
Sabah çalan alarmla gözlerimi araladığımda Nil'in tiz ve kısık sesini duydum. Telaşla cıyaklayan telefonunu kapattıktan sonra bana döndüğünde kısık da olsa gözlerimin açık olduğunu gördü. "Sıla daha iyi misin? Ben işe gideyim mi?" dediğinde boğazımı temizledim. "Daha iyiyim, bir şey olursa ararım seni," dedim kısık sesimle. "Muhakkak ara," dedikten sonra oflayarak kalktığında tekrar uykunun kucağına bıraktım kendimi. Nil gece ilaç saatim geldiğinde ilacımı içirmişti ve arada bir ateşimi kontrol etmişti. Ateş kontrolden çıkmadığı için rahatça gidiyordu.
Alnında hissetiğim sıcak el ile tekrar gözlerimi araladığımda Can'ın şefkatli ve korkan bakışlarını gördüm. "Daha iyisin," dedikten sonra başucumdan telefonumu aldı. O sırada yerimde doğrulmaya çalışıyordum ki "Kalkma, rahatsız olma,dinlen," dedi. Telefonumda bir şeyler yaptıktan sonra aldığı yere geri koydu. Saçımı okşadıktan sonra "Telefon numaramı kaydettim. Kendini kötü hissedersen ara, mutfağa kahvaltı bıraktım, kalkınca karnını güzelce doyur," dedi ve odadan çıktı. Ben de tekrar uyuyakaldım.
Başım zonklayarak uyandığımda gözüm saate takıldı. Zorla yerimden kalkarak şakaklarımı ovuşturdum. "Bu saate kadar uyunur mu?" diye söylediğimde saat tam da ondu. Müdüre haber vermediğim aklıma gelince gözlerim aniden büyüdü. Titrek ve seri hareketlerle telefonu elime aldığımda WhatsApp'a gelen mesajları gördüm. Zevzek Bey diye kayıtlı birinden üç tane mesaj gelmişti. "Uyanınca haber et, müdüre hastalandığını söyledim, rahatına bak, kendini kötü hissedersen anında ara"
Zevzek Bey yazısına bakıp güldüm. "Acaba acilen aramam gerekse seni Zevzek Bey diye mi ararım, sivri zeka,"
Başımın ağrısı zonklamayla kendini hatırlatırken burnum akmaya başladı. Peçete almak için ayağa kalktığımda burun kanalımın açıldığını fark ettim. Ateş geçmiş, hastalık maskesini indirmişti. Ama garip olan düzenli içtiğim Ağrı kesici, ateş düşürücülere rağmen başım nasıl ağrıyabiliyordu?
Banyoya gidip burnumu temizledikten sonra elimde telefonla mutfağa geçtiğimde masada bir şeyler olduğunu, üstünün tepsiyle kapalı olduğunu gördüm. Ağır hareketlerle tepsiyi indirdiğimde kaymak, bal, zeytin, peynir, bolca yeşillik, haşlanmış yumurta ve kara buğday ekmeği gördüm. Çekmeceden çatal alarak yerime yerleştikten sonra telefonum titredi. "Uyandın mı?" diye mesaj gelmişti.
"Şimdi uyandım Zevzek Bey," yazıp kenara koydum ve bir şeyler yemeye başladım. Ekmeği elime alıp güldüm. "Görünüşün önemli olduğu yemek zevklerinden belli," dedikten sonra bir parça koparıp ağzıma attım. Arada başım zonklayınca yüzüm ekşise de genel anlamda kötü sayılmazdım.
Aklıma dün gece olanlar gelince ise gülümsemem yavaşça soldu. Can benim en mahrem anlarıma dahi girmeye başlamıştı. Beni yıkaması, üstümü çıkartması, sonrasında beni şortla görmesi benim kabulleneceğim türden şeyler değildi. O yumuşacık yumurta bile ağzımda lastiğe dönmeye başlamıştı.
İçimdeki iyimser ses araya girdi. 'Şortlaydın ama bakmadı bile, tek umursadığı iyi olmandı' diye sayıkladı. Ama Nil gelmese belki üstümü bile değiştirecekti. 'Sweatshirtünü bile çıkarırken gözünü kapattı' dedi iyimser ses. Hele gitarla çaldığı şarkı neydi? Üzmüşler bebeğimi dedi bebeğimi. Bana şu bir akşam bebek gibi de bakmıştı. Peki ya Nil'in söyledikleri? Doğru adam geldiğinde doğru zamanı ayarlamak sana düşer demişti. Ne demekti bu? Can doğru adam, yaralarına sahip çık mı demek istedi? Ama onlar kanarken nasıl sahip çıkabilirdim? Can doğru adam mıydı peki?
Babamın "Can gezmek isteyecek, Sıla evde durmak isteyecek. Can muhabbet isteyecek, Sıla sessizlik. Bir problem olduğunda Can çözmek için uğraşacak Sıla içine kapanacak. İşler yolunda gitmediğinde Sıla Can'ın kalbini kırmaktan çekinmeyecek. Can kendini aynı eve ait hissetmeyince ne olacak Fikri, " demesi çınladı zihnimde. Doğru adam bile olsa bir gün benim onu boğacağım gerçekti. Ben onun için çözülmesi gereken bir bulmacaydım. Teslim olduğumda cazibem bitecekti ve o da çekip gidecekti.
Bana ilgisi olduğu her halinden belliydi. Serap'a "Taş gibi kız" demişti.
Asıl soru şuydu, ben ne hissediyordum?
Ağzımdaki lokma birden büyüdü. Elime felç iner gibi havada asılı kaldı, bakışlarım donuklaştı. Ben ne hissediyordum?
Bu sevecen, korumacı aynı zamanda sıcakkanlı ve neşeli adama karşı ne hissediyordum? İlk karşılaştığımda istilacı olarak gördüğüm bu adam ne zaman güvenli bir omuza döndü mesela? Bakışları rahatsız ederken ne ara içimi ısıtmaya başladı? Beni Arif Beyle başbaşa yemek yemekten kurtardığında mı yoksa beraber çatıda aynı acıyı paylaşınca mı?
Birden midemin kapıları kapandı ve burun kıvırarak elimdeki lokmayı bıraktım. Tepsiyi gerisin geri üstüne kapattıktan sonra salona geçip koltuğa attım kendimi. Bir yandan burnumu silerken başımın zonklamasıyla zıpladım yerimden. Cenin pozisyonu alıp kapattım kendimi. Ama zihnim kapanmak bilmiyordu.
Can'ın gözleri geldi aklıma, dudakları, keskin çene hattı, belirgin elmacık kemikleri, dağınık sakalları, çok uzatmadığı gür saçları, geniş omuzları tek tek geldi aklıma. Fazlasıyla yakışıklıydı, gözünün içine baktıkça bakasın gelirdi. Sanki boynuna atlayıp o portakal kokusunu içime doya doya çeksem içimdeki tüm yangınlar sönecek gibiydi.
Başımı gömdüğüm yerden kaldırdım. Evin içini ağır ağır taradım. Onun bu eve yakışıp yakışmadığını düşündüm. Bu antrasit koltuklarda kahkaha attığını hayal ettim. Siyah kareli yastıkları kucağına bastırıp o renkli kıyafetlerle neşe saçtığını düşündüm. Ben balkon trabzonına yaslanmış etrafı izlerken bana kahve getirip elini omzuma attığını, ben mutfakta yemek pişirirken sandalyesinde oturmuş bana günün kritiğini yaptığını izledim. Yavaşça olduğum yerden kalkıp yatak odama doğru yürüdüm. Banyonun önünde durduğumda diş fırçalarken kapının pervazına yaslanmış bana bir şeyler anlattığını gördüm.
En son odaya girdiğimde ayaklarım beni taşıyamadığı için yatağa çöktüm. Çarşafı elimin altında sıkarken aynı yatakta yattığımızı gördüm. Evet, on dakika kadar beraber yatmıştık ama bu çok farklıydı. Dirseğin yastığa dayamış beni izlerken yanaklarımı okşadığını izledim. Kendi gülüşlerimi izledim. Ona bir şeyler anlatıyordum, saçlarımla oynayarak. Eli çenemi kavrayıp baş parmağıyla okşadıktan sonra yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Yok artık," diyerek yerimde zıpladığımda başım tekrar zonkladığı için yüzüm buruştu. Bir anda sahne değişti. Loş ışıklar sardı odayı. Mor çarşaf deniz gibi dalgalanıyordu. Vanilyalı bir mum kokusu ulaştı burnuma. Ellerini ellerime kenetleyip beni kendimden geçirdiğini gördüğümde yatak odasından fırlayıp çıktım. "Hayır hayır" diye inlerken elimi başıma koydum çaresizce. Kendi hayal dünyamın ürettiği bu görüntüleri zihnimden silmek ister gibi "Hayır" diye bağırdım. Tekrar koltuğa çöküp zihnimden silmek ister gibi iki yana salladım başımı. Başım tekrar zonklayınca parmaklarımı başıma daha çok bastırdım. Acı çekiyordum ama bu fiziksel miydi yoksa ruhsal mıydı anlamayacak kadar bunalmıştım.
Telefonumun çalmasıyla irkildim. Bu sarsıcı ruh halinden çıkma umuduyla mutfağa koştum. Ekranda yazan Zevzek Bey yazısını görünce yutkundum ve hemen açtım. Başımı yatak odasına döndürdüğümde füme çarşafın serili olduğunu, gece üstüme örttüğüm pikenin yavaşça yataktan sarktığını görmemle derin bir nefes aldım. Burnum tıkalı olduğu için koku yerimi yitirsem de vanilya kokmadığı kesindi.
Can yumuşacık sesiyle "Sıla, iyi misin? Sesini duymak istedim," dedi.
Yaşadığım sarsıntıyı belli etmek istemeyerek boğazımı hafifçe temizledim. "İyiyim, işine odaklan artık," derken sesim bıkkındı.
"Ama aklım sende kaldı, bak ne anlatacağım, sabah müdüre gidip durumu anlattığımda bana nasıl baktığını görmeliydin," derken sesi dedikodu yapmanın neşesiyle canlıydı. Onun bu sıcaklığı beni gülümsetiyordu ki balkona bakmamla silkelendim.
"Bakar, o da dedikodu seviyor, malzeme sağlam," derken sesimin soğukluğuna ben bile şaşırdım. "Sıla bir sıkıntı mı var?" derken sesi boğuklaşmıştı.
"Sen yapacağını yaptın, kuru bir teşekkür bile yetmez ama artık kendi hayatına odaklan. Bana destek olmaya çalışırken kendin hastalanma, ben senin kadar iyi hasta bakamam," dedikten sonra cevap beklemeden telefonu yüzüne kapattım. Can'ın solan hevesini hayal edince kalbimin titrediğini hissettim. Telefonu kalbimin hizasına bastırırken gözlerimi tavana diktim. Umutsuzluğuma tutundum, her şeyimle uyuştum, öylece kaldım.
Telefondan WhatsApp'a, oradan Zevzek Bey'e tıkladım. "Kusura bakma," yazdım, burun kıvırdım, sildim. "Teşekkür ederim," yazdım, derin nefes aldım, sildim. "Öyle konuşmak istemedim," yazdım, kaşlarımı kaldırdım, sildim. "Aman," deyip masaya çarptım telefonu.
Gözüm tekrar yatak odasına çarpınca dinlenmek için yatmaya karar verdim ama ben yaklaştıkça o füme çarşaf mora, odanın karanlığı loş sarılığa dönmeye başladı. "Hayır ya," deyip ofladım ve duvara tutundum. Gözlerimi sımsıkı yumup tekrar hafifçe araladığımda fümeydi yatak ama adım attığım an mora çalmaya başladı. Derin bir nefes alıp ellerimle gözümü kapattım ve sarkık pikeyi hızla alıp kendimi dışarı attım. Odayı da görmemek adına kapıyı kapattım ve salondaki koltuğa uzandım. Yattığımda burnum tekrar tıkandığı için ağzımda sesli soluklar alıp vererek tavanı izledim. Canım sıkılınca yan dönüp televizyonu açmaya karar verdiğimde gözüm balkona takıldı, balkondaki hayalime takıldı. "Allah'ım, bir gün evimin dar geleceğini söyleseler inanmazdım," deyip uyuşmak için kumandayı aldım ve kanalların arasında gezmeye başladım.
Telefonum tekrar titremesiyle dikkatim dağıldı. Elime aldığımda Nil'in mesajını gördüm. "İyi misin?"
"İyiyim, senin o çiğ kokunun evi doldurduğunu anlayacak kadar iyiyim," yazıp yolladım. Yazdığım doğru değildi ama onu gıcık etmeyi seviyordum. O sürmeli gözlerini devirdiğini hayal ederken cevap gecikmedi. "Evet, toparlamışsın,"
Biraz daha bir şeyler izlemeye devam ettim. Ağzıma gelen demir tadı yüzünden yüzüm ekşise de başımı hareket ettirmediğim için zonklamaların şiddeti azalmıştı. Yanıma aldığım peçeteyle arada bir burnumu siliyordum. İzlediğim şeyler pek keyif vermese de yapacak bir şey bulduğum söylenemezdi.
Telefonum çaldığında saatin bir olduğunu ve arayanın Can olduğunu gördüm. "İnatçı Keçi" diye göz devirdikten sonra boğazımı temizleyerek açtım telefonu. "Efendim Can" dedim buz gibi bir sesle.
"Sıla, problem ne? Yanlış bir şey mi yaptım?" derken sesi alt tondan çıkıyordu.
"Hayır,"
"Bu tavırlar ne o zaman?" derken sesi üst perdeye yaklaşıyordu.
"Hastayım,"
"Evet hastasın, hem de kafadan. Yakınlaştık diye yine duvar ördün, değil mi? Senin elinden tuttuğum için cezalandırıyorsun beni," derken sesi epey yükselmişti. Benim kısa, soğuk ve net cevaplarım onu tam anlamıyla deliye döndürmüştü.
"Hayır," dedim ama kalbimin içinde çırpınan o kız buna isyan etti. 'Evet, korkuyorum. Beni bırakmandan korkuyorum'
"Peki kaç bakalım Sıla, dönmeye karar verdiğinde beni aynı yerde bulacak mısın?" dedi ve pat diye telefonu suratıma kapattı. Telefonu kulağımdan çekip kararan ekrandaki yansımama baktım. Gözlerimin içinde çırpınan umut yüklü kız 'Yanlış yapıyorsun' diye fısıldadı. Ama içimde yükselen daha kuvvetli bir ses 'Seni annen, baban, annen, sevgilin, arkadaşların terk etti. O da terk edecek, diye bağırdı.
Televizyondan gelen sesler boğuklaştı birden. Camdan giren ışık soluklaştı, zaten koku da alamıyordum. Yattığım koltuk sertleşmişti. Alnımdan bir damlanın süzülmesiyle acı acı terlediğimi anladım ve tek yoldaşım pikeye daha da sarıldım.
Şu anda bu ev hem hapishane hem sığınaktı. Can hem kaçtığım kişi hem korunaktı. Bense hem çaresiz hem de korkaktım.
Kapının çalmasıyla yerimde irkildim. Gözlerimi zar zor açtığımda havanın kızıllaştığını fark ettim. Başımı ovalayarak yerimde doğrulduktan sonra kapının tak tak sesi tüm kuvvetiyle salonda çınladı. Üstüme bile dikkat etmeden kapıyı açmaya gittim. Kapının dürbününden baktığımda Can'ı beklemiyordum. En azından o sert konuşmadan sonra kuyruğunu kıstırıp kendi sosyal hayatına akmasını beklerken kapımda belirmesine şaşırmıştım. Kapıyı açmamla içeriye girmesi bir oldu. "Gir dedim mi?" diye sitem ettim.
"Gireyim mi demedim zaten," diyerek koltuğa oturdu. Pikeyi süzdükten sonra eliyle topak yapıp kenara attığında yan koltuğa oturdum. "Sen ne yaptığını sanıyorsun?" derken kaşlarım çatıktı.
"Konuşacağız Sıla," derken onun da yüzündeki gerginlik belirgindi.
"Konuşacak bir şey yok Can, seni cezalandırdığımı düşündüğünü söyledin, ben de onayladım. Daha ne?" derken kollarımı göğsümün altında birleştirip arkama yaslandım.
Can kaşları havalanırken beni taklit eder gibi kollarını göğsünün altında kavuşturup"Telefonda konuşulacak şeyler mi bunlar, hele ki hastasın. Restleşmek için iyileşmeyi bekleseydin," dedi.
Yüzümü ona dönüp sesimi incelttim. "Sana ne?"
"Bak aynı Sıla, ateşle oynuyorum resmen." derken başını geriye yasladı. Daha sonra tekrar pikeye ve peçetelere bakıp "Hem sen niye burada yatıyorsun? Yatsana yatağına." dedi.
"Tıngırtılarını duymam diye mi korkuyorsun?" derken ona değil balkona doğru bakıyordum.
Can "Rahatsız oluyorsan çalmam bir daha," dedi. Benden yanıt alamayınca oluşan sessizlik üzerine derin bir nefes alıp atıldı.
"Hem ne olmuş hastayken yanında olmuşsam? Seni yıkadım diye mi böyle yapıyorsun? Hiçbir yerine bakmadım. Şimdi de çıplak bacaklarına bakmadığım gibi," dedikten sonra başını sağa çevirdi. Soğukkanlı şekilde dediği laf üzerine kaşlarım çatıldı.
"Şu pikeyi bana at," diye bağırdım.
"Atmayacağım" derken çocuk gibi kaşları havalandı.
"Atacaksın"
Birden yüzünü bana dönüp alev gibi bakışlarını dikti gözlerime. "Sen bana emredemezsin,"
"O zaman niye vurguluyorsun çıplak bacakların diye, ben mi aldım seni eve?" derken hafif öne eğildim.
Duraksadı ve sesi birden yumuşadı."Evet ben zorla girdim ama konuşacağız diye, açık açık söyle, niye duvar örüyorsun?"
Arkama yaslanarak soğuk bakışlarımı yolladım üstüne, "Sana ne?"
"Ama bana karşı örüyorsun, bilmek benim hakkım," derken başını hafif eğip gözlerini yukarı kaldırdı. Cevapsızlıkla onu cevapladığımda tekrar sessizliğe boğuldum.
"Konuşmuyorsun öyle mi? Peki, şimdi ben eve gidip yemek ayarlayıp geliyorum, sen de üstüne utanmayacağın , duvar örmek zorunda kalmayacağım bir şeyler giy, mesafeni de iyileştikten sonra koyarsın," dedikten sonra ellerini dizlerine vurup ayaklandı ve onu geçirmemi beklemeden evden çıktı.
Az önce oturduğu boşluğa bakıp gözlerimi devirdim. Başımı silkeleyerek ayaklandım ve yatak odasına doğru sürüklenen adımlarla yol aldım. Kapıya vardım ve kulbu tuttum ki aynı hayali görmemeyi umarak gözlerimi sımsıkı kapattım. Yavaşça kulbu indirip odama girdim. Gözlerimi hafif araladığımda füme çarşaf ve ışıksız odamı görünce tuttuğum nefesi bırakarak gözlerimi açtım. Tekrar bir nefes alıp pijamalarımı giydim. Can gelene kadar ortalığı toparlamaya karar verdim. Füme rengi çarşafımı düzleyip siyah pikemi üstüne örttüm.
Mutfakta üstü kabaca kapalı kahvaltılıkları tepsiye koydum. Yıkanacakları makineye dizdim ki telefonum çaldı. "Hadi gel, yemek hazır," dedi Can.
"Benim evde yeseydik,"
"Senin evinde bulaşıkla uğraşamam, sen gel hadi, sofra hazır," demesi üstüne anahtarımı ve telefonumu alıp evden çıktım. Tam karşımdaki daireye yürürken kapı açılıverdi. Can'ın koridorundaki canlı sarı ışık, apartman boşluğuna renk katarken nasıl bir evle karşılaşacağımı merak etmeye başladım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |