
Müdürden izin alıp erken çıktım işten. Motorumun gaz koluna yüklenebildiğim kadar yüklendim. Erken çıktığım için pek trafik yoktu. Haliyle arabaların aralarından kaydığım söylenemezdi. Dümdüz giderken kaskımın içinden bağırdım. "Güneş yerinde, her şey yolunda, yanıyor eteklerim...."
Eve vardığımda hızlı hareketlerle motorumdan indim ve merdivenleri inleterek aynı hızla çıktım. Anahtarı deliğine soktuktan sonra çıkan ses apartman boşluğunda yankılanırken kilidi çevirdim. Botlarımı çıkarıp kaskımı portmantoya her zamankinden daha sert koydum. Anahtarı fırlattım, ceketimi bile dağınık bir şekilde çıkararak astım yerine.
"Yok, benim onu başka şekilde susturduğumu hayal edermiş.." diye söylenirken kendimi koltuğa attım. Şu anda evin kokusunun ve dokusunun tadını çıkarabilecek halde değildim. "Yok benim yumurtlama dönemim..." derken elime geçen yastığı alıp öbür koltuğa fırlattım. "Terbiyesiz, zevzek.."
Başımı geriye yaslayıp şakaklarımı ovuşturdum. "Sen kimsin Can? Niye çıktın karşıma? Niye sızdın kaleme?" dedikten sonra koltuğun sırtıma battığını düşünerek ayaklandım ve banyoya girdim. Kapıyı açtığım gibi ayna ile göz göze geldim. Yansımama bakarken birden aklıma o kara gölgenin sahibi geldi. Aynı karanlık, aynı sertlik gözümün önünde örtüşürken dudaklarımı büzüştürdüm, burnumu kıvırdım. "Ah" diye bağırırken aynaya avucumun içiyle vurdum. Ayna kırılmadı, elim kanamadı ama kalbim kırıldı, ruhum kanadı.
Hırsımı alamayıp aynı sert hareketlerle üstümdeki her şeyi çıkarıp duşa girdim. Su aktı ama hayal kırıklıkları, üzüntülerim, pişmanlıklarım akmadı suyla beraber. Üstüme yapışıp kaldı.
Üstümü giyindikten sonra saçlarımı kurutmaya başladım ama makinenin çıkardığı seslere rağmen işimin uzun sürecek olması çıldırttı beni. "Seninle mi uğraşacağım?" diyerek fişten birden çektim makineyi. Sertçe lavabonun yanına koyduktan sonra saçlarımı bulduğum herhangi bir tokayla kabaca bağladım. Anahtarımı, kaskımı ve ceketimi alarak evden ayrıldım.
Motorumu uygun bir yere park ettikten sonra kaskımı motora bisiklet kilidiyle bağladım. Her zaman yapmazdım bunu. Şu an sırtımda ve yüreğimde hissettiğim ağırlıklar varken kaskı da yük etmek istemedim.
Mogan gölünün yanına gittim. Akşam vakitleri olduğu için insanlarda yemek telaşı vardı. Piknik sepetlerinde bir şeyler getirmiş, masalarına yaymışlardı. Herkes ya arkadaşlarıyla ya ailesiyle neşe içinde oturuyor ya Ankara havası oynuyor ya türkü söylüyor ya da içiyorlardı. Gün batımının turuncusu kameriyelerin çatısında dolaşırken ben bu aykırı halimle dikkat çekiyordum. Kapüşonum gözlerimi kapatıyordu, onlar benim fersiz gözlerimi göremiyordu ama ben onların ışıldayan gözlerini görüyordum. Yavaş yavaş yürürken geçmişimi, umutlarımı adımlarımla beraber geride bırakmayı umuyordum ama onlar benimle beraber yürümeyi tercih ediyordu. İçimdeki enkazlar görünür olsaydı hiç yalnız gözükmezdim, epey kalabalıktık, hem de gürültülü bir kalabalık.
Aynı kızıllık gölü boyarken o canlı renkler içime işleyemiyordu bile. Ben adım attım ama güzel günlere koşamadım. Bir adım attım ama geçmişten kaçamadım. İğrendiğim bir babanın kanını taşımaktan kaçamadım, seven ama yetemeyen o babanın kucağına sığamadım. İki annem de varlığımla yetinemedi, bana sarılıp hayat bulmayı tercih etmedi.
Adımlarımın içimi ferahlatmadığını anlayınca sendeleyen adımlarla bankın birine oturdum. Ceketime daha da büründüm. Göle bakarken onun o kibar süzülüşünün aklıma getirdiği biri vardı. Ama o birini yanımda beklemiyordum.
"Sıla neyin var?" dediğinde boş gözlerle ona baktım.
"Hayalsin, değil mi? Gözümde öyle bir sis perdesi var ki, bulutların üstünde ama şimşeklerin arasında hissediyorum. Beynim uyuşuk," dedim boş bir sesle.
Elini alnıma götürdü. Sonra yüzünü dehşet kapladı. "Sıla, sen ateşlisin. Cayır cayır yanıyorsun," dediğinde elimi alnıma götürdüm. "Ben hissetmiyorum," dediğimde eli ayağı titrer vaziyette ayaklandı. Elimden tutup hızla kaldırdı beni. "Üşüdüğünü de mi anlamıyorsun, hemen acile gidiyoruz," diyerek çekiştirmeye başladı beni.
"Ateşlenince gidilmez acile, ateş düşmek bilmeyince gidilir," dedim ama sesim itirazdan uzaktı, hatta ayaklarım bile.
Motorumu es geçip arabasına yöneldiğinde "Hey, motorum," diye bağırdım. Bana dönüp kollarımı tuttu. Gözlerime baktı , göz bebekleri de titriyordu. "Şimdi motor sırası mı? Eve gidiyoruz," dedi itiraz kabul etmeyen sesiyle.
Beni arabaya yerleştirip hızla direksiyona geçti. "Sen banyo yapıp neden dışarı çıkıyorsun? Havalar tam ısınmadı," diye söylenirken yerimizden ayrıldık.
Eve vardığımızda kolumdan tutarak destek oldu bana. Yukarıya çıktıktan sonra cebimden anahtarımı alıp kapıyı açtı. O tüm her şeyi organize ederken ben halsizlik yaşadığımı yeni fark ediyordum. Her şey bulanıklaşmaya da başlamıştı.
Botlarımı ayağımdan çıkarıp yatağıma yatırdı kibarca. Üstümdeki ceketi de çıkarıp astı. Gözlerim süzgün, vücudum yarı baygın yatarken tekrar eliyle alnıma dokundu. "Yanıyorsun, ateş düşürücüler nerde?" dedi hafif yüksek ve titreyen sesiyle.
"Mutfakta" derken sesim çıkmamıştı bile. Hemen yanımdan ayrılıp paldır küldür çıkan sesler eşliğinde ilaç aradı. Sesler kesildikten biraz sonra elinde su ve ilaçla yanıma geldi. Zorla tutunarak yerimde dikleşmeye çalıştım ve ne ara bu kadar rahatsızlandığımı düşündüm. O bir bebeğe bakar gibi baktı bana. İlacımı içirdi ve yatırdı. "Kaç saat oldu açsındır," diyerek tekrar mutfağa gitti. Duyduğum seslerden buzdolabını açtığını anladım. Bugün dolapta yemek yoktu. Biraz baktıktan sonra kapatma sesini duydum. Sonra evden çıktı. Bir inilti kaçtı dudaklarımdan. Titremeye başladım. Yorganı üstüme alıp almamak arasında tereddüt yaşadım. Her hastalandığımda yalnızdım ama ilk defa parmağımı kımıldatmaya mecalim olmuyordu.
İki büklüm titrerken dış kapının kapanma sesi geldi. Sonra yine seslerden anladığım kadarıyla mutfağa gidip ocağı yaktı. Bunu da çıkan fan sesinden anladım. Mutfaktan gelen çat çut seslerinden sonra elinde bir tepsiyle yanıma geldi. "Yemek istemiyorum," dedim belli belirsiz.
"Yemek değil, toyga çorbası," derken sesi şefkat ve korku barındırıyordu. Tepsiyi komodine koyup beni doğrultmaya çalıştı. Fakat eli belime değdiğinde gözleri büyüdü. "Sen şifayı kapmışsın,"
Telaşla sağına soluna göz gezdirdi. Gardrobum gözüne çarpınca hızla kalkıp orayı karıştırdı. Elinde kısa kollu bir tişörtle yanıma geldi.
"Ben yan odadayım, değiştir üstünü," deyip ayaklandı. Can çıkınca sweatshirtümün eteklerini sıkıca tutup kaldırmaya çalıştım ama gücüm yetmedi, kaldıramadım. Kollarım can çekişir gibi düştü iki yanıma. "Can," dedim yarım yamalak.
"Değiştirdin mi?" diyerek hevesle geldi ama beni bıraktığı gibi bulunca gücümün yetmediğini anladı. Onun o çaresiz bakışlarını görünce ağlamaya başladım. "Kendime gücüm bile yetmiyor, ne üstümü değiştirmeye, ne geçmişin gölgelerinden kurtulmaya, ne de hayatıma birini almaya... "
Gözyaşlarım yanaklarımı yakıyordu. Yanıma oturdu ve şefkatle gözyaşlarımı sildi. "Sıla, ben yanındayım, yalnız değilsin,"
Tereddütlü bakışlarla üstümde göz gezdirdikten sonra beni zorla dikleştirip gözlerini kapattı. "Allah'ım günah yazma," diyerek üstümdeki fazlalıktan kurtuldu. Fakat eli çıplak tenime değdiği için ne kadar yandığımı daha iyi anladı. "Senin ateşin ilaçla geçmeyecek, gel bir duş aldırayım," dedikten sonra kollarımdan tutup ayaklandırmaya çalıştı. Fakat halsizlikten dizlerim büküldüğü için kucağına almaya karar verdi.
Banyoya duşakabinin dibine oturttu beni. Duş başlığını eline tutup suyun sıcaklığını ayarlamaya çalıştı. Ben başımı soğuk fayansa dayayıp acıyla inlemeye başladım. "Ah Sıla, neden bu kadar kaybettin kendini?" dedikten sonra suyu üstüme tutmaya başladı. "Üşüyorum" dedim ağlayarak. "Biliyorum ama seni soğutmam lazım" diyerek her yerime tuttu suyu. Saçlarımı da her yeri ıslansın diye parmaklarıyla hareketlendirdi. Dudağımın titremesine engel olamazken gözümü de açamıyordum.
Arada koluma dokunup ısımı kontrol etti. Ateşim biraz düşmüş olmalıydı ki gözümü hafif açabildim. Can'ın başının üstünden buharlanmış ayna gözüme çarpınca az önceki isyanım geldi aklıma. O zaman kendi gözlerime bakmaya tahammül edememişken şimdi Can'ın desteğiyle kendimi biraz olsun değerli hissetmiştim.
Tenim istediği sıcaklığa gelince suyu kapattı. "Sıla, kalkabilir misin? Ben götüreyim mi?"
Elimi hayır anlamında kaldırıp Can'ın koluna tutundum ve destek alarak yavaşça ayağa kalktım. O da benimle beraber ayaklandı ve kapının arkasındaki bornozumu alıp başıma geçirdi. Titreyen elleriyle bornozu iyice bedenime sardı. Elleriyle omuzlarımı destekleyerek beni odama götürüp yatağıma yatırdı. Havluya iyice sarındım ama bir sorun vardı. Atletim, çamaşırlarım ve pijamam ıslaktı. Yanımda oturup elleriyle ağzını ve çene hattını kapattı. Gözleri boşlukta öylece kaldı. Sonra birden yüzü aydınlanarak bana döndü. "Arkadaşın Nil'i arasak gelir mi?" dediğinde onaylar gibi başımı salladım. Yerinden hızla kalkıp portmantoya doğru gitti. Telefonumu ceketimden alıp aynı hızla yanıma geldi. Telefonumda şifre olmadığı için rahatça girip Nil'in ismini buldu ve aradı. Telefonu kulağına dayadığında sadece onu izliyordum. Parmağımı oynatacak mecalim olmadığı için 'arama ben giyinirim' diyemedim.
Bacağını sallarken telefon açıldı. "Nil Hanım ile mi görüşüyorum, ben Sıla'nın komşusuyum, hasta, yardımınıza ihtiyacı var, yakınsanız gelir misiniz? Tamam, bekliyorum,"
Konuşması bitince elini alnıma götürdü. "Biraz serinlemişsin. Birazdan arkadaşın gelip üstünü değiştirecek," dedi şefkatli sesiyle. Sonra gözleri komodindeki çorbaya kaydı. "Bu da soğudu, üstünü değiştirince tekrar ısıtayım,"
Kucağındaki eline uzattım elimi. Elinin sıcaklığına dokunduktan sonra titrek sesimle "Uzun zaman sonra ilk defa hastalandığımda biri var yanımda. Her hastalandığımda ne kadar zorlanıyordum bilsen..." dedim. Elimi avucunun içine alıp sımsıcak gözlerle titrek gözlerime baktı. "Artık yalnız değilsin Sıla, ben varım,"
Gözlerinin sıcağı içimi ısıtırken az da olsa üşüyordum.
Bornozumun ipini çözüp önümü açtı. "Bu bornoz senden daha ıslak şu anda, faydası olmaz," dedi.
Tekrar alnıma dokunduktan sonra dirseklerini bacağına dayayıp başını ellerine yasladı. Biraz öyle durdu ki nefesi değişti. Uyuyakaldığını düşünerek parmak uçlarımla sırtını dürttüm. Birden sıçradı. "Can yoruldun, uzan şöyle, Nil gelene kadar," dediğimde ağırlaşan gözlerine dayanamayıp yanıma uzandı. Soldaki elini alnıma dayayıp gözlerini yumduğunda onu izledim. Üstü başı ıslanmıştı ama beni bırakmaya gönlü el vermiyordu. Gözlerim ondan ayrılamadı derken uyuyakaldım.
Duyduğum kapı sesiyle irkilirken gözüm duvardaki saate takıldı. Uyuyalı on beş dakika olmuştu ki Nil gelmişti. Can sersemlemiş halde fırlayıp kapıyı açmaya gitti. Kapının açılma sesini duymamla Nil'in canlı ve tiz sesi evi doldurdu. "O iyi mi?" derken arkasında rüzgar bırakarak yanıma geldi. "Sıla ne bu hal?" dediğinde sesi eriyip bitmişti.
Can "Ateşlendi, yıkadım ama üstünü değiştiremedim. Sizi bunun için çağırdım, ben çıkayım," diyerek komodindeki tepsiyi aldı ve kapıyı dışarıdan örttü. Nil yanımdaki tişörtü fark ederek gardrobumun başına geçti. Altıma rahat bir şort bulup yanıma geldi. Üstündeki ışıltılı ceketi yanağın kenarına atıp beni doğrultmaya çalıştı. Elleriyle omuzlarımdan tutup zorla dikti ve üstümü hızla değiştirdi. "Ah kuzum, şu haline bak. Şifanı sağlam kapmışsın," dedi şefkat dolu sesiyle.
Bütün işi bitince benim sırtımı dikleştirdi. Bornozumu ve ıslak kıyafetlerimi alarak banyoya gitmek için kapıyı açtığında Can'ın telaşlı sesini duydum. "Bitti mi işiniz?"
Nil "Evet" diyerek banyoya girdiğinde Can da elinde tepsiyle odaya girdi. "Ne yapıp edip o çorbayı içireceksin, değil mi?" dedim hafif düzelen sesimle.
"İyileşmen için şart, merak etme ellerimle yaptım," diyerek başucuma oturdu. "Kendim yerim," dedim ama duymazdan gelip kaşığı eline aldı ve ilk yudumu içirdi. O sırada Nil yanımıza gelerek başımızda dikildi. "Can Bey, ben ilgilenirim, siz gidin isterseniz," dediğinde onay almak için bana baktı. Gözlerinin feri sönmüştü. Onun bu haline kalbim ince ince titredi.
"Can, yoruldun, sen git dinlen, bir şey olursa haber ederiz," dediğimde gözlerimin içine baktı, daha derinden. "Gerçekten," dedim inandırıcı sesimle. Nil'e dönerek "Peki o halde. Siz kadın kadına daha rahat edersiniz, bir şey olursa evdeyim," dedi ve tepsiyi komodine bırakıp gözlerini benden ayıramadan önce odadan sonra evden çıktı, gitti.
Nil Can'dan boşalan yere oturup önüme düşen bir kaç teli kulağımın arkasına aldı. "Çok düşünceli bir adam, değil mi?" diyerek komodindeki tepsiyi önüne aldı ki ben de onun kucağından aldım. "Can pimpiriklendi, daha iyiyim, içebilirim," diyerek kaşığımı çorbaya salladım. Ben sakin ve yavaş hareketlerle çorbayı yudumlarken Nil'in sorgulayan gözleri üstümde gezdi. "Bu Can, tam olarak neyin Sıla?" dedi iğneleyici sesiyle.
Gözlerimi merakla ışıldayan gözlerine dikip kısık sesimle yanıtladım. "Arkadaşım sadece,"
Gözlerini kısıp elinin altındaki çarşafla oynadı. "Emin misin?"
Çorbamdan bir yudum daha aldıktan sonra yanıtladım. "Evet"
Komodine uzanıp işaret parmağıyla bir çizgi çekti. "Müstakbel eniştem değilse, şuraya yazıyorum," dediğinde gözlerimi devirdim. Kibarca kolumu yumrukladı. "Yakışıklıymış," dediğinde az önce düşen ateşim yanaklarımda tekrar alevlendi. Evet, son derece yakışıklıydı, kızların peşinde koştuğuna şaşmamalıydı. O havalandırdığı saçları, derin bakan gözleri, kendinden emin adımları gözümün önünde canlanırken kalbimin eriyip gittiğini hissettim.
Nil ayaklarını bağdaş yapıp iyice dibime sokuldu. "Zıt kutuplar birbirini çeker derler. Senin gibi bir buz kraliçesine böyle sıcak bir adam yakışırdı." dedikten sonra sağ elini uzattı önüme. "Bu sıralar kısmet ikimize de gülüyor, bak ben evlenme teklifi aldım. Sen hayatına ilgili birini,"
Önce yüzüğüne sonra güller açan yüzüne baktım. "Senin adına sevindim Nil ama benim hayatıma birinin girdiği yok. Can sadece her şeye burnunu sokmayı seven biri, o daha iyilerine layık," dedikten sonra boşalan tepsiyi yatağa indirip uzandım. Gözlerimi tavana dikip onun o çocuk odasına çizdiği yıldızların benim tavanımda parladığını hayal ettim.
Yerinde huzursuzca kıpırdandı. "Senin neyin var Sıla, sen de iyilerine layıksın, "
İçimdeki fırtınaları dinledim önce, derin bir nefes alarak fırtınaları susturdum, ben konuştum. "Hatırlasana, annemi kaybetmeden önce Doğan beni çok seviyordu, ben karalar bağlayınca 'Beni karartıyorsun, sana tahammül edemiyorum' diyerek benden ayrıldı." dedikten sonra Nil'e acılı bir ifadeyle baktım. "Ya Can da birgün beni iç karartıcı bulursa, benden sıkılırsa?"
Nil bir dost şefkatiyle kolumu okşadı. "Doğan çocuktu Sıla, Can ise bir yetişkin,"
"Ben de çocuktum Nil. Bu konuda önemli olan Doğan değil, çocuktuk, gerçekten sevmedik belki birbirimizi. Ama hayatımdaki her şeyi aynı anda kaybetmek çok sarstı beni," dedikten sonra tekrar tavana diktim gözlerimi.
O ise yanıma uzanıp ellerini karnında birleştirdi. "Doğru adam ve doğru zaman aynı anda denk gelmeli derler. Doğru adam geldiyse doğru zamanı ayarlamak sana düşer Sıla," derken parlayan gözlerle bana bakıyordu.
Tam o sırada bir tıngırtı duydum. Tahmin ettiğim şey mi diye düşünürken gözlerimin ışıldadığına emindim. "Ne bu?" dedi Nil. Yavaşça yerimde doğrulup başımı duvara dayadığımda ilk notaları duymaya başladım.
Gözlerimi kapayarak ritmi tüm hücrelerimde hissetmeye çalıştım ve Can'ın o pürüzsüz sesi girdi devreye.
"Anlamam nedenini, üzmüşler bebeğimi," demeye başladığında gözümden bir damla yaş geldi.
Tam yüzüne dalmışken, çizmiş kendi resmini
Anlaşıldığını hissetmek ne kadar kıymetliymiş o an anladım.
N'olursun kaç kurtar kendini bu diyardan yar
Birinin kendin için can paraladığını bilmek, üstüne titrediğini bilmek ne değerli bir hazineymiş.
Güneş'i ararken peşini bırakmaz ay
Ben bu hazineyi elimle mi tepiyorum diye düşünmeden edemedim.
Sar, bu şehri başından yak, iyice yak
Kim der ki, bu rüyadan uyan
Ona uzat
Onu dinlerken bütün eklemlerimin hiç olmadığı kadar gevşediğini fark ettim.
Ne yalnızlık, ne hüzün. Bu gecenin gündüzü var
Elimin altındaki çarşafın, sırtımı dayadığım yastığın ne kadar yumuşadığını, kalbimdeki buzun nasıl yavaş yavaş eridiğini hissettim.
Sanma ki ölümsüzüm, bu şehrin duvarları dar
Tüylerim ateşten değil Can'ın sesiyle ürpermişti. Aldığım nefes bile göğsüme batmayı bırakmış öylece akıp gitmişti.
Kızılgerdanım şakıyordu, hem de benim için şakıdığını çok iyi biliyordum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |