
Bir elimde papatya buketi, diğer elimde o yıkıcı not, yanımda telaşlı bakışları benim ile buketin arasında gezen Can vardı. Gözlerim boşluğa dalmış, eklemlerim kilitlenmişti. Can'ın sarı camların arkasındaki bakışları bile beni kendime getirmeye yetmiyordu.
Benim donukluğum üzerine daha da telaşlanan Can kırılacak bir vazoymuşum gibi kibarca kollarımdan tutup oturttu beni. Önümde diz çökerek gözlerimden ruhuma ulaşmaya çalıştı. Onun bu çaresiz çırpınışları sonucunda gözlerimi hareket ettirmeye gücüm yetti sonunda. Can'ın korkudan titreyen göz bebeklerine baktım. "Bunlar kimden geldi sence?" dedim titreyen sesimle.
Notu elimden alıp hiç okumamış gibi tekrar okudu. Kaşları çatıldı, dişlerini birbirine bastırdı. Notu bir böcek gibi ezerken yüzündeki damarlar belli oluyordu. Ayaklanıp odada gergin voltalar atarken notu çöpe fırlattı. Ben sadece onu izliyor, tepki veremiyordum. Aklına gelen bir ayrıntıyla ayaklarımın dibine çöktü. Başını indirip gözlerimizi sabitlemeye çalıştığında çöken omuzlarımı dikleştirdim. "Sıla, bunu yollayan daha çok takip eden, potansiyel gören biri ama aklıma biri geliyor," derken yutkundu, "Baban. Biyolojik baban..." derken dilini bir şeyler ısırıyor gibi tedirgindi.
"Azmi Dündar mı yani?" dedim fısıltıyla.
Göz bebekleri büyüdü, ellerini dizlerime koydu."Tanıyorsun yani?"
Hayır anlamında başımı salladım. "Sadece adını biliyorum, fazlası yok." dedim ve ayaklandım. Elimdeki o kabarık buketi çöpün dibine doğru iyice bastırdım. Tüm hıncımı, kinimi yutsun ister gibi bastırdım. İşim bittiğinde ellerimi silkeleyip Can'ın yanına geçtim. "O adam olduğunu sanmam, yıllar önce terk etmiş, niye otuz bir yaşındaki bir kadının peşine düşsün ki. Çocuklar bıcır bıcır konuşurken tatlı, yetişkin olduğunda değil," dedim net bir sesle. Yerime yerleşip bacak bacak üstüne attıktan sonra elimi yelpaze gibi salladım. Benim bu rahat hareketlerim üstüne Can da yerden kalkıp karşımdaki sandalyeye oturdu. Sehpadaki tabletine dokunmuyordu bile. Tek odağı benmişim gibi gözleri üstümdeydi. "Aklıma biri daha geliyor ama o da terk etti zamanında beni, niye on dört yıl sonra karşıma çıksın," derken dirseğimi kolçağa, başımı elime yasladım.
"Eski bir erkek arkadaş mı?"dedi Can. Gözleri kısılmış, elleri titriyordu.
"Şaşırdın değil mi? Geçmişte bir sevgilim olacağını düşünmüyordun," derken Azmi'yi unutmaya çalışıyordum. Konu değiştirmek daha iyi olabilirdi.
"Evet, senin gibi buzdan duvarları olan bir kadının bir zamanlar dünyasına birisini aldığını bilmek insanı sarsıyor," dediğinde alnındaki damarın netleştiğini gördüm.
"Bir zamanlar buzdan duvarlarım yoktu, on beş yaşındaydım. O zaman çocuktuk. Bir çocukluk hevesinin peşinde koşmaz herhalde," derken sesim düzelmeye başlamıştı.
Beni ağır ağır süzerken Adem elması belirginleşti. Bacağını hafifçe sallıyordu, sorgular bakışlarını fark etmemek imkansızdı. Onun bu göz hapsinden kaçmak için ayaklanıp tabletini aldım ve eline tutuşturdum. "Hadi, goygoy bitti"
Bilgisayarımın başına geçtiğimde birden zihnimde o bir çift mavi göz canlandı. Lise birdeyken dersten kaçışlarımız ya da ailemden arkadaşıma gideceğim diyerek izin aldıktan sonra sinemaya gidişlerimiz, el ele tutuşmalarımız, gülüşlerimiz film şeridi gibi aklımdan geçerken gülümsediğimi fark ettim. Onunlayken hayat canlıydı, güzeldi, parlaktı.
"Şu gülümsemenin sahibi neler kaybettiğini bir bilse."
Birden daldığım boşluktan, seslenen Can'a baktım. Elindeki tablete rağmen işine değil bana odaklanmıştı. Onun bu halini sevmemiştim. Acıyla yutkunduktan sonra önümdeki çayını sürükleyerek ona doğru uzattım. "Soğudu ama, içmek istersen," diyerek yüzüne bakmadan bilgisayara döndüm.
Bardağın tabağın içinde dönme şıngırtısıyla beraber pat diye önündeki sehpaya koydu. "İçmeyeceğim ama soğuduğu için değil, tadım kaçtı,"
Oflayarak yüzüme düşen saçları silkeledim. "Benim de tadım kaçtı, hem de senden daha fazla ama mızmızlanmıyorum Can. Hayat devam ediyor," diyerek sert bakışlar attım ona.
Kaşlarını kaldırarak "Evet, haklısın, devam ediyor," dedi ve ayağa kalktı. "Ben daha fazla rahatsızlık vermeyeyim sana,"
"Rahatsız değilim," diye seslenmeme rağmen omuz silkeleyerek odadan çıktı ve bana yüksek bir kapı çarpma sesi bıraktı.
Onun çıkmasıyla çöpteki buket bana göz kırptı. Sahibi her kimse korkunç biriydi. Şakaklarımı ovalayıp sakinleşmeye çalıştım ama mümkün gözükmüyordu. Arkama yaslanıp boş tavanı izlemeye başladım, ışığın iki cm uzağındaki sinek pisliği bile gözüme batmaya yetti.
Duvardaki saat biri gösterdiğinde başımı gömdüğüm bütün her şeyi kapattım. Bilgisayarı kapatınca aşina olduğum ışık yüzünden gözüm karardığı için kırpıştırdım. Pencereden süzülen zayıf ışık rahatsız etmesin diye başımı kapıya dönerek ayağa kalktım ve guruldayan karnımı memnun etmek için dışarıya çıktım.
Can'ın kapısına doğru giderken Serap yanıma dikildi. "Sıla konuşabilir miyiz?" dedi kibirli bir gülümsemeyle.
Yüzüme düşen saçları geriye doğru savurduktan sonra net bir sesle "Elbette," dedim.
"Odama geçelim," diyerek o yönü gösterdiğinde "Gerek yok bence, özel konuşulacak bir şey yok," dedim. Üstümdeki gözlerini yana çekerken sesli bir soluk aldı. "Pekala," dedikten sonra doğrudan konuya girdi. "Can ile aranızda ne var?"
Bu saçma soru karşısında onun gergin yüzünün aksine daha rahat bir tavır aldım. "Kimseyi ilgilendirmez, sana hesap verecek değilim," dediğimde kaşları daha da çatıldı.
" İkimizi de ayakta oynatıyor, kadın dayanışması," diye fısıldadı. Bir kedi yavrusu sever gibi dudağımı büktüm. Tam o sırada Can odadan çıkınca bizi yan yana gördü. Hiç beklenmedik bir manzaraya bakar gibi gözlerini üstümüzde gezdirdiğinde seslice gülüp öksürdüm. "Afedersin Serap'çığım, sinirlerim bozuldu," dedikten sonra bakışlarımı bir Can'da bir Serap'ta gezdirdim. Can gelecek bombayı hissedip dudağını dişlediğinde tekrar güldüm. "Ne senin zekan kadın dayanışmasına yeter, ne Can'ın zekası beni ikinci kadın yapmaya. Sen bu hayal dünyasıyla otur, senaryo yaz, en azından işine yarar,"
Serap geri çekilip kısılan gözleriyle dediğim şeyi düşünürken arkamı döndüm. Adım seslerim koridorda yankılanırken yanıma bir portakal serinliği geldi. "Kara mamba iş başında," dedi gülerek. Merdivenden adımlarım inerken ben de Can'a takıldım. "Zevzek gecikti, nerelerde acaba?"
Yan yana gülerek inerken ne not aklımdaydı ne papatyalar.
Can bana eşlik ederek o bistroya adımını attı. Her zamanki yerime otururken karşımda Can'ın neşe saçan bakışları ve güven veren omuzları vardı. "Evet ne söylüyoruz? Kurt gibi acıktım, sakın az pişmiş antrikot deme, sevemedim onu," diyerek burun kıvırdı.
"Sen benimle aynı yemeği yemek zorunda değilsin Can, istediğini söyle,"
Bizi gören garson geldiğinde yerimde dikleşerek "Çıtır şnitzel alayım," dedim.
Can da mantarlı makarna siparişi verince tekrar baş başa kaldık. "İyi görünüyorsun," dedi masanın üstüne eğilerek.
"Serap iyi geldi," diyerek burun kırıştırdım.
Oflayarak geri çekildi, "Amacı ne anlamıyorum ki, iki beraber vakit geçirdik diye karım gibi davranıyor,"
Beklemediği bir soru sordum. Bu ihtimal beynimi karıncalaştırsa da her şeyi değiştirirdi. Doğru söylemesini umarak "Onunla yattın mı?" dedim.
Çenesi kaskatı kesildi, gözleri kor Alev gibi parladı, nefesi keskinleşti ve derin bir nefes alıp geriye yaslandı. Ben de yaslanıp kollarımı göğsümün altında birleştirip gözlerimi kıstım. Gözlerini birbirine bastırıp açarken " Ben doğru mu duyuyorum? Sen bana yatak hayatımı mı soruyorsun? " dedi. Sesini kıstı. "Yattın mı ne demek?" diyerek aniden öne eğildi.
Kenarda bulunan su şişesini önüme alıp işaret parmağımla kapağındaki daireyi takip ettim. "Otuz yaşında bir erkek birey olarak yattın mı demenin anlamını bileceğini umardım. Aynı yatağa girdiniz mi? Yatay, dikey bir takım şekiller..." derken sesimi bilgiç bir tona bürüdüm ama Can lafımı kesti. "Ne münasebet!"
Sesi kısık ama keskindi. Nefesi kulaklarımdan girip ensemdeki tüyleri kabarttı.
"Çok demagoji yaptın, cevap ver," diyerek geriye yaslandım.
Hiddetle ayaklanıp masaya vurdu."Sana ne?" dedi ve çaprazımdaki masaya geçti.
"Ne oldu? Küstün mü yine?" dedim elimi kaldırarak.
"Ben haddi aşanlarla muhattap olmuyorum," diyerek kollarının manşetlerini düzeltti ve başını hafif soluna çevirerek doğrudan önüne baktı.
"Bence yattın, yoksa bu kadar büyük tepki vermezdin," diye fısıldadığımda gözlerini devirdi ve yemeklerimiz geldi. Garson benim bulunduğum masaya baktı. Karşımı boş görünce "Arkadaş o masaya kaçtı," dedim. Dudaklarım hafif kıvrılırken garson benim siparişimi önüme bırakıp Can'ın yanına geçti. Can da siparişini alınca hiç tepki vermeden yemeğini yemeye başladı.
Ona yandan bakışlar atarken bıçağımı tabağa daha fazla sürterek rahatsız edici sesler çıkardım. Bana bakmadı. İlk lokmayı ağzıma attıktan sonra beğendiğimi belli eden sesler çıkardım. Can yine bakmadı. Sadece önündeki tabağı bitirmekle meşguldü. Ayağımı masanın bacağına vurarak tak tak sesi çıkardım. Can yine bakmadı. Etrafa göz atmaya karar verdim. Çıkardığım seslerin ilgisini çeken var mı diye merak ettim ama herkes kendi halindeydi. Klasik bıçakların tabağa sürtme sesi, kibar çiğneme sesleri ve loş bir müzik vardı.
Ne yaptıysam Can bana bakmadı, yemek bittikten sonra yanından geçerek hesabı ödemeye gittim. Aynı hızda yanıma dikilirken "Masa 13" dedim. Kasiyer "Ayrı ayrı mı?" diyerek parmağıyla ikimizi birden gösterdiğinde kartımı uzattım. "Beraber," dediğimde aynı hızda o da kartını uzattı. "Hangisinden alayım?" diye sordu Kasiyer. Aynı anda "Benden " dediğimizde birbirimize baktık. Ben ona burun kıvırırken Can kasiyere döndü. "Geçen bu hanımefendi ödedi. Şimdi sıra bende ," deyince Kasiyer tereddütle Can'dan kartı alıp pos cihazına değdirdi. Onay sesiyle Can'a kartı teslim ederken omuzlarımı silkeleyerek yanından ayrıldım.
Şirkete girdikten sonra kendimi odama kapatıp bilgisayarda kalan işlerimi hallettim. Sonrasında odamdan çıkıp Can'ın odasının önüne geçtim. Nefesimi tazeleyip pat diye kapısını açtığımda tabletiyle çizim yapıyordu. Masasının üstü rengarenk ve dağınıktı. Soğumuş olduğunu düşündüğüm bir kahve de yanı başındaydı. Giriş şeklimden benim geldiğimi anladığı için yüzüme bile bakmadan işine devam etti.
Cebimden çikolatalı gofret çıkarıp tam gözünün göreceği noktaya uzattım. 'Hadi barışalım" dediğimde önce gözleri büyüdü. Sonra ağır ağır başını kaldırıp boş bakışlarını üstüme dikti. "Ne bu şimdi?" dediğinde gofreti önüne bırakıp sandalyeye oturdum. "Belli ki regl dönemindesin. Çikolata iyi gelir dedim,"
Paketi alıp açtı ve gözlerini gözlerime dikerek çıtırt sesi eşliğinde yedi. Lokmasını hızla yiyip yuttuktan sonra "Senin niye böyle olduğun belli. Senin regl dönemin hiç bitmiyor," dedi ve aynı hareketle tekrar bir ısırık aldı.
Onun bu halinden aldığım keyifle yerime iyice yerleşirken bacak bacak üstüne atıp yüzüme gelen saçları savurdum. "Evet, bu kadar sık yumurtladığım için yakında yumurta rezervim tükenecek ve menopoza gireceğim,"
Gofreti bitince avucunun içinde buruşturup çöpe attı. Yerinde doğrulduğunda sırtını koltuğuna yaslayıp beni süzdü. Bakışları soğuktu. Ve o soru döküldü dudaklarından. "Seni bilgisayar başındayken gülümsetmeyi başaran eski sevgilinle yattın mı Sıla?"
Bakışlarımı yüzünden çekip önüme döndüm. Önce boşluğa sonra avuçlarıma bakıp bir kahkaha patlattım. Can ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi kaşlarını çatarken boğazımı temizledim. "Daha on beş yaşındaydım Can. Takdir edersin ki yatmadım. Ama sen bana bu netlikte bir cevap bile veremedin."
Önündeki tableti bana uzattı. "Baksana, merak ediyordun, " derken elleri titriyordu. Ben kıymetli bir hazineyi devralır gibi kibarca elinden aldım ve incelemeye başladım. O yıkık, dökük, rutubetli evin projesi o kadar canlı ve estetik duruyordu ki ağzım açık kalmıştı. Mint yeşili country tarz bir mutfak tasarlamıştı. Bir taraf ocak, tezgah , lavabo,masa vs. Diğer tarafta fırın ve dolaplar vardı. Vitrin bile vardı. Masayı duvara dayamış tepesinden retro bronz bir askı lamba sallanmıştı. Mutfağın diğer alanını ise spotlar aydınlatıyordu. Bütün ev benzer zevklerle döşenmişken hızla bizi ortak acıda buluşturan çocuk odasına baktım. Her şeyi aileye tarif ettiği gibi dizayn etmişti. Korsan gemili bir yatak, ahşap sade bir masa ve figürlü bir dolap tasarlamıştı. Yatağın başına balık stickerli duvar kağıdı tasarlamış, tavanı yıldızlarla donatmıştı. Her bir ayrıntısı o kadar güzel ve hayat doluydu ki ışıldayan gözlerle Can'a bakmadan duramadım. Onun solgun gözleri benim neşemle biraz olsun ısınmıştı. "Ellerine sağlık Can Bey, çok güzel olmuş," diyerek tableti eline uzattım. Dudakları hafif kıvrıldığında "Sağ ol," dedi ve tableti kenara koydu.
Ellerini ve kollarını masanın üstüne koyup bakışlarını üstüme dikti. Bir şey diyeceği belliydi. "Söyle bakalım, var bir karın ağrısı," dediğimde güldü. "Yatmadım Sıla, hatta için rahat edecekse söyleyeyim hiçbir kadınla yatmadım. Çapkın değildim, sana yalan söylemiştim. Bir kaç kız arkadaşım oldu ama hepsiyle gezdik tozduk o kadar,"
Bu kadar mahrem bilgi üstüne önce bakakaldım, bana bu denli ayrıntı vermesini beklemiyordum. Ardından toparlanıp bir boğaz temizleme sesiyle gözlerimi kaydırdım ve ayaklandım. "Neyse, beni ilgilendirmez sonuçta," diyerek tam kapıya döndüm ki beni yerime mıhladı. "Yumurtlamak demişken, bir yerde okudum kadınlar yumurtlama dönemindeyken..." demesiyle sözünü kestim. "O lafı devam ettirme! Terbiyesiz!" Masasının ucundaki kalemliği tek hamlede devirip kaçar adımlarla odadan çıktım.
Pelin meraklı bakışlarını üstüme saldığında oralı bile olmadan emin adımlarla odama girdim. Kapıyı kapatıp arkasına yaslanınca derin bir nefes aldım. Susturmasam "en ateşli dönemin nasıl olurdu kim bilir," gibi dengesiz bir şeyler söyleyecekti. Elimi kalbime koyup sakinleşmeye çalıştım. Bugün çok fazla bel altı muhabbetimiz olmuştu. Bu güzel bir şey değildi. Duvarlarımı fazla indirdiğime emin olarak kaskımdaki yansımamla göz göze geldim. Yavaşça yaklaşıp masama ellerimi dayayıp kaskımın üstüne eğilerek vizördeki yansımamla burun buruna geldim. Nefes alışverişim artmış, gözlerimin önüne sis perdesi düşmüştü. Parmak uçlarımı hissetmiyordum bile. Beni taşıyamayan ayaklarıma acıyarak sandalyeme oturdum.
Şimdi de çöpe tıktığım papatyalar ile göz göze geldim. Bir dal papatya alıp burnuma yaklaştırdım. İçime hapsetmek ister gibi kokusunu burnuma iyice çektim. Gözlerimi yumduğumda on beş, on altı yıl geriye gittim. Annemin ölümüyle gömdüğüm o Sıla'yı gördüm. Gülmesi, gözlerindeki ışıltı, hoplayıp zıplaması canlandı gözlerimde.
Gözlerimi yavaşça araladığımda o penceresinden cılız ışık giren, soğuk, bürokratik odaya düştüm birden. Gözümden bir damla yaş yavaşça aktıktan sonra o papatya tanesini tekrar ait olduğu yere attım. Bukete son kez bakıp acıyla mırıldandım. "Kimsin sen? Azmi mi Doğan mı yoksa başka biri mi?"
Gözümün önünden birinin iç ısıtan mavi gözleri, diğerinin yürek karartan siyah gözleri geçti. Sonra da Can'ın insanın yüreğinde çiçek bahçesi açtıran o kahve gözleri... Düşüncelerimi reddetmek ister gibi silkeledim başımı. Ellerimi saçlarımın arasına geçirip masama gömüldüm. Ben Can'a kapılmıştım, öngörülemez kadar hızlı hem de... Tekrar kanamamak için söküp atmam şarttı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |