3. Bölüm

Kırmızı Gözlük

Sena Zek
senazek

Aradan geçen bir haftanın sonunda haklı olduğum ortaya çıkmıştı. Karnımı doyurmak için odamdan çıktığımda herkesi fısıldaşırken bulmuştum yine. Birkaç duyduğum şey şuydu; "Yine bildiğini okudu, Nasıl biliyor ki? Bakalım ne zaman tökezleyecek,"
Ben kendinden emin gülüşümü takınıp onları duymazdan gelerek şirketten ayrıldım. Kara mücevherimin üstünde ellerimi biraz gezdirip en yakındaki bistroya adımlarımı yönlendirirken içimde tarif edemediğim bir huzur hissettim. Hep aynı yere gider, aynı şeyi yerdim ve çalışanlar bana alıştığı için sadece "Aynısı mı?" diye sorarlardı. Boşsa hep aynı yere otururdum, başka yere oturunca canım çok sıkılırdı.

Parfümle bastırılmaya çalışılsa da ortama hakim olan yemek kokusu burnumu doldururken ben de siparişimi bekliyordum ve dışarıyı izlemeye başladım. Yanımdaki hareketlilik üzerine o tarafa baktığımda gördüğüm kişi müdürden başkası değildi. "Seni burada bulacağımı biliyordum," dedi bilgiç bir tavırla, sanki bu bir sürprizdi.
Oturuşumu düzelterek "Ama ben sizin beni şirketin dışında arayacağınızı ummuyordum," dedim. Dudağı bir yana kıvrılarak tebessüm etti. Ne diyeceğini tahmin etsem de dikkatle ona baktım. "Haberin vardır olanlardan. O şirketle anlaşmayı iptal ettik. Rakip firmadan rüşvet almışlar. Bu beklenebilir bir durum. Asıl beklenmedik olan senin bunu bilmen. Nasıl oldu bu?"

Müdüre kısa bir biliyordum bakışı atıp gözlerim cama kaydı. Nefesimi tazeleyerek "Sıla Nahmi farkı diyelim," dedim. Müdür ukalalığıma pes eder bir tavırla geriye yaslanarak "Bu tavrın da gayet beklendik bir tavır. Asla anlatma bir şeyler, tamam mı?" dedi. Bana diş sıktığı her halinden belliydi. Tam o sırada siparişim geldi. Müdüre samimi bir gülümseme göstererek "Müdürüm, siz ne alırsınız? Benden olsun," dedim. Ciddi olup olmadığımı anlamak için yüzümü inceledikten sonra "Peki madem, ben de bir Tavuklu Wrap alayım," dedi. Garson baş sallayıp yanımızdan uzaklaşırken ben de "Etim soğumasın," diyerek yemeğe başladım. Ben bir etten bir sebzelerden yerken müdür hoşnutsuz bir ifadeyle beni izliyordu ama umursadığım söylenemezdi. Sonunda onun da yemeği geldiğinde keyfi yerine gelmişti. Ona bakmadan yemeğimi bitirip geriye yaslanırken doyduğumu hissettim. Onu hala yerken görünce de sabırsız davranarak "Müsaadenizle ben kalkıyorum, afiyet olsun," diyerek ayaklandım. Neticede onun keyfini bekleyecek halim yoktu, bir paylaşımda olduğumuz da söylenemezdi. Bu hareketim üzerine sorgular gözlerle bana bakınca "Merak etmeyin, hesabı ödeyeceğim," dedim ve hızlı adımlarla kasaya gittim. İçimden "Pinti herif!" demeyi ihmal etmedim.

Akşam olup da eve giderken apartman girişinde geçen gün limon verdiğim delikanlıyla karşılaştım. İlk gördüğümde dikkatimi çeken kırmızı gözlükleri olmuştu. Hayatımda ilk defa bir erkekte kırmızı gözlük gördüğüm için içten içe gülmek istesem de dudaklarımı bastırdım. İçten bir sesle "Merhaba!" dediğinde ben sadece onaylamakla yetindim. Sakin adımlarla merdivenlerden çıkarken o da hemen arkamdan geliyordu. İçten içe asansör ile katına ulaşmasını istesem de diyecek bir şeyim yoktu. Neyse ki arkamdan geliyordu. Gerçi yanımdan yürüme şansı yoktu çünkü ben ve kaskım her yeri kaplıyordu.

Kapıma ulaştıktan sonra hevesle botumun fermuarını indirmeye çalışırken o da anahtarıyla kapısını açmıştı. O tarafa bakmasam da çıkardığı sesler ilgimi çekmeye yetiyordu. Botumu açıp anahtarı kapının deliğine takarken adım seslerinin yaklaştığını hissedip ona baktım. Mesafesini korumaya çalışır bir hali vardı, çok yaklaşmamıştı. Dikkatimi çektiğini fark ettiğinde durup "Yaklaşık iki yıldır komşuyuz ama hiç tanışmamıştık..." diyordu ki sözünü kestim. "Kimseyle arkadaş olmak istemiyorum,"

Benim bu keskin tavrım karşısında gülen yüzü soluverdi. "Peki," deyip arkasını dönmüştü ki seslendim. "Üzgünüm, bunu söylemenin kibar bir yolu yok. Arkadaş canlısı biri değilim. Sadece merhaba demek yetiyor bana. Hatta onun bile eksikliğini hissetmem. Size iyi akşamlar," diyerek içeriye girdim ve kapıyı kapatıverdim. Çok da kibar olmaya gerek yoktu.

Kaskımı yerine koyduktan sonra oflayarak ceketimi çıkarıp astım ve banyoya gittim. Aynada yüzümü incelerken kendime şunu sordum: "Gerçekten dikkat çekici miydim?"
Oldum olası erkeklere yanaşmazdım ama defalarca onlardan teklif almıştım. Direk bir teklif olmasa da arkadaş olmaya çalışıyorlardı, niyetlerinin sadece arkadaşlık olmadığı ise son derece belliydi. Erkeklerin radarına da girmek istemiyordum ama giriyordum işte.

Bu adam tam karşı komşumdu, pek rastladığımız söylenemezdi. Limon istemeye gelene kadar yüzü net bile değildi. Şimdi ise kırmızı gözlükleriyle son derece dikkat çekiciydi. Elbette yakışıklı diyebilirdik ama o artık benim için sadece kırmızı gözlüğü canlandırırdı.

Kehribar gözlerime biraz daha baktıktan sonra yüzümü yıkamaya karar verdim. Bu sırada zihnimin sustuğu söylenemezdi. Ben güzel bir kızdım ama böyle anılmak istemiyordum. Çocukluktan başlamıştı bu istek, görünmezlik ihtimalini gözden geçirirken tavırlarımın daha dikkat çektiği gerçeğini düşünüyordum, bir yandan da yüzümü kuruluyordum.

Yemeğimi yedikten sonra televizyonda gezinirken telefonumun çalınması üzerine yerimde dikleştim. Ekranda gördüğüm Nil yazısını onaylayıp açtım telefonu. Hoparlöre aldığımda odayı Nil'in tiz sesi doldurdu. "Sıla n'aber kuzum?"
—"İyidir Nil, sende havalar nasıl?"
—"Ben de iyiyim ve çok heyecanlıyım. Kocaman bir doğum günü partisi organize ettim ve seni de bekliyorum," dediğinde gözlerim büyüdü.
—"Kalabalık ortamları sevmiyorum Nil, ben sana hediyeni baş başa veririm,"
—"Of Sıla ya! Bir kere de itiraz etme, seni orada görmek istiyorum,"
—"Ama ben daralıyorum Nil, zorlama beni,"
—"Çok kısa dur ama gel lütfen, kırma beni!"
Onun yalvaran sesine tahammül etmek zordu ama asla vazgeçmiyordu ve tiz sesinin susması için kabul etmekten başka şansım yok gibiydi. "Of Nil! Nefret ederim ısrarlardan, eski bir arkadaş olmasan yüzüne bakmam ama geleceğim. 15 dakikadan fazla durmam," dedim isyankar sesimle.
Israrcı sesi neşe dolmuştu bile. "Beni kırmayacağını biliyordum Sıla, seni seviyorum,"
Onun bu sevecen tavrına karşılık "Hislerimiz karşılıksız, ben sana katlanıyorum," dediğimde biraz neşesi sönse de civildemekten vazgeçmedi. "Eminim öyledir canım, yarın görüşürüz. Güzel giyin bak!"
Bu tembih beni son derece kızdırmıştı. "Sana ne benim kıyafetimden, istediğimi giyerim," diyerek kapattım telefonu. İçimden bana küsmemesini dilerken bir yandan da işlerime burnunu soktuğu için kızıyordum.

Ertesi gün iş çıkışı direk Nil'in organizasyonunun olduğu mekana gittim. İçeriye girerken yanıp sönen ışıklar, bolca insan kokusu, büyük bir gürültü karşılamıştı beni. Bar gibi bir havası vardı. Boş bulduğum masanın birine gidip kaskımı tabiri caizse yerine oturttuktan sonra Nil'i görmeyi umarak etrafa kısa bir bakındım. Burnuma gelen parfüm kokusuyla yanıma birisinin geldiğini anladım. Nil olmadığını bildiğim o birine bakarken içimden erkek olmamasını umdum ama umduğumu bulamadım. Deri ceketli, dik saçlı, zincirli bir adamdı ve bakışları flörtözdü. "Gördüğüm en farklı kızsın, tanışalım mı?" derken bir yandan dans ediyordu.
İlgilenmeyerek yüzümü başka bir tarafa dönerken vermek istediğim mesajı fark ederek uzaklaşacağını düşünüyordum ama gitmeye niyeti yok gibiydi. Dikkatimi çekmekte ısrarcı olacağı da belliydi. "Ben kadınların dilinden anlarım, naz yapıyorsun," dediğinde gitmeyeceğinden iyice emin olarak kaskını aldım ve uzaklaşmaya yeltendi. Kolumda hissettiğim el sebebiyle gözümü kan bürümeye başlamıştı. Kolumu hızla çekerken onun gözleri de öfkeyle koyuldu. Korkmalı mıydım bilmiyorum ama korkumu göstermenin asla sırası değildi. "Fazla naz aşık usandırır, sen kendini çetin ceviz mi sanıyorsun yani?" dediğinde masadan hızla dolu bir bardak alıp başından aşağıya boşalttım. Şaşkın halde gözlerini kırpıştırırken tam bir aptal gibi gözüküyordu. Oradan hızla uzaklaşmak istediğim için arkamı döndüm ama belimde hissettiğim el buna izin vermedi. "Bana bak!" dedi hırlayarak. "Seni burada s... Havan kime?!" Ve bendeki sabır tamamen taşarak kaskı kafasına hızla vurmama sebep oldu.
Beni bu denli taciz ettiği için pişman olmuş muydu bilmiyorum ama benim korkudan nefes alışverişim hızlanmıştı. 'Daha da hırslanıp bana zarar verebilir miydi?' diye düşünürken herkes gözlerini dikmiş bize bakıyordu. Müzik bile susmuştu ve ben nihayet üstümdeki şaşkınlığı üstümden atıp oradan çıkmaya yeltendim. Ama o pişman değildi ki küfretmeye devam ediyordu. Tam çıkışa varmıştım ki Nil'in tiz sesini duymam bir oldu. "Sıla, nereye böyle?" dedi ama ona cevap veremeyecek kadar öfkeliydim. Bu yaşadığım iğrenç olayın acısını ondan çıkarabilirdim ve dolaylı yoldan sebep olsa da suçlu değildi, öfkemi hak etmiyordu. "Sıla!" diye haykırdı son defa ama ben kaskı başıma geçirip motosikletime atlamıştım bile.

Arabaların arasında kayıp giderken gaz kolunu çevirdikçe çeviriyordum. Aklıma o pis adamın kolumu tutması, belimi kavraması geldikçe ben daha çok hızlanıyordum. 500 cc'lik motorum sebebiyle fark etmeden hızım 170'lere dayanmıştı bile. Sertçe çalınan kornalar benim için sadece uğultudan ibaretti. Gittikçe gidiyor, hızlandıkça hızlanıyordum, ta ki görüş mesafemi kaybedene kadar... Her şey bulanıklaşmaya başlayınca damarlarımdaki adrenalin beni terk etmiş, yerini derin bir panik almaya başlamıştı. Gaz kolunu çevirmeyi bıraktığımda yavaşladım ve ilk sağa çektim kendimi. Kaskı çıkarıp derin nefesler alıp vermeye başladım. Biraz nefeslerim sakinleyince kaskı kucağıma oturtup kolumu ve başımı dayadım. Bir süre o şekilde sakinleştikten sonra başımı kaldırıp etrafı izledim. Az önce ki ruh halimden ötürü fark edemediğim şeylere bakmaya başladım; akşam trafiğinden ötürü akıp giden arabalar, arabaların farlarından çıkıp etrafı kırmızıyı boyayan ışıklar, korna sesleri, araba lastiklerinin kulak aşındıran asfaltta sürtme sesi ilgimi çekti. Ben tüm bu olanlara dikkatle bakarken iç sıkıntımı unutmuş, normale dönmüştüm bile. Tekrar kaskımı takıp motoru çalıştırdım ve daha sakin bir şekilde evime doğru yol aldım.

Eve vardığımda Nil de arabasından iniyordu, partiyi bırakıp peşimden gelmesine anlam veremesem de az önceki öfkem biraz olsun kırıldığı için konuşmaya daha müsaittim. Ben motoru park edip apartman kapısında onu beklerken Nil mahcup bir tavırla, bakışları yerde, yüzü hafif eğik yanıma geldi. "Sebep olduğum şey için özür dilerim Sıla, tahmin edemedim," dedi.

"Böyle ortamları, partileri, mekanları sevmiyorum Nil ve sen bunu bile bile beni zorladın. Hem ne iğrenç arkadaşların var senin öyle," dedim tane tane ve net bir şekilde.
Mahcup hali devam ederken "Ne desen haklısın ama bana kızma, olur mu? Bir daha seni böyle bir şeye sürüklemeyeceğim, o sinir bozucuyla da ilişkiyi keseceğim. Tahmin edemedim böyle davranacağını. Çapkındı ama sapık değildi," dedi.

Nefesimi tazeleyip yüzümü dikleştirdim ve boşta kalan elimle kapüşonumu başıma çektim. Kara gölge bakışlarımı kapattığında bu konuşmaya son noktayı koydum. "Tamam Nil, oldu bitti, kızgınlığım sana değil, hala arkadaşız," dedim ve dostane bir hafiflikle koluna vurdum. "Pekala, görüşürüz yine o zaman," diyerek başını salladı ve iki geri adım attıktan sonra arabasına yöneldi.

Biz onunla çok eski bir arkadaştık, neredeyse birbirimizin ciğerini bilirdik. Bu kabullenişinin altında benim bu konu hakkında daha fazla konuşmayacağımı bilmesi yatıyordu. Onun arkasından biraz baktıktan sonra bakışlarımı gökyüzüne, ışık kirliliğinden dolayı görünemeyen yıldızlara çevirdim. Orada ama uzak oluşları ve görkemleri gözlerimi kamaştırıyordu. Sesli bir nefesten sonra apartman şifresini girip emin adımlarımı merdivenlere yönlendirdim.

Kapıma vardığımda botlarımın fermuarını açmak için eğildim ve tam o sırada adını bilmediğim kırmızı gözlüklünün kapısının açılma sesini duydum. O tarafa bakmaya tenezzül etmesem de kapının pervazına yaslanıp beni izlediğini biliyordum. Bugün ki tacizden sonra laçkalaşmış sinirlerimden dolayı kontrolümü kaybetmiş olmalıyım ki; botları çıkarıp kapıyı açtıktan sonra yüzümü ona döndüm ve "Hayırdır, sirk mi işletiyoruz burada? Kime bakıyorsun?" dedim söylediklerimin aksine sakin olan sesimle. Kendini pervazdan ayırıp yerinde dikleşerek "İyi görünmüyorsun," dediğinde yüzüm kapalı olduğu için nereden anladığını sorguladım kendimce, o ise kapısının önündeki terlikleri giyip yanıma geldi. Zaten dairelerin arası yakındı, birkaç adım yanımda bitmesi için yeterliydi.

Ben hiddetli ve kızgın gözlerimle onu ürkütmeyi planlayarak gözlerine baktığımda onda gördüğüm aradaki camlara rağmen kocaman bir şefkatti. "Arkadaşlık istemiyorsun ama dert paylaştıkça azalır," dedi son derece sevecen bir sesle. İnsanlarla göz göze gelmeyi sevmesem de beni içine hapseden bu derin bakışlardan kurtulamıyordum.

"Kahven vardır herhalde," diyerek terliklerini çıkardığında ben hala kapı eşiğinde onun ne yapacağını kestirmeye çalışıyordum. O benim geri çekilip kahve hazırlamaya gideceğimi ya da onu buyur edeceğimi umarken geri çekilmediğim için neredeyse burun buruna geldik. O fazla yakınlık onun portakal ve topraksı kokusunun ciğerlerimi doldurmasına sebep olurken birden kendimi geri çektim. Ondan uzaklaşmak için kaskımı ve ceketimi portmantoya koyduktan sonra hızla mutfağa giderken o da içeriye girip kapıyı kapattı. Ona izin verdiğim için, etkisine kapıldığım için kendime kızarken dolaptan çıkardığım french pressi hırsla tezgaha koyup içine kahve doldurdum. Su ısınırken mutfakla ile salonun açık aralığından arkası dönük koltuğa oturmuş o adama bakıyordum. Neden burun buruna geldiğimizi sorgularken kollarım göğsümün altında birbirine kenetlenmişti bile. Bu yabancıya diş sıkarken kettledan gelen ses üzerine işime geri döndüm. Kahveler hazır olduğunda tepsiye koyup salona geçerken o da sehpadaki mimarlık dergilerini inceliyordu. Onun bu rahat tavırlarına ters ters bakarak kahvesini sehpaya koyup koltuğun ondan uzak köşesine geçtim. Dergiyi sehpaya bırakıp kahvesini aldı ve gözlerini kapatarak önce kokusunu çekti içine. Ardından garip bir hazla bir yudum alıp sehpaya geri bıraktı ve bana döndü. "Evet, anlatmaya hazır mısın?" dedi danışanına hizmet vermeye hazır bir psikolog gibi. "Ne anlatmalıyım tam olarak. Ayrıca adını bile bilmiyorum," dedim ve kahvemden ses çıkaran bir yudum alıp elimde tutmaya devam ettim.

O beni alaya alan bakışlar atarak inceledi ve tekrar konuştu: "Adım Can, tanışmak için yeterli mi?" Gözlerini benden ayırmadan kahvesinden bir yudum daha alırken ben de ona keskin ve sert bakışlar atıyordum. "Bir insanı tanımak bu kadar basit mi?" dedim bakışlarımın aksine sakin sesimle.

"Zamanla tanışılır ne olacak, kahve bahane, sohbet şahane," derken dudakları yana kıvrıldı. Benimle uğraşmak hoşuna gidiyor gibiydi. Ben ona cevap vermezken tekrar atıldı: "İsmini bahşeder misin?"

Tekrar kahvemi höpürdeterek içtikten sonra "Sıla," dedim isyankar bir sesle.
"Peki Sıla," dedi ismimi sindirmeye çalışır gibi bir halde, "Neden hortlak görmüş gibi geldin, anlatsana,"

Adetim olmasa da ufak bir kahkaha attım, içinde bulunduğum ironiye. Benim gibi biri onun gibi birine dert mi anlatacaktı yani?

Bölüm : 17.04.2026 00:56 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...