29. Bölüm

29. Bölüm- Bir Kaşık Süt Bir Kaşık Kan

Aden Sakaaa
adensakaa

Bölüm içerisinde küfür biraz fazla olabilir 👀

Sınavı bitmiş ve kitap bitene kadar bölümlere odaklanacak o kız geri döndü. Sınavdan sonra bol bol yazmaya başladım ve şu an 31. bölümü yazıyorum. Böyle devam edersek yıl içerisinde kitabı final verebiliriz.

Ben bölümleri yetiştirmeye siz de oy ve yorumlarınızı eksik etmeyerek kitabı güzel yerlere getirebiliriz belki😶

Bölüm müziği
Babamın kızıyam- Songül Karlı

 

Keyifli okumalar.


"Yalan yok!” diye son kez ikaz eden Arem ile anında yüzüm düştü. Bunu hepsi de gördü. Kimi gülüp geçti, kimi somurtkanlığımın ardındaki o sırları merak etti.

“Ben ne zaman yalan söylemişim?” diye Arem’e çemkirdiğimde bu sefer kimse gülmedi. Ee, sonuçta buradaki herkese söylediğim onlarca yalan vardı.

Ben de suç var mıydı? Tabiki de yok! İnanmasalarmış onlar da.

“Getirdim şişeyi.” Çağrı abim nefes nefese yanımıza geldiğinde yüzüm daha da düştü. Ne diye getiriyordu ki?

Şu an hepimiz bir çember oluşturacak şekilde yere oturmuş ve Çağrı abimin ortaya bıraktığı içi boş cam şişeye bakıyorduk. Ne mi yapıyorduk? Doğruluk cesaret oynuyorduk!

Ve hepsi bu oyunu sırf ben doğruları söyleyeyim diye kabul etti. Tek biri bile itiraz etmedi hatta Merih abim, bu konuda Arem’e destek bile oldu.

Tam karşıda Merih abim ve Arem yan yana oturuyordu. Merih abimle benim aramda ise Semih abim, Belçim, Çağrı abim ve hemen dibimde Enis vardı. Diğer tarafta Arem ile sağ tarafımda kalan Hardemir erkeleriydi ve hemen sağımda kurulu olan kişi de Buğraydı.

En azından Buğra ve Enis karşıma geçseydi de daha rahat yalan söyleyebilseydim. Şimdi şişenin ucu benimle kim arasında kalsa bir sorun, bir sıkıntı…

Arem’in hemen yanındaki Pars önündeki şişeye uzandı ve ilk çeviren o oldu.

Gerginlikle dönen şişeye baktım.

Döndü. Döndü, hızı yavaşladı ve ağız ucu hemen yanımdaki Buğrad’a durdu. Şişenin alt kısmı ise Semih abimdeydi.

Buğra sırıtarak Semih abime baktı. “Doğruluk mu cesaret mi?”

“Doğruluk.” deyip bıkkın ve ilk kurban olmanın keyifsizliği ile yanıtladı.

“Ne sorsam acaba?” diye yanımdaki Buğra mırıldandı. “Neden kardeşimizi sakladınız? Siz de büyüklerin oyununda kurban olmuşsunuz. Hem kendinizi hem de Asya'yı bu eziyetten kurtarabilirdiniz.”

Semih abim sanki bu soruyu bekliyor gibiydi. İç çekti ve bakışları bir an bana değdi. “Asya'yı bulduğumuzda kaç yaşındaydı hatırlıyor musun?” Sorusu Buğrayaydı ama hepsine açıklıyordu.

“Yedi.” dedi Buğra.

“Evet, o yedi yaşındayken biz de ondan sadece üç yaş büyük iki küçük çocuktuk. Sarhun Korgöz, bizi bir yere götürdü; Asya, sizin kardeşiniz bundan sonra onu korumak zorundasınız, dedi. Benim kendime dair tüm anılarımda Asya var. Söylesene kendi benliğimi bile Asya’nın abisi olarak inşa ederken onu koruyamayan ailesine ne diye kardeşimi verecektim ki?”

“Yeterince açıklayıcı.” dedim soğuk bir tonda. Buğra'ya döndü bakışlarım. “Çevirme sırası sende.” Ve bana bakan kahve harelerinde bir tutam pişmanlık gördüm. Bakışlarımı ondan geri aldığımda öne doğru eğilen bedenini sonra da şişeyi çevirdiğini gördüm.

Ucu, Baha da arkası ise Belçim’e denk gelmişti. İşte şimdi eğlendim. İki keskin dili olan kişinin oyunundan ne çıkacaktı acaba?

“Ee, söyle bakalım çatal dilli; Doğruluk mu cesaret mi?”

Belçim ağzının içinde bir kaç kelime çevirip Baha'yı yanıtladı. “Doğruluk.”

“Söyle bakalım, babanın günahından haberin var mıydı? Ya da o çok sevgili ailenin pisliğinde sen de var mısın?”

Ama ben demiştim ikisinin de dili sivri diye. “Siz Hardemir ve Korgözlere rağmen Enis bir melek.” Ne? Ben dururken ikizimi mi örnek vermişti? “Ben de kendi ailemdeki o kuzu olabilirim.”

“Sorumun yanıtı bu değil.” Israrcıydı baha.

“Şerefsiz dedenizden duydum. Sizinle beraber.”

“Demek sorun sadece Asya’nın ailesinde değilmiş, ha?” diye alayla güldü ve Baha şişeyi hızla çevirdi.

Bana gelirse kimin ne soracağını düşünmek gerilmemi sağlamıştı ve bu gerginlik en sonunda o şişenin götünü bende durdurmuştu. Ucu ise Arem de!

Sırıtarak Arem’e baktım. “Bence bana kıyamazsın, canımın canısının ötekisinin efendisi!” diye saçma sapan bir tabir kullandığımda dudaklarından erkeksi bir kıkırtı firar etti.

“Sırnaşma, bu kez kurtulamayacaksın.” Keyifle bana döndü ve inanılmaz olan herkesin keyifle bana dönmesiydi. Hepsi adi şerefsiz bunların! O masum iyilik meleği Enis bile!

“Doğruluk mu cesaret mi?” diye sorduğunda düşünmeden yanıtladım.

“Tabiki de cesaret!”

Bir an kaşları istediğini alamamanın verdiği hoşnutsuzlukla çatıldı. “Bunu ben düşünmemiştim, lan.” diye somurttuğunda yanında duran Pars güldü.

O an zihnimin kuytularına bir not düştüm: Pars’a denk gelirsek asla cesaret demek yok!

“Buldum!” Arem’in keyifli sesi ile ona döndüğümde yüzündeki o gülüşün benim için hiç iyi şeyler doğurmayacağını idrak ettim.

“Söyle, söyle de kurtulalım bitsin.” Başa gelen çekilir.

“Şimdi Selçuk itini arayıp diyeceksin ki arkadaşım sana aşık, ikinile bir randevu ayarladım. Yarın müsait misin?”

“Ee ama yuh!” diye bağırdığımda Belçim de bana eşlik etti.

“Ya ben Selçuk’u enişte olarak beğeniyorum. Asya, valla onda gözüm yok!” diye Belçim anında kendini açıklamaya çalıştığında öfke ile Arem’e baktım.

“Selçuk olmaz, Arem! Başkasını arayıp söylim, Temur mesela. O olur.” dediğimde Temur ile aramdaki ilişkiyi Enis dışında bilmeyen herkes garip bir ifade ile bana bakıyordu. Enis ise öfke ile.

“O şerefsizi en son kendi ellerimle öldüreceğim!” Enis’in yanı başımdaki homurtusunu duyanlar daha da garip bir ifade ile bize bakmaya başladı.

“Nasıl yani? Bizim enişte Selçuk değil de Temur mu oldu şimdi?” Ya sen depresyonda değil miydin, Belçim!

“Yok enişte falan!” diye bağırıp öfke ile cebimdeki telefonu çıkardım.

“Bugün o itin sana nasıl baktığını gördük.” diye Arem öfkeyle soluduğunda sinirlerim daha da gerilmeye başladı.

“Nasıl bakıyormuş ya?” diye ona çemkirdim. “Arkadaşım işte. Niye hemen başka yerlere çekiyorsunuz?” diye sitem ettiğimde Pars araya girdi.

“Sen hangi ara Umay Töre’nin oğlu ile arkadaş oldun ki?” Aklına takılan her soruyu sormasa içi rahat etmeyecek.

“Ben Selçuk’u biliyordum da Temurdan bana neden bahsetmedin, Asya?” Çağrı abimin kırgın çıkan sesi ile derin bir soluk verdim.

“Ya gördüm, sevdim ve arkadaş oldum bir ara. Ne var?” diye çemkirdiğimde yanımdaki Buğra kalbini tutup kendini pufunun üzerine doğru bıraktı.

“Sevdim mi? Sevdim mi?” Yalancı bir ifade ile feryat etmeye başladı. “Sen neden iti kopuğu seviyorsun, Asya!”

“Ya o anlamda değil, be doktorcuğum.” dediğimde Arem yine araya girdi.

“Bize gelince çıkar pençelerini Buğra'ya gelince ise gül çiçek uzat!”

Buğra oyunculuğuna ara vererek sol elini çenesinin altına koydu ve rahat bir tavırla abisine baktı. “Ee, ben ilk andan itibaren güzelime gül, çiçek uzattım. Şimdi de bereketlenmiş o çiçekleri geri topluyorum.”

Bakışlarımı Buğradan alıp diğerlerine alın görün der gibi kaş göz yaptım. “Siz bir de kendinizi şu şah eserle bir mi tutuyorsunuz?”

Onlar yine kendi aralarında tartışmaya devam ederken derin bir soluk verip elimdeki telefona döndüm ve rehbere girdim. Arama geçmişinde gözüme ilişen ilk şey cevapsız aramalardı.

Üste duran aramaların hepsi Selçuk’a aitti ve garip olan şuydu ki Selçuk beni ölü bildiği vakitler de aramıştı.

Parmağım o an titreyerek “Çiçek Katili” yazan kısma dokundu ve Arem’in oyunu için ben ölümümü bile kabullenmeyip beni durmadan arayan o adamı aradım.

Çaldı. Çaldı ve tam kapanacağını düşündüğüm an telefon açıldı. Tüm odağım telefondayken fark etmediğim o sessizliği Selçuk’un aldığı o derin soluk ile fark ettim. Bakışlarımı telefondan ayırmadım ama odadaki herkesin pür dikkat bana ve elimdeki telefona baktığını anlıyordum.

“Selçuk,” dediğimde demin duyduğum o soluk sesinden daha derin daha kederli bir soluk sesini işittim ve sonra O'nun sesini duydum.

“Cengiz, gel şu telefona bak. Ben sanırım iyice delirdim.” Boğuk geliyordu sesi bir de sanki içmiş. Kelimeleri tam dönmüyor.

“Bakayım, abi.” Cengiz’in sesini duyduğumda bekledim. O arada gerginlikle alt dudağımı kemirip parmaklarım ile oynamaya başlamıştım. “Abi, Asya aramış.”

“Selam, Cengiz.” dediğimde kısık küfrünü duydum.

“Al, abi. Delirmemişsin daha. Harbiden yüzsüz gibi seni aramış. Tamamen delirtmek için de boş durmuyor.” dediğinde sesi sonlara doğru kısık gelmişti.

“Asya?” Selçuk’un sesini duyduğumda derin bir soluk alıp ne için aradığımı hatırladım.

“Şey, Selçuk ben bir şey için seni aramıştım da.” dediğimde gergin gülüşünü duydum.

“Hayırdır, yolundaki o taş parçasına ihtiyacın mı düştü?” Kederli sesi ve şu an herkesin bizi pür dikkat dinlemesi ile daha da gerilmiştim zaten.

“Evet, yardım edecek misin?” diye çabucak konuştum.

“Biliyorsun ki canımı istesen ben yine yüzsüz gibi onu da ayaklarının altına sererim.”

Midemde yürüyen o böcekleri hissettim. Şu an gerginlikten, Selçuk’un söylediklerinden kusabilirdim. Gerçek anlamda şu an kusmak istiyordum ve nedeni stres! Stres olmalıydı…

Belçim tam bir şeyler söyleyecekti ki yanındaki Semih abim ağzını elleri ile kapayıp susmasını işaret etti.

Çok ayıp ama ya!

“Canın senin olsun. Hemen sen de yürüme ya!” diye anında çemkirdim. “Hem sen bana yürü diye mi aradım. Yoo!” diye kendimi yanıtladım hızla. “Bir de sen yürümüyorsun ki sanki kıçına roket takmışsın da fırlıyorsun!” diye çemkirmiştim ama içinde sitemler vardı.

Selçuk’un telefonun ardından kısık gülüşünü duydum. “Asya, bence aklımı başka yerlere çekme.”

Allah belanı vermesin sapık herif!

Telefonu hızla sessize aldım. Bunu o an nasıl akıl edebildim bilmiyorum, iyi mi kötü mü ettim onu da bilmiyorum ama havada uçuşan küfürlere karşı keşke ben de kendimi sessize alabilseydim.

“Lan, lan! Sikicem belanı senin Selçuk!” Arem öfke ile ayağa kalkıp telefona doğru parmak salladığında yerimde kıpırdanıp geriye doğru kaydım.

“Ne dedi o?” Buğra’nın şok içindeki sesi, “Ben böyle pezevenk görmedim.” diyen Pars’ın sesine karışmıştı.

“Durmuyor, siktiğimin puştu!” diyen Semih abim, “Durdurmasını bilirim!” diye yanıt veren Baha’nın sesine karışmıştı bu kez de.

Merih abim ile Çağrı abim ise durmadan küfrediyordu. Belçim ise durmadan gülüyor bu andan aşırı keyif alıyordu.

“Ya siz neden çocuğu yanlış anladınız ki?” diye tatlı bir şekilde sorduğunda tüm öfkeli erkekler ona döndü. İlk gün Hardemirlerden korkup bayılan kız, bu kez ona öfkeyle bakan bu adamlara alayla bakıyordu.

“Başka ne anlamı var bunun?” diye Baha bağırdığında Belçim tatlı ifadesini bir yana bırakıp ona yüzünü buruşturdu.

“Hani kardeşiniz onu aradı ve bir şey isteyecekti ya! İşte orda konuyu değiştirme dikkatimi de dağıtma sadece isteklerine odaklanmak istiyorum, demek istemiş çocukcağız!”

Ben böyle atanı ve tutanı görmedim!

“Ne çocukcağızı! İtin bir ayağı çukurda!” Arem öfke ile bana baktı. “Asya, hatta o şerefsizin bundan sonra iki ayağı çukurda, haberin olsun.” dediğinde ona tam yanıt veriyorudm ki Selçuk’un sesi ortamda yankılandı.

“Çiçekçi güzeli, orda mısın?” Ama kaşınıyordu bu da. “Asya, sesim geliyor mu?” diye yeniden seslendiğinde Arem kriz geçiriyordu.

“Senin o götüne ağacın gövdesini montalamaz mıyım?” diye bağırıp çıkışa doğru ilerliyordu ki arkasında öfke ile bağırdım.

“Arem, gel şuraya adam akıllı otur! Sen başlattın ve bitene kadar tek kelime dahi etmeyeceksin. Hani bozmayacaktınız ya oyunu?” diye bugün ettiğim bir milyonuncu sitemime bir yenisi daha eklendi.

Ne yapacağını bilemez bir ifade ile bana dönüp “Ama Asya,” dediğinde onu susturdum.

“Selçuk’u bu işe sen bulaştırdın ve şimdi de susacaksın. Gel şuraya otur. Tek kelime ettiğini görürsem gider Selçuk’a nikahı basarım!”

Sustu. Yüzü kızara kızara söyleyeceklerini yuta yuta sustu. Yanımdaki Buğra’nın kahkahasını duydum ama sonra “Ne?” deyip şoka giren sesini duydum.

“Susun, şimdi!” deyip hâlâ telefonda bana seslenen Selçuk’u odağıma aldım.

“Asya,” diye bir kez daha ama bu kez telaşla bağırdığında araya girdim.

“Burdayım.” dediğimde verdiği derin soluğu duydum.

“İyi misin, çiçekçi güzeli?” Sorusunda hiçbir art niyet veya öylesine söylenmiş bir tını yoktu. Kelimeleri yüreğinden dökülüyordu.

“İyiyim, Aremle konuşuyordum ondan beklettim.” diye kendimden beklemediğim bir şekilde açıklama yapmaya başladım.

“Şu şerefsiz her delikten çıkıyor.” diye homurdanan Selçuk ve gözümün önünde daha da kızaran Arem. Diğerleri ise ağızlarını kapatıp gülüşlerini yutmaya çalışıyordu.

“Ben şey için aramıştım, Selçuk.” dediğimde bir an bakışlarım Belçim’e kaydı. Sonra ise kulaklarımda Selçuk’un sesi.

“Ne için?”

“Bir randevu işi vardı.” dedim kısık bir tonda. Bakışlarımı hepsinden çekip önüme bakmıştım.

“Söyle halledelim.”

“Sevgilin var mı?” Pat diye sordum. Olmadığını da biliyordum.

Durdu. Bir süre konuşmadı hattâ bakışlarımı yerden kaldırdığımda odanın içindekilerin de bana garip bir ifadeyle baktıklarını görmüştüm. Ne yaptığımı anlamıyorlardı. Anlamazlardı da. Bu basit oyunu da kendi lehime çevirecektim.

“Senden öncesi yoktu ve seni bekliyorum. Sen olursan, olur sevgilim.”

“İyi yarın bir arkadaşım ile senin randevunu ayarlamıştım.” Arem’in istediği buydu. Oyunu oynadım. İstediğini yaptım. Şimdi de sıra bende.

“Ama vazgeçtim. Yarın babana de ki gelinin Asya, ev ziyaretine geliyor.” Ve telefonu kapattım.

Önümde bana şokla bakan aile üyelerine baktım.

“Yani şimdi enişte Temur değil yine Selçuk mu oldu?” Belçim’in şok içindeki sesi ile Arem’e baktım.

“Beni zorlarsan zora girecek olan siz olursunuz. Bir daha bir başkasının aşkını elinizde oyuncak yapmayın!” Öfke ile Arem’e baktım. “Yoksa senin kızıl afeti bu oyuna bir bulaştırırım Selçuk’un durumunu mumla ararsın, Arem Hardemir!”

“Selçuk’a aşık…” Belçim’in dediği ile Baha’nın derin bir soluk aldığını duydum.

“Koral’ın gelini mi olacağım, dedi o?” Parmağı ile dehşetle gösterdiği bendim.

“İnat uğruna gidip adamla evlenirsin sen!” diye öfke ile konuşan Merih abime döndüm.

“O zaman canımı sıkmayın da inat uğruna o adamdan on çocuk falan da yapmayayım!”

Tamam bunu bende beklemiyordum. Şu an buradaki şok içindeki herkese ben de dahildim.

Ben ve Selçuk Koraldan çocuk? Hem de bir deste kadar!

Kesin hepsi O'nun gibi küçük gözlü falan olurdu.

Ben ne düşünüyordum böyle!

Söylediklerim ve düşündüklerim benim bile sınırlarımı zorlamıştı. Nefret ettiğim bir adamdan olacak çocuklarımızın kime benzeyeceğini düşünüyordum burda!

“Ben gerçekten de kalp hastası oldum. Damarlarımdaki o tıkanıklığı hissedebiliyorum.” Buğra’nın uzanıp boş tavana doğru konuşması ile diğerleri de kendine geldi.

“Selçuk’u bitmeden Temur’u başlıyor! Sonra Selçuk’u yine başlıyor!” diye bağıran Çağrı abim ile dudağımı kemirmeye başladım. Dudağımdaki o küçük yaradaki deriyi o an söktüm. Tüm odağım dudağımın üzerindeki o ince sızıdaydı an itibariyle.

“Hay Selçuk puştunu bu işe soktuğumun anın ben şafağını…” deyip devam eden Arem ile tatlı bir şekilde sırıttım.

“Ya Arem, şaka yaptım ben.” deyip sırıttığımda “Ama ben eğlenmiyorum, Asya!” diye yükseldi.

“Madem şaka ara, şaka olduğunu söyle.” diye Pars panikle öne atıldı. O'nun bu panik halini hiçbir şekilde şahsıma ait saymayıp omuz silktim.

“Yo, bir kere misafir olacağım dedim. Şimdi gitmesem ayıp olur.”

“Lan, sen misafirliğe değil de ev sahibi olmaya gidiyorsun!” diye bağıran Semih abim ile bir an duraksadım.

“Koralların yeni sahibi mi yani?” Midemde oluşan o keyifli kasılma ile yerimde kıpırdandım.

“Lan, lan!” diye Merih abim hızla ayağa kalkıp yanıma doğru süründü âdeta. “Demeyin lan! Sokmayın küçük çocuğun aklına öyle şeyler.”

“Ya abi ben çocuk değilim! Yirmi dört oldum ben, yirmi dört!” diye bağırdığımda çoktan üzerime gelmiş ve iki elini de kaldırıp kulaklarımı kapatmıştı. “Ya salsana beni!” deyip kollarının arasından kaçmaya çalıştığımda o, odadakilere bir şeyler söylüyordu.

Yanı başımda bana kaşlarını çatıp sessiz bir şekilde bakan ikizime baktığımda yardım dilendim ama O'nun umrunda falan değildi. Dudaklarım Enis’in umursamazlığı ile büküldü. Anında kaşları düzeldi ve derin bir iç çekip bana doğru uzandı.

“Bırakın, kendince eğleniyor.” dediğinde Merih abimin kulaklarımdaki ellerini tutmuş ve geriye çekmişti.

“Şeker çocuk, sence senin bu ikizinin eğlence anlayışı ile bizimki uyuşuyor mu?” Merih abimin homurtusu Enis’te pek bir şey değiştirmemişti.

“Uyuşup uyuşmadığına bakmıyorum. Sonuçta sizi değil de kendini eğlendirmeye çalışıyor. Şimdi uza.” Kaba Enis Hardemir mi? Ve bu kadar havalı olacağı mı? Kesinlikle beklemezdim bunu.

Diğerlerine baktığımda tüm Hardemir abilerin Enis’e şefkat ve gururla baktıklarını gördüm. Yıllar sonra kardeşleri konuşuyor ve ikizini savunuyordu. O artık konuşabiliyordu. Bakışlarım o an Pars ile denk düştü. Dudağındaki şefkatle bir bana bir Enis’e bakıyordu.

Enis’e baktığı gibi bana bakması adaletsizlikti. Ben o şefkati hak etmiyordum. Hem ne diye bana öyle bakıyordu ki? Ben onun katili olabilirdim.

Enis, beni göğsüne yaslayıp ortada duran şişeye doğru uzandı ve çevirdi. Bu da konuyu kapatın artık demekti O'nun nezdinde.

Şişe döndü, döndü ve bir ucu Enis’e bir ucu da Semih abime denk geldi. Soran Enis, cevaplayan Semih abim.

Keyifli gülüşüm ortada yankılandı. Semih abimin surat ifadesi görülmeye değerdi. Bir şişenin ucuna bir de Enis’e bakıyordu ve en sonunda patladı.

“Lan, ben bu şeker çocuktan korkuyorum! Bir tur daha çevirelim!” deyip öne doğru uzandığında ben de hızla öne uzandım ve ondan önce şişeyi alıp arkama sakladım.

“Hile yapmak yok!” diye keyifle konuştuğumda gergin bakışları Enisteydi.

“Ne hilesi? Bu çocuk her an her şeyi yaptırabilir. Burada en tanımadığımız o. Gidip ebemi diriltmemi falan da isteyebilir yani, anlatabildim mi?”

Enis boş gözlerini ona dikti ve sıkılmış gibi bir soluk verdi. “Doğruluk mu cesaret mi?”

Semih abim anında bakışlarını ikizine çevirdi. Yardım dileniyordu. Merih abim ise arkasına uzanmış keyifle ikizini izliyordu.

İkizinden de destek gelmeyeceğini anlayıp bana döndüğünde yüzümdeki geniş sırıtma ona gereken yanıtı vermişti. “Bıktım sizden!” deyip omuzlarına dikleştirdikten sonra Enis’e döndü. “Korkan maymundur! Söyle gelsin!” dediğinde ben ve bir kaç kişi daha güldük.

Enis ise bıkkın ifadesi ve yüzüne giderek yerleşen mal mı bu ifadesi ile çok iyi bir ikili olmuşlardı.

“Sordum ya!” dedi kızgınlıkla Enis.

“Ne zaman sordun, şeker çocuk?”

“Doğruluk mu cesaret mi, Korgoz!” dediğinde Semih abimin yüzündeki o aptal ifade silinip yerini ciddiyete vermişti ama çok kısa bir süreydi bu. Siliniverdi hemen. Hiç olmamış gibi. Ama gördüm, ama gördük.

“Cesaret.” dedi demine nazaran kaçan keyfiyle.

“Bu gece kapının önünde yatacaksın.” dediğinde şaşkınlıkla Enis’e döndüm. Tıpkı diğerleri gibi.

“Hangi kapı?” diye Merih abim anında olaya dahil oldu.

“Dış kapı.” dedi sesinde hiç kaybetmediği o kızgınlıkla.

“Kafayı mı yedin sen, şeker çocuk?” diye Merih abim hızla ikizi için çırpınmaya başladı. “Dışarısı kar, fırtına. Bu soğukta donar.”

“İyi işte. O arada sen de onunla takılırsın büyük ihtimalle. İki Korgöz’de gözümün önünde biraz üşüsün.” Dudağında alaylı ama iğrenir bir tebessüm belirdi. “Bir geceden gebermezsiniz, merak etmeyin.”

“Enis,” deyip ona döndüğümde bu kez bakışlarındaki öfke ile karşılaştım.

“Benim oyunum, benim kurallarım ve benim adaletim. Sakın karışma.” diye anında beni susturdu.

Çünkü yaralıyken her gece O'nun kollarında üşüyen bendim. Üşüyorum deyip ağlayan bendim ve o da bunun bedelini Korgözlerden çıkarıyordu.

“Yanlış kişilerden…” Yine susturdu beni. Bir dahakine kafasını kıracaktım haberi yok.

“Doğum günündeki doğru ve yanlış neyse şimdiki de o olsun. Sana en başta…” İhanet eden onlardı.

Biliyorum. Cümlesinin devamı o olacaktı ama duymak istemiyorum. Doğrusu Merih abim ve Semih abimle o mezarlıkta yaptığımız konuşmadan sonra onların da bunu duymasını istemiyordum.

“Peki, dediğin gibi olsun.” Reddetmenin anlamı yok. Kırgın bakışlarımı önüme çevirdim.

“Duralım bakalım kapıların ardında, şeker çocuk.” Semih abim cezasını kabullenmişti. Otomatikman Merih abim de ve bilmedikleri ben de kabul etmiştim.

“Hayatımda oynadığım en kötü oyun.” Belçim, korkarak bize bakıyordu. “Bence yeterince eğlendiniz. Şimdi dağılalım.” deyip ayaklanmak için kıpırdandığında anında itiraz ettim.

“Asla!” Ani tepkim ile hepsi bana döndüğünde yüzüme tatlı olduğunu umduğum bir gülüş yerleştirdim. “Daha yeni başladık. İlk kez böyle bir şey yapıyoruz. Oyunbozanlık yapma, Belçim.”

Yanaklarını şişirip yerine yeniden kuruldu ve gönülsüzce “Tamam,” dedi.

Yine birileri kalkmaya çalışmadan şişeyi çevirdim ve istediğim o ikili geldi: Ben ve Merih abim. Soran ben yapan o!

Yüzümdeki ifadeyi bozmadan tatlı bir ifadeyle “Doğruluk mu cesaret mi, abiciğim?” sordum. Aynı anda Arem’in dudaklarından öfkeli homurtular dökülmüştü.

Merih abim onları umursamadan gözlerini kısıp bana baktı. “Bir şeyler istiyorsun.” Ee, onca yılın tanışıklığı ile tabiki de kız kardeşini tanıyordu. “Hadi bakalım, ne isteyeceksen iste. Cesaret diyorum.” dediği an yerimden hızla kalkıp mutlulukla bağırdım.

Yanımdakiler bana şaşkınlıkla bakarken ben kendi eğlencemdeydim. Şaşkın adamları ve Belçim’i ardımda bırakıp ileride duran masanın üzerindeki boş sayfa ve kaleme doğru ilerledim.

“Bir dakika bekleyin, geliyorum!” diye arkamdakilere seslenmeyi de ihmal etmedim. O arada da sekerek kağıda doğru ilerliyordum.

Bilardo masasının üstündeki kağıdı ve kalemi alıp geri döndüğümde hepsinin bana şaşkınlıkla baktığını gördüm. Umursamadım ve önümdeki kağıdının alt köşesine ismimi soyadımı yazıp imzamı attım. Hemen yanına ise Merih abimin ismi ve soyadını yazıp kağıdı önüne koydum.

“Sarhun Korgöz’ün sana bırakacağı mirasın yüzde seksen ikisini istiyorum.” Tek bir cümle yeterliydi herkesi şoka sokmaya.

Merih ve Semih abimin benden sakladıkları gerçekler için onları affetmiştim ama bu onların burnundan çıkarmayacağım anlamına da gelmezdi.

Bana baktı, bakışlarında neyi neden yaptığımı bilen o ifadesi gelip yerleşti. “Tamam.” dediğinde ikizi hemen araya girdi.

“Seni seksen iki de durduran neydi?” Semih abimin şaşkın sesi ile bakışlarım kısa bir an ona takıldı.

“İlerde çocukları olursa diye.” dediğimde anladığını ifade eder gibi başını salladı ve “Şu an bu puşt istese zaten en zenginlerin arasına girer.” Çünkü dedesi gibi o da siyasetçiydi. Ülkede dönen torpilleri de göz önüne alırsak Sarhundan kalacak boş yeri Merih Doruker alırdı ve bilirsiniz. İyi bir siyasetçi en iyi hırsız ve yalancının ta kendisidir.

Boş bakışlarımı bir anlığına Semih abime diktim. “O O'nun emeği olur.” Tabi çalmazsa. “Ben Sarhun’dan ona kalanları istiyorum.”

“Benim açımdan sıkıntı yok.” Merih abim, rahatlamış gibi bir soluk verdi. “Donuma kadar almadığın için teşekkür borçluyum sadece.” dediğinde bir an dayanamayıp kıkırdadım.

“Sizin pis donlarınıza kadar düşmedim.” deyip kağıdı gözlerimle işaret ettim. Dudaklarında o an serseri bir gülüş belirdi ve önündeki kağıda dönüp imzaladı. Acalesiz, tüm yüklerinden bir imza ile kurtulmuş gibi keyifli bir imza atmıştı. Kağıdı yerde iteleyerek bana uzattığında bende aynı şekilde kağıdı çaprazımda kalan adama iteledim.

“Madem Hardemirlerin şahsi avukatısın benim malımla da ilgilen.” Keyifli çıkan sesim, gözlerindeki parıltıları da artırıyordu.

“Yüzde doksan sekiz de alabilirsin.” Benim gibi eğlenen sesi ortamı daha da yumuşatıyordu.

“Don alacak parası kalmaz.” dediğimde alaylı bir gülüş peydahlandı dudaklarından.

“Sarhun itinin yüzde ikilik mirası bile ülkenin yarısını açlıktan kurtarır.” Bir an durdu. Derin bir soluk verdi. “Zaten ülkenin yarısının aç olmasının nedeni de çok sevgili dedenin yüzde ikilik kısmı.”

“Benim sevgili dedem de senin sevgili eben mi, it!”

“Yine ne kuduruyorsun kızım! Burda medeni medeni tartışıyoruz.” dediğinde Baha'yı boğazlamak istedim.

“Senin medeniyetini…”

“Maksimum yirmi dakika kavga etmeden durdunuz!” Arem’in bıkkın sesiyle ona döndüğümde hızla Baha'yı gösterdim.

“Ama Arem, ilk o başlattı.”

“Bir de saçımı çek de, tam olsun!” diye bağıran adamı umursamadım.

“Geçen gün çekti de saçımı.”

“Ne zaman?” diye öfkeyle araya giren yanımda rahatlığından şimdiye dek ödün vermeyen Buğraydı.

“Geçen gün.” dedim ve burnumu çektim. Sanki her an ağlayacakmışım gibi.

“Çektin mi kızın saçını?” diye araya giren Parstı.

“Abi, yalan söylüyor ve siz hala inanıyorsunuz şu dalavereciye.” diye anında kendini savunan Baha'ya dolu gözlerle baktım.

“Abilerine söylemeyeceğimi söylemiştim ama unuttum.” Akan burnumu çektim. “Özür dilerim. Benim yüzümden…” ve gözümden akan bir damla yaş.

Tabiki de fiziksel olarak Baha bana hiçbir zaman zarar vermemişti. Ona fiziksel olarak ben de hiçbir zaman zarar vermemiştim ama ikimizin de dili kimi zaman fiziksel acıdan da daha yaralıyıcı olabiliyordu.

Semih ve Merih abim alayla bizi izliyor, Belçim tırnaklarına bakıyor, Enis ise Buğra’nın bana getirdiği wafflımı yiyordu. Geriye kalan Hardemir erkekleri ise Baha'ya öldürecekmiş gibi bakıyordu.

“Kardeşimin canını mı yaktın, sen?” Gözü dönen ilk Çağrı olmuştu.

“Yalan söylüyor!” diye Baha telaş içinde kendini savunmaya başladı.

“Yalan veya doğru umrumda değil!” diye öfkeyle bağırdı Çağrı abim. “Bu kız bu yalanı senin yüzünden söylüyorsa bir boklar yemişsindir. Ki vaktinde yaptığını hepimiz biliyoruz.”

Çağrı Hardemir, kız kardeşini tanıyordu. Alayla gülmeye başladım. Gözlerimde timsah göz yaşları, dudaklarımda alaylı ve küstah bir gülüş. “Çağrı Hardemir yine bir adım önde, hı?”

“Sus, seninle sonra ilgileneceğim.” Çağrı abimin sinirleri son olaylardan sonra iyice yıpranmış gibi.

“Baha'ya kızıp Asya’ya bağırman…” Buğra’nın dudaklarında bir tebessüm vardı lakin kırılgan bir kaç çiçek tohumu etrafına serpiştirilmişti. “İki kardeşini de tanıyıp abilik yapmak iyi şey olmalı.”

“Abi,”

“İyi aferin, Asya'yı en iyi sen tanıyorsun.” Arem’in kızgın sesi ile dudaklarımı büküp onlara baktım.

“Yalnız olay benken neden odak Çağrı abim oldu?” Küsmüş gibi bir tavır takındım. “Hadi ama burda sizinle oyun oynayan, dalga geçen benim.”

“Küçük çocuklara karışmamayı öğrendik. Sen kafana göre takıl.” Pars’ın elini kışkışlar gibi yaptığı el hareketi ve sözleri ile ağzım açık kaldı.

“Ne?”

“Ne ne?”

“Ben küçük çocuk değilim!” Başkası değil de bunların bana çocuk muamellesi çekmesi zoruma gitmiyor, değil şimdi!

“Pars, bulaşma…” Arem’in Pars’ı uyarması son sinir tellerimi de koparmıştı.

“Niye? Çocuğum diye mi?” Düştüğüm duruma bak. Hem ben ne diye bu konuya bu kadar takıldım?

Derin bir soluk aldım. Bir kez daha derin soluk aldığımda yanı başımdaki Enis’in bir anlığına ağzını şapırdattığını duydum. Hızla ona dönüp daha o farkında olmadan bana ait olan tabağı ellerinden aldım. Ağzında kalan çatalı da çekip aldım.

“Benim o!” deyip çatalı tatlıya daldırıp büyük bir parça aldım ve ağzıma attım.

Enis yüzünü ekşitip bana baktı. “Bari çataldan tükürüklerimi yalasaydım.” dediğinde ağzım açık kaldı ve ağzımın içindeki tüm tatlı döküldü.

Enis’e nasıl baktıysam demin gözümden akan yaşa aldırış etmeyen adam bu kez bir tepki vermişti.

“Şaka yaptım. Sadece çatalın ucuyla yiyordum.”

“Kesin hasta olcam.” Tamam, ikizim falan da O'nun ağzı başka benim ağzım başka.

“Kızım anamızın karnında aynı kordondan besleniyorduk!”

“İki tane kordon vardır, Enis. İkimizin göbek bağı bir mi?” Bence çok mantıklı bir yanıt vermiştim.

“İşin aslı Asyayla yan yana gelmekmiş.” Buğra’nın kısık gözlerle bizi izlediğini gördüm. “Asyayla bir araya gelince otomatikman beyniniz sıfırlanıyor.”

Arem’e döndüm hızla ve sağ elimle Buğra’yı gösterdim. “Bu bana salak mı diyor?”

“Yanındakilere salak diyor. Sen beynini sıfırlayınca onlarla aynı seviyeye anca geliyorsun.” dediğinde olduğum yerde eridim.

“Ya,” sondaki harf uzadıkça uzadı. “Arem, sen çok tatlı oldun böyle.”

“Neresi tatlı lan bunun?” Merih abim tiksinerek yanındaki adama baktı.

“Kıskanma lan!” deyip keyifle gömleğinin yakalarını düzeltti Arem. “Kardeşimin en yakışıklı abisi benim.”

“Çünkü ben ikiziyim.” Enis’in de özgüven dolu cümlesi ile ona döndüm ve yanaklarını tutup sıktım.

“Ya, senin rakibin mi olur? Tek ve rakipsiz.”

“Al sana!” Merih abim bu kez keyifliydi. “Asyadan götüne tekme yemeye alış.”

“Her anlamda.” deyip kahkaha atan adama Semih abime döndüm.

“Aşk olsun abi!”

“Asya, kavgacı da tekme falan onluk değil gibi.” Arem’in bunu öylesine dediği sanmıyordum. Gözlerinden gelip geçen o şeytanlığı sezmiştim.

“Onluk değil mi?” diye Semih abim kaldığı yerden devam etti. Arem öğrenmek istediklerini öğrendi. Tabi sadece ucundan. “Bu kızın nasıl dövüştüğü ile ilgili hiç bilgin yok değil mi?”

“Hayır, bilgimiz yok.” Bu meraklı ses ise Pars’a aitti.

“Pis oynar.” Bunu diyen Belçimdi. “Gerçek anlamda yere o kanı döker ama öncesinde bir kaç kemik kırdığından emin olur.”

Sarhun Korgöz’ün eğittiği gibi.

“Zayıf duruyorsun.” Buğra’nın bunu karakterim için değil de görünüşümdeki narinlik için kast ettiğini iyi biliyordum.

“Zayıf mı duruyor?” Alaylıydı Merih abimin sesi. “O kızın karın kasları seninkinden daha çoktur.”

“Bu veledin mi?” diye Baha bana şaşkınlıkla baktı.

Gözlerimi devirip ayaklandım ve konunun saçmalamasına son verdim.

“Nereye?” İlk soran Aremdi.

“Acıktım.” Biraz daha dursam hepsi karın gurultusunu duyardı.

“Kabul etmiyorum!” Baha’nın itirazı ile ona döndüğümde konuşmasına geri döndü. “Gece ikide beşte yemek yiyen o, karın kasları olan o!”

“Kudur, Baha!” keyfim işte şimdi yerine gelmişti. “Sen masa başında evraklarına gömülmüşken ben yiyip yiyip kas yaptım, Baha!” Bir vampir olmadığımız kalmıştı, o da Baha sayesinde olmuştu.

“Doğruyu söyle, odana kapanıp sabah akşam spor mu yapıyordun?” Baha’nın küçük bir çocuk gibi sorması ile güldüm.

“Merak et, daha da merak et ve gel yine sor.”

“O zaman söyleyecek misin?”

“Hayır, daha da keyifleneceğim.” Konu kesinlikle kaslar değildi.

Bu konuyu bu kadar irdelemesinin nedeni merakı da değildi. O sadece konuşmanın bir yolunu arıyordu ve eminim ki artık dakika başı yanıma gelip soracaktı. Artık Baha'yı tam anlamıyla tanıyordum. Onun da şeytanları vardı lakin Hardemirlerde en masum şeytana sahip olan uydu.

Masumiyet ve şeytan yan yana gelince Baha gibi biri ortaya çıkardı.

Şeytan ve şüphe ise beraberinde Çağrı Hardemiri var ederdi.

Peki Şeytandaki güvensizlik artarsa ne olurdu? Ortaya Pars Hardemir çıkardı.

“O zaman hepimiz yemeğe gidelim.” Arem’in yerden kalkarken söyledikleri ile omuz silktim.

Hepimiz o yemek masasında bir araya gelirsek kim doyabilirdi acaba?

Şeytanlar sofrası mı kurulmuştu yukarıda?

“Yine doymadan kalkacağım bir sofra.” Ağzımın içinde yuvarladığım kelimler ile kendimi birden Enis’in göğsünde buldum. Sol kolunu omzuma atıp beni kendine çekmişti.

“Gel bakalım senin bu obur mideni doyuralım.”

Yüzümde tatlı bir gülüş oldu. En saf ve en yalın hali ile duygularım daima Enis’e açılıyordu. Hayır, ona karşı maskelerimi takamıyordum. Duygularım benim irademi deşip kendi saltanatını Enis’e sunmuştu.

Arkamızda diğerlerini bırakıp asansöre ilerledik. Önce biz doldurduk asansörün içini sonrada arkadan gelen Semih ve Merih abim, Belçim ve Buğra. Diğerleri ortalığı toparlıyor var ettiğimiz dağınıklığı yok edip anılarımızı siliyordu.

O an istemeden keşke dedim. Kalbimin en derinlerden kopup gelen benim dahi bilmediğim bir keşke.

Keşke bir fotoğrafımız bir videomuz olsaydı. Buradakilerle. Yukarıdaki şeytanlara ihtiyacım yoktu. Ama burada her şeye rağmen yanımda durup kalbimin en derinlerinden gelen keşkelere neden olanlara alışıyordum, tanıyordum ve kalbimde onlara yer açıyordum.

Ve kalbimin üstünde taşıdığım o kolyede buradakilerin de bir fotoğrafının olmasını isterdim.

Kapılar açıldı ve daldığım düşlerden daha kimse farkına varamadan sıyrılıp çıktım. Fark edilmezmişim de çünkü herkes kendi zihnindeki şeytanları dinliyor andan soyutlanmış bir vaziyette duruyordu. İlk katta kimse inmeyince asansör yeniden hareketlendi. İkinci katta bu kez Buğra dışında herkes indi.

“Üstümü değiştirip size eşlik ederim.” Buğra’nın naif sesi ile tebessüm ettim.

“Tamamdır, doktorcuğum. Bizde birazdan ineriz.”

Buğra’nın yüzünde bir tebessüm varken asansör kapıları yüzündeki gülüşleri benden sakladı.

“Odamda on dakikalık bir işim var, halledip bende geliyorum.” Enis’in parmaklarımın arasına sızıp şefkatle tenimde gezinen parmakları ile sırtımdaki yükler buharlaşıp bir anlığına varlığını unutturdu.

“Tamamdır, bekliyorum.”

Söz verdi. Geleceğine dair dudaklarında bir tebessüm belirdi. Belki ben yanlış anladım belki ben böyle anlamak istedim ama biliyorum. O benim anne karnındaki her şeyimken ona dair şeyleri bilirdim.

Eğer izin vermiş olsalardı… İzin vermiş olsalardı bilirdim. Şüphe duymadan.

Odama doğru adımladığımda yanımdaki üç bedende sessizliğine devam etti.

Belçim susmuş, Semih abim susmuş, Merih abim susmuş ama neden bu kadar gürültülü her şey? Neden çığlık sesleri duyuyorum?

Benim feryadım mı?

Odamın kapısını açtım. Benim odamın. Önceden buraya odam derken zorlanırdım. Sadece bir sıfat, sadece neresi olduğunu belirtmek için kullandığım bir kelime ama şimdi bir aidiyet.

Benim Hardemir evindeki odam.

Kapılardan da nefret ederim. En az havuç kadar. Bir an o kapıdan geçmeye, eşikten geçmeye korktum ve bir adım geriledim gerginlikle. Bakışlarım yanımda bana anlamsızca bakanlara kaydı.

“Ne oldu?” Merih abim anlık bedenime yüklenen o gerginliği fark etmişti.

Dudaklarıma bir sırıtış yerleştirdim. Olmadı. Sahte durdu. Hep sahte hissettirirdi ama şu an duruşundaki sahteliği dahi hissedebiliyordum.

“Aklıma bir şey geldi. Onu yapmayı unutmuşum.” Çevirdim konuyu.

Hayır, kaçtım gerçeklerimden.

“Yine kime saldırmayı unuttun?” Semih abimin eğlenerek kurduğu cümlenin altından tedirginliğini sezmiştim.

“Lütfen artık biraz dinlenebilir miyiz?” Belçim derin bir soluk verip odaya ilk giren oldu.

“Yemeğe inecek herkes Belçim.” Merih abim de onun ardından içeriye girdi.

Bana bakıp gözlerimden bir şeyler anlamaya çalışan ise Semih abimdi.

“İyiyim.” O sormadan cevaplamak istedim.

Dudağında acı bir gülüş yeşeriverdi.

“Değilsin. Hiç olmadığın kadar iyi değilsin.”

Güldüm. “Bunu bildiğim iyi oldu.”

“Bazen keşke bende bilmeseydim diyorum. Bencilce değil mi?” Yüzündeki o gülüş silindi. “Ama sana yardım edememek hem de bilip de yardım edememek beni bencilliğe sürüklüyor.”

Konuşmama müsade vermedi. Sırtındaki yükleri görünür kılıp arkasını dönüp odaya o da girdi. Şimdi onlar kapının ardında, ben soğuk tarafında. Yine geçemediğim bir eşik…

“Siz oturun beş dakikaya geliyorum.” Daha konuşmalarına nereye diye sormalarına müsade vermeyip kapıyı kapatarak merdivenlere doğru yürüdüm.

Çok kalabalıktık. Çok fazlaydı. Her birey benim için kalbime eklenen yeni bir acı yeni bir yüktü.

Sevgi böyle acı olmamalıydı bu kadar ağır olmamalıydı ama ben, kalbimin sevdikleri yüzünden çok acıya maruz kalmıştım.

Derin bir soluk verdim. Sanki o solukta tüm yüklerim bedenimden sıyrılıp gidecekmiş gibi.

Yapmam gerekenleri düşündüm. Babamla konuşmam gerek. Adımım durdu.

Sarhun Korgöz. Zihnimde ona dair olan tüm iyi şeyleri silmem gerekiyordu.

O benim babam değildi. O artık eski bir alışkanlıktan ibarettti.

Adımlarım yeniden hareketlendi ve üst merdivenleri tırmandım. Üst kata daha önce gelmiştim. Evi baştan sona gezerken görmüştüm. Alt kattan bir farkı yoktu sadece bilmediğim Sarhun Korgözün şu an hangi kapının ardında olduğuydu.

Kapıları izlerken sıkıntıyla bir soluk verdim. Bu adamla konuşmak dahi sıkıntı. Ta ki o an konuşma sesleri duyana kadar. Koridorun sonundaki odadan duyduğum seslerle oraya doğru adımladım ve bildiğim kadarıyla burası Baybars Bey ve Peri Hanımın odasıydı.

O an zihnimde bir soru işareti daha belirdi. Ben neden öz anneme ve babama bey ve hanım diyordum?

Başka ne diyebilirdim ki?

Onlar senin saygını dahi hak etmiyor, Asya!

Zihnimdeki şeytanın fısıltısı kesinlikle gaddar yanımla çok iyi anlaşıyordu.

Annen ve baban. Onlar senin her acın ile acıyor, Asya. gaddarlığına son vermelisin.

İyilik. Bazen o kadar aptalca gelirdi ki sırf bu yüzden reddetmek daha kolay olurdu.

Zaten iyilik daima kötülükten daha zordu. Bu yüzden iyiliğin ödülü cennetti. Kolay olana asla en iyisi denk düşmezdi.

Kapının önünde durduğumda hafif aralık olduğunu ve o aralıktan içerideki ikiliyi görmüştüm.

Baybars Bey yatağın kenarına oturmuş Peri Hanım ise odanın içinde ileri geri telaşla hareket ediyordu. Korkuyor gibiydi.

“Yine alacaklar!” Sesindeki titreyiş bir an sızı yarattı bedenimde. “Kızımı yine alacaklar!” Sızının en büyük etkisi kalbimde oldu.

Hızla bedenimi daha da gizleyip konuşmanın devamını dinlemeye başladım.

“Bir daha…” Baybars Beyin cümlesi o an ona öfkeyle dönen ve sözünü bölen karısı ile bölündü.

“İki kere! İki kere kızımı benden almışlarken bir daha bana hayallerden bahsetme, Baybars.” Öfke ile soluklanıp dudaklarını kemirmeye başladı.

“Peri, sakin ol. Asya, güçlü bir kız. Bak ona! Bize ihtiyacı olmayacak kadar güçlü, bizim yapamadığımız her şeyi yacabilecek kadar cesur.” Ama sesi titriyordu Baybars Beyin. Sanki karşısında telaşlı duran kadını sakinleştirmek için söylediği cümlelerdi. Sanki kendi yürek yangınını bastırmak için dermiş gibiydi.

Peri Hanım başını geriye atıp gözyaşlarını dindirmeye çalıştı. “Baybars,” acı bir soluk verdi. “Benim kızım neden güçlü olmak zorunda kaldı? Ben onu prenses gibi büyütecektim. Üç yaşına kadar yaşadığı tek sorun püsküllü çantaları olan kızımın bu yaşına kadar da dertleri böyle kalsın istedim.” Parmakları kapıya yöneldi ama bakışları hala eşinde takılıydı. Gerilip kendimi gizledim. “Ama dön bir bak. Ne dertler edinmişte güçlü kalmak zorunda kalmış. İstemiyorum Baybars! Kızım güçlü olmasın. Nazlıydı benim kızım,” dudaklarından kopan hıçkırığı net bir şekilde duydum. “Senin ona bakmadığın o kısacık sürelerde bile üzülür küserdi hemencecik sana. Bak bir. Ne hale gelmişiz. Nazlı ve dertsiz yavrum ne hallere düşmüş. Siz çıkıp güç diyorsunuz.”

Bir süre ses gelmedi. Odada bir kaç adım sesi duyduğumda ağır adım seslerinin Baybars Beye ait olduğunu anlamıştım.

“Asya’nın saatini gördün mü?” Baybars beyin sorusu ile bileğime baktım hızla.

“Evet gördüm.” Ağlamaklı çıkan ama sesindeki gülüşü de örtemeyen bir sesle yanıtlamıştı Baybars bey. “Yine yeşili eklemiş bir yerlere.”

Saatimin kordonu yeşildi.

“Sürekli parmakları ile oynuyor.” Baybars Bey'in beni bu denli incelediğini bilmiyordum.

“Pars, parmakları ile oynayınca sakinleşirdi. Oyun O'nun için.” Geçmişin o hafif tınısı, Peri hanımın sesinde mutluluk yeşertmişti.

“Bir şeyden hoşlanmayınca hemen söylüyor. Çok dobra ve şımarık.” Havuçtan hoşlanmam ve dememiştim.

Güldüğünü duydum Peri Hanımın. “Tıpkı küçüklüğündeki gibi.”

“Sürekli Baha ile kavga ediyorlar. İlk Arem’e koşuyor. Buğra’dan iltifat almaya bayılıyor. Çağrı ile yine bir şeyleri yıkmanın peşinde. Enis daima ilki ve farkında değil ama hala Pars’a küçüklüğündeki gibi bakıyor.”

Küçüklüğümdeki gibi mi? Ona şimdi ve küçüklüğümdeki ben nasıl bakıyorduk ki?

“Aynı benim kızım.”

“Aynı kızımız Peri.” Başımı arkadaki duvara yasladım. Aynıymışım. Bilemiyorum. Ben küçüklüğümü belki de ilk kez bu kadar detaylı dinliyor ve öğreniyordum. “Araya yıllarımız girdi, acılarımız girdi ama kızımız artık yanımızda. Kaldığımız yerden devam ederiz.”

“Baybars, kızım benden korkuyor.” Nefes alamazmış gibi aldığı o derin soluğu buradan duydum. “Ona sarıldığımda nasıl kasıldığını gördün mü? Aynı değil benim kızım. Sarılmalarımı severdi kızım ama kızıma ne yapmışlarsa onun benden korkmasına neden olmuşlar. Nefret ediyor…” cümlesinin devamını kesti Baybars Bey.

Sağ tarafımdaki hareketliliği gördüm. Ses çıkarmadım dinlemeye devam ettim.

“Kolay olmayacak. Kızımızdan ne zaman vazgeçtikte bulmuşken pes edeceğiz, hm?”

“Asla! pes etmem Baybars. Canım, kanım o benim.”

Baybars Beyin keyifli sesini duydum. “Kızımın anası be! En kısa sürede her şeyi yoluna sokacağız.”

“Babam bu evdeyken mi?” keyifsiz çıkan sesi benim yüreğimde dikenler yeşertmişti.

“O itin evveliyatını sikeceğim. Merak etme sen. Artık ondan bize zarar gelemeyecek.” bakışlarım sağıma kaydı.

Gözleri ile denk düştüğümde içeridekileri en az benim kadar net duyabildiğini biliyordum zira yüzündeki öfke ile merak bunun en büyük kanıtıydı.

“Nasıl? Masada olduğu sürece dokunulmaz. Onun yüzünden bir daha evlatlarımdan kopmak istemiyorum, Baybars.”

“Çocuklarımıza dokunamaz, zarar veremez ve Asya’nın zihnini de o şerefsizten kurtaracağız.” Kulaklarım içeridekilere odaklanmışken bakışlarım konuşmada bahsi geçen şeytanın üzerindeydi.

Sarhun Korgöz benim gibi sessiz bir şekilde içeridekileri dinliyordu.

“Yılların kirini nasıl temizleyeceğiz ve durmaz. Babam istediğini almadığı sürece durmaz biliyorsun, Baybars.”

“Baban seni benden ayıramadı. Seni masaya oturtamadı. O şerefsizle seni evlendiremedi. Beni masadan atamadı. Asya’nın sevgisine sahip çıkamadı. Senin baban beceriksizin teki yavrum, kendi elleri ile zaten kanındakileri kendinden uzaklaştırabiliyor it.”

Dudaklarımdaki keyifli ifade ile Sarhun Korgöze bakıyordum. Baybars Bey haklıydı. Sarhun bi masaya lider olmayı becermişti onu da son dakika batırmıştı.

Artık duymak istemiyordum. Sarhun Korgöz’ün yüzündeki ifade benim için bir çok kazançtan daha büyüktü. Ödül gibi bir şey.

Her şeye rağmen çünkü Sarhun Korgöz bedel ödemeye başlamıştı. Artık her taraftan darbe alacaktı. Etin kokusunu tüm avcılar solumuş, taze ete artık direkt bir saldırı girişiminde bulunacaktı.

İlk hamleyi de Baybars Hardemir yapmıştı.

🥕

Yüzümdeki sırıtış gözlerimde yeşeren parıltı ile Sarhun Korgöz’ün yanından sıyrılıp tek bir kelime dahi etmeden aşağı indim. Önce kapısının eşiğinde takılı kaldığım o odaya girdim sonra da hızla üzerimdekileri çıkarıp kırmızı yün bir pijama takımı giyerek abimler ve Belçim ile yemeğe indim.

Keyifliydim. Bu yeni yaşam tarzının benim için zor olacağını sanmıştım ama o kadar da kötü değildi. Sarhun Korgöz’ün her defasında göreceği o gerçekliklerle yaşayacağı acılar ve tekrar tekrar hissedeceği kayıplar benim için ödüldü.

Derin ve keyifli bir soluk alıp yemek masasına geçen ve oturmaya başlayan pek sevgili aileme baktım. Masanın bir ucunda Sarhun Korgöz bir diğer ucunda Baybars Hardemir. Bu iki adam hep karşı karşıya kalıyor, olanlar da arada kalanlara oluyordu.

“Yüzündeki bu sırıtış beni korkutuyor.” Hemen yanı başımda duran Çağrı abimin sesi ile ona döndüm. Yüzümdeki sırıtış daha da arttı. Siyah hareleri tedirginlikle çatıldı. “Bir şey oldu. Ne oldu?”

“Sonuna geliyoruz abi.”

Neyin sonu olduğunu biliyordu, ikimizde biliyorduk.

Sarhun Korgöz denilen şeytan burdaydı. Onu avlamıştık, haberleri bile olmadan.

Ve şimdi asıl şeytanları avlama sırasıydı.

“Son gelişmeler ne?” Meraklı bakışları ile dudağımdaki o tebessüm daha da genişledi.

“İpin kimin tuttuğunu bulmama çok az kaldı.” Karışık duruyordu. Kimin ne olduğu belli olmayan bir oyunun içindeydik ama şeytanın aslı ilk anda hata yapmıştı. “O gün kendini ifşalamıştı.”

“Selçuk,” dediği an keyfim yerle bir oldu. Gözümün önüne bugün yaşananlar geldi. İsyanı geldi ve teninin yumuşak dokusunu tekrardan dudağımda hissettim.

“O’nun konumuzla alakası yok, abi.”

“Umarım hiç olmaz.” Gergin bir ifade belirip silindi bakışlarında.

“Siz yine ne konuşuyorsunuz?” Arem’in çatık kaşlarıyla denk geldiğimde kıkırdayıp ona doğru adımladım anında.

“Abim ile iki hasbihal edelim dedim, Aremciğim.”

“Bana gelince Aremciğim,” ‘ciğim’ ekini tiksinerek söylemesi ile daha da güldüm. “O yanındaki ite gelince abim! O yokken ben vardım, Asya.”

Doğrusu Arem yokken Çağrı abim vardı ama o olayı sadece yaştan almak istemişti. Göz ardı ettim bu kez.

“Kıskanç abi sendromu falan mı bu?” Masanın başına gelmiştim ki gözlerim Sarhun Korgöz’ün tarafındaki yemeklere takıldı.

“O’nunki karakter meselesi.” Buğra’nın alaylı gülüşü ile bende eşlik ettim.

Buğra'ya yanıt vereceğim vakit içeriye Peri Hanım girmişti. Direkt o da sofraya doğru gelip hiç bir şey olmamış gibi saf bir tebessüm ile bizi izledi. Bakışları asla masanın öteki ucuna kaymıyordu lakin.

“Başladınız mı, çocuklar?” Çoğu kişi hala ayaktaydı ve onlardan biri de bendim.

“Sizi bekliyorduk, anne.” Baha çoktan sandalyelerden birine kurulmuş Sarhun’u bakış açısına almıştı.

“Hadi, siz de geçin sofraya çocuklar. Acıkmışsınızdır.” Tatlı tatlı gülümsemesi yüzünde beliren hafif kızarıklık ile normal hatta çok mutlu duruyordu. Hiç bir şey olmamış hiç bir şey yaşanmamış gibi. “Yorucu bir gündü. Çok yorulmuşsunuzdur.”

Baybars Beyin hemen yanına geçip oturduğunda ondan bakışlarımı çektim geri. Sinirlerimi bozuyordu. Yaşananlar bir hiçmiş gibi davrandığı için ona ve tavırlarına sinir oluyordum.

Kafa derimde bir karıncalanma başlıyordu. O böyle davrandıkça karıncalanma hissi giderek artıyor ve oraya tırnaklarımı saplayıp en derinden çizmek belki de deşmek istiyordum.

Anlıyor musun, delirecekmişim gibi hissediyorum. Beni doğuran kadının bu kayıtsızlığı beni deliliğe sürüklüyor.

“Kızım, sen de geçip otursana.” Baybars Beyin sesini duyduğum an irkilip hızla bakışlarımı ona çevirdim. Nasıl baktım bilmiyorum ama onun bakışlarında neyi gördüğünü az çok görebilmiştim. Gözlerine keder yerleşmişti. Gitmiyor da. Kalmış orada, keder gözlerine yuva kurmuş öylece bana bakıyor.

“Ben,” Bilmiyorum. Zihnim çöplük. Yine anlardan kopuyorum. Önceden bu denli çok olmazdı lakin şimdi… Şimdilerde bu korkum olmuş.

“Asya, gel burası boş.” Belçim’in sesi ile ona döndüm. Gösterdiği yer boştu ama orasını istemiyordum ki ben.

“Merih, o boş yere geç. Asya buraya gelsin.” garip ama istediğimi bana veren yine o oldu.

Merih abim nedenini anladığı için elindeki elmayı ısırıp sırıtarak bana baktı. “Geç bakalım, obur.”

O’nun bu neşeli hali ile tebessüm ettim. Kalbimi sıkan o parmaklarım gevşemişti. “Seninle yarışamam.”

“Neden yer değiştirdiniz?” Peri Hanımın meraklı sesini duyduğumda yüzümde az da yer edinen o tebessüm silindi. Yanıt vermedim ve Sarhun Korgöz’ün hemen sağ tarafındaki boş sandalyeye geçtim. Önümdeki adama baktığımda derin bir iç çektim. Semih abim çoktan yemek yemeye başlamıştı ve hiçbirimizi umursamıyordu.

“Kızın, haftalardır evinde ve sen onu tanıyamadın mı?” Sarhun Korgöz ve Peri Korgöz’ün savaşıydı bu. Bu yüzden sessiz kalıp önümdeki yemeklere baktım.

“Abi, Suzan teyze mi yapmış?” Kokusu bile aynıydı yemeklerin.

Ağzı dolu bir halde Semih abim başını sallayıp yanıtlamaya başladı. “Başka kimin olabilir?”

“Birkaç haftada nasıl tanıyabilirdim?” diye o polyanalığını bir kenara bırakmıştı Peri Hanım. Umursamadım zira abilerim de onları umursamıyordu.

“Ee, onun yemeklerinin Hardemirlerin evinde işi ne?” Evet, bu tarafa oturma isteğimin nedeni buydu. Sarhun Korgöz’ün tarafında bulunan yemeklerin hepsi benim sevdiğim yemeklerden oluşuyordu ve yemeklerini ezbere bildiğm o kadının olduğunu biliyordum. Kendine has bir sunumu vardı. Her yemek sunumunda çiçekleri kullanırdı misal. Ya o yemeği sunduğunda yemeği çiçek şeklinde sizin önünüze koyardı ya da çiçeklerle o tabağı süslerdi.

“Bilmiyorum ki,” Ağzı dolu dolu konuşan abimin böbreğine kadar gördüğümümden emin olup yüzümü buruşturdum.

“Ağzını kapat ya.”

“Asya,” En sonunda kavgayı bölüp bana seslenen Sarhun Korgöz ile ona döndüm.

“Hı,” keyifsiz sesim ile bir an iç çekişini duydum.

“Suzan’a yemekleri yapmasını ve buraya getirmesini söyleyen bendim. Burada olduğumuz sürece yemekleri o yapacak.”

“Ne hakla!” Peri hanım delirmişti. “Benim evime gelip benim düzenimi kendi kafana göre mi değiştiriyorsun sen?”

“Anne, sakinleşir misin?” Arem’in ortamdan sıkıldığını gösteren ses tonu ile dudak büktüm. Bunlar iyi günlerimiz bence.

“Peri,” Baybars Bey de araya girdiğinde Peri Hanım öfkeyle ayağa kalktı.

O arada önümdeki karnıyarıktan bir tane alıp keyifle tabağa koydum.

“Ne Baybars, ne?” diye köpürmeye de devam ediyordu.

“İzin ver de kızın doğru düzgün yemek yesin.” Sarhun Korgöz’de benim az önce karnıyarık aldığım büyük sunum tabağından bir karnıyarığı alıp tabağına bıraktı.

“Ne?” Peri Hanımın şaşkın sesi ile ona döndüğümde ayakta anlamsız bir şekilde babasına bakıyordu.

“Asya, buradaki yemekleri yemiyor fark etmedin mi?” Yemiyor demekten ziyade kursağımda kalıyor desem daha doğrudur. Başını tabağından kaldırmadan yemeğine tüm odağını vermişken konuşmaya devam etti. “Büyük ihtimalle bir köşede yine kendi sebzesini ekmiştir. Ya da sizinle doğru düzgün yemek yememiş hep yalnız başına gecenin bir köründe kalkıp yemek yemiştir.”

Karnıyarıktan bir parça alıp ağzıma attım. Dinledim. Konunun öznesi ben değilmişim gibi dinledim.

“E-evet ama alışmadığı için.” Bunu Peri Hanım değil de Baybars Bey demişti.

“Asya, oburdur.” Bugün onun sesinde hiç duymadığım o şefkati şimdi duyuyordum. “Yer, çekinmez de. Her gördüğü yemeği yer. Bazı yemekleri sevmez, bazılarını daha çok sever ama önüne ne koyarsan yer. Önüne bir parça havuç koysan onu da sessiz sessiz kabul eder.” Çünkü Asya enayi.

“Yemedi ama bizimle.” Bu ses Baha'ya aitti. Anlamaya çalışıyordu neden diye?

“Kursağında kalıyordur.” Tanıyor beni.

“Neden?” Soran Parstı.

Yine üstüme alınmadım ve onlar konuşmalarını yaparken bir karnıyarığı çoktan yemişimtim. Semih abimin önünde olan köfte ve sarmalardan alıp tabağıma ilave ettim. Bakışlar bendeydi. Bir çok bakışın ortak noktasıydım ama şu an umursamıyordum.

“Bilmem.” Bu sefer bilgisi yetmemişti.

Sarmalardan birini çatala bandırıp kaldırdım ve dudak hizama geldiğinde durdum bakışlarımı sağ tarafımda kalan Hardemirlere çevirdim. “Açlıktan ağladığım gecelerde bana yediremediğiniz o yemekler kalıyordur kursağımda.”

Sessizlikti. Buna ne denebilirdi ki zaten?

Bir kaç sarma daha ağzıma attığımda tanıdığım ve yıllardır aşinası olduğum o ses kulaklarıma ilişti.

“Oyy, benim deli kız burda!”

Kapı girişine bakışlarımı çevirdiğimde tonton Suzan teyzeyi gördüm. Dünyadaki en tatlı ve tonton kadın o olabilirdi. Keyifle ayağa kalktım.

“Suzan Teyzem,” sandalyeden kalkıp ona doğru yürüdüğümde o bana paytak adımlarla koşuyordu. O’nun bu tatlı hali ile tüm ruh halim anında düzelmişti. “Kız sen kilo mu verdin?”

Onun yanına vardığım an kollarımı açıp kısa boyuna erişebilmek için eğilmiştim ki kafama vurması ile neye uğradığımı şaşırıp bir adım ondan uzaklaştım.

“O yaşlı kadın benim kızıma mı vurdu?” Peri Hanımın şokla çıkan sesi şu an hiç ilgimi çekmiyordu.

“He, he verdim kiloyu. Senin o aklına söveyim. Ne diye kilo verdim, diye sor bir bana!” diye öfkelenmesi ile şaşırdım. Ben yine ne yapmış olabilirdim ki?

“Ya Suzan Teyzecim, ben ne yaptım ki?” İsyanım ile kalçama bir tane geçirdi. Elleri küçük falan ama iyi acıtıyordu. Bir kaç adım daha ondan uzaklaştım. “Ya Suziş napıyorsun?”

“Bana helvanı kavurturdun! Daha ne yapacaksın çırpı bacak!” diye bana bağırdığında anında tatlı tatlı tebessüm etmeye başladım.

“Kız, helvam fındıklı mıydı cevizli miydi?”

Kadın helvamı kendi elleri ile kavurmuş! Gelen gidene benden bir paket travma.

“İkinci kez helvanı kavurduğumda göreceksin neyli olduğunu!” dediği gibi eğilip ayağındaki terliği çıkardı. Hızla masanın en sonuna Sarhun’un olduğu kısma doğru koştum.

“Ya siz beni ciddiye alıyorsunuz diye ne diye ben azar işitiyorum.” dediğimde Sarhun’un arkasında durdum.

“Hanımefendi, hani ayıp oluyor artık!” diye Peri Hanım yine araya girdi.

“Sus kız sen!” diye suzan teyze Periye bağırdığında anında keyiflendim.

“Ne?” Anında Baybars’a döndü. “Bana bağırdı duydun mu?”

“Bayıl istersen Feriha!” dediğimde Semih abim, Belçim ve garip bir şekilde Baha da gülmeye başladı.

“Suzan Hanım, benim evimde karıma ve kızıma sesinizi yükseltmezseniz…” Baybars Beyin sesi, Suzan Teyzenin sesi ile yarıda kaldı.

“Baykuş mudur sazan mıdır bilmem sen de sus.” Öfkeyle bana döndü. “Sen de buraya gel.”

Hızla Sarhun’un arkasından çıkıp ona doğru tıpış tıpış gittim. “Ya sen istersin de ben gelmez miyim?” Tam önünde durduğumda gözlerini kısıp bana baktı.

“Duydum ki sen kendini ölü göstermişsin.” dediğinde yüzümdeki sevecen ifadeyi anında sildim. Gözlerim anında doldu ve çekiniyormuş gibi bakışlarımı ondan çektim.

“Suzan Teyze,” dedim kalbim sıkışmış gibi. “Neler oldu bir bilsen.” O an dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. Yüzündeki öfke silindi ve yerini endişeye bıraktı. “Ben, ben yaralandım o gün. Sonra adamlar beni kaçırdı ya. Meğer o adamlar tanıdığım birinin adamlarıymış.” Daha fazla dayanamamış gibi ağlamaya başladım. Islak yeşil gözlerimi kaldırıp gözlerine diktim. “Semih abim ve Merih abim her şeyi bilip beni kaçırtmış üstüne bir de öldüğümü her yerde yaymış caniler!”

Hıçkırarak ağlamaya devam ettiğimde odadaki sessizlik çok kısa sürmüştü.

“Ya ben en son yemek yiyordum! Neden yine suçlu biz olduk, ikiz?” Semih abimin isyanı ile Merih abim keyifle benim yalanımı yalanladı.

“Eğer seni kaçırtıp ölü olarak gösterseydim sence buradaki herhangi biri yaşadığını bilir miydi? Yurt dışına götürür ve bu baş belası iki aileden sonsuza dek kurtulurduk.”

“Sikeceğim senin de şerefini de!” Arem öfkeyle ayağa kalktığında sandalyesi geriye doğru savrulmuş ve o duraksamadan Merih abimin üstüne doğru gitmişti.

“Arem, dur!” deyip Merih abimin önüne son dakika geçmiştim ve Merih abim de o ara ayağa kalkmıştı keyifle.

“Asya, çekil aradan. Şu hadsize kim olduğunu öğreteceğim.”

“Asya’nın abisi.” Merih abimin sesindeki o alay gitmişti. “Ben Asya’nın abisiyim. Kanıyım. Asya’nın abi dediği kişiyim. Söylesene lan, asıl siz kimsiniz? Asya hanginizi adam yerine koyup da abi diyor. Asıl siz kimsiniz!” diye en sonunda öfkeyle bağırmıştı.

“Bana abi diyor, şimdi de ikizini kabul etti. Buğra abim ile ilk andan yıldızları barıştı. Arem abim ile büyük bir gelişme sağladı ve geriye kalanlarla da aynı şekilde devam edecek.” Önündeki eti kesip ağzına atmadan önce son sözlerini sakinlikle kurdu Çağrı abim. “Asya, istediği kadar gerçek ailesinden kaçsın ama damarlarındaki kan daima bize yönelecek, bizi sevecek ve günün sonunda bizi tercih edecek. Beş yıl önce beni, size tercih ettiği gibi. İlk günden hemde.”

“Bence yeterli bir yanıttı.” Arem’in keyifli çıkan sesi ile Merih abimin sağ kaşının üstündeki o damarın nasıl attığını gördüm.

“Kız az yapmışsın sen bu kafirlere!” Suzan Teyzenin sesi ile bakışlarımı ona çevirdim ve şaşkınlıkla bize baktığını gördüm. “Bu itler daha bu olayda bile akıllanmamış kıymetini bilmemişse evlen gitsin. Kocan değerini bilir.” deyip söylene söylene mutfağa gitti.

“Asya, katiyen Suzan teyzeye kanmıyorsun!” Semih abimin ikazı ile kıkırdayıp ona döndüm.

“Oysa bana gösterdiği damat adaylarından Hüsamettin ağayı çok beğenmiştim.” Fotoğrafta gördüğüm o pala bıyıklar hala aklımda. Kurdele bile takmıştı bıyıklarına adam!

“Ağa mı?” Çağrı’nın keyifli sesi hepsini bastırmıştı. “Hani şu seni görüp de bu kaçığı tımarhaneye yatırın deyip senden kaçan adam mı?”

Baktım. Abi dediğim ama abilikle alakası olmayan şahsiyetsize baktım. “Hı, hani şu kız kardeşi de senden hamile olduğunu söyleyen ağa!”

“Ne diyor lan bunlar?” Arem’in şaşkın ve yüksek çıkan sesi ile yüzümde anında bir sırıtış belirdi.

“Sanırım amca olmuşum ama tam emin olamadım.” Pars’ın su içmek için kaldırdığı bardağı havada asılı kalmış bize şaşkın bir ifade ile bakıyordu.

“Lan, it kadını ortada mı bıraktın?” Buğra’nın anında diğer tarafı düşünmesi ile yüzümdeki tebessüme sıcaklık yayıldı. “Çocuğa naptınız?”

“Hani sırayla evlenip çocuk yapacaktık! Bu şerefsiz neden tüm kuralların ırzına geçiyor?” Baha’nın isyan ettiği kısım bu muydu cidden?

“Ben sıra beklemem.” Otuz üç yaşındaki Arem bu saate kadar evlenmmemişse bu saatten sonra da evlenmesini bekleyemem. Pars’ı alacak kadın yoktur, Buğra’yı da elaleme ben vermem. Baha’yı beleşe satarım. Çağrı abimi ise kafadan hafif sıyrık bir kadın ile evlendirebilirim. Enis’im ise kalbinden geçeni yapabilir.

Ayak üstü tüm abileri everdiğime göre benim sıram en başta.

“Bu kızın evlilik hakkındaki görüşleri kalbime zarar.” Baybars Bey cümlesini bitirip önündeki soğuk sudan bir yudum içti.

“Başıma ağrılar giriyor.” demin ayaklanan Arem de eski yerine geçince ben de tekrardan kalktığım sandalyeye geri döndüm. Demin boşalttığım tabağın içinin yeniden dolduğunu gördüğümde bakışlarım hızla sol tarafımda kalan adama döndü. Hiçbir şey olmamış gibi önündeki eti parçalıyordu.

Boşalan tabağımı dolduran tek bir kişi vardı. O da Sarhun Korgözden başkası değildi.

Fark etmemiş gibi davrandım. Tabağım zaten doluydu ve ben hiç boşaltmamışım gibi o tabağa yeniden döndüm. Karnım toktu ama kalbim ve gözlerim açtı.

“Ben sıramı vermem!” Çağrı abimin hala kaldığı nokta ile bakışlarımı tabaktan kaldırop ona baktım. Yanıt vereceğim vakit Peri Hanım araya girdi.

“Bir kadını ve çocuğu ortada mı bıraktın, Çağrı?” Sanki Çağrı abim evet dese kalkıp onun tüm kemiklerini kıracak gibi duruyordu.

Çağrı annesindeki bu ciddiyeti gördüğünde önce hayalkırıklığına uğradı zira o kırgınlığın kökleri benim kalbimde de yeşermişti. Oğlunu tanımıyor muydu?

“Anne, ben öyle bir…” Çağrı abimin sözünü kesip hızla araya girdi.

“Neden yapmazsın, Çağrı? Aklı fikri bir karış havada olan, sorumluluklardan kaçan çocuğun tekisin hala!” Sarı saçlarını yolmak istemem ne kadar beni kötü yapardı? Beni doğuran kadına karşı böyle bir tavır için de olmam cehennemdeki ateşimi artırır mıydı?

“Kız, sevgilisinden hamileydi ve abisi hamile olduğunu öğrendiğinde kızın sevgilisini öldüreceklerdi. Aptal kız da sevgilisi benmişim gibi abisine anlatmıştı ve beni öldürecekti. Ben kimseyi yarı yolda bırakmadım! Ben, çocuğumu koruyup kollayabilirim anne! Sorumluluklarımdan hiçbir zaman kaçmadım.”

Anlattığı olay doğruydu. Kız, kendi sevdiği adamı kurtarabilmek için hamile kaldığı adam Çağrı abimmiş gibi lanse edip onu dar ağacına götürmüştü.

“Ama siz oğlunuzun ölüm emrini dahi bilmiyordunuz değil mi?” Tabağımdaki patates kızartmalarından birini alıp ağzıma attım. Yavaş yavaş çiğnerken bakışlarımı Peri Hanıma ve Baybars Beye diktim. “Ne kadar kötü bir ebeveynlik. Resmen hiçbir çocuğunuza annelik babalık yapamamışsınız. Acınası.”

“Klasik Hardemirler.” Yanı başımda yükselen sese dönmedim ama dedem olacak adamın galibiyet neşesini hissedebiliyordum.

“Klasik bir Korgöz. Eline geçen her şeyi baltalamış. Sevgiyi dahi.”

“İki lokma yemek yerken bin dertle uğraştın. Bu yüzden buradan her ayrıldığında eve aç karnına dönüyordun. Zihnini o kadar doldurmuşlar ki mideni doyuracak iki lokma ekmekleri kalmamış.” ve ben doydum. Sözlerle, dertlerle ve cümleler ortaya dökülen sorunlarla doydum.

Büyük bir gürültü duyduğumda bakışlarım sağ tarafta kalan alana döndü ve Peri hanımın yüzündeki garip ifade ile karılaştım. Nefret vardı acı ve keder vardı. Sanki tüm duygular anlık olarak onu yokluyor onu deliliğe zorluyordu.

“Yemeklerini bizden ayrı yiyeceksin. Bizim olduğumuz alana gelmeyecek, bizim nefes aldığımız çatının altında kalmayacaksın. Müştellimatta sana ve oğluna yer ayırdım. Torunların burda Asya ile kalabilir ama sen bir daha bu evin içine adım atamazsın. Zehrini ve kinini alıp defol git evimden.”

Kulağımda son sözleri, kulağımda sondaki bağırışı vardı.

İlk anda vermesi gereken bir karardı bu bence. Onun yerinde ben olsaydım ne yapardım diye düşündüğümde yapabileceklerimin sınırı yoktu o ise babasını misafirleri için ayırdığı en güzel odalardan birine yerleştirmişti.

Benim değerim mi bu kadar yoktu yoksa babasının değer mi bu kadar çoktu?

“İstediğini de ama bu masadaki dört kişi de bunun olmayacağını gayette iyi biliyor.” Sarhun Korgöz, Baybars Hardemir, Arem ve ben kısacası Korkut Dağlı’nın verdiği cezayı bilenler.

“Benim evim benim kurallarım!” diye bağırıp ellerini saçlarının arasına daldırdı.

“Senin evin değil senin kuralların değil.” Baba kız arasındaki kavgaya dahil olmak istemiyorum artık. Masadaki peçetelerden birini alıp ağzımın kenarlarını nazik bir tavırla sildim ve ayağa kalktım. Bu süreçte kavgalarına devam ediyorlardı.

“Abi, Enis siz doydunuz mu?” İkisi de anında başlarını sallayıp beni onayladılar. “Tamam biz zehir olan sofradan kalkalım da kavgalarına devam etsinler.”

“Asya,” karısında duran kızgın bakışları bana endişe ile dönmütü Baybars Beyin. Neyin endişesi bende bilmiyorum zira umrumda da değildi. “Doydun mu kızım?”

Başımı salladım sonra ise “Evet.” dedim sakin bir tonda. Derin bir soluk aldı. Gevşeyen bedeni sandalyesine önce daha fazla yaslandı sonra o da benim gibi ayaklandı.

“O zaman biz kalkalım. Baba kız hasret gidersinler.” Kesinlikle beklemediğim bir hamleydi. Karısının dibinden ayrılmayan adam bu kez karısını celladın önünde bırakıp sırtını çevirmişti. Önüne alıp koruduğu ise çocuklarıydı. Belki de Baybars Hardemir için bu bir ilkti.

“Çocuklar, sizde kalkın bakalım.” Hepsi bu komutu bekliyormuş gibi aynı anda kalktı. Peri Hanım öfkeli bakışlar ile eşine bakıyor, ağzını açıp geri kapatıyordu. Öfkesini içinde biriktiriyordu. Umarım patlama anına şahit olmazdım.

Hardemir abilerine eşlik eden Semih ve Meirh abimin yanında bir de Belçim vardı. O bugün o kadar sessizleşmiş, varlığını o kadar küçültmüştü ki kimi zaman onu unutuvermiştim.

Herkes aynı anda kapıya doğru yöneldi. Kimseden tek kelime çıkmıyor, arkada bıraktıkları ikiliyi umursamıyordu. Onlar gibi yaptım ve yemek masasından ayrılıp odayı terk ettim. Hemen ardımdan gelen kişi ise Baybars Beydi.

Odadan çıktığımız an kapıyı kapatıp onları tamamen baş başa bıraktı. Hardemir erkekleri kendi odalarına dağılmıştı bile. Abimler ve Belçim de büyük ihtimalle benim odama geçmişlerdi.

Bu alanda kalan ise bir ben bir Baybars Beydi. Onunla yalnız kaldığımızı fark etmemiş gibi merdivenlere yöneliyordum ki sesini duydum.

“Özür dilerim.” daha ilk basamağa adım atmak için kaldırdığım adımım havada asılı kaldı. Bunu beklemiyordum. Omzumun üstünden arkamdaki adama baktım. Onu dinlediğimi anladığında yavaş adımlarla aramızdaki mesafeyi aşmaya başladı. “Özür dilerim seni anlayamadığımız ve koruyamadığımız için.”

“Özür falan istemiyorum. Uykum geliyordu benim. Size iyi geceler.” Hızla havadaki adımımı devam ettirip kaçıyordum ki konuşmaya devam etti. Pes etmiyordu.

“Uykun yok, kaçıyorsun sadece.” Dudaklarından bir gülüş firar etti lakin acı yayılıyordu kulaklarımda. “Seni tanımaya başlıyorum. Kızımı daha yeni yirmi dördünde tanımaya başlıyorum ve anlıyorum ki hatanın büyüğü ben ve annende. Asya, senin baban olduğum için çok şanslı bir adamım ama senin baban, ben olduğum için de senden özür dilerim. Benim kızım olmanı ben hak etmemişim.”

Kalbim hızlı hızlı atıyor, içeride yükselen Peri Hanım'ın sesini dahi bastırıyordu. Ortada kalan kapının ardında baba kız öfkelerini kusarken kapının bu tarafında kalan baba kız neyi yaşıyordu peki?

Yüzleşme, özür veya af bilmiyorum ama Baybars Beyin sözlerinin kalbimdeki yaraların üzerinde naifçe dolandığını hissedebiliyordum.

Tam ardımda durdu. Aldığı derin soluğu hissettim. “Eskiden süt kokardın. Annenden emdiğin sütün bile kokusu üstündeydi şimdi ise çiçek bahçesi gibi kokuyorsun.”

“Ben ise kendimden sadece kan kokusu alıyorum.” Annesinin süt kuzusu değil, dedesinin kan emici iti olmuştum.

“Özür dilerim.” Boğuk çıkan sesi ile yutkundum.

“İyi geceler Baybars Bey.”

Pes etmiş sesi ardımdan kısık kısık yayıldı. “İyi geceler, güzel kızım.”

Artık Peri kızı değil, güzel kızı.





Yeni bölümden

"Abi, Enis ile beraber Mevlüde gideceğiz, akşam üstü de Koralların evine akşam yemeğine gideceğiz. Akşam bize eşlik eder misin?” Bakışları önce kapıya takıldı hemen sonra ise bana. Sırtını oturduğu sandalyeye iyice yasladıktan sonra baş parmağı ile çenesinin altını kaşımaya başladı.


“Saat kaçta?”

Evet veya hayır değil. Ondan bir şey istediğimde hep bu olurdu. Ne zaman veya saat kaçta?

“Akşam altı gibi orda oluruz.”

Başını onaylar anlamda salladı. “Peki, kimin mevlidi bu? Tanıdık mı?”

“Asya, sen naptın?” Sanırım Sarhun Korgöz daha yeni kendine gelebiliyordu. Hem yaşlı hem de erkek olmasından kaynaklı olayları bu kadar geç kavrıyor olmalı.

“Benim mevlüdüm. Sen de gelmek ister misin?” Sarhun Korgöz’ü duymazdan gelip tatlı bir suretle abime baktım.

Yüzündeki ifade dağıldı, acı tohumları gözlerinden bedenine hızla yayıldı.

“Ne diyorsun, kızım sen?” Peri Hanımın kekeleyerek kurduğu cümle ile tatlı ifademi bozmayıp ona baktım.

“Mahalledeki teyzeler adıma mevlüt dağıtıyormuş. Ben de oraya gidiyorum işte. Kızınızın mevlüdüne gelmek ister misiniz, Peri Hanımcığım?” Kesinlikle gelmeliydi!





Haftaya cuma günü yeni bölümde görüşmek üzere💚

Bölüm sonu yorumlarınızı da heyecanla bekliyorum 👀

Sosyal medya hesaplarımda #vedalarınbittiğiyer taglarını da takip ediyorum aşklar👉👈 buluşalım.

Bölüm : 30.07.2026 19:21 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...