

Çok fazla eksik vardı hayatımda. Çok fazla yanlış da bunun beraberliğinde geliyordu hayatıma. Dönüp baktığımda doğrularım var mı, diye arada tek tük doğrularım çıkıyordu ama hemen sonra küçük bir yanlış daha yapıyordum ve elimde kalan doğruları da o tek yalanla yok ediyordum.
Bir zamanlar benim de doğrularım vardı. Bir zamanlar bende doğruydum ama şimdi… Şimdi sadece yalandan ve ihanetten ibarettim.
İhanetin en büyüğünü de benliğime karşı yapmıştım.
Uyku sersemi bir halde açtığım telefonda duyduğum sesle hem bedenimde öfke var oldu hem de sevgi. Bu kadar iki zıt duygu nasıl bir arada durabilir, var olabilirdi aklım almıyordu ama kalbim alıyordu.
“Seni çok özledim.” Başımı yasladığım sıcak göğse biraz daha sokuldum. Merih abim gibi sarılan beden bana huzur veriyordu.
“Canım kızım. Bende seni özledim.” Sesinden akan gerçeklikle tebessüm ettim. “Günlerdir neden açmıyorsun telefonlarımı? Neden babanı ikinci plana attın, kızım?” Kırgın sesi ile kalbim acıdı. “Ne kadar merak ettim seni haberin var mı? Adamları, peşine düşmeleri için aradım ama sen onları da durdurmuşsun.”
Sonlara doğru öfkeli çıkan sesi ile kıkırdadım ve gözlerimi açıp yanıt vereceğim zaman direkt karşımda yerle bir olan adamın gözleri ile denk geldim. Acı çeken ben tek değildim biliyordum ama sanki ilk kez bu kadar somut bir şekilde görüyordum. Hayır, daha önce de görmüştüm ama bu kadar kalbimi yaralayan bakışlar..?
Baybars Beyin bakışlarında yer alan üzüntü, keder; cam kırıklarından bile daha keskin olan bakışlarını es geçmek için gözlerime talimat verdim… Bakma ona diye. İşe yaramadı. Gözlerim hala onda, acısında.
Bakışlarımı ayırabildiğimde diğerleri ile göz göze geldim. Hepsi, istisnasız hepsi buradaydı ve her birinde farklı duygu parıltıları vardı. Kiminde nefret, kiminde öfke, kiminde pişmanlıklar ve kiminde de kederler…
Çağrı ile göz göze geldiğimde öfke ile dişlerini sıktığını; bana, sen ne haltlar karıştırıyorsun der gibi baktığını gördüm. Umursamadım.
“Kızım neden konuşmuyorsun? Asya, orda mısın?” Hattın karşı tarafından gelen sesle beraber derince yutkunup bir saniyeliğine gözlerimi yumdum ve hiçbir şey olmamış sıradan bir günmüş gibi davrandım.
“Buradayım, babam.” dedim sakince.
Anında babamın rahatlayan ve rahatlamışçasına verdiği soluğu duydum. “Bir gün öldüreceksin beni!” Sitem ve kızgınlıkla çıkan sesine karşı yutkundum.
“Babam…” devamını getiremedim. Boğazımda cam kırıkları birikmiş, ses tellerimi kesiyordu o an.
Anında babamın gevşeyen sesini duydum. “Söyle canım kızım.”
“Evde misin?” diye soruyu bir an geçiştirdim.
“Daha yeni geldim. Bugün yanına gelecektim ama adamlar günlerdir eve gitmediğini söyledi.” Bir an sessizlik oldu. “Neler karıştırıyorsun sen?”
“Babam…” Yutkunup karşımdaki adama baktım o an. Hattın karşısındaki adama baba demiştim ama Baybars Beyin gözlerinin içine baka baka babam demem ile sanki bir an o üzerine aldı ve derince yutkundu. Gözlerinde yaş parıltıları belirdi ve anında gözlerini kaçırdı.
“Söyle, kızım.” Meraklı sesi ile bu kez yaslandığım ve Merih sandığım o bedene bakışlarımı çevirdim. Telefonun karşısından gelen sesleri duyabiliyor muydu?
Anında bedenimi Aremden uzaklaştırıp bu samimiyete son verdim.
“Ben evde değilim.” dedim sakince.
“Biliyorum o kadarını!” Homurdanır ses tonunu umursamadan yavaş yavaş verdim bilgileri.
“Babam, ben üç ay boyunca eve gelemeyeceğim.” Dedim bu kezde.
Eminim ki o gür ve aklarla dans eden kaşları şimdiden çatılmıştı.
“Ne demek üç ay eve gitmeyeceğim? Nereye gidiyorsun sen? Benim neden haberim yok! Asya, kahretsin yine ne haltlar karıştırıyorsun sen?” Öfkeli sesi ile yutkunup alt dudağımı hızla yaladım.
“Babam,” bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Onlar, beni buldu.”
Üç kelime, bir cümle… Öznesinin bile belirsiz olduğu, kimi vurguladığı belli olmayan bir cümle… Ama anladı. Öznelere ihtiyacımız yoktu. Biz biliyorduk hikayemizdeki özneleri. Tıpkı onun da bildiği gibi. Onun da anladığı, sevmediği gibi.
Buz gibi bir ses telefonun karşı hattından kulaklarıma doldu. “Ne demek buldular?”
Derin bir soluk verdim. “Yüz yüze konuşuruz. Akşama doğru yanına gelirim, babam.”
“Asya,” diye gürleyen sesini eminim ki tüm ev halkı duymuştur. Gözlerimi yumdum. Bir an kaçmak istedim bu andan. “Ne demek buldular! O it kimki benim kızımı alıyor?” Öfkeli hırıltıları ile her yeri birbirine katacağını anlamam zor olmamıştı. “O itin leşini ayaklarına sermezsem ben de Sarhun Korgöz değilim!” diye bağırdı.
Onun öfkesi ile gerilip hızla ayağa kalktım. Endişe ve merak ile bana bakan Hardemirleri es geçip boydan boya cam olan ve bahçeyi gördüğüm alana doğru ilerledim.
“Sakin olacak mısın? Bunun yaşanacağını ikimizde biliyorduk. Ha şimdi ha yıllar sonra, baba! Bu tepkilerin çok saçma…” Konuşmama müsaade etmeyip araya girdi.
“Saçma mı?” diye öfke ile bağırdı. “İtin teki gelmiş kızımı almış, benim haberim bile yok! Sen benim kızımsın, Asya!”
Onun damarına bastığımı bildiğim için bu kez alttan almaya çalıştım. “Tamam sakin ol. Bak ben hala senin kızınım, sadece de senin kızınım.” deyip sesimi kıstım. “Babam, izin vermem. Öfke ile kendini düşmanın kucağına atmana izin vermem!”
Umursamaz ve öfkeli sesi yeniden ortamı delip geçti. “Sence umrumda mı? O it oğlu itler benden bir daha kimseyi çalamayacak!”
Öfke ile sarf ettiği cümle ile kaşlarım çatıldı. “Daha önce senden kimi aldılar?”
Bozguna uğramış gibi bir mırıltı duydum karşı taraftan sonra sessizlik. İlk öfke anında babam gözlerini yummuş, ağzını açmıştı ve önüme bir gerçek sunmuştu.
Aradaki o ince çizgi titredi, bir an silinir gibi oldu. Çizginin üzerinde ihanet tohumları serildi. Nefesim kesildi, ihanete boyun eğişlerim dirildi karşımda ve çizgi tekrardan belirip kayboldu.
Biliyordum bir gün o ince çizgi tamamen silenecek ve bir daha bana gözükmeyecekti… Ve işte o gün, kimse bir daha eski beni bulamayacak; yeni benin önünde dizlerinin üzerinde duracaklardı.
Affetmem. Bana bunca acıyı yaşatanları affetmezdim ve işin sonunda bunun bedelinin de yeniden benliğimle ödeyeceğimi biliyordum.
“Ne alması, Asya? Ben burda ne dediğimi biliyor muyum?” Burnundan çıkan hırıltılı ve nefes alamıyormuş gibi zor çıkan nefes seslerini duyuyordum. Babama bir şey olacak korkusu ile bedenimde endişe tohumları yeşermeye başladı ve her şeyi bir kenara bıraktım.
“Baba… Babam tamam sakin ol. Ben hemen şimdi yanına geliyorum.” Arkamı dönüp kapıya doğru ilerliyordum ki Arem önüme çıktı.
“Bize anlatman gereken şeyler yok mu?” Onun sesini duyan babamın öfke ile küfrettiğini duydum.
“Arem sonra.” deyip yanından ayrılıyordum ki önümde tekrardan bir set gibi dikildi.
“Ayaklarına mı kapılmam gerek illa!” Arem’’in sitemi ile telefondan “Evet, eşek oğlu eşek!” sesi ile tüm endişem, ciddiyetim buhar olup uçtu ve bastıramadığım kahkahayı saldım.
“Bu kız kesin kardeşim değil, anne!” Baha’nın isyankar sesini umursamadım ama bu durumda bana garip bir yüz ifadesi ile bakan Arem’e ayıp olmasın diye gülüşümü bastırmaya çalıştım.
“Kusura bakma…” Tekrardan bir gülüş dudaklarımdan firar etti. “Babam bir şey dedi de, ona güldüm. Üstüne alınma lütfen.”
“Yok, alınsın! Karışma sen!” Babamın hala Arem’e laf yetiştirmesi ile “Babam, ben en geç iki saate yanına gelirim. Şimdi görüşürüz.” deyip onun daha da konuyu uzatmasına müsade etmeyerek telefonu hızla kapattım ve karşımdaki adama baktım.
“Evet, neden durdurun beni?” Az önce yüzümde var olan gülüşü yok edebilmiş ve yerine de ciddiyet maskesini takabilmiştim.
“Hala soruyor musun?” Arem’in kırgın çıkan sesi ile bakışlarımı ondan kaçırıp ev ahalisinde gezdirdim. Her birinde bir soru işareti bir çok merak vardı.
Yanaklarımı hızla şişirip pes edercesine nefesi dışarı saldım ve az önce Aremle beraber uyuduğumuz o boşluğa geçip oturdum.
“Duydunuz acil işim var. Dışarı çıkmam gerekiyor hemen. Sorularınızı hızlıca sorarsanız mutlu olurum.” Bu belkide onlar için çektiğim ilk beyaz bayraktı.
“Baban kim?” İlk soru direkt Baybars Beyden gelmişti ve bu soru öyle bir yükle omuzlarıma yüklenmişti ki… O aslında ben buradayken senin baban kim der gibi bakıyordu bana.
Sen burdayken ben neden babasız kalmıştım der gibi baktım ona.
Alt dudağımı yalayıp uzunca düşündüm. Benim babam kim? Aklıma gelen onca yanıttan ilkini söylemeyi tercih ettim. “Kahramanım.”
Acı dolu bir gülüş yüzünde var oldu. “Peki, kahramanın kim kızım?” Öyle bir kızım demiştiki o bağın eksikliği ile ikimizde her an burda ağlayabilirmişiz gibi duruyordu.
Gözlerimi ondan kaçırdım, daha fazla ona bakacak gücü kendimde bulamadım. Oysaki buna hakları bile yoktu. “Ölmeme izin vermeyen adam. Beni sokaklardan alıp büyüten adam. Bana her şeyimi veren adam.” Belki de çok daha fazlası.
“Ben koruyamadım seni, değil mi?” O kısacık anda gözünden bir yaş aktı. Bakışları eşine kaydı. “Peri, hani kız çocuklarının kahramanı babalarıydı.” Parmakları havalanıp beni gösterdi. “Ben neden kızımın kahramanı olamadım? Baksana bir başkası benim kızımın kahramanı olmuş.” Onun isyanı ile boğazımda koca bir yumru var oldu ve her kelimesinde o yumru nefes almamı dahi engelledi.
Karşımda ellilerin sonundaki bir adamdan çok beş yaşında bir çocuğun masumiyeti ile duruyordu. Bu nasıl olur bilmiyorum ama ben bu adamın akan gözyaşları ile yanıp, kızaran çehresi ile buz kesiyordum. O çok sert biri gibi duruyordu ama şu an tüm duygularını tüm benliğini dışarı yansıtıp acılarını herkesin önünde gocunmadan yaşıyordu.
Peri Hanımın gözlerinden ard arda yaşlar akıyordu ama umursamayıp dudaklarına güzel bir tebessüm yerleştirdi ve ellerini uzatıp kocasının yüzünü avuçlarına nazikçe aldı. “Hayatım, bak önümüzde yeni bir şans var. Bu şansı kullanırsan kızımızın kahramanı sen olursun!” Baş parmağı ile eşinin yanağında asılı kalan yaşı sildi. “Sıfırdan başlarız hem. Şimdiye dek kız babasıydın ama bundan sonra kızının kahramanı olan bir baba da olursun.” deyip kocasının yanağına masumane bir öpücük bırakıp başını omzuna yasladı.
“Evet, evet. Önceden babaydım şimdi de kahramanı olacağım.” Bakışları bana döndü. “Ben de senin kahramanın olabilirim, değil mi?”
Karşımda tüm saflığı ve içtenliği ile duran adamla ne yapacağımı bilemedim. Onun bu masum isteği ile boğazımın gerisinden bir hıçkırık kopup dudaklarıma dek geldi ve son an o hıçkırığı yutup gözyaşlarımı da hapsetmeye çalıştım. O hak ediyordu. İnandığım her şey üzerine yemin edebilirimdi ki bu adam, kızına dünyanın en iyi babası olurdu. Bana çok iyi bir baba olurdu ama ikimizden de bu şansı almışlardı. Ne ben geçmişe dönüp ona, kahramana ihtiyacı olan küçük kızı verebilirdim ne de o, geçmişe dönüp benim kahramana ihtiyacım olduğu zamanı verebilirdi.
Gözlerimi ondan kaçırdım ve o an Enis ile denk düştü bakışlarım. Sanki bakışlarında anlayış vardı ve bu geldiğim günden beri belki de onda gördüğüm en pozitif duyguydu.
“Benim artık bir kahramana ihtiyacım yok.” Bunu onu kırmak için söylememiştim evet onu görmememe rağmen kırıldığını anlayabiliyor, hissedebiliyordum ama bu benim gerçeğimdi. Benim artık bir kahramana ihtiyacım yoktu. Artık ben kendimin kahramanıydım.
“Bana, annene, abilerine hiçbir zaman şans vermeyecek misin?” Bakışlarımı o an Enisten de çekip ayaklarıma diktim. Ben kolay kolay başımı eğmezdim. Nefret eder, çevreden gelebilecek tehlikelerden korunamazdım. Bu yüzden de korkardım ama bugün korkum dahi duygularımın arka kapısında usulca bekliyordu.
Tüm içtenliğim ve yalanlardan arındırılmış bir şekilde ona yanıt verdim. “İçimden gelmiyor.” Kısık sesimi herkesin duyduğunu biliyordum. “Sanki size gülsem, sizle eğlensem o küçük çocuğa ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum.” Parmağım ile koltuğun kenarındaki desenin üzerinden geçmeye başladım. “Ona sahip çıkmamışsınız, çok acı çekmiş sonra. Size küsmüş o.” Bakışlarımı koltuktan çekip her birinin üzerinde gezdirdim. “O size küsken benim sizle olmam bile ona haksızlık.”
“Asya,” O’nun sesini ilk kez duydum bugün. Sonra zaten bir şey demedi. Bakışlarımı Pars’a diktim bir kelime dahi etmesini, devam etmesini istedim. Neden istedim, onu dahi bilmezken istedim işte ama o konuşmadı. Daha doğrusu konuşamadı. Benden bakışlarını çekip karşısındaki boş duvara dikti.
“O küçük çocuğu barıştırırsak affeder misin, bizi?” Buğra’nın o samimi ve umut dolu sesi ile bakışlarım ona kaydı. Gözlerinde her zamanki o ışık yine parlıyordu. Ona baktığım an içimdeki sıkıntının bir çoğu buhar olup uçmuş gibiydi.
Başımı düşünürcesine sağ omzuma yatırıp kısık gözlerim ile ona baktım. “Bilmem. Bu mesele onun zaten. O affederse ortada sorun kalmaz.” dedim kısık ve düşünceli bir sesle.
“Ben anlamadım şimdi?” diyen Baha’nın sesi ile tüm odaklar onu buldu. Herkesin o an, onu pür dikkat dinlediğini gördüğünde ciddi bir ifade ile konuşmaya devam etti. “Şimdi biz, bu kıza kendimizi affettirmek için geçmişe mi ışınlanacağız?” Ciddi ciddi soruya devam etti. “Öyle bir yeteneğimiz olsa zaten kaçırılmasını engellerdik. Bu ne saçma bir öneriydi!” İsyanı ile bir süre herkes sessiz kaldı ve hemen ardından yanında duran Arem kafasına sert bir tane geçirdi.
“Oğlum senin bazen beynin sıfırlanıyor ama bu kadar da aptalca sorular sorma!” Arem’in öfkeli sesine Baha bozulup vurduğu yeri ovmaya başladı.
“Abi, ben yine ne dedim ki? Bu kızın dediklerini tercüme ettim sadece.” Hala konuşmaya çalışması ile göz devirdim ve ayağa kalktım.
“Senin beni tercüme etmen için önce kafanın içindekini kullanmasını bilmen gerekir!” Yüzümü buruşturarak söylediğim şey ile Buğra kıkırdadı.
“Anne, bu kız bana gerizekalı diyor!” Beni gösterip bağırması ile kaç yaşında diye düşünmeden edemedim. Gösterdiği tavır çocukça!
“Aferin sana. Demek kafanın içindekiler anca hakaret ile çalışıyormuş.” Onunla yine küstahça konuşmam ile ayağa kalkıp üzerime doğru yürüdü. Bu hayvan ile kavga etmek istemediğim için bağırıp kaçtım.
“Geberteceğim seni!” deyip arkamdan koşması ile ilk önüme çıkan engelin arkasına sığındım.
“Ya ne var gerçekleri söylüyorsam!”
“Hala devam ediyor lan bu!” demesi ile anında cık cıkladım.
“Bir kadınla lanlu lunlu konuşulmaz!”
“Kadın mısın sen? Canavarsın, lan!” demesi ile önümdeki engelden başımı kaldırıp öfkeli domuza baktım.
“Tam domuza benzemişsin!” demem ile daha da bağırdı.
“Baha, kardeşini rahat bırak!” Peri Hanımın ikazı ile Baha isyan etti.
“Hep Baha hep Baha… Bir kere de Asya deyin!” İsyanı ile başımı tekrardan engelin arkasından çıkarıp onun kızgın suratına doğru sırıttım.
“O senden küçük. Ona tolerans göstermen gerekiyor.” Peri Hanımın uysal sesi Baha’nın üstünde işe yaramıyormuş gibiydi.
“Anne birde bu kız küçük mü? Hayvan kadar olmuş, ne küçüğü!” Hayvan mı dedi o, bana?
Önümdeki engelin ardından çıkıp domuz Bahaya doğru yürümeye başladım. “Hayvan, senin babandır dingil!” Karşılık vermem ile anında o da bana doğru yürümeye başladı.
“Lan, babama ne sövüyorsun?”
İkimizde tam birbirimizin üzerine saldıracaktıkki iki farklı beden bizi durdurdu. Bahayı, Buğra tutmuş; beni tutanı da görebilmek için ardımı dönüp Pars’ı görmüştüm. İkisini de umursamayıp domuz Bahaya saldırmaya çalıştım.
“Sövdürtme sen de o zaman!” Bağırmam ile beni tutmak için uzattığı elini bende tutmaya çalıştım. O kolu kıracaktım.
“Bir bana sövmediğiniz kalmıştı onu da yaptınız!” Evin içinde gürleyen ses ile anında Baha ile duraksamış ve birbirimize olan düşmancıl bakışlara son vermiştik. İkimizde biliyorduk ki bu kısa bir barış anlaşmasıydı.
“İlk Baha dedi.” Sanki yalan…
Baha şok ile dudaklarını araladı. “İlkokul bire mi gidiyorsun sen?” deyip bakışlarını benden çekip babasına çevirdi. “Baba yalan söylüyor! İlk o babama sövdü!”
Şaşkın bir şekilde dudaklarımı aralayıp kendimi gösterdim. “Ben Baybars Beye sövmedim!”
Baha’nın öfkesi giderek artmaya başladı. “Kızım mal mısın, sen?” deyip Buğra’nın elinden kurtulmaya çalıştı. “Demin hayvan babandır demiyor muydun?”
Cık cıklayıp tekrardan ona baktım bıkkın bir ifade ile. “Neden şu an Baybars Beye hayvan diyorsun?” Bu çocuktan olmaz der gibi başımı iki yana salladım. “İnsan hiç babasına söver mi?”
İnsan zihni büyüleyici olduğu gibi kusurları ile de bu güzelliği bozabiliyordu. Yapmadığınıza emin olduğunuz bir şeyi karşısınızda duran biri emin bir şekilde yaptın dediğinde ve ikna yeteneği yüksekse beyin o an yaşanmış gibi zihninize görüntüler ekleyebilirdi. Bu da karşıdakinin manipüle etme gücüne bağlıydı.
Baha karşımda duraksamış öfkeli bakışlarına bir son vermişti. Şu an kafası karışık bir şekilde bana bakıyordu. İkimizde şu an saldırgan bir tavır içerisinde olmadığımız için Buğra ve Pars kollarımızı bırakmış sadece olacak ani bir kavgayı durdurmak için arkamızda duruyordu.
Zararsız olduğumu belirtmek amacıyla sakin bir kaç adım atıp Baha’nın önünde durdum. “Bu kez böyle hata yapmış olabilirsin. Bir dahakine üzülme söylememen için yardımcı olur ve seni bu konuda uyarırım.” Hiç yakıştırmamış gibi yüzümü buruşturdum. “Sen yıllarını ver kendin kadar bir evlat büyüt ama o kalksın sana sövsün.”
Baha’nın sesi öfkeden tamamen arınmış bir şekilde sadece şaşkınlık kokuyordu. “Ben mi sövdüm babama?” duraksadı. Emin olamadı bir an kendisinden yere kayan bakışlarından ve kısılan gözlerinden o anı düşünmeye çalıştığını biliyorum. Hoş istediği kadar denesin öyle bir anı şu an zihninde yok ama olmayacağı anlamına da gelmez. “Sanırım kendimde değildim.”
“Baha… Baha,” diye yakındım ve onun koluna girip koltuklara doğru ilerledim. Uysal bir yavru gibi beni takip etti. “Sorun değil. Çoğu zaman böyle anlar yaşayabiliyoruz. Hem babanda bu seferlik seni affetti. Sana kızmaz da artık. Sonuçta benim yüzünden köpürmüştün.”
Baha, kendini kanıtlayabileceği bir fırsat bulmuş gibi hevesle atıldı. “Evet, sen beni kışkırttın!” Onu saldığım gibi bu saçma andan kopabilir ama şu an bana inanmak üzere.
Üzgün bir ifade ile başımı salladım. “Evet, ben seni kışkırttım ama sen babana sövdün.”
“Ben sövmem babama, kızım!” diye kendinden emin olmayan bir sesle homurdandı.
“Emin misin?”
Duraksadı bir süre. Emindi demediğine ama benim dediklerimi de suistimal edemiyordu. Ona bu konuda yalan söylemeyeğimi düşünüyordu.
İkimizin konuşmalarına sadece Baha değil bende o kadar kendimi kaptırmıştım ki bir an için odadakileri unutmuştum. Tabi her biri o kadar sessiz kalıyordu ki varlıklarını unutturmaları anormal değildi.
“Çocuğun kafasından çık!” Pars’ın öfkeli sesi ile gözlerimi devirip ona döndüm.
Şimdiye dek yüzünde görmediğim o nefret duygusu vardı. Alaylı bakışlarımı ona diktim. “Al bakalım çocuğunu!”
Baha demin yüzünde var olan karmaşık yüz iafedesini silip hızla yanımdan kalktı. Korku dolu bir surat ifadesi ile bana baktı. “Sen mide bulandırıcı birisin!” diye bağırdı.
Gözlerimi kısıp ona baktım. “Avukat değil miydin sen? Manipüle konusunda senin iyi olman gerekirdi. Mesleğinde ne kadar kötü olduğunu şu an görmeden öğrendim.” deyip ayaklandım. Tam karşısında durduğumda nefret dolu ifadesi, yerini boşluğa bırakmıştı. “Çok basit bir oyuncaksın.” Sesimi sadece o duyabilmişti. Diğerleri ne dediğimi duymamıştı ama Baha’nın giderek öfkeden değişen yüz ifadesi ile arkamda hareketlilik oldu.
Bahada benim sesimi taklit edip kısık bir tonda sadece ikimizin duabileceği bir sesle konuştu. “Avukat olduğumu bile bile beni de manipüle edebileceğini düşünmen.” Alaylı bir ton belirdi ses tonunda, bakışlarında şeytanın gölgesi belirip kayboldu. “Sen nasıl beni kandırmaya çalıştıysan ben de senin oynuna kanmış gibi yaparak seni kandırdım.” Alayla güldü. “Tek fark bu oyunda iyi olup kandıran bendim ve ailem gerçek yüzünü, aptalca oynadığın bir oyunla gördü.”
Buğra, Baha'nın dediklerini duymadan hızla Baha’nın karşısına geçti ve onu çekiştirdi. Bu kez benim karşıma ise Pars yerine Çağrı geldi. Belki de şu an bana en öfkeli olan oydu. “Mahvediyorsun! Hayatımızı mahvediyorsun!” Kolumdan tutup beni çekiştirmeye başladı. “Defol git artık evimizden de hayatımızdan da!” dediği gibi beni ileriye doğru itekledi. Dengemi kaybedip düşeceğim vakit Baybars Bey beni tuttu.
Yüzünde bir çok duygu vardı ve bunlarda en bariz olanı hayal kırıklığı ve üzüntüydü. Gözlerini benden kaçırıp Çağrıya dikti. “Sakin ol, oğlum.”
Çağrı, babasının komutu ile daha da öfkelendi ve öfkesini kahkahalarının ardına sakladı. “Sakin mi olayım? Baba, bu kızın neler yapabileceğini görmüyor musun?” deyip tekrardan üzerime doğru geldi. Anında Baybars Bey beni arkasına çekti. “Ailemizi parçalar bu!”
Baybars Beyin arkasından çıkmaya çalıştım ama izin vermemesi ile pes edip başımı geniş omzunun sol tarafından Çağrıya doğru çevirdim. “Ailenizi mi parçalarım? Ben, kötü biri miyim?” diye öfke ile bağırdım. “Evet! Ben kötü biriyim. Az önce de gördün. Bu üç aylık süre sadece saçmalık! Siz benim ailem değilsiniz! Ailem olmayan insanlara da kötüyüm ben!” Bakışlarımı her sözüm ile öfkelenen adamdan çekip başını arkaya çevirerek bana bakmaya çalışan Baybars Beye diktim.
“Duymuyor musunuz ya siz beni? Kötüyüm işte! Ailenizi böler ve mahvederim. Bu üç aylık süreyi gönüllü olarak siz bitirin ve bir kızınızın olmadığını artık kabullenin!” Çok kan akacaktı, çok. En korktuğum da bu kanın, en sevdiklerime ait olabilme ihtimaliydi. Hardemiler, benden vazgeçmeliydi bir an önce.
Baybars Bey konuşmak üzereyken başka bir ses araya girdi. “Tüm bu şovun evden atılmak içindi değil mi?” Peri Hanımın acıyla yoğurulmuş alaylı sesi, hepimizin bakışlarını ona çevirtti. “Evden kendi isteğin ile çıkarsan diğerlerine verdiğin sözü tutamamış olacaksın ama seni evden atan biz olursak bu üç aylık süre boş bir anlaşma olacaktı, değil mi?” Alaylı sesi canımı sıkmaya yetiyordu. Her cümlesi ile amaçlarımdan birini ortaya seriyordu.
“Bizden nefret etmek için bir neden bulamadın; bari siz, benden nefret edin mi dedin, Asya?” Buğra’nın kırgın sesine karşı sadece dişlerimi sıkıp bakışlarımı karşımda duran Peri hanıma diktim.
“Bir korkak gibi yine en zavallı olana baş vurmuş!” Çağrı kinini ortaya dikmekte geç kalmadı.
“Kullandığın ilk hedef bendim! Kızım, ben sana naptım lan? Her şeye rağmen yanında olurdum ben!” Bahadan asla beklemediğim bu itiraf ile gözlerim irice açılıp ona doğru döndü. Şaşkın ifademe bakıp hüsranla omuzları çöktü. “Unutma bugünü tamam mı? Çünkü ben asla unutmayacağım ve öyle bir günde sana hatırlatacağım ki bu hislerimin on mislini sen yaşayacaksın!” deyip salonun çıkışına doğru ilerledi. Aslında şu an çok utanıyorum. Hayatım boyunca çok fazla utanmıştım ama hiçbiri bu denli yüksek dozda değildi.
Sonra kendime o günü hatırlattım. ‘Ben, sana ne yaptım’ diyen adam ilk gün acılarımdan tiksinmişti. Sokağa düşmüştüm ve sokak kızı diye beni aşağılayıp acılarımdan beni ezmeye çalışmıştı. Belki bu anki duyguları gerçekti ama geçmişte ortadaydı. Bugün yaşandı diye dün yaşanmamış gibi davranamazdım. Bu yüzden utancımı örtmeye çalıştım çünkü Baha da utanmamıştı.
“Nefretinde belki de haklısın ama nefretini çıkardığın bu adamlar en az senin kadar masumdular, Asya.” Baybars Beyin hayal kırıklığı dolu sesi ile yutkundum. “Sen çocuksan onlarda çocuktu. Sen ne kadar masumsan onlar da o kadar masumdu. Eğer nefretini kusmak istiyorsan gel hepsini benim üzerime kus. Yemin ederim bir gün bile şikayetçi olmam ama abilerin masumken onları da kırma.” deyip sağ kolumu sevgi ile okşadı ve bir daha yüzüme bakmayıp Peri Hanıma doğru ilerledi.
Yenilmiş ve pes etmiş gibi omuzlarını düşüren karısının omuzlarına, kollarını sarıp onu salonun çıkışına doğru yönlendirdi. Ne kadar bir süre onların ardından baktım bilmiyorum ama ana dönmem odadakilerin varlığını belli etmesi ile oldu.
“Bir kalbin yok!” deyip Çağrı da hızla odadan çıktı. Bir kalbim yokmuş. Öyle olsun. Çağrı’nın bu söylemini ciddiye almadım.
Odada kalan diğer dörtlüye baktım. Arem, Pars, Buğra ve Enis. Hadi Enis konuşamıyor şu an bana hakaret edemiyor ya bu üçü?
“Ne bakıyorsunuz öyle?” Bana bakan üç bedene doğru çemkirmem uzun sürmedi.
“Eğer biraz daha devam etmiş olsaydın hedefine kavuşacaktın.” Pars’ın düşünceli sesi ile kaçırdığım ödül tekrar acı bir hissiyat bıraktı damağımda.
“Ve sen buna engel oldun!” Dişlerimin arasından çıkan cümlem ile omuz silkti sadece.
“Sana hiçbir şey yapmadık!” Bu sefer konuşan Aremdi. “Bir kere bile seni incitmedik. İncitmemek için çabaladık.” Duraksadı ve derin bir soluk aldı. “Baha haklı. Biz seni kardeşimiz olarak görmeye ilk günden razıydık ama sen bizden nefret ederken kardeşlik de olmaz dostlukta…” Bir gerçeği dillendirip son kez gözlerime baktı ve o da diğerleri gibi çıktı. Pars’da hemen ardından onu takip edip abisini yalnız bırakmadı.
İncitmemiş beni. Kaçırmamışlar beni. Onları istiyormuşum gibi bu evde gönüllü yaşıyormuşum. O gün tanımışlar, beni…
“Ben sadece kardeşimi istiyorum. Benden ve kardeşlerimden nefret eden bir kız çocuğunu değil.” Belki de ilk günden beri Buğradan bu denli kırıcı ve ağır sözler duymamıştım. Diğerleri gibi yüzüme son sözü söyleyip gitmedi. Adımları önümde durdu. Demin Baybars Beyin yaptığı gibi o da kolumu sevgi ile okşadı, gözlerindeki kırgınlıkla. “Umarım bir gün küçük kardeşimiz olmaya karar verdiğinde bu yaptıklarından utanmazsın.” Oysaki ben şu an onun karşısındayken utanıyordum.
Son kez sevgisini belli edercesine kolumu kibarca sıkıp salondan ayrıldı. Bu kapıdan çıkan iki kişi ile bugün kalbimin kesik aldığını hissetim. Biri Baha diğeri de Buğraydı.
Onların ardından çıkıp bana dar gelmeye başlayan bu salonu terk etmek istediğimde bir anlığına bakışlarım yan tarafıma kaydı ve orda ayakta dikilip beni sakin bir yüz ifadesi ile izleyen Enis’i gördüm.
“İsterdin değil mi? Her birinin yaptığı gibi sende duygularını yüzüme vurmayı isterdin. Belki bunları bana söyleyemediğin için bile nefret ediyorsundur.” Dudaklarımdan çıkan alaylı homurtunun arasına kırgınlıkta karışmıştı.
Enis, bana doğru gelip önümde durdu. Elindeki telefonun ekranını açıp bir yerlere girdi ve bir şeyler yazmaya başladı. Sanırım benimle iletişim kurabilmek için notlar kısmına yazı yazmayı tercih etmişti.
Ve fark ettiğim detayla duraksadım bir an. Enis ilk kez benimle iletişime geçiyordu.
Önümde sallanan telefon ile gözlerimi bir iki kez hızla açıp kapadım ve bana ekranı göstermeye çalışan Enis’i kayıtsız bırakmadım. Tahmin ettiğim gibi notlar kısmına yazmıştı.
“Onları iyi kandırıyorsun ama asıl kandırmak istediğin kim? Kendini mi kandırmaya çalışıyorsun, sen? Çünkü onlardan önce sen alışmış gibi duruyorsun. Korkuyorsun, öbür yarım. Onları affetmekten, onları sevmekten korkuyorsun ve bir an önce burdan gidebilmek için kötü olmaya çalışıyorsun.”
Öbür yarımdı, o benim. Korkumu hissetmişti. Korkuyordum. Hardemir ailesine alıştığımda tüm gerçeklerin ortaya çıktığı an, onlar tarafından bir kez daha kapının önüne konulmaktan korkuyordum.
Bir kapı, bir araba ve gözü oyulmuş bir sokak kedisi… Yaşayamam bir daha o soğuk geceyi.
AİLE DURUMU KARIŞIK
Günün sonunda pişman olacağımı bile bile bazı adımları atardım. Derdim ki içimde kalacağına pişmanlığımın bedelini ödeyeyim daha iyi. Bu dediğim anlamsız cümleye bile pişman olmuşluğum çoktur.
Soğuk havanın tenimi ısırması ile durduğum kapının önünde ana geri döndüm. Uzun zaman sonra ilk kez bu denli bir şeylerden çekiniyordum. Beni büyüten, bana babalığın ne olduğunu öğreten adamın evinin önündeydim. Evimdeydim.
Evim dediğim ne kadar da çok bina varmış aslında. İkizlerle olan evim, babam ve dayımla beraber yaşadığım evim, yedi yaşına kadar kaldığım evim ve bir de öz ailemin yeni evi. Sondakini evim olarak görmüyorum doğrusu. Orası sadece belli bir süre konaklayacağım yer. Bu kadar. Daha fazlası yok.
Kalan üçünden ikisi özel, biri acı. Şu ana dek tek bir evimden bahsettim ama değil mi? Eşyalarımı dahi almaya giderken bir eve gittim… Çünkü o evde Asya Doruker yaşıyordu. Bu evde ise babamın görmek istediği o kadın.
Ben, ikizler ile beraber yaşamak istediğim hayatı, orda gerçeğe kavuşturuyordum. Babamın bu konuda herhangi bir itirazı olmadığı için hayatımın çoğunluğu o evde geçti. Bu evde ise sorumluluklarım vardı. Kaçmak istediğim bir o kadar da güvende hissettiğim anlarım vardı. İki eve de sırtımı dönemiyordum. Üçüncü ve Hardemirlere ait ev ise ona yüzümü dahi dönememiştim.
Sert bir soluğu dışarıya verip önünde durduğum Osmanlı desenleri ile büyük bir gösterişe sahip olan kapıya üst üste üç kez vurdum. Üstünden on saniye geçmeden kapı büyük bir gürültü ile açıldı.
Karşımda beyaz ütülü gömleği, siyah kalem eteği ile duran Belçim’e bakışlarım değdi. Beni gördüğü an yüzünde güller yeşerdi. Anında, yüzünde oluşan o pembelik ile başka bir çiçeğin açması imkansız gibiydi benim için.
“Asya!” Hızla üzerime gelip sarılması ile kollarımı belinin iki yanına sardım.
“Belçimsizim!” deyip olduğum yerde sarılı bir vaziyette bizi sallandırmaya başladım. “Kız özledim seni.” demem ile kıkırdadı.
“Beni özlemeyeni daha görmedim.” dediğinde kıkırdayıp ondan uzaklaştım.
“Hemen şımarma!” deyip gülmeye devam ettim.
“Ben şımarmayacağım da kim şımaracak?” deyip yüzündeki keyifli ifadeyi silmeye başladı. “Sonuçta kırk yılın sonunda hanımefendiyi görebildik!”
Başladık işte…
“Kaçırıldım.” Pat diye de söylenmez sanki.
Baktı. Biraz daha bana baktı ve en sonunda üfleyip beni kaale almadığını belli etti. “Kızım elalem seni kaçırmaz! Daha o kadar delirmişi yoktur!” deyip kolumu çimdikledi. “Doğruyu söyle kız, kime naptın yine!”
“Bana olan güvenin gözlerimi yaşarttı.” Homurdanıp kapının önünde dikilmeye bir son vererek adımlarımı içeriye doğru attım. “Kızım, doğruyu söylüyorum. Kaçırıldım.” Sondaki cümleme vurgu yapıp arkamda bıraktığım kıza omzumun üzerinden baktım. Durduğu yerden çikolata gözlerini kısmış beni süzüyordu.
“Yalan söylüyorsan başın dertte; doğruyu söylüyorsan da başın dertte. Farkındasın, değil mi?” Bir gerçeği dile dökmesi ile gözlerimi ondan çekip oturma salonuna doğru ilerledim.
“Keşke farkında olmasaydım.” Kısık sesim ile arkamda şaşkınlık içeren bir nida yükseldi.
“Oha, sen ciddisin!” dediğinde arkamdan gelen hızlı adım seslerini duydum. O bana yetişene kadar ben çoktan büyük oturma soluna geçmiştim.
“Asya, ne demek kaçırdım?” Hem korku hem merak içeren sesi ile arkamdan gelen kızı bir süre yanıtlamamak için kendimce bahaneler aramaya çalıştım. “Korgözlerin prensesini kim kaçırabilir?” arkamda durmadan konuşan ve aklındaki soruları sıralayan kız ile ona döndüm.
“Birazdan öğrenirsin.” deyip oturma odasına tekrardan göz attım. Büyük alandaki renk tonları tekrardan kaşlarımı çatmama neden oldu. Kırmızı ve sarı ağırlıklı alan başıma ağrıların girmesine neden oluyordu. Tam ortada duran kırmızı koltuklar, hemen tavanda asılı duran beyaz-sarı renkleri içeren devasa büyüklükteki avize, her köşede var olan tekli koltuklar, devasa saksılar, duvara asılı kanın kızıllığını yansıtan altın çerçeve içindeki tablolar bu alandan nefret etmemi sağlıyordu. Benim zevkime tamamen zıt olan bu alandan hep nefret etmişimdir. Ben her zaman daha soft bir o kadar da cesur iç tasarımları sevmişimdir. Tam olarak böyle zenginliğini vurgulayan tasarımlar başıma ağrıların girmesine neden oluyordu.
“Kimi arıyorsun sen?” Arkamdan gelen ses ile bakışlarımı Belçim’e çevirdim.
“Babamı.” dedim sakin bir ses ile.
Belçim kopacak fırtınadan korkar gibi bir kaç kez yutkundu ve “O bugün geldi ve bir kaç saat önce büyük bir öfke patlaması yaşadı. Şu an çalışma odasında. Kimseyi yanına almıyor ve kimseyle konuşmuyor.” dedi.
Derin ve sıkıntılı bir nefesi verdiğimde gözlerim kapıya takıldı. O kapıdan çıkıp babama doğru gidecektim ve günümü tamamen zehre bulayacaktım. “Benimle konuşur.” Kelimelerim tükenmiş gibi hissediyordum. Sanki bu saatten sonra yan yana getireceğim hiç bir kelime duygularıma bir ışık olamayacaktı. Kelimelerim içimde gömülüyor ve ben buna sadece seyirci kalıyordum.
Bir daha düşünmeden, kendime düşünme fırsatı vermeden kapıya yönelip babamın çalışma odasına doğru ilerledim. Ev, üç katlıydı. Üst katı ise benim favori alanımdı. İlk kat, genel olarak mutfak, oturma salonu, yemek odası, bir iki boş oda (yedek misafir odalarından da diyebilirdim ya da babamın genelde sevmediği misafirleri geldiğinde yerleşmelerini istediği odalar), personeller için odalar ve üç tarafı tamamen camlardan oluşan bir oda. O oda da ikizlerle beraber çiçekleri ile ilgileniyorduk. İkinci kat ise genel olarak yatak odalarından oluşuyordu. Benim, babamın, ikizlerin, dayımın ve iki misafir odası vardı. En üst kat ise kütüphane, çalışma odaları ve hobi odasından oluşuyordu. Dayım dışında genel olarak hepimizin favori alanı burasıydı.
Üst kata çıkan basamakları yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Her adımımda bu evde yaşadığım anlar zihnimde canlandı. Her birinin benim için değeri ve anlamı çok farklıydı. Kiminde gözyaşları ile bu merdivenleri tırmanıyordum kiminde en gür kahkahalarımla kiminde ise kanlı bedenimle…
Son basamağa adımımı attığımda bakışlarımı önüme diktim ve sol tarafıma dönüp en sondaki odaya doğru ilerledim. Babam ordaydı. Bu konuşma bugün yapılmalı ve üzerimdeki yüklerden birini atmalıydım. Tabi o bir yükün yerini, bin yük alacak olmasaydı hayatım benim için daha iyi olabilirdi.
Kapının önüne geldiğimde kahvenin en acı tonuna sahip kapıya üç kez üst üste vurdum. İçeriden kızgın bir homurtu gelince ne dediğini anlamadım ama yine de odaya girmek için bir komut almış gibi davrandım.
Alt dudağımı yalayıp gözlerimi sıkıca yumdum ve birkaç saniye sonra gözlerimi açıp bir daha kapıyı çalmadan kapı kolunu indirdim ve içeriye girdim. Bakışları bana dönmeden önce kızgın bir ifade ile “Ben kimse gelmesin…” Bağırıyorduki başını kaldırıp beni görmesi ile sözünü yarıda bıraktı. Bakışları anında değişti. Gözlerinde var olan o kızgınlık yerini anlamlandıramadığım garip duygulara bıraktı. Onu dinlemeden düşüncelerini duymadan ne diyeceğini kestiremiyordum.
“Babam…” Kısık ve çekingen sesim ile babam arkasına yaslanıp gözlerini bedenimde gezdirmeye başladı. Büyük ihtimalle hasar kontrolü yapıyorduki gözlerinin değdiği her yerden sonra bakışlarındaki o rahatlama duygusunu bu kez anlayabilmiştim.
“Beni hayal kırıklığına uğrattın.” Karşımda yetmişlerine son vermek üzere olan adamın sesi ile yutkundum. Kalın, gür ve beyaz kaşları dümdüz bir çizgi halinde duruyordu. Oysaki onun kaşları maske takmadığı her an çatık ve öfke ile şekillenirdi. Yüzündeki kırışıklıklar da bundan nasibini alıp daha da derinleşirdi ve bu onu daha da korkunç gösterirdi. Bunca korkutuculuğun ardında yaşına göre iyiydi hem de çok iyi ve sağlıklı.
“Babam, beni dinlemeden hemen kesin hüküm veremezsin!” Gücenmiş sesim ile babamın bana benzeyen gözleri bir süreliğine kısıldı.
“Kesin hüküm mü? Bana, seni aldıklarını söyledin ve günlerdir yabancıların içindeydin!” Ve daha ona beni alanların kimler olduklarını söylemedim. Kıyamet kopacak az kaldı.
Ya da kıyamet zaten kopmuştur.
“Yabancı dediğin kişiler kanımdan olanlardı.” Yalan değildi. Ben kanımdan olanların yanındayım. “Ve sanki onların içine kendi isteğim ile durmuşum gibi davranıyorsun.” Kırgın sesim ile kaşlarında hareketlilik belirdi.
“Kimi kandırıyorsan kandır ama beni kandıramazsın, Asya!” diye bağırması ile o sakin tavrına bir son verdiğini gördüm. Yerimde irkilmeden durmaya çalışmam ile bedenimi kastığımı fark ettim. Sadece bir kaç saniyelik bir olay… “Senin istemediğin hiçbir olay olmaz! Sen onlarla kalmak istedin ve kaldın!” Hayal kırıklığının vücut bulmuş hali tam karşımda siyah koltuğun üstünde kurulu bir şekilde duruyordu.
“Yanlış nerde burda, baba?” Kısık sesimle söylediğim onu çileden çıkartmak üzereydi.
“Senin bir ailen varken nankör bir kız gibi başka bir aileyidi de istemen!” Bu kalbimi kırdı. Sanki dışarıdan bir el tırnaklarını derime geçirip kalbime ulaşmış ve onu avuçlarında sıkıp dışarıya çıkarmıştı. Kalbim atıyordu ama olması gerektiği gibi içerde değilde dışarda atıyordu. Her an ölmek üzere olan bir bedene dönüştürüyordu kalbim. Evet, ben babamın hayal kırıklığı ve öfkesi ile ölecekmişim gibi hissettim.
“Baba, kırıcı oluyorsun.” Onun neden böyle yaptığını anlayabiliyordum. Beni kaybetme korkusu… Ama yaşadığımız şeyler ile karşımızdakine acımızı haykırıp onu kırmaya, parçalamaya hakkımız var mıydı?
Yaşadıklarımdan dolayı o aileyi kırmaya, parçalamaya hakkım var mıydı benim de?
Vardı. Onlar bir bebeğe sahip çıkamayıp o bebek büyüyüp bir genç kıza dönüştüğünde, artık bir aileye ihtiyacı olmadığında onu zorla yanına almaya çalışıyorlarsa benim hakkım vardı.
Peki şu an öfkeden delirmek üzere olan Sarhun Korgöz’ün buna hakkı var mıydı?
İşte buna bir yanıt bulamıyordum. Belki de onun penceresinden bakamadığım içindir.
“Peki sen ne kadar kırıcı olduğunu görüyor musun?” dedi yenilmiş bir sesle. “Benden kızımı alıyorlar ve sen izin veriyorsun.” Kısık çıkan sesi ve benden kaçırdığı gözleri ile yutkundum. Son an onun dolan gözlerini görmüştüm. Babam ağlayacak mıydı?
Adımlarımın beni yönlendirdiği yere izin verip babama doğru ilerledim. Masanın etrafında dönüp büyük sandalyenin üzerinde kurulan adamın önünde diz çöktüm ve ellerini avuçlarıma aldım. Başımı bacaklarının üzerine koyup ona sığındım. “Babam, canım, her şeyim… Beni senden kimse alamaz! Buna benim bile gücüm yetmez ki.” Bakışlarımı yerden alıp yukarıya, başını eğip bana bakan adama çevirdim. “Ben senin kızınken kim beni senden alabilir ki?” sitemli sesim ile gözlerinde var olan karmaşa hafifledi. Yeşil gözlerindeki açıklık, ruhuma bahar esintisini bahşetti.
“Asya,” dediğinde boştaki elini kaldırıp saçlarımı okşamaya başladı ve anında gözlerimi yumdum. “Sen benim kızımsın ve senin tek bir baban var. O da benim.” Babamın kendinden emin çıkan ve bir yeminmiş gibi dudaklarını terk eden cümle ile dudaklarım keyifle kıvrıldı.
“Tabi arada Sarhun Korgöz’ün kızı olmak zor ama ne yapalım başa gelen çekilir.” Keyifli çıkan sesim ile kulaklarıma keyifli bir gülüş doluştu.
“O zorlukların, senin eğlence anlayışından ibaret olduğunu bildiğim için senin gibi ortada bir sorun görmüyorum.” Saçlarımın arasında hala hareket eden parmakları, keyifli sesi, beni mayıştırmaya başlamıştı.
“Ee, kimin kızıyım işte!” Kıkırdayıp devam ettim kapalı gözlerimle. “Senden aldığım tek eğlence değil.” demem ile gülüşleri büyüdü.
“Aferin sana. Şimdi asıl eğlence anlayışını bana göster.” demesi ile anlamadığım bu isteği ile kaşlarımı çattım.
Gözlerimi açtım ve başımı yasladığım dizlerinden kaldırıp ona baktım. “Neyi göstermemi istiyorsun babam?” Meraklı çıkan sesim ile babam derin bir nefes aldı ve tüm ciddiyetiyle “Kimin kızı olduğunu.” dedi.
Gözlerimi yumup bir saniye dahi olsa kendime küçük bir an yarattım. “Senin kızın olduğumu belirttim zaten. Daha ne istiyorsun, baba?” sitemkar sesim ile kaşlarını yeniden çattı.
“Tüm eşyalarını o evden getirdin mi? O aile ile sonsuza dek bağlarını koparıp geldin mi bana?” Günlerdir orada kaldığım için eşyalarımın orada olduğunu biliyordu.
Gözlerimi kaçırıp her iki sorusunu da tek bir kelime ile yanıtladım. “Hayır.”
Dişlerini sıktığını boğuk ve bildiğim o sesten anladım. “Neden?”
Bakışlarımı yeniden ona çevirdim ve büyük bir yenilmişlikle “Çünkü o aile ile üç ay kalacağım baba.” dedim.
Duraksadı. Belki de bu dediğim ile dondu. “Ne dedin sen?” Hiç bir his barındırmayan sesi ile derin bir nefes aldım ve hemen verdim.
“Baba, öz ailemin kim olduğunu sormayacak mısın?” İlk andan belki de sorması gereken en önemli soru buydu.
Büyük bir şüphe gözlerinde var edindi ve hemen ardından korku. “Kim?” diye sordu bu kez.
Bir kez yutkundum ve “Hardemir ailes öz ailemmiş.” dedim ve babamın gözlerinden geçen her duyguyu dikkatle inceledim.
Önce gözlerinde bir nefret, onun yerini de hemen bir tiksinti aldı. Sonra gözlerinde korku belirdi. Nefretini de tiksintisini de biliyordum ama bu denli korkusu beni duraksattı.
“Bir şey demeyecek misin?” Kısık bir sesle konuşmamla daldığı o andan kurtulup bana döndü.
“Bitmiş gibi hissediyorum.” dedi büyük bir ızdırapla.
Babam, gözlerimin önünde duygularını yaşarken bir şey dikkatimden kaçmadı. Babam, şaşırmamıştı. O ailenin adını duyunca nefret etmiş, tiksinmişti ama şaşırmamıştı.
“Neden bitmiş olsun, baba?” Zihnimde düşündüklerim ile dudaklarımdan dökülenler çok farklı yollarda ilerliyordu. “Ben senin kızınım.” Korku dolu bir ifade ile ona baktım ve parmaklarımın arasında duran elini sıktım. “Düşmanının kızıyım diye beni kızın olarak görmeyecek misin?”
Ben babamı kaybetmek istemiyordum.
Gözlerinde benim korkuma yaşarır bir korku belirdi. Sonra da bana aklımı kaçırmışım gibi baktı. “Senin damarlarında akan kan umrumda mı sanıyorsun, sen?” dedi şaşkınlıkla. “Seni, ben büyüttüm. Ben saçlarını okşadım. Sen her korktuğunda ben, seni kollarımda sakladım. Asya, ben seninle kız babası oldum. Bir kez daha baba oldum. Kızımı neden kendimden uzaklaştırayım?” Sonlara doğru sesi kısılmış bakışları yere kaymıştı.
Elimi kaldırıp kırışık yüzünde gezdirmeye başladım ve dikkatinin tekrardan bana dönmesini sağladım. “Babamsın sen benim. Kimse bunu değiştiremez.” Kendinden emin çıkan sesimle tüm olumsuzlukları bir kenara bırakıp mutlulukla gülümsedi.
“Kızımsın. Sen de benim kızımsın.” Büyük bir yemin edermişçesine çıkan sesi ile bende tebessüm ettim ve başımı yeniden bacaklarına yasladım.
Bir süre ikimizde cehennemde var edinen bu küçük huzurlu anı bozmadık. Ne o konuştu ne ben. Öylece durduk. Bedenlerimiz ne kadar donuksa zihinlerimizin bir o kadar da karmaşa içerisinde çırpındığını görebiliyordum. Ben kendi zihnimi görürken babamın zihnini tanıyordum.
Saçlarımın arasındaki parmaklar durdu. Zihnimdeki karmaşayı bir çekmeceye kaldırıp sonradan düşünmek için kendime alan bıraktım. Bakışlarımı babama çevirdim ve onun da bana baktığını gördüm.
“Sana iyi davranıyorlar mı?” Sakin sesi ile iç çektim.
“Her biri kendi nezninde iyi davranıyor.” dedim kısık bir sesle.
“Nasıl yani? Daha açıklayıcı ol, kızım.” Babamın isteğinin altında yatan asıl nedeni bilmek istemedim.
“Abi tayfası garip.” Düşünmek için kendime kısa bir an tanıdım ve sustum. Babamda beni bekledi sabırla. “En büyükleri Arem. O garip biri her şeyi biliyormuş gibi ama bir o kadar da hassas. Bir darbe alırsa fark ettirmez ama içten ölmeye en meyilli kişi o.” Arem istediği kadar sakin durmaya çalışsın içindeki lavlar gözlerinde her seferinde benliğini yansıtıyordu. “İkinci büyük abi ise Pars. En kurnazları ve aşırı sakin biri. Benden şüphelendi ve sesimi tanıdığını söyledi.” Babamın kasıldığını hissettim umursamayıp devam ettim. “Ailenin zekası o. Sabrı, ön yargılı karakteri onu iyi bir gözlemci yapıyor.” deyip hızla diğer adama geçtim. “Buğra… O doktor ve sanırım ilk andan pozitif olan oydu. Hatta evin neşe kaynağı o. Kimseyi umursamıyor. Saçma erkek kaprislerinin içinde yaşamıyor ve nasıl mutlu olacağını biliyor. İçi ve dışı bir. Kırılmaya en çok müsait olan o.”
Hızlı konuşmama bir ara verip derince yutkundum. “Dört numara, Baha. En kontrolsüzleri ve en kolay halka. Kandırılmaya müsait, çocuk ruhlu ama bir o kadar da öfkeli. Çabuk parlıyor ve hemen sonra masum bir çocuk gibi duruyor. En büyük zaafı olduğu gibi en büyük avantajı da. Ona kıyamıyorsun. Vicdan azabı çektirecek bakışlara sahip ve diğer, son abi adayı Çağrı. Onun Parstan tek farkı düşüncelerini içine değilde dışında yansıtması. O an düşündüğü şeyi hızla dile döküyor. Zeki ama sabırsız.” derin bir nefes verip beni en zorlayan çocuğa geldim. “Birde ikizim varmış: EnisHardemir. O yokmuş gibi. Her şeye kayıtsız her şeye mesafeli. Sanırım nedeni konuşamaması. Bunu bilmiyordum. Kendi isteklerini dahi dile dökemiyor.” Onun sesi olmak istemem ne kadar doğruydu?
Duraksamadan son iki kişiye geçtim. “Baybars Beyi zaten biliyorsun. Bende bildiğimi sanıyordum ama dışarıdaki adam ile evin içindeki adam çok farklı. Evde iyi bir baba, koruyucu rolünde ve tabiki de en büyük zaafı çocukları… ve son olarak,” dediğim an babam sözümü kesip Peri hanımdan bahsetmeme müsade etmedi.
“Tamam onları bu kadar övmen yeterli.” deyip saçlarımın arasındaki ellerini çıkardı. Ellerini omuzlarıma yerleştirip beni yaslandığım yerden uzaklaştırdı. “Bu konuyu daha detaylı konuşacağız ve o üç ay süresini sonsuza dek kapatacağız. Şimdilik yemek yiyelim.” dediğinde benden ayrılan bedeni büyük bir rahatlıkla ayaklandı ve kenarda duran bastonunu eline aldı. Üstten bana bakıp “Kalk şimdi yerden ve baba kız keyifli bir yemek yiyelim.” Onun isteği ile tebessüm edip ayaklandım.
Onu kırmayıp ya da şu an konuyu uzatmamak için o eve üç ay boyunca gideceğimi ta ki onlar beni kovana kadar bunu devam ettireceğimi söylemedim. Evet, onlarla kalmak istemiyorum ama her şeyim olan Merih ve Semihe bir kere tamam demiştim. Onlar için herkesi ve her şeyi karşıma alırdım.
Şu an babama sormak istediğim bir çok soru vardı ve en merak ettiğim ise Hardemirlerin karşısına geçip geçmeyeceği. İki arada kalmış gibi hissediyorum. Her iki babamda birbirlerinin ezeli düşmanıyken ortada kaçırılan bir bebek diğer düşmanın yanında büyüyüp ona baba diyordu.
Çok iğrenç bir oyunun içindeyim. Bunu hissediyorum ve hislerimi bazı gerçekler doğruluyordu. Benim asıl korktuğum hatalı çıkan kişi ile kalbimin yerle bir olması. Çektiğim bunca acının düşmanlıktan kaynaklanması beni delirtir hatta öldürürdü.
Alt kata geldiğimizde kurulu sofra ile iç çektim. Ben bugün yemek yememiştim ve iştah açıcı duran sofra ile bunu yeni idrak edebiliyordum. Alt dudağımı yalayıp hızla sandalyeme kuruldum. Önümde duran karnıyarık ile kalbim sıcacık oldu. Babam, geleceğimi duyunca en sevdiğim yemeği yaptırmış olmalıydı. Tebessüm edip en başa kurulan adama baktım. “Karnıyarığı uzun zamandır yemiyordum.”
Şakıyan sesime karşı tebessüm etti. “Yeni şeylerin peşinden giderken elindekileri unuttuğunu biliyorum.” deyip çorbasına kaşığını daldırdı. “Asıl sevdiklerini sana arada hatırlatmamız gerekiyor yoksa kendini unutuyorsun.” demesi ile konunun çoktan yemekten çıktığını anladım. Onun ima ettikleri bu yeni olaydı: Hardemirler.
Belki de yeni olay dediğim sadece benim için yenidir.
“O zaman hatırlatmaların için teşekkür ederim, babam.” Daha fazla uzatmadan yemeğime yumuldum.
Yemeğimi yarılamışken bakışlarımı babama çevirdim. “Dayım nerde?”
Ağzındaki yemeği sıkıntı ile çiğneyip bana döndü bakışları. “İşlerle uğraşıyor.”
Kaşlarımı çattım. “Ne işi?”
“Şirkette, Asya. Şu an senin düşündüğün gibi bir sorun yok.” demesi ile irkildim. Neden kızmıştı ki?
“Tamam sakin ol, baba. Yardım etmek istemiştim sadece.” Bozulmuş bir sesle kırgınlığımı dile döktüm.
“Üzgünüm. Ben,” deyip gözlerini yumdu ve perişanlığını o kısa sürede bana gösterdi. “Sadece senin elimden alınmandan korkuyorum.”
Tebessüm edip başımı yana eğdim. “Baba, sen bana şimdiye kadar çok iyi bir baba oldun. Tek bir hatan dahi olmadı bana. Nasıl terk ederim seni?” demem ile gür bir şekilde yutkundu ve bakışlarını benden kaçırdı.
“Yemeğini ye, kızım.” deyip önündeki yemeğe çatalını daldırdı ama ağzına o çatal bir daha yükselmedi.
O yemeğin sonuna kadar bir daha yemezken ben üst üste bulduğum her şeyi yedim ve sonunda kusacağım raddeye gelene kadar da durmadım. Derin bir nefes verip arkama yaslandım ve ellerimi şişen midemin üzerine yerleştirdim.
“İyi yedim.” Kısık sesle kurduğum cümleyi babam duymuştu.
“Kızım bunlar birde seni aç mı bırakıyor?” Babamın şaşkın sesi ile gözlerimi önümdeki boş tabaklardan çekip ona döndüm.
“Ne alaka ya baba?” Alt tarafı biraz sınırı aştım yerken.
“Kırk yıldır yemek yemiyormuş gibi duruyordun da.” Bana bakan bıkkın gözlerle güldüm.
“Babamın evinde kırk yıldır yemek yememişim gibi hissediyordum.” Benim şakaya aldığım konu, onun için bir şaka kaynağı olmadığını değişen yüz ifadesi ile fark ettim.
“Doğru… Babanın evinden çok uzak kaldın. Sana burda yaşa dedim ama sen o ikizlerle sefil bir hayatı yaşamaya karar verdin. İsteğine asla itiraz etmedim, destek oldum. Şimdi de babanın evinde kalmak yerine üç ay boyunca düşmanımın evinde yaşamayı istiyorsun.” Acı bir ses tonu ile devam etti. “Sen babanın yanı dışında her yeri ev bellemişsin zaten.” deyip bu konuşmanın burda bitmesini belli etmek için ayaklandı.
Onunla beraber bende ayaklandım. “Baba, onlar nasıl sözler öyle?” Hızla masanın köşesinden dönüp ayaktaki adamın önünde dikildim. “İkizler ile amcamı yalnız bırakmak istemedik ve burada olmam beni düşmanlarımızın hedefi haline getirirdi. Sırf bu yüzden bana soyadını bile vermedin sen?” Beni anlaması gerekirdi. Burada kırgın olacak biri varsa o sadece ben olmalıydım. Onun kırılmaya hakkı mı vardı sanki? Eğer masumsa kırılsın ama ona karşı inancım sarsılıyordu her gün. “O adamların evinde kalmam ise sadece üç aylık bir olay. Basit bir sözden kaynaklı!” Beni anlaması için çırpınıp duruyordum ve bu sesime de yansıyordu.
“Gitme o zaman, Asya.” dedi yalvaran bir tonda.
Gözlerimi büyük bir yenilmişlikle yumdum. “Baba, sadece üç ay…” cümlemin devamını merak etmiyordu. Sözümü hızla kesti.
“Senin yanında bu kadar mı değersizim ben?” Hayal kırıklığı kokan sesi ilkbahara varan kalbimi birdenbire kışa çevirmişti.
Ben her şeye rağmen ona sığınıyordum. Baba tanımı benim için oydu ve o, bana bunu söyleyebiliyordu. “Senin, bendeki değerini bilseydin bu cümleyi değil kurmak, aklının ucuna dahi getirtemezdin. Ben, sana baba diyorum. Senin kanını taşımıyorum ama benim ruhumda kalbimde seni baba olarak görüyor ve sen bunu görmezden mi geliyorsun?” İkimizde kırgındık.
“Gitme o zaman.” Koskoca Sarhun Korgöz karşımda yalvarıyordu.
“Benim için bana üç aylık bir süre tanıyamaz mısın?” dedim pes edercesine.
“Asıl senin için o üç aylık süreye izin veremem.” dedi.
“Neden?”
“Çünkü üç ay çok uzun bir süre, Asya.” dedi ve korku ile yutkundu. “O sürede seni kaybedebilirim.”
Başımı sağ omzuma yatırıp kırgın bir şekilde ona baktım. “Ama bu benimle alakalı değil, seninle alakalı bir neden. Benim için buna müsade edemez misin?” Aynı soruyu evirip çevirmeye başladım.
“Gitmek mi istiyorsun?” diye sordu büyük bir yenilmişlikle.
Hayır gitmek istemiyorum ama abim dediğim ikizlere bir söz vermiştim. Onlara ölüm sözünü dahi vermiş olsaydım onu da tutardım ama bunun babamın bilmesine gerek yok. Tüm hıncını öfkesini onlardan çıkarırdı. “Evet, gitmek istiyorum.” Zihnimdeki karmaşa ile dudaklarımdan dökülen kelimeler tekrar birbiri ile çelişiyordu.
Omuzları büyük bir yenilgi ile çöktü, bakışları benden ayrıldı ve dudaklarından akan kelimelerle bana isteğimi tamamen mühürledi. “Git. Git ve asıl ailen kimmiş öğren de gel… Ve sakın unutma, Asya: Her kararın bir sonucu vardır.”
Bir daha konuşmadan koca alanda beni yapayalnız bırakıp gitti. O çıktığı gibi odaya hemen Belçim daldı. Meraklı ve tedirgin adımlarla üzerime doğru geldi. “Ne konuştunuz?” diye hızla atıldı. “Seni kaçıranları hangi köpeklere, aslanlara yedirecekmiş?” demesi ile oflayıp bende oradan ayrılmak için adımlarımı hareketlendirdim.
“Bunu asla yapamayacak.” Bunu yapabiliyor olsaydı yıllar önce yapardı.
Arkamdan beni takip eden meraklı kadın hızla konuşmaya devam etti. “Nasıl yapamaz? O adamın yapamayacağını mı söylüyorsun?” dedi hayretle. “Daha önce şahit olmasam belki inanırdım.”
Cümlesi bittiği gibi ofladım ve hızla arkamda kalan kıza dönüp tüm gerçekleri tek bir çırpıda anlattım. “Yapamaz çünkü beni kaçıranlar Hardemirler. Yapamaz çünkü benim gerçek ailem Hardemirler! Evet, düşman olarak bildiğimiz Baybars Hardemir, benim öz babam ve ben onu kabul etmediğimde beni kaçırttı. Kaçıran da öz abilerimin en büyüğü Arem Hardemir! Onlarla da üç ay yaşayacağıma dair bir anlaşma yaptık bir de!” Her kelimemden her cümlemden sonra sesim yükseliyordu ve ben olanların öfkesini kusarken karşımda şaşkınlıkta boyut atlayan kadın, iri kahve gözlerini olabildiğince daha da açmıştı.
Üst üste gözlerini yumup şaşkın bir sesle konuştu. “Senin iki baban düşmanlar ve seni biri yıllar önce kaçırıp yetimhaneye bırakıyor hemen sonra da Sarhun Korgöz seni evlatlık aldırıyor ve bilmeden düşmanının kızına, babalık mı yapıyor?” Hayretle sorduğu soruya bir yanıt almadan devam etti. “Tabi yıllar sonra öz baban seni bulup kaçırıyor ve sen onlarla kalmaya karar mı veriyorsun? Bunca olay oluyor ve hala kimse ölmedi mi?”
Sondaki haklı sorusu ile dudak büktüm. “Çünkü Hardemirler hala Sarhun Korgöz ile olan ilişkimi bilmiyor.” dedim yenilmiş bir ifade ile.
“Asya, ben tesadüflere inanmam biliyorsun değil mi?” dedi bu sefer korku dolu bir sesle.
“Ben de inanmıyorum Belçim, ben de… Ama gerçekleri de pat diye öğreneceğimi sanmıyorum.” dediğimde yüzündeki korku ifadesini silip yine o meraklı haline geri döndü.
“Ne var aklında?” sorusu ile tehlikeli bir gülüşü dudaklarıma yedirdim.
“Çok şey var. Yakında her şey ortaya en acı ve kanlı hali ile dökülecek. İki aileye de yakın olmalıyım ki gerçekleri daha çabuk bulabileyim.”
🚪🐱🚪
Varlığım hep kapıların ardında kalmış gibi hissediyordum. Bir ev, bir yuvayı buluyor oraya kadar gidiyordum ama kapının önüne gelince sanki büyük bir güç, o an beni duraklatıyordu. Beni duraklatan bu güç neydi? Bulduğum bu evlere varlığımın ait olmadığını mı anlıyordum yoksa hissediyor muyum, bilmiyorum ama o kapıların ardında hiç var olmamış orayı hiç görmemişim gibi hissediyordum çoğu zaman.
Tıpkı bugün olduğu gibi. Ben bugün iki kapının önünde böyle duraksamamış mıydım? İkisi de sözde ailelerimin evi yani benim evimin olması gereken yerler ama bu kapının ardında bana yuva hissi hiç geçmiyordu. Babamı seviyordum. Her şeye rağmen ben o adamı seviyordum.
İleride öğreneceğim hatalarından sonrası için bile sevgimi topladım. O gün sevgim bitmeyecekti o adama karşı. Sokağa düştüğüm o günlerde bana uzatılan o yardım elini asla unutmayacaktım ama kırılacak olan kalbim ile ona nasıl yaklaşacağımı bilmiyordum. Eskiden de o evi yuva olarak görmekte zorlanıyordum ve yıllardır içimde sakladıklarım ile o kapının dışında kalmıştım hep.
Şimdi de bu ev… Belki de küçük bir kızken bu ev benim için yuvaydı ama üç yaşındaki bir çocuğun hafızası ne kadar güçlü olursa olsun yine hatırlamazdı bunu. Bu yüzden benim hafızamda burası yabancıydı. Ben buranın hep ardındaydım zaten. Tam yirmi yıl. Ben bu kapının ardında yirmi yıl kalmıştım ve bu saatten sonra içerisindeki sıcaklık asla buzlarımı eritecek gibi durmuyordu.
İçim, akan kanlarla hep sıcak hep ıslak hep kirli kalıyordu. Buna nedenler ise bu kapıların ardındakilerdi.
“Daha ne kadar o kapının önünde duracaksın?” Arkamda duyduğum ses ile irkilip hızla o tarafa doğru döndüm.
Benim gözlerimin birer kopyaları ile karşılaştığımda elimi kalbime koyup derin bir nefes verdim. “Ne diye arkamdan sessiz sessiz geliyorsun?” Karşımda duran adama cırlamam ile boş bakışlarını bozmayıp üzerime doğru geldi.
“Sessiz değildim.” Verdiği cevap ile homurdanıp onu es geçerek yönümü çevirdim ve yeniden kapı ile göz göze geldim. İçimden bu kapıyı çalmak gelmiyor dersem abartmış olur muyum acaba?
Yanımda hissettiğim hareketlilikle Pars’ın yanıma geldiğini anladım ama dönüp bir daha ona bakmadım.
“Neden içeriye girmiyorsun?” Sesinden ne düşündüğünü anlamam zordu. Bu evde anlamakta zorluk çektiğim iki kişiden biriydi.
“Düşünüyordum.” dedim kayıtsız bir sesle.
“Neyi düşünüyordun?” Soruları ile zihnimin dibsiz kuyularına dalmak istediğini fark etmemek olanaksızdı.
“Boş ver.” dedim rahatsız olmuş bir tonda.
Üstelemedi ve sakin bir sesle “Tamam.” dedi. İyi, en azından ekstra zorlanacağım bir konuşma daha yaşamadım.
Ben yeniden kapıya odaklanmışken Pars cebinden bir anahtar çıkarıp kapıyı açtı. İçeriye girdikten sonra kapıyı tutup bana döndü. “Gir, hadi.” dedi ilk andan beri sakin ve kayıtsız tuttuğu sesi ile.
Derin bir nefes alıp güç toplamak istedim ama yetersiz kalmış gibi hissettim. Pars’ı kapının önünde daha fazla bekletmeden adımlarımı içeriye doğru attım ve yanına geldiğimde bir an duraksadım. Bakışlarım onunla kesişince bana bakan gözleri ile anında gözlerim kesişti.
“Bir şey mi söylemek istiyorsun?” dedi çehresinde hiç bir duygu olmadan.
Alt dudağımı yalayıp bakışlarımı kaçırdım. “Hayır.” deyip duraksayan adımlarımı hareketlendirdim ve merdivenleri tırmanmak için oraya yöneliyordum ki salondan gelen ses ile yeniden duraksadım.
“Asya, bir selam da vermeyecek misin?” Baha’nın alay kokan sesi ile bugünümün daha da batacağını anlamam zor değildi. Sabah ona yaptığımın karşılığını verecek gibi.
Bakışlarım, salonun pervazına yaslanıp beni izleyen adama kaydı. “Sana selam vermek isteseydim seni bulup selam verirdim.” Bıkkın ses tonum ile çenesini sıktı ve küçümser bir tebessümü yüzüne yerleştirdi.
“Çok iğrençsin.” Söyledikleri bende pek etki bırakmadı.
Sıkıntılı bir soluğu verip “Ne istiyorsun?” dedim.
Bakışlarını benden kaçırıp salona geri döndü ve arkasını dönmeden “Annem seni çağırıyor.” dedi.
Şimdiye dek onlara hiçbir şey anlatmamıştım. Sormak istedikleri bir çok sorunun olduğunu biliyordum. Üstümdeki yüklerin bir kısmını bugün atabilmek için odama saklanmak yerine Baha’nın gittiği yere yöneldim. İçeriye girdiğim gibi yine tüm kadroyu karşımda buldum. Biri eksikti o da hemen yanımda duruyordu.
Omuzlarımı dikleştirip kendimden emin adımlarla içeriye doğru gittim. Yine iki alan boştu: Buğra ve Baybars Beyin.
Buğra’nın yanına geçip hızla oturdum ama bir kez bile bakışlarımı ona çevirmedim. Genel olarak burda kimse ile göz teması kurmak istemiyordum. Karşımda duran kızılın en acı tonuna sahip tabloya baktım. Tablodaki tasvirler bir şeytana mı aitti? Sanırım konuşma boyunca ilgimi çekecek olan o nesneyi buldum.
“Hoşgeldin, kızım.” Peri Hanımın yumuşak sesi ile bakışlarım ona kayacakken müsade etmedim ve gözlerimin hakimiyetini kaybetmemeye çalıştım.
“Hoşbuldum, Peri Hanım.” Mesafeli sesim ile bir yutkunma sesi duydum.
“Günün nasıl geçti?” Sağlıklı bir ortamın içinde olmadığımızı kendine unutturmuş gibiydi çünkü bu ortamda hiçbir şey sağlıkla yakından uzaktan alakası yoktu.
“Günler sonra ilk kez nefes almış gibi.” Kalp, çok çabuk kırılır. Bu kalp bir anne kalbi ise belki de çok daha fazla kırılırdı. Bilemiyorum. Sonuçta benim annem vaktinde bunu bana öğretmemişti.
Abi tayfasından birinin homurdandığını duydum ama dudaklarından dökülen kelimeleri duyamamıştım.
“Senin adına sevindim.” Kısık sesi, acı çektiğini yansıtıyordu.
Ona şu an ne yanıt vereceğimi bilemediğim için konuşmadım. Birden ortada olan konuşma da bitince dokuz kişinin olduğu koca alanı bir sessizlik kapladı. Her birinin aklında sorular, endişeler ve şüphelerin olduğunu biliyordum ve bu aile gerçeklerin bir kısmını dahi bilmezken onların sorularından bu denli korkarken gerçekler ortaya döküldüğünde nasıl tepki vereceğimi kestiremiyordum… Ve bu belirsizlik beni her geçen gün deliliğe yakınlaştırıyordu.
“Konuşmamız gerek.” Baybars Beyin gür sesi odada yankı yapıp kulaklarımıza tırmandı.
Derin bir nefesi korku ile soludum ve anında yüz ifademi maskeledim.
“Konuşalım.” Kartları açmam ile ilk soru hemen döküldü.
“Asya Doruker… Senin soyadın Doruker ve sana amca dediğin adamın baktığını onun soyadını aldığını sanıyorduk.” dedi ve bir süre duraksadı. Cümlelerini toplamak ister gibi bir hali vardı. “Ama sen başka bir adama babam diyorsun?”
Ne diyebilirim ki bende aile durumu karışık…
YENİ BÖLÜMDEN
Şehrin dışındaki izbe fabrikalardan birinin önüne gelince araba durdu. Herkes senkronize bir şekilde arabadan indiğinde yanımda ilk duran Merih belinden bir şey çıkarıp bana uzattı. Ne olduğunu biliyordum. Bakmama dahi gerek yoktu ama onu özlemiştim. Hızla bakışlarımı terk edilmiş harebeden çekip Merih’in elindeki gri silaha çevirdim. Kırılacak bir nesneymiş gibi hassaa bir şekilde onu elime aldım.
Silahın her bi kenarını, çiziklerini özlemle inceledim. “Bu silahı özlemişim.”
Merih’in gülüşünü duydum. “Biliyorum.”
Gözlerimi ayırmadığım silahı biraz daha inceledim ve en son içindeki kurşunları kontrol ettim. Kurşunlar tamdı ve gördüğüm kadarıyla kurşunların üzerinde olması gereken o simge vardı. Demek çok da gizli bir görevde değilmişiz.
“Buraya niye geldiğimizi tekrar etmem gerek mi?” Merih’in sesine bulanmış şeytanın tınısı ortamda var olacakların belirtisi gibiydi.
ÖLÜÜÜYORUMĞĞĞ ANLASANAAAAAĞĞĞĞ! tüm hafta ben... Çok pis hasta olmuşum ya. Elimde hazır bölümler olmasaydı büyük ihtmalle asla bölümleri yetiştiremezdim.
Ve bir konuda bir açıklama yapmak istiyorum. Kitapta az çok herkesin ilişkisini okuyoruz ama Peri ve Asya'nın arasındaki ilişki bir tık geride kalıyor. Farkındayım çünkü bilerek yapıyorum hahahah. 21de her şey açığa çıkıyor ve Asya'nın neden annesinden kaçtığını göreceğiz. 2. kitapta sahneleri artacak böylelikle.... Ve dün aklıma öyle bir sahne geldiiii kiiiiiiiiii aaaaaaaaa... Kitap yazmaktan çok sahne düşünüyorum hahaha.
Mesela Baha ve Asya ile aklımda bir kaç sahne var ama araya katamadım 1. kitapta büyük ihtimalle 2. kitaba kaydı.
Ve bölümü düzgün düzenleyemedim. Hatalar falan çıkarsa üzgünüümm:(
Bu arada en uzun bölümüm.... yyuhhh beeeee hahhaha
(Birde ben birine Pars ve Asyanın sonraki bölümde bir sahneleri olacak dedim... ama meğer o bu bölümde değilmiş. sahneleri karıştırmışım hahahahahhaha
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |