8. Bölüm

Statik ve Estetik

Sena Zek
senazek

O günümü art arda bir kaç film izleyerek geçirdikten sonra zonklayan başımı hissetmemeye çalışarak yatağa attım kendimi.
Sabah olup da o gıcık alarm çaldığında yerimde istemeyerek dikleştim. Gözlerimi ovuşturduktan sonra karanlık perdelerim gözüme takıldı. Ayaklanıp hırsla perdeleri açtığımda Güneş ışığı doluverdi odama. İlk başta gözüm kamaşsa da yavaş yavaş alıştım. Camı açıp başımı dışarıya sarkıttım. Hava önceki günlere nazaran daha ılımandı. Mart sonu olduğu için havalar ısınmaya başlamıştı. Yüzümü yalayan rüzgarı hissetmeye çalışarak yumdum gözlerimi. Yüzüm soğurken içimin ısındığına şahitlik ettim ve uykunun mahmurluğunu üstümden attıktan sonra odanın havalanması için bir süre daha camı açık bırakarak işe gitmek için hazırlandım. Bu siyah gömlek ve kumaş pantolonu hiç sevmiyordum ama başka da işe göre giyecek bir şeylerim yoktu. Memnuniyetsiz bir ifadeyle onlara baktıktan sonra bir günlüğüne eski kıyafetlerimi giymeye karar verdim. Bir günden bir şey olmazdı, değil mi?
Hevesle siyah bluzumu, kot pantolonumu giydikten sonra kendimi aynada izlediğimde yüzümde oluşan gururlu gülümsemeye baktım.
Hızla bir şeyler atıştırdıktan sonra kaskımı kolumun altına yerleştirdim. Büyük bir neşeyle postallarımı giydikten sonra kapıyı kilitlediğimde birden Can'ın kapısı gözüme çarptı. Yüzümdeki gururlu gülümseme solarken kapının önündeki ayakkabılardan Can'ın da evinde olduğunu anladım. Düşüncelerden sıyrılmak ister gibi boğazımı temizledikten sonra başımı sallayarak merdivenlerden inmeye başladım.
Motorumun yanına vardığımda baştan sona onu süzdüm. "Güneş yerinde, her şey yolunda" dedim ve derin bir nefes alarak kaskımı geçirdim başıma.
Her zamanki arabaların arasından akan gidişimle geçirdiğim yaklaşık yirmi dakikanın ardından iş yerime vardım. Motordan inip anahtarı cebime sokarken binanın görkemine bakış attım ve bir kolumun altında kaskımla, diğer elimle de bugün yeni giydiğim mevsimlik parkamın kapüşonunu başıma geçirip yeri delen adımlarımla içeriye giriş yaptım.
Odama girdiğimde sakince kaskını yerine koyup sandalyeme yerleştim. Etrafımda bir tur attıktan sonra üstümdeki köy tozunu attığıma inanıp yeni gelmiş olan dosyalara göz atmaya başladım.
Yeni bir arazi dosyasındaki bahçe payı, ideal kolon değerlerini hesaplarken kapım çalındı. "Gir!" dememle açıldığında koridordaki kalabalığın gürültüsü doldurdu odamı. Sekreter kız Pelin'in "Müdür bey bizi topluyor, sizi de çağırdı," demesi üzerine o uğultulu kalabalığın yanına çıktım. Müdür de odasından çıkıp geldiğinde uğultu birden kesildi. "Evet arkadaşlar, ne zamandır bir iç mimarımız yoktu. Dekorasyon işlerini başka firmalara devretmemiz gerekiyordu ama artık bu durumdan kurtulduk." demesi üzerine kendinden emin adım sesleri ulaştı kulağıma.
Bakışlarımı yerden kaldırmadan baktığımda ilk gözüme çarpan kahverengi deri Oxford ayakkabı oldu. Ayakkabının hemen üstünde modern kesimli bir kanvas pantolon, koyu mavi bir ceket, içine giydiği iki düğmesi açık beyaz hakim yaka gömlek, boynundaki kırmızı fular ile gelen Can'dan başkası değildi. Parlayan kırmızı gözlüklerinin ardından gururlu bir bakış gezdirdi üstümüzde. Bu giydikleriyle tam da zevkli bir beyefendi portresi çiziyordu. Tek elini cebine koyarak gösterdiği güçlü duruş bir çok kız için çığlık atılasıydı ama ben sadece dehşet içinde izliyordum. Kapıdan giren o adamın, bacaklarıma masanın altından değen o hırçın çocuk olduğuna inanmak imkansızdı. Üzerindeki o jilet gibi ceket, omuzlarının genişliğini Yağmurdede’nin köyvari eski usul kıyafetlerinden çok daha iyi sergiliyordu. Saçları özenle taranmış, sakalları o dağınık havasını kaybetmeden düzeltilmişti. Adımlarındaki o özgüven, koridordaki uğultuyu kesen asıl şeydi. İlk kez onu kendi sahasında, tasarımın ve estetiğin merkezinde görüyordum. Ve kahretsin ki, o antrasit gri plazanın içinde, Can’ın o toprak kokan aurası bile bir lüks gibi duruyordu. Ama o boynundaki fular ile gözümü kanatıyordu, fazla cıvıl cıvıldı.
Müdür "Can bey yeni iç mimarımız, çok başarılı projelere imza atmış biri, bize yeni bir kan, can katacağından şüphem yok. Tekrar hayırlı olsun," diyerek tokalaştı Can'la ve odasına çekildi.
Pelin "Can bey, beni hatırladınız mı?" diyerek atıldığında tanıdık bir simanın verdiği rahatlıkla Can'ın dudakları kıvrıldı. "Evet," diyerek elini uzattı kıza. Kız hevesle dibine girip önce tokalaştı sonra pervasızca sarıldı. Bu yakın temas ile Can ilk defa gözlerime baktı. Bu bakışlardan dolayı burada olduğumu önceden biliyor gibi hissettim . Hesap sorar gibi bir hali yoktu ama içten de değildi.
Kızın Can'dan ayrılması üzerine herkes tanışmak ve tokalaşmak için sıralandığında gözlerimi kaydırarak nefesimi tazeledim ve umursamaz bir tavırla odama döndüm. Dosyalara başımı gömdüğümde koridordaki uğultunun odama girmesine diş sıktım. Can iş yerimde de istila etmişti beni. Bunun hesabını mı sormalıydım yoksa görmezden mi gelmeliydim bilmiyorum.
Ben tekrar dosyama dikkatimi vermişken kapımın birden açılmasıyla irkildim. İçeriye giren bakışlarıyla hesap soran Can'dı. "Sen yeni gelen birine hoş geldin diyemeyecek kadar mı kabasın?" derken ellerini masama dayayıp vücudunu öne eğdi. "Sana ne!" diyerek olduğu yönün zıttına hafifçe döndüm.
Burun kıvırarak beni süzdü ve "Şuna bak, şu plazaya bile sırıtıyorsun, asi kız imajı için daha güzel parçalar seçemedin mi?" dedi.
Ona bakmadan tekrar "Sana ne!" dediğimde yerinde dikleşip "Pekala, daha çok görüşeceğiz," dedi ve hiddetle odadan çıktı. Ondan boşalan havaya bakıp zafer edasıyla dudaklarımı birbirine bastırdım.
Öğlene kadar rahatsız edilmeden çalıştıktan sonra karnımı doyurmak üzere her zaman gittiğim bistroya gittim ve her zamanki yerime oturup her zamanki gibi az pişmiş antrikot ve ızgara sebzemi yedim. Uzun zaman sonra ilk defa alanım gasp edilmemiş gibi hissediyordum. Tadını çıkara çıkara, lezzetin damağımda patlamasına izin vererek, nefeslerimi bile hesap ederek büyük bir keyifle yedim yemeğimi. Hesabı ödeyip çıktıktan sonra yüzümde zafer kazanmış bir gülümsemeyle şirketin binasına giriş yaptım.
Odamın olduğu kata vardığımda arkamdan gelen gülüşme sesleri üzerine o yöne baktım. İç mimar Can, pazarlamacı Serap, inşaat mühendisi Mert ve sabah Can'a sarılan Pelin beraber yemek yemişler ve keyifli sohbetleri bitmeden iş başına geçmek üzereydiler. Can ile göz göze geldiğimizde istifini bile bozmadan muhabbete devam etti, neşesi yerindeydi, göz bebekleri mutluluktan titriyor, dudakları birbirine kavuşmuyordu. Benim aksime insanların içine bu kadar hızlı dahil olması, bu sıcak tavırları midemi bulandırıyordu ama her yerimi istila eden adama taviz vermeye niyetim yoktu. Sertçe kapıyı açıp odama girdiğimde derin bir nefes aldım. Zor günler bitmişti, geride daha zorları vardı.
Odamda sona kalan birkaç işi imzaladıktan sonra müdürün odasına gitmek için dışarıya çıktım. Her gün gördüğüm ve ilgimi çekmeyen Pelin masada oturmuş, kahve içiyordu. Neşeli ve sevecen bir kızdı ama bugün bu kızdan soğumuştum, o zevzek adamla kurduğu samimiyet bende tiksintiye sebep olmuştu. Ona yandan bir bakış attığımda benim farkımda bile değildi. Hızla müdürün odasına girip dosyaları sundum. Sayfaları teker teker inceledikten sonra imzalayıp elime verdi. "Bugün belediyeye onaya gidecek misin?" diye sordu bilgisayarına bakarken.
"Bugün şantiyeye gideyim demiştim, bir haftadır bakmıyorum. Belediye yarına kalabilir," dediğimde başıyla onayladı.
Odama girip dosyaları yerlerine yerleştikten sonra şantiyeye gitmek üzere şirketten ayrıldım. Herkes kendi halinde olduğu için kimseyle karşılaşmadan çıkabilmiştim.
Şantiyeye vardığımda en son gördüğümden farklı olarak bir kat daha inşa edilmişti. Kabaca bakıldığında projeye uygun ilerliyordu. Şantiyeye geldiğimde saçlarımı at kuyruğu yapmak beni rahat hissettirdiği için saçlarımı savurarak tokamı taktıktan sonra bahçeye bir göz gezdirdim. Kaskımı güvenlik kulübesine bırakıp sarı baretlerden birini kafama taktım. Katları teker teker gezerken pencere boşluklarının dengesiz olduğunu görmemle kızmam bir oldu. Duvarları ören usta başının yanına gittim. Türkü söyleyerek harcı karıştırırken başında dikildim. "Necip usta," dedim sert bir sesle. Sadece başını kaldırıp bıkkın bir yüzle "Efendim, Mimar Hanım!" dedi.
"Ne bu pencere boşluklarının hali? Biri sağa bakıyor biri sola. Aynı odadaki iki boşluktan biri 190, biri 180 cm. Projeye uymamışsın"
"Ya Mimar Hanım, dış cephe yapılınca kim fark edecek, kıralım mı duvarı?" dedi pişkince.
Beni ciddiye almadığına kani olunca çöktüm yanına. "Bana bak usta, ben yeni yetme mimarlara, mühendislere benzemem. Sen düzeltmezsen ben bütün duvarları kırarım, tekrar örersin. Beni anlıyor musun?" dedim gözlerinin içine bakarak. Gözleriyle beni biraz tarttıktan sonra vazgeçmeyeceğimi anlayıp malayı sertçe harç kovasına atıp ayaklandı.
"Erkan!" diye bağırdığında ben de istediğimi elde etmenin verdiği gururla ayaklandım. Ellerini birbirine sürtüp diğer yerleri kontrol etmek için kıpırdandığımda ustanın seslendiği adam yanına geldi. Usta gerekli emirleri adama verdikten sonra yanındaki başka bir ustaya benim duymayacağımı umarak seslendi. "Çattık deliye,"
Öbür adamın da "Aman bulaşma ona, yapar dediğini" demesi üzerine gülümsedim. Adım biraz deliye çıkmış olabilirdi ama bu otoriteye ihtiyacım vardı.
Bütün detayları kontrol ettikten sonra bir sıkıntı görmeyince şirkete geri dönmek üzere güvenlik kulübesine indim. İçindeki küçük aynada kendimle göz göze geldiğimde Yağmurdede'deki mağlup bakışların aksine çelik gibi canlı bir ifade görünce içimde bir gurur şöleni yaşandı. Aksime bakarak bareti yerine koyup kaskımı taktıktan sonra kara mücevherime atladım.
Ofise vardığımda çıktığımın aksine ferahlamış olarak odama girdim. Kaskımı ciddiyetle masama koyduktan sonra eldivenlerimi çıkarırken Can'ın masaya yaslanmış portresiyle karşı karşıya kaldım. Umursamaz bir ifadeye bürünüp sandalyeme oturdum ve masaya tutunarak sandalyeyi sürükledim. Üstümde şantiyenin tozu varken bu jilet gibi plaza adamını ne kadar ciddiye alabilirdim, bilmiyorum ."Evet, Can bey, size nasıl yardımcı olabilirim?"
"Yeni teslim ettiğiniz projeyi incelediğimde," derken önüme dosyayı koyup ilgili sayfayı açtı. "Mutfağın kare forma yakın olduğunu görüyorum. Kare mutfak çok kullanışsız ve güzel durmaz. Daha dar ve uzun bir form kendini gösterir, değiştirir misiniz?" derken üstüme doğru eğilmiş tüm kokusunu üstüme salmıştı. Kafamı dosyadan azıcık kaldırdığımda kırmızı fuları ve boynu ile mülaki oluyordum.
Beş duyumun işlevini azaltma hissiyle gözlerim büyüyüp küçüldü. Geriye doğru yaslanıp dosyanın kapağını kapatarak "Kare mutfak; iki tezgah kullanımı için sirkülasyon ve çalışma üçgeni açısından gayet kullanışlı, metrekare kullanımı açısından en doğru tercih bu olacaktır," dedim. Ona daha önce tanışmıyormuşuz gibi davranıyordum ve o da bu oyunu sürdürüyordu.
"İki tezgah demode olmak üzere, L tezgah her zaman daha iyidir. Bu sayede mutfağa daha fazla beyaz eşya bile entegre edilebilir," dedi sakince ama gözleri öyle değildi. Alev alev yanıyordu ve bunu görmeme gözlükleri bile engel olamıyordu.
" Mutfakta daha fazla beyaz eşyaya ne gerek var? Önemli olan işlevsellik, iki tezgah kahve köşesi de yapmaya müsait olduğu için daha kullanışlı," derken bir yandan onu süzüyor bir yandan kendimi tatmin ediyordum.
"Ama eskide kalmak üzere, müşteriler bize sövebilir, yeni trend L tezgah, kısa köşeyle bağlantılı mutfak masası, bazen de bar masası, hatta masayı pencere önüne konumlandırırsak daha zevkli olur,"
"Mutfağın konumu ve odaların düzeni açısından değişiklik yapmayı düşünmüyorum," dedim keskin bir sesle.
"Ama ben de bu mutfakla içimdeki yaratıcı ruhu ortaya koyamam," dedi isyankar bir sesle.
"Peki, Can Bey, müdürün odasının yerini biliyorsun, benden de selam söyle," dediğimde dosyayı önümden hırsla alıp kapıyı çarparak odayı terk etti.
Onun bu mağlup öfkesi beni daha da keyiflendirirken işime geri döndüm. Bir süre bilgisayardan yapacaklarımı yaptıktan sonra mesai bitimine çok az kaldığını fark ettim. Duvardaki saati inceledikten sonra bacaklarım hareketlensin diye ayağa kalkıp pencerenin önüne gittim. Bahar geldiği için dışarısı ışıl ışıldı, ağaçların yeni çıkmaya başlayan yeşil yaprakları oldukça canlıydı, kuşların bile sesi uzun sessizliklerinin ardından daha berraktı. Kahve almak için odamdan çıktığımda sekreter Pelin yanıma geldi. "Sıla hanım, müdür bey sizi çağırıyor,"
Neler olduğunu tahmin etsem de ne tepkiyle karşılaşacağımı bilmediğim için kalbimin atışı hızlanmıştı. Nefesimi daha hızlı tazelerken çaldım kapısını. "Gir" sesiyle kibarca girip müdürün yüzünü bir şey bulmak umuduyla inceledim. O bana bakmazken karşısına geçip oturdum. "Problem neydi Müdür Bey?"
Başını bilgisayardan kaldırıp bana dönerken "Sıla, Can bey ile daha ilk günden tartışmışsınız, o da soluğu benim kapımda aldı. Hayırdır?" dedi.
"Mimarlar ve iç mimarlar her zaman tartışır, ben işlevsel olsun diyorum, o modaları takip ediyor. Olan tam anlamıyla bu," dedim pişkince.
Gözlerini gözlerime dikip ellerini masanın üstünde birleştirdi. "Ben kendisine seninle çatışmayacağımı, sen ne yapsan arkanda olduğumu söyledim. Şayet değişiklik yapacaksan seni o ikna etmeli, ben değil. Uzlaşmadan masama gelmeyin de dedim. Projenin son halini istiyorum ben, pürüz değil,"
Aynı ciddiyetle sordum. "Madem benim arkamdasınız ve beni destekliyorsunuz, neden beni çağırdınız?"
"O bir iç mimar Sıla, renk vermek, zevkle döşemek isteyecek. Bazen kendi doğrularından sıyrılıp şans verirsen ziyanı olmaz. O milimetrik hesapların adamın ruhunu öldürmesin," dediğinde gözlerimi yumarak duyduklarımı idrak etmeye çalıştım. Tekrar bir Can savunması dinlemek hiç hoş değildi. Sanki gerçekten ben bir karabasanmışım gibi davranıyorlardı.
Sesimin sakinliğini korumaya çalışarak "Müdür bey, prosedür belli, mimar tuvale çizer, iç mimar boyar. Ben onun o gün kullanmak istediği renge göre bir tasarım yapamam. Her zaman müşteri memnuniyeti önde gelir. Benim ürettiğim iş yıllarca insanlarla yaşar ama onun yaptığı o dekorasyonlar modaya bakar, gelip geçicidir," dedim.
"Ben diyeceğimi dedim Sıla, bu adamla iyi geçin, adamın içini karartma," dediğinde ayaklanıp odadan çıktım.
Az önce ruhumda hissettiğim bahar neşesi uçup gitmiş, yerini derin bir ayaza bırakmıştı.
İş çıkışı motorumu sürerken günün tüm yorgunluğunu atmak ister gibi yüklendim gaz koluna. Arabaların arasından kayıp giderken iş yerindeki sarsılan rahatımla alakalı düşüncelerim de kayıp gidiyordu. Hareketlerim daha sert, motorla uyumum daha hantaldı. Şantiye çıkışındaki otorite dolu tozlar çoktan uçup gitmişken Can ve müdürün konuşmaları kaskın içine dolan rüzgar sesini bastırıyordu.
Nihayet eve vardığımda arkamda hissettiğim ayak sesleriyle o yöne baktım. Can ateş çıkan gözlerini gözlerime sabitleyerek evine girdi ve kapıyı pat diye kapattı. Bu bir seninle savaşmaktan vazgeçmeyeceğim mesajıydı. Ama ben korkmuyordum, savaşsa savaş, dövüşse dövüş. Yıllardır inşaat tozu tutuyordum, ustalarla uğraşıyor, birçok işi aynı anda döndürüyordum. Kimse benden daha savaşçı ruhlu olamazdı.
Ama mesele şu ki; havada kalan ve hesabı sorulması gereken çok mevzu vardı ve bunlara iş çatışmaları da eklenmişti. Bu işin sonunda birbirimizi öldürmezsek iyiydi.

Bölüm : 06.05.2026 21:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...