tabağıma diktim.
"Hastayım ben," derken sesimi naz yapar gibi titrettim.
"İyi, öyle olsun," derken kaşığını salladı çorbasına.
Sessiz sedasız çorbalarımızı içerken arada göz göze geliyorduk ve ben bugün zihnime yerleşen hayallerin ağırlığıyla gözlerimi kaçırıyordum.
Çorbamı ekmekle sıyırdıktan sonra Can hemen tabağımı önümden aldı. Ocağın başında bir şeyler yaptıktan sonra kemikli et haşlaması olan tabakla geri döndü.
"Tam hasta yemeği, ilikli," dedikten sonra kendi tabağını doldurdu. O gelene kadar yemeye başlamıştım. O tabağını masaya koyunca "Çöp için tabak getirsene," dememle dolaptan bir tabak alıp geldi. "Ben senden istesem kendin al dersin," diyerek önündeki eti eline alıp yemeye başladı.
"Ama benim ellerim batık," diyerek ellerini gösterdim. "Dolapların kirlenmesin diye sana söyledim," dedikten sonra kemiğin içindeki iliği hüp diye çekmeye çalıştım.
Benim bu halime kafasını sallayarak sessizce güldükten sonra ellerini peçeteyle silip sandalyesini hafif geri çekti ve çekmeceden çay kaşığı alıp önlerimize koydu.
"Arkasıyla rahat çıkar," dedikten hemen sonra yemeye devam etti. O benden daha kibar şekilde eti kemirirken bakışlarım üstünde sabitlendi. Bir adam yemek yerken bile bu kadar etkileyici görünebilir miydi diye düşünürken başını kaldırıp ışıldayan gözlerime baktı. Emir verir tonda "Ne oldu? Yesene yemeğini," dedi.
"Pek kibar yiyorsun, ona şaşırdım. Saldırsana," dedim sitemle.
Bir ısırık aldı ve çiğnemesi bittikten sonra imalı bir gülüşle "Etin suları yanaklarımdan aksın, sana da malzeme çıksın değil mi?" dedi.
"Hiç görmediğim şey değil, alıştım," dedikten sonra verdiği kaşığın arkasıyla iliği ittirdim.
"Benim gördüğüm kızlar hep abidik salatası gubidik salatası yiyorlar. Kanlı canlı et yiyen bir seni gördüm," dediğinde tekrar göz göze geldik. Bakışlarındaki o ince hayranlığı görmemek elde değildi. Onun bakışlarında tam eriyecektim ki boğazımı temizleyip tabağıma diktim gözlerimi. Kendimi ona kaptırmamalıydım.
"O kızlar eminim ki senin yanında o şeyleri yedikten sonra evde en az iki lahmacun gömüyordur," dedim soğuk sesimle.
Çatılan kaşlarını ona bakmasam da fark ettim. "Yine ne oldu Sıla? Moralin bozuldu," dediğinde ağır çekimde yüzüne baktım.
"Her hareketimi analiz etmeyi bırak, bir şey yok," dedikten sonra eğilip etimden bir ısırık aldım.
Gözlerini kıstı ve ellerini arada masaya vurarak "Elimde değil, ben oldum olası ittirilmiş, kaktırılmış bir insanım. İnsanların yüz ifadesinden, bir kasını kasmasından, bir ufacık mimiğini oynatmasından ne hissettiğini duyar, ne düşündüğünü okur oldum." dedi.
Can'ın anlattıkları karşısında kalbimin ince ince sızladığını hissettim. Başımı yana çevirip anlattıklarını hazmetmeye çalıştım. Sonra önümü dönüp bileğimi alnıma dayayıp kısa bir muhasebe yapmak zorunda hissettim. Ona değer veriyordum ama kapılmak istemiyordum.
İçime çöken ağırlığın etkisiyle hızla elimi silip ayaklandım.
Can da "Nereye?" diyerek fırladı. Bir hışımla kapıya gidiyordum ki önüme geçti. Alev saçan gözlerini gözlerime dikti. "Geç şuraya, hastasın sen. Şu tavırları, nazı bırak, bıktırdın," diye gürlediğinde kendimi tekrar masada buldum.
Sandalyenin zeminde sürtme sesi mutfakta yankılanırken serçe parmağıyla sandalyesini düzeltip oturdu.
Aynı gerginlikle "Hadi yemeğini ye, başla," dediğinde gözlerimi devirdim.
"Bana bağırdın," dedim korkmuş bir kedi gibi.
"Bağırmak istemedim. Ama bazen dağa, bayıra gidip bağırasım geliyor. Avaz Avaz. Benden sana zarar gelmeyeceğini anla artık. Erit şu buzdan duvarlarını," dedi sesi sona doğru incelerek.
Gözlerimi tabağımdan kaldırmadan döküldü cümleler ağzımdan. "Bir günde örmedim ki bir günde yıkılsın,"
Kısa bir sessizlikten sonra "Tamam, daha konuşuruz. Yemeğini soğutma hadi, şifa olacak o yemek sana." dedi. Salatanın birinden bir çatal aldıktan sonra yemeye devam ettim. Çatalın tabağa sürtme sesi, çiğneme sesleri çınladı mutfakta.
Yemek bitince peçeteyle ağzımı silip ayaklandım. "Yemek için teşekkür ederim," deyip kapıya yöneldim ki "Sana ıhlamur kaynattım, otur koltuğa," dedi. Bu baskın tavrı içten içe hoşuma gitse de belli etmeye niyetim yoktu. Işıldayan gözlerimi saklayıp çenemi gerdim. "Emredersin," dedim soğuk sesimle.
Elini sandalyeye yaslayıp dikleştirdiğim gözlerime derinden baktı. Bir şey demesini beklerken konuşmayınca başımı indirdim. "Ne var, ne bakıyorsun?" diye sitem ettim.
Başını kaldırıp içten içe güldü. "Ben sana nasıl emredeyim Sultanım, sen benim kafamı koparırsın," dediğinde yüzümü buruşturdum. "Bak koparmadım işte, uslu bir kedi yavrusu gibi ne dersen yapıyorum,"
Gülmesini durdurup tekrar gözlerimin derinine odaklandı. "Hastasın diye. İyileşince her şeyin acısını çıkarırsın, eminim," dedikten sonra mutfağa girip masayı toplamaya başladı. Masaya uzanıp yardım etmeye koyuldum ki "Hadi koltuğa uzan," demesiyle ellerimi çektim. Yerini bildiğim banyoya ellerimi yıkamaya gittiğimde aynadaki yansımamla göz göze geldim. Gözlerim hastalıktan soluk gözükse bile göz bebeklerimin gördüğüm ilgiden dolayı parladığını fark ettim. Emin olmak için daha dikkatli baktığımda içimdeki o çırpınan kızın dans ettiğini bile gördüm.
Ellerimi yıkayıp koltuğa geçerken derin sorgulamalar içindeydim. Mutfaktan gelen o çatır çutur bulaşık, tabak çanak sesi fon gibi kalıyordu. Hafif alçak olan koltuğa oturduğumda birden gömülüverdim. İlk şoku atlattıktan sonra fazla yumuşak olduğunu idrak edip oturuşumu düzelttim. Hemen önümdeki sehpanın üstündeki kumandayı elime alıp televizyonu açtım. Gözlerim televizyonda, zihnim Can'daydı. Ya da bende bıraktığı etkide. Neydi içimi bu denli titreten? Beni kabullenmesi mi, her şeye rağmen beğenmesi mi, aynı acıda demlenmemiz mi?
Bakışlarım televizyondan kaydığında sehpada sadece kumanda olmadığını fark ettim. Alelade konmuş üç tane dergi vardı. En üsttekini elime aldığımda moda dergisi olduğunu gördüm. Diğeri önemli kişilerin röportajlarının olduğu bir dergiydi ve kapağında Ankara'nın ünlü iç mimarlarından birinin resmi vardı. İsmi altın harflerle yazılıydı. "Gülay Akın Dündar"
Kadının Marilyn Monroe benzeri saçları ve kıpkırmızı bir ruhu vardı. Aynı sıkıcılıkta kırmızı bir takım elbise giymiş, bacak bacak üstüne atmış, küçük dağları ben yarattım havasında bakışlarıyla poz kesmişti. Kadının ismini birkaç kez duysam da yüzünü bilmiyordum ama görür görmez içimin pek alışık olmadığım sıcaklıkta yandığını hissettim. Gözlerimi devirip dergiyi sehpaya attığımda elimin karıncalandığını hissettim.
Üçüncü dergiye baktığımda tarihi bir dergi olduğunu gördüm.
Ben o derginin sayfalarını karıştırırken Can elinde iki koca fincan ıhlamurla yanıma geldi. Birini önüme koyduktan sonra odasına gitti. Ben ne yapmaya çalıştığını anlamak ister gibi ona baktığımda elinde turuncu bir pikeyle yanıma gelip üstüme örttü. "Ne gerek var," dedim hafif ince sesimle.
"İyice terle diye,rahatına bak, yaslan hadi," dediğinde yarım bir gülüşle yastıkları düzleyip hafif yaslandım.
Can da tekli koltuğa otururken laf attı bana. "Tarih okumayı seviyorum, geçmiş çok görkemli geliyor,"
Dergiyi kibarca cam sehpaya bıraktıktan sonra ıhlamurumdan bir yudum aldım. "Ben daha çok bilim kurgu hatta Uzay temalarını seviyorum. İzlediğim filmler hep öyle. İnterstellar, Marslı, Yerçekimi vs. Ama favorim Marslı,"
"O filmleri izlemedim" diye karşılık verdi, "Filmler iyi ama ben okumayı seviyorum."
"Bu kadar lambaderden belli, kitap köşen de maşaallah, çok kitap var ve belli ki sürekli elliyorsun onlara, okuyup bırakmamışsın." derken gözlerim dağınık kitaplıktaydı. Kitaplığın hemen dibindeki boş ve açık gitar çantası dikkatimi çekti.
"Gitarın yatak odanda mı?" derken bakışlarım yüzüne çevrildi.
"Çalmamı ister misin? Hep duvar ardından dinledin, bugün canlı dinle," diyerek bardağını sehpaya bırakıp odasına gitti. Ben de televizyonu kapatıp o gelesiye kadar etrafı inceledim. Kitaplığın üstündeki minik vazolara ve canlı çiçeklere baktım. Hayran ifadeyle dudağımı büktüm. Dokunduğu her yere hayat taşımak istiyor gibiydi.
Elinde gitarıyla az önce kalktığı koltuğa kuruldu. Bağdaş kurup penasını aldı eline. Notaları titretip kulağımdan kalbime yollarken pürüzsüz sesi kulaklarımın dibinde ince ince işliyordu.

"Ansızın tarifsiz gelir ya
O zamanlar sormaya cürretin kalmaz olanından..." dizeleri döküldü dudaklarından. Gözlerini yumup ritmin tadını çıkarırken onu izliyordum.
Feri soluk, niyeti kayıp, dardayım
Aşk nefrete ne yakınsın
Kim kırdı her okşamak istediğimde seni
Elimi gözlerimi gömdüm tebessüme
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın
Yalan söyleme bana derken gözlerimin içine baktı. En derinlerine baktığında o az önce dans eden kızı görebilir miydi?
Gözlerin anlatıyor her şeyi
Yalan söyleme bana
Zaten yoktur nedeni
O daha da derinleşirken istemsizce önüme döndüm. Önüme düşen saçlarımın arasından onu süzerken ıhlamurumdan bir yudum daha aldım. O ise arada bana baksa da gözlerini kapatıp ritme kaptırıyordu kendini.
Uzak düşmüşüm kendimden, aklım fikrimden
Çaresiz sürükleniyorum
Bilerek peşinden
Yalnız kendine inkarın
Sadece senden kaçarsın
Halin ele verir anlamazsın
Elimin altındaki pikeyi sıktırdım hıncımı çıkarmak ister gibi. O sırada şarkıyı bitirip yavaşça yanına koydu gitarını. Bağdaşını bozarak ayaklarını yere sarkıtıp ıhlamurundan bir yudum aldı. Gözlerini üstümde gezdirmekten vazgeçmiyordu. Şarkının bitmesine güvenip gözlerimi yumarak nefesimi tazeledim ve yüzümü Can'a döndüm.
"Ben de çocukken piyano çalardım. Babam beni özel öğretmene götürmüştü. "derken çocukluk yıllarıma geçtim. Piyano dersinden gelince annemin yenice pişirdiği sıcacık portakallı keki yerken başımı okşamasını hatırladım.
Anılardan çıktığımda bakışlarıyla saçımı okşayan o adama baktım. "Sonra ne oldu?" derken aslında cevabı biliyor gibi dolmuştu yüzü.
Bakışlarım gölgelendi. "Annem ölünce sadece yaşamaya odaklandık. Piyano çalmayı bıraktım. Çalabilir miyim bilmiyorum," derken gözlerim acıyla büyümüştü.
"Ben de orta sonda gitar çalmaya başladım. Biraz havam, süksem olsun istedim. Öğretmenden izin alıp teneffüste çaldığımda alkışlarlardı beni. Sadece o an dışlamıyorlardı. Benim de hoşuma gidiyordu," derken aynı gölge onun da yüzüne oturdu.
"Benim yanımda parlamana gerek yok, biliyorsun. Ben senin o canlı kabuğundan değil içindeki yaralı çocuktan etkilendim," dedim, elimdeki ıhlamurun sıcağını kalbimde hissetmek için daha da sıkarken.
"Biliyorum," dedikten sonra bana bakarak bir yudum aldı.
"Ben liseye geçince kendime yeni bir kimlik, yeni bir imaj çizdiğimde okulun popüler delikanlısı olmuştum. Erkekler arkadaş, kızlar sevgili olmak için can atıyorlardı. Hala da biraz öyle. Girdiğim ortamda parlıyorum. Bu parlaklığıma aldırmayan sadece sen oldun şimdiye kadar. Sen o parlak kabuğun içindeki çocuğu gören tek kişisin. Onunla ilgilenen tek kişisin," dedi bir çırpıda. Gözlerinin hayran hayran parlamasına bakarken kendimi çekemedim. Gerçekten onun içindeki yaralı çocuk durduruyordu beni. İçten içe kıyamıyordum ona.
" Bu sertliğime rağmen benden vazgeçmeyen de sadece sensin," derken bakışlarım önüme kaydı.
Bu adamın dokunduğu her yer çiçek açıyor, benim dokunduğum yerler ise sadece üşüyordü. Şimdi bu yakınlıkla içimdeki o son buz kütlesini de mi eritecekti?
Benim durgun sessizliğime dayanamayıp yanıma geldi. Önüme diz çöküp o turuncu pikenin üstünden yanan ellerini dizimin üstüne koydu. "Senin bakışlarının solmasına dayanamıyorum Sıla, izin ver de beraber iyileşelim," dediğinde bir damla yaş süzüldü sol gözümden. Gözlerimi yumarak şefkatli bakışlarını hissetmemeye çalıştım. "Seni bilmem ama benim yaram iyileşmez, hayatını benimle karartma," diyebildim kısılan sesimle. Harfler dudaklarımdan dökülürken boğazıma cam batıyor gibi canım yanıyordu.
Gözlerimi açtığımda karşımda gördüğüm o sıcacık adam gitmiş, yerine alev topu gelmişti. "Yine mi Sıla? Denemedin ki iyileşmeyi, nereden biliyorsun yaranın kapanmayacağını. Denemiyorsun bile, benim hayatım niye seninle kararsın? Baban da öyle söyledi. O günden beri düşünüp duruyorum, neden benim hayatım kararsın. Sen cani misin, katil misin, duygusuz musun? " deyip cevap bekledi benden. "Yapma," diyerek başımı hafif yana yatırdım.
"Yok ben gezmek istermişim, sen evde durmak istermişsin. Yok bir problem olsa sen benim kalbimi kırarmışsın," derken sesi yüksek perdedendi. Sonra bakışları yumuşadı, sesi alçaldı. "Sıla, ben senin kalbindeki o hayat dolu, empati yapabilen, sabırlı, sevgi dolu kızı gördüm. O kızı bulup çıkarmak istiyorum sadece. Sen istediğinde biz el ele veririz, her problemi çözeriz, sen yeter ki iste," derken adeta yalvarıyordu.
"Bana zaman tanı, bu kadar yakınken doğru düşünemiyorum," dedim kısık sesimle. Bıkkın bakışlarını yere indirip ayağa kalktı ve yerine oturdu. "Tamam, iyileş , ondan sonra serbestsin. Gelmeyeceğim yanına, ilgilenmeyeceğim seninle. Ne zaman istersen sen gel. Ama dediğim gibi geldiğinde aynı yerde olacağıma garanti veremem. Hayat bu," derken yüzüme değil sağa sola bakıyordu.
Ortama çöken ağırlık üzerine daha fazla kalmak istemedim. Kalan ıhlamurumu bir dikişte bitirip üstümdeki pikeyi koltuğun kenarına fırlattım. Anahtarımı ve telefonumu alıp ağır adımlarla evi terk ederken beni geçirmeye gelmedi bile.
Önce onun kapısını sonra kendi kapımı sertçe kapattım. Ayaklarımın beni taşıyamadığını hissederek kapının dibinde çöktüğümde az önce üstümdeki turuncu pikenin ısıttığı yerlerin bu karanlık evde üşüdüğünü hissettim. Can'ın "Denemiyorsun bile," diyen sesi yankılandı kulaklarımda. Bende bu acılar varken denemeye cesaret bile edemiyordum. Şu an tek yapabildiğim kapımın önünde birilerinin beni duyma ihtimaline aldırmadan ağlamaktı. Hem de sessiz değil hıçkırarak ağlamak, Can hayatıma girdiğinden beri soğuk sessizliğim iç yakıcı göz yaşlarına dönmüştü. Beni değiştiriyordu ama ne kadar iyiydi bilmiyorum. Bildiğim cehennem ile bilmediğim cennet arasında araftaydım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |