
Kahvaltıdan sonra babamlar kahvehaneye gitmişti. Onlarla beraber Can da gidince ben evde yalnız kalmıştım. Odama çekilip kulaklığımı takındıktan sonra Yağmurlar'ı dinlemeye başladım ama zihnimde dönen düşüncelerin sesi şarkısının sesini bastırıyordu. Babamın beni yetersiz göstermesi, Can'ın beni istemediğini söyleyip yaptığı sınır ihlalleri hem yakıcı hem can sıkıcıydı. Yutkunduğumda boğazımdan inen şey ılık değil kor alevdi. Bir elin kalbimi delicesine sıktığını hissederken buna sebep olanın ne olduğuna anlam veremiyordum. Babama neden kırıldığımı anlamıyordum çünkü gerçek babam olmadığını, annem ölene kadar beni ne kadar yalnız bıraktığını biliyordum. Benim iyiliğimi düşünüyor oluşu saçma geliyordu ama neden bu kadar canım yanıyordu o zaman?
Peki ya Can? Neden hem beni istemediğini haykırıyor hem de o bacağına bana değdirmek gibi temaslarda bulunuyordu. Sapık gibi davranıyordu ama değildi, son derece gevşek ve zevzek bir adamdı. Bileğimi tutuşu, ateş saçan gözleri ya da zeytini ağzına atarken ki soğuk bakışları geçti gözlerimin önünden. Hem ilgimi çekiyorsun deyip hem nefret saçmak ne demekti, asla anlam veremiyordum. Anlamlandıramadığım için aklımdan çıkmıyor, unutamadıkça kendime öfkeleniyordum.
Yağmurdede bana iyi gelmemişti, babamı seviyordum ama hissettirdikleri berbattı. Şifonyerin üstünde duran kaskım ile göz göze geldim. İçimden hızla motoruma atlayıp burayı terk etmek geliyordu, hem de haber bile vermeden. Bir damat ya da öğrenci uğruna beni yok sayan babam haber vermemi bile hak etmiyordu.
Ayağa kalkıp kaskımın yanına gittim. Almak için elimi uzattığımda parmaklarım tüy gibi okşadı onu. Derin bir nefes alıp bıkkınlıkla başımı geriye attım. Babam bu dünyadaki tek varlığımken ona bunu yapamıyordum. Onun ne olursa olsun iyiliğimi düşündüğüne inanmak istiyordum. Belki de sadece Fikri amca ısrar etmesin diye böyle konuşmuştu. Kafamı dağıtmak adına telefondaki müziği susturup mutfağa girdim. Yemek yaparken belki de olanları bir süreliğine unuturdum. Soğanı tahtada doğradıktan sonra yemeğe katacağım karnabaharı yıkamaya niyetlenmiştim ki lavabo başına dikilince sabahki kahvaltı hazırlığı geldi aklıma. Hışımla karnabaharı lavaboya atıp bağırdım. "Bıktım hepinizden, umursamazlığınızdan, bencilliğinizden, sınırsızlığınızdan, ısrarınızdan, kendinizi bilmişliğinizden."
Elimi hızlıca yıkayıp dışarıya çıkmaya karar verdim. Sabaha nazaran daha sert olan havaya hayret ederken sakin adımlarla turlamaya başladım. Bakışlarım yerde yürürken yanımdan geçen insanlara da şaşırıyordum. Bu soğukta neden evde oturmadıklarını sorgularken birden kendimi Fikri amcaların evinin önünde buldum. Evi kabaca incelediğimde babamınkinden farksız olduğunu anladım. Babamın evini tasarlayan bendim ve bu ev de onun kopyasıydı. Tek farkla; burası Can'ın ev versiyonu gibi canlıydı. Dış cephesi canlı bir sarıydı. Hemen hemen bele gelecek kadar yere patlatma taş uygulanmıştı. Pencereleri papaya turuncusuydu ve klasik beklentinin aksine pimapen değil ahşaptı. Bahçe kapısı ve ev pencerelerle aynı renkteydi. Ev kapısında sarı, kırmızı ve turuncu renklerini barındıran kuş figürlü cam mozaik uygulanmıştı. Bahçe duvarları da aynı patlatma taş ile kaplanmıştı ve oldukça bakımlıydı. Açıkçası bu kadar canlılık renk uyumları açısından güzel dursa da göz kanatmaya da yetmişti. Bu evin profilini tasarlayan her kim ise taşra için başarılı bir iş çıkarmıştı. Ama asla bana göre değildi. Ben babamın evi gibi gri ve ahşap döşemeleri, sinterflex kaplamaları, antrasit çerçeveli pimapen pencereleri tercih ederdim. Yağmurdede gibi soğuk bir köyde yalıtım çok önemliydi. Bu evde önemsenmemişti ki bacası da sürekli tütüyordu. Bizim ev de sobalıydı ama sürekli yakmaya ihtiyaç duymuyorduk, haliyle bacası sürekli tütmüyordu.
Can bu eve girip çıkarken ne hissediyordu acaba? Tam ona benzeyen bu evle kaç yıldır mülaki oluyordu bilmiyorum ya da tasarımda ne kadar parmağı olduğunu. Belki de Fikri amca da bu kadar hayat doluydu. Yalnız bir adam olarak onun soğuk duvarları belli ki bir renk paletiyle ısıtılmaya çalışılmıştı. Can'ı bu turuncu pencerelerden bakarken hayal ettiğimde ne kadar da oraya ait olduğunu gördüm tıpkı kendi antrasit pencereme uyum sağladığım gibi. Kapıdaki kuşa bakarken kağıda çizdiğim kuş canlandı gözümde. Aynı kuştu ama benim karakalem kuşumun aksine özgürlüğüne uçmuşçasına renkliydi. Bu canlılığı kendime yakıştıramamışken sahibiyle de savaşım vardı.
Ben ne kadar süredir bu evin önünde dikildiğimi ve inceleme yaptığımı anlamazken kapının kıpırtısı ve çıt sesiyle panikle arkamı dönmüştüm ama çoktan fark edilmiştim ve adım onun dudaklarından döküldü. "Sıla" dedi meraklı sesiyle.
Yakalanmış olmanın verdiği utançla, hapis kaçkını gibi bir ifadeyle ona doğru döndüm. Kapısının önündeki iki basamağı inerken ışıldayan ve odaklanmış gözlerle bana bakıyordu. "Ne arıyorsun burada?"
Gözlerimi kaçırarak "Dolaşmaya çıkmıştım, ev ilgimi çekince inceledim biraz" dedim dudaklarımı birbirine bastırarak sergilediğim yarım bir gülüşle.
"Karartı görünce ve gitmeyince sahibini merak ettim ama seni bulmayı beklemiyordum," derken bahçeden çıkıp kapıyı kapattı. Eve gururlu bir bakış atıp bana döndü. "Bize ait olduğunu biliyor muydun?"
Onaylar gibi başımı sallladım.
Beni baştan aşağıya süzdükten sonra oflayarak elini cebine soktu ve bakışları uzaklara daldı. Arada oluşabilecek bütün köprüleri çoktan yıktığının farkında gibiydi. Konuşacak konu bulamıyordu.
"Pekala, görüşmemek üzere," diyerek oradan ayrılmaya niyetlendim ama içimdeki yıkıcı kız beni durdurdu. Geriye dönüp hızla ona yaklaşırken kaşlarım çatılmış, çenem gerginleşmişti. "Sen ne planlıyorsun?" derken sesim sözlerimin aksine daha sakindi. Ellerini cebinden çıkarıp aldığı nefesle göğsü kabarırken "Sen ne saçmalıyorsun Sıla?" dedi. Sesi de tehditkar bir tona bürünmüştü. "Hem bu kızı istemiyorum diyorsun hem de bacağını bacağına değdiriyorsun. Sapık mısın sen?" dedim aynı tonda.
"Sapıklık yapsam sana mı yaparım?" diye gürledi.
"Sen kapıma ilk geldiğinde daha doğrusu ikinci geldiğinde benimle flört etmek için geldin. Laubali tavırların da cabası...Karşılık alamayınca da pisleşiyorsun. Kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş. Bu iğrenç tavırların, beni beğenmiyormuş gibi hallerin hep bundan değil mi?" dedim bir çırpıda.
Ellerini yumruk yapıp isyan edercesine havaya kaldırdıktan sonra parmaklarını serbest bırakıp sinirlerine hakim olmak ister gibi sağına döndü. Elleriyle yüzünü kapatıp nefesini düzenlemeye çalıştı. Gözbebekleri daralırken "Sıla, hakaret etmek için mi geldin kapıma? Ne sapıklığım kaldı ne sığlığım. Madem bu kadar iğrenç bir herifim, niye etrafımda dolanıyorsun?" dedi. Onun bu isyanına karşı gözlerine dik dik bakarken donup kaldım bir süre. Kuş figürü incelemekten nerelere gelmiştim.
Kaşlarım havaya kalkarken "Ben mi senin etrafında dolanıyorum?" dedim.
"Bak neredeyiz?" diyerek elini açıp etrafı gösterdi. "Sen geldin evime,"
"Sadece tesadüf Can, bilerek gelmedim," dedim yüzümü dikleştirerek.
Can'ın dudakları yukarı kalkarken "Belli" dedi alayla. Kısılan gözlerimle onu incelerken tiksinti dolu bir dudak hareketi yaptığımda bana yaklaştı. Dibime kadar girip başını bana yaklaşmak için eğdiğinde geri adım attım ama o da yakınlığı hizaladı. "Hem kaçıp hem kovalıyorsun, ilginç bir insansın" dedi az öncekine nazaran kısık çıkan sesiyle.
"Ben kimseyi kovalamam," diyerek arkamı döndüm ve o portakal kokusundan uzaklaştım.
Boş eve girmek istemediğim için kahvehanenin yolunu tuttum. Hiddetle içeriye girdiğimde meraklı gözler beni buldu. Babamın gözlerine ihanete uğramış bir buruklukla bakarken gülen yüzü soldu ve hızla yanıma geldi. "Kızım, senin ne işin var burada ?" diye sordu telaşla.
"Seninle konuşacağım şeyler var," dediğimde yüzü daha da asıldı ve hesabı ödemeye gitti.
Eve girdiğimizde "Ne oldu kızım, ne var?" dedi merakla. Oturma odasına geçip
koltuğun birine oturdum. O da bana eşlik ederken gözlerindeki odaklanmış ifade çok belirgindi. "Sen niye sabah öyle davrandın?" dedim gözlerinin içine bakarak. Ciddi bir ifadeyle onu dinlerken şaşırdı. "Nasıl davrandım?"
"Baba, senin kızın benim, o zevzek değil. Ben onun hayatını karartırmışım falan ne demek? Tamam, birilerinin benden ürkmesi mesele değil ama senin böyle ifade etmen çok kırıcıydı." dedim bir çırpıda.
Babamın hüzünle bakışları gölgelendi. "Kızım, sen evlenmek istemiyorum deyince ben vazgeçsinler diye öyle söyledim. Seni hayat karartan biri olarak görmüyorum,"
Kollarımı dizlerime dayayıp ellerimi aşağıya sarkıtırken "Vazgeçsinler derken? Vazgeçmesi gereken sadece bir kişiydi. Öbürü beni kadın olarak bile görmüyor," dedim.
Bu itirafı babamı şaşırtmış olacak ki bakışları canlandı, vücudu tamamen bana döndü. "Seni kadın olarak görmediğini nereden çıkardın? Ayrıca böyle düşünmesi senin için iyi değil mi?"
Üzerine konuşacağım şeylerin ağırlığı çökmüştü bile. "Kendi ağzıyla dolaylı yoldan dedi. Böyle düşünmesi iyi, bana ilgisi olmasından iyi ama ben ne olursa olsun bir kadınım baba, erkek değilim ki, beni kadın görsün ama ilgisini çekmesin" dedim isyankar bir tavırla.
Sakin ve rahatlatıcı bir tonla "Kızım, sen aynaya bakmıyorsun herhalde. Senin gibi biriyle ilgilenmemesi için kendini senin kadın olmadığına ikna etmesi gerekir. Kehribar gözlerini, şu güzel beyaz tenine zıt kara saçlarını ilgi çekici bulmayan adam aptaldır. Sen çok güzelsin ve erkekler ayakları yere sağlam basan, isyankar, gizemli kadınlara hayran olurlar. Ben seninle bir yere gittiğimde senin üstündeki bakışları hemen fark ediyorum ama öyle bir duvar ve sınır çiziyorsun ki yanaşamıyorlar," dediğinde hayretle onu dinledim. Anlattıkları yüzünden yanaklarımın alev almasına engel olamıyordum. Ben aynaya bakıyordum ama karşımda gördüğüm enerjisiz bir yüzdü, buz kraliçesi değildi. Zaten bu bakışlar üstüme çevrilmesin diye değil miydi bütün çabam?
"Baba, sen babasın ya, öyle dan diye söylenir mi?" derken başımı sağa çevirdim.
"Gerçekleri bilmem lazım Sıla. Can seni taşıyabilecek biriyse seni fetheder zaten. Fethedemezse zaten sana layık değildir," dedi emin şekilde.
"İyi de, belki senin gözünde güzelim sadece. Aslana yavrusu ceylan gelirmiş derler, belki Can güzel bulmuyordur," dediğimde güldü.
"Can seni etkilemiş belli, elbette daha bir şeyler hissetmen için erken ama üstünde düşünüp durman kabuğunun çatladığının kanıtı"
Babamın tespitleri moralimi bozmaya başlamıştı. Hiddetle ayaklandığımda gülüşü genişledi.
"Beni kimse etkileyemez," dedim sertçe.
"Yakışıklı geliyor mu peki sana?" dediğinde cevaplamadan odama geçtim. Biraz da bu konuşmayı sindirmem gerekiyordu.
Odama girdiğimde biraz volta atsam da sakinleşmem imkansızdı. Dışarıya çıksam; eve yeni gelmiştim. Uzun zamandır düşünmediğim kadar düşünüyor, gerilmediğim kadar geriliyor, hiç tatmadığım duyguların pençesinde çaresizce çırpınıyordum. Şeytan kulağıma 'Git Can'ı boğ' diye fısıldıyordu. "Sapıklık yapsam sana mı yaparım" demesi zihnimde çan gibi çınladığında sinirle ellerim titredi. Babamın dediği gibi beni fethetmeye çalışmıyordu değil mi? Sandığımdan zeki olup stratejik hamleler yapması ürkütücü olurdu.
Yatağa otururken Can'ın babasına isyan ettiği için bana böyle kaba davrandığı konusunda kendimi ikna ettim. Beni babamın dediği gibi güzel bulsa sıradan flört hamlelerine başvururdu. Hiçbir zaman flörtöz davranmamıştı. Ama yine de tutarsızlığı canımı sıkmaya yetiyordu.
Odama sığamayacağımı anladığımda tekrar mutfağa yöneldim. Babam, benim evden çıkmadan önce hıncımı çıkardığım karnabaharı sakince doğruyordu. Kapının pervazına yaslanmış onu izlerken sevecen bir bakış attı bana.
Aklım on altı yıl öncesine kaydı. Annem ölmeden önce ne kadar ilgisizse ölünce de o kadar üstüme titremişti. Annemin mezarında ne yapacağını bilmez halde ağlarken yanıma çökmüştü. Toprak avuçlarımın içinden alıp giderken kocaman sarılmıştı bana. "Sadece ikimiz varız bu dünyada,sen bana emanetsin,ben sana," demişti hıçkırıklarla. Ben üniversite kazanıp gidene kadar neredeyse meyvemi bile eliyle yedirdi bana, yalnızlık yerine bana sarıldı ama ona hiçbir zaman yüreğimdeki ağırlığı, acıyı anlatamadım. Bir kucak dolusu sevgiye rağmen dünyanın en yalnız insanıydım. Şimdi bu aramızdaki mesafesiz mesafe,sevgi dolu sevgisizlik, desteksiz destek o günlerden mirastı.
"Ne oldu mimar hanım? Gözüne toz mu kaçtı?"
Babamın sesiyle geçmişin tozlu raflarından uzaklaşırken gözlerimin nemlendiğini hissettim. Tekrar dikkatim babama yöneldiğinde bendeki hüznün ona bulaştığını fark ettim. "Baba, burası bana yaramıyor," dediğimde tezgahın başından ayrılıp sıcacık sarıldı bana, annemin soğuk mezarının aksine. Başıma sevgi dolu bir öpücük kondurduktan sonra "Farkındayım kızım, ben alıştım buraların hatıra kokan burukluğuna. Elbet bir gün sen de alışırsın. Gurbet ellerden iyidir," dedi. Kollarım ne çok sımsıkı ne gevşekti. Sıcaklığına ihtiyacım olsa da yaklaşmak yakıyordu.
Burada geçirdiğim bir hafta boyunca Can'ı gördüğüm pek söylenemezdi. Daha çok babamla evde muhabbet ediyorduk. Birbirinden kopamayan babam ve Fikri amca günün bir bölümü kahvehanede buluşuyordu. Ben de o zamanlar evde dinleniyordum. Her gün muhakkak yürüyüşe çıksam da Can'la denk gelmemek adına onun evinin tarafına değil aksi yöne yürüdüğüm için karşılaşamıyorduk. Köydeki rastlaşma ihtimalini düşürmüştüm ama evime döndüğümde bu ne kadar sürecekti merak ediyordum. Gerçi iki yıl boyunca varlığından haberdar bile değildim, belki yine öyle olur diye ummaktan başka çarem yoktu.
Pazar sabahı babamla samimi bir kahvaltıdan sonra yola çıkmak üzere hazırlandım. Nihayet kaskımı kucakladığımda babam kaskımla yaşadığım yakınlığa hayretle bakıp güldü. "Ben kızım otuzunu geçti diye endişeleniyorum ama onun tek derdi motoruyla eğile büküle hız yapmak, kaskını takmak." dediğinde gülerek eşlik ettim ona. Gölbaşı'ndaki evim, Balgat'taki ofisim kimliğimdi benim. Babamla hasret gidermek istediğimde kimliğinden ayrı kalıyordum. Kimliğine büründüğüm için havalara zıpladığımda ise babamı özlüyordum. Ayrılacak olmanın verdiği buruk hüzünle boynuna sarıldım. O ellerini sımsıkı etrafıma sardığında bir süre öyle kaldık. Emektar kokusunu ciğerlerime çekip gözlerimi yumdum.
Ben yalnızlığımla mutluydum ama o değildi, evden dışarıya çıkmazsa çaydanlığın tiz sesi, saatin gerici tik takları ve buz gibi duvarlarla baş başa kalacaktı.
Gözlerinin içine bakarak "Baba, hayatından memnunsun, değil mi?" dedim.
Yanağımı okşayarak "Memnunum Sıla, tek sıkıntı sana duyduğum özlem ve daha da kötüsü yalnız olduğunu bilmem. Ama sen de hayatından memnun olduğun için teselli ediyorum kendimi." dedi.
"Görüşürüz baba" diyerek ondan ayrıldım. Onun merhametli bakışları eşliğinde montumu giyip kaskımı koyduğum yerden aldım.
Dudaklarını bükerek "Görüşürüz kızım," dedi.
Ve o bir haftadır süremediğim kara mücevherime atladım. Kaskı başım geçirdiğimde moda girmiştim bile. Ellerim gaz ve debriyaj kolunu kavrarken içimdeki hırçın kız heyecanla çığlık atıyordu.
Motoru çalıştırdıktan sonra yavaşça süzülerek bahçeden çıktım. Babamın bana salladığı eli geride bırakarak önce köy yollarını sonra virajlı yolları almaya başladım. Kara mücevherim tozlansa bile vuran Güneş ışığı altında parlıyordu. Vizörün açıklığından manzaranın keyfini çıkarırken yerine göre motoru yatırıp kaldırıyordum. Zorlu dağ yolları bitip de Sincan'a girerken ellerimi kaldırıp "Varım" diye çığlık attım ve tekrar motoruma sarılıp önümdeki şehir yollarını kat ettim. Köy havası kadar güzel olmayan gri şehir, bana oraya ait olduğumu fısıldarken pazar sabahı olduğu için sakin olan yollardan hızla geçip gittim. Merkeze girmeden çevreyolundan Gölbaşı manzarasına vardığımda daha da keyiflendim. Mogan gölünün Güneş vururken oluşturduğu o narin parıldamayı geçtikten sonra bayırı çıkmaya başladım.
Evin kapısına vardığımda kapı kolunda gezdirdim parmaklarımı. Köyde geçen duygusal günlerin ardından kendi kabuğumu okşuyor gibiydim. Hevesle botumu çıkarıp kapıyı açtım. İlk burnuma çarpan ise evimin kendi has kokusu olunca gururla gülümsedim. O toprak portakal karışımı kokudan ne kadar uzak, o kadar iyiydi.
Her zamanki Sılavari şekilde kaskımı portmantoya bırakıp anahtarımı attım ve montumu dolaba kaldırdım. Rahat olmak adına gündelik kıyafetlerimi giyip televizyon karşısındaki kanepeye attım kendimi. Keyifle kumandayı elime aldığımda aslında rol yapıyormuş gibi buruk bir acı dolandı dilime. Gülen yüzüm solarken dikleştim yerimde. Tedirgin bir ifadeyle evi incelediğimde bu geçen bir haftada evime bile ne kadar yabancılaştığımı fark ettim. Bir an önce toparlanmazsam bu duvarlar üstüme çökebilirdi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |