

Arem HARDEMİR.
Nezir'in varisi ve ruhu olan adam.
(Bölüme geçmeden önce bir şey soracağım. Ben demiş miydim düşmandan aşka... Abimin düşmanı gibi gibi konular da olduğunu?
Söylemediysem sorunn yokk...Sonuçta burdaki herkes birbirinin düşmanı hahahha)
Zihnime çarpıp geri seken sesler, bu kez zihnimin duvarlarını da aşmış sesleri algılamama neden olmuştu. Biri ismimi sesleniyor, diğerleri endişe ile ne olduğunu soruyordu ama kimin ne dediğini, seslerin kaynağını çıkaramıyordum.
Birbirine yapışmış kirpiklerimi kırpıp gözlerimi kör karanlığa açtım. Gözlerim karanlığa alışmaya çalıştı bir süre. O süre boyunca hala dışarıdan sesler geliyordu.
“Neden kapı kilitli?” dedi Peri Hanım endişeli bir sesle ve hemen ardından Baha’nın “İlk günden yaptığı sorumsuzluğa bak.” demesi ile derin bir nefes alıp üzerimdeki yorganı kenara itekleyip ayağa kalktım. Gözlerimi ovup kapıya doğru ilerledim ve o sırada kapının dışındakileri dinlemeye devam ettim.
“Baha kes sesini! İlk günden kendini güvende hissetmesini mi bekliyordun?” Canım doktorum. Aralarında en mantıklısı oydu.
“İlk günden bana karşı saf almanı sağlayabiliyor ama abi.” Baha’nın kırgın sesi ile elim kapı kolunda durdu. Ben hiçbir şey yapmadım ki. Ben kardeşlerin arasına da hiçbir zaman girmezdim.
“Oğlum, ne alaka?” Buğra’nın şaşkın sesini duydum. “Ben hiçbir şeyin aramıza girmesine izin verir miyim be abim? Sadece davranışların yanlış diyorum, bir başkası olsaydı yine aynı şeyi yapardım.”
Bir başkası için de aynı şeyi yapardım… Bu cümle bana yerimi de haddimi bildirmişti ama kalbimdeki bu kırıklığın, kırgınlığın nedenini anlamamıştım. Ben zaten onlar için herhangi biriydim. Yıllar önce kaybettikleri kız kardeşleri değil.
Boğazımda oluşan yumruyu yutup kapının kilidini açtım ve kapı kolunu indirip ev ahalisine baktım. Boş ve uykulu gözlerim ile onlara baktığımda hepsi sessiz kalıp beni baştan aşağı süzdü.
“Güzel kızım, neden ses vermiyorsun?” Baybars Beyin endişeli sesi ile boş gözlerimi ona çevirdim.
“Uyuyordum.”
Dümdüz ve ruhsuz sesim ile bu sefer araya Buğra girdi. “Daha sabah bayılmışken kapıyı kilitlemen bizi korkuttu.” Endişeli sesi ile bakışlarım ona döndü ve ona karşı yaptığım tek şey gözlerimi devirmek oldu. Kapıyı açık bırakıp onlara sırtımı döndüm; yatağıma doğru ilerledim. Yatağıma tekrardan girip sırtımı arkaya yasladım ve içeriye giren kişileri izledim.
Ben onlara girin demedim ki. Tamam kapıyı açık bırakmam o anlamı vermiş olabilir ama nezaketten bari sorsalardı.
“Ne kadar da karanlık.” Baha homurdanıp ışığı açtı ve odayı birden gasp eden ışık ile gözlerimi yumdum. Kapıdan gelen çok az ışık ile gözlerimde çok fazla acı olmamıştı ama bu ışık çok fazlaydı.
Gözlerimi geri açıp başımda dikilenlere baktım. Buğra’nın bakışlarına kaydı o an gözlerim. Onun baktığı yere baktım ve komidinin üzerinde duran ilacı gördüm. Uyku ilacını orda bırakmıştım.
Bakışları bana döndü. “Kafana göre ilaç içemezsin?” Aslında niyetinin bu ilaçları doktor önerisi ile alıp almadığımdı. Soru niteliğinde kurduğu cümleden en fazla bu kadarını anlayabiliyordum.
“Sanane.” Açıklama yapmakla sorumlu değilim.
İlk kez kaşlarının bu denli çatıldığını gördüm. “Benim doktor olduğumu bildiğine göre banane olmadığını biliyorsundur.”
Bayık bakışlarımı ona çevirdim. “Paşamız da bir doktor oldu diye herkesin doktoru olduğunu sanıyor.” dedim ve ekledim. “Ben senin hastan değilim yani sanane.”
“Ya sabır.” deyip çatılan kaşlarını düzelti ve o ilk anki sevecen haline geri döndü. “Bir şeye mi kızdın sen?”
Kaşlarını çatan kişi bu kez bendim. “Ne münasebet! Kime kızayım ben!”
Dudaklarında alaycı bir ifade oluştu. “Aldım ben cevabımı.” deyip odayı terk etti ve beni de arkasında kızgın bir boğa gibi bıraktı.
Tüm öfkemi odamdaki diğer Hardemirlerden çıkarmaya devam ettim. “Siz niye hala odamda duruyorsunuz?”
Baha gözlerini devirip kapıya doğru ilerledi. “Şu kızdan aşırı gıcık kapmaya başladım.”
Arkasından bağırdım. “Ay, ben de sana bayılıyordum zaten! Hadsiz!”
Odada kalan diğerlerini görünce bu kez çığlık attım. “Kardeşim biz niye anlaşamıyoruz? Siz niye tek tek davetiye falan bekliyorsunuz! Aynı anda geliyorsunuz ama tek tek kovulmadan gitmiyorsunuz!”
Pars ve Arem ikisi de karşımdaki duvarda sadece seyirci kalıyorlardı ve büyük ihtimalle bu ikisi sadece beni gözlemiyordu. Aileleri için tehlikeli olduğumu mu düşünüyorlardı? Düşünsünler. Yanlış bir fikir değil ama bunun onların bilmesine gerek yoktu. Şimdilik.
Baybars Bey yatağımın kenarına oturup bana baktı. “Neden bu kadar öfkelisin?” dediğinde gerçekten avazım çıktığı kadar çığlık atmak istedim.
Öfke ile ona bakıp “Ya, ben uslu uslu duruyorum ama siz beni delirtiyorsunuz! Sonra gelip neden öfkelisin diye soruyorsunuz!” Öfkeli bakışlarıma merakta eklendi. “Acaba delirdiniz mi?”
Baybars Bey başını iki yana salladı. “Bunca zamana kadar delirmedim. Bundan sonra da delireceğimi sanmıyorum.”
Başımı sol omzuma doğru eğdim ve dudak büktüm. “Ben de bu zaman kadar delirmedim ama sanırım bu saatten sonra beni delirtenleri de kendimle beraber delirteceğim.” Kısa ve net. Beni delirtiyorlar ve beni delirttikleri kadar onları delirteceğim.
Dudağının sağ tarafı keyifle yukarı doğru kavislendi. “İşte o zaman benim kızım olduğunu göstermiş olursun.” dedi ve sağ elini kaldırıp başımı tuttuğu gibi kendine doğru çekti. Saçlarımın tepesinde hissettiğim öpücük ile nutkum tutuldu. Bu herif babası artık her kimse, beni mi öpmüştü? Beni bıraktığında irileşmiş gözlerim ile göz göze geldi. Dudağının kenarındaki o gururlu kavis yerine bu sefer acıya vermişti.
Kızını öpen bir baba ve bu öpücüğü ilk kez yaşayan bir kız çocuğunun şaşkınlığı. İkimizi de sarsan buydu belkide. Ya da burda hatırlamayan sadece bendim. Belki o küçük benin saçlarını hep öperdi ama ben O’nun baba sevgisini hatırlayamayacak kadar küçükken buraya veda etmiştim.
Bildiğim tek bir şey vardı. O da bir daha bu öpücüğün tekrarlanmaması. Kalbimi acıtmıştı. Bu kadar acıtması haksızlık.
Bir kez yutkunup gözlerimi ondan kaçırdım ve anında gözlerim Peri Hanım ile kesişti. Boğazında bir düğüm oluşmuş gibi yutkundu ve gözlerinden akan bir gözyaşını anında silip kocasının yanına geldi. “Evet, beyler kızım da uyandığına göre siz aşağı inin. O da elini yüzünü yıkayıp akşam yemeği için aşağı inecek ardınızdan.” Bakışlarını bana çevirdi bu kez ve yüzünde var olan merhamet gözle görülebilecek bir şekilde arttı. “Kızım, sen de çabuk gel. Abin ve ikizin geldi. Onlarla da tanış.”
Abi ve ikiz mi? Ben onları unutmuştum.
Bir dakika…
İkiz… Benim bir ikizim vardı ve hala buna alışamamıştım. İşin garip yanı ise o şerefsiz bir ikizim olduğundan hiç bahsetmemişti.
“Benim mi?” Şaşkın sesim ile Peri hanım kıkırdadı.
“Ne senin mi?” dedi tatlı bir sesle.
“Benim ikizim mi var?” İlk gün sormuştum ama tekrar sormakta bir sakınca görmüyordum. Bir yüz kere falan teyit ettirmem gerekiyordu. Bir de hala şaşırdığım şey yedi çocuğun bu kadının doğurması. Tek başına. Ben bir tanesini bile düşünürken acıdan kıvranıyordum, bu kadın yedi tane nasıl doğurabilmişti? “Bu kadar çok çocuğu nasıl doğurdun?” Şaşkın sesim ile daha da gülüp kocasına sarıldı. O an asıl sarılmak istediği kişinin ben olduğunu düşünmem garip miydi?
“Aşağı gel ve toplu bir tanışma yapalım. Bu annen en az kendi kadar harika yedi çocuk doğurdu.” deyip gülerek odayı terk etti. Hemen arkasından da eşi ayağa kalktı ve o da gülerek odayı terk etti.
Bak her seferinde bu ikisi kalıyordu odada.
Bakışlarımın onlara döndüğünü görünce Arem ellerini teslim olurmuş gibi kaldırdı. O sırada yüzündeki farklılığı anında fark ettim. Gözlük takmıştı ve garip bir şekilde yüzünde çok çekici bir şekilde duruyordu. kirli sakalları, yanağındaki küçük iz ve siyah çerçeveli gözlüğü ile podyumdan fırlamış gibi duruyordu. ben onu süzerken o, gülerek odayı terk etti.
Pars’a dönen bakışlarım ile duvardan uzaklaşıp yanıma doğru geldi. Bir şeyler arıyor, gözden kaçırdığı bir şeyi bulmanın derdindeymiş gibi duruyordu.
Tam önüme geldiğinde kollarını yatağımın iki kenarına yasladı ve beni kollarının arasındaki hapse mahkum bırakıp üzerime doğru eğildi. “Ben seni nereden tanıyorum?” Meraklı sesi ile sadece omuz silktim.
Aldığı yanıt hoşuna gitmemiş gibi başını iki yana salladı. “Seni bir yerden tanıyorum. Bu sesi daha önce duydum.” Kararlı ve hemen bulmak isteyen sesi ile tekrar omuz silktim ama bu sefer konuştum da. “Ses benzerliği falan bir şey vardır. Ya da ne bileyim gittiğim bir yerde sende vardın ve duymuşsundur sesimi.”
Başını omzuna doğru yatırıp gözlerime daha da dikkatli bir şekilde baktı. “Nerede karşılaşmış olabiliriz ki?”
Sıkılmış gibi ofladım. “Ne bileyim ben. Bir kafede, spor salonunda, sahil kenarında, panayırda…Bak bir çok yer var.”
Başını iki yana salladı tekrardan gözlerini benden ayırmadan. “Hayır orada duymadım.”
Omuzlarından itekledim ve beni hapsettiği o küçük alandan çıktım. Koca gövdesini o istediği için bu kadar rahat itebilmiştim.
Hızla ayağa kalkıp ona döndüm ve aynı anda o da bana döndü. “Hiç hoşuma gitmiyor sesin.” Kızgın homurtusu ile şaşkın bir şekilde gözlerimi açtım.
“Ay paşama bak! Bir de ses beğendirtemiyoruz!” Birden çemkirmeye başladım. “Kurban ol sen benim sesime.” dediğimde derin bir soluk aldı ve son kez bana bakıp odadan çıktı.
Terbiyesiz yanıt verme nezaketinde bile bulunmamıştı. Hayvan oğlu hayvan!
Burda babasına hayvan dedim ya. Şimdi babası hayvansa bende babasının kanını almışsam hayvan kızı mı oluyorum? Ben şimdi buna hakaret ederken kendime de mi ediyorum?
Ben hiç alışık değilim ki ucu bana dokunan hakaretlere! İşte böyle sonradan ucu bana dokunuyor mu diye üç saat tartışırım değerli şahsımla.
“O zaman sadece sensin hayvan!” Homurdana homurdana banyoya geçip elimi yüzümü yıkadım ve bir daha üzerimi değiştirmeden aşağı indim. Tanışalım bakalım yeni abi bey ve ikizimle. Acaba ikizim kız mı?
Bunca erkeğin varlığı hele de hepsinin abi kategorisinde olması umarım şakadır? Dakika başı bana abi diye dünyadaki tüm erkekleri getiriyorlarmış gibi hissediyorum. Salondan içeri girdiğim gibi gördüğüm erkek sayısı ile adımlarım duraksamıştı ta ki Baybars Beyin beni görüp seslenmesine kadar.
“Güzel kızım, gel bakalım babanın yanına.” Bu adam çok çabuk alışmamış mıydı bana?
Dilimi alt dudağımda gezdirip onun yanı dışında başka boş bir yer aradım. Onun dışında Buğra’nın yanı boştu. Eh Buğra da benim bu odada tercih edeceğim tek insan gibi duruyor. Baybars Beyin beklenti dolu bakışlarını es geçip Buğraya doğru adımladım. Buğra'nın yanına geldiğimde dudaklarında çok güzel bir tebessüm yeşerdi ama en güzelide gözlerinde yeşeren o umuttu.
Neyse bu herif böyle devam ederse ona iyi davranabilirim. Bakışlarım ile yanını gösterdim. “Biraz yer aç.”
Başını senden olmaz der gibi iki yana salladı ve “Ne kadar da kibar biri.” deyip yana kaydı. Omuz silkip hemen dibine oturdum ve tüm ev halkı ile bu kez göz göze geldim.
“Bebeğim biz en başından seni abilerinle tanıştıralım.” deyip Baybars Beyin diğer tarafında oturan eşi Peri Hanım ayaklandı ve hemen sağ tarafında duran oğlunu gösterdi. “Bu Arem. En büyüğünüz ve mimar. Aynı zamanda şirketlerin yöneticisi.” Kahverengi keskin gözlerine şaşkınlıkla baktım.
“Mimar mı?” sorum Peri Hanımaydı ama yanıtlayan Aremdi. “Evet, mimar.”
Dudaklarım keyifle büküldü. “Şaşırdım.”
Kaşları bu kez merakla havalandı. “Neden?”
Basit bir şeyden bahseder gibi konuşmaya başladım oysaki asla benim için basit değildi. “Bende mimarım. Yani bu sene mezun oldum daha doğrusu.”
Arem’in dudaklarının kenarı keyifle kıvrıldı ve gözlerinde bir saniyeliğine gururun geçtiğini gördüm. Belki de ben yanlış görmüştüm.
Peri Hanım aramızdaki bakışmayı böldü. “Her birimizden bir parça taşıman ne kadar da güzel.” deyip Pars’a yöneldi ve konuyu burda bitirdi. “Bu da ikinci en büyük abin. Şirkette çalışıyor o da.”
Bakışlarımı Pars’a kaydı. “Şirkette ne yapıyorsun?”
Tekli koltukta iyice arkaya yaslanıp sağ bacağını sol bacağının üzerine zarifçe attı. “Genel stratejileri belirleme, finansal yönetim yapma, ekipleri yönlendirme ve projelerle ilgilenip abime yardımcı oluyorum.”
Dudağımı büküp başımı sol omzuma doğru büktüm. “Genel müdürüm deseydin anlardım.”
Bana baktı baktı ve en sonunda sadece omuz silkti. Uyuz.
Bakışlarım tekrardan Peri hanımı buldu. Burdan ne kadar çabuk kurtulursam o kadar benim için iyiydi. İstediğimin bir kısmını anlayan kadının bakışları hemen yanımda duran adama döndü ve anında yüzünde tebessüm bulaştı.
“Buğrayı biliyorsun zaten.”
Bakışlarım yanımdaki adama kaydığında bana bakan yüzüne karşı gözlerimi kıstım ve “Yo, tanımıyorum. Kim bu şahıs?” diye sordum.
Ya sanane kimse kim! Bırak da kadın hepsini söylesin de kurtulalım burdan. Bazen iç sesim çok zorba olabiliyordu.
Yanımda duran adam içten gelen bir kahkahayı saldığında bakışlarımı ondan çevirdim. Bu adamla aramı açmam gerekiyordu. Yani ilk günden bu ne samimiyet kardeşim?
“Ben sana kendimi tanıtırım bir ara.” Keyifli sesine karşı sadece omuz silktim ve bakışlarımı Peri Hanıma çevirdim.
Aramızdaki ilişki hoşuna gitmiş gibi kahverengi gözlerinde somut bir şekilde görebileceğimiz parıltılar mevcuttu. Beni kaybetmeseydiler mutluluğu ile bende mutlu olurdum belki ama şu an onun mutluluğu içimde hiç bir hissi uyandırmıyordu.
Bakışları benim sağ tarafıma kaydı ve gözlerim Baha ile kesişti. Dudaklarında her oğlunu tanıttığında var olan o tebessüm yeşerdi tekrardan. “Bu da Baha. Dört numaralı abin ve avukat.” dediğinde gözlerimi tekrardan kıstım.
“Biliyor musun şu kötü avukatlar olur ya, hah senden o enerjiyi alıyorum.” dediğimde anında kara hareleri daha da genişledi.
“Bilip bilmeden mesleğime mi hakaret ediyorsun?” Öfkeli sesini umursamadan ona bakmaya devam ettim.
“Hiç mafya, dolandırıcılık, adam yaralama, katil gibi adamları savundun mu?” Sustu. Az önce odada kim varsa sanki ruhları çekilmiş gibiydi. Bingo. Doğru noktaya atış yapmıştım. Baha’nın birden yüzüne yerleştirdiği maskeye şaşkınlıkla baktım. Az önceki öfkeli yüz ifadesinden gram eser kalmamış, yerine hiçbir duyguyu ele vermeyen bomboş bir surat ifadesi yerleşmişti. Bu adamın aniden bu kadar iyi bir şekilde yüz ifadesini maskeleyebilmesi olağanüstüydü.
“Sessiz kaldın.” Sorum ile diğer aile fertleri kendine gelmiş gibi derin yutkunma sesi ve kısık bir küfür duydum.
“Avukatlığın tanımını bilmeyen küçük bir kız ile tartışmayacağım. Olayları ve insanları derinlemesine incelemekte bizim vazifemiz.” Kendinden emin ses tonu ile başımı anladığımı ifade etmek için aşağı yukarı salladım.
“İnsanları derinlemesine incelemek psikologların veya filozofların işi değil mi?” Bir meslekleri tartışmadığım kalmıştı.
“Bizim işimiz de insanlarla. Bir olayı; neden, nasıl yaptığı da tam olarak insan psikolojisine bağlı. Katili mi savunuyorum ben? Peki, o katil tam olarak kim?” deyip kaşlarını yukarı kaldırdı soru sorar nitelikte. “Söylesene kendini korumak için birini öldüren, yaşam hakkını korumaya çalışan ve senin gözünde katil olan bu kişinin savunulmaya hakkı yok mu?”
Kısacası nefsi müdafadan bahsediyordu ve doğruyu söylemek gerekirse çok güzel açıkladı da. Tek sorun bunu açıklaması diğer verdiğim örnekler için geçerli değildi. İrdelemedim. Vakti geldiğinde bir bir kendisi konuyu açacaktı zaten. Tabi o zamana kadar beni bulabilirse.
“Anladım.” deyip direkt konuyu kapattım ve bakışlarımı Peri Hanıma çevirdim. Peri Hanım bana bakarken birden ‘Ayy’ deyip elini alnına yasladı. “Ben bunların yaşını demedim ya.”
Dediği şey ile kaşlarımı çattım. “Sanki evlilik programındayız. Ne yapayım ben bunların yaşını. Hepsi benden yaşlı işte.”
Buğra tekrardan kahkaha atıp elini omzuma attı ve beni birden kendine doğru çekti. Kendimi onun geniş göğsünde bulduğumda bakışlarımı ona çevirdim ve üstten bana bakan gözleri ile denk geldim. “Sarı civciv diğerleri belki ama ben yaşlı değilim.” demesi ile bende sırıttım.
“O zaman senin arkadaş çevrende yaşlı değildir.” Hepsiyle bir harem açacağım.
Anında yüz ifadesi dondu ve keyifli yüz ifadesinin an be an nasıl solduğunu gördüm. “O şerefsizlerin hepsi gebermek üzere.” deyip gözlerini benden kaçırdı. Bu haline kahkaha atmak istedim. Allah ilerideki eşine sabır versin. İlk günden kardeşine karşı böyle kıskançlık sergileyen adam eşine dünyayı dar ederdi.
Ben medeni erkek seviyorum. Ne öyle sürekli kısıtlayan erkek.
Lütfen bu cümlede büyük lokma olmasın. Kıskanç erkeğe hayır!
“Durun iki dakika. Anneniz bitirsin tanıştırma faslını sonra kavga edersiniz.” Baybars Beyin eğlenen sesi ile bakışlarımı ona çevirdim.
“Ne münasebet. Ben bu şahısla ne diye kavga edeyim ki?” Umursamaz sesim ile Buğra tam konuşacaktı ki ilk andan beri hiç konuşmamış ve gözlerini benden ayırmayan esmer oğlan sesini duyurdu.
“Bu kadar yeterli, daha fazla vaktimi öldüremeyeceğim.” deyip ayaklandığı vakit Baybars Beyin sesi tekrar duyuldu.
“Biraz sabretsen hiç bir şeyden kaybın olmayacak, Çağrı. Şimdi geri otur şuraya.” Sakin ama bir o kadar otoriter sesi ile Çağrı çenesini sıkıp öfke dolu bakışlarını bana çevirdi. Sanki babasını dövdük. Tipe bak.
Ona karşı yüzümü buruşturup Peri Hanıma döndüm. “Bu şahısla tanışmama gerek yok.”
Peri Hanım üzgün bir ifade ile bana bakıp “Kızım,” demişti ki yine araya girdi Çağrı denen abi bozuntusu.
“Sokaktan gelip bağdakini mi kovuyorsun, sen?” Şimdiye kadar hiçbirinde görmediğim o nefreti bu adamın gözlerine görebiliyordum.
Buz gibi bakışlarımı ona diktim. “Ben sokaktan geldiysem sen de sokaktan geldin. Hatırlatırım bana sahip çıkmadığınız için aşağıladığın o yerlere düştüm. Ama bak yine kürkçü dükkanıma,” Bir an duraksadım ve üzülmüşüm gibi davrandım. “Ah pardon, yanlış dedim. Pardon çöplüğüme, sokağıma geri döndüm.” Omuz silktim. “Kader işte ne yapacaksın.”
Hızla ayağa kalkıp üzerime doğru geliyordu ki Arem tek bir adımla önünde durdu. “Sınırını aşma. Karşında bir kadın var.”
Bakışlarını Aremden dolayı göremiyordum ama öfkeli sesini en az diğerleri kadar iyi duyabiliyordum. “O zaman kadınlığını bilip de sussun!”
Ne diyor lan bu? Hızla ayağa kalkıp ona doğru ilerliyordum ki Buğra kolumu tuttu. Umursamadım. “Lan ibne, seni kadınlığımla bir ezerim bir daha var olamazsın. Sen kimsin de bizi aşağılıyorsun!”
“O cümleleri yediririm, sana!” deyip Arem’i iteklemeye başladığında Parsta ayağa kalktı.
“Senin o kolunu kırıp bir yerlerine sokmazsam ben de Asya değilim!” deyip kolumu tekrardan kurtarmaya çalıştım ama nafileydi. Bakışlarımı Buğraya çevirdim ve o da çoktan ayaklanmıştı. “Bırak kolumu geberteceğim bu şerefsizi!”
“İkinizde durun!” Buğra’nın bağırması kimseyi etkilememişti. Yok ben o kendini çok üstün gören erkek şahsını döveceğim.
“Gel lan buraya seni geberteceğim.” Kızgın sesim ile abilerinin kollarının arasından çıkmaya çalışan Çağrı bağırıp onların kollarının arasından çıkmaya çalıştı.
“Tipe bak tipe! Karaya vurmuş gerizekalı balık gibi tepinip duruyor!” demem ile havaya küfürler karıştı.
Sol elimi dudağıma götürüp şaşırmış gibi yaptım. “Ay terbiyesiz bir de küfrediyor!” demem ile odada çok korkunç bir ses duyuldu.
“Kes sesini!” ve Çağrı’nın yanağında patlayan bir tokat. Baybars Bey öfke ile oğluna vurmuştu. İşte şimdi elim gerçek anlamda şaşkınlıktan dudaklarıma çıkmıştı. Odadaki o korkunç kaos yerini saniyesinde sessizliği bırakmıştı. Kimseden çıt dahi çıkmıyordu ve en az diğerleri de benim kadar şaşkındı. Tek şaşırmayan Peri hanımdı. Sakin adımlarla oğlunun karşısına geçip onu süzdü.
“Benim yetiştirdiğim oğluma da bakın bir. Ben ne zaman senin, benden üstün olduğunu söyledim de sen bir kadına, susmasını söylüyorsun! Kadınlıkmış, susmakmış!” deyip bağırdı. “Seni bu kadın, kendi elleri ile bu yaşa getirdi ve ilk kez bugün çocuklarımdan biri yüzümü eğdirdi.” Oğluna hayal kırıklığı ile baktı. “Ben seni iyi eğitememişim.”
Çağrı bir transtan çıkmış gibiydi. Önce karşısında duran annesine sonra babasına en sonda kardeşlerine baktı. Acı içinde yutkundu ve bakışlarında yerleşen pişmanlıkla “Anne…” dedi devamını getiremedi.
Alt dudağı titredi ve anında gözlerini kaçırdı. Bu kadar çabuk pişman olmasını beklemiyordum. Duygularının bu kadar çabuk değişmesini de beklemiyordum. Şaşkınlık içinde birden parlayan ve öfkeden kuduran adamın şu an acı ve pişmanlık içinde nasıl perişan olduğunu izliyordum.
“Kadınların kim olduğunu öğrenmeden bir daha benimle konuşma.” deyip Peri Hanım az önce kocasının kalktığı yere oturdu ve bakışlarını oğlundan çekip bana baktı. “Biliyorum bu çocuk adına ne kadar üzür dilersem yetersiz kalır ama ben bir anne olarak kızımdan özür diliyorum. Kendi oğlumu iyi yetiştiremediğim için özür dilerim kızım.”
Neden bilmiyorum ama onun yerine ben utandım. Hayır buradaki tüm suç birden bire köpüren ve saldırgan bir tavır sergileyen Çağrıdaydı. Özür dilemesi gereken biri varsa o da Çağrıydı ama sustum bu kez. Kimseyle konuşmak istemedim.
Sessizliğim ile beraber Peri Hanımın dudaklarında bir tebessüm yeşerdi ve gören herkes bu tebessümün mutluluktan olmadığını net bir şekilde görebilirdi.
Bakışlarını bir saniyeliğine benden çekip alt dudağını dili ile ıslattı ve tekrar bana döndü. Bu sefer dudaklarında tuttuğu tebessüm zoraki bir tebessümdü. “Tanışman gereken son kişi ile de tanış ve akşam yemeğimizi yiyelim.” Bugünün bitmesini artık o da istiyordu.
Ben olsaydım kesin bu Çağrıyı kapı önüne koymuştum bile. Bu kadın çok sabırlı.
Bakışları en uzak köşede oturan ve bana benzeyen çocuğa döndü. Dudaklarındaki tebessüm artık zoraki değildi sadece ucunda küçük acı tohumları kalmıştı. Umursamadım, umursamadı. “İkizin, en küçük oğlum ve senden dakikalar önce doğan Enis’im.” deyip başını sola doğru yatırdı. Sanki karşısında hala küçük bir çocuk vardı. “Basketbolcu ve umarım çok yakında Milli takıma da katılabilir.” İşte bu beni en etkileyen kardeş oldu diyebilirim.
Kaşlarım tekrardan şaşkınlıkla havalandığında karşımda kopyam gibi duran adamı baştan aşağı süzdüm. Bana benziyordu tıpkı Pars gibi. Tek fark onun gözleri kahveyken benimkiler yeşildi. Parsla aramızdaki tek fark ise yaşımızdı. O yirmilerin sonundayken ben başındaydım ve bu da çehremizden belli oluyordu ama Enisle bu böyle değildi. O tamamen benim şu anki halimin erkek versiyonuydu, gözleri hesaba katmazsak.
Gözlerinde Parsınkinden bir fark daha vardı. Pars’ın gözlerinde ön yargı, şüphe ve merak vardı ama Enis’in gözlerinde Çağrı’nın gözlerinde olan nefretten vardı. Benden nefret mi ediyordu? Peki diğerlerinin hiçbir fikri beni üzmemişken bu bakışlar neden beni rahatsız etmişti? Bakışlarına karşı sadece yutkunup gözlerimi kaçırdım ve son sözleri söyleyip Peri Hanımın bitirmesini bekledim.
Peri Hanım, tanışma faslının daha bitmediğine karar vermiş olmalıki “Şimdi de sen kendini tanıt kızım.” dedi acı bir şekilde. Diğer çocuklarını kendi tanıtabilmişken kızını tanımak için kızına soruyordu. Kızının kim olduğunu dahi bilmiyordu. Olsun, bizde de böyle olsun.
Alt dudağımı yalayıp bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra onun dediklerinden yola çıktım. İsim, meslek…
“Bildiğiniz gibi Asya ben işte. Bu sene Mimarlık fakültesinden mezun oldum ve bir süre çalışmamaya karar verdim.” dediğimde Baybars Bey araya girdi. “Sakıncası yoksa nedenini sorabilir miyim?”
Omuz silktim. “Yok… Ben sadece bir süreliğine ara vermek istedim. Sonrada yüksek lisans başvurumu kabartmak için bir iki yerde çalışacağım zaten.” Kısık bir sesle.
“Eğer çalışmak istersen şirkette sana yer açabiliriz.” dedi büyük bir gururla.
Demek torpil tam olarak bu oluyormuş. Adam puanıma, başarılarıma, ne yapıp yapamayacağıma bakmadı bile!
Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Sizden torpil istediğimi hatırlamıyorum.”
İlk kez bana karşı kaşları çatıldı. “Torpil?” Bunun saçmalığını sabaha kadar tartışmak ister gibi duruyordu bakışları. “Kızımın zaten hakkı olan şeyi verdiğim için bir de torpil yapmış mı oluyorum?” Elini havada bir yarım tur çevirdi. “Hadi oradan!”
Yüzümü buruşturup ona baktım ve anında bu ifademi düzelttim. Ne yeri ne zamanı. “Teklifiniz için teşekkür ederim ama zaten işe başlayacağım zaman çalışacağım şirket belli.” ve torpil değil. Ağlaya ağlaya, ağlatıla ağlatıla o şirkette çalışmayı hak etmiştim ben.
O şerefsiz aklıma gelince yine onu süründürmek için bir anlığa keyiflendim ve hemen sonra onun da beni nasıl süründürdüğü aklıma geldi. Anlık gelen keyif büyük bir hüsranla geri gitti.
Vakti geldiğinde her gözyaşımı ondan söke söke alacaktım.
“Neresiymiş orası?” Arem’in meraklı sesi ile omuz silktim.
“Tekrardan çalışacağım vakit görürsün. Tabi o süre zarfında hala burda kalırsam.” Üç ay… Üç ay sonra bu işkence son bulacaktı. İlk günden yaşatmadıkları duygu kalmamıştı ve onlara şirketi söylersem küçük bir kaos çıkma ihtimali yüksekti. Nasıl diyecektim rakip şirketlerinde çalışacağımı?
Arem dediklerimi umursamadan yeni bir soru yöneltti. “Peki, hangi üniversitede yüksek lisans yapmayı planlıyorsun?” Bu adam çok meraklı?
“Harvard Üniversitesinde.” demem ile dudağının sol tarafı keyifle kıvrıldı.
Peri Hanım hızla araya girdi. “Aremim de orda yüksek lisansını yapmıştı.” deyip eşine döndü. “Baybars, resmen Arem’in kız versiyonunu doğurmuşum!” diye şakıması ile kaşlarımı çattım. Bu adam ile ortak yönlerimiz beni korkutmaya başlasa iyi olur. Acaba beni önceden mi tanıyordu ne?
Bu böyle devam ederse ya ruh hastası çıkacaktım bu evden ya da yaşlanmış, buruş buruş bir şekilde.
Bakışlarım Peri hanıma kaydı. “Eğer tanışma faslı bittiyse artık yemeğe geçebilir miyiz?” Hem kurt gibi açtım hem de bu gecenin bir an önce bitmesini istiyorum.
Üç aylık bir süre aklıma geldikçe nefesim daralmaya başlıyordu. Bu insanlar hem zorba hem de gaddar. Zorbalar çünkü beni kaçırmışlardı. Gaddarlar çünkü beni ilk andan itibaren tanımadan nefret edip üzerime doğru gelebiliyordular.
Çağrı Hardemir…Senle çok işimiz var ve Enis Hardemir, o nefret dolu bakışlarının içinde seni gömeceğim. Hiçbir nefreti hak edecek bir davranış sergilememiştim.
Ta ki bu son on dakikaya kadar. Artık sınırlar ve hadler var. Siz iki aptala da haddini bildireceğim. Nefret mi etmek istiyorsunuz? Merak etmeyin elinize çok iyi nedenler vereceğim.
Bu hafta ekstra pazartesi bölüm gelecek demiştim. Ben bir kaç saat erkenden atıyorum diyelim bu bölüm için. Bir sonraki bölüm Çarşamba günü. (yarın finallere çalışacağım için bölüm erken geldi.)
Bu arada kitap alıntıları, yeni bölüm ile ilgili bilgileri genlde whatsap kanalında veriyorum. (Wattpad sayfamda linki bulabilirsiniz.)
Bu arada bu bölüm içime sinmedi. Beğenmedim çok fazla. Bu bölümü 2024te falan yazdım şu an bakıyorum da eksikleri çok ama yeni bir bölüm yazmakla da uğraşmadım. Kitap bitiğinde tekrardan bakarım artık.
Ve bölümmmm sonu...
siz nasıl buldunuz?
Tüm aile tam takır artık. Aralarında nefret ettiğiniz sevdiğiniz karakter falan var mı?
Ben kaçar.
Seviliyorsunuz...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |