23. Bölüm

Hak Ettim

Sena Zek
senazek

Sabah uyandığımda kendimi daha iyi hissettiğim için işe gitmeye karar verdim. Yatağımdan doğrulduktan sonra her zamanki rutinlerimi yerine getirdim, tek bir farkla.
Aynadaki kadın tam bir ofis kadınıydı. Siyah pantolonlu, asker yeşili drapeli bluzlu saçları çift Hollanda örgülü o kadına hayran hayran baktım. Kendi etrafımda kabaca döndükten sonra biraz yabancı ama şık kadınla gurur duydum. İşte şimdi tam bir plaza kadınıydım. Gözlerimi kısarak dikkatle tekrar süzdüm kendimi. Önüme düşen üç saç telini elimle havalandırıp geri çekildim. Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Şimdiden üstümde gezinecek meraklı gözleri hissetmeye başlamıştım. "Alışacağız, alışacaklar. Alışınca bakışlar daha da azalır," diye kendimi telkin ettikten sonra ceketimi giydim. Deri kapüşonlu ceket üstüme çok uymasa da motor kullandığım için mecburdum.
Kaskımı kucakladıktan sonra anahtarımı elime aldığımda hafiflediğini hissettim. Basitçe elimde tarttıktan sonra motorun anahtarının olmadığını gördüm. Orada olmaması imkansızdı, çünkü aynı anahtarlıktaydı, düşme şansı yoktu.
Aklıma gelen şeyin doğruluğunu onaylamak için kapıyı açtıktan sonra kabının önünde postallarım olduğu için tam onları giyecektim ki ayağıma batan şey ile ağzımdan küçük bir çığlık kaçtı.
Elime alıp ters çevirdiğimde motorun anahtarı şıp diye elime düşüverdi. Anahtarın sivri kenarlarını avucumun içinde hissederek elimi yumruk yaptım. Belli ki birileri motorun anahtarlarını diğerlerinden ayırmış ve kullandıktan sonra geri getirmişti. Halbuki niyetim istemeyerek de olsa toplu taşımaya Mogan'a kadar gidip motorumu almaktı.
Eve girip o şahin bakışlarımı kuşandım ve eşyalarımı alıp kapıyı kilitledim. Ayakkabılıktan kalın tabanlı Oxford ayakkabılarımı çıkarıp giyerken çapraz daireye keskin bir bakış attım. Sahibi çektiği reste rağmen bana kıyamamış ve motorumu Mogan'dan alıp getirmişti.
Benden önce çıktığına emin olarak o yerleri sallayan yürüyüşümle merdivenlerden indim. Dışarıya çıktığımda bana gülümseyen havayı selamladım. Mavi gökyüzü tüm ihtişamıyla ben buradayım diyordu. Kuşların cıvıltılarını dinledikten sonra her zamanki hakim köşesinde duran Kara mücevherime gülücük attım, yaptığım hareketlerden utanarak başımı salladım ve tadını çıkara çıkara kaskı başıma geçirdim. Cebimden eldivenlerimi çıkarıp onları da giydikten sonra hevesle motoruma atladım ve kontağı çevirdim. Duyduğum motor sesiyle beraber gaz kolunu yavaşça çevirdim ve yoluma doğru süzülmeye başladım.
Sabah trafiğinin o hengamesi arasında motorumu coşturdum ve yılkı atı gibi dehledim. Arabaların arasından tetik hareketlerle kayıp giderken bütün derdim, tasam arkamda uçuyor gibi hissettim.
Keyifle geçen yirmi dakikanın ardından iş yerinin otoparkına çektim motorumu. Üstünden çevik hareketlerle atlayıp aynı havalı hissiyatla kaskı başımdan çıkardım. Anahtarı parmağımda döndürdükten sonra kapüşonumu çekmeden binaya giriş yaptım. Kaskımın kolumun altındaki heybetinden güç alarak ilerlerken tahmin ettiğim gibi bakışları üstüme çekmiştim. Beni gören yanındakiyle fısıldaşmaya başlıyordu. Asansörün her zamanki gibi meşgul haline bakıp göz devirdikten sonra aynı yürüyüşle merdivenleri tırmandım.
Katıma vardığımda koridorda Pelin'den başka kimse yoktu. O da meşgul olduğu için beni görmedi ve ben odama süzüldüm. Kapıyı çat diye açarak girdiğimde derin nefes alarak ofisimin kokusunu doyasıya ciğerlerime çektim. "Vay be üç günde özledim," diyerek kaskımı masaya dikkatlice koydum. Salınarak ceketimi çıkarıp askıya astıktan sonra süzülerek masamın başına geçtim.
Ben yokken masamda biriken evraklara şöyle bir göz attıktan sonra müdürün odasına gitmek üzere odamdan çıktım. Pelin benim kapı sesimi duyup bana baktığında gözlerindeki o meraklı ifadeyi görüp gülümsedim. Ta ki bakışlarım bir odanın kapısını bulasıya kadar... Can'ın odasına bakınca yüreğimde hissettiğim çırpıntıyı duymamak adına boğazımı temizleyip müdürün odasına doğru yürüdüm. Kapıyı çalıp girdiğimde telefon görüşmesi yapıyordu. Eliyle geç işareti yaparken üstümü görmesiyle memnuniyetle gözleri parladı.
Yerime yerleştikten sonra konuşmasının bitmesini bekledim. "Tamam o zaman , halledince ben size dönerim," diyerek telefonu kapattı.
"Sıla, geçmiş olsun, iyisindir artık," dediğinde kafamı sallayarak "Teşekkür ederim,iyiyim" dedim.
Üstümü süzdükten sonra büyük bir hevesle sesi canlandı. "Çok yakışmış, hep böyle devam,"
"Peki," dedikten sonra yüzümü daha ciddi bir tona bürüdüm. "İşe dönecek olursak, bir sürü dosya var, yeni bir inşaat mı başlıyor?" diye sordum.
"Evet, yeni bir telaşemiz daha oldu. Ama zaten diğer iki inşaat bitmek üzere. Arif Bey sen yokken baklava yolladı, afiyetle yedik. Özür gibi düşündü sanırım. Ama hasta olunca kaçırdın," derken yüzünde güller açıyordu.
Baklavayı duyunca yüzüm buruştu. "Şerbetli tatlıları sevmem zaten, isabet olmuş,"
"Şimdi, konuya dönecek olursak arsa ilk defa Balgat dışında, İncek'te iki katlı villalardan yapılacak. Sıla, öncelikle bir leke çalışması (zemin etüdüne göre kütle yerleşimi) yapıp emsal hesabına (KAKS/TAKS) bir baksana. 30 villayı o %60 yeşil alan sınırını bozmadan nasıl yerleştiririz, bir görünüp gel," dediğinde başımla onayladım. "Fişek gibiyim, fişek gibi yetiştiririm," diyerek ayaklandım ve hızlı adımlarla odama yürümeye başladım. Tam o sırada Can odasından çıkmış Pelin'e bir şey diyordu ki beni görmesiyle yerinde donakaldı. Gözleri hem gevezeydi hem sessizdi. O tüm koridoru dolduran varlığı bir ceket gibi yere düşmüş, dosyayı tutan elleri gevşemiş, bakışları üstümde sabitlenmişti. Derince yutkunduğunda aradaki mesafeye rağmen oynayan Adem elmasını fark ettim. Boyun damarlarını görmek benim de nefesimi kesmişken aniden başımı dönüp odama daldım.
Pat diye kapıyı kapattığımda kesik nefesler aldım. Bu adam her geçen gün daha mı cazip oluyordu bilmiyorum ama karşı koymak zorlaşıyordu. En çok merak ettiğim benim yanıma gelecek miydi sorusuydu. Kendime gelip yerimde doğrulduğumda 'şimdiye kadar gelirdi, gelmeyecek demek ki 'diyerek hayal kırıklığıyla kendime telkin ettim ve masama geçtim. Bugün zor bir işim vardı, dikkatimi toplamam şarttı.
Sandalyemi kaydırarak istediğim konuma geldikten sonra haritayı önümde açıp incelemeye başladım. Arsanın kot farkı ve zemin etüdü raporlarını da önüme serdikten sonra bilgisayarı da uyandırdım. Tokat gibi çarpması için ofis telefonunuyla çayhaneyi aradım. "Bana bir sert Türk kahvesi getirir misiniz? Büyük fincan olsun," diyerek kapattıktan sonra hevesle avuçlarımı birbirine sürttüm.
Kahvemden sert bir yudum alıp kalemi elime aldığımda, koridordaki o 'Can sarsıntısını' zihnimin en alt çekmecesine ittim. Önümdeki beyaz kağıt benim oyun alanımdı.Önce arsanın o hırçın eğimini evcilleştirmekle başladım; villaları araziye birer satranç taşı gibi yerleştirirken, her birinin manzarasını diğerine kurban etmemek için resmen kağıt üzerinde savaş verdim. Metrekare hesapları, bahçe sınırları ve 'komşu komşunun terasını görmesin' titizliği derken, masam bir anda karalama kağıtları ve hesap makinesi çıktılarıyla dolup taştı.Bilgisayar ekranındaki o soğuk çizgiler, benim hırslı dokunuşlarımla yaşayan birer yuvaya dönüşüyordu. Kağıt üzerindeki o villalar yükseldikçe, içimdeki o hırçın kızın sakinleştiğini, yerini işine aşık o profesyonel kadına bıraktığını hissettim. Tam bir günümü harcadım bu projeye ve ertesi günün de bir kısmı gitti.
Saatime baktığımda öğle molasının geldiğini ancak fark edebilmiştim; önümde artık müdürün 'fişek gibi' dediği o taslak plan duruyordu. Sırtımı yaslayıp kütürdettiğimde, odayı saran sessizliğin içinde bir şeylerin eksikliğini duydum: Kapımın çalınmamasının verdiği o tuhaf, hüzünlü boşluk. Bir gün geçmişti ama o kapı hala çalınmamıştı. Can'ı ne öğle arasında ne apartman civarında görmüştüm. Verdiği sözü tutmuş, araya mesafe koymuştu. Ama neden gözleri ışıldadı diye sordum kendime. Neden hem kaçıp hem kovalıyordu, ya da ben mi abartıyordum. Her şey benimle alakalı değildi belki de.
Karnımın guruldamasının baskın gelmesiyle ayaklanıp odamdan ayrıldığımda koridorda bir hareketlilik gördüm. Bir kaç insan ayak üstü muhabbet ederken aralarındaki o çekici gücün Can olduğunu gördüm. Bir bulmaca inceler gibi onları izlediğimde adını bilmediğim bir kadının Can'ın koluna dokunarak sahte kahkahalara boğulduğunu gördüm. Yavaş yavaş midemin kapılarının kapandığını hissederek rüzgar gibi merdivenlere yöneldim. Hızlı ve delici adımlarla indikten sonra motorumun başına geçtim. Kara metalinde yansımamı görmeyince motorun sepetine koyduğum mikrofiber bezi içme suyumla ıslatıp yüzeyini silmeye başladım. Hıncını çıkarır gibi sert hareketlerle silerken az önce yukarıdaki kalabalığın arkamdan geçtiğini fark ettim. Onlara diş sıktıktan sonra dikkatimi tekrar motora verdim ki üstüme düşen gölgeyle başımı kaldırdım.
Can alayla "Neyin siniri bu?" dedi. Onun bu sözü üzerine kendimi süzgeçten geçirince hareketlerimin ne kadar hantal olduğunu fark ettim.
Havanın dişlerimin arasından akmasına izin verirken gerilen çeneme kısık gözlerim eşlik etti. "Sana ne be," diye hırladığımda umarsız bir tavırla arkadaşlarına doğru yürümeye başladı.
"Ekip çok iyi" diyerek eliyle onaylama işareti yaptı. Yüzünü bana dönüp geri adımlar atarken devam etti. "Akşama da pavyona gideriz," dedikten sonra alayla dansöz gibi belini iki kere kıvırttığında ne ara olduğunu anlamadığım bir hızla dibinde bitiverdim. "Bana ne ?" diye bağırıp tekrar delici adımlarımla motorumun yanına gittim.
Durduğu yerden elini cebine sokup seslendi. "Senin problemin ne biliyor musun?" dediğinde alev alev yanan gözlerimle onu yakacak bakışlar attım.
"Sevgiden anlamıyorsun," diye herkesin duyacağı şekilde bağırdı. Duyduğum lafı hazmedemediğim için daha da öfkelendim ve elime taş alıp ona atmaya kalktım ama kaçtığı için isabet etmedi. Arkadaşlarına yetiştiğinde gülücükleri tekrar kulağıma doldu. Iskalamanın ve bunun ona verdiği neşenin öfkesiyle bezi sertçe yere atıp motora yaslandım.
Kesik kesik soluduktan sonra az önce onların olduğu boşluğa boş bir bakış attım ve başımı arkama yaslayıp gözlerimi yumdum. "Git bakalım Can Efendi," onu taklit ederek iki kere kıvırttım. "Dansözlere doysun gözün. Ama bana nispet yapmıyorsan, ben de bir şey bilmiyorum." dedim gözlerimi devirerek.
Bezi yerden alıp kaldığım yerden devam ederken az önceki sertliğim yerini kibar okşamalara bırakmıştı.
Motorun her yerini sildikten sonra bezi katlayıp yerine koydum. Her zaman gittiğim bistroya yan bir bakış atıp ofise çıkmaya karar verdim. Odaya girince ofis telefonuyla çayhaneyi arayıp tost istedim ve yerime çöktüm.
Akşama kadar başımı kaldırmadan çalışıp olanları düşünmemeye çalıştım. Hazırladığım leke çalışmasını müdüre sunduktan sonra diğer detaylarla uğraşmak üzere kendimi odama gömdüm. Arada koridorda dolaşan ayak sesleri yüreğimi ağzıma getirirken hiç kapımı açan ya da çalan olmadı. Tıpkı Can hayatıma girmeden önce olduğu gibi... Üstümdeki caka dışında hayatım aynı gibiydi, aynı sessizlik, aynı ıssızlık, aynı renksizlik. Ama ben eskisi kadar zevk almıyordum.
Kollarımı masaya, başımı kollarıma dayayıp masa lambamın sarkan açma düğmesiyle oynamaya başladım. Bugün jaluzimi de açmadığım için odam aydınlık sayılmazdı. Odadaki tek koku ise ardarda içtiğim kahvenin ilancısı olan kahve kokusuydu. Masa, sandalye sertliğiyle her yerimi ağrıtmaya yetmişti. Dünkü o özlemiş olmanın verdiği ruh hali dağılmış, yerini duygusal açlığa bırakmıştı. Hayatımda hiç olmadığı kadar biriyle sarılmak istediğimi hissettim. Kollarım sıcaklık ararken yutkunduğum tükürüğüm zaten boğazımı yakıyordu. Makyajsız yüzüm bile tonlarca malzeme kullanmış gibi ağırlaşmıştı.
Saat altı buçuğu gösterince masa lambasını kapatıp yarım kalan Avan proje detaylarının üstünü kapattım ve eşyalarımı alıp odamdan ayrıldım. Kolumun altındaki kaskım bana güven vermek yerine kolumu ağrıtıyordu.
Alışık olmadığım ayakkabılar ayağımı ağrıtmış, şifon bluz bende kaşınma isteği uyandırmıştı. İki gündür giymeme rağmen alıştığım söylenemezdi.
Yavaş ve sürüklenen ayaklarımla ofisi terk ederken artık hiç mutlu olamayacağımı fark ettim. Ne eski Sıla, ne yeni tarz iyi hissettiriyordu.
Ayaklarımı sürüyerek motorumun yanına vardığımda yansımama baktım. Bakışlarım solmuş, yüzüm gergindi. İçimden bir ses yankılandı. "Hak ettim,"
Yansımamdan gözümü ayırmadan yavaşça kaskımı kafama geçirdim. "Evet , hak ettim,"
Bulvarın sağından sakin sakin motorumu sürdükten sonra eve vardığımda Can'ın arabasının yokluğunu hissettim. O kadar yavaş gelmiştim ki benden önce geleceğini umuyordum ama gelmemişti. Omuzlarıma çöken ağırlıkla daha da ezilerek eve çıkan merdivenleri tırmandım.
Can'ın kapısına acı dolu bir bakış yolladıktan sonra ağır hareketlerle eve girdim. Anahtarı bile keyifsizce fırlattıktan sonra üstümü değiştirmek üzere yatak odasına geçtim. Zihnime Can'ın önceki günler çaldığı şarkıların nakaratları doluşurken yatak örtüsünün tekrar mora döndüğünü gördüm. Odanın karanlığı yavaşça loş sarıya dönerken burnuma gelen vanilya kokusuna aldırmadan çöktüm yatağa. Ellerimle yüzümü kapadıktan sonra "Aşk nefrete ne yakınsın," dizeleri döküldü dudaklarından. Ne oluyordu bana? Onu istemediğimi söylerken yokluğu canımı yakıyordu. Ciğerim, kalbim damarlarımda asit geziyormuşçasına yanıyordu. Ankara'nın gri ve devasa camlı gökdelenlerinin zemin kat basıncı vardı içimde. Ve ferahlamak isteğiyle ayaklandım.
Üstümü çıkararak banyoya girdim. Rahatlatıcı bir banyodan sonra saçlarımın ıslağını havluyla alırken salonun camından dışarıyı izlemek istedim. Ellerimle kapan hareketi yaparak saçlarımı kuruturken kuvvetli yanan farlara dikkat kesildim. Kırmızı arabanın kırmızı farları... Can ağırca içinden indiğinde gündüz gördüğümün aksine yüzü düşüktü. Belki yorgundur diye düşünürken arabasını kilitleyip anahtarı cebine koydu. Gözleri birden benim camıma kaydığında göz göze geldik. Kendiminkiyle aynı hüznü onun gözlerinde yakaladığında yüreğimin kuş gibi çırpındığını fark ettim. İkimiz de gözlerimizi kaçırmadan baktık birbirimize. Şifalanmak varken birbirimizden kaçan inatlarımıza baktık. Aramıza koyduğumuzu sandığımız mesafe yapının çatlamasını önlemek için olan dilatasyon derziydi ama sanki işlevini yapamıyordu, çatlaklar artıyordu.
İlk silkelenen ben oldum. Başımı sallayıp bir hışımla kapattım perdeyi. Ardından tekli koltuğa oturup elimi yüreğime götürdüm. Bir tarafım hesap sormak istiyordu. Bütün hırçınlığımı üstüne salıp "Neden alt üst ettin beni?" diye bağırmak istiyordu.
Diğer taraf da onun üstüne atlayıp sarsıla sarsıla ağlamak, "ihtiyacım var sana, bırakma ellerimi" diye haykırmak istiyordu. Ama ikisine de gücüm yetmiyordu.
Sonradan dudaklarıma bir gülümseme yerleşti. "Pavyona gitmemiş," dedikten sonra tekrar sabah ki dansını taklit ettim. Sonra halime bakıp "Ne yapıyorum ben?" diye hayret ettim. Kapıya koştum, gelmiş mi diye dürbünden baktım. Ağır adımları dairesinin önünde son bulduğunda kapının kulbunu açmak ister gibi tuttum ama indiremedim. Gücüm o kulbu indirmeye yetmezken eve girişini izledim ve tekrar çöktüm koltuğuma.
Beni bırakma diye yalvaran adama beni bırakabilir ihtimali yüzünden acı çektiriyordum ama o kıvranırken ben de paramparça oluyordum.
Tek bir dakika bile uyuyamadığım gecelerin ardından yeni sabaha merhaba dedim. Evet, gecelerin; onunla ama ondan uzak olan, onunla ama onsuz gibi yaşanan sonsuz gibi gecelerin...
Yerimde keyifsizce gerindikten sonra yüzümü ovuşturdum. Eğer diğer günler gibi geçecekse yanmıştım. Her sabah farklı olmasını umarak kalkıyor ama aynı günü sonlandırıyordum. Dolabımdan döndürebildiğim kadar kıyafetle plaza kadını taklidi yapıyordum. İçimde bana veda etmeye başlamış postallı Sıla ile yenilik arayan ama hiçbir yere sığamayan bu kadınla boğuşuyordum.
Aynı sıkılgan hareketlerle iş yerime vardıktan sonra odama girdim. Kaskımı yerine aceleyle koyup projenin heyecanını hissetmeye çalıştım. Derin nefes aldım, dünkü kapattığım dosyaları tekrar yaydım masaya. Ellerimi masaya dayayıp gözlerimle tekrar tararken kapımın pat diye açılmasıyla yerimde sıçradım.
"Çık odamdan ," diye bağırırken parmağımla dışarıyı gösterdim. Şimdiden nefesim göğüs kafesini delecek gibi olmuştu. Uzun günlerin ardından ilk defa bu kadar yakındı bana. Özlediğim yakınlığın altından kalkamamanın heyecanıydı bu.
"Çıkmıyorum," dedikten sonra tek hareketle kapıyı kapattı. Gözleri alev saçarken üstüme yürüdü. "O gün beni niye gözetledin? Madem benden kaçıyorsun, neden gözetliyorsun?"
"Bunun hesabını niye şimdi soruyorsun?" derken ellerimi belime dayadım. Diklenebildiğim kadar diklendim.
"Geceler boyu uyuyamadığım için. Uykularımı kaçırıyorsun" derken beni gösterdi, "dengesizliğinle."
Nefesimi tazeleyip göz süzdüm. Yumuşayan sesimle " Pavyona gitmemişsin, dansözlere para saçmamışsın, yoksa o gün koluna dokunan kadının çatlak kahkahaları yetti mi sana?" dedim.
"Hala pavyon diyor, önce motoru söylesene. " dedikten sonra elini kaldırdı. " Bir teşekkür bile etmedin,"
Bir adım atıp gururla gülümsedim. "İşin ne, getireceksin tabii!" Onunla itişmeyi gerçekten özlemiştim. Ait olduğum yer sanki tam da burasıydı. Flörtleşmediğimiz ya da uzaklaşmadığımız her an benim yerimdi.
Kaşları hayretle kalkarken " Şahsi hizmetçin miyim ben senin?" dedi. Evet, oyuna giriyordu.
Gözlerinin içine gururla baktım. "Hayır, kopamıyorsun benden, sırt dönemiyorsun. Seninki sadece maske,"
Bileğimden tutup beni kendine çekti, ardından sertçe kapının arkasına yasladı. Gözlerini muzaffer bir komutan gibi gözlerime dikti. Ben ne yapacağını kestiremez halde titreyen bakışlarla ona bakarken beni çaresiz görmenin keyfini yaşıyordu. İçimden kendime saydırdım; Al sana oyun.
Gözlerim dudaklarına kaydığında üflediği nefesi yüzümü yaladı. Portakal kokusu tüm hücrelerimi sararken hiç bu kadar yanmadığımı hissettim.
Can'ın gözleri de koyulaşmış, gözlerim ile dudaklarım üstünde bir köprü kurmuşçasına inceliyordu beni. Dudağını hafifçe dişlediğinde kalbinin atışını göğsümün üstünde hissettim. Nefes alışım hızlanırken o da farklı değildi. Bina üstümüze yıkılacaktı sanki.
İstese o iki santimlik boşluk kapanırdı ama kendini tutuyor gibiydi. O boşluğu kapatsa ne kadar karşı koyabilirdim, bilmiyorum ama içimde iki insanın savaşını izliyordum. Biri atılıp kendim mesafeyi kapatayım isterken öbürü yumruğu çenesine oturtmak istiyordu. Beni bu ikilemden ise kapının çalması kurtardı.

Bölüm : 11.06.2026 10:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...